| Komisyon Adı | : | SAĞLIK, AİLE, ÇALIŞMA VE SOSYAL İŞLER KOMİSYONU |
| Konu | : | Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi(2/1186) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 2 |
| Tarih | : | 01 .11.2018 |
MURAT EMİR (Ankara) - Evet Sayın Başkan, teşekkür ederim.
Sayın Bakan Yardımcım, eski Bakanım, değerli arkadaşlar; tabii, uzun bir konuşma yapma ihtiyacı içerisinde değilim. Sizin zamanla ilgili talebinizi de anlayışla karşılıyorum. Ama sizin de...
BAŞKAN - Yok, diğer arkadaşlara daha fazla söz kalsın diye.
MURAT EMİR (Ankara) - Yok, kalmasın. İzninizle şöyle devam edeyim: Ben ilk konuşmamın ilk bölümünde de ifade etmiştim, biz dört saat sizi burada bekledik. Dolayısıyla biz burada aslında hâlâ alacaklı durumundayız.
Bir diğer üzerinde durmak istediğim nokta da belki de bu salondaki tek Anayasa Komisyonu üyesi ben varım. Dolayısıyla bu teklifin Anayasa'ya aykırılığını, hukuka aykırılığını, hukuk devletine aykırılığını izin verirseniz anlatayım.
Tabii, ben burada süre sözü vermiyorum, uzun konuşma arzusu içerisinde değilim ama tekrar etmeme sözü veririm, hiçbir söylediğimi tekrar etmeme sözü veririm.
Şimdi, olağanüstü hâl, olağanüstü hâlden kaynaklanan kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi ve o kanun hükmünde kararnamelere dayanarak da Türkiye'de hukuk devletini hiçe sayan, Meclisin yasama yetkisini gasbeden bir anlayışla kafasına göre kanun yapan ve sırasında da 150 bin kişinin ihracını kanun hükmünde kararnameyle belirleyen ve bunu da güvenlik soruşturmasına dayandıran bir siyasi iktidarın şu anda getirdiği teklifi konuşuyoruz.
Şimdi, değerli arkadaşlar, burada, izin verirseniz hukuki çerçeveyi kısaca çizmek isterim.
Bir defa, bizim 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'muzda güvenlik soruşturmasının kimlere yapılacağı bellidir. Güvenlik soruşturması ihtiyacını genişletmek ve bu güvenlik soruşturması adı altında sübjektif, kişisel, hatta fişlemeye tabi, fişleme amaçlı ve insanların sizin beğenmediğiniz, sizin hoşunuza gitmeyen şeyleri söyleyen ve yapan insanların ihraç edilmesine dönük olarak 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye bir ek yapıldı -74'üncü maddesine- ve "Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak." devlet memurluğuna atanmakta şarttır, dendi. Kaynağı ne? Kararname. Kararname bugün ne? Hukuksuz. Dolayısıyla bu ek aslında hukuksuz.
Peki, güvenlik soruşturması nedir diye baktığımız zaman, değerli arkadaşlar -önemli burası- anımsarsınız, 1402 sayılı Kanun, 12 Eylülden kalan kanun, hatta 1402'likler vardır meşhur, biliyorsunuz... Şimdi, 1402 sayılı Kanun'da yapılan bir değişiklikle... Kanunun tam adını söylüyorum: 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli İle Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un 1'inci maddesinde değiştirilmiş, güvenlik soruşturmasını burada anlatıyor. Nedir güvenlik soruşturması? "Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, kamu kurum ve kuruluşlarında, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, Jandarma Emniyet, Sahil Güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli ve ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel hakkında yapılır." diyor.
Bakın, bu, 1402 sayılı Kanun'un bir parçası.
Şimdi, neymiş güvenlik soruşturması? Elbette bir devlet ordusunda, istihbaratında, kritik kurumlarında kimin çalışacağını olağan bir memurun daha üstünde, daha derinlikli, daha özel bir soruşturma yapma gayretine girebilir, bu, anlaşılabilir ancak bunu, bütün herkes yani memur olabilecek herkes için teşmil etmek asla düşünülemez. Dolayısıyla, aslına bakarsanız, bu yapılan işlem, içeriğe girmeseniz dahi, şöyle bir baktığınızda dahi, Anayasa'ya da aykırı, hukuk devletine de aykırı, adil yargılanma hakkına da aykırı, masumiyet karinesine de aykırı ve birçok açıdan da son derece sakıncalı.
Şimdi, burada tekrar bu maddeye dönersek -bu sorunlu gördüğümüz maddeye dönersek- yine ifade etmiştim, iltisak meselesi, irtibat meselesi tartışılır, subjektiftir, nesnel ölçütleri yoktur, kimin yaptığı belli değildir, neye dayandırıldığı belli değildir, değerlendirilmesi belli değildir, o kişilerin, hukuk yollarıyla bu dertlerine çare bulmalarının önü fiilen tıkanmıştır, dolayısıyla bu, zaten kabul edilemez ama bir de üstüne üstlük bu tasarıyla getirilen, artık bu şekildeki hekimlerin ve diş hekimlerinin, sadece özel dışında çalıştırılmasının önünün kapatılmasıdır. Biraz önce bahsedildi, aslında bu, fiilen çalıştırmamaktır.
