KOMİSYON KONUŞMASI

NEJLA DEMİR (Ağrı) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, bugün görüşmekte olduğumuz torba kanun teklifi yalnızca teknik düzenlemeler içeren bir metin değildir. Bu teklif doğayla kurulan ilişkinin nasıl tanımlandığını, kamusal varlıkların kimler adına ve hangi amaçla yönetileceğini yeniden belirleyen bir siyasal tercihin ifadesidir. İktidar bu teklifi "iklim değişikliğiyle mücadele, iyileştirme, mağduriyet gideriyoruz, tarımsal verimlilik, idari düzenlemeler" gibi gerekçelerle sunmaktadır.

(Uğultular)

NEJLA DEMİR (Ağrı) - Biraz dikkatimi dağıtıyorsunuz arkadaşlar.

BAŞKAN VAHİT KİRİŞCİ - Arkadaşlar...

MAHMUT TANAL (Şanlıurfa) - Özür dilerim hatipten, bizden kaynaklandı. Şanlıurfa'da maalesef 2023'te selde bodrumda 19 kişi ölmüştü. Bu tam DSİ'nin sorumluluk alanı, yetki devri, Bakanlığa ulaşmaya çalışıyoruz.

BAŞKAN VAHİT KİRİŞCİ - Allah rahmet eylesin.

MAHMUT TANAL (Şanlıurfa) - Yani bunu geri çekin. Bunu tartışıyorduk.

BAŞKAN VAHİT KİRİŞCİ - Teşekkürler.

Buyurun Sayın Demir.

NEJLA DEMİR (Ağrı) - Teşekkür ederim.

Ancak teklifi bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde karşımıza çıkan tablo açıktır. Bu düzenleme ekolojik varlıkların, tarım alanlarının, su varlıklarının ve kamusal mülkiyetin piyasa mekanizmalarına açılmasını hızlandıran kapsamlı bir yeniden yapılandırma paketidir. Bu teklif tek başına bir yasa değişikliği değildir, son yıllarda zeytinliklerden maden sahalarına, millî parklardan su varlıklarına kadar uzanan müdahalelerin devamıdır. Doğayı koruyan değil, sermayeyi birikim sürecine dâhil eden bir anlayışın ne yazık ki yeni bir aşamasıdır. Teklifin temel yönelimi açıktır: Doğal varlıkların metalaştırılması, kamusal denetimin zayıflatılması, yerel halkın ve üreticinin tasarruf alanının daraltılması, sermaye lehine hukuki ve idari kolaylıkların sağlanması. Bu yönelimin en somut karşılığı ormanlar üzerinden kurulan yeni düzenlemede ortaya çıkmaktadır. Görüşülmekte olan düzenleme Türkiye'de ormanlaştırma ve orman koruma faaliyetlerini karbon piyasalarına entegre etmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede, bugüne kadar doğrudan ekolojik ve kamusal fayda temelinde yürütülen ağaçlandırma faaliyetleri karbon emme kapasitesi üzerinden ekonomik değere dönüştürülmekte ve karbon kredisi üretimine konu edilmektedir. Böylece ormanlar korunması gereken doğal varlıklar olmaktan çıkarılarak piyasa içinde işlem gören unsurlar hâline getirilmektedir. Bu mekanizma karbon salımını azaltmaya dayalı bir yaklaşım değildir. Karbon salımı devam ederken bu salımın karşılığı başka alanlarda gerçekleştirilen emilimin faaliyetleri üzerinden kapatılmakta, böylece gerçek bir azaltım yerine muhasebe düzeyinde bir denkleştirilme kurulmaktadır.

Sayın Başkan, kanun teklifinin 13, 14, 15'inci maddeleri yalnızca içerik bakımından değil yasama usulü bakımından da ciddi sakatlıklar taşımaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu teklif Anayasa'ya açık aykırılık taşıyan hükümler içermesine rağmen gerekli anayasal denetim hassasiyeti gösterilmeden komisyonlardan geçirilmiştir. Oysa yasama süreci yalnızca çoğunluk iradesine dayanmaz. Anayasa'ya bağlılık ve hukuka uygunluk denetimi sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yükümlülüğün göz ardı edilmesi Meclisin yasama kalitesini doğrudan zedelemektedir.

Değerli milletvekilleri, teklifin özellikle 14'üncü ve 15'inci maddeleri kesinleşmiş kadastro işlemlerini ve yargı kararlarını etkisiz hâle getirecek sonuçlar doğurmaktadır. Bu durum yalnızca bir içerik sorunu değildir, aynı zamanda yasama yetkisinin sınırlarının ihlali anlamına gelen bir usul problemidir çünkü yasama organı yargı kararlarını dolanacak şekilde düzenleme yapamaz. Bu tür girişimler kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeler, Meclisi anayasal sınırların dışına taşır. Aynı şekilde, teklif hazırlanırken ilgili meslek örgütlerinin, çevre kuruluşlarının ve bilim insanlarının görüşlerinin yeterince alınmadığı, katılımcı yasama ilkesinin işletilmediği açıktır. Oysa böylesine kritik bir düzenleme yalnızca teknik bir metin değil, doğrudan doğruya toplumun ortak varlıklarını, ormanları ve yaşam alanlarını ilgilendiren bir konudur. Bu kadar geniş etkileri olan bir düzenlemenin dar bir çerçevede ve aceleyle ele alınması yasama sürecinin şeffaflık ve katılımcılık ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Değerli arkadaşlar, teklifte yer alan düzenlemelerin bir kısmı torba yasa mantığıyla birbirinden kopuk alanları aynı metin içerisinde birleştirmektedir. Bu yöntem Meclisin denetim işlevini zayıflatmakta, milletvekillerinin her bir düzenlemeyi sağlıklı biçimde tartışmasını engellemektedir. Yasama faaliyeti bu şekilde yürütüldüğünde ortaya çıkan metinler ne yeterince tartışılabilmekte ne de toplumsal meşruiyet kazanabilmektedir.

Diğer bir önemli usul sorunu ise şudur: Kesinleşmiş hukuki durumları yeniden tartışmaya açan düzenlemeler hukuk devleti ilkesinin temelini oluşturan hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerini zedelemektedir. Yasama organı geçmişte kesinleşmiş işlemleri sürekli değiştirilebilir hâle getirirse hukuk düzeni öngörülebilir olmaktan çıkar, bu ise yalnızca bireylerin değil devletin kendisinin de güvenilirliğini tartışmalı hâle getirir.

Teklifin 13'üncü maddesiyle getirilen düzenlemede benzer bir usul sorunu yine barınmaktadır. İklim değişikliği gibi son derece önemli bir konu bütüncül bir çevre politikası ve kapsamlı bir yasa yerine parçalı ve piyasa odaklı bir yaklaşım içinde ele alınmaktadır. Bu durum yasama sürecinin planlama ve bütünlük ilkesine aykırıdır.

Netice itibarıyla, bu teklif Anayasa'ya açık aykırılıklar içermesine rağmen yeterli denetimden geçirilmemiştir. Yargı kararlarını dolanacak şekilde hazırlanmış, katılımcı ve şeffaf yasama ilkelerini ihlal etmiş, torba yasa yönetimiyle Meclisin denetim kapasitesini zayıflatmış, hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerini zedeleyen hükümler içermektedir. Bu nedenle mesele yalnızca maddelerin içeriği değil, bizzat bu yasama sürecinin kendisi sorunludur. Meclisin itibarı ancak Anayasa'ya bağlılık, şeffaflık ve katılımcılıkla korunabilir. Bu ilkelere aykırı biçimde ilerleyen bir sürecin ürünü olan bu maddelerin geri çekilmesi hem hukukun hem de demokratik yasama sorumluluğunun gereğidir.

Değerli arkadaşlar, teklifin içeriğine daha yakından bakacak olursak, 13'üncü madde ilk bakışta olumlu görünüyor. Ormanların korunması ve iklim değişikliğiyle mücadele amacı taşıdığı ifade ediliyor, karbon yutak ormanları kurulması hedefleniyor ancak maddenin devamı bu olumlu tabloyu tamamen değiştiriyor. Düzenleme doğayı korumaktan çok karbon piyasasına alan açıyor yani amaç karbon salımını azaltmak değil, bu salımı dengelemek. Bu ne demek peki? Kirleten üretmeye devam edecek ama başka bir yerde ağaç dikerek sorumluluğunu yerine getirdiğini söyleyecek. Örneğin, bir sanayi şirketi üretimini değiştirmeden başka bir şehirde karbon kredisi satın alarak "Denge sağladım." diyebilecek. Bu yaklaşım sorunu çözmüyor, sadece yer değiştiriyor; kirlilik devam ediyor, yük başka bölgelere aktarılmış oluyor. Üstelik ekonomik kazanç da doğayı koruyanlarda değil, bu sistemi finanse eden şirketlerde toplanıyor. Daha da önemlisi şu risk var: Ormanlar kurmak yerine mevcut ormanlar özel kullanıma açılabilir. Bu durumda ormanlar kamusal varlık olmaktan çıkar, piyasa aracına dönüşür. Ayrıca, gerçek orman ekosistemi uzun yıllarda oluşur ama bu düzenleme kısa vadeli yüzeysel ağaçlandırmayı teşvik ediyor. Bir yandan ormanlar tahrip ediliyor, diğer yandan bu tahribat yeni düzenlemelerle görünmez kılınıyor. Sonuç açık; ormanlar korunmuyor, piyasaya açılıyor, gerçek azaltım yok, kâğıt üzerinde denkleştirme var. Oysa Anayasa’nın 169'uncu maddesi çok açık: Ormanlar korunur, daraltılamaz. Bu nedenle açıkça söylüyoruz: Doğa bir piyasa aracı değildir. Ormanlar sermayeye değil, topluma aittir.

Değerli milletvekilleri, madde, mülkiyet sorunlarını çözme iddiasıyla geliyor. Kırsalda bazı mağduriyetlerin giderilmesi elbette önemli ama bu düzenleme bunun ötesine geçiyor; turizm ve rantın yüksek olduğu alanlarda uygulanabilecek geniş bir kapı açıyor. Bu ne anlama geliyor? Geçmişteki işgaller ve yapılaşmalar fiilen meşrulaştırılıyor yani hata düzeltilmiyor, mevcut durum kabul ediliyor. Bu yaklaşım ormanların korunmasına yönelik anayasal güvenceleri zayıflatır, aynı zamanda ciddi suistimal riskleri doğurur. Madde ise bu süreci daha da ileri götürüyor, 2/B uygulamalarının yeniden genişletilmesi öngörülüyor. Hepimiz biliyoruz ki -bunun ne demek olduğunu gayet iyi biliyoruz- orman alanları daralıyor, kıyılar ve doğal alanlar rant baskısına açılıyor. Bugün yapılan düzenleme geçmişte yaşanan bu süreci yeniden üretiyor, üstelik yargı denetimi de zayıflatılıyor.

16'ncı maddeye baktığımızda, teknik bir sorun çözülüyor gibi sunuluyor yine. Kamulaştırma yapılmadan el konulan alanlarla ilgili tapu sorunları düzenleniyor ama burada asıl sorun çözülmüyor, aksine, kamulaştırmasız el atma uygulaması normalleştiriliyor yani "Önce el koy, sonra hukukunu oluştur." yaklaşımı yasallaştırılıyor. Oysa yapılması gereken tam tersi, mülkiyet hakkını güçlendirmek, bu uygulamaları sınırlandırmaktır.

17'nci madde de benzer bir durum içeriyor; bazı enerji şirketlerine tanınan ayrıcalıklar uzatılıyor. Bu bir teknik düzenleme değil, belirli şirketlere ayrıcalık sağlanmasıdır; oysa herkes aynı kurallara tabi olmalıdır.

16'ncı ve 17'nci maddelerle birlikte değerlendirdiğinde tablo net: Yurttaşın mülkiyet hakkı zayıflatılıyor, kamu varlıkları ise ayrıcalıklı şirketlere bırakılıyor; bu kabul edilemez tabii ki.

Değerli arkadaşlar, 16'ncı madde tarım arazilerinin korunması amacıyla geliyor. Bu doğru bir hedef ama sorun uygulamada; yıllardır "hobi bahçesi" adı altında tarım arazileri parçalandı. Bugün bu alanlar fiilî yapılaşmaya açılmış durumda. Kooperatifler ve emlak şirketleri üzerinden ciddi bir rant alanı oluştu. Bu açık bir suistimaldir; tarım arazileri korunmalıdır, bu tartışmasızdır ama mevcut mağduriyetler de görmezden gelinemez çünkü yurttaşlar çoğu zaman denetlenmeyen bir süreçte yatırım yaptı, sonrasında tüm yük onların üzerine bırakıldı maalesef. Bu nedenle yapılması gereken hem tarım arazilerini kesin şekilde korumak hem de mağduriyetleri adil biçimde çözmektir. Mevcut düzenleme bu dengeyi kuramıyor, ayrıca denetim ve kriterler de belirsiz, bu da yeni keyfiliklerin önünü açar.

Son olarak, 27'nci madde belirli bölgelerdeki yerleşim sorunlarını çözme iddiası taşıyor ama ciddi riskler içeriyor; tüm yetki yürütmeye bırakılıyor, kriterler açık değil. Bu durum hukuk devletiyle bağdaşmaz. Ayrıca, sadece bazı bölgeleri kapsaması eşitsizlik yaratır. Ve en önemlisi fiilî durumlar yasallaştırılıyor yani sorun çözülmüyor, kalıcı hâle getiriliyor.

Son söz olarak şunu ifade etmek isterim: Bu teklif doğayı koruma iddiasıyla geliyor ama içeriği farklı bir şeyi gösteriyor. Korunan doğa değil, piyasa düzenidir; korunan orman değil, sermayenin kendisidir. Bizim yaklaşımımız nettir: Doğa korunmalıdır. Ormanlar kamusal varlıktır. Kamu gücü yurttaşa karşı değil, yurttaş için kullanılmalıdır diyorum, teşekkür ediyorum.