KOMİSYON KONUŞMASI

ENGİN ALTAY (İstanbul) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, Komisyonumuzun değerli üyeleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinin birinci partisinin dört sayın üyesinin verdiği bir teklifi görüşüyoruz.

Arkadaşlarımız, sabahtan, genel olarak partimizin bu konudaki değerlendirmelerini paylaştılar. Ben de tarihe not düşmek için, görevimi yapmış olmanın huzurunu yaşamak için en azından bir değerlendirme yapma ihtiyacı duydum.

Nereden başlayayım diye çok düşündüm, şuradan başlamaya karar verdim: Hiçbir güvenlik kaygısı temel hak ve özgürlüklerin gasbedilmesine dayanak olamaz. Bununla beraber hiç şüphesiz, hiçbir hak talebi de terörizme meşruiyet, teröriste masumiyet kazandırmaz; Türkiye Büyük Millet Meclisi meseleye böyle bakabilmelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi meseleye böyle bakıyor olsaydı -geriye dönük, AK PARTİ hükûmetleri dönemiyle sınırlı tutmuyorum bunu sadece- bugün Türkiye'de yaşadığımız birçok sorun yaşanmıyor olurdu.

Demokrasimiz güya eski sayılabilecek, yaşlı sayılabilecek kadar bir maziye sahip, 1950-2018 ama dış ve iç kimi odakların güç ve iş birliğiyle 1950'den beri de demokrasi standartlarının yükselmesi Türkiye'de şu veya bu sebeplerle, saiklerle engellendi. Gün geldi bundan toplumun bir kesimi müşteki oldu, gün geldi başka kesimler müşteki oldu ama bedelini 81 milyon hep birlikte ödüyoruz. Bugün, Türkiye'de 27 Mayıs olmasaydı 15 Temmuz olmazdı; 12 Mart olmasa 28 Şubat olmazdı; 12 Eylül olmasa 27 Nisan muhtırası olmazdı ve totalde de 15 Temmuz olmasa 20 Temmuz sivil darbesi olmazdı; bunu da diyelim, bu da bizim görüşümüz olsun.

Şimdi ne yapmak istiyoruz, muradımız ne; burayı doğru okuması lazım kamuoyunun. Meclisteki partilerin muratlarını görmek lazım. Ben hep şöyle söylerim: Bir siyasi partiyle ilgili bir değerlendirme yapmak için normali nedir? Partinin programına bakarsınız "Bu parti şöyle bir parti." dersiniz ama partinin yönetim kademesi o programla örtüşmeyen tutum, tavır içindeyse o programda yazılanlar o partiyi tarif etmeye yetmez. E, Türkiye de böyle, Türkiye demokrasisi de böyle. Nitekim, AK PARTİ hükûmetlerinin her vesileyle, çok sık ağızlarından duyduğumuz -Sayın Erdoğan dâhil- iki mesele var: Biri hukuk -bugün de sabah İstanbul'da, radyodan dinledim, Sayın Bakan "hukuk, hukuk" deyip durmuş, burada mı Sayın Bakan, bilmiyorum- biri de demokrasi. Sayın Erdoğan'dan da sıkça demokrasi vurgusunu duyuyoruz.