Sayın eski Bakanımız çok iyi bilir. Türkiye'de SGK ile anlaşma yapmayan birkaç tane büyük kurum kalmıştır. Bunlardan bir tanesinin sahibi de zaten FETÖ'cü olması dolayısıyla yargılanma durumundadır. Sağlık hizmetlerinin temel alıcısı, sosyal güvenlik kurumudur, devlettir. Dolayısıyla, devlete verilmeyen bir hizmetin Türkiye'de sağlık hizmeti olarak üretilmesi, verilmesi olanağı yoktur aslında, fiilen yoktur.
Şimdi, dolayısıyla biz burada bu hekimlere aslında çalışmama, mesleklerini icra edememe cezası vermiş oluyoruz. Bunun pratik sonucu budur. Zannediyorum bu yasayı, bu teklifi hazırlarken de bunun böyle olacağını muhtemelen tahmin ediyordunuz, öngörüyordunuz.
Şimdi, bu, niye böyle yapılmış peki? Çünkü bu kişinin elindeki doktor diplomasını alamıyorsunuz. Türkiye kanunlarına göre üniversiteden mezun olmuş ve hasta bakma yeterliliğine, teşhis ve tedavi yeterliliğine sahip tıp fakültesi veya diş hekimliği fakültesi mezunu bu insanlar. Bu diplomasını alamadığınız sürece aslında bu yetkisini alamıyorsunuz. Ama bir şekliyle de bu kişileri aç ve açıkta bırakma ihtiyacı içerisindesiniz. Niye böyle bir derde girdiniz, bilemiyorum, bununla ilgili ancak tahminde bulunabilirim ama bunun aslında bizim hukuk sistemimizde olamayacağını anlatmaya gayret ediyorum. Ya açıkça gasbedersiniz bu kişilerin diplomasını ya da böyle kanun yoluyla, kanunun arkasından dolanarak, böylesine hukukun kaşını gözünü yararak bir düzenlemeye gidemezsiniz.
Şimdi, bununla durmuyor bu teklifi yazanlar ki ben bunu Sayın eski Bakanımızın yazdığına da hiç inanmıyorum. Aslında bu bir tasarı, bu bir teklif değil, nerede hazırlandığını hepimiz biliyoruz. Getirilmiş önümüze çünkü burada, bakın, öyle hatalar var ki... Kendisine yakıştıramadığım için böyle söylüyorum zaten. Şimdi, burada yetinilmiyor, "Mecburi hizmeti var ise bu kişinin 600 gün süreyle çalışmasına da engel olacağız, çalışmayacak." diyor.
Şimdi, mecburi hizmet bir görev midir? Yani doktor ihtiyacını, sağlıkçı ihtiyacını karşılamak üzere doktor tayin edemediğiniz yerde sağlık hizmeti vermek üzere bir kamusal gereklilikten doğan bir görev midir yoksa bir ceza mıdır? Şimdi, eğer birinci tanım doğru ise yani biz doktorlarımızı, hekimlerimizi 600 gün süreyle, gidilmeyen bir yere gönderip çalıştırıyorsak ve eğer burada ihtiyaç varsa ve bu kişiler de doktorsa en nihayetinde, hâlâ doktorlarsa yani hâlâ diplomaları gasbedilmemişse bu kişilerin orada çalışmasının ne sakıncası olabilir? Zaten kimseyi gönderemiyorsunuz. Peki, adam çalışmayacak, "Özelde bile çalışamazsın, muayenehane bile açamazsın." Niye? "Çünkü senin mecburi hizmetin vardı." Bunu niye yapıyor? Çünkü bu, bir ödüle dönüşebilir diye korkuyor. Yani amaç, her defasında karşı tarafın canını yakmak. Oysa bu, bakın, tekrar ifade ediyorum, hukuk mantığı açısından da, normal mantık açısından da, hatta vicdanen de bence çok sorunlu bir durum. Sonuç olarak başka yollarla, başka şeylerle yapılabilecek bir uygulama, böylesine çapraşık yollarla yapılma yoluna gidiliyor. Anlamak mümkün değil.
Devam ediyorum, en anlaşılmaz bölüme geliyorum. Bir de bu kişilerin tanzim ettikleri raporların idari sonuç doğurmayacağı söyleniyor. Ya, bir dakika, bunlar doktordu zaten. Teşhis ve tedavi yapabiliyorlar, ameliyat yapabiliyorlar, yapabilecekler, bu kişiler hekimlik yapacaklar ama verdikleri rapor, idari sonuç doğurmayacak. Reçeteleri kabul olacak ama bu kişilerin raporları geçersiz olacak. Niye? Hani, nerede kaldı kanun önünde eşitlik ilkesi? Ya, bakın, yapılması gereken şu, yapabiliyorsanız eğer: Kanun, Anayasa, hukuk devleti tanımadığınızı anladık. Bu kişiler artık doktor değil." deyin, onu da dünya âlem duysun ama bunu demiyorsanız böylesi yollara girmenize gerek yok. "600 gün gelecek bekleyecek, özelde çalışacak sadece, reçete yazacak ama rapor yazamayacak." Bu, nasıl bir iştir? Ya, bu biraz önce anlattığım, ne anayasal ne yasa ne vicdani ne insan haklarına uygun olmayan bu maddenin mutlaka düzeltilmesi lazım arkadaşlar.
