KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, sunum yapan kuruluşların Değerli Başkanları ve bürokratlar; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Her şeyden önce bu bütçe müzakerelerimizin ülkemize ve kurumlarımıza hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Bugün uyandık, gazeteleri okurken bazı gazetelerin manşetlerinde şu cümlelere rastladık: "Dolar 10 lira, çeyrek altın bin lira." veya "Dolar 10'a dayandı, çeyrek altın bin liraya dayandı." Yani ekonominin içinde bulunduğu durum ve geldiği durum bu manşetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Bir taraftan kur olağanüstü yükselmiştir, diğer taraftan altın fiyatı artmıştır; bu da bu ülkedeki düğün dernek, geleneklerimizi bile bozacak özellikler taşıyan bir hadisedir. Yani örfümüzü, âdetimizi, geleneğimizi altüst edecek bir sürecin içerisine Türkiye girmiş bulunmaktadır.

Son dönemlerde kurun yükselmesiyle ilgili rasyonel bir mantık oluşturulmaya çalışılmakta idi, özellikle Merkez Bankasından yapılan açıklamalar bunu gösteriyordu ama bugünkü sunuşunda Sayın Bakan, makul, mantıklı ve bilimsel veriler neyi anlatmaya çalışıyorsa sunuşunu o sınırlar içerisinde tutmuştur. Bu yaklaşım tarzından dolayı da teşekkür ediyorum, sağ olun. Gerçekten bilimin olmadığı bir yerde, bilimsel dünyanın deneyimlerinin ortaya çıkardığı sonuçlara göre kuralları koymadan Türkiye'deki sorunları çözmek mümkün değildir. Yani subjektif değer yargıları ülkeyi hiçbir yere taşımaz. Bu, son derece önemli. Kur artışı faydalı mıdır, zararlı mıdır? Yani lehine savunmak isterseniz "faydalı" diyebilirsiniz, "zararlı" da diyebilirsiniz ama içinde bulunduğunuz ortama göre değerlendirmek zorundasınız. Nedir o? Kur yükselişi bir kere gelir dağılımını korkunç derecede bozan bir hadisedir. Yani ülkede yoksulu yoksullaştıran, zengini daha da zenginleştiren, devasa servetlere ulaştıran bir mekanizmayı canlı tutmak ve ülkenin bugünkü koşullarına uygun olmadığı hâlde bu politikalar üzerinde ısrar etmek demektir. Her şeyden önce ülkenin huzura ihtiyacı var, barışa ihtiyacı var. Ülkemiz açısından gelir dağılımını bozmaktan daha büyük bir felaket olamaz. Diğer taraftan kur artışları enflasyonist etkiler yapar. Enflasyon üzerinde önemli katkısı vardır. Aynı zamanda kur artışı demek, enflasyonist politikaları desteklemek demektir. Yani enflasyon artsın, bir mahzuru yok demektir. Başka? Bütçe açıklarını da arttıran bir hadisedir. Neden? Çünkü ülkenin dövize dayalı borçları var, dış borçları var. İç borçlanmaların önemli bir miktarı döviz borçlanmalarıdır ve bunların faizleri kur arttıkça bütçeye ilave yükler taşımaktadır. Dolayısıyla, bu, aynı zamanda bütçe dengesini de bozan bir hadisedir ve ülkenin borç ihtiyacını da artıran bir hadisedir. Kur arttıkça bütçe açıkları da arttığı için siz bunu ödemek için borçlanmanızı zorlayacaksınız ama tüm bunların ötesinde bir başka etkisi daha var, o da şudur: Ülkenin döviz cinsinden borçları yani dış borçları, kur arttıkça Türk lirası cinsinden artmaktadır. Şu anda 445 milyar dolar civarında Türkiye'nin dış borcu var. Dolayısıyla, kur her 10 kuruş arttığında, dolar her 10 kuruş arttığında Türkiye'nin dış borcu Türk lirası cinsinden 45 milyar lira artmaktadır, 10 kuruşta. Hâlbuki şu birkaç hafta içerisinde 100 kuruştan fazla arttı neredeyse. O hâlde, bunu niye savunacağız? Bir taraftan gelir dağılımını bozuyor, bir taraftan enflasyonu artırıyor, bir taraftan dış borçlarınızı artırıyor. Nesini savunacağız? "Efendim, kur artarsa ihracatımız artar, ithalatımız azalır, cari açık azalır, dengeye geliriz; bu denge durumunu yakaladıktan sonra bakalım, Allah kerim." Böyle bir politika olmaz. 2008'in ikinci yarısından bugüne kadar yani son on iki yılda, döviz kuru yani dolar kuru tam 9 kat artmıştır, 9 kattan da fazladır yani yüzde 900 artmış bir kurdan söz ediyoruz. Herhâlde hiçbir hükûmet döneminde kur yüzde 900 artmamıştır. Peki, kur bu ülkede yüzde 900 arttı da gelir dağılımını bozdu, enflasyonu tetikledi, dış borçların Türk lirası cinsinden artışına yol açtı da cari açığımızı mı azalttı, dış ticaret açığımızı mı azalttı? Hayır. Bakıyorum Hükûmetin dağıttığı dokümanlara "2021 sonu itibarıyla dış ticaret açığımız 47 milyar dolar olacak." diye açıklıyor Hükûmet. "Cari açığımız da 21 milyar dolar olacak." diyor. Önümüzdeki yıllarda azalacak mı? Hayır. "2022'de dış ticaret açığı 52 milyar dolar, 2023'te 52 milyar dolar, 2024'te de 54 milyar dolar olacak." diyor. Kuru yüzde 900 artırmışsınız ama maalesef dış ticaret açığı da cari açık da bitmediği gibi, üstelik bütçe dengesinden piyasa dengelerine varıncaya kadar her şeyi bozan bir politika uygulanmış.

Şimdi, dolayısıyla, ekonominin rasyonel, mantıklı, uzun vadeli kurgularla ve kısa dönem acil ihtiyaçlarını giderecek şekilde planlanması lazım. Bu planlamayı, bu hesaplamayı en iyi yapan kuruluşlardan biri DPT'ydi, Devlet Planlama Teşkilatında -işte, beraber çalıştık Sayın Bakanla, Erhan Usta'yla, Komisyon Başkanımız Cevdet Bey'le; 4'ümüz de aynı kurumdaydık, ben Bakan olarak, arkadaşlar bürokrat olarak- bütün sektörlerin uzmanları vardı, bütün sektörlerin. Dünyada ne olup bitiyor, o sektörde nasıl bir gelişme var, Türkiye'yi nasıl etkileyecek? Koordineli olarak bunlar masaya yatırılır, incelenir, sonunda bir rota tutturulması gerektiği zaman nasıl bir rota olacağı da belirlenirdi bilimsel verilere ve dokümanlara göre. Şimdi Devlet Planlama Teşkilatı kaldırılmış, o uzmanların hepsi bir yere dağılmış; sonunda da geldiğimiz nokta budur.

Bakın, Cambridge Üniversitenin yayınlarından bir kitap var: "Explaining long-term economic change" Anderson'un yazmış olduğu bir kitap, "Uzun dönem ekonomik değişimin açıklanması." diyor. Bu kitabın özelliği şu: Dünyada iktisat, iktisat tarihçileri ve diğer bilim adamları tarafından ekonominin gelişmesi için geliştirilen, ortaya atılan tüm teorileri özetliyor. Yani hangi iktisatçı ve bilim adamı "ekonomi gelişsin" diye hangi teoriyi geliştirmiştir, diğeri hangi teoriyi geliştirmiştir? Tüm dünyadaki bilim adamlarının olaya bakışı var. Bu bakış açısına baktığımız zaman, tüm bilim insanları uzun dönem dengeleri kurabilmek için şu 6 kavramdan birine veya birkaçına dayandırmışlardır teorilerini anlatırken; pazar, çevre, teknoloji, nüfus, kurumlar ve sömürü; bu kadar. Bunları nasıl gözetiyoruz? Bunlar arasında dengeyi nasıl kuruyoruz? Hangi kavramın etrafında örülü, ekonomiyi etkileyen dinamikleri nasıl geliştiriyoruz? Bunları planlayacaksınız, pazar elbette önemli. Hangi ülkenin pazarı genişse veya hangi firmanın pazarı genişse kazancı daha boldur, elde ettiği gelir daha fazladır, ülke olarak da millî geliri o kadar yüksektir. Tarihe baktığımızda da öyledir, bütün büyük imparatorluklar Avrasya'dadır. Jared Diamond'ın "Tüfek, Mikrop ve Çelik" kitabı var, orada anlatır. Neden Avrasya'dadır bütün uygarlıklar? Çünkü Avrasya'da dağlar, doğuyu batıya karşı kesmez, geçişsizlik sağlamaz; eski teknolojilere göre, ulaşım ağına göre. Çin'de ortaya çıkan bir yenilik, bir bakarsanız, kısa bir süre sonra ta Fransa'ya ulaşmış. Mallar da öyle, pazar da aynı şekilde genişliyor. "İpek Yolu" dediğiniz, "Baharat Yolu" dediğiniz şeyler bunu ifade ediyor. Ama dağların kuzey-güney hattında kıtaları kestiği ve geçiş imkânı da vermediği kıtalarda, Amerika Kıtası ile Afrika gibi büyük uygarlıklar gelişmemiştir.

Bugün artık bu fiziki imkânlar ortadan kalkmış, teknoloji gelişmiş, ulaşım araçları gelişmiş, iletişim araçları gelişmiş onun için dünyayı tam pazar olarak almaktan, dünyadaki gelişmeleri anında izleyip ona göre mevzi tutmaktan başka çare kalmamış ama devlette bunu yapacak bir hafıza var mı? Eski DPT'ye benzer bir yapılanma var mı? Bence, bu bir ihtiyaç. DPT, illa bir planlama yapmak için değil, politikaları geliştirmek için de önemliydi.

Değerli arkadaşlar, bir şeylerin bozulduğu kesin. Burada, Anderson açıklamış olduğu kavramlar arasında pazara büyük vurgu yapıyor ama sömürü de pazarı genişletmenin arkasındaki engellerden biri. Evet, pazarınız genişlediği zaman ekonominiz genişler ama dünyaya kendinizi saldığınız zaman sonbahar rüzgârları önündeki yaprak gibi savrulursunuz. Gelişmiş ekonomiler sizin ekonominizi belirler, Wallerstein'ın temel tezidir. Dünya kapitalist sistemi, günümüz tabiriyle ifade edecek olursak dünya sistemi piramit şeklindedir. Piramidin tepesindekiler piramidin altındaki henüz gelişimini tamamlamamış ülkeleri iki şekilde zorlar: Birincisi, kaynak transferiyle, ikincisi ise yapılandırmayla. "Yapılandırma" dediğimiz şey sizin burada yaptığınız. Aman pratik bir şeyden dolayı sıkıştınız "Şunu yapalım." dediniz. Bunun hesabı kitabı yoksa, metodolojisi yoksa siz "Aman şu sorunu çözelim diye burada bunu yapalım." dediğiniz an aslında onu siz bu ülkenin ihtiyaçlarına uygun bir çözüm olarak ortaya çıkarmış olmazsınız. Gelişmiş ekonomiler piramidin tepesindekilerin ihtiyaçlarına uygun olarak -onlar- sizi yapılandırmış olur; buna da dikkat etmek lazım. Böyle bir mekanizmayı bürokraside takip edecek bir yer ben görmedim, benden sonra ortaya çıktıysa bilmiyorum. Sadece bakıyoruz, burada konuşurken de verilere bakıyoruz "Şu bozulmuş, şu düzelmiş." Sorun o değil ki, önümüzü nasıl planlayacağız? Geçmişteki hiçbir hükûmeti uzun dönem dengelerinden dolayı sorgulamayız, sorgulayamayız ama Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını uzun dönem dengelerinden dolayı sorgularız. Neden? On dokuz senedir iktidardadır. On dokuz sene sonra yeni başlamışçasına, daha dünkü hükûmetmişçesine günübirlik sorunlarla uğraşan, içine boğulan bir yapı olmaz değerli arkadaşlar. Demek ki yirmi seneyi planlamamışsınız. Zaten Planlama Teşkilatını lağvetmiş olmanızdan belli. E, ne olacak bu memleketin hâli? Yirmi yıl, heba edilmiş bir yirmi yıl mı olacak? "Yollar yaptık, köprüler yaptık, şunu yaptık..." Dünyadaki rekabet o değil ki, dünyadaki rekabet daha devasa bir şey. 8 bin dolar kişi başı millî geliriniz varsa dünyada mesafe alamayan ülkesiniz siz. 30 bin doların üzerinde olması lazım "Aa, bir yere gelmişsin." demek için. Var mı öyle bir durum? Yok. Kişi başı millî gelir, bir de dolar enflasyonunu geriye doğru düzeltirseniz, 2004'teki kişi başı millî gelir ile bu seneki kişi başı millî gelir aynı arkadaşlar ya. Yani, başladığı günküyle bugünkü aynı aşağı yukarı, olmaz bu. Ve enflasyonla boğuşuyorsun, işsizlikle boğuşuyorsun, bir taraftan faizler sorun.

CEMAL ÖZTÜRK (Giresun) - Terörle boğuşuyoruz, terörle.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Ya, terörü...

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Cemal Bey, hatip devam etsin lütfen.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Usulle ilgili konuşurken...Arkadaşlar, o da ayrı bir konu, onu ayrıca tartışırız. Ama bilinen bir şey var, günübirlik çalışan, önünü planlamayan, ülkenin geleceğini toparlamaya yönelik vizyonu, misyonu olmayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Onun için ekonomik politikaların küresel ölçekte yeni baştan kurgulanması lazım ama bunu yapmak bu Hükûmetle mümkün değil. Allah aşkına, dünya sistemler analizini yapan bir tane birim var mı devlette şu anda? E, yoksa, siz yapamazsınız, dünyaya göre ne yapacağınızı planlayamazsınız. Gelişmiş hâkim ekonomiler sürekli sizi kendi ihtiyaçlarına göre tekrar tekrar yapılandırır, tekrar tekrar. Siz burada "Sorun çözüyoruz, kalkınıyoruz, gelişiyoruz." derken bir bakarsınız ki yapılanıyorsunuz. E, kur yüzde 900 artmış, Türkiye ne kadar ucuz bir hâle geldi, biliyor musunuz? Ne kadar ucuz bir hâle geldi. Varınızı yoğunuzu, batan sektörlerin hepsini toparlar alırlar. E, diyeceksiniz ki: "E, iyi işte, yabancı sermaye geliyor." Arkadaş, yabancı sermayenin de bir kalitesi olur. İç pazara çalışan, iç pazardan gelir elde eden, özellikle de hazır kurulu tesisleri alan yabancı sermayenin size vereceği hiçbir şey yok; sürekli kâr transfer ederek krizinizi derinleştirir geleceğe yönelik olarak. Yeni büyük yatırımla gelen, yeni teknolojiyle, burada üretip ihracat yapacak, Türkiye'ye döviz kazandıracak sektörleri öncelemeniz lazım. Maalesef, rastgele adımlarla Türkiye'nin yürüyemeyeceği ortadadır.

Hükûmetin bütçe politikasına bakıyorsunuz, umut vadetmiyor. Ben, bu bütçede yeni bir ufuk var mı diye bakıyorum; bu bütçede hiçbir yeni ufuk görmüyorum. Veya para politikasını uygulayan Merkez Bankasına bakıyorum ne yapıyor diye; yaptığı açıklamalar gerçekten komik, kendi sitelerindeki ekonomi açıklamalarıyla ilgili videolara bile aykırı. Böyle politika uygulanmaz ki; dört senede 4 tane Merkez Bankası Başkanı değişiyor. Hükûmetin kalıcı ve uzun dönemli bir vizyonu, bir perspektifi olmadığı ortalama her sene bir Merkez Bankası Başkanının değişmesinden belli zaten. Çünkü her gelenle birlikte politika değişmiştir, her gelenle birlikte. Bir öncekinin "doğru" dediğine, bir sonra gelen "yanlış" demiştir, daha sonra gelen ona da "yanlış" demiştir. Yani kabile devleti değil burası. Arkadaşlar, binlerce yıllık tarihî geçmişi olan bir ülkede bu tür günübirlik, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan politik çizgiler çekmek, politika uygulamaya kalkmak doğru bir hadise değildir. Uzun vadeli yol haritasının olması lazım.

"Efendim, beş yıllık kalkınma planı hazırladık." Planda söylenilenlerin hiçbiri ortaya çıkmıyor zaten. Hani 2023'te kişi başı millî gelir 25 bin dolar olacaktı? Var mı öyle bir şey? Yok. Daha sonraki her ekonomik belgede ve daha sonra çıkan planda bu hedefler sürekli oynadı hem de birbiriyle bağdaşmayacak derecede.

NİLGÜN ÖK (Denizli) - Neden oynadı?

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - 500 milyar dolar ihracat olacaktı. Var mı öyle bir hedefiniz şimdi? Yok.

NİLGÜN ÖK (Denizli) - Neden değişti ama?

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Nilgün Hanım, lütfen.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - 25 bin dolar kişi başına millî gelir var mı? Yok. 2 trilyon doların üzerinde millî gelir var mı? Yok. Somut olması için yine söylüyorum, bakın, şu telefon var ya... Türkiye'nin nereye geldiği ortada. Şu telefon markasının piyasa değeri Türkiye'nin millî gelirinin 3 katı, 3 katı, bir tek telefon!

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Süreniz tamamlanmıştır, iki dakika ek süre veriyorum, toparlarsanız çok sevinirim.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - "Efendim, biz geldiğimizde şu vardı, şimdi şu var." Bunu rahmetli Özal da yapardı "Şu kadar televizyon vardı, bu kadar televizyon oldu; bu kadar buzdolabı vardı, bu kadar oldu." diye. Şimdi, aynı taktik. Ya, geçmişte kalmış cümlelerle siyaset yapılır mı? 2000'li yıllar küreselleşmenin üçüncü evresi. Acımasız bir rekabet var, acımasız bir rekabet var. Bu küreselleşme döneminde "Geçmişte şu vardı, şimdi bu var." diye ekonominizi anlatamazsınız, bundan vazgeçin. İnsanlığın refah seviyesi, değil yirmi yıl öncesinden bugüne kadar, Hazreti Âdem'den bugüne kadar sürekli değişmiştir, sürekli değişmiştir. Değişmiş derken ilerlemiştir, tüketim kalıpları artmıştır, refah yükselmiştir. İnsanlık tarihi boyunca olan şey bu. Şimdi zaman daha hızlanmış. On dokuz senedir siz varsınız. "On dokuz sene önce şu var mıydı?" "Bak, on dokuz sene önce cep telefonu var mıydı? Şimdi bizim dönemde var." diyenler bile var. Ya, bu sizin ürettiğiniz bir şey değil ki. Bunu ithal etmek zorunda kaldığınız için dış ticaret açığından zaten ülke ekonomisi kriz yiyor, ta köylüsünden esnafına kadar, işçisine kadar herkes etkileniyor. Başkasının ürettiğini cebinde taşıdığıyla övünen bir mantık olmaz ve maalesef ülkenin önemli sorunları var ama önce ciddi, değişmez, kararlı bir strateji ortaya koymak lazım. Bunu bu Hükûmet koyamaz çünkü bütün güç tek kişide olduğu zaman günübirlik beğenilmeyen işlerden dolayı tak Merkez Bankası Başkanı değişir, tak bakan değişir ve istikrarsızlık, zaten benim sorgulamaya çalıştığım kalıcı politikayı bu ülkede bu iktidarın eliyle ortaya çıkaramaz.

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Ek süreniz de dolmuştur, son bir cümle alayım lütfen.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Evet, teşekkür ediyorum, sağ olun.