KOMİSYON KONUŞMASI

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli üyeler; öncelikle, en başta, Ayhan Barut'a başsağlığı diliyorum, sabır diliyorum.

Değerli Başkan, değerli arkadaşlar, Değerli Komisyon üyeleri; gelen teklifi 2 açıdan değerlendirmek isterim grubum adına: Birincisi usul yöntemi; ikincisi de içerik açısından. Usul açısından: Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihine yeni bir model getirerek, sadece kendi içinde ama kimlerle tartıştığını bilmeden, bir yasanın kamusal nitelik taşıması, bu kamusal yapının kimleri oluşturduğu, bu yasanın hangi kitleleri etkilediği, ülkeyi nasıl etkilediği, hangi yapıları etkilediği konusunda yeterli bir duyarlılık göstermeyerek -"Ben yaptım, oldu."- beş gün önceden tasarıyı Meclise sunuyor, beş gün sonra da Komisyon toplanıyor.

Şimdi, bu yasadan resmî olarak 2 milyon 83 bin TÜİK verilerine göre, ziraat odalarının kayıtlarına göre 4,5 milyondan daha fazla üreticinin etkilendiği belli. Bu üretici temsilcileri acaba bu yasa teklifini önceden görüp tartışabildiler mi? Hayır. Tarımla ilgili meslek odası olan Ziraat Mühendisleri Odası, Veterinerler Odası, Ziraatçılar Derneği, diğer STK'ler, demokratik kitle örgütleri tartıştılar mı? Hayır. Hatta Komisyon üyeleri ve parti milletvekilleri 34 maddelik bir kanun teklifini bire bir, tek tek, yeterli düzeyde taştırıp konuşabildi mi? Hayır. Dolayısıyla yöntem demokratik değil. "En iyisini ben bilirim, en doğrusunu ben bilirim. İmzamı atarım. Yeterli çoğunluğum var. Katılımcılığa gerek yok, çoğulculuğa gerek yok. Biz yaptık, oldu çünkü Mecliste ve komisyonlarda sayısal gücümüz yeterli. El kaldırarak bu işi hallediyoruz biraz önce bir kanun teklifinde olduğu gibi." Dolayısıyla usul yönünden, gerçekten, Adalet ve Kalkınma Partisinin bu yaklaşımını etik demokratik, çoğulcu bulmadığımız gibi, otoriter, tamamen çoğunluk esasına ve sayı esasına dayalı bir anlayış olarak gördüğümüzü çok net bir şekilde ortaya koymak isterim.

Dolayısıyla usul açısından, Sayın Başkan, çok uygun olmamıştır. Çok önemli bir kanun teklifi, 34 madde. Dolayısıyla bu konuda bir rahatsızlığımızı açıkça bu toplantıda ifade etmek isteriz.

İçerik açısından da bakıldığında, yaklaşık 11 kanunda değişiklik yapıyoruz. Bu 11 kanunun birçoğu 2002'den sonra Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidar olduğu dönemlerde oldu. Örneğin, Su İşlerinin kanununda defalarca değişiklik yaptık, yine yapıyoruz. 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nda yine değişiklik yapıyoruz ama Orman Kanunu'nda, maşallah, başladığımızdan beri, herhâlde tarihî değişiklikler yapmaya devam ediyoruz. Yani hiç de ormanın hoşuna gidecek bir değişiklik değil bunlar. Ormanları yağmalayama, talan etmeye, müteahhitlere yani açıkçası ticarete konu etmeye devam ediyoruz.

Öyle kelimeler kullanıyoruz ki ormanla ilgili; "niteliksiz orman" "orman yapısı bozulmuş" böyle bir şey yok. Buna insanlık, siz biz karar veremeyiz. Ormanın bir ekosistemi var. O ekosistem yüzyıllar boyunca kendi içinde gelişiyor ve büyüyor. Dolayısıyla sizin orman hakkında belirli yorumlar yapıp "Bu orman kötü alandır. Burası orman alanından çıkmıştır." diyebilme iradeniz yoktur. Bu insanlığın nasıl küresel ısınmayı sağlayıp insanlara ve doğaya iklim değişikliğinden dolayı yaptığı zarar neyse bunun da bir parçası ormanlara verdiğimiz zarardır.

Hani yeri gelmişken söyleyelim: Yaklaşık bundan daha üç dört yıl öncesine kadar 9-10 milyon, 8 milyon metreküp orman kesimi yapılırken birdenbire ne olduysa iki yılda, üç yılda, hiç beklenmeyen bir mucizeyle herhâlde orman varlığımız 5 kat arttı, ormandaki ağaçlar kutur olarak birdenbire 5 kat büyüdüler bilmediğimiz yöntemlerle; 25 milyon ila 30 milyon metreküpe kadar orman kesme olanağı çıktı, gerçekten bir mucize(!) Dünyanın bu mucizeden, bu teknikten ve bu bilimden haberi yok. Lütfen, bunu topluma ve dünyaya öğretirseniz çok kıymetli olur diye düşünüyorum. Ama elbette önce bizi ikna etmek koşuluyla.

Yine, yakın tarihte, özellikle sahil bölgelerinde ormanlık alanlarda vasfını yitirdiğini düşündüğünüz makilik, özellikle denize bakan yamaçlarda makilik alanlar, kiralama yöntemiyle 49+49 yıllığına hem de içinde siyasi yakınlarının da olduğu bir yapı eliyle âdeta peşkeş çekiliyor arkadaşlar. 21 bin başvuru var, 21 bin başvuru. Bakanlık bunu kiralıyor. Evet, birçok insanın haberi yok, inanın, ben de öğrendiğimde nasıl olur diye şaşırmıştım ama bütününe baktığım zaman kâr, rant, rekabet sisteminin egemen olduğu bir mekanizmada, vahşi liberalizmin en egemen olduğu tarihsel süreçte, paraya ihtiyacın olduğu en yüksek noktada... Elbette, paranın -hani yasanın önemli noktalarında diyorsunuz ya- insan sağlığı, insan güvenirliği, insanın gıda güvenirliği meselesinden çok daha önemli olan paranın varlığıyla ilgili bir mekanizma işlediğini açıkça paylaşmak isterim ve bu konudaki rahatsızlığımızı söylemek isteriz.

Ormanlarda kurulacak olan tıbbi ve aromatik bitkilerle ilgili işletmeler... Yani, işletme mi bitti de yerleşim alanlarında, laboratuvarlarda, sanayi alanlarında, tarım-sanayi alanları öngördüğünüz yerlerde her şey bitti de şimdi ormanlarda işletme mi kurmak zorundayız, böyle bir durumda mı geldik bu hâle? Bu konuda da rahatsızlığımızı açık bir şekilde ifade etmemizde yarar olduğunu düşünüyorum.

Aynı zamanda, ormanlarda öylesine tahribatlar yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor ki özel ormanlar... Ya, âdeta dünya tarihine ve literatürlere özel kelimeler ve özel yapılar getiriyorsunuz; özel ormanlar. Ne demek özel ormanlar? Özel ormanlardaki ağaç dikimleri... En başta söylediğimi söylüyorum: Ya, ormanlar bireyin inşa edeceği bir şey değildir, orman kendini inşa eder; doğa kendini geliştirir, büyütür. Yapay ormanların, aslında ormanlaştırma üzerinden yapılan yapay ormanların da nasıl tahrip olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu Komisyonda daha önce söylemiştim, gerçekten bu tarihsel süreç bize şunu öğretti: Kemalpaşa'da bir yer var, Bursa Kemalpaşa'da, Mustafa Kemalpaşa'da 1.050 dekarlık bir yer. 2004-2005 yıllarında, bir önceki Orman Bakanı tarafından, Veysel Eroğlu tarafından inşa ettirilmiş bir orman; çam fıstığı ormanı. Bu orman 2012-2013 yıllarında yani yedi yıl sonra, hemen hemen çam fıstığı hasatı aşamasına gelmiş bir orman. Yine aynı Bakanlığın, birinci bilirkişileri tarafından "Ormanlık vasfı bozulamaz, korunmalı." denmesine rağmen, seçilen ikinci bilirkişi grupları tarafından, orman vasfı bozularak 90 adet villanın yapıldığı bir iktidar dönemini yaşıyoruz. Aynı Orman Bakanı, aynı Bakanlık. Orman olarak diktiren aynı Bakanlık, bozup "Orman vasfını yitirmiştir." diyen aynı Bakanlık, 90 villayı kurduran aynı Bakanlık. Şimdi, böyle olunca, Orman Kanunu'ndaki yapılan değişiklikler maalesef bizim için samimi gelmemekte.