Siyasi iktidarın FETÖ'yle mücadelesi sorunlu, hâlâ FETÖ'nün siyasi ayağına dönük herhangi bir hamle yapılmamış, hâlâ Meclisin Darbe Araştırma Komisyonunun raporu kamuoyuyla paylaşılmamış, hâlâ darbeyle ilgili bir sürü karanlık nokta var, hâlâ biraz önce sorduğum FETÖ'yle kimin iltisaklı, kimin irtibatlı olduğunu ortaya koyamıyorsunuz ve subjektif raporlarla, birilerinin düzenlendiği raporlarla birilerinin hayatını karartıyorsunuz. Bu da bence en başta vicdanları yaralamalı. Çarpıcı bir örnek vereyim, hâlâ kalkıyoruz bir operasyon yapıldı 30 kişi, 50 kişi görevden alındı, işte, gözaltına alındı, tutuklandı diye haberler alıyoruz. Bu OHAL Komisyonundaki kişilerin, bu soruşturmaları yapan kişilerin FETÖ'cü olmadığını nereden biliyorsunuz? Bakın, devam ediyorum, en son 701 sayılı KHK'yi dün itibarıyla biz kanunlaştırdık. 500 sayfalık bir kanun kitapçığı, ilk başta 11 maddelik bir kanun, KHK, arkasında 498 sayfalık bir liste. 18 bin küsur kişiye biz FETÖ'yle irtibatlı, iltisaklı diye hiçbir mahkeme sonucu olmaksızın "Sen FETÖ'cüsün kardeşim." diye el kaldırdık, bunların hayatlarıyla oynadık, çocuklarıyla, gelecekleriyle oynadık, lekeledik onları. İçlerinde FETÖ'cü var mıdır? Vardır. Terörist var mıdır? Elbette vardır. Ya masumlar ne olacak? Üstelik bunlar masum olsalar bile onlar hakkında artık bir kanun var, düşünebiliyor musunuz bir kanun var haklarında, bir kanunda isimleri geçiyor terör örgütüyle irtibatlı diye. Yani Türkiye'nin getirildiği hukuksuzluğu anlatmak için söylüyorum. Şimdi, burada da durulmuyor, eğer bu kişi bir şekilde hekim veya diş hekimiyse "Artık sen kardeşim, özelde bile çalışamayacaksın. E, diplomanı biz alamıyoruz çünkü onu yaparsak çok fazla ileri gitmiş oluruz ama fiilen biz seni evinde oturmaya mahkûm edeceğiz, aç bırakacağız." diyoruz. Bu yanlıştan dönün, bu, son derece yanlış, değerli arkadaşlar.
Şimdi, bu anayasal meseleye girmişken 20'nci maddeyle ilgili konuşmadan olmaz. 20'nci maddede Sağlık Bilimleri Üniversitesiyle ilgili yeni bir düzenleme yapılıyor. Oysa bakın, daha önce yapılmış. Sağlık Bilimleri Üniversitesi şu: Bir üniversite kuruluyor, o üniversite tamamen devletin denetimi altında. Bilimsel özerklik, üniversite özerkliği bir yana bırakılıyor ve devlet diyor ki: Ben kendime bir üniversite kurarım, elim tamamen bunun içerisinde olur ve ben de bunun üzerinden, işte, profesörlük kadroları dağıtırım, eğitim hastanelerini buna bağlarım, istediğim gibi hastaneleri afiliye ederim vesaire, hepimizin bildiği meseleler bunlar. Ama Anayasa Mahkemesi bunu yasaklıyor. Anayasa Mahkemesi, iptal kararında Anayasa'nın 130'uncu maddesine atıf yapıyor, diyor ki: "Üniversiteler kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahiptirler ve devlet tarafından kanunla kurulurlar." Tekrar, "Burada üniversitelerin bilimsel özerkliğe sahip kamu tüzel kişileri olarak tanımlanması ve bunların ancak devlet tarafından kanunla kurulabileceklerinin hükme bağlanmasıyla güdülen amacın siyasal çevrelerin, özellikle iktidarların ve değişik baskı gruplarının üniversite çalışmalarıyla eğitim ve öğretimi etki altında tutabilme yolunu kapatmak ve bu çalışmaların bilimsel gerekler ve gereksinmelerden başka herhangi bir dış etkiden uzak kalacak bir ortamda sürdürülmesini sağlamak diye de devam ediyor.
