KOMİSYON KONUŞMASI

MÜZEYYEN ŞEVKİN (Adana) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli Başkan, çok değerli milletvekillerim, Sayın Bakan Yardımcıları, TİM Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri, değerli bürokratlar, değerli uzman arkadaşlar, basından kimse yok herhâlde; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle Başkanım, şu anda öğrendim ben, merhum amcanıza Allah'tan rahmet, size de başsağlığı ve sabır diliyorum. Özür dilerim, haberim olsa arardım, şu anda haberim oldu, başsağlığı diliyorum tekrar.

Bir de Organize Sanayi Bölge Başkanımızın ve Adana Sanayi Odası Başkanımızın davetleri var grubumuza, Komisyonumuza, onu da buradan iletmek boynumun borcu. Hâlâ "Bekliyoruz Sanayi Komisyonunu Adana'mıza." diyorlar. Bu daveti de buradan iletmiş olayım.

BAŞKAN ZİYA ALTUNYALDIZ - Teşekkür ediyorum, haklılar. Geleceğiz inşallah.

MÜZEYYEN ŞEVKİN (Adana) - Ben teşekkür ederim.

Evet, yine, alelacele önümüze konulan bir yasayla karşı karşıyayız. Defalarca bunu tekrarlıyoruz, hani muhalefetle paylaşılıp, üzerinde konuşulup tartışılması gerekiyor. Tabii, defterinizde çok silgi izi var çünkü hep çok yanlış yapılıyor maalesef. Yine, böyle bir kanun taslağıyla karşı karşıyayız.

Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor: Bütün konuşmacılar, özellikle iktidar milletvekilleri ve sayın sunucular, işte ihracatın çok yüksek olduğunu ve ülkemiz yararına çok iyi şeyler yapıldığından dem vurdu ama ben hakikaten, vatandaşa yansımasının ne olduğunu çok merak ediyorum. Örneğin, yılbaşında, eylülde 8,27 lira olan demir neden hâlâ şu anda 15,6 yani neredeyse 2 katına ulaşmış durumda. İnşaat sektörü neredeyse durma noktasına gelmiş. Gerek kamu müteahhitleriyle gerek inşaat müteahhitleriyle konuştuğumuzda Adana'da ramazanda özellikle yaptığımız ziyaretlerde ödemelerin yapılamadığı, kamu müteahhitlerine ve diğer sektörde de inşaat sektöründe de işlerin durma noktasına geldiğini dikkatlerinize sunmak isterim.

Yine, gübrede fiyatlar neden 4 kat arttı? Benzer şekilde, her alanda, çimento örneğin ihraç ettiğinizi söylüyorsunuz ama ülkede çimentonun fiyatı 4 kat arttı. Neden iç piyasada ucuzlatmak ve burada kullanmak yerine ihraç etmek tercih ediliyor? Eğer ülkede bu kadar ihtiyaç varsa ve 4 kat da artıyorsa çimento fiyatı doğrusu bunun da ortaya konulması gerekiyor. Ve neden TÜİK rakamlarına göre hâlâ enflasyonumuz yüzde 70'lerde ve yüzde 26 olan maden ihracatı milyonlarca yılda oluşan ve bir daha yerine konulamayacak, millî rezervimiz olan madenlerin böyle apar topar satılma telaşı neden? Neden bunlar uç ürüne dönüştürülmeden ihraç ediliyor ve yerine tekrar konulamayacak bu millî zenginliklerimiz böyle bir canhıraş şekilde neden satılmaya çalışılıyor? Bunu da sormak isterim doğrusu.