Yani, kısaca, bu kanunun içeriğine baktığımızda, aslında her zaman olduğu gibi, cezayı öngören... Eski yaptığımız, çıkardığımız kanunlarda, yaptığımız hataların bir kısmını telafi etmeye dönük ama bütününde rantı egemen kılan bir mekanizmayı açık bir şekilde görüyoruz.

Şeker Kanunu'nda denetleme... Şeker Kurulu vardı, bilen var mı arkadaşlar? Başladı, biraz çalıştı, kaldırıldı. TAPDK, Tütün ve Alkol Piyasaları Denetleme Kurulu vardı arkadaşlar. Var mı? Yok. Peki, kaç yıl oldu bu ülkede nişasta bazlı şeker, şeker varlığı... 1925, 1932 yıllarından beri şeker bu ülkede ama yakın tarihte şekeri biz neyle tanımaya başladık? Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve nişasta bazlı şekerin, sentetik şekerin insan hayatına girmesiyle, ülkemiz insanının hayatına yoğun bir şekilde girmesiyle. Peki, şimdiye kadar şirketleri denetliyorduk, fabrikaları denetliyorduk bu yasayla küçük işletmeleri de denetleyeceğiz. Mesele belli; büyükleri nasıl olsa denetleyemiyoruz, denetleme şansı yok -neden olduğu söyleyeceğim- o zaman küçükleri rahat rahat denetleriz, cezaları da yaygınlaştırırız, dolayısıyla oradan da bir gelir elde yoluna gideriz. Evet, dostlar da alışverişte görsün.

Yani, denetlemeye eyvallah, sorun yok ama sorarlar... 2000, sanıyorum 15,16,17 içinde bulunduğum tarihsel süreç... Nişasta bazlı şeker oranı yüzde 10'dan yüzde 5'e düştü, daha sonra yüzde 2,5'e düştü, çok iyi gelişme. Mecliste çıkarıldı, bu yapılırken de şu dendi: "Biz şeker fabrikalarını özelleştiriyoruz ama amacımız şeker pancarı üretimini kısmak değil tam tersi artırmak. Ama öbür taraftan da toplumun sağlıkla ilgili güvenilirliğini sağlayabilmek için nişasta bazlı şeker üretiminin de azaltılmasını sağlıyoruz." Böyle bir mesaj verildi, en azından ben öyle anladım. Peki, soruyu şuradan soruyorum. 5 tane büyük firma, isimlerini siz benden daha iyi biliyorsunuz ama söyleyeyim: Başta Cargill, Amylum, Pendik Şeker gibi şirketler. Nişasta bazlı şeker üretim oranı yüzde 10'dan yüzde 5'e, yüzde 5'ten yüzde 2,5'e düştüğünden bugüne kadar bu fabrikaların hangisinin üretiminde 1 kilogram azalma oldu? Daha doğrusu, bu fabrikaların üretim miktarını bilen bir kamu yapınız var mı? Bu ülkede ne kadar nişasta bazlı şeker üretiliyor, bunun ne kadarı gerçekten ihraç ediliyor, ne kadarı iç piyasaya sürülüyor? Niye söylüyorum bunu? Bunların verileri elbette sizde bir miktar olabilir ama gerçekten bunu kamuoyuyla paylaşmayı düşünüyor musunuz? İkincisi de yine kanunun ana maddelerinden, insan sağlığı meselesini oturttuğunuz alanda, bu açıklamalar üzerinden ne kadar insan sağılığını düşünüyorsunuz? Yaptığınız bu kanunlar insanın gıda güvenliğini sağlamak açısından ne kadar samimi?

Diğer bir konu, tütün ve tütün mamulleri ve alkollü içecekler meselesi. Ya, yasaklayın kökünden olsun bitsin. Yani, deyin ki "Alkollü içecekleri yasaklıyoruz." Tekel bayisinin dükkânında 10 bin liralık mal var, 10 bin. Arkadaşlar, verdiğiniz ceza 30 bin. Ya, bir iş adamının, yandaş iş adamının 418 milyon tl vergi borcunu bir dakikada sildiniz ya. Binlerce tekel bayisi var, bu insanların dükkânlarında 10 bin, 15 bin, 17 bin, 20 bin liralık mal var. Bu insanların şu anda borçları ödenemez durumda. Bizim bunlara bir çözüm getirmemiz gerekirken siz cezaları artırıp tekel bayilerinin kapanmasını, sadece belirli yapıların bu işte kalmasını öngören bir teklif getiriyorsunuz, daha da fazla cezalandırıyorsunuz. Arkadaşlar, bu bir kültür meselesidir, bu bir eğitim meselesidir. Yani rakı satışını durdunuz da Türkiye'de rakı içenler azaldı mı? Sigaraya yüzde 83 vergi getirdiniz de, 20 TL oldu da -evet, hazineye para geliyor, doğru- Türkiye'de tütün tüketimi azaldı mı? Hayır. Bakın, 2002'de iktidara geldiğiniz de viskideki vergi oranı yüzde 80'in üzerindeydi, rakıdaki vergi oranı da yüzde 17'yle 20 civarındaydı; umarım bir eksikliğim, bir hatam olmaz. Bugün, viskideki vergi oranı yüzde 50'lere düştü, yerli üretimdeki rakı ve diğer ürünlerdeki vergi oranı yüzde 50'lere, yüzde 60'lara doğru hızla gidiyor. Bu nasıl bir lahana turşusu, bu nasıl bir perhiz? Siz iktidara geldiğinizde, Türkiye'de 1 milyon litre viski satılıyordu, bugün 10 milyon litreyi geçti ama rakı üretimi azaldı, içen azalmadı. Sayenizde Türkiye'de üreticilerin aşağı yukarı hepsi kimyager oldu; votka üretiyorlar, rakı üretiyorlar ve viski üretiyorlar. Teşekkür ederiz, aslında bu da topluma kazandırdığınız önemli bir başarı öyküsü olarak yazılabilir. Tütünde de bunu gerçekleştirdiniz. Tütünde vergi çok arttığı için insanlar artık paketle sigara alıp içemiyorlar, açığa tütün ekimi vardı, siz çıkarmıştınız kanunu, AKP döneminde çıkmıştı Tütün Kanunu, 4733 sayılı Kanun. Orada açığa tütün ekimi vardı. Özellikle Mardin, Diyarbakır, Malatya, Adıyaman bölgesinde üretilen tütünde açığa satış yapılıyordu, onda vergi yoktu. "Olmaz, vergi almamız lazım, paraya ihtiyacımız var." dediniz. Önce, iki sene önce kanun çıktı. O zaman idari yaptırımlar vardı, para cezaları; daha sonra, iki hafta önce, olmadı, hapis kararları aldınız. Şimdi, sigara kâğıdı, sigara filtresi ve makaron üzerinden de cezaları artırarak... Ha, denetim... Kaçakçılığa elbette karşıyım, hiç itiraz yok ama siz ne yapsanız da bu toplum sigara içiyor, siz ne yapsanız da bu toplum alkol alıyor. Yani ya kökünden yasaklayın, tam bir denetleme mekanizmasıyla, kolluk kuvvetleriyle yaşama geçirin ya da para zoruyla, ceza zoruyla bu sistem gitmez, bu doğru değil. Dolayısıyla, tekel bayilerinin bu feryadını duyalım, buradan yapacağımız iş, onlara bugüne kadar yazılmış ve ödenemeyen bu cezaları makul bir şekilde, uygun bir şekilde iptal etmektir. Adam evde oturuyor, yaşlı, torununa veriyor parayı "Git, şu tekel bayisinden şunu al." Gitmeyecek mi? Gidecek. Vermeyecek, almasın, doğru, çok doğru. Ama bilin ki bir kanun toplumun yüzlerce yıllık alışkanlıklarına karşı gelemez. Yani en doğru yasaları yapabilirsiniz kâğıt üzerinde ama toplum vicdanında ve hayatın içerisinde, hiyerarşik yapı içerisinde bir karşılığı yoksa o yasa kâğıtlarda kalır. Kaldı ki zaten sürekli iki yılda, üç yılda bir koyduğunuz yasaları, yaptığınız yasaları yenileme ihtiyacı duyuyorsunuz. Öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki bakın, herkesi değil, kurumları suçlamak değil ama özelde bazı şeyler var ki kolluk kuvvetlerinden ya da bu işin denetimini yapanlardan bayiye gıcık, aralarında bir husumet olmuş, dışarıdan bir adamı gönderiyor, saat on bir, zorla oradan 1 bira, bedeli kaç para bilmiyorum, kaç para olduğunu bilmiyorum ama o bira ona zorla veriliyor, rica minnet bir şekilde alınıyor, iki dakika sonra o bira dışarıda yakalanıyor, adama 30 bin lira ceza yazılıyor. Bu mudur ya yasa? Bu mudur hukuk? Bu mudur vicdan? Elbette bunları kabul etmemiz mümkün değil.