Şimdi, değerli arkadaşlar, burada o iptal edilende "Sağlık Bilimleri Üniversitesinin yönetim organlarından biri olarak öngörülen mütevelli heyetinin Sağlık Bakanlığı müsteşarı, rektör, Sağlık Bakanının seçeceği 2 üye ile YÖK tarafından seçilen profesör unvanına sahip 1 üye olmak üzere toplam 5 üyeden oluşması öngörülmüş." diyor ve bunun bilimsel özerkliğe ve üniversite özerkliğine aykırı olduğunu, dolayısıyla Anayasa'nın 130'uncu maddesinin ihlali anlamına geldiğini, dolayısıyla da iptal edilmesi gerektiğini söylüyor ve karara bağlıyor. Şimdi, 20'nci maddede ne olmuş? Aynısı gelmiş. Sadece "müsteşar" yerine "bakan yardımcısı" yazılmış. Yani bunu Anayasa Mahkemesinin iptal edeceği ortada ama şunu diyebilirsiniz: "Ya, bir dakika, o Anayasa Mahkemesi bu Anayasa Mahkemesi değil artık." O da bizim denetimimizde diye mi düşünüyorsunuz, bilmiyorum. Yani açık, ben size tarihini ve esas sayısını da vereyim. Esas sayısı 2015/61. Karar tarihi 2/11/2016. Karar sayısı: 2016/172. Yani bu açıkça iptal edilen kanunun aynısı, sadece doğal olarak yeni düzende "müsteşar" olmadığı için "müsteşar" kelimesi çıkartılmış "bakan yardımcısı" konmuş. Yani Sağlık Bilimleri Üniversitesinin içerisinde tamamen kamu var, devlet var, idari bürokrasi var. Mütevelli heyeti bundan oluşuyor, buna da üniversite diyoruz. Şimdi, hepimiz üniversitenin ne olduğunu bilen insanlarız, Anayasa'nın hükmü ortada. Bu yanlışlıktan da vazgeçilmesi gerekir arkadaşlar.
Yine, devam edeyim, sağlıkta şiddet yasası... Bir defa bu hiç olmasaydı daha iyiydi çünkü hepimiz sağlıkçıyız ve hepimiz eminim sağlıkçılara karşı yapılan şiddetten rahatsız oluyoruz ve bize de meslektaşlarımızdan, çalışma arkadaşlarımızdan sürekli talepler geliyor. Bu alana mutlaka devletin bir an evvel el atması gerekiyor. Zor bir alan, kritik bir alan. Sağlık hizmetleri zaten zor yürütülüyor, zor koşullar altında veriliyor, sağlık çalışanıyla hasta, hasta yakını en zorda koşullarda, sıklıkla acil serviste karşı karşıya geliyor ve buradaki bu şiddet probleminin çözülmesi lazım. Şimdi, sizin iktidarınız on altı yıldır hiçbir şey yapmadı sadece demeçler verildi ama şimdi yaparmış gibi görünmek, aslında son derece yanlış. Keşke hiç yapmasaydınız. Hiç getirmeyin. Başka bir isim koyun bu teklife. Sağlıkta şiddeti çözüyoruz dediğiniz zaman aslında bu... Ben kelime bulmakta zorlanıyorum. Yani kırıcı olmak istemediğim için ben buna bir tanımda bulunmayacağım ama bu kanun teklifinin aslında hiçbir yeni bir şey getirmediğini de ifade etmek zorundayım.
Sanki başka bir şey getiriliyormuş gibi anlatılıyor. Mesela diyor ki: "...görevleri sebebiyle kasten işlenen suçlardan şüpheli olanlar, kolluk görevlilerince yakalanır..." Niye yazıyorsunuz bunu? Yani yakalanmama durumu mu var? Birileri yakalamayın mı diyor? Bunun için kanuna yazmak mı lazım? "... ve gerekli işlemler yapılarak Cumhuriyet başsavcısına sevk edilir." E, sevk etmeyin bari o zaman, nasıl sevk etmeyeceksiniz? Suçluyu yakalamışsınız, cumhuriyet savcısına sevk edeceksiniz zaten. Ne gerek var bu maddeye, bu cümleye? Şimdi, "Cumhuriyet savcısı adli işlemleri tekemmül ettirir." E, herhâlde yani. Sayın Bakanım, yani bunu sizin yazmadığınızı bilerek böyle konuşuyorum. Cumhuriyet başsavcısı, işlemleri tekemmül ettirir." diyor. E, herhâlde yani. Ne gerek var ki buna? CMK var zaten.
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Devamı var.
MURAT EMİR (Ankara) - Tamam. Hayır, başını yazmaya gerek yok, devamına gelelim. "Bu suçların soruşturmasında, kolluk tarafından müşteki, mağdur veya tanık olan sağlık personelinin ifadeleri işyerlerinde alınır."
ALİ ŞEKER (İstanbul) - Mobil karakol.