Şüphesiz sandık, demokrasinin en önemli barometresi ama tek başına bir barometre midir? Değildir. "Ben sandıktan çıkarım, her şeyi yaparım." anlayışı doğru bir anlayış değil. Geçmişte Türkiye'de yaşanan başörtü krizi de işte, olaylara ortak bir perspektiften, gerçek demokrasi penceresinden bakılamayışının bir sonucu ve ürünüdür. Böyle baktığımız zaman, "Bugün ben iktidardayım, bana göre demokrasi; yarın sen iktidardasın, sana göre demokrasi." bu çağda kabul edilebilir bir hâl ve tutum değildir. Böyle baktığımız zaman, Hükûmetin, AK PARTİ hükûmetlerinin ve şimdi yeni sistemde de "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" diye pazarlanan başkanlık sisteminin demokrasi konusunda bir sorunu var. Sayın Cumhurbaşkanı peşinen bir şeyi kabul etmek zorunda, demokrasinin bir tepki ve protesto rejimi olduğunu kabul etmek zorunda. Tepkinin dozajı... Siz beni tanırsınız, eski arkadaşlar bilir, ben bu Parlamentoda on altı yıldır siyasetle ilgili bir tarif yaparım; siyaset, nezaket ve vicdan işidir derim, hakikaten böyle düşünüyorum. Böyle düşünmem Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda zaman zaman çok sert tartışmaları yapmamıza engel değil, zaman zaman da kastı aşan, söylemememiz gereken sözleri söylememize de engel değil ama ben özünde böyle düşünüyorum. "Keşke olmasaydı." dediğimiz hadiseler Mecliste hepimizin, zatıalinizin de olmuştur, yapmışızdır. Bunlar olur ama "Keşke olmasaydı." demememiz gereken, yıllar sonra da demememiz gereken şey yasama organının üyeleri olarak demokrasiye yönelik tahribatın altına imza atmaktır, işte bunun telafisi yok. Bir AK PARTİ'li arkadaşımı kırmışımdır, bunu telafi ederiz, gidersin, kucaklarsın, telafi olur ama demokrasimize yönelik bir tahribatın telafisi yok. Burada elbette bir parti hiyerarşisi içerisinde partinin 4 sayın grup başkan vekilinin ve yürütme organının talebi üzerinden gelen bir teklife Adalet ve Kalkınma Partisine mensup sayın üyelerin ve dahi Milliyetçi Hareket Partisine mensup sayın üyelerin müspet bakmasını olabildiği kadar anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ama arkadaşlar, en başta söylediğimi hiçbir sayın milletvekilinin unutmaması lazım. Burada açık bir Parlamento var ve bu açık Parlamentonun öncelikli görevi, Türkiye'ye yüksek standartlı bir demokrasi kazandırmak. Subjektif değerlendirilebilecek yasa olmaz. Ben hukukçu değilim ama yasa subjektif olamaz. Kişisel inisiyatif alınacak, kamunun bürokrasisinin, güvenlik kuvvetlerinin, valilerinin elbette noktaları vardır ama o kişisel inisiyatifleri bile yasanın bir noktasına, bir kanunun bir maddesinin bir fıkrasına, bir cümlesine dayandırmaları gerekir. Elbette, yasada karşılığı olmayan çok özel hâllerde valiler kimi yetkileri, kimi tasarrufları kullanır, kullanmıştır geçmişte, yarın da kullanacaktır. Ama siz şimdi öyle bir yetki veriyorsunuz ki 20 Temmuz 2016'da başlayıp bu gece on ikide sona erecek OHAL'i üç yıl en azından kalıcı ve üç aydan üç aya uzatılmaya gerek olmayacak bir hâle getiriyorsunuz. Ne uğruna? "Efendim, terör tehdidine maruzuz."

Bir tane örnek vereyim bu yasanın sakatlığını ortaya koymak için. Bir çözüm süreci vardı, çok tartışıldı, üzerinde çok konuştuk, çok yapıcı, samimi düşüncelerimizi o vakit de ortaya koyduk. Hatırlayın, dedik ki millete hesap veremeyeceğiniz bir angajmana girmeyin, gizli bir ajandanız olmasın, şeffaf olun, Parlamentoya ve muhalefete hesap verin, bilgi verin. Ama ne oldu? Yani bir macera önü, sonu, başı, arkası önceden planlanmamış, düşünülmemiş bir anlamsız işe... Türkiye'nin Anadolu topraklarında yüzyıllardır devam eden Kürt sorunu daha içinden çıkılmaz bir hâle geldi. Şimdi, bunu şunun için söylüyorum: O zaman da çözüm süreci vesilesiyle devletin valileri -o hani hendek muhabbeti var ya, hendek kazma işleri- o hendekler kazılırken orada âdeta şantiye şefi gibiydiler. Devletin bölgedeki garnizon komutanı ya da güvenlik yetkilisi, kaymakama, valiye başvurdu, dedi ki: "Şurada şuraya şu kadar silah sevk ediliyor vasıtayla, dört tekerli vasıtayla, kamyonla, tırla." Devletin valisi dedi ki: "Durun, şimdi çözüm süreci var, ellemeyin." Sonra, işte anaların gözyaşı dinmedi, şehitlerimizin, evlatlarımızın kanları oluk oluk aktı.