Avcılıkla ilgili arkadaşlarımız konu geldiğinde zaten önerilerini söyleyecekler. Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, Değerli Başkanım, bu çok önemli, değerli üyeler, bu çok önemli. Çıkardınız 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu yine AKP iktidarı döneminde çıktı.

Değerli arkadaşlar, 2002'den bugüne geldiğimizde arazi varlığımız 410 milyon dönümden bugün için 377 milyon dönüme yani 35 milyon dönüm arazinin tarımsal yapıdan çıktığını kendiniz söylüyorsunuz. Kim söylüyor? TÜİK söylüyor. 41 milyon küsur hektardan 37,7 milyon hektara. O da nasıl? 2002'den bugüne kadar inanılmaz bir istatistik ve çok başarılı, değişmeyen bir mera alanımız var: 146 milyon dönüm. Arkadaşlar, olacak iş mi ya? Büyükşehir Yasası geçti, gözlerimizin önünde bir sürü mera talan edildi, bir sürü mera bozuldu, başka alanlara çevrildi, büyükşehirler tarafından mera vasfından çıkarıldı, başka yerlere dönüştürüldü ama Bakanlık biraz daha sağduyulu, Tarım Bakanlığının verileri şöyle: "Benim elimde şu anda 110 milyon dönüm civarında mera var, 146 milyon dönümden şimdilik benim haberim yok, en azından benim elimdeki kullanılabilir mera varlığı bu. Bunun da 60 milyon dekarı aşağı yukarı ıslah ediliyor ve o konuda çalışıyorum, gerisi hâlâ ıslah da edilmedi, mera ıslahı yapılmadı." diyor. Dolayısıyla bu çok önemli. Komşu parsel meselesini defalarca söyledik. Bu çok doğru bir gelişme ama şunu yapmalıyız, komşu parsel ya da bir ailenin hissedarları arasındaki bölüşüm meselesinde en büyük problem şuradan çıkıyor: Tapudaki satışla piyasadaki fiyatların birbirinden farklı olmasından kaynaklanıyor. Komşu parsel meselesi ya da hissedar parseller meselesi; ikisinde de temel mesele bu. Tapuda rayiç bedeli belediyeden alıyorsunuz, götürüyorsunuz; 20 dönüm arazi, tapudaki değeri 110 bin lira, 110 bin liradan harcınızı ödüyorsunuz, satış yapıyorsunuz. Piyasada onun değeri 1 milyon lira, meseleyi buradan çözmek lazım. Zaten kardeş parsel meselesi açıkça büyük güçlerin, toprak oligopolü oluşturmasına dönük, toprak hegemonyası ve toprak gaspı. Mesela yeterli arazi büyüklüğü ve yeterli ekonomik verimliliğinden bahsediyoruz. Karacabey'den bir örnek vereyim, 70 dekar bir arazim var -bir vatandaşın, çiftçinin burada duruyor- yanı başında bu arazi satılıyor 170 dönüm; 70 dönüm, 170 dönüm. Bunun da arazi varlığı ve ekonomik geliri yeterli miktarda ölçeğe uygun, bu arkadaşımızın da uygun. Bu arkadaş 170 dönüm arazisini satıyor. Tapudaki rayiç bedel üzerinden satıyor belediyeden aldığı. Bu 70 dönüm arazisi olan, satılmış olan araziye dava açıyor, 170 dönüm araziyi tapudaki rayiç bedel üzerinden satın alıyor. Bu zaten uygulanabilir, anlatılabilir, sürdürülebilir bir şey değildi, bunu söyledik defalarca. Bu açıkça akıllıların ve güçlülerin toprağı zapt etme, toprakta açıkça büyük bir kapitalist anlayışa dönme biçimiydi, bu doğru. Ama bu işi tamamen kaldırıyoruz deyip, aile içi hissedar parsellerdeki bu mekanizmayı başka birilerine devretmek de doğru değil, bunu ne Bakanlığa ne kurumlara ne başka bilirkişilere... Bu, ailenin kendi içinde halletmesi gereken bir konu. Bunun içinde Sayın Başkan, değerli üyeler; bir komisyon oluşturulmalı, bu tür sorunlu anlaşılamayan alanlarda mutlaka ve mutlaka komisyona gidilmeli, o komisyon oradaki rayiç bedeller üzerinden bir fiyat belirlemeli. Tapuda rayiç bedeli gösterilen fiyatlar geçerli olmamalı yoksa bu mesele, şu getirdiğiniz yöntemle, daha da acı ve büyük bir sıkıntı olarak karşımıza çıkacaktır. Tarım Kanunu'yla ilgili yine -her geldiğinde- arkadaşlarımız konuşacaklar, sorunlar iç içe duruyor ama bu bir öz eleştiri aynı zamanda AKP iktidarı tarafından Sayın Başkan çünkü kanun maddesinde yeni değişiklik yapıyorsanız bunun itirafıdır. Bu da kıymetli bir şeydir, bizim kanunumuz işlemedi, toplum da karşılığı yok demektir, bu da kıymetli.

Makaronu söyledim.

Özellikle şu Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu'yla ilgili... Değerli arkadaşlar, Türkiye'de -yine TÜİK'in verilerini baz alarak söylüyorum- 675 bin, 700 bine yakın gıda işletmesi var; küçük, büyük, orta. Büyük işletmelerde, belirli beygir gücü üzerinden üretim yapan işletmelerde bir ziraat mühendisi, veteriner, gıda mühendisi görev yapıyor. Aslında Bakanlık iyi bir şey yapmıştı; o gücün altında olan işletmelerin 4 tanesinde yetkili olmak üzere 1 veteriner veya 1 ziraat mühendisi veya 1 gıda mühendisi veya 1 kimyager öngörmüştü. Bunların da ücretinin yarısını devlet veriyordu, kalan kısmını da iş yerlerinden alıyorlardı. Geldiğimiz noktada İstanbul Fırıncılar Odası itiraz etti buna. "Bunlar ne iş yapıyor ki biz bunları burada bulunduralım" dediler ve -Bakan Yardımcısıydı sanırım o zaman- yine İstanbul'da bir toplantıda "Haklısınız, dediğinizi düşündük ve bugünden itibaren bu işe son veriyoruz." dedi. Bunun yerine o gıda işletmelerinde çalışan, kalfalık yapan kişilere on beş günlük eğitimle gıda kontrolü yaptırıyorlar arkadaşlar. Şimdi düşünün, bir işletmeniz var, o işletmede personeliniz var; kalfa olan birine on beş günlük eğitim aldırıyorsunuz, orada gıda denetimi yaptıracaksınız. O vatandaş da diyecek ki: "Sayın patron, burada tağşiş yaptınız, burada taklit yaptınız, burada sahte ürün üretiyorsunuz." Sokakta 10 milyon işsizin olduğu, ekmeğin aslanın ağzında değil, çok daha ileride olduğu bir tarihsel dönemde siz böyle bir gıda güvenliğinden bahsediyorsunuz.

