KOMİSYON KONUŞMASI

ENGİN ALTAY (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sizi ve Komisyon üyelerini, bürokratları, izleyicileri saygıyla selamlıyorum.

Olabildiği kadar kısa tutacağım; mevkidaşım, kardeşim Özgür Özel partimiz adına bir değerlendirmede bulunmuş, onu dinleyemedim ama tekrara düşeceğimi de zannetmiyorum. Özgür kardeşimiz söylemiş ama tekrar söyleyeyim: Eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanımızın böyle bir teklifinin de, diğer 3 siyasi parti grubunun da imzası olaydı; bu daha yakışanıydı. Ben dün bu konuda Sayın Meclis Başkanını da aradım, bu üzüntümüzü ilettim. Önce bir onun altını çizeyim; bir.

İki: Biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak -peşinen önce şunu gene söyleyeyim- amasız ve fakatsız bu teklife hem Komisyonda hem Genel Kurulda "kabul" oyu vereceğiz. Bunun da altını çizmek isterim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, Komisyon üyeleri; bana "27 Mayıs nedir?" diye sorulsa şöyle derim: Meclisimiz 100 yaşında, cumhuriyetimiz 97 yaşında. İzmir'in işgalini saymazsak Türkiye Cumhuriyeti'nin en kara günüdür. Benim 27 Mayısa bakışımı budur. Bir büyük ayıptır.

Bir büyük ayıp da şudur: Yirmi yıl boyunca bu darbeyi Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlamış olmamızdır. Ama toplum ve siyasal süreçler böyle bir evrilme süreci hep yaşar. Yirmi yıl bayram olarak kutladığımız bir darbeyi şimdi, nihayet, hak ettiği noktaya Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan partiler ve diğer milletvekilleri aracılığıyla getiriyor olmamız çok gecikmiş de olsa bir kazançtır. Hiç şüphesiz, bunun daha önceki Meclislerde... Biz şimdi şunu dersek bize de şu gelir: "AK PARTİ geldiyse 2002'de bunu yapsaydı." diyebiliriz, onlar da der ki: "Keşke bunu DSP yapsaydı, ANAP yapsaydı." Bu tartışmalara da asla ve asla girmiyoruz. Bir yerde mutabık olmamız, böyle bir konuda mutabık olmamız iyidir.

Benim öncelikle istediğim bir de şu tabii: Hiç şüphesiz, merhum Adnan Menderes'e, Fatin Rüştü Zorlu'ya, Hasan Polatkan'a Allah'ımdan rahmet diliyorum, mekânları cennet olsun. Onlarla ilgili, Türkiye büyük bir ayıp etti, büyük bir yanlış yapıldı, ne söylesek boş. Umarım ve dilerim ki bunlardan, 27 Mayıstan ve diğer darbelerden ders almışızdır diyeceğim. Ders alıp almadığımız konusunda kimi tereddütlerim var. Ben hep şunu söylemişimdir: 27 Mayıs darbelerin anasıdır. 27 Mayıs olmasa 12 Mart olmazdı, 27 Mayıs olmasa 12 Eylül olmazdı, 27 Mayıs olmasa 28 Şubat olmazdı, 27 Mayıs olmasa 27 Nisan olmazdı, 27 Mayıs olmasa 15 Temmuz olmazdı. Böyle bakıyoruz meseleye.