Değerli milletvekilleri, benim de bir partim var, benim Genel Başkanım da bana bir konuda bir tasarrufta bulunduğu vakit, "Partinin bu konudaki anlayışı şudur." dediği vakit ben en azından şunu yapıyorum: "Efendim, tamam da" diye başlayıp şu şu şu sakıncalar da var diyorum. Siz demiyorsunuz diye demiyorum, şüphesiz AK PARTİ'nin resmî organlarında da bu işler konuşuluyordur. Ama ben, Allah var, buradaki siyasi görevimizin sadece bize -tabii ki bir nasip kısmet işidir önce ama- mensubu bulunduğumuz partilerin genel başkanlarının verdiği bir görev olduğunu düşünmüyorum. Bu görev, bize, size, hepimize bu millet tarafından verilmiş bir görevdir. Yani şimdi, burada uzun tartışmalar yapılabilir, sert münakaşalar olabilir, olmalı da zaten. Siyaset -hep yine söylediğim bir şeydir- münakaşa ve müzakere işidir, ikisi de lazım "Sadece müzakere edelim." olmaz, münakaşa etmek zorundayız, "Sadece münakaşa edelim." hiç olmaz. Böyle bakıp bu teklifin değerlendirilmesinde fayda var. Eski arkadaşlar hatırlar, Sayın Başkan, siz de hatırlarsınız, 6 maddelik bir çerçeve teklif getirmiştiniz "Bu olursa terör bitecek." dediniz. Çok muğlaktı, lastik bir çerçeve gibiydi, ister daralt ister genişlet, hukuk normlarıyla çok örtüşmüyordu. Çok büyük bir iddia ortaya koydunuz, dediniz ki: "Kardeşim, verin bunu bize, terörü bitireceğiz." Verdik, hatırlıyorum, konuşmayı da ben yaptım, çekincelerimizi saydım, dedim ki ama bu lazım mı size? "Lazım." Bitecek mi terör? "Bitecek." Bitti mi? Bitmedi.

Sayın milletvekillerine şunu söylemek istiyorum: Bu yetkilerle bunu bırakın, yırtın atın, daha ağırını koyun, valileri Sayın Cumhurbaşkanıyla direkt iletişim kurarak astığı astık, kestiği kestik yetkilerle donatın, bu yine bitmeyecek, böyle bitmez, böyle bittiğinin dünyada bir örneği yok. Allah aşkına ya... Şimdi, bakın, yarın bedelli gelecek, değerlendirmemizi yaparız, hani 1,5 milyon insanı ilgilendiren bir konu, olmaz demiyoruz, doğru değil demeyeceğiz. Ama arkadaşlar ya, hep gidiyoruz şehit ailelerine, şehit cenazelerine, biz o annenin elini öpüp babanın elini öpüp kucaklayıp ayrılıyoruz, sonra günlük hayatımıza devam ediyoruz ama o evdeki baca tüttüğü müddetçe o acı da tütüyor arkadaşlar ya, bir böyle bakın rica ederim ya. Ya, elbette, yetki şart, belli tedbir şart, ben demiyorum ki efendim demokrasi... Demokrasi şudur arkadaşlar: Sonsuz, kâinat kadar geniş, toplu iğnenin ucu kadar dardır. Bana rahatsızlık verdiğin anda senin özgürlüğün sona erer. Bu yanını da kabul ediyorum, etmiyor değilim. Ama şu teklif, üçüncü sınıf ülkelerde olabilecek yetkileri barındıran örtülü bir sıkıyönetimi sürekli toplumun, sivil toplum örgütlerinin tepesinde hissettirecek bir teklif. Ben demiyorum ki valiler bu yetkiyi alarak işte şunu yapacak, bunu yapacak. Yapılmıyor olabilir, yapmıyor olabilirler, şüphe en kötü şeydir, korku en büyük korkudur. Şimdi, bir şüpheyle, bir kuşkuyla, bir ihbarla, uyduruk bir ihbarla bir valinin o ilde, o ilde yaşayan, o ilçede ya da o mezrada, o yerleşkede yaşayan insanlar için hayatı cehenneme çevireceği bir şey ve sonra "Ya, boşmuş, kof çıktı." denir. Böyle olacak bu. Gece denize girenler var mıdır, bilmem. Zifirî karanlıkta denize girenlerin aklına mesela o anda bir köpek balığı filmi geldiği zaman çok seri bir şekilde kıyıya yüzerler. Köpek balığı falan yoktur ortada. Ama gecenin zifirî karanlığında denize girin, aklınıza bir Jaws filmi getirin, derhâl geri dönersiniz. İşte valiler onu yapacak. Bu, doğru değil, gelin, yapmayın. Buradan geçer.

