KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan değerli milletvekilleri Millî Eğitim Bakanlığının değerli staff'ı; hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum.

Hep şu soruyu sormuşumdur zaman zaman kendime, zaman zaman da Millî Eğitim üzerinde konuştuğumuz tartıştığımız arkadaşlarımıza: "Acaba bizdeki eğitim sistemi dersine iyi çalışanların hayatta daha az başarılı olmasını mı sağlıyor?" diye. Şöyle Türkiye'de olup bitenlere baktığımızda, daha büyük bir pencereden, bütüncül olarak Türkiye'yi izlediğimizde sanki en iyi okullardan, en iyi dereceyle mezun olanlar değil de kapıdan girip pencereden çıkanlar daha itibarlı, daha üst konumdalar ve daha çok para kazanıyorlar gibi. Bunun incelenmesi lazım. Yani tüm Türkiye'de gelir gruplarını ve servet sahiplerini bir tasnif edip kimin nereden mezun olduğunu gözden geçirmekte, eğitim sisteminin sonunda hangi başarıyı nasıl elde etmeye gençlerimizi yönelttiğini incelemeye ihtiyaç var diye düşünüyorum. Bu bağlamda olaya bakınca eğitimin bazı varsayımlarının tekrar gözden geçirilmesinde fayda var diye düşünüyorum.

Her şeyden önce "küreselleşme" dediğimiz bir olay var. Artık dünyada hiçbir ulus sınırları içerisinde düşünmüyor, sınırları içerisinde yaşamıyor. İnsanlar, mallar, sermaye, bilgi yerküre üzerinde sürekli hızla dolaşıyor hatta sermaye on beş saniye içerisinde -bakıyor hangi borsa daha kârlı, New York Borsası mı, Tokyo Borsası mı, İstanbul Borsası mı- kararını veriyor ve en fazla parayı kazanacağı yere sermayesini yatırıyor. Böylesine hızlı bir bilginin ve insanların, sermayenin dağıldığı, yayıldığı, değişimin çok büyük bir hız kazandığı dünyada elbette bu küresel gerekliliklere uygun bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Bu noktada ben öteden beri Millî Eğitim Komisyonumuzda da veya eğitimle ilgili tüm toplantılarda da ağırlıklı konunun eğitimdeki değerler sistemine yöneldiğini görüyorum. Yani şunu iyi görmemiz lazım: İslam İşbirliği Teşkilatına mensup elli yedi ülke var. Bu elli yedi ülkenin millî geliri sadece Japonya kadar, Çin'in üçte 1'ine yakın, Amerika Birleşik Devletlerinin beşte 1'i kadar. Siz dünyada yoksullar sınıfına düştüğünüz, üretemediğiniz, dünyayla rekabet edemediğiniz bir ortamda ve eğitim sisteminizin de dünyadaki küresel rekabete sizi hazırlamadığı bir dünyada hiçbir değerinizi koruyamazsınız, inançlarınızı da koruyamazsınız, millî menfaatlerinizi de koruyamazsınız. Onun için inançlarınızın saygı duyulur hâle gelebilmesi için, millî menfaatlerinizin en üst düzeyde olabilmesi için yapılması gereken şey bu küresel somut gerçekliklere uygun bir eğitim sisteminin inşa edilmesidir. Dolayısıyla eğitimin temel hedeflerinden ve vazgeçemeyeceği hedefinin bu olması ve bütün yaptığı işleri de, reformları da buna göre test etmesi gerekir diye düşünüyorum.

İkinci üzerinde zaman zaman tartışma yaptığım konu eğitimin ne olduğu veya insanın bilgilenme mekanizmasının nasıl geliştiğiyle ilgilidir. Benim gördüğüm, beyin soyut, kendi başına yaptığı faaliyetlerle bilgi üretmez, beyin doğrudan doğruya kendisine dayalı olarak, içe kapanık bilgi üreten bir organ değildir. İnsandaki bilginin gelişimi bir taraftan somut, fiziki çevreyle etkileşimiyle gerçekleşmekte diğer taraftan da sosyal çevreyle girdiği etkileşim sonrasında gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bilginin ana üçlüsünde elbette beynin fonksiyonları vardır ama fiziki çevre ve sosyal çevreyle etkileşim ne kadar karmaşık ne kadar girift hâle dönüşürse o kadar fazla bilgiye erişim sağlanabilir diye düşünüyorum. Hatta kitaplarda olan şeylerin o kitapları yazanların doğrudan pratikleriyle bağlantısı olduğunu hep düşünmüşümdür. O pratikleri yaşamayanların o kitapları okurken pek çok şeyi eksik anladığını da her zaman gözlemlemişimdir. Dolayısıyla böyle bir ortamda eğitim sisteminin soyut bilgilerle örülü bir niteliğe bürünmesi birçok eksikliği de beraberinde getirmektedir. Soyuttan somuta doğru kaymanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Özellikle son dönemlerdeki ders kitaplarına baktığımda çok anlaşılır konuların bile çok soyut hâle dönüştürüldüğünü görüyorum. Yani üniversite mezunu olup da daha kıtaları, dünyadaki kentleri, Türkiye'nin doğusunu, batısını ayırt edemeyen okul çağındaki çok gencimize rastlamışımdır. Halbuki coğrafya dersinde bir küreyi koysanız, sürekli kürenin üzerinde oyun öğretseniz, öğrencilerin sürekli haftada bir gün küre üzerinde "dağ, şehir, nehir" vesaire gibi çocukluk yıllarımızda yaptığımız oyunları yapmasına imkân sağlasanız daha fazla coğrafya bilgisine erişeceklerini hissediyorum. Bu sınava dayalı sistemin de verimsizliği artırdığını, aslında ana temel dersler oluşturulması, diğer derslerin konferansa dönmesinde fayda var diye düşüyorum ilkokul çağından liseyi bitirene kadar. Örneğin ben iktisat tarihçisiyim, doktora tezim de tarihtir ama bir tarih dersinin sınava dayalı bir eğitim mekanizması içerisinde olmaktansa rafine, senede iki kere düzgün bir konferans dinlese öğrencilerin daha fazla bilgileneceğini düşünüyorum Sayın Bakan. Dolayısıyla somut gerçeklikle hayatın içinden bir şeyler devşirerek eğitim gençlerimizi, çocuklarımızı yetiştirmelidir. Zaman zaman köy enstitülerinden bahsedilir. Bence köy enstitülerinin en başarılı tarafı hayatla eğitimi birleştirmiş olmasıdır. O hayatın içerisinde birtakım faaliyetler yaparken öğrenciler aynı zamanda teorik öğrenme kapasitelerini de geliştirmişlerdir ve o okullardan mezun olanların daha sonraki dönemlerde başarılı olduklarını görmüşüzdür. O bakımdan sosyal bilimler ağırlıklı, dinî eğitime yönelen ağırlıklı yapıların ne millî duygularımızı geliştireceğine ne dinî inançlarımızı geliştirip saygı duyulur hâle getireceğini düşünmedim. Onlara da duyulacak saygı aynı zamanda küresel koşullarda iyi bir eğitim sisteminin ortaya konulmasıdır.

