| Komisyon Adı | : | TARIM, ORMAN VE KÖYİŞLERİ KOMİSYONU |
| Konu | : | Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Çeltik Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/3588) |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 26 .03.2026 |
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, Bakanlık yetkililerimiz, basın emekçileri; hepinizi selamlıyorum.
Aslında arkadaşlarım çok detaylı bir şekilde anlattılar ama ilave etmem gereken, Türkiye'nin yaşadığı tarımsal çöküşün elbette birçok gerekçesi var, çok şey söylenebilir ama meselenin siyasi ve politik olduğunu paylaşmak zorundayız. Uygulanan ekonomi politikalarını, kur politikalarını, enflasyon politikalarını temel mesele olarak görmemiz, bunları çözemediğimiz sürece tarımın sorununu da çözemeyeceğimizi net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor çünkü birazdan rakamlarla, örneklerle vermeye çalışacağım tablo aslında tamamen siyasetin, iktidarın almış olduğu kararlarla doğrudan ilgili, ortaya koymuş olduğu ekonomik politikaların ve tarım politikalarının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne demek istiyorum? Hep şu denir: "İktidarın bir tarım politikası yok." Ama siz diyorsunuz ki: "Politikamız var." Evet, var. Çok ciddi bir tarım politikanız var ve ısrarla, çok daha güçlü ve cesur bir şekilde arkasında duruyorsunuz. Nedir bu politika? Birincisi, göç politikası. Göç politikasını iki temel dinamik üzerinden yapıyorsunuz; birincisi, çiftçi üretiminden para kazanamadığı için, tarım sektöründen, ürettiğinden para kazanamadığı için maalesef artık çocuklarını kente, kendini kentlere, kent varoşlarına, yoksulluğa atmak zorunda kaldı. İkincisi, geriye kalan çiftçiler ayakta durabilmek, tarımsal üretimi sürdürebilmek için aşırı bir borçlanma sürecine girdiler ki biz bunu şöyle değerlendiriyoruz: Emperyalist, kapitalist dünyada -başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere- uluslararası şirketlere... Kamuyu tasfiye edip tarımı bütünüyle güvencesiz, çiftçiyi sahipsiz, üretimden tüketime kadar bütün girdileri tekellere bırakmanın bir sonucu olarak gördüğümüz, çiftçinin maalesef göçüne sebep olan temel dinamik. Peki, kentlere geldiğinde ne gördü? Onları bekleyen elbette sıcacık bir evleri yoktu, elbette çocuklarının gideceği bir iş yoktu ve sadece yoksulluk üzerinden, yoksulluğu gidermek değil yoksulluğu temel bir iktidar politikası hâline dönüştüren bir tarihsel süreci yaşadık. Nereden anlıyoruz? Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının ortaya koymuş olduğu rapora göre 26 milyon kişiye sosyal destek verdiğinizi söylüyorsunuz. Evet, ben bir insan, bir politikacı, bir siyasetçi olarak utanıyorum. Bir yönetim düşünün, yoksulluğun artmasını bir başarı, oraya ayrılan parayı da bir büyük ekonomik kaynak olarak ve o kaynağı orada kullanmak olarak gösteriyor. Bu, gerçekten, bırakın bir siyasetçi olarak, bir insan olarak hepimizin canını acıtmaktadır. Düşünün ki Ramazan Bayramı'ndan çıktık, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı olmasa sofrasında kırmızı et bulamayan onlarca, yüz binlerce, milyonlarca insanı görüyoruz.
