KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli askerî ve sivil bürokratlar, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Çalışmalarımızın verimli olmasını temenni ediyorum.

Şimdi "Millî Savunma Bakanlığı" dediğimizde aklımıza ilk gelen şey, ülke güvenliğinin sağlanmasıdır ama bu sunumda da gördüğümüz gibi Sayın Bakan, her tarafla sorun var. Özellikle, bölgemiz bir ateş çemberi. İçeride, dışarıda bir ton sorun var ve bu sorunlarla ilgilenmek, buna kaynak ayırmak, bununla ilgili insan gücümüzü seferber etmekle ilgili bir ton bilgilerle dolu bir sunum dinledik. Ama öyle zannediyorum ki daha stratejik bakmak lazım, daha büyük bir fotoğraf çizip ayrıntılarına öyle girmek lazım. Benim gördüğüm kadarıyla sadece Türkiye'nin değil, tüm İslam ülkelerinin savaş ve çatışma ortamına girmesinde büyük riskler ve tehditler vardır. İslam dünyasının ve başta da Türkiye'nin en temel stratejisinin barışı aramak, huzuru aramak olması lazım. Eğer barışı merkeze koymaz da oradaki buradaki çatışmalara kıyısından köşesinden girmeye başlarsanız veya uluslararası emperyalist güçlerle ittifaklar kurarak birtakım çatışma zeminlerini genişletmeye, oradan çıkarlar elde etmeye kalkışırsanız bu tamamıyla bizim aleyhimize sonuçlar doğuracak bir tablodur. Türkiye de bundan yarar sağlayamaz, hiçbir İslam ülkesi de bundan yarar sağlayamaz. Bir kere, büyük fotoğrafı görmek lazım. Büyük fotoğrafı gördüğünüz zaman ne vardır? Gayet basit, İslam Konferansı Teşkilatına üye 57 ülke vardır. Bu ülkelerden biri Türkiye'dir. Bu 57 ülkenin toplam millî geliri sadece bir Almanya'nınki, bir Japonya'nınki kadardır; Çin'in millî gelirinin üçte 1'i kadardır, Amerika Birleşik Devletleri'nin millî gelirinin beşte 1'i kadardır. Siz bu hacimle, bu güçle sürekli çatışma ortamında zemin aramaya başladığınız takdirde bunun içinden çıkamazsınız ve sürekli zarar görürsünüz. Onun için Türkiye olarak ve diğer İslam ülkeleri olarak bir ana stratejiyi iş birliğiyle inşa etmek ve bugün bunu küresel dünyada yerleştirmeye çalışmak lazım. Barış, huzur; cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ifade ettiği gibi "Yurtta barış, cihanda barış." İşin özeti bu. Bunu ne kadar gerçekleştirirsen o kadar güçlü olursun. Kaynaklarımızı o kadar ülkenin refahına, gelecekte güvenliğimizin daha da güçlü olmasına ayırırız. Eğer bu ana doktrinden, ana stratejiden sapar da başka ayrıntıları görüşürsek, birtakım duygularımıza kapılıp da "Şurada şu zaferleri elde ediyoruz, burada bilmem neleri hallediyoruz." diye düşünürsek hepsinin içinde batarız. Hatta, öyle bir strateji hâline getirilmelidir ki bu barış konusu, Türkiye'nin ve İslam dünyasının en temel dış politika unsuru hâline dönüşmelidir ve özellikle medeni dünyadaki, Batı'daki savaş karşıtı gruplarla, NGO'larla, sivil toplum kuruluşlarıyla büyük bir dayanışma geliştirilmelidir. Türkiye'de Millî İstihbarat Teşkilatının da -bu ülkenin, bilmem, gizli, örtülü ödeneklerinin de en temel harcanması gereken yer- bana kalırsa bu dünyadaki barış taraftarı olan, savaş karşıtı olan gruplarla, sivil toplum kuruluşlarıyla, NGO'larla kuracağı iş birliğidir, başka bir çıkış yolu yoktur. Birtakım duygulara kapılıp "Efendim, girdik Suriye'ye, Afrin'i aldık. Menbic'de şunu yapıyoruz." Bunların hepsi sonunda felaketleri tevdi edecek, önümüze düşürecek konulardır. Birinci söylemek istediğim şey bu.