Özellikle üniversitelerde herhâlde yüz binin üzerinde öğretim üyesi var, öğretim elemanı var. Bu akademik unvanlar ve çalışma koşullarının bu bağlamda bir değişikliğe uğramasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Örneğin tüm öğretim üyeleri YÖK Kanunu'ndan kaynaklanan, Devlet Memurları Kanunu'ndan kaynaklanan yasaklar muaf tutulmalıdır. Öğretim üyesi piyasada ne kadar fazla iş yaparsa akademik üretkenliğinin de o kadar artacağını düşünüyorum. Kimya dalında doktora yapmış bir öğretim üyesini laboratuvara kapatırsınız, istediği kadar deney yapsın, bir boya fabrikasında çalışacağı kadar çalıştığı zaman elde edeceği bilgiyi asla laboratuvarda ve üniversitesinde elde edemez. Onun için bütün branşlar itibarıyla hatta musiki alanında öğretim üyeliği yapan birinin bir folklor derneğinde, cemiyetinde aktif olarak çalışmasının akademik hayatına da büyük katkılar sağlayacağını düşünüyorum. Piyasada iş yapmanın öğretim üyelerine hatta öğretim elemanlarına yasaklanmasını sağlayacak, kısıtlanmasını sağlayacak maddelerin tamamen kaldırılmasının faydalı olacağını düşündüğüm gibi aynı zamanda ikinci olarak da hatta bu faaliyetlerin akademik unvanları alırken belli bir oranda puan almalarını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Şener.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Üçüncü önemli bir nokta, bunu Millî Eğitim bakanlarımız da her zaman söylerler, fakat sürekli gözden geçirilmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum: Bir kere eğitimin ana amacının gençlerimizin sorgulama yeteneğini geliştirmesi olduğunu bilmemiz lazım veya eğitimin ana dinamiklerinden birinin sorgulama yeteneğini geliştirmeye bağlı olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Ancak bugün hem eğitim kurumlarında hem özellikle üniversitelerde öğretim üyeleri arasında büyük bir suskunluk, özgür düşünce ortamının kalmamış olmasından büyük üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum. Muhalif düşüncelere sahip olanlar, hâkim yapıya aykırı beyanlarda bulunanlar, ülke sorunlarını eleştirel boyutlarda değerlendirmeye kalkanlar sürekli cezalandırılmışlardır. Üniversitelerden binlerce öğretim üyesi atılmıştır, özellikle KHK'lerle veya bunların çok önemli bir kısmı herhangi bir örgüte, hatta cemiyete, bir yere bağlı olmadığı hâlde sadece bireysel anlamda muhalif bir düşüncenin içerisinde olmaları nedeniyle cezalandırılmıştır ve maalesef hapishanelerde de çok sayıda öğrencimiz var. Uzunca bir süredir bunun rakamı verilmiyor ama bir ara 60 bin öğrencinin hapishanelerde olduğu söyleniyordu. Bunlardan kaçı çıktı, kaçı içeridedir, yeni girenler kimlerdir bilmiyoruz. Türkiye'de büyük bir sansür ortamı var ama demokratik olarak hâkim düşünceyi, hâkim düşünceye şekil verenleri protesto ediyor diye gençlerin özgürlüklerinin elinden alınması yanlıştır.

Şunun da düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum Sayın Bakan: Çıkan KHK'lerden birinde hapishanedeki öğrencilerin sınavlarına giremeyeceğiyle ilgili bir düzenleme yapılmıştı. Daha önceki dönemlerde tutuklu olan öğrenciler sınavlarına giriyorlar ve eğitimlerini sürdürümlerine imkân sağlanıyordu. O KHK'yle sınav hakları elinden alındığı için hapishanede biraz fazla uzun süre kalan bir öğrencinin eğitim hayatı bitmiş demektir. Bunun ülkemize hiçbir faydası yoktur, O metnin değiştirilmesi, yeni bir yasa çıkarılması gerekiyorsa buna iktidar partisinden arkadaşların da öncülük ederek birlikte çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü özgür bir ortam olmadan, eleştiriye açık bir iktidar yapısı olmadan eğitimin kalitesi artmaz, küresel rekabet koşullarında bir eğitim Türkiye'de inşa edilmez.

Teşekkür ederim, sağ olun.