| Komisyon Adı | : | ANAYASA KOMİSYONU |
| Konu | : | Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop ve 192 Milletvekilinin 1924 Tarih ve 491 Sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanunun Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılması ve Neden Olunan Mağduriyetlerin Giderilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/2952) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 3 |
| Tarih | : | 17 .06.2020 |
BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Çok teşekkür ediyorum.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; önce, sözün başında, akışı sırasında unutmamak için, bu siyasi cinayetle yaşamını kaybeden, idam edilen Sayın Adnan Menderes, Sayın Hasan Polatkan ve Sayın Fatin Rüştü Zorlu'ya Allah'tan rahmet diliyorum. Bunun ne "ama"yla ne "fakat"la ne de başka bir şeyle hiçbir şekilde hafifletilebilir bir yanı yoktur. Siyasette hesaplaşma milletin önünde siyasetle olmak zorundadır. Siyasette bunun dışında bir hesaplaşmadan medet umanların bu millete kötülükten başka yapabilecekleri, yaptıkları hiçbir şey olamaz.
İkincisi, başta, önceki bölümde, aradan önce grup başkan vekillerimiz söylediler, bunu bir kere daha bir cümleyle tekrar etmekte yarar görüyorum. Böyle bir teklifi bütün gruplar imzalayarak vermeyi arzu ederdik; bu şekliyle yapılmamış olması bir eksikliktir, önemli bir eksikliktir ama Komisyon çalışmalarında ve Genel Kurul çalışmalarında buna destek verdiğimizi ifade ederek bu eksikliğin de giderilmiş olacağını, en azından bu şekliyle giderilmiş olmasını arzu ediyoruz. Biz bu kanun teklifine destek veriyoruz.
Biraz önce Komisyon Sözcümüz Değerli Hocam, Anayasa Hukuku Hocası İstanbul Milletvekilimiz Sayın İbrahim Kaboğlu da geniş bir siyasi ve hukuki bir değerlendirme yaptı ve tutumumuz bu çerçevede olacak.
Ancak bunun özellikle bir mutabakat içerisinde, hatta gerçeğin bir kısmında, adaletin bir kısmında, vicdanın bir kısmında mutabakat değil, tümünde mutabakatın sağlanacağı şekilde düzenlenip geçmesini arzu ederdik. Hâlâ önümüzde öyle bir fırsat var. Komisyon çalışmaları yapılırken tarihimizdeki, siyasi tarihimizdeki askerî darbelerden ortaya çıkan bütün mağduriyetleri giderebilecek; siyasi cinayetleri, "idam" adı altında mahkeme kılıfına sokulmuş, talimatla karar veren, adı "mahkeme" olan, yargı kararı ambalajına sarılmış siyasi cinayetlerden kaynaklanan mağduriyetleri ortadan giderecek genişlikte ve bütünlükte çözebilme imkânımız vardı ve hâlâ var; bizim arzumuz. Kanunun bu çerçevede düzenlenerek daha geniş bir biçimde tamamlanması daha iyi olurdu. Yine de bu Komisyon çalışmalarında bunu yapabilmek mümkün olursa zorlayalım, olmazsa da bu şekliyle de olsa Genel Kurula gittiğinde destek vereceğimizin bilinmesini istiyoruz.