İkincisi: Bakın, bu Orta Doğu'daki -anlatıp duruyoruz- bizim politika doğru bir politika mı? Herkes biliyor, 1980'lerde İsrail stratejileri vardı "Oded Yinon Planı" diye bir ara dünyaya yayılmıştı, dünyada tartışıldı. Bu stratejinin özünde şu vardır: İsrail'i kuşatan ülkelerin küçük küçük parçalara ayrılması, İsrail'in emperyalist bir politika izleyerek bu küçük ülkeler, İslam ülkeleri üzerinde dominant güç hâline gelmesi ve nüfuz kapasitesi, hazmetme kapasitesi genişledikçe buraları yutmasıdır. Bu stratejilere uygun olarak daha sonra G8'ler hazırladılar, olgunlaştırdılar, Büyük Orta Doğu Projesi'ni icat ettiler ve Sayın Cumhurbaşkanı da bu Büyük Orta Doğu Projesi'nin -o dönemde Başbakandı- Eş Başkanlığını üstlendi. Arkasından, bu proje "Arap Baharı" adıyla Orta Doğu'da servis yapıldı ve Türkiye yıllarca -2010'un sonundan itibaren başlayan Arap Baharı'nda, başlangıç itibarıyla söylüyorum- ABD, İngiltere, Fransa'yla beraber yani emperyalist ülkelerin İsrail stratejilerine dayalı Büyük Orta Doğu Projesi'ne uygun olarak iş birliği yaptı ve bu iş birliğinde Libya perişandır hâlâ, Suriye perişandır, Irak perişandır, Yemen perişandır. Sizin Orta Doğu maceranız bu. Bir kere bu maceranın kökten, radikal bir şekilde doğru olup olmadığını sorgulamak zorundayız. Bunu sorgulamadan olmaz. Efendim, bu metinde de var "Katil Esad! Şu kadar adam ölmüş, bu kadar adam ölmüş." Ya, bir empati kurmak lazım. Suriye'ye giren yabancı terörist sayısı, bazı rakamlara göre, 300 bindir. Hiç kimse "150 binden az yabancı terörist oraya girdi." demiyor. Dünyanın dört bir tarafında seyyar teröristler yetiştirilmiş, silahlandırılmış, lojistik destekleri sağlanmış, Türkiye'den de yararlanmışlar; bu ülkeyi karıştıran örgütler İstanbul'da toplantı yapmışlar, Antalya'da toplantı yapmışlar, bir ara Hatay'a karargâh kurmuşlar. E, biz Suriye açısından dış güç sayılır mıyız, sayılmaz mıyız? Bizim komşularımız bizi karıştıracak, hallaç pamuğu gibi savuracak birtakım örgütlere destek verseler "Bunlar dış güçlerin oyuncağı." der miyiz, demez miyiz? Bu kadar yabancı terörist gelse Türkiye'de Adana'yı, Konya'yı, Antep'i işgal etse Türkiye Cumhuriyeti olarak biz ne yapardık? Bir empati kurmak lazım. Adam ülkesini savunmaya kalkıyor, ayaklanıyoruz. Yabancı işgaline uğramış. Ve de yanlış bir izlenim vardır. Bakın, Suriye'de olaylar başladığı andan itibaren dışarıya Suriyeli 5 milyon insan göçmüştür, içerideki göç daha fazladır, 7 milyonun üzerindedir. Bu iç ve dış göçlerin tamamı, devlet girdi bir yere diye başlamamıştır. Bu iç ve dış göçlerin tamamı, bu dünyanın desteklediği seyyar teröristlerin girip işgal etme olayları sırasında yaşanmıştır. Devlet var diye Türkiye'ye dış göç olmadı ki. Dış göçün olduğu dönemlere, dışarıdan gelen Suriyeliler ne zaman geldi diye bakıyorsunuz; sürekli, bu ÖSO'dur, IŞİD'dir, Nusra'dır, İslami Cephe'dir ve Ahrar-uş Şam'dır, Suriye şehirlerini işgal etmeye başladılar ve göçler başladı. Silahı devletten başkası, devletin örgütlediği yapılardan başkası taşıdığı takdirde bu bir felakettir. Devlet araştırmasını yapar, güvenlik testleri yapar, sınava sokar; yetişmiş eleman mı değil mi; karakteri, huyu nedir der. Askeri alır, polisi alır, sonra hizmet içi eğitim verir. Anayasal düzen vardır, silahını yanlış kullananı cezalandırır; işten atar, hapse tıkar, böyle bir mekanizmadır devlet. Ama, Suriye'de Türkiye'nin de iş birliği yaptığı örgütler çapulcu, dünyanın çapulcusu. Eline silah veriliyor, hiçbir eğitimden geçmemiş, hiçbir anayasal donanımla yargılanma vesaire gibi şeylerden geçmemiş insanlar, ellerine silah alıyorlar; buldukları malı kendi malı, buldukları namusu kendilerinin talan alanı olarak görüyorlar; bunlarla iş birliği olmaz. ÖSO dediğiniz örgüt bile, işte El Furkan ÖSO'nun bir koludur, bir Suriye askerinin kalbini söküp tekbir eşliğinde ısıran bir örgüttür. Afrin'e girdiğinde milletin tavuklarını kucaklayıp bilmem yağmalamaya kalkan örgüttür ve Türkiye'ye o yüzden de büyük sıkıntılar vermiştir. Bir devletin ittifak kuracağı, iş birliği yapacağı, birlikte hareket etmeyi deneyeceği birim doğrudan doğruya devletler olmalıdır. Nitekim, bu terör yağmacıları girdikten sonra Suriye'ye, 7 milyon insan bu teröristlerin girdiği yerlerden devletin hâkim olduğu yerlere göçtüler, daha fazla iç göç yaşandı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Ne çabuk bitti Sayın Başkan.

BAŞKAN - E, öyle, zaman kuş gibi.

Buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Yani konuşturmamak için çaba harcıyorsunuz ama toleransınızdan yararlanacağımı umut ediyorum.

Bakın, Suriye'de devletin hâkim olduğu topraklar yüzde 15'ken 23 milyonluk Suriye nüfusunun 5 milyonu dışarıya göçmüştü ama devletin hâkim olduğu nüfus Suriye nüfusunun yani 17-18 milyon Suriye'de kalan nüfusun yüzde 90'ıydı. Devletin elindeki topraklar yüzde 15 ama Suriyelilerin yüzde 90'ı devletin hâkim olduğu topraklardaydı. Neden? Çünkü devletin bir şemsiyesi vardır, güvenlik şemsiyesi, onun altına kaçıyor insanlar. Uluslararası emperyalizm önce bir haberler ağı kurdu, dezenformasyon ağı kurdu, bu dezenformasyon ağından Türkiye'ye de bol bol servisler yapıldı ve gece gündüz palavra dinliyoruz: "Aman, devlet Halep'i alacağı zaman 1 milyon göç alacak Türkiye'ye." Ya, siz, teröristlerin eline geçtiği zaman kaç tane Halep'ten, Hama'dan, şeyden, Türkiye'ye yakın bölgelerden göç olduğunu görmedik mi? Türkiye döndü 3,5-4 milyon Suriyeliyle. "1 milyon göç olacak Halep'i devlet alırsa." dediler, bir kişi gelmedi Türkiye'ye Halep'i devlet aldığı zaman. Neden? Kaçanlar; kural tanımayan, devlet adap ve edebi olmayan çetelerden kaçıyor. Bu çetelerle iş tutulmaz. O bakımdan, bütün politikaların baştan sona gözden geçirilmesi lazım. Ve Türkiye'nin son dönemlerdeki politikaları, Astana süreci bir taraftan, bir taraftan bakıyoruz ki Amerika Birleşik Devletleri'yle stratejik ortağız. Kamuoyunu yanıltmak için Amerika aleyhtarı dünyanın nutku var ve hiçbir cumhurbaşkanının hiçbir hükûmetin bu kadar çok "Amerika'yla stratejik ortak" dediğini ben duymadım, görmedim, okumadım. En çatışmalı ortamın arkasından bir bakıyorsunuz ki "ABD'yle stratejik ortağız." diye açıklamalar yapılıyor. Bu çatışma zemininden bir an önce kurtulmak Türkiye'nin gelecekteki selametidir.