Yine, Bakanlığın hazırlamış olduğu raporda yaklaşık olarak 800 bin çocuk ne yazık ki yeterli beslenemiyor, 6 milyon çocuk -nereden bakarsanız bakın- açlık sınırı düzeyinde. Değerli arkadaşlar, bunlar bizim çocuklarımız, bunlar bizim insanlarımız ve elbette yeterli ve dengeli beslenme olanağı artık kalmamıştır. Hani kıtlık var mı, kıtlık yok mu sorusunun... Biraz önce milletvekili arkadaşımız kanun teklifiyle ilgili sunumu yaparken "Değişen koşullar, değişen dünya, değişen durumlar." olarak söylemişti. Evet, durumlar değişti, tanımların içi değişti. Eskiden kıtlık -bugünlerde tekrar konuşulan- gıda yetersizliği üzerinden konuşulurdu yani paranız olsa da gıdaya ulaşamaz idiniz. Şimdi, evet, marketlerde, pazarlarda, manavlarda ürünü görüyorsunuz ama oraya ulaşacak, oradan yeterli ürünü alacak, kasaptan eti, şarküteriden peyniri, yumurtayı, sebzeyi, meyveyi alacak paranız yoksa yeni dünya düzeninin kıtlık mekanizması ekonomi üzerinden kurulur. Ekonominiz yoksa, paranız yoksa kardeşim, istediğiniz gibi yeterli bir barınma hakkını, temel gıda hakkını, temel sağlık hakkını, temel eğitim hakkını kullanamıyorsanız kıtlıktasınız kardeşim, kıtlıktasınız. Dolayısıyla bu süreçten maalesef böyle bir toplum yaratıldı ve bu toplumun temel kaynağı da tarımda büyük bir çöküş.
Sanıyorum, 2001-2002 kriziydi, tarımda en büyük küçülme yüzde 9'la yaşanmıştı, yüzde 9; 2001 yılı sanıyorum, umarım hata yapmam. 2025 yılı bunun tekrarı oldu, yüzde 8,9. Neden oldu? Çünkü balon patladı. Çünkü bir hikâye vardı, o hikâye, "Avrupa'da gayrisafi millî hasılada 1'inciyiz, dünyada 8'inciyiz." hikâyesi. İthalata dayalı, girdilerin tümünün dolara dayalı olduğu bir sektörü konuşuyorduk, o sektörden dolayı bir balon büyüme vardı, o balon büyüme maalesef patladı 2025'te. 2024'te, o kürsülerde övünçle söylüyordu Cumhurbaşkanı, bakan "Gayrisafi millî hasılamız Avrupa'da 1'inci, dünyada 8'inci, 9'uncu." diyordu ama 2025'e dair tek bir kelime söylemediler bugüne kadar. Çünkü 63 milyar dolara düştü, yaklaşık 12-13 milyar dolarlık bir kayıp ama mesele bu kayıptan öte tarımın büyük krizinin ortaya çıkışını görüyoruz, büyük krizin.
Sadece, bugün, İran savaşı meselesi üzerinden konuşamayız arkadaşlar. Bugün yaşadığımız paradigmaya dair de zaten Komisyonun, siyasetin bir tutumu yok, sadece durum tespiti yapıyor. Biz de yapıyoruz, gazeteci arkadaşlarımız da yapıyor, tarımla ilgili köşe yazan arkadaşlarımız da durum tespiti yapıyor. Ya çözüm? Ya çözüm? 2025 bütçesinden faize 1 trilyon 950 milyar ödendi arkadaşlar. 2026 bütçesinde öngörülen 2 trilyon 740 milyar, ilk iki ayda gerçekleşen 640 milyar. Bu, şunu göstermektedir: 2026 yılında öngörülenin üzerinde bir faiz ödemesi olacak, faiz ödemesi. Bu konuda tarımsal gayrisafi millî hasılamız 2002 yılında tarımsal olarak, gayrisafi millî hasılanın yüzde 10,2'sini karşılarken bugün, çok üzgünüm, yüzde 5'lere düştü. Peki, sizin gece gündüz, seksen yılda 1.800 olan, son yirmi dört yılda 360 bin adede ulaşan, bu ülkenin bütün ormanlarını, meralarını, yaylalarını, var olan doğal kaynaklarını bir grup şebeke madenciye teslim edip ondan gelen gayrisafi millî hasıla nedir? Gayrisafi millî hasıla, millî servete yazılan değil aslında, sadece ortaya çıkardığı hasıla 1,3. Tarım şimdi 5, önceki 10,2. 10,2'de tutsanız, bugün 7,5 trilyon civarında tarımsal gayrisafi millî hasılamızın olması gerekiyor idi 2025'te. Ne kadar oldu? 3,27 trilyon. Ve biz, tarımda 1 puan arttırmayı beceremezken ülke kaynaklarının, doğal kaynaklarımızın tümünü madencilere teslim ediyoruz.
Sadece bu mu? Elbette değil. 2002'de, iktidara geldiğinizde işsizlik meselesi yani istihdam meselesi, tarımın toplam istihdam içerisindeki payı, Sayın Başkan, yüzde 35, çok daha iyi biliyorsunuz. Bugün, yüzde 18'lere düşmüş durumda. İstihdamdan bahsediyorum; 7,5 milyondan 4,8 milyona düşmüş. Oysa baktığınızda, nüfusta 66 milyondan 86 milyona yüzde 40 civarında bir artış var. Ne garip, değil mi arkadaşlar?