Şunu da söyleyeyim: 27 Mayıstan sonra yaşanan 12 Martı küçümsememek lazım. 12 Mart işkencelerini ya okuduk ya hafızalarımızda. 12 Eylül daha vahim bir tablo. Ben kendimden örnek vereceğim. Yani bunu bir şey diye değil ama tavır diye söyleyeceğim, darbelerin tümünün insanlık dışılığıyla ilişkilendirmek için söyleyeceğim. 16 yaşımı bitirmişim, 17 yaşımdan 8 ay, 27 gün almışım. 12 Eylülde Jandarma karakolunda... Tabii, buradan yine "Engin Altay jandarmalara bilmem ne dedi." diye, bunu sizin yandaş medya çok yapıyor. G3 tüfeği vardır, askerlik yapanlar bilir, ben yaptım. Hücrede tüfeğin namlusunu benim ağzıma soktular, 16 yaşındayım. Yani bayağı zor nefes alacak hâle getirdiler ve kurma kolu çektiler. Yani darbe böyle bir şeydir, darbeci böyle bir şeydir. Tabii, fiziki işkenceyi, diğer fiziki işkenceyi saymıyorum ama bu büyük bir psikolojik işkencedir. Her şeyi unuturuz ama hayatımızın o anı böyle hâlen canlıdır. 12 Eylülde biz birilerine "faşist" dedik, birileri bize "komünist" dedi, kavga ettik. Sonra, Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu... "Sırayla, bir oradan, bir buradan asalım." mantığı da darbenin mantığıdır. Yani darbe, insanlık kavramından tamamen ayrı bir şeydir. Darbe yapanın insanlığı bitmiştir. Böyle bakmak lazım. Nereden, hangi sebeple olursa olsun, Cumhuriyet Halk Partisi olarak 27 Mayıs dâhil bütün darbelerin demokrasiye yapılan bir saldırı olduğunu söyledik, söyleyegeldik.

Burada, tabii, şu da var. Dün birbirlerini "komünist" "faşist" diye itham eden, kavga eden insanlar bugün artık Türkiye'de aynı siyasi heyetlerde ya da farklı siyasi heyetlerde olsalar bile aynı ortak metinlere imza atar hâle geldi. Bu, şunu gösteriyor: Demokrasimiz şüphesiz olgunlaşıyor.

Arkadaşlar, burada şu var: Demokrasinin tanktan, toptan aldığı yaranın telafisi daha hızlıdır ve kolaydır. Hatta, bir şey diye söylemiyorum ama her darbe sonrasında Türkiye'de demokrasi bilinci daha da arttı, artıyor. İnsanlar demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerinin farkına varıyor, demokrasiyi kutsar hâle geliyoruz ekmek gibi, su gibi. Bundan elli sene öncesi için Türkiye'de toplumun demokrasiyi bu kadar içselleştirdiğini söylememiz kolay değil, gerçekçi olalım ama bugün artık herkes "Benim anayasal hakkım var. Benim haklarım, yasal haklarım var." diyor. Bu güzel bir şey.

Burada, tabii, bir de şu var ama: Demokrasinin tanktan, toptan aldığı yarayı telafi etmek için toplum çok çabuk yol alıyor ama bir sıkıntı şudur: Demokrasinin sivilden yani yasamadan, yerine göre, yürütmeden ya da yargıdan yara ve tahribat alması kolay telafi edilemez. O ayrı bir iş. Burada hep söylediğim bir laf var, bana ait: Demokrasinin yüceliği yönetenlerin sabır ve hoşgörüsüyle doğru orantılıdır. Yönetenler, yönettiklerinin, kendilerine karşı olanların, muhaliflerin talepleri noktasında ne kadar sabırlı, ne kadar tahammüllü, ne kadar hoşgörülü olurlarsa o ülkede o demokrasi o kadar yücelir; aslında, yönetenler de yücelir. Tabii, burada, yönetenlerin demokrasiden ne anladıkları da çok önemli. Demokrasinin bir tepki ve protesto rejimi olduğunu içselleştirmeyen insanların yönettiği ülkelerde -sadece Türkiye için konuşmuyorum- adalet terazisi hiçbir zaman doğru tartmaz. Adalet terazisinin doğru tartmadığı bir ülkede de toplumsal barış tesis edilemez. Bunun için, bunları bir bütün düşünmek lazım.

Bu güzel vesileyle 27 Mayısı mahkûm ederken bugün Meclisteki bütün siyasi partiler... Biz burada çok münakaşa ediyoruz farklı partiler olarak, tartışıyoruz, müzakere ediyoruz ama geçmişte de birçok konuda Cumhuriyet Halk Partisinin, AK PARTİ'nin, MHP'nin, İYİ PARTİ'nin, HDP'nin bir sürü belgeye, ortak metne imza attığı da hepimizin malumu. Elbette münakaşa edeceğiz. Münakaşa etmemiz bizim birbirimize düşman olduğumuza anlamına gelmez. Şimdi, burada ismini vermeyeceğim, çok iyi yetişmiş bir bürokrat, bizim gençliğimiz işte, benim o karakolda işkence gördüğüm vakit, benim ona "faşist" dediğim, onun bana "komünist" dediği arkadaşımla biz şimdi oturuyoruz, Ankara'da oturuyoruz, İstanbul'da oturuyoruz "Türkiye nasıl daha büyür? Türkiye nasıl daha yücelir?" bunları beraber sohbet ederek konuşuyoruz, akşam yemeği yiyoruz. Dün, birbirimize taş, sopa atıyorduk. Yazık, günah! Yani şunu demek istiyorum: Hoşgörü ve tahammül birçok şeyi çözer ama mesele şudur: "Cumhuriyet çok yaşa!"

Değerli arkadaşlar, demokrasisi çalışmayan bir cumhuriyet olsa ne olmasa ne? Bütün mesele burada demokrasidir, anayasal haklardır. "Çok güzel yazılmış bir Anayasa'mız var." Var diyelim ki -bu değil de- çok güzel bir Anayasa var ama... Atatürk'ün meşhur bir sözü vardır, şimdi aklıma geldi. Atatürk diyor ki: "İcra eden, karar verenden daha kuvvetlidir." Söz, tartışmaya muhtaç. Yani parlamento mu kuvvetli, yürütme mi kuvvetli? Atatürk böyle bir laf etmiş. Tabii, bunu mülki idareciler için muhtemelen, valiler, kaymakamlar noktasında söylemiş ama ben hep şunu söylüyorum: Türkiye'de bir tane kuvvet varsa millettir ve onu, o kuvveti millet adına kullanan burasıdır. Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde, yürütme dâhil, Sayın Cumhurbaşkanımız dâhil hiçbir güç olamaz. Kendisinin de öyle bir iddiası olduğunu zannetmem, herhâlde öyle bir iddiası da yoktur.

Yalnız, şunu söylemek istiyorum tabii: Bu noktada, olaylara farklı pencerelerden bakarken 3 şeyden sakınmamız lazım yani 3 şeyi ortaya koymamız lazım ve burada samimi olmamız lazım. Ayrışmamalıyız, söylemlerimiz ulusal bütünlüğümüze zarar vermemeli. Ayrışmamalıyız, insanları mezhebine göre, inancına göre, kılık kıyafetine ve yaşam tarzına göre sorgulamamalıyız, değerlendirmemeliyiz. Ayrışmamalıyız yani insanların hayata bakışı sağdan, soldan, liberal, ortadan, muhafazakâr, radikal... Bu bayrak hepimizin bayrağıdır, bunu bilmeliyiz. Bayrak kimsenin tekelinde değil, Cenab-ı Allah da kimsenin tekelinde değil. Kimseyi bu konularda yani milliyetçilik üzerinden ve inanç üzerinden ötekileştirmeden, milliyetçilik noktasında, inanç noktasında farklılıklar olabilir ama bayrak noktasında, tam bağımsızlık noktasında ben burada Milliyetçi Hareket Partisinin de İYİ PARTİ'nin de HDP'nin de AK PARTİ'nin de CHP'nin de birçok ortak paydası olduğu kanaatini taşıyorum, hatta, çok ortak payda vardır. Elbette, siyasi mülahazalar gereği kendi tabanımızı konsolidasyon noktasında farklı söylemlerimiz olacak. Empati yapacağız ve burada da demokrasiyi daha iyi bir noktaya getirmektir mesele. Yoksa "Sandıktan çıktım, bana yeter." olmaz. Sandıktan çıktın, elbette, başımızın üstüne, milletin takdiridir, milletin sana verdiği yetkiyi kullanacaksın. Neyle? İşte, Anayasa'yla ve yasalarla sana çizilmiş bir sınır var, o sınır da her şeye rağmen Türkiye Cumhuriyeti'nin sahibinin aziz millet, 83 milyon olduğunun bilinciyle ve onun temsilcisinin Parlamento olduğu bilinciyle. Bir subliminal mesaj veriyor değilim, şuna vurgu yapmak istiyorum: Eğer demokrasimizin yücelmesini istiyorsak, Parlamentoyu yüce tutmak zorundayız. Parlamentomuz güçlü olursa, demokrasimiz güçlü olur, bunu söylüyoruz.