Bir başka yönteminizde şu, kısaca: 700 bin işletme, 7 bin Bakanlık görevlisiyle siz denetleme yapamazsınız arkadaşlar. Onun da çözümünü kolay buldunuz hemen; ifşa ediyorsunuz belirli zamanlarda, belirli bir para cezası veriyorsunuz. Bu ne zaman oluyor? Ürün üretiliyor, markete, manava, bakkala gidiyor, orada satılıyor, tesadüfen giderse yetkililer, raftan, bir yerden onu alıyor; o güne kadar ne kadar satıldığını, ne kadar üretildiğini, stoklarda ne kadar olduğunu kimse bilmiyor. Orada yaptığınız analizlerde tağşiş, taklit, sahte olduğu ortaya çıkıyor, ona da bir ceza yazıyorsunuz ama sistem hazır, adamın zaten 10 tane şirketi var, sadece üstündeki etiketi değiştiriyor, öbür taraftan dava ediyor. "O cezaya can kurban." diyor, "20 bin lira, 22 bin lira cezayı öderim, işime bakarım." Şimdi düzenlemede biraz daha bu sertleştirilmiş ama çok net, şirket ve marka bazında değil, onun içindekilerine bakacaksınız. O şahıslara kadar inen bir denetleme ve cezalandırma mekanizması olmak zorunda, yoksa Türkiye şirketler cenneti, her gün akşamdan sabaha şirket kurar, istediğiniz gibi işinize bakarsınız. Bir adamın 17 şirkette yönetim kurulu üyeliği var. O kişi üzerinden eğer giderseniz, o adam sabıkalıdır. Yani ceza ya da denetim mekanizmasının da bir anlamı olmalı yoksa evet, doğru, hazineye işte o cezalardan falan bir miktar para geliyor ama sürdürülebilir değil, halk sağlığını güvence altına alan bir mekanizma olmadığını açıkça söyleyebiliriz.

Zaten yem meselesine hiç girmek istemem, onlara ayrıca değineceğim.

Bu basında yapılan işler... Basındaki yapılan yayınlara, yalan yayınlara ya da amaç dışı yayınlara yasak getiriyorsunuz. Evet, AKP iktidarının en önemli alanlarından bir tanesi de yasaklamalar. Ama yasaklamalar kime? Belirli yapılara yasaklamalar. Kendi yapısına, kendi havuz medyasına gelince herkese istediği gibi küfretme hakkına sahip, hakaret etme hakkına sahip, her türlü tağşişi, yalanı yapma serbesti ve özgürlüğü var ama olur ya, kazara bir kelime çıksın iktidarın hoşlanmadığı, ona yasak. Burada yine öyle. Şimdi, bu bilimsel bir alan, bilimsel gerçeklikler üzerinden çıkılmalı ama tarım ürünleri, gıda güvenliği dediğinizde, beş yıl önce yüzde 100 güvenilir dediğiniz bir gıdanın bugün bilim dünyası tarafından güvenilir olmadığını çok net bir şekilde görüyoruz. Bir zamanlar insanlık tarihinin en önemli kurtuluş reçeteleri olarak öngörülen birçok kimyasalın ve onun gibi ürünlerin birçoğunun bugün sistemden kalktığını görüyoruz. O yüzden, bugün sizin öngörüp "En doğrusu bu." diyeceğiniz bir mekanizma var mı? Bu mekanizmanın ne kadar doğru olduğuna hangi kanıt mekanizmalarıyla karar vereceksiniz ve anlatacaksınız? Ve onun devamında da üç yıl sonra bu doğru olmaz ise ne yapacaksınız? Dolayısıyla çok iyi seçilmeli Sayın Başkan. Niyet kötü olmayabilir ama çok iyi seçilmeli. Kim neyi söyledi, hangisini söyledi, niçin söyledi, amacı neydi? Dolayısıyla biz bütünüyle yasaklamalara karşıyız çünkü inanıyorum ki -ben hukukçu değilim ama- hukukun bu konularda bir cezai müeyyidesi mutlaka ve mutlaka vardır ama demek ki uygulanmıyor ki yeni müeyyideler getirme ihtiyacı olmuştur. Yeni müeyyidelerin yani yeni yaptırımların doğru olmadığını, fikrin, düşüncenin sunulmasının yasaklanmaması gerektiğini ama elbette eksiği fazlası varsa mevcut hukukun buna cevap verebileceğini açıkça söylemekte yarar görüyorum.

Son olarak, Değerli Başkan ve değerli üyeler; imza koyan değerli vekilimizi dinledik, bir AKP başarısı öyküsünü anlattı on yedi yıllık. Hemen hemen şunu söyledi: On yedi yıllık AKP iktidarının 14'ünde büyüdüklerini söylediler. 2003-2019 dönemlerinde büyümeyi söylediler; 7,5 kat artarak 37 milyar liradan 275 milyar liraya çıkan bir tarımsal gayrisafi hasıladan bahsettiler. Bunların hepsi rakam olarak doğru, onu söyleyeyim en baştan. Yine, ihracatın 18 milyar dolar olduğunu, dış ticarette 5,3 milyar dolarlık bir fazlanın olduğunu ve 1.800 ürün ihraç ettiklerini söylediler. E doğru, kendi isteğiniz doğrultusunda, kendi fikrinizi, kendi duygularınızı, kendi ideolojinizi, kendi sisteminizi başarılı göstermek için istediğiniz gibi rakamları, verileri kullanabilirsiniz.

Bir kısa AKP hikâyesini de birlikte değerlendirelim isterseniz. Öncelikle şu büyümeyi bir ele alalım, büyüme rakamlarını ele alalım: 2002'de gayrisafi millî hasıla 359 milyar gibi bir rakammış. Onun içinde 37 milyar liralık bir tarımsal gayrisafi hasıla var, bunun yüzde karşılığı 10,3. Tekrar söylüyorum: Gayrisafi yurt içi hasılada tarımsal hasılanın payı yüzde 10,3. Dolayısıyla bu da o günün rakamlarında 37 milyar yapıyormuş. 2019'da toplam gayrisafi millî hasıla 4 trilyon 280 milyar. Sizin öngördüğünüz tarımsal hasıla 275 milyar TL, yüzde oranı -baktığımızda- 6,4. 2002'yle karşılaştırdığımızda toplam gayrisafi millî hasıla 12 kat artmış, onun karşılığı 4 trilyon 280 milyar, olması gereken tarımsal gayrisafi hasıla ise toplam 440 milyar. Siz ne diyorsunuz? 275 milyar. Kayıp: 165 milyar TL. Yani tarımsal gayrisafi hasılanın aslında millî hasılaya göre yüzde 10,3'ten 6,4'e düştüğünü, bunu hanenize, karnenize birer başarısızlık öyküsü olarak yazmanız gerektiğini söylemek lazım.

Yine, 2002'de iktidara geldiğinizde -biraz önce söylemiştim- toplam tarım varlığımız 410 milyon dönüm iken bugün kendi ifadelerinizle 35 milyon dönüm araziyi sistemden çıkardığınızı, amaç dışına sürüklediğinizi, yol, köprü, bina, TOKİ'yle -ne derseniz, ne yaptıysanız siz biliyorsunuz- yok ettiğinizi söyleyerek tarımsal varlığımızı aslında ne kadar azalttığınızı bir de o pencereden görmek lazım. 35 milyon dönüm arazi AKP döneminde -2020 buna dâhil değil- şu anda yok olmuş durumda, amaç dışına gitmiş görünüyor. Bu, ikinci bir başarısızlık öyküsü olarak orada durmaktadır.

Yine, büyüme rakamlarından bahsettiniz, yüzde 2,2 olarak öngördünüz. Söyleyeyim: Türkiye, AKP iktidarında ortalama olarak yüzde 4,5-5,5 civarında bir büyüme gerçekleştirmiş ama tarımsal olarak yüzde 2,7 büyüme var arkadaşlar yani Türkiye'deki toplam büyümenin yarısı kadar. 24 Haziran 2018, yeni sistemdeki son iki yılın ortalama tarımsal büyümesi de yüzde 2,5 ama şunu unutmayın ve mutlaka bir yere yazın ki bu da üçüncü başarısızlık öykünüz, karnenize yazıldı.