MURAT EMİR (Ankara) - "Mobil karakol." diyor Ali Bey, başka bir şey de olabilir. Aslında bu, sıklıkla sağlık biriminde alınır. Yani bu işin pratiğini bilenler bilir, zaten hastane polisi alır ifadesini veya polis gelir zaten hastanede alır. Şimdi, burada savcı eğer ifade almak istiyorsa -benim bir hukukçu olarak yorumum- bununla bağlı kalmaz; CMK açık, doktoru da çağırır, şeyi de çağırır. Yani buna da gerek yok. Şöyle bir şey de olabilir: Burada doktor çok. Doktor darbedilmiş -ama biliyorsunuz darbedildikten sonra bile hasta bakmaya devam eder meslektaşlarımız- "Ya, bir de karakola gidip gelip de vakit kaybolmasın, hasta bakmaya devam etsin." falan diye mi düşünülüyor? Yani anlamak mümkün değil.
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Pes yani nasıl buldunuz?
MURAT EMİR (Ankara) - Ama bakın, bu çıkıyor. Ben sizin böyle düşünmediğinizi çok iyi biliyorum ama umutları kırıyoruz Sayın Bakanım, umutları kırıyoruz. 81 milyon şu anda sağlıkta şiddet yasasını tartıştığımızı ve yarın sağlıkta bir barış getirecek, her tarafı rahatlatacak bir kanunla karşılarına çıkacağımızı düşünüyorlar. O yüzden, keşke adını hiç böyle koymasaydınız diye de düşünüyorum. Dolayısıyla yine, ben bu sağlık ortamıyla ilgili birkaç cümleyle bu şiddet meselesini de geçeceğim. Bir defa, izin verirseniz meslektaşlarımızın adını anmak istiyorum. 2005 yılında Doktor Göksel Kalaycı, İstanbul'da, 2008 yılında Doktor Ali Menekşe, Giresun'da, 2012 yılında Doktor Ersin Arslan, Gaziantep'te; 2012 yılında Doktor Melike Erdem, İstanbul'da; 2015 yılında Doktor Kamil Furtun, Samsun'da; 2015'te yılında Doktor Abdullah Birol, Diyarbakır'da, 2015'te yılında Doktor Aynur Dağdemir, Samsun'da; 2017'de yılında Doktor Hüseyin Ağır, Aksaray'da; 2017'de yılında Doktor Sait Berilgen, Elâzığ'da ve en son da 2018'de yılında Doktor Fikret Hacıosman yine İstanbul'da, biliyorsunuz, görevleri başında katledildiler. Sağlık alanındaki şiddet giderek artıyor Sayın Bakan. Bu, yeni bir şey değil. Bakın, buradaki ölümlerde bile artış görüyoruz.
Şimdi, burada bir iki rakam vererek geçmek istiyorum. Son altı yılda 20.706 sağlık çalışanı fiziksel saldırıya uğramış, ortalama saat başı bir doktor fiziksel saldırıya uğruyor. Şiddet vakalarının çoğu, devlet hastanelerinde ve sıklıkla da acil servislerde yaşanıyor ve sadece 2017'de şiddet vakaları yüzde 168 artmış yani böylesine acil bir sorunla karşı karşıyayız. Sağlıkta şiddet sorununu bir ceza yasasındaki hüküm ağırlaştırmayla veya sağlıkçıların ifadelerinin karakolda değil de sağlık merkezinde alınmasıyla çözülemeyeceğini biliyoruz, hepimiz biliyoruz. Bu, kapsamlı, etraflı, katmanlı bir sorun. Elbette bizim buna çok derinlikli bir yaklaşımda bulunmamız gerekiyor. Çünkü burada arkadaşlarım bahsettiler, sağlık ortamının düzeltilmesi, sağlık barışının sağlanması, sağlıkçıların çalışma koşullarının düzeltilmesi, acil servislere lüzumsuz taleplerin sınırlanması gibi, bir sürü yapılması gereken şeyler var ama mutlaka yapılması gereken şeyler var ama ilk evvelden mutlaka yapılması gereken sağlıkçıya görevi başında, görevi dolayısıyla sözlü ya da fiziksel bir saldırı olduğu zaman bunun mutlaka bir karşılığının olduğunun ve kamu vicdanında bunun tatmin edileceğinin tüm Türkiye tarafından fark edilmesi, bilinmesidir. Olması gereken budur, ilk yapılacak, en kolay yapılacak budur, yapılması gereken budur ama bundan geri durulmaktadır.
Bakın, aslında, Meclisimizin bu konuda bir bilgi birikimi de var. 24'üncü Dönemde bu sorun daha böylesine ağırlaşmamışken bir komisyon kuruldu ve bu komisyon da bir rapor yayınladı 2013 yılında ancak bakın, beş yıl geçmesine rağmen biz hâlâ öldürülen, katledilen doktorları, darbedilen sağlıkçıları konuşuyoruz, beş yıldır bir şey yapmamışız. Asıl el atılması gereken, asıl dokunulması, düzeltilmesi gereken alan bu, arkadaşlar.