Bu arada, şunu da tabii, yeni 27'nci Dönemde hemen peşinen söyleyeyim: Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak arkadaşlarımız, özellikle de hukukçu arkadaşlarımız... Komisyon mutfaktır ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü Parlamento görüşmelerini belirlerken Genel Kurul görüşmeleri için belli standartlar, saatler, süreler koymuş ama komisyon için böyle bir şeye gerek duymamış kanun koyucu. Bunun sebebi de meselenin komisyonda enine boyuna tartışılması, Genel Kurulda da makul bir sürede, belirlenmiş bir süre içinde konuşulup oylamanın yapılmasıyla ilgilidir. Sayın Köylü'nün tutumunu biliriz, son derece hoşgörülüdür, onda bir tereddüt var diye söylemiyorum ama "Aman efendim, yeterlilik önergesi verelim, bunu bitirelim, bu gece bunun bitmesi lazım." yaklaşımları da doğru yaklaşımlar değil. Milletvekili Mecliste konuşamayacaksa alın rozetini gönderin evine gitsin. Meclis konuşma yeridir, müzakere yeridir. O bakımdan, bunu da araya sıkıştırmış olayım.

Şimdi, özetle, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevi 27'nci Dönemde bence böyle ucu açık, belirsiz yetkilerle valileri donatarak, Hükûmeti donatarak bir terör paranoyasıyla hayatı insanlara zindan etmek değildir. Terörün panzehri demokrasidir ya, terörün panzehri silah değildir, panzer değildir, tank değildir, mermi değildir; terörün panzehri demokrasidir arkadaşlar. Ve 27'nci Dönem Parlamentosu'nun bu yeni sistemde, bu Anayasa'yla değiştirilen yeni sistemde yapması gereken işler var. Bu Parlamentonun, AK PARTİ'siyle, CHP'siyle, HDP'siyle, MHP'siyle, İYİ PARTİ'siyle yapması gereken beş temel iş var. Müsaade ederseniz Sayın Başkan, onlara da çok kısa değinmek istiyorum yeni dönem ilk komisyon toplantısı olduğu için. Bu Parlamento önce Parlamentonun saygınlığını ayakta tutmayı başarmalıdır. Bu yeni sistemle ilgili Anayasa değişikliği geldiğinde, içeriğine baktığımızda bu sistemin, bu değişikliğin Parlamentoyu işlevsiz hâle getireceğini, sembolik, şeklî bir Parlamento oluşturacağını söyledim, aynı iddiamı sürdürüyorum ama bizler bunu değiştirebiliriz. AK PARTİ'lisiyle, CHP'lisiyle, HDP'lisiyle, İYİ PARTİ'lisiyle, MHP'lisiyle, Demokrat Parti, Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisiyle bunu değiştirebiliriz arkadaşlar. Bu Parlamento, bu tür teklifleri birinci partiden geldi diye bir oldubittiyle kabul etmek yerine daha arizamik bir incelemeye tabi tutmalıdır.