Yine, aynı şekilde geliyoruz... Hani bunları söylemeden olmaz, biliyorum, yoruluyorsunuz ama gerçekten paylaşacağız ve ben bunları paylaşırken bir milletvekili olarak paylaşmıyorum; bir çiftçi, tarımın içinden gelen biri olarak konuşuyorum. Canımız acıyor gerçekten, canımız acıyor. Eğer bugün çiftçilerimiz banka kapılarında perperişansa, bugün çiftçilerimiz itibarsızlaşmışsa, bugün çiftçilerimiz her yerde dışlanıyorsa, bugün çiftçilerimiz oğlan çocuklarına kız bulamıyorlarsa, ısrarla kız çocukları kentte asgari ücretli, sigortası olan birileriyle evlenmek için rıza gösteriyorlarsa burada derin bir sorun vardır arkadaşlar, çok derin bir sorun vardır ve bu sorun burada oturan herkesin sorunu, ben muhalefetteyim diye bu sorun benim değil diyemem. Benim burada olduğum sürece olan her olumlulukta ve her olumsuzlukta bir katkım var çünkü halk "Biz sizi Parlamentoya gönderdik, sorunlarımızı çözün diye gönderdik." diyor.
Belki söylenecek, çiftçi üretiyor, üretime devam ediyor, bankaya borçlarını da yüzde 98 oranında ödüyor, doğru. Çiftçimiz hâlâ bu liberal kapitalist sistemin içindeki en temiz kalan gruplardan biri çünkü hâlâ yüzü kızarıyor, çünkü hâlâ onuruyla ailesine geliyor, çünkü hâlâ onuruyla tarlasında çalışıyor ama değerli arkadaşlar, şu gerçeği paylaşalım: Siz iktidara geldiğinizde 2 milyon 800 bin çiftçi Çiftçi Kayıt Sistemi'ne kayıtlıydı, şu anda 2 milyon 300 bin var. Bunu da bir samimi arkadaş olarak söylüyorum, 2 milyon 300 bin gerçekten üreten çiftçimizin olmadığını hepimiz biliyoruz. Covid'le beraber o belgeyi almak için gerçekten sahici üretimde olmayan yüz binlerce insanın olduğunu hepiniz benden iyi biliyorsunuz. Varsayalım öyle olsun, 2002'de 2,8 milyon çiftçinin bankalara olan tarımsal kredi borcu 2,4 milyardı, şu anda 2,3 milyon çiftçi kayıtlı ve şubat ayı sonu itibarıyla 1 trilyon 239 milyar bu çiftçinin bankalara borcu var. Hani soruyorlar ya, "Bu çiftçi madem öyle niye bırakmıyor?" Evet, kartopu gibi olan borç çığ gibi oldu, bugün artık o borçtan, o bataklıktan çıkamıyor arkadaşlar. Kaç kat artmış biliyor musunuz? Tam 516 kat çiftçinin bankalara olan borcu artmış. Bu rakamlar tamamen TÜİK'in yani mevcut iktidarın TÜİK kurumunun vermiş olduğu rakamlar, benim değil. Bir başka pencereden bakalım, ihracat-ithalat yani... Dolayısıyla çiftçi gerçekten tarihin en büyük çöküşünü ve bataklığını yaşamaktadır. Birçok sebebi vardır elbette ama temel sebep ortaya konan temel politikalardır.