Bakın, Covid döneminde bütün sektörler durdu; anahtarlar kapandı, fabrikalar kapandı, toplu yaşam alanları kapandı, insanları eve koyduk "Çıkmayın, bu hastalıktan korunmanın yolu bu." dedik, bütün dünya kapılarını kapattı, belki de dünyadaki en demokratik, en eşitlikçi, en adaletli hastalık mekanizmalarından bir tanesiydi, zengini de fakiri de o da bu da herkes eve girmek zorunda kaldı ama herkes karnını doyurmak zorundaydı. Elbette yoksullar kuru ekmekle, kapıdan gelecek koliyle, şükürle karınlarını doyurdular. Elbette bu gruplar da İstanbul'dan Bursa'ya, Bursa'dan İzmir'e, İzmir'den Ankara'ya zengin zümre, özel yiyecek kolileri ısmarladılar. Bu da bu vahşi kapitalizmin hani bir ironisi, bir gerçeği; burada paylaşmak gerekir. Yani şunu söylemek istiyorum: Tarım sektörü durmadı ve gerçekten ifade ettiğiniz gibi yüzde 3,3 gibi devasa bir büyümeyi sürdürüyor ve sürdürmeye devam edecek. Ama niye, insanlar yiyor. Ama niye, bu dinamik bir sektör. Yakın tarihte yaşanan bütün krizlere bakın, bundan önceki krizlerde turizm de ayakta kalıyordu, bu krizde turizm de bitti, geriye bir tek tarım sektörü kaldı. Peki, iktidar ne yaptı arkadaşlar, ne yaptı? Bakın, çiftçinin en önemli girdisi ne, herkes bilir: Mazot. Bütün dünyada petrol fiyatları yüzde 65 oranında azalırken Türkiye'de maksimum yüzde 27 civarında bir azalma oldu, mazot 4,87 liraya kadar düştü. Eğer bir eksiğim varsa şimdiden düzeltilebilir. Ama bir şey yaptı siyasal iktidar, nisan ayında üst üste, birkaç gün arayla 11 kuruş ve 15 kuruş olmak üzere 2 defa mazota vergi zammı yaptı, petrole vergi zammı yaptı. Yani çiftçi ticaretin özel bir konusu oldu. Ekim zamanıydı, dikim zamanıydı, sürüm zamanıydı, çalışma zamanıydı, çiftçi sahaya inmek zorundaydı, bizim gibi oturup bilgisayarın başında, bu salonlarda işini sürdürme şansına sahip değildi. 65 yaş yasağı kaldırıldı, sahaya inmek zorundaydı. Traktörler yanaştılar, petrol aldılar ve tıkır tıkır devletin hazinesine para aktardılar. Aynı günlerde tabii -gübreden bahsediyor Okan Hocam- gübre fiyatları da tekrar zamlandı.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Ona da Okan Hocam devam eder.

OKAN GAYTANCIOĞLU (Edirne) - Ben çok farklı şeylerden bahsedeceğim, merak etmeyin.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Elbette, arkadaşlarımın da söyleyecekleri var.

Ve değerli arkadaşlar bilin: 2020 bütçesinde, 22 milyar tarıma ayrılmış para var, 22 milyar. Çiftçinin mazota verdiği parayı biliyor musunuz? Değerli arkadaşlar, yaklaşık olarak 19 milyar civarında. Koca bir ülkede kayıtlı 2 milyon 83 bin, kayıtsız 4-4,5 milyon çiftçiden bahsediyoruz. Mazota verdikleri para 19 milyar civarında, minimum 3 milyar litreden bahsediyoruz. Koca ülkenin bütçesinden ayırdığı pay sadece 22 milyar. 22 milyar bütçenin kaçına geliyor, bunu da yazın Sayın Başkan. 22 milyar, 1 trilyon 90 milyarlık bütçenin yüzde kaçına geliyor değerli arkadaşlar? Yüzde 2'sine yaklaşık. Avrupa Birliğinin 2020 yılı ya da 2019 yılı bütçesinden çiftçiye, tarıma ayırdığı para ne kadar? Yüzde 42 ile 45 arasında arkadaşlar. Çok net, çok açık, bunu da yazın Sayın Başkan.

Buradan şunu söylemeye çalışıyorum: Coronavirüs döneminde bile bütün dünyadaki liderlerin ve ülkelerin kendi çiftçilerine söyledikleri söz şuydu: Değerli çiftçiler, bugün Covid-19 nedeniyle soframızda ekmeğimiz varsa, yiyeceğimiz varsa, karnımızı doyurabiliyorsak siz değerli üreticiler sayesindedir. Sizlere şükranlarımızı, sizlere teşekkürlerimizi sunuyoruz. dediler ve birçok özel katkılar, özel politikalar, özel destekler yaptılar. Avrupa Birliği, Kanada, Amerika, Çin, Rusya, hangisini söylerseniz söyleyin. Diyeceksiniz ki "Biz de yaptık." Evet, yaptınız söyleyeyim: Bir: Mazota zam yaptınız, vergi zammı. İki: Bir şey yaptınız, ekonomik kalkan paketi hazırladınız, çağırdınız, sarayda -100 milyarlık bir paketti- o paket için çağırdığınız kişiler arasında tarım ve çiftçinin bir tek temsilcisi yoktu. Paketin içinde tarıma dair "t" yoktu ama bir şey vardı. "Halkı eve kapattık. Ya sakın çıkmayın, coronavirüse yakalanabilirsiniz, evde durun, mümkün olduğunca izole olun." dediniz ama "Evin içindesiniz hepiniz, salondan mutfağa, mutfaktan yatak odasına, yatak odasından lavaboya giderken uçak kullanırsanız biletlerinizin KDV'sini yüzde 18'den yüzde 1'e düşürdük." dediniz. Yine, evde otururken, fabrikalar kapanırken, işsizlik tavana vurmuşken "Ev alacakların kredi oranını yüzde 80'den yüzde 90'a çıkardık." dediniz. Yaptınız, yalan yok. Çiftçiye ne kadar faydası var, tarım örgütlerine sormak lazım ve devamında iki şey daha yaptınız, hakkınızı yemeden söylüyorum: Dediniz ki " 364 bin dekar alanda 6,7 bin ton, 6.700 ton tohum desteği vereceğiz, bunun yüzde 25'ini devlet karşılayacak."

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - 75'ini.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Yüzde 75'ini özür dilerim, 75'ini. İyi, güzel, hakikaten güzel. Ama arkadaş, öbür tarafta 197 milyon dönüm ekili alan var, ekilecek, ekiliyor; neresinden bakarsanız bakın 35 milyon dönüm tarımdan çıkmış ya da kısmen ekilebilecek alan var ve Türkiye'de resmi kayıtlara göre 2,5-3 milyon, yaklaşık olarak toplam 4 milyon ton tohum ekiliyor. Öyle de bunu magazinleştirip medyalarınız üzerinden öyle güzel uyutuyorsunuz ki adeta Covid sürecinde çiftçinin can simidi olmuş, çiftçi uçmuş. Bütün tohumu siz verdiniz, bütün tohumu ektirdiniz gibi, yapmayın. Bunu da yaptınız, bu ne kadar başarılı bunu size soruyorum.

Bir şey daha yaptınız, çok enteresandı bu, Sayın Başkan, değerli üyeler. Hazineye ait 9,7 milyon metrekare -tekrar söylüyorum- hazineye ait 9,7 milyon metrekare alanı 7 ildeki çiftçilere bedelsiz olarak üretim için verdik dediniz. Vallaha çok merak ettim, arsa olarak mı verdiniz, müteahhitlikle çiftçiliği mi karıştırdınız? O ünlü müteahhitler var, o müteahhitlerle mi karıştırdınız, TOKİ'ye mi verdiniz bunu? 9,7 milyon metrekare arkadaşlar. Cevap hazırdı: 9,7 milyon metrekare sizin on yedi yıllık iktidarınızda sistemden çıkardığınız arazinin karşılığı olarak 35 milyar metrekareye denk geliyordu arkadaşlar yani 35 milyar metrekarede tarımı bırakıp çiftçilik yapmayan çiftçi dostlarımız zaten kendi arazilerini kullanıyorlardı, para falan da vermiyorlardı, dolayısıyla yaptığınız buydu.