Bu Parlamentonun olmazsa olmazları vardır. Bu Parlamentonun olmazsa olmazlarından biri kuvvetler ayrılığının yeniden tesisidir. Bu Parlamentonun olmazsa olmazlarından birisi Türkiye'nin bir an önce yüksek standartlı demokrasi normlarına kavuşmasıdır. Bu Parlamentonun olmazsa olmazlarından bir tanesi iç barış ve huzur ortamının kalıcı olarak tesisidir. Buna dayalı olarak da Kürt sorununu çözmektir ve bu Parlamentonun yapması gereken olmazsa olmazlarından biri de güçlü ekonominin tesisidir. Parlamentonun uğraşması gereken işler bunlardır, 5 tane oldu. Bunlar için de tabii ki OHAL KHK'leri -daha yasalaşmamış olanlar- yetki kanunu çerçevesinde çıkarılan KHK'ler ve CBK'ler -arkadaşlar hemen kısaltmayı bulmuş, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri- noktasında Parlamentonun bunları bir kere OHAL'i ve yetki kanundakileri Parlamentodan yasalaştırması lazım. CBK'leri de Anayasa'ya uygunluk, hukuk normlarına uygunluk ve demokrasi standartları noktasında zafiyete düşürüp düşürmediği konusunda titiz bir çalışma yapması lazım. Meclisin işi bu arkadaşlar, Meclisin işi -öyleyiz diye söylemiyorum, peşinen, önden söylüyorum, olmasın diye söylüyorum- sarayın emir ve talimatları doğrultusunda yasa yapmak değildir. Meclisin işi CBK'lerin önünü açacak, CBK'lere anayasal meşruiyet sağlayacak yürürlükteki kanunları ortadan kaldırmak değildir. Buraya böyle bakalım lütfen.

İlk komisyon toplantısı, ilk gün sayılır aslında, burada samimi, yapıcı bir değerlendirmeyle anlayışımızı ortaya koymak istedim. Tekrar söylüyorum: Artık muhalefet, ana muhalefet, iktidar kavramı yok. Dolayısıyla, Cumhuriyet Halk Partisi, mesele Türkiye'nin menfaatleriyse, mesele aziz milletimizin menfaatleriyse Meclisin birinci partisiyle de, beşinci partisiyle de, grubu bulunmayan partilerle de iş birliğine, diyaloğa, çözüme açıktır. Ama bize düşen öncelikli görev tabii ki... Sayın Bahçeli "Denge, denetim görevini millet bize verdi." diyor da hiç öyle bir şey yok yani. Sayın Bahçeli yürütmeyle yan yana, kol koladır. Eğer bir denge, denetleme görevi verilmişse o Cumhuriyet Halk Partisine, HDP'ye, İYİ PARTİ'ye ve diğer grubu bulunmayan partilere verilmiştir. Bu şu demek değil: AK PARTİ'nin de, AK PARTİ milletvekillerinin de Parlamentoda denge denetim görevi vardır. Gelin, daha işin başındayken Türkiye'nin hak ettiği demokrasi normlarıyla bu toplumu, bu milleti buluşturalım. Her vesileyle ki siz bu millete çok şey borçlusunuz. Bu millet size on altı yıldır devletin anahtarını verdi ve hâlen geri almadı. Gelin bu milleti hak ettiği demokrasiyle tanıştırın arkadaşlar. Sürekli daraltarak, demokrasinin kanallarını sürekli daraltarak bir silindir olması gereken demokrasiyi, Türkiye demokrasisini bir koniye çevirmeyin. Yani şu anda AK PARTİ'nin, AK PARTİ hükûmetlerinin demokrasiye bakışı, bir soba borusu gibi, silindir gibi düşünün demokrasi kanalını, siz o soba borusunun bir tarafını kapatmak suretiyle koniye çevirdiniz, koni demokrasisi var Türkiye'de.

Evet Sayın Başkan, