KOMİSYON KONUŞMASI

ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, Komisyonumuzun değerli üyeleri; hepinizi saygıyla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Bu toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Öncelikle, uzun bir aradan sonra Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu olarak bir araya gelmiş olmamız önemli ancak daha önemlisi ne için bir araya geldiğimizdir. Coğrafyamız ateş çemberi, emperyalist siyonistler sadece coğrafyamızı değil çıkarları uğruna bütün dünyayı ateşe sürüklüyor. Bütün ülkeler ilave tedbirler alıyorken elbette bizim de özellikle tarımsal üretim ve gıda güvenliği konularında acil tedbirler almaya ihtiyacımız var. Bugünkü gündemimiz de elbette önemli ancak ivedilik arz eden konular değil. Bizim bugün mazotu konuşmamız lazım, çiftçinin maliyetlerini konuşmamız lazım, tarımsal destekleri konuşmamız lazım, ilave tedbirleri konuşmamız lazım. Mazotun litresi 100 liraya hızla yaklaşırken çiftçi üretime nasıl devam edecek, şu anda onu konuşmak mecburiyetindeyiz. Eşelmobil sistemi yetmez; böyle bir ortamda mazotta, gübrede herhangi bir verginin olmaması adına bir irade ortaya koymamız gerekiyor.

Değerli Komisyon üyeleri, görüşmekte olduğumuz bu kanun teklifi ilk bakışta tarımsal üretimi planlama, gıda arz güvenliği ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi kulağa hoş gelen gerekçelerle sunulmuştur. Ancak metnin bütününe baktığımızda, karşımızda tarımı güçlendiren değil tarımı bürokratik baskı, cezai yaptırımlar ve piyasa daraltıcı düzenlemelerle daha da zayıflatan bir anlayış bulunmaktadır. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek zorundayız: Tarım bu ülke için bir sektör değil bir millî güvenlik meselesidir. Bugün dünyada yaşanan krizlere baktığımızda, savaşlar, salgınlar ve afetler karşısında en güçlü ülkelerin dahi ilk refleksi gıda güvenliğini korumak olmuştur. Ancak Türkiye'de son yıllarda tarım politikaları bu stratejik perspektiften uzaklaşmış, âdeta tali bir alan gibi görülmüştür. Sonuç ortadadır: Türkiye'de tarımın millî gelir içindeki payı sürekli gerilemektedir. Çiftçi sayısı hızla azalmakta, kırsal boşalmaktadır; ekilen alanlar daralmakta, üretim düşmektedir. En önemlisi, Türkiye artık birçok temel üründe dışa bağımlı hâle gelmiştir. 2012'de nüfusun yüzde 77,3'ü kentlerde yaşarken 6360 sayılı Yasa'yla köyler bir gecede mahalleye dönüştürüldü ve bu oran 2013'te yüzde 91,3'e çıktı. Köy nüfusu yüzde 22,7'den 8,7'ye geriledi. Bugün nüfusun yüzde 93,6'sı kentte yaşıyor; bu, açık bir tasfiye politikasıdır. Tarım alanlarında da tablo farklı değildir; 2002'de 266 milyon dekar olan ekili, dikili alan bugün 240 milyon dekara düştü; 26 milyon dekar tarım arazisi üretim dışına çıktı. Bu topraklar kendiliğinden boş kalmadı, çiftçi üretimden çekildiği için boş kaldı çünkü bu iktidar üretimi planlamadı, maliyetleri düşürmedi, çiftçiyi korumadı. Bugün, bu ülke buğdayı ithal ediyor, arpayı ithal ediyor, mısırı ithal ediyor. En sonunda, bir yandan üretici limon ağaçlarını sökmek zorunda kalırken diğer yandan limon ithalatında da gümrük vergisi yüzde 10'a düşürüldü. Dün kendi kendine yeten bir ülke olan Türkiye, bugün gıda güvenliği açısından kırılgan bir yapıya sürüklenmiştir; işte, asıl konuşmamız gereken mesele budur. Ancak önümüzdeki teklif bu temel soruna çözüm üretmekten uzaktır.

Değerli üyeler, teklifin en büyük problemi şudur: Tarımı desteklemek yerine cezalandırmayı esas alan bir yaklaşım benimsenmiştir. Örneğin, şeker pancarında sözleşmesiz üretim tamamen yasaklanıyor. Çiftçi kendi toprağında ne ekeceğine özgürce karar veremiyor, sözleşme yapmazsa ürettiği ürünün bedeli kadar cezayla karşı karşıya kalıyor. Bu, ne demektir? Bu, çiftçinin üretici olmaktan çıkarılıp bir şirketin taşeronu hâline getirilmesidir. Daha da vahimi, bu sürecin denetimine kolluk kuvvetleri dâhil ediliyor yani tarım desteklenecek bir alan olmaktan çıkıyor, kolluk kuvveti marifetiyle yönetilmek istenen bir alana dönüştürülüyor. Tarla başına jandarma göndererek üretim planlanmaz, çiftçiye ceza keserek tarım kalkındırılmaz.

Bir diğer önemli husus, tarım arazileri ve mülkiyet meselesidir. Teklifte orman alanlarının daraltılmasına yol açabilecek düzenlemeler, kamu arazilerinin doğrudan satışına imkân veren hükümler, kooperatiflerin arazi edinimini zorlaştıran kısıtlamalar yer almaktadır. Bu düzenlemeler, küçük üreticiyi korumak yerine büyük sermayenin tarım arazilerine erişimini kolaylaştıran bir zemin oluşturmaktadır yani çiftçi topraktan koparken toprak sermayeye açılmaktadır.

Değerli Komisyon üyeleri, bu teklifin bir diğer dikkat çekici yönü de torba yasa mantığıdır. Tarım, orman, enerji, alkol piyasası, DSİ, şeker üretimi; birbiriyle doğrudan ilgisi olmayan onlarca konu tek bir metinde toplanmıştır. Bu yaklaşım Meclis denetimini zayıflatır, her maddenin sağlıklı tartışılmasını engeller ve en önemlisi yanlış düzenlemelerin araya sıkıştırılmasına zemin hazırlar.

Bugün tarımın gerçek ihtiyacı nedir? Çiftçinin girdi maliyetlerinin düşürülmesidir, üretimin teşvik edilmesidir, planlamanın cezayla değil destekle yapılmasıdır, kooperatiflerin güçlendirilmesidir, yerli üretimin korunmasıdır. Ama biz ne görüyoruz? Cezalar artıyor, yasaklar artıyor, bürokrasi artıyor ama üretim artmıyor. Sonuç olarak, bu teklif, adı "reform" olsa da içeriği itibarıyla çiftçiyi özgürleştiren değil sınırlayan, üretimi artıran değil daraltan, tarımı güçlendiren değil zayıflatan bir düzenleme niteliği taşımaktadır. Bizim ihtiyacımız olan şey, çiftçiyi cezalandıran değil koruyan bir anlayış çünkü unutulmamalıdır ki tarım çökerse ekonomi çöker, tarım çökerse bağımsızlık zedelenir, tarım çökerse millî güvenlik riske girer.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, değerli Komisyon üyeleri; şu hususun altını özellikle çizmek gerekir: Çevre meselesi sadece teknik bir düzenleme alanı değildir. Bu mesele aynı zamanda bir medeniyet tasavvuru meselesidir. İnsan ile tabiat arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu, kalkınmanın ne anlama geldiği ve üretim-tüketim dengesinin hangi ilkeler üzerine inşa edildiğiyle doğrudan ilgilidir. Bizim inancımıza ve medeniyet anlayışımıza göre doğa, üzerinde sınırsız tasarrufta bulunulacak bir meta değil korunması gereken bir emanettir ancak önümüzdeki teklif, bu emaneti koruma iddiası taşırken, aynı zamanda doğayı ekonomik bir araç hâline getiren küresel yaklaşımların izlerini de bünyesinde barındırmaktadır.

Teklif metni "sürdürülebilirlik" ve "çevre koruma" başlıkları altında çeşitli düzenlemeler içermektedir. Ancak bu düzenlemelerin önemli bir kısmı uygulama mekanizmaları açısından belirsiz, denetim süreçleri bakımından zayıf, sorumluluk dağılımı açısından muğlak ve en önemlisi mevcut yanlış uygulamaları engellemeye yönelik somut tedbirlerden yoksundur. Bir başka ifadeyle, teklif daha çok niyet beyanı niteliği taşımakta, sahada karşılığı olacak güçlü ve bağlayıcı hükümler içermemektedir. Bugün Türkiye'de çevre politikalarının en büyük sorunu söylem ile uygulama arasındaki uçurumdur. Bu teklif de ne yazık ki, bu çelişkiyi ortadan kaldıracak bir irade ortaya koyamamaktadır. Örneğin, doğal sit alanlarının çeşitli istisnalarla yapılaşmaya açılması, orman vasfını yitirdiği gerekçesiyle arazilerin farklı kullanımlara tahsis edilmesi, maden sahalarının genişletilmesi ve ruhsatlandırma süreçlerinin kolaylaştırılması, büyük ölçekli projeler için çevresel etki değerlendirme süreçlerinin etkisizleştirilmesi gibi uygulamalar hâlen devam etmektedir. Bu noktada, kamuoyuna yansıyan ve toplum vicdanında derin izler bırakan bazı örnekler özellikle dikkat çekmektedir. Kaz Dağları'nda yürütülen altın madenciliği faaliyetleri sonucu yaşanan yoğun ağaç kesimi ve ekosistem tahribatı, Cerattepe bölgesinde yıllardır süren madencilik faaliyetlerine karşı halkın verdiği mücadeleye rağmen doğanın korunamaması, İkizdere Vadisi'nde taş ocakları nedeniyle doğal dengenin bozulması, Akbelen Ormanı'nda enerji projeleri uğruna ormanların yok edilmesi gibi örnekler çevre politikalarının kâğıt üzerinde kaldığını açıkça göstermektedir. Şimdi soruyoruz: Bu teklif bu uygulamaların hangisini durduracak? Hangisine karşı açık ve bağlayıcı bir yasak getirmekte? Bu sorulara net bir cevap verilememektedir.

Sayın Başkan, değerli Komisyon üyeleri; teklifin 13'üncü maddesi çevresel dönüşüm ve yeşil kalkınma yaklaşımının uygulanmasına yönelik önemli düzenlemeler içermektedir ancak bu madde teklifin en sorunlu bölümlerinden de biridir. Maddeyle "Orman Genel Müdürlüğü karbon yutak ormanları kurar." deniliyor ancak diğer bütün detaylarla ilgili İklim Değişikliği Başkanlığı yönetmelikle karar verecek. Bunun manası, Meclisin yok sayılması, keyfîliğe ve belirsizliğe yol açılmasıdır. Bu maddeyle aslında sadece karbon yutak ormanı kurulması değil aynı zamanda üretim süreçlerinin çevresel kriterlere göre yeniden şekillendirilmesi, enerji kullanımında dönüşümün sağlanması, karbon salımının azaltılmasına yönelik yükümlülükler getirilmesi, çeşitli sektörlerde çevre uyum maliyetlerinin artırılması gibi düzenlemeler öngörülmektedir. Ancak burada üç temel sorun ortaya çıkmaktadır. Birincisi, yükümlülük var, koruma yok. Madde, üreticilere ciddi sorumluluklar yüklemekte ancak özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin bu süreci nasıl yöneteceğine dair yeterli destek mekanizmaları sunmamaktadır. İkincisi, maliyetler toplumsal olarak adil dağıtılmamaktadır. Bu dönüşümün finansal yükünün büyük ölçüde üreticiye ve dolaylı olarak vatandaşa yansıyacağı açıktır. Enerji maliyetleri, üretim giderleri ve dolaylı vergiler yoluyla bu yük geniş kesimlerin omuzlarına binecektir. Üçüncüsü, büyük projelere istisna kapısı açıktır. Geçmiş uygulamalardan da gördüğümüz üzere, çevre kriterleri çoğu zaman küçük ölçekli faaliyetler için sıkı uygulanırken büyük projeler çeşitli istisnalarla bu kapsamın dışında bırakılabilmektedir. Bu durum 13'üncü maddenin uygulamada adil olmayacağı yönündeki endişelerimizi artırmaktadır.

Teklifte yer alan yeşil kalkınma yaklaşımı teoride çevre dostu bir dönüşümü ifade etse de pratikte küresel ölçekte yeni bir ekonomik kontrol mekanizmasına dönüşmüş durumdadır. Bugün karbon piyasaları, emisyon ticaret sistemleri, uluslararası çevre standartları aracılığıyla ülkelerin üretim süreçleri dışarıdan yönlendirilmekte, bu durum özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından yeni bir bağımlılık alanı oluşturmaktadır. İlgili madde bu yönüyle millî kalkınma anlayışını güçlendirmek yerine ülkemizi küresel sömürü sisteminin dayatmalarıyla karşı karşıya bırakmaktadır.

Bununla birlikte 14'üncü madde de yeni bir belirsizliğe kapı aralamaktadır. Maddede değişiklik olmazsa elinde tapu bulunan herkes devletten tapu alacak veyahut da tazminat talep edebilecek çünkü bu madde tapu her ne şekilde oluşursa oluşsun; ister gerçek tapu olsun ister yolsuz tescil ister sahte tapu ve isterse eski tapu kaydı, o yere uymasının her hâlükârda tapu sahibine iade veya tazminat hakkı verir. Hâlbuki yolsuz tescilde tapu geçersiz sayıldığı gibi tapusu yolsuz tescille oluşan kişiye tazminat hakkı da verilmez. Ancak üçüncü kişiye satış yapılırsa ve üçüncü kişinin iyi niyetli olduğu, kötü niyetli olmadığı ispat edilirse o zaman satın aldığı tapudan hak sahibi olabilir. Madde bu doğrultuda mutlaka yeniden düzenlenmelidir.

Teklifte dikkat çeken bir diğer önemli eksiklik, çevre meselesinin temel bileşenleri olan tarım, su yönetimi ve kentleşme politikalarına yeterince yer verilmemesidir. Tarım arazilerinin korunmasına yönelik güçlü ve bağlayıcı hükümler bulunmamaktadır. Su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimine ilişkin somut ve uygulanabilir bir model ortaya konulmamaktadır. Plansız kentleşmenin önüne geçecek net düzenlemeler yer almamaktadır. Oysa çevre politikası bu alanları kapsayacak bütüncül bir yaklaşım gerektirir. İhtiyaçlar belli, yapılması gerekenleri açıkça ifade ediyoruz: Çevreyi koruyan, üretimi destekleyen, sosyal adaleti gözeten ve millî kaynakları önceleyen bir kalkınma anlayışını savunuyoruz. Bizim için çevre politikası sadece doğayı korumak değil, aynı zamanda insanı korumaktır. Bu nedenle, çevreyi koruma adına atılan adımların toplumun bir kesimini mağdur ederken diğer kesimlere ayrıcalık tanıdığı bir düzeni kabul etmemiz mümkün değildir.

Sonuç olarak, teklif güçlü ve bağlayıcı düzenlemelerden yoksundur, mevcut çevre tahribatlarını önleyecek somut tedbirler içermemektedir. 13'üncü madde başta olmak üzere bazı düzenlemeler adalet ve uygulanabilirlik açısından ciddi sorunlar barındırmaktadır ve genel yaklaşım itibarıyla sahadaki uygulamalarla örtüşmemektedir. Bu gerekçelerle söz konusu teklife katılmadığımızı ifade ediyor, daha adil, daha tutarlı ve gerçekten çevreyi koruyan bir düzenleme yapılması gerektiğini bir kere daha vurguluyoruz.

Teşekkür ediyorum bu öncelik hakkını bana verdiğiniz için. Toplantımızın hayırlı olmasını, hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Selamlar, saygılar sunuyorum.