Son olarak bir şey daha yaptınız "dijital tarım pazarlama" diye, bunun yetkisini de TOBB'a verdiniz. Çiftçi internetten girecek, muhatap firmayı bulacak, onunla internet üzerinde sözleşme yapacak, sisteme kayıt olacak, ondan sonra onun bilgisayar üzerinden denetimi sağlanacak, o beyefendi de bunu uygun bulursa alacak, çok güzel, buraya kadar gayet güzel. Çiftçi hepsini gerçekleştirdi, bir şey daha var: O şekilde internette sözleşmeli tarım yapıp alan açan firmalara da -umarım hata yapmam- 35 milyona varana kadar bir destek. Sayın Başkan, gerçekten şaşırıyorum, bir çiftçi olarak şaşırıyorum. Bu ülkenin Toprak Mahsulleri Ofisi var mı, var. ÇAYKUR'u var mı, çayı rezil eden kurum var mı, var. FİSKOBİRLİK'i var mı, var. MARMARABİRLİK'i var mı, var. ANTBİRLİK'i, ÇUKOBİRLİK'i, diğer kurumları var mı, var. Bu kadar güzel para varsa, büyük para varsa niye bunlara vermiyorsunuz da bu çiftçiyi rezil ediyorsunuz ya! Yani coronavirüs süreci de âdeta çiftçinin kâbusu olmuş bir tarihsel süreç olarak karşımızda kaldı. Bunu da coronavirüs sürecine yazdık.

Bir diğer konu, yine, AKP karnesi. 2002 yılında -66,4 sanıyorum, umarım bir eksiğim olmaz- 66,4 milyon nüfus var, tarımın istihdamdaki payı yüzde 35,

7,4-7 buçuk milyona yakın. 2019 yılı, 83 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 4-5 milyon -sayısı net değil- sığınmacı, 88 milyon nüfus, tarımsal nüfus inmiş yüzde 16,4'lere,17'lere, sanıyorum 4,5-5 milyon civarında. Bunu da yazın Sayın Başkan.

Diğer bir konu, bu ithalat-ihracat meselesinde inanılmaz rakamlarla durumu anlatıyorsunuz, dediniz ya "Şu kadar ihracat, şu kadar ithalat yaptık." İhracat yapılmasına kimsenin itirazı söz konusu olamaz. Sadece şuradan değerlendirmek isterim Değerli Başkan, değerli arkadaşlar; bu topraklarda üretebildiğimiz, üretme olanağımızın olduğu, toprağımızın, iklimimizin, çiftçimizin, teknolojimizin, bilim insanlarımızın olduğu bir ülkedeyiz. Biz ithalata da karşı değiliz, ihracata zaten hiç olamayız. Ama bu topraklarda üretilebileceğine inandığımız ürünleri ithal ettiğimizde canımız acıyor, canımız acıyor arkadaşlar.

Şimdi, hem sizi destekleyen hem de eleştiren bir örnek vereceğim: Arkadaşlar, -buğday bu ülke insanının vazgeçilmezi, ekmek toplumuyuz. Kişi başına yıllık 140-150 kilogram ekmek düşüyor arkadaşlar, ekmek toplumuyuz, gerçeğimiz bu bizim. Hindistan'ın, Çin'in pirinci, başka ülkelerin başka temel gıdaları varsa bizim de temel gıda ürünümüz buğday.

AKP iktidara geldiğinde 93 milyon dönüm alanda buğday ekiliyordu, şu anda bu rakam 77 milyonlara kadar düştü, bu bir sorun. İyi tarafı şu, bunu yazabilirsiniz: Bu elbette bütün sektörün bir kalkınma ve gelişme biçimi, dekar başına verim arttı, bu önemli bir şey ama arkadaşlar 62 milyon ton buğday ithal ettik, 2020'nin son ayları dâhil değil. 2019'da 9,8 milyon tonla dünyada en çok buğday ithal eden ülkeyiz.

Şimdi, 276 kilogram ortalama verimi baz alırsak, sizin geldiğiniz gündeki 93 milyon dekar araziyi baz alırsak Türkiye'nin buğday açığı kalmıyor arkadaşlar. Bu sene şanslıyız, yağmurlar çok; 20,5 milyon ton olarak açıklandı. İklim bir taraftan, tarımda birçok darboğaz yaratırken -dolu, afet, yüksek sıcaklık vesairelerle- bu tarafta da artı bir şey koydu, burada da buğday verimi artacak gibi görünüyor, sonucuna bakacağız. Orada da başka sorunlarımız var. Kısaca şunu net bir şekilde söylemek isterim...

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Bu "kısacası" güzeldi Orhan Bey.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Evet, evet.

Ne yazık ki derdimizi ancak böyle anlatabiliyoruz.

Arkadaşlar, tarım ve hayvancılık dış ticareti -ihracat olarak söylüyorum- AKP iktidarı döneminde toplam 79 milyar 542 bin dolar; karşılığı yıllara göre hesaplanmıştır, 203 milyar 642 milyon TL düzeyinde; ithalat 108 milyar 147 milyon dolar ve TL karşılığı 292 milyar 809 milyon. Yani nereden bakarsanız bakın, arada ciddi bir açığın, eksi 27 milyar dolar gibi açığın olduğunu söylemek zorundayım. Burada da şunu söyleyeceksiniz, söylediniz: "Yıllara göre 5,3 milyar fazlamız var." Elbette onu da paylaşmak isterim, orada da bir şey yok, doğrudur.

Gıda ürünleri ve içecekleri, tümü, mezbahacılık, balık ürünleri, bitkisel, hayvansal ürünler, kösele, yani aklınıza ne geliyorsa bunları dâhil ettiğimiz noktada, özellikle içecek, gıda ürünlerini ilave ettiğimizde evet, ihracatçıyız, ama bizim derdimiz başka, bunu anlıyorsunuz, bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Biz diyoruz ki bu ülke pamuk üreten bir ülke. Bu ülke on yedi yılda 13 milyon ton pamuk ithal etmiş, 22 buçuk milyar dolar para ödemiş. Yahu, Urfa öldü mü? Adana, Amik Ovası, Aydın, İzmir... Ne oldu arkadaşlar? Neden ben bu topraklarda bu pamuğu üretmiyorum da daha fazla ihracat geliri kaydetmiyorum? Ayçiçeği de aynı, buğday da aynı, pamuk üretilmiyor. Bakın, siz iktidara geldiğinizde -kabaca söylüyorum- pamuğun yüzde 75'i, yüzde 80'ine yakını bu topraklarda üretiliyordu. Bugün, yıllık ihtiyacımızın yarısından fazlası ithalat, yarısından daha azını bu topraklarda üretiyoruz. Açın bakın, ben söylemiyorum, TÜİK'in verileri, TÜİK sonuçta Bakanlığın bir kurumu. Her ne kadar Sayıştay "TÜİK'in verileri şüphelidir." diyorsa da biz onu baz alarak sizlerle paylaşıyoruz.

Diğer bir konu, ithalat ihracat konusunda da -üzgünüm ama- özellikle tarımsal ham maddelerde, canlı hayvan, et, yem, yağlı tohumlar ve hububat, buğday ağırlıklı olmak üzere mısırda açıkça ithalatçıyız arkadaşlar, net. Yılda 9 milyar dolara yakın bu tür, buna benzer, bu topraklarda üretilen ürünleri ithal ediyoruz. Bizim derdimiz, anlatmak istediğimiz hep bu oldu, bundan sonra da bu olacak. Siz "İşte, buğday alıyoruz ama un ihraç ettik." diyorsunuz ama 2020'nin ilk dört ayı 3 milyon 395 bin ton buğday ithal ettiniz ve 2019'un ilk üç ayına göre un ihracatınız yüzde 15 azaldı. Ne diyeceksiniz şimdi? Bu da karneye yazıldı Başkan.

Ve çiftçi borçları, evet, haklısınız 2002'den beri geldiniz, çiftçiye bütün bankaları açtınız, çiftçi acayip güzel bir borçlanmaya doğru gitti. 2002'de bankalara olan toplam borç 2,4 milyardı, bugün BDDK'nin raporuna göre 2020'nin ilk üç ayı dâhil toplam 128 milyar çiftçinin borcu var. Hani, diyorsunuz ya "Gayrisafi millî hasılayı 3 kat artırdık, asgari ücreti 3 kat artırdık." Ya, şu borçlar kaç kat artı diye bir söyleseniz gerçekten daha iyi olacak, samimi olacak. Net olarak söylemek lazım bunu.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Diğer arkadaşlara konuşacak bir şey bırakmadınız.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Yok, onların konuşacakları var. Bahane etmeyin arkadaşlarımızı, rahatsız olmanız başka bir şey, arkadaşlarımızı bahane etmeniz başka bir şey.

ABDULLAH DOĞRU (Adana) - Rahatsızlık değil de süre çok uzun oluyor.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Ne olacak Başkanım, anlatacağız, derdimiz var, biriktiriyoruz... (Karşılıklı laf atmalar)

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Karşılıklı konuşmaktan ziyade arkadaşlar, Orhan Bey'e müsaade edin.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bakın, bu tüccar yaklaşımı, tam bir kapitalist, dahası neoliberal ve yağmacı bir bakış, bu toprak gaspı, bunu böyle değerlendiremeyiz.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Arkadaşlar, Orhan Bey, karşılıklı konuşmayın.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bitiriyorum Başkan.

Bir karne söylendi, biz de söylemeyelim mi? Bir karne var, söyleyelim. Bu yaklaşımı lütfen söylemeyin, bu doğru değil, ben bir çiftçi olarak bundan çok rahatsız olduğumu söyleyeyim. Şu anda çiftçinin 128 milyar bankalara, 10 milyar Tarım Krediye ve bunun içinde tohumcuya borcu bilinmiyor, gübreciye borcu bilinmiyor, tarım ilacına borcu bilinmiyor, elektrik borcu bilinmiyor, su borcu bilinmiyor; yaklaşık 160 milyar borcu var. 2,4 milyar nerede, 160 milyar nerede. Sadece 128 milyar, 10 milyar da Tarım Kredi, 138 milyar üzerinden değerlendirseniz çiftçinin borcu 50 kat artmış. Bu ne demek biliyor musunuz? Çiftçi sağa dönse borçlu arkadaşlarım, sola dönse borçlu olduğunu söyler, nereye baksa borçlu olduğu yerler. Bütünüyle bakıldığında, ne yazık ki çiftçi borç batağına sürüklenmiş ve orada yaşamını sürdürüyor.

Ve son olarak da şunu söyleyip kapatmak isterim... Sanıyorum en doğrusunu... Şimdi siz, bu anlamda "İyi oldu." filan diyeceksiniz.

Tütün üretimine girmeyeceğim, arkadaşlarım yeri geldiğinde söyleyecekler. Sadece şunu söyleyeceğim: Bir kanun teklifi getirdiniz. Coronavirüs sürecinde yaşıyoruz, bir süreç var. Bu süreçte özellikle şunu paylaşmak isterim sizinle, kısa kısa bunu özellikle paylaşmak istiyorum, önemli: Değerli Başkan, değerli üyeler; bir kanun getirdiniz, içinde üç yıl sonra uygulanacaklar var, iki yıl sonra uygulanacaklar var, uygulanabilecekler var, uygulanamayacaklar var. Oysa söylendi, Türkiye ciddi bir doğal afet yaşıyor arkadaşlar, çok ciddi, yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. "Küresel ısınma ve iklim değişikliği" denen insanoğlunun dünyaya canavarlaştığı bir tarihsel süreçten geçiyoruz. Adana'da donla başlayan, arkasından "Afrika sıcakları" dediğimiz yüksek sıcaklık ve düşük nem, ardından poyraz, soğuk hava, ardından dolu, fırtına, sel baskınları, taşkın ve ne yazık ki Türkiye'de doğal afetlerden çiftçinin zararını gidecek iki mekanizma var: Biri 2090 sayılı Kanun, 2975; iki, TARSİM, sanıyorum 2006. Arkadaşlar, böyle bir şey olamaz, 2005-2006. Doğal afetlerden kaynaklanan zararın giderilebilmesi, 2090 sayılı Kanun'dan yararlanabilmeniz için TARSİM'e kayıt yaptırmanız gerekiyor arkadaşlar. Arkadaşlarım söyledi, ÇKS'ye kayıtlı olup TARSİM'e sigorta yaptıranların oranı yüzde 13; 2019 yılı verileri, 197 milyon dönüm arazi ekilişi var, TARSİM'de sigortalanmış arazi 26 milyon dönüm. O da nasıl? Ziraat Bankası, Vakıflar Bankası, Yapı Kredi Bankası ve diğer bankalara gittiğinizde, tarımsal kredi istediğinizde aynen araba kredisi verildiği gibi, nasıl size kasko zorunluluğu getiriyorlarsa "Ürününüzü sigortalatın, yoksa krediyi vermeyiz." deyip kendi paralarını güvence altına aldıkları için yapılan sigorta. Yani bu, şu demektir: TARSİM bu ülkede doğal afetlerden kaynaklanan sorunları çözebilme iradesine sahip değildir ve uygulanan on iki-on üç yıllık tarihsel süreçte de bunu başaramamıştır. O yüzden bunun derhâl yeni bir yasal düzenlemeyle düzenlenmesi gerekiyor.

TARSİM bir açık bırakmış, "Bende görülmeyen afet tipleri varsa onlarla ilgili alanlarda 2090'a gidebilirsiniz." diyor, gönderme yapmış. Ama zaten yüzde 87'si TARSİM'e kayıtlı olmadığı için onlar bu hakkı yitiriyor. Hadi diyelim ben TARSİM'liyim, yaptırdım, bu sene de poyraz, yüksek sıcaklık oldu, güvence kapsamı içinde değil, yeni bir şey. 2090'a gideceğim, 2090'dan yararlanmak istiyorum, 2090 ne diyor biliyor musun? "Senin beklenmeyen bu afetler nedeniyle 2090 sayılı Kanun'dan zararını giderebilmen için -bir tek madde söyleyeceğim, gerisini söylemeyeceğim- tarımsal üretime ait canlı, cansız mallarının, canlı, cansız varlıklarının işletmelerinin toplam değerinin yüzde 40'ından daha fazla zararın olması lazım." Yani daha açık, net söyleyeyim: Bilen var, bilmeyen var. Benim 200 bin zararım var, 200 bin zararım var, benim toplam mal varlığımın değeri de -yani tarımsal üretimim, traktörüm, makinem ve tarımsal işletmem- 1 milyon. 1 milyonun yüzde 40'ı ne yapar? 400 bin lira. Benim zararım ne kadardı? 200 bin lira. "Sen bu kanundan yararlanamazsın." diyor. Ya, arkadaşlar, gerçekten, özür dilerim sizden, şeytanın aklına gelmez böylesine düzgün bir yapı ya. Yani TARSİM duvar, 2090 duvar; birinden atlıyorsunuz, öbürünün çukuruna düşüyorsunuz, öbüründen atlıyorsunuz, öbürüne yakalanıyorsunuz ve olacak iş değil arkadaşlar ya. Defalarca söyledik arkadaşlar, gelin, bunu değiştirelim. Çiftçi, tarlada, dediği gibi, şu anda ayağı çamur, batakta bunu bekliyor bunu. Herkes ağlıyor, perişan.

Çay alım fiyatları, arkadaşlar, belirli şeyler aşıldı, gidecekti, gitmeyecekti; 3 lira 40 kuruş olarak açıklandı. Dedik ki: Şu kota, kontenjan. Siz kendiniz de dediniz, yetkililer dedi. Genel Başkanınızın dediği gibi "Bir karış yer boş bırakmayacağız." dedi, 35 milyon dönüm boş. Yine Bakan "Hiçbir kimsenin ürünü dalda kalmayacak, yerde kalmayacak." dedi, inanıyoruz. Hükûmet yetkilileri, milletvekilleri, kamu görevlileri, bakanlar... Arkadaşlar, çay için 3,40 lira fiyat açıklandı. Kota, kontenjan, randevuyu kaldırın dedik, biçim aralıklarındaki süreyi uzatın dedik; hiçbiri olmadı arkadaşlar. Çay 2,6 liraya; 2,5 liraya; 2,7 liraya ancak alıcı buldu arkadaşlar. Resmen özel sektörün kucağına... Bana diyor ki: Sen 20 kilo verirsin günde. Ben tarla ekmişim, 40 kilo biçiyorum. 40 kilonun 20 kilosunu bana vereceksin, 20 kilosunu ya eve götüreceksin ya özel sektöre. Çay sıcak, yeşil bitki, yirmi dört saatte bozulur, mecburen götürüyorum özel sektöre. Özel sektör yine deyim yerindeyse, göbeğini kaşıya kaşıya, güzel bir şekilde 2,5 lirayla; 2,6 lirayla; üç ay, beş ay, altı ay, yedi ay, sekiz ayla çayı almaya çalıştı. Çay Kanunu'na hemen bir ilave yapalım Sayın Başkan. ÇAYKUR'un açıklamış olduğu 3,40'ın altında ürününü satan, onu fatura eden herkesi 3,40'a tamamlayacak bir destekleme modelini kuralım, hemen bunu yapalım.

Değerli arkadaşlar, söyledim.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Ara vereceğim, toparlarsanız.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Mazot, gübre, ilaç, tohum; çiftçinin en önemli girdileri. Bütün dünya bu coronavirüs sürecinde bunlara destek verdi, çağrıda bulundu. Destekleyelim arkadaşlar, mazotun üzerindeki ÖTV, KDV'yi derhâl kaldıralım. Bu bile bu topluluğun yapabileceği en kıymetli iş.

Diğer bir konu, borçların öyle üç ay, iki ay sonra değil derhâl 2020 yılında geriye hiç ödenmemesi, 2021 yılından da oluşmuş faizlerin silinmesi. Yani para basılabiliyor, bu mümkün; işsizlik sigortası fon olarak kullanılabiliyor, bu mümkün; bir sürü şirket, fabrika kurtarılabiliyor, para var, bu mümkün; "Paramız var, ithal edebiliyoruz." diyor Bakan, demek ki bu da mümkün. "Fabrikayı kurtarıyoruz, olmaz fabrikanın da çalışması lazım diyoruz; bankayı kurtarıyoruz, banka para vermeli, yetmez tüketimi de artıralım, kredi veriyoruz." diyoruz. Çiftçiye niye bir şey vermiyoruz arkadaşlar? Bunları düzenleyecek bir mekanizmayı hayata geçirelim.

Arkadaşlar, Mardin Kızıltepe Derik kanayan yara. 21'inci yüzyıl, gerekirse ne olursa olsun... Değerli arkadaşlar, toprağa düşen her tohum, toprağa ekilen her fide, toprağa ekilen her fidan millî servettir, kamu üretimidir. Tarım hukukunda böyle bir şey yoktur. Toprağa tohumu ektiniz, fidanı diktiniz, o saatten sonra kamunundur, halkındır, milletindir, devletindir. Onun yetiştirme, hasat ve pazar aşamasında yaşanacak sorunlar nedeniyle üretim eksilmesine sebep verecek hiçbir gerekçe kabul edilemez, elektrik kesintisi kabul edilemez. Ne dediniz? "Şirketlere veriyoruz, daha iyi elektrik gelecek, daha ucuz gelecek, kesilmeyecek." Derik'te, Kızıltepe'de elektrik direklerinin tümü daha önce yapılmış, çiftçi kendisi trafolarını koymuş, tarlalarına kendisi getirmiş. Elbette, bunu söylerken çiftçide üzerine düşen elektrik parasını ödemedi, bu başka bir şey, hiç itiraz etmiyorum ama gerekçe ne olursa olsun çiftçinin sulama elektriği kesilemez. 21'inci yüzyılda insanların kullanma ve içme suyunu engelleyecek bir mekanizma hayata geçirilemez. Vali, Bakanlık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, şirket, kamu görevlileri insanlık suçu işlemişlerdir ve işlemeye devam ediyorlardır. Evde su yok, buzdolabı çalışmıyor, çamaşır makinesi çalışmıyor; bu, kabul edilemez arkadaşlar. Biliyorum, lüksten feragat edilmiyor, itibardan feragat edilmiyor, farkındayım ama içme suyu bu arkadaşlar, içme suyu, kullanma suyu; kabul etmemiz mümkün değil arkadaşlar. Bu dönemde tarihe bir kara leke olarak, oradaki mülki yetkililer, Bakanlık yetkilileri ve özellikle Enerji Bakanlığının yetkilileri yazılacaklardır arkadaşlar. 21'inci yüzyıl "Hani Avrupa'da şunu olacağız, dünyada bunu olacağız." diyorsunuz ya.

Son olarak arkadaşlar, bu ihracat rejimi. Bakın, baştan söyledik, başladınız 2018'den itibaren buğday ihracat kısıtına, geçtik. Getirdiniz, soğan ihracatına kısıt koydunuz pandemi döneminde; yönetemediniz. Soğan, sanayi soğanı vardı; Çorum'da, Polatlı'da soğanlar depolarda çürüdü ama aynı zamanda ihracat kısıldığı için pazar kaybettik, sonra arkasından taze soğan geldi ve bir baktık ki yine kısıt devam ediyor ve arkadaşlar, artık özellikle Rusya pazarını kaybetmiştik, Mısır o pazarı almıştı. Değerli arkadaşlar, bugün, patates, soğan, limon tarlada kaldı, çürüdü, piyasada rezil oldu. Görmek isteyen varsa Karacabey'de sürülen yüzlerce dönüm, hiç hasat edilmeden sürülen soğan tarlalarını görebilir. İthalat, ihracat rejimini doğru kullanmak lazım. Burada bir gerçek daha çıktı ortaya: Bizim ihracatçılarımız aslında sahici bir ihracatçı değil; o boşluğu dolduracak, başka ülkelerden tedarik zincirini koyacak bir mekanizmayı da kuramadıklarını görüyoruz. Bunu ihracatçılara da açıkça söyledim, bu da başka bir şey ama bunun, tamamen iç piyasayı yönetemeyen iktidarın uyguladığı ihracat politikasından kaynaklandığını açık bir şekilde söylemek isterim.

Çok önemli bir konu daha -bitiriyorum- var: Domateste şu anda ciddi bir sorun var: Virüs, arkadaşlar virüs. Sanayi domatesi, sofralık domates... İkinci bir sorun, domateste, Rusya'ya bağlı olmamız. 200 bin ton doluyor ne yapacağız, 200 bin ton doluyor ne yapacağız? Arkadaşlar, eğer Rusya domatesi durdurursa ki bugünlerde öyle bir durumla karşı karşıyayız, domates rezil olacak. Oysa domatesin bugün dekar fiyatını aşağı yukarı biliyorsunuz. Açık alanda 3-4 bin TL'den, serada 8-10 bin TL'den aşağıya 1 dekarda domates üretmek mümkün değil.

Kısaca, getirilen kanun, sizin başta öngördüğünüz insan sağlığı, toprak koruma, denetim mekanizmalarını hayata geçirecek bir özellikte değildir; cezai müeyyideleri öne çıkaran, ceza ile terbiye etmeye çalışan, sorunların gerçeğini görüp ona göre çözüm üretme mekanizmasından uzaktır. Dolayısıyla bir ikrardır, bir öz eleştiridir, geçmişte yaptıkları başarısızlıkları ortaya koymaktır. Bu da iyi bir şeydir. Bu anlamda, bu yasanın bütün detaylarının tartışılacağı... Bizim açımızdan olumlu yanları, olumsuz yanları var; olumlu yanlarına "Evet." diyeceğiz, olumsuz yanlarına da itiraz edeceğimizi bildirir, başarılı olmasını, yararlar getirmesini diliyorum.