Yine, mevcut kanun teklifine gelecek olursak... Kanunun 1'inci maddesinde belediye gelirlerinin tırpanlanacağı -birçok arkadaşımız zaten bahsetti- ilan ve reklamlar konusunda vergi muafiyeti tanınması, belediye gelirlerinde ciddi bir azalmaya sebebiyet verecek. Hani diyorsunuz ki: "Yok, böyle bir niyetimiz yok." ama bu düzenlemeyle 11 büyükşehir belediyemizde ekonomik, idari, teknik ve sosyal alanlarda sürekli yetkilerin daraltılmasına dair bir çalışma var. Bunu nerede görüyoruz? Örneğin, İller Bankasının sağlamakta olduğunu kredilerin yüzde 4,5'i CHP'li belediyelere tanınırken yüzde 90-95,5'i maalesef Adalet ve Kalkınma Partili belediyelere sağlanıyor, mesela bir örnek göstermek gerekirse. Yine, örneğin, belediyelerin elinde olan imar yetkisi; bir riskli alan ilan edilerek kupon araziler yaratılıyor ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının uhdesinde verilerek âdeta yandaş müteahhitlere buralar peşkeş çekiliyor. Yani bütün bunlar gözümüzün önünde cereyan ederken hani sanki belediyelerle ilgili çok iyi niyetli yaklaşımlar... Ya bırakın onu, pandemi döneminde toplanan paralara dahi el konulan bir ortamda şu maddenin iyi niyetle konulduğunu söylemek çok mümkün değil. O zaman sorarız: "Yirmi yıldır neden bu uygulamayı yaptınız da bugün getiriyorsunuz?" diye, bu maddeyi sormayı burada bir borç biliriz elbette.

Yine, serbest bölgelere yönelik yoğun talebi karşılamak ve atıl firmaların tahliyesini kolaylaştırmak için getirilen 2'nci madde, kurulacak komisyona tanınan geniş yetkiler bağlamında bir sorun yaratacaktır. Komisyon, tanıdığı sürenin sonunda üstyapıdaki mallarını çıkaramadığı gerekçesiyle kullanıcı firmanın üzerindeki rehin, ipotek, haciz gibi şerhleri kaldırma yetkisine sahip olacaktır. Verilmiş bir yargı kararının ya da üçüncü kişilerin hak ve alacaklarının komisyon sayımı tespitiyle kalkmış sayılması yani bu geniş yetki, hız uğruna üçüncü kişilerin alacaklarını ve firmanın mülkiyet hakkını ihlal etmesi tehlikesini beraberinde getirmektedir. Bu da bence göz önünde bulundurulması gereken bir durum. Düzenleme, serbest bölgenin kurallarını ihlal eden, diğer girişimcilerin bölgeye girişine engel olan firmaların komisyon eliyle ve bazı temel hakların özüne dokunarak ne pahasına olursa olsun yaka paça dışarı atılması sonucunu doğurmamalıdır.

Yine, kanunu, kamu kurumu niteliğindeki TİM'de mülkiyetle ilgili... Yani mülk transferi kamu kurumları arasında olur arkadaşlar. Burada kanuni prosedürler uygulanmadan... Bir mülk transferine yani TİM'e bir mülk verilmesine elbette karşı değiliz ama hani kamu kurumu niteliğinde, kamu kurumu değil; bir kamu kurumundan kamu kurumu niteliğine böyle bir transferin yapılmasını da doğru bulmadığımızı buradan ifade etmek durumundayım.