Şimdi ben yine hızlıca, tekrara düşmeden devam ediyorum. Bir, çoklu ilde çalışma meselesi var. Sayın Cumhurbaşkanı devleti CEO mantığıyla, özel şirket gibi yöneteceğini iddia etti ve bu anlamdaki çabalar da hızla devam ediyor. Bir hekimin birçok ilde çalışabilmesinin önü açılıyor. Nasıl açılıyor? Çünkü bir ildeki tabip odasına veya diş hekimliği odasına kaydolmanız gerekmediği zaman, aslında kanunda çok da olmamasına rağmen, fiilî uygulama bu olmasına rağmen, tabip odaları da önünde bir engel olamasın ve hekimler çalışabilsin diye bunun önü açılıyor. Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor, kimin ihtiyacı bu ihtiyaç? Bu ihtiyaç, hastanelerde kuyruk bekleyen vatandaşların ihtiyacı mı; nitelikli, kaliteli sağlık hizmeti alamayan vatandaşlarımızın, hastalarımızın ihtiyacı mı? Bu, doktorların ihtiyacı mı? Değil. Bu, özel hastanelerin ihtiyacı çünkü bir kadro sorunu var. Sayın Bakan Recep Akdağ -rahatsız olduğunu biliyorum ama o düzeni o kurdu- demişti ki: "Bu doktor kadroları plaka gibi olacak." Anımsarsınız. Şimdi, ülkemizde bazı yerlerde tıp merkezi satın alacak -çünkü biliyorsunuz, norm kadro uygulaması var- oraya doktoru göndermeyecek, orada sanki göreve başlamış gibi yapacak, getirecek İstanbul'da, Ankara'da çalıştıracak. Hedef bu, ihtiyaç bu. Bu, kabul edilemez. Bu, sağlıkçıların, doktorların ve diş hekimlerinin özlük haklarıyla ilgili, çalışma ruhsatlarıyla ilgili denetim ve ruhsatlandırma işlemi tabii ki Sağlık Bakanlığının uhdesindeki bir yetkidir, bunu tabii ki Sağlık Bakanlığı yapacaktır ama bu çalışmanın mesleki ve etik kurallar içerisinde, olması gerektiği kalitede, olması gereken koşullar içerisinde ve hastalara olması gereken süreler içerisinde verilip verilmediğinin denetimi de meslek odalarındadır; tabip odasındadır, diş hekimleri odasındadır. Dolayısıyla odaların bu yetkilerinin alınması aslında bu vahşi kapitalizme ve o sağlık alanının, sağlık hizmetinin terk edildiği kâr hırsına şimdi yeni bir boyut eklemektir. Özel sektör kâr hırsıyla yatırımlarını yapıyor, doktor ihtiyacı var, doktor ihtiyacını norm kadro dolayısıyla büyük şehirlerde karşılayamıyor, küçük şehirlerden büyük şehirlere doğru bu norm kadroların aktarılması çabası var. Yani biz burada aslında -birazdan geleceğim- sağlık alanında nitelikli, kaliteli, vatandaşlarımızın sağlık hizmetinin kalitesini artıracak -gerek ilaç düzeni olsun, başka şeyler olsun- bir kanun yapmak yerine özel sektörün talep ve ihtiyaçlarına dönük olarak karman çorman bir yasa hazırlıyoruz.
Değerli arkadaşlar, devam edelim. Şimdi, bu üremeye yardımcı merkezler meselesi var. Burada özellikle taşıyıcı annelik bakımından bir noktanın altını çizmek ve bunu da burada tutanaklara geçirmek ve herkesin dikkatine sunmak isterim. Bizim hukuk sistemimiz, Medeni Kanun'umuz "Çocuğu doğuran, annedir." der. Aslında bu, ilk bakışta biraz anlamsız gibi görünse de bana göre çok mantıklı bir açıklamadır çünkü çocuğu doğuran, annedir ama artık... Medeni Kanun'un, biliyorsunuz, iktibas edilmesi 1920'li yıllar. Sonrasında yenilendi ama bu hükümler hemen hemen aynı bırakıldı. Şimdi, artık taşıyıcı annelik noktasında, ben bu teklifin bu maddesinin gerekçesine de baktım, diyor ki: "Milletimizin, ülkemizin geleneksel, dinî görüşleri, anlayışları" vesaire. Bunlar anlaşılabilir, elbette ki biz burada toplumumuzun kabul etmeyeceği, vicdanlarda karşılık bulmayacak bir yasal düzenleme yapmamalıyız ama gelinen noktada bilimsel gelişmelerin, tıbbi gelişmelerin, üreme tedavilerindeki gelişmelerin ışığında aslında bence insanlarımıza taşıyıcı annelik üzerinden bütün birçok Batılı, çağdaş ülkelerin yaptığı gibi, anne olma fırsatını tartışmak zorundayız diye düşünüyorum yani böylesine kestirip atma hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Bence bunun üzerinde biraz durmakta fayda var. Batılı ülkelerde bu, sıklıkla şöyle yapılıyor: Taşıyıcı anne ile bebek arasında bir hukuki ilişki kuruluyor. Yani "anne" sıfatı verilmiyor ama mutlaka bir hukuki ilişki kuruluyor ve böylelikle aslında bakarsanız anne olamayan kadının da bu şekilde tatmin olması ve çocuk sahibi olmasının önü açılmış oluyor. Bu, ilk başta kulaklarınızı belki çok tırmalamış olabilir ama bence bunun üzerinde biraz daha düşünmekte fayda var çünkü bizim hukukumuz insan vücudunu, insan organlarını, insan doku ve parçalarını biricik sayar, vazgeçilmez sayar; bir ticaretin, bir alım satımın konusu saymaz. Ben de öyle düşünürüm ama taşıyıcı anneliğin çok daha özel bir durum olduğunu ve bir kadını, bir yuvayı bebek sahibi yapmak konusunda önemsenmesi gerektiğini dikkatinize sunuyorum arkadaşlar.