Bakın, savaşların çıkmasında öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan teorilerden biri -şeytan teorisiydi galiba- silah tüccarları ve silah üreticileri savaşları çıkarıyor. Bunların, bu savaşların arkasında çok önemli etkileri vardır, güçleri vardır. Ama, yani görüyoruz ki nasıl hangi üslupla ifade edeyim, onu da bilmiyorum. Ya, bu İHA'lar falan, alımlar falan başladıktan sonra, Suriye'ye giriş bile belli bir tarihten sonra. Bakın, Suriye sınırından içeriye Türk ordusunun girişi bile...

Şimdi, Sayın Bakan, Cumhurbaşkanının akrabasının, damadının orduya silah satması Anayasa'ya, kanunlara uygun mu? Bak, hiç kimsenin konuşmadığı bir şey söylüyorum. Ya, İhale Kanunu'nun 11'inci maddesi var, diğer kanunlar var. Bakanlar Kurulunun savunma sanayiyle ilgili aldığı kararlar var. Dünya kadar Anayasa hükmü var, kanun var, İhale Kanunu var, alınan kararlar var, bunların tamamını incelediğiniz zaman Başbakanın damadı satamaz, aykırı. Yazıyor işte, vereceğim kendisine özel olarak Sayın Bakanın. Biz bunu bir kahramanlık destanı gibi konuşuyoruz ya. Yani burada...

İBRAHİM AYDEMİR (Erzurum) - Öyle bir hüküm mü var?

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Var, var, açık hüküm var.

İBRAHİM AYDEMİR (Erzurum) - Biz de onu öğrenmek istiyoruz yani açık hüküm mü var?

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Yani arkadaşlar, bu sadece, "Aman, başkası üretmiyor, buradan alalım."dan öte, Türkiye'de demokrasinin kalmadığı, güçler ayrılığının kalmadığı, Hükûmet bile...

Siz Bakanlar Kurulu üyesi değilsiniz Sayın Bakan. Neden değilsiniz? Çünkü Anayasa'ya göre bu Hükûmet tek kişilik Hükûmettir. Eski Bakanlar Kurulunda Bakanlar Kurulunun ortak kararları olurdu, Bakanlar Kurulu kararnameleri olurdu. Bunların hiçbiri yok, hepsine Cumhurbaşkanı tek imzayla karar veriyor, sistem böyle. Kendisi Meclis konuşmasında da bunu söyledi, Cumhurbaşkanı yaptığı konuşmada tek kişilik Hükûmet olduğunu anlattı zaten. Şimdi böyle bir ortamda, ülke hakkında bir kişinin böylesine çok büyük kararlar verme noktasında olduğu bir ortamda, kendisiyle bağlantılı birinin silah ticaretine girmesi -uluslararası silah tüccarlarının ve üreticilerinin silahı teşvik eden politikalarına dünyanın dört bir tarafında uygulamalarına benzer- Türkiye'nin geleceğini etkileyecek sonuçlara yol açabilir. Bu ticari olmaktan daha öte, daha büyük bir tehlikeye işarettir. Onun için bunun bir düzene girmesi lazım.