"Ekonomik kriz" diyoruz arkadaşlar. Gene bana ait bir şey söyleyeyim: Tıkır tıkır demokrasin varsa, şıkır şıkır ekonomin olur, gerisi hikâye. Ben iktisatçı değilim, bunu bilir bunu söylerim.

Toparlıyorum Başkanım.

Ayrışmamalıyız, sivilleşmeliyiz, kesinlikle sivilleşmeliyiz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin emrinde olduğunu herkes bilmeli. Dolayısıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasi iradenin emir ve komutasında olduğunu da herkes bilmeli, Türk Silahlı Kuvvetleri de bunu bilmeli ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir sürü görevi vardır ama demokrasiyi korumak ve kollamak gibi bir haddi ve görevi yoktur ve bundan sonra olmayacak, bunun da bilincinde olmalıyız.

Üçüncüsü: Ne dedim? Sivilleşmeliyiz ve yüzleşmeliyiz. Biraz önce Meral Hanım bir şey söyledi, Türkiye'de binlerce faili meçhul cinayet olduğunu da biliyoruz. Mesela, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, bunlar bir kişinin burnunu kanatmadılar ama darağacına gittiler, darağacı. Yani bir cinayetleri yok, birinin burnuna attığı yumruk yokken Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan bir rövanş mantığıyla darağacına gitti bir muhtıra sonrası. Bazı muhtıralar darbe kadar etki yaptı, tesir yaptı, başta onu söyledim. Bununla da yüzleşeceğiz, faili meçhullerle de yüzleşeceğiz yani kim adalet arıyorsa, bu Meclis, onun adalet arayış talebine cevap vermek zorunda. Eğer demokrasi istiyorsanız. Bu, şu demek değil: Demokrasi iyi çalışmasa darbe olur. Bu saatten sonra Türkiye'de darbe olamaz. Dolayısıyla, yürütmenin kimi yetkililerinin de artık darbe paranoyasından kurtulması lazım. Bizim, Cumhuriyet Halk Partisinin yöneticilerinin söyledikleri bağlamından koparılarak, birkaç kelimesi içinden çekilerek "Vay, bu darbe ima etti." Arkadaşlar, bir yer abartılı bir laf söyledim -abartılı da değil- "Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanını o koltuklardan indirecek tank icat edilmedi." demiştim. Görüşümüz budur, darbeye geçit vermeyiz biz. Ama AK PARTİ'nin de şunu yapmaması lazım: "Efendim, bunlar darbe istiyor." Ya, arkadaşım... Şimdi, bu polemiğe burada girmek istemiyorum. Bu 27 Mayıs kanun teklifinin buradan polemiksiz geçmesini Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz arzu ediyoruz, bu yaklaşımdayız.

Şöyle üç cümleyle tamamlayayım Başkanım, tutanaklara da konuşuyoruz: Yaşasın Türkiye Büyük Millet Meclisi! Yaşasın demokrasi! Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti kardeşim! Nokta.

OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkanım üç dakika dedi, on dakika konuştu. Helal olsun, hoş olsun.

ENGİN ALTAY (İstanbul) - Yapma ya. Keşke uyarsaydın.