Şimdi, bu kanun çok apar topar hazırlandı, yeterli zaman ayrılmadı diye söylüyoruz. Mesela, bunun en çarpıcı örneklerinden birini vereceğim. Organ nakliyle ilgili mesele... Şimdi, organ naklindeki maddeler de şu: Yönetmelik zaten var, yönetmelik büyük oranda kanunun içerisine yerleştirilmiş. Burada çeşitli sorunlar var.
Birincisi, buradaki şeyde "dördüncü derece hısım ve akrabalar" denerek aslında geniş tutulduğunu ifade etmem lazım. Biraz önce söyledim, insan doku ve organları bir ticaretin konusu olamaz. Dolayısıyla da burada dördüncü dereceye kadar bunu etik kurul kararı dışında, etik kurul kararı gerekmeksizin bu naklin uygun görülmesi, aslında buradaki suistimallerin ve ticarete konu olmasının önünü açabilecek geniş bir uygulamadır diye düşünüyoruz.
Ancak ben buraya gelmeden Türkiye'nin gururu Prof. Dr. Mehmet Haberal'la bu konuyu görüşme fırsatım oldu. Kendisi bu konuyla ilgilendi. Biliyorsunuz ömrünü bu konuya adamış bir bilim insanıdır ve onun asıl ihtiyaç olanın çapraz nakiller için bir düzenleme ihtiyacı içerisinde olduklarını iletmemi istedi.
Şimdi, donör var, iki tarafın da donörü var ama kan uyuşmazlığı olduğu için orada nakil yapma olanakları yok kendi yakınına ama çapraz nakille yani kan uyuşmazlığı olan bir başka şahsın yakınıyla çapraz nakil olmasının önünün açılması gerektiği söyleniyor. Bu, çok önemli bir nokta. Aslında bu, sadece benim veya Komisyon üyelerinin altından kalkabileceği bir mesele de değil. Bence buraya mutlaka bu konuyla ilgili uzmanları, başta Sayın Haberal olmak üzere bunları çağırıp, bunları dinleyip burada hazır elimiz değmişken bu konuyu tekrar düzenleyip ve bunun üzerinden de organ bekleyen vatandaşlarımızın derdine derman olabilecek bir düzenlemeyi yapma fırsatını kaçırmayalım derim. Bu, önemli bir noktadır. Çapraz nakille ilgili bence burada bir madde ihdas edilebilir.
Şimdi, kadavradan organ naklî, Türkiye'de yüzde 30'lar düzeyinde. Olması gereken yüzde 50, 60, 70'lere kadar çıkması lazım. Oysa kadavradan organ naklinin önünü açabilecek kimi uygulamaların da buraya yerleştirilmesinin tam zamanıdır çünkü bu konuyu biraz daha ayrıntılı tartışalım, uzmanları çağıralım diye bütün Komisyona öneririm.
Bir diğer önemli nokta. Bakın, o da bence çarpıcı bir şey. Şimdi, alelacele hazırlandığı o kadar belli ki burada yönetmelik ve Ceza Kanunu maddesi aynen yerleştirilmiş. Diyor ki: "Organı alan, nakleden, aracılık eden vesaire, orada uzun bir tanım var Ceza Yasası'ndan alınmış. Oysa yepyeni bir kavram var -aslında yeni değil de- bizim hukuk dünyamız için yeni bir kavram var: Organ turizmi. Şimdi, organ turizmi yapanlar için herhangi bir müeyyide düşünülmemiş. Oysa bu organların alınması, getirilmesi, bunun üzerinden para kazanılması, simsarlığının yapılması yani bu Ceza Kanunu kapsamında suç olan işlerin yapılabilmesinin en temel gereklerinden biri, organ turizmi. Eğer buraya bu alana dönük bir düzenleme yapacaksak mutlaka organ turizmini de burada gündeme getirip burada derli toplu bir düzenleme yapmamızın yerinde olacağını düşünürüm.
Değerli arkadaşlar, son olarak bu şehir hastaneleriyle ilgili bir değerlendirmede bulunacağım izin verirseniz. Şimdi, şehir hastaneleri bana göre çılgınlık, bir sağlık projesi değil. Çılgın proje ama kelimenin tam anlamıyla ironik veya mecaz değil. Şöyle söyleyeyim: Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar büyük hastanecilik yok artık, yapılan yer de yok, örneği de yok zaten. İngiltere'de bir ara denenmiş, çökmüş. Şimdi, bir hastanenin içerisine, bir binanın, bir yerleşkenin içerisine 3.500 yatağı sığdırmaya çalışmanın, 3,500 yatağı destekleyecek 70 bin aracı o binaya her gün sokmaya çalışmanın, orada park ettirmeye çalışmanın, oraya girecek 150 bin insanın beslenmesini, su ihtiyacını, tuvalet ihtiyacını karşılamaya çalışmanın akılla açıklanabilir hiçbir tarafı yok. Bu, ancak ekonomi bilimiyle açıklanabilir. Bu, bir büyüme projesidir. On altı yıllık AKP iktidarı, işte yaşadığımız ekonomik krizde de görüyoruz. Üretimi bir kenara bırakmış, borç bağımlısı bir hâle getirmiş, geleceğimizi otuz yıllık kontratlarla, çocuklarımızın geleceğini üç beş tane hepimizin adını bildiği şirketlere peşkeş çekmiş ve inşaat üzerinden bir büyüme modeli üretmiş, bir borçlanma modeli üretmiş. Aslında şehir hastaneleri büyüme ve borçlanma modelidir. Bunun sağlıkla uzak yakın ilgisi yoktur.
Peki, burada ben niye konuşuyorum bunu çünkü burada bir madde var, deniyor ki: "Biz beş yılda bir yapacaktık bu gelir testini, artık on yılda bir yapacağız." Niye böyle yapıyorsunuz? Hangi ihtiyaçtan dolayı? Çünkü tulumbada su bitti çünkü yandaş şirketler destek istiyorlar, sıkıntıdalar çünkü ekonomi durma noktasına geldi. Şimdi, deniyor ki: "Ya bu testleri siz beş yılda tekrar yapıp da fiyatları güncellemeyin, yenilemeyin, biz hazır böyle almışken böyle devam edelim, on yıl olsun." Peki, yeter mi? Yetmez. Başka ne lazım? "Damga vergisinden de bizi muaf tutun." Peki, burada damga vergisinden muaf tutarken devlet yani bugünlerde hepimizin israftan kaçındığı, tasarrufa davet ettiği kamu kaç lira gelir kaybedecek, kaç liradan vazgeçiyor damga vergisinden? Bunu biliyor muyuz?
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Sıfır. Yani burada damga vergisinden muafiyet kamunun kendi ödediğinden sayılıyor. Onlar zaten vergilerden arındırılmış fiyatlar. Ama kamu da mecburen ödüyor. Maliye bize veriyor, biz maliyeye veriyoruz.
MURAT EMİR (Ankara) - Şimdi, ben maliyeci değilim. Bu konuyu ben araştırdığım kadarıyla yani bu yeni bir, ek bir rahatlatıcı olarak. Bunu araştıracağız ama o zaman şu soruyu ben sorarım: O zaman bunu niye böyle yaptınız, başından niye engellemediniz?
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Şimdi, devletin bütün işlerinde kamuda yapılan sözleşmelerde bu var ama burada...
BAŞKAN - Sayın Bakanım, şöyle yapalım: Konuşmalar bitsin ondan sonra siz hepsine birden cevap verin. Bunları yazın, sonra hepsini cevaplarsınız.
Teşekkür ederim.
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Tamam, olur, topluca verelim.
MURAT EMİR (Ankara) - Şimdi, ben sözümü şöyle bitireyim. Bakın, değiştirilen madde 40'ta şöyle deniyor: "Bu kanun kapsamında yapılacak yatırımlarla ilgili olarak idareyle gerçek veya özel hukuk tüzel kişiler arasında yapılacak her türlü iş ve işlemler." Dolayısıyla burada aslında kamunun kendi arasındaki değil de kamunun özelle de yani kamunun yüklenici firmalarla yaptığı sözleşmedeki damga vergisi de kaldırılıyor.
ALİ ŞEKER (İstanbul) - Yatırım döneminin sonrasında da devam ediyor.
AHMET DEMİRCAN (Samsun) - Karşı tarafta da yok, bizde var.
BAŞKAN - Sayın bakanlarım, lütfen, siz sonra.
MURAT EMİR (Ankara) - Tamam, bu konuyu sonra tekrar araştıralım. Bizim maliyeci arkadaşlarla konuşuruz. Bu konuyu tekrar maddede yeri geldiği zaman ayrıntılandırırız.
Ben sabrınız için teşekkür ederim.
Sonuç olarak yani bu kanun üzerinde gerçekten doğru dürüst tartışırsak, yeteri kadar vakit ayırırsak, iyi niyetli olduğunuzdan hiç şüphe etmiyorum, bu kanunu bizim insanlarımızın, hastalarımızın, doktorlarımızın, sağlıkçılarımızın talep ettiği bir şekle dönüştürebiliriz diye düşünüyorum, umuyorum ve bekliyorum.
Teşekkür ederim.