Şunu da net bir şekilde söyleyelim, çok söyleniyor. Değerli arkadaşlar, uyguladığınız politikalardan biri göç politikasıydı, ikincisi mülksüzleştirme politikası. Bakın, bu çıkan yeni kanunlarda; Enerji Kanunu, Maden Kanunu, Millî Parklar Kanunu, hemen hemen hepsinde devlete, halka, kamuya ait bir kaynak transferi var. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı gece on ikiyi bir geçe bir kararname yayımladı, 200'ün üzerinde bu ülkenin en kıymetli, en değerli arazileri, arsaları, binaları satışa çıktı. Sadece Bursa'da 6 hastane yeri, tekrar söylüyorum, 6 hastane yeri ve en önemli yerler satışa çıktı arkadaşlar yani neresinden bakarsanız gerçekten rahatsız eden işler. Bir çöküşü yaşadığımızı söyledik, bir mülksüzleştirme var. Sadece bu değil, ithalatın da kapılarını açtınız ama sadece siz değil -hakkınızı yemeyelim- 12 Eylül 1980 faşist askerî cuntası bu ülkenin bu hâle gelmesinin, sizin de aslında yirmi dört yıldır bu iktidarda kalmanızın temel taşlarını ören ciddi bir tarihsel iştir, 12 Eylül askerî faşist darbesi ve bunu Amerika'nın rızasıyla yapmıştır. Bugün olduğu gibi, İran savaşına rıza gösteren, ses çıkarmayan anlayış neyse o gün de bu ülkeyi kamplara ayırarak, daha sonra inançlar, kimlikler, etnik yapılar üzerinden siyaset yapılmasını sağlayıp aslında devleti çökertmeye çalışan bir mekanizma sürekli devredeydi ve hâlâ devrede olmaya da devam ediyor. Ve o gün Özal'la başlayan özelleştirme furyası -Sayın Başkan çok iyi bilir- 18 kamu kurumunu âdeta yavaş yavaş tasfiye etmiş, 2001-2002 Derviş politikaları âdeta milletin canına okumuş; IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütünden yarar elde edeceğiz diye bu ülkenin bütün kaynaklarını, varlıklarını transfer etmiş ve en önemlisi, tarımı tamamen kamucu anlayıştan, karma ekonomiden çıkarıp özel şirketlere ve özel yapıya âdeta teslim etmiş. Bu da bu paradigmanın bir başka tarafı ve elbette o süreçte biz yavaş yavaş önce gübre üreten, ilaç üreten, tarımsal girdi sağlayan bütün kurumları tek tek sattık arkadaşlar, tek tek ve en çok gübre fabrikalarının özelleştirilmesi size kısmet oldu, deyiminizle. En çok kamu kurumlarının tasfiyesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, birçok kamu kurumunun özelleştirilmesi tamamen sizin zamanınızda oldu. Siz zincirin son halkasıydınız ama temel sorun, zincir bozuktu; zincir 12 Eylül faşizmiyle örüldü ve onun devamında gelen hemen hemen bütün iktidarlar bu ülkeyi mahvettiler arkadaşlar, mahvettiler, âdeta peşkeş çektiler. Halka ait olan, topluma ait olan, devlete ait olan, doğmamış çocuklarımızın, doğmamış torunlarımızın, büyük önderlerin, Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarının bize emanet ettiği bu toprakları, bu kaynakları birer sermaye, "Babamızdan kalan miras, istediğimiz gibi oynarız." hikâyesi, son olarak da "Bir şirket gibi yöneteceğim." anlayışıyla bugün bunları konuşuyor duruma geldik. O yüzden ithalata başladık arkadaşlar. Bugün, tarımsal girdilerin hemen hemen tümü ithalata dayalı. Dolar bir kuruş arttığında ülke batıyor. Örnek mi? Örnek, 2002 yılında iktidara geldiğinizde dolar 1,4-1,5 liraydı; 1,4 TL'yle 1 dolar alıyordunuz. Bugün dolar 44 lira, aşağı yukarı 30 kat artmış, 30 kat. Peki, değerli arkadaşlar, mazot 1,1 liraydı, şimdi 78 lira; 78 kat artmış. O zaman, bu mesele sadece doların artışıyla elbette tarif edilemez, tanımlanamaz, o zaman başka sorunlar da var. Geri kalanın hepsi, çok daha iyi bilinmeli ki politik, tamamen siyasi, tamamen iktidarların yanlış ekonomik politikaları, elbette doların artması da böyle.
Sadece bu mu? Değerli arkadaşlar, gübre, üre gübresi tam 119 kat artmış ama mazotun da hakkını yemeyelim, unutmayalım, geçmeyelim, Mehmet Şimşek Bakanı asla ama asla unutmamalıyız. Önce iktidarınız tarafından, bankalar üzerinden itibarsızlaştırıp aşağı yukarı kovulan, sonra bu ülkenin itibarını, gücünü ve ekonomisini kurtarmak için tekrar getirilen vatandaşı hiç unutmamamız lazım. İktidara geldiğinde, daha doğrusu Bakanlığa geldiğinde Mayıs 2023'tü, mazot 19,2 liraydı; İran savaşı başlamadan önce mazot 54 liraydı, beyefendinin zamanında mazot 34 lira zamlanmış. Yani bugün yaşadığımız krizi sadece bir savaş meselesi üzerinden değerlendiremeyiz değerli arkadaşlarım, bu mümkün değil. Ve yine gübreden bir örnek vermek isterim: İktidarınız döneminde toplam 186 milyon ton gübre hareketi olmuş, 186 milyon ton; bunun tarımda kullanılan miktarı aşağı yukarı yüzde 80, 132 milyon ton. 54 milyon ton ihracat, stok vesaire değerlendirilmesi gerekir. Ben sadece bunları not düşesiniz ve araştırasınız diye söylüyorum arkadaşlar, kaynaklar sizin elinizde, 54 milyon tonluk. Peki, soru şu: Bu gübrenin ne kadarı ithalat? Yüzde 90'ı değerli arkadaşlarım, yüzde 90'ı ithalat. Peki soru şu: Neden? Neden arkadaşlarım ya, merak ediyorum. Önce toprak analizine dayalı, toprak analiz ücretini de verdiğiniz bir yasayı hep beraber gördük ve burada biliyoruz. Daha sonra, bunu bir anda minimize ettiniz ve oraya dayalı bir sistemi sürdürmediniz.
Değerli arkadaşlar, bu özelleştirdiğiniz gübre fabrikalarıyla özel bir ilişkiniz mi var? "İlişki" derken yanlış anlaşılmasın; ben o pencereyi, orada eksik veya yanlış bir rakam, bir söz varsa onu tekrarlamak isterim. Bu sözleşmelerde ne var arkadaşlar? Bakın, bu 132 milyon ton gübrenin -bir çiftçi olarak söylüyorum yine, burada mühendisliğimi de dâhil etmek isterim- inanıyorum ki 50-60 milyon tonundan fazlası toprakta değer kazanmamıştır. Ne demek istiyorum? Arkadaşlar, toprak analizine, üretim planlamasına dayalı olmayan bir gübre tüketimi hem halkın hem devletin zararınadır, çiftçinin cebini soymaktır, sadece ticari amaçla gübre üreten firmaların zenginleşmesidir; sadece, sadece budur. Dolayısıyla yıllar önce söyledik, bu salonda defalarca söyledik, yine söylüyoruz, çok hızlı bir şekilde toprak analizi zorunluluğu getirin. Toprak analizine dayalı olarak faturalı alınan gübreleri yüzde 50 sübvanse edin. Tekrar söylüyorum, toprak analizi zorunluluğu, üretim planlamasıyla olan ilişkisi, toprak analizine göre gübre önerileri, bu önerileri fatura edilmiş, faturalar karşılığında yüzde 50 acil eylem planı olarak derhâl destekleyin. Nereden bulacağız? ÇKS...
BAŞKAN VAHİT KİRİŞCİ - Özür dilerim... Sayın Sarıbal, yirmi beş dakika oluyor, lütfen... Bakın, ilk defa müdahil oluyorum, kusura bakmayın.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Tamam Başkan, hızlanıyorum.
Mazot meselesi: "3 milyar litre." diye bir hikâyemiz var, hep onun üzerinden konuşuyoruz. Daha geçen yıla kadar 156 milyardı çiftçinin bir yılda mazota ödeyeceği toplam para, maalesef yeni savaş meselesinden sonra bu rakam 234 milyara çıktı. Eğer böyle giderse çiftçi 234 milyar cebinden para ödeyecek, 234 milyar oraya, 180 milyar en azından gübreye, yeme en azından 500 milyar; bunlar, kabaca ve neresinden bakarsanız bakın, 2 trilyon 700 milyar civarında olan 2025 tüketim harcaması yani girdi maliyeti bu yıl 4 trilyona kadar çıkabilir, 4 trilyona kadar çıkabilir. 2025 yılı gayrisafi millî hasıla tarımsal değerinden 700-800 milyar aşabilir; bu, gerçekten büyük bir batış demektir Başkan, çok büyük bir batış, telafisi mümkün olmayacak bir batış demektir. O nedenle, 168 milyar olarak 2026 bütçesine koyduğumuz tarımsal destek artık komik, artık hiçbir işe yaramayan bir rakam, tam tersi, çiftçiyi oyalayan bir anlayışa dönüşmüştür. Mazotu da millî... Yine ÇKS kayıtlarına göre bir hesaplamanız var, ben nasıl yaptınız onu gerçekten bilmiyorum ama var, o olsun, ona razı olalım, onun üzerinden çiftçinin mazot tüketimi bellidir. O, daha önceki destekleme politikası vardı gübre ve mazot diye, hızlıca, gübre ve mazot ÇKS beyanları üzerinden tekrar hesaplansın, mazota da en az şu anda yüzde 50 hızlıca bir sübvansiyon uygulansın çünkü bunun dışında çiftçi, evet, üretecektir, oradan buradan borç alacaktır, bankadan alacaktır, sokaktan alacaktır, arkadaşından alacaktır, tefeciden alacaktır, borçlanacaktır, yapacaktır ama günün sonunda büyük bir çöküşle karşılaşabilir yani kısaca mesele sadece bir savaş meselesi olmaktan öte bir siyasi, ekonomik meseledir.
Kanunla ilgili sadece şunu söyleyebilirim, çok daha söyleyecek sözlerim var elbette ama buna dikkat çekmek istedim: 29 madde, 2 maddesi yürürlük, 27 madde. Değerli arkadaşlarım, tam 13 kanunda değişiklik yapıyorsunuz ya, 13 kanun. 13 kanunla başaramadığımız işleri biz 1 kanunla başarmaya çalışıyoruz. İçinde -hakkını yemem- 2018 kanunu çıkarken söylediğim sözler vardı. Çiftçilerin ciddi sorunları vardı. 1939 kadastrosu, sonraki tapu kadastro süreci, o süreci anlattım burada, şu salonda anlattım, dedim ki: "Gelin, yapmayın." Zeytincilik Kanunu meselesi üzerinden anlattık, hiçbirine kulak asmadınız, önünüze ne gelirse ona el kaldırdınız ve geçti. Bugün oraya dönüyorsunuz. Peki, tahribat? Ve dönüp 1939 ya da daha sonraki kadastro üzerinden değil güncel. Ormanlar yağmalanmış, villalar yapılmış, değişik yollarla mülkiyetler elde edilmiş, yine fırsatçılıkla belgeler elde edilmiş ve mahkemelik. Ya, mahkemelik olanları bile affediyorsunuz arkadaşlar! Mahkemelik; devlet, Orman Bakanlığı dava açmış, Bakan Yardımcım, açmış, demiş ki: "Burada sorun var. Ormana saldırmışsınız, tecavüz etmişsiniz; bunu gidermemiz gerekiyor." Şimdi, gerekçeniz şu: "Bizim burada, bu yer için ödeyeceğimiz değer fazla. Millî Emlak bu konuda zarar ediyor ya da bütçe, o yüzden bunları affedelim." Arkadaşlar, olur mu böyle bir şey, olur mu? Mağduriyetler var ama o mağduriyetlere sığınarak birilerine kaynak transferi, servet transferi, mülkiyet transferi, zenginleştirme... Elini ovuşturan binlerce insan duyuyorum, o Ege'de, Akdeniz'de, İstanbul'da, Kayseri'de, Türkiye'nin her yerinde.
BAŞKAN VAHİT KİRİŞCİ - Evet, peki.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Başkanım, özür dilerim.
Son sözüm: Değerli arkadaşlar, 1919-2020, seksen iki yılda 740 milyar dolar bu ülkenin 54 hükûmeti kaynak elde etmiş, siz büyük bir başarı öyküsü yazarak 4 trilyon dolar yirmi dört yılda kaynak elde etmişsiniz. İyi mi kötü mü, tartışılabilir. Ben şuna bakarım: Bunun sonunda 86 milyonun refah düzeyi, 86 milyonun insanca yaşama değerleri, 86 milyonun barınma hakkı, 86 milyonun eğitim, sağlık hakkı, 86 milyonun kamu-özel ortaklığıyla âdeta tekrar sömürülen kamu-özel ortaklıkları, 86 milyonun eğitim koşulları, 86 milyonun kişi başına millî geliri; bunlar sağlanmıyorsa o 4 trilyon dolar kimin cebine gitti, kimler bundan zenginleşti? Bence bu, Komisyonun araştırması gereken, Türkiye Büyük Millet Meclisinin araştırması gereken önemli bir konusudur.
Ben sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.