Yine, cezalarda bir orantı olmalı bu kanun teklifinde. Piyasada güvenilir olmayan helal akreditasyonu engellemek üzere 9'uncu ve 10'uncu maddede yapılan düzenlemede, İslami ürün hizmet pazarına ilişkin küresel standartlara uyum amaçlı kurulan Helal Akreditasyon Kurumu hakkında 2017 yılında Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir muhalefet şerhimiz var. 1,9 trilyon dolarlık ürün hizmet hacmindeki İslami pazara açılma sorunumuzun kökeninde buradaki yasal boşluk değil, ekonomi ve dış politika sorunlarımızın olduğu 2017'de de ifade edilmiş. Bana göre bugün de çok değişen bir şey yok, aynı sorun devam ediyor. Yine, kurumsal ve yasal mevzuat eksikliğinden değil, siyasi ve diplomatik hatalarda bunu aramak gerektiğini düşünüyoruz. Beş yıl önceki şerhte helal ürün hizmet belgelendirme ve akreditasyon süreçlerine dair boşlukların piyasadaki güven unsurunu sağlamaktan uzak olduğunu Cumhuriyet Halk Partisi olarak belirtmiştik. Getirilen bu teklif beş yıl önceki şerhte savunduğumuz eksiklikleri doldurmaktan uzaktır. Kurum, kuruluşundan bugüne kadar 14 kuruma olumlu akreditasyon sertifikası vermiştir; 2022 Nisan itibarıyla 6 -arkadaşlar, yanılıyorsak rakamları düzeltirsiniz lütfen- 2021'de 4, 2020'de 3, 2019'da 1 kuruluşa akreditasyon verilmiş. 2022 Şubatında yayımlanan yıllık faaliyet raporuna göre, Kurumun 52 personeli var; 2021 başlangıç ödeneği 6 milyon 455 bin lirayken yıl içinde aktarılanlarla beraber toplam ödenek 8 milyon 254 bin liraya varmış. HAK'ın 2022 başlangıç ödeneğinin ise 2021 başlangıcına kıyasla yüzde 45 artışla 9 milyon 390 bine yükseldiği bu raporlarda ifade edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, Hükûmet, maalesef, bölge ülkelerinden gelebilecek uzun vadeli yatırımları ülkemize çekememektedir. İhracat kanallarını kendi siyasi hatalarıyla daraltmış, bölge ekonomileriyle dostane ve sürdürülebilir ilişkiler geliştirmemiştir. Ekonomimiz ithalata, tüketime, borçlanmaya ve sıcak paraya dayalı olarak yürütülüyor, yürütülmeye devam ediyor. Piyasalar ne yazık ki her gün ama her gün yeni krizlerle boğuşmak durumunda bırakılmış. Bizler piyasaların güven duyması için hukukun ve özerk kurulların bağımsızlığının sağlanması, Ekonomik ve Sosyal Konseyin toplanması gerektiğini bir kez daha buradan vurgulamak istiyoruz ama Hükûmet ne yazık ki uygulamalarıyla tam tersi bir durumu gerçekleştiriyor.

İktidarın Türk lirasına hızla değer kaybettirmeye başladığı 2021 Ekim ayında 1,5 milyar dolar seviyesinde olan dış ticaret açığı, TL'nin değerinin yarısından fazlasını kaybetmesine rağmen açılmaya devam ediyor, bu makas sürekli açılıyor. Ülkeler ithalatı azaltabilmek için paralarına zaman zaman kontrollü olarak değer kaybettirmeyi bir seçenek olarak kullanabildikleri elbette bilinen bir gerçek. Başta enerji olmak üzere, ham madde açısından dünyanın en fazla dışa bağımlı ülkelerinden biri olan Türkiye için bu tür bir politika ithalatı azaltmıyor, belki biraz ihracatı artırıyor, ekonomik dengesizlikleri büyütüyor, Türkiye'nin ithalata bağımlılığı artıyor. Bu bağımlılığı göz ardı ederek Eylül 2021'de uygulamaya konulan böyle bir politikanın başta enerji olmak üzere, uluslararası emtia fiyatlarının arttığı bir döneme de denk gelmesi, yüksek enflasyon, yüksek dış açık, düşük büyüme ve yoksullaşma olarak sonuçlanıyor.

Türkiye'nin ihracatının nisanda yüzde 24,6 oranında artarak 23,4 milyar dolara, ithalatının ise yüzde 34,9 artarak 29,5 milyar dolara yükseldiği de ifade edildi az önce de. Dış ticaret açığı ise yüzde 98,1 oranında artarak 6,1 milyar dolara çıkmış durumda; bu, önemli bir rakam arkadaşlar, bence önemli bir oran. Dış ticaret açığındaki büyüme ve cari işlemler açığının da büyümeye devam edeceğini göstermekte bu oran. Ocak-Nisan döneminde ihracat yüzde 21,7 oranında artarken, 83,6 milyar dolar olurken ithalat yüzde 40,1 oranında artarak 116,1 milyar dolara kadar çıktı. Bu dönemdeki dış ticaret açığı yüzde 129 oranında büyüdü ve 32,5 milyar dolara kadar çıkmış bulunuyor.

Kur korumalı mevduat, ihracat dövizlerinin yüzde 40'ını satma zorunluluğu, reeskont kredilerinden geri dönüşlere rağmen Merkez Bankasının brüt döviz rezervi erimeye, artan swap borçlarına rağmen eksi durumdaki net rezervi de her geçen gün daha fazla eksiye düşmeye devam ediyor. Swap borçları hariç net rezerv eksi 47,6 milyar dolara kadar düşmüş bulunuyor. İktidarın kur korumalı mevduatla faiz riskini ve enflasyona endeksli tahvillerle enflasyon riskini üstlendiği bankacılık sektörü kârını bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 138 oranında artırarak 39 milyar dolara çıkardığı bilinmekte. İktidar sözcüleri hiçbir ekonomik temeli olmadığı hâlde, faiz oranlarını indirmek için yola çıktıklarında "Paradan para kazanma dönemi bitecek." söylemiyle öne çıkmışlardı, bu yılın ilk üç ayındaki sonuçlar paradan para kazananların tarihlerinin en parlak dönemini yaşadığını göstermekte.

KOBİ'lerin bankacılık sektörüne olan borçlarının martta bir önceki aya göre 156,1 milyar lira artarak 1 trilyon 330 milyar liraya kadar yükseldiği biliniyor.

Girdi maliyetlerinde yüzde 100'e varan artışlar yaşanan tarım sektöründen bankacılık sektörüne kadar olan borçlar büyüyor. Sektörün borcu martta 5,6 milyar lira artarak 182,9 milyar liraya çıktı.

Gelirleri ve tasarrufları enflasyon karşısında eriyen vatandaş, gelirlerinin yetmediği, zorunlu harcama ve borç ödemelerini yapabilmek için hızla borçlandıkları, yine hepiniz tarafından bilinen bir gerçek. Vatandaşların sadece bankalara olan kredi kartı ve tüketici kredisi borçları 22 Nisan itibarıyla 1 trilyon 96 milyar lira oldu. Hem döviz hem de Türk lirası cinsinden kredi notu "yatırım yapılmaz" seviyede bulunan Türkiye risk primi, geçen hafta yeniden 600 sınırını aştı. Türkiye, ne yazık ki savaştaki Rusya'dan sonra dünyanın riski yüksek ikinci ülkesi konumunda, savaşta mıyız arkadaşlar?

Değerli milletvekilleri, ülkemiz ekonomisinin bel kemiğini KOBİ'ler oluşturuyor. KOBİ'lerde toplam girişim sayısı yüzde 99,8'ini oluşturuyor. Buna karşılık istihdamın yüzde 72'si, personel maliyetinin yüzde 49,2'si, cironun yüzde 49,4'ünü, üretim değerinin yüzde 42,7'sini, faktör maliyeti ile katma değerin yüzde 41,3'ünü oluşturuyor ama gelin görün ki KOBİ'lerin bankacılık sektörüne olan borçları mart ayında bir önceki aya göre 156,1 milyar lira artarak 1 trilyon 330 milyar liraya yükseldi. Yani KOBİ'lerden vatandaşa, ziraatçiden esnafa hangi alana bakarsanız bakın arkadaşlar, borç batağında olan bir kesimle karşı karşıyayız.

Yapısal sorunları çözüme ulaştırmadıktan sonra günübirlik ve sürdürülemez kanun teklifleriyle bu işin üstesinden gelinemediği açıktır. Türkiye'de ne yazık ki güven erozyonu artmış ve yatırım iştahı tümüyle tıkanmıştır. Yaratılan kamu kaynağını kamu kaymağına dönüştürüp sınırlı bir kesime pay etme çabalarından derhâl vazgeçilmelidir.

Ayrıca bir şeye daha değinmeden geçemeyeceğim, belki buranın konusu değil ama... Pandemiyle mücadelenin sona erdirildiği şu günlerde kafe, restoran gibi müzikli eğlence yerlerinde gece 12'den itibaren uygulanan yasağın bir saat ötelenerek saat 1'e alınması, aslında hayatın her alanında serbestlik sağlanırken müzik sektörüne neden böyle ketum davranıldığı, yaşam alanlarına müdahalenin en önemli örneklerinden birinin göstergesidir. Pandemide ne yazık ki en az 103 müzisyen, ekonomik nedenlerle intihar etmiştir. Bu drama daha ne kadar seyirci kalınacak, gerçekten merak ediyoruz, burada buna da değinmeden geçemedim.

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN ZİYA ALTUNYALDIZ - Müzeyyen Hanım, teşekkür ediyorum.

MÜZEYYEN ŞEVKİN (Adana) - Ben teşekkür ediyorum Başkanım.