Değerli arkadaşlar, burada önemli bir nokta var. 27 Mayıs 1960, arkadaşlarımız söylediler, Türkiye'de darbeler geleneğinin -bir anlamda- kötü ve talihsiz başlangıcı, ilk işareti; arkasından gelenlere cesaret veren bir süreç. Aradan altmış yıl geçti, 2020 yılındayız ve altmış yıl önceki bir acı tarihî olayın en azından sonuçlarını giderme konusunda bugün bir araya gelip düzeltme arayışı içerisindeyiz. Bunu şunun için söylüyorum: Bu önemlidir ama bu, sadece altmış yıl öncesini dönüp de bugün düzeltme çerçevesinde sıkışır kalırsa arzu edilen ölçüde bir anlam ifade etmeyebileceğini paylaşmak istiyorum. Belki moral etkisi olacaktır. Ama onun ötesinde, Türk siyasi tarihinde, Türk hukuk yaşamında, toplumsal yaşamda geleceği kurmamızda, ülkenin geleceğini kurmamızda bunun esaslı bir adım olmasını istiyorsak geleceği kurarken altmış yıl sonra, o gün yaşananlarla bugün hesaplaşmak zorunda olduğumuzu hatırlayarak bundan sonraki altmış yılı nasıl kurgulamamız gerektiği konusunda bu sürecin bize ders olması gerektiğini paylaşmak istiyorum yani şunu demek istiyorum: Bugün burada yaptığımız ve Genel Kurulda yapacağımız iş geçmişe dönük bir sabıka kaydı temizliği olmaktan öteye geçmelidir. Bunu sadece geçmişe dönük bir sabıka kaydı temizliğine değil, geleceğe dönük bir hukuk devleti inşa etme çabasının esaslı bir mutabakatına dönüştürürsek o zaman hayırlı bir iş yapmış olabiliriz. Diğerinin de mutlaka hayrı vardır ama o hayır biraz daha sınırlı kalacaktır diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlar, bakın, hocam da söyledi. Belki tekrar olacak ama kısa bir tekrar olacak. Türkiye 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra başka darbelerle de karşılaştı. Tek tek sayıldı. Ama esaslı olarak o mahkemelerden doğan, "sıkıyönetim mahkemeleri" adı altındaki darbe mahkemelerinden doğan mağduriyetler altmış yıldan sonraki dönemde elli yıl ve son kırk yıl hatta son yirmi otuz yıllık süreçlerde devam etti. Bunları dışarıda tutarak sadece altmış yıl öncesiyle ilgili problemi çözmek sorunun sadece bir kısmıyla uğraşmak demektir. O yüzden bundan sonraki dönemde 12 Mart ve 12 Eylül yargılamaları ve sonraki 28 Şubatla ilgili ve diğer darbe süreçleriyle ilgili de problemler söz konusu olduğunda bunların tamamını ele alacak şekilde, hızla bu düzenlemeyi tamamlayabilirsek bu çalışmada ne âlâ. Eğer burada bunu yapamıyorsak önümüzdeki süreçte hızla bunu tamamlayacak yeni çalışmaların bu kez baştan itibaren mutabakatla yapılmasında yarar var.
Şöyle bir gerekçe doğru değil arkadaşlar: 27 Mayıs "Yüksek Adalet Divanı" adı verilen kurul doğal hâkim ilkesine aykırı ama 12 Marttaki sıkı yönetim mahkemeleri doğal hâkim ilkesine uygun, 12 Eylüldeki sıkıyönetim mahkemeleri doğal hâkim ilkesine uygun. Bu doğru değil. Bununla ilgili doktrinde çok şeyi tartışabilirsiniz, farklı yaklaşımlar vardır. Sadece önceden kanunun sonradan bu konuda mahkeme kurulabileceğini ifade ediyor olması o mahkemelerin doğal hâkim ilkesine uygun olduğu anlamına gelmiyor. 1402 sayılı Yasa'nın 11'inci maddesinde sıkıyönetim ilan edildikten sonra ilgili bölgelerde sıkıyönetim mahkemeleri kurulacağını söylemesi bile kanunun düzenleniş biçimi itibarıyla bu mahkemelerin doğal hâkim ilkesine aykırı olduğunu kanunen ifade etse bile kuruluş amacı itibarıyla aykırı olduğunu açıkça ifade ediyor. Fiilin işlendiği dönemde oluşturulmamış mahkemelerin sıkıyönetim ilanından sonra oluşturulmuş olması dahi onların doğal hâkim ilkesine aykırı olduğunun çok açık delili. Kaldı ki bu mahkemelerin yargılama biçimlerini biliyoruz.
Evet, çok acı bir tarihî işarettir, Yassı Ada mahkemelerinde söylenen o söz tarihin utanç sayfasında asılı kalmıştır "Sizi buraya gönderen irade bunu istiyor." sözü. Ama 1960 darbesindeki Yüksek Adalet Divanının o yargılamalarını ifade eden söz buysa 12 Eylül mahkemelerini ifade eden söz de "Asmayalım da besleyelim mi?" sözüdür. Yani her tarihî kırılma döneminin, her darbe döneminin kendi mahkemelerini tarif eden sözleri vardır. Orada 1960'da bu söz "Sizi buraya gönderen irade bunu istiyor." Sözüydü, 1980'de aynı söz bu kez başka bir biçimde "Asmayalım da besleyelim mi?" diye ifade edilmiştir. O yüzden Türkiye Büyük Millet Meclisi bu ciddi mutabakatı yakalamışken, tam da "Sizi buraya gönderen irade bunu istiyor." sözüyle hukuk merkezinde ve ekseninde hesaplaşırken, Parlamentonun millî irade ekseninde hesaplaşırken "Asmayalım da besleyelim mi?" sözüyle de aynı kararlılıkla hesaplaşmak zorundayız. Söylemek istediğimiz şey budur, bunun tamamlanması gerekir.
Ne yazık ki tarihimizde uzun dönemdir buna benzer talimatla karar veren ve siyasal iradenin hukukun evrenselliği ve esaslarının dışına çıkılarak talimatla karar verilmesini kurguladığı siyasi kırılma dönemleri yaşanmıştır. Bütün mesele sözün başında söylediğim, bundan önceki altmış yılı konuşurken bundan sonraki altmış yılı kurgulayabilecek bir çıkışa dönüştürebilmek aslolan, esas olan dedik. O yüzden, Sayın Başkan, açış konuşmasında önemli bir şey söyledi. Bu söylediği söz bana başka benzerlikleri hatırlattı, not aldım unutmayayım diye. Divan-ı Ali yerine Yüksek Adalet Divanı yargılamaları yapıldı." dedi. Doğrudur. Yani başbakanın ve bakanların, Cumhurbaşkanının Divan-ı Ali çerçevesinde yargılanması... Doğru değil mi, doğru notum?
OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA - Doğru.
BÜLENT TEZCAN (Aydın) - "Divan-ı Ali'de yargılanmaları gerekirken uyduruk bir Yüksek Adalet Divanı diye icat edilen bir yerde yargılandılar." dedi. Doğrudur. Aynı şey bana FETÖ yargılamalarının revaçta olduğu dönemde eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Anayasa Mahkemesinde yargılanması gerekirken özel yetkili mahkemelerde göz göre göre yargılandığı günleri hatırlattı. Yakın tarihimiz. O zaman bir taraftan İlker Başbuğ'un bir taraftan bizlerin, bir taraftan Türkiye'nin hukukçularının ısrarla "Özel yetkili mahkemelerin Anayasa'yı çiğneyerek yaptığı bu yargılamaların önüne geçmek zorundayız." dediği bir dönemde, Türkiye, ne yazık ki -o zaman elli yıl sonraydı 1960'tan, şimdi altmış yıl sonra- elli yıl sonra bu ayıbı bir kere daha yaşadı. Bunu uzatmayacağım. Bununla ilgili örneğimiz o yakın tarihte çok. Hâkimlerin, savcıların normal mahkemelerde yargılanmaması gerektiği hâlde, daha sonra milletvekilimiz olan İlhan Cihaner'in makam yerinde basılarak alınıp derdest edilip aynı FETÖ'cü savcılar ve hâkimler tarafından hukuka aykırı -Yargıtayda yargılanması gerektiği hâlde- bir şekilde yerel mahkeme tarafından tutuklandığı günleri daha yakın zamanda yaşadık. Bugün bunları konuşurken dün içinde yaşadığımız gündü bu yakın tarihte verdiğim örnekler, FETÖ yargılamaları ve o günlerde Yassıada yargılamaları uzak tarihteki bir hukuk cinayetiydi. Şimdi, bugün on sene önceki FETÖ yargılanmalarını geçmiş dönem diye konuşuyoruz ama bugün Müyesser Yıldız'dan tutun Barış Terkoğlu'na kadar başka hukuksuzluklarla karşı karşıyayız. Ha şunu diyebilirsiniz: Yassıada yargılamalarıyla bunları aynı statüde tarif etmek doğru değildir diyebilirsiniz. Doğru. Yani şekli anlamda baktığınızda farklı şeyler ama ortak bir noktaları var ve bence önemli olan, en önemli olan şey o ortak nokta. Hukuku yok sayarak siyasetin istek ve talimatlarına göre hüküm kuran bir sistem yaratmak. Asıl tartışacağımız, tartıştığımız şey bu. Bugün bundan kopuşu yakalayamazsak yarın başka biçimlerde ortaya çıkan başka hukuksuzlukları bu Parlamento konuşmak, bu ülke de onların acısını çekmek zorunda kalır. O yüzden, umudumuz isteğimiz, bu desteği verirken bu meseleyi bir polemik meselesi olarak görmek değil, tam tersine bu mesele üzerinden yeniden bir başlangıcı yapabilmenin fırsatına çevirme düşüncemizdir.
Değerli arkadaşlar, 27 Mayıs Yassıada mahkemelerinde ortaya çıkan karikatür yargılamalar, o tiyatro sahneleri, sonradan da işte Silivri mahkemelerinde gördüğümüz tiyatrolar, o dönemde aslında tarihimizin -bana göre, tabii benim penceremden- en önemli Anayasasının üzerine hak etmediği bir leke bırakmıştır. 1961 Anayasası, Türkiye'nin kuvvetler ayrılığı konusunda çağdaş anayasacılıkta -Hocamın yanında bunları söylemek belki yakışık almaz ama- en önemli anayasal belgeyken tarihimizde, ona bile hak etmediği bir kara lekenin düşmesine sebep olmuştur. Şimdi önümüzdeki süreçte bunları niye paylaşıyorum? Bunları bir şeyleri kötü yaparken sadece o kötü yaptığımız şeylerin verdiği zararın o noktalarla sınırlı kalmadığını, o iyi yapılan işlerin de kötüymüş gibi ortaya çıktığını ve buradan bir kötü sürekli husumetin doğduğunu anlatmaya çalışıyorum. Geleceği kurarken bu sebeple bu pencereden bakmamızda yarar var diye düşünüyorum.
Yine Sayın Başkanımız açış konuşmasında -bugün hep not aldım, dikkatle dinledim, sağ olsun, çok zaman aynı düşünmüyoruz ama- önemli şeyler söylüyor, o yüzden dikkatle dinliyorum. Rakamlarda belki 7 yerine 8 olabilir, yanılmış olabilirim. "Yassıada yargılamalarında 7 vefat, 1 intihar..." Doğru mu?
OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA - Doğru.
BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Doğru almışım. "7 vefat, 1 intihar, 3 idam var." dedi, yani 11 can kaybı. İntihar zaten belli. O vefatların da belki içinde bulunulan durumdan kaynaklı bir başka örtülü infaz gibi algılanması muhtemel olabilir. Bilmiyorum.
OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA - İddia o yönde zaten.
BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Evet. Bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. Bu ölümler de bu acılardan uzak, ayrı tamamen bağımsız düşünülemez ve ne yazık ki biz bundan on sene önce de Ali Tatar gibi, Kaşif Kozinoğlu gibi devlete hizmet etmiş, hizmet etmeye devam edecek ya da Kuddusi Okkır gibi masumiyetinden sonradan hiç şüphe duyulmayan insanların aynı şekilde, aynı hukuk tuzakları içerisinde can verdiği bir tecrübeyi daha yaşadık. Bunu şunun için söylüyorum: Geçmişle ilgili bir şeyleri söylerken bile içinde yaşadığımız günde hatalar devam ediyor olabilir. İşte bu da on yıl öncesinde kaldı deyip geçiştiremeyeceğimiz bugünü okurken ve bugünü yeniden planlarken üzerinde hassasiyetle durmamız gereken şeydir.
Özetle, bu konuda söylemek istediğim anlaşıldı, ondan şüphem yok. Artık Türkiye, hukukun siyasetçinin sopası olarak kullanıldığı, yargının siyasetin bir aracı ve sopası olarak kullanıldığı günleri kararlılıkla terk edip geride bırakmak zorunda. Yoksa mağduriyetlerin şekli değişir ama bu mağduriyetler ve ihlalleri konuşmaya devam ederiz.
Değerli arkadaşlar, sözümün sonuna geldim. İki şeyle bağlayacağım, müsaade ederseniz. AK PARTİ Grup Başkan Vekili Sayın Özlem Hanım aradan önce, Yassıada'nın Demokrasi ve Özgürlük Adası olmasından bahsetmişti. Çok önemli. Bakın, samimiyetle bir yakın dönem hatıramı paylaşayım müsaade ederseniz. Bugün hep hatırların paylaşıldığı yerler oldu. Yassıada'yı biz hep duyduk, okuduk, bundan önce, bu yapılmadan, Yassıada Demokrasi ve Özgürlükler Adasına dönüştürülmeden önce -yaklaşık yedi veya sekiz yıl önceydi yani yeni milletvekili olduğum zaman- Yassıada'ya gittim, özel olarak bir arkadaş grubuyla eski o metruk, kötü hâlinde gittim. O duruşma salonunu gezdim, gözlerim doldu. Siyasi olarak çok farklı şeyleri düşünmüş olsanız bile o salonda bir darbe sonucu insanların nasıl, hangi şekillerde... Fotoğraflarda gördüğümüz o sahneleri hatırlayıp gözlerim doldu, içim parçalandı ama bir başka şeye daha içim parçalandı. Büyük bir samimiyetle söylüyorum, o şeyleri gezdim, şunu aradım: Oraya gittiğimde Adnan Menderes'i nereden getirmişler limandan; Celal Bayar'ı nereden getirmişler, hangi koğuşlarda kalmışlar; duruşma salonunda avukatları geldiğinde nereyle görüşmüş; adanın geri kalanı neydi? Aradan bu kadar geçen süreden sonra otların içerisinde ayaklarımız yırtılarak gezmek yerine bütün bunların tamamını görerek gezebilmeyi isterdim. O terk edilmişlikten utandım. Bu bir.
İki; sonra bu yeni hâlini görmedim. İlk fırsatta inşallah gideceğim, gezeceğim ama televizyonda gördüm, işte gazetelerde maketlerini gördüm. Bundan da hiç hoşlanmadım. Ben merak ediyorum, Yassıada'da otelin ne işi var. Açıldı mı bilmiyorum. Projesinde vardı. Ne işi var otelin? Yassıada'da otele mi gitmişti gidenler? Adnan Menderes'in eşi ve ailesi iki kere görüştüğünde Yassıada'da otelde mi kalmıştı? O gün neyse onu öyle yapmak zorundasınız. Yani koğuşunu, kaldığı yeri, avukatla görüştüğü yeri, yargılandığı yeri, geri kalan garnizonsa garnizonu. Eğer "Demokrasi ve Özgürlükler Adası" yapmak istiyorsak -bu işin doğrusu, bilene sorsalar yaparlardı; niye öyle yapıldı, anlamış da değilim-gidip orada tekneden ayağınızı adaya attığınız andan itibaren altmış yıl öncesini yaşamanız, hissetmeniz, o ruhu yaşamanız. Bugünkü yapısıyla o ruhu yaşamanız mümkün değil.
Ben, bu çerçevede, eski Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki'ye teşekkür ediyorum, onu da hemen söyleyeyim. Geldim Ankara'ya, Ulucanlar Cezaevi Müzesini ziyaret ettim -eski cezaevi, şimdi müze- belki bir iki değişiklik olabilir ama aslına uygun, Ulucanlar Cezaevini yakışır bir şekilde müzeye çevirmişti. Onu da buradan hakkını teslim etmeyi bir borç biliyorum. Yapacaksak, tarihi yaşatacaksak böyle yaşatacağız.
Son sözüm şudur Sayın Başkan: Önemli bir şey yapıyoruz. Bu dediğimiz çerçevede yaparsak daha hayırlı bir şey yaparız. Bu çerçeveye oturtamazsak yarım ve eksik hayırlı bir iş yaparız ama öyle de olsa sonraki dönemde o eksiği tamamlayacak adımları atalım. Aslolan darbe kültürünü yok edebilmektir. Darbelerle mücadele ediyorsak darbelerin görünürdeki etkileriyle sadece mücadele etmenin çok fazla bir şey ifade etmeyeceğini bilmekte yarar var. Aslolan darbe kültürüyle mücadele edebilmek ve onu yok edebilmektir. Bunun en önemli adımlarından birisi de sadece millî irade değil gerçekten bağımsız bir yargı temeline dayanan hukukun üstünlüğünün olduğu bir ülke yaratmaktır.
Hepinize teşekkür ediyorum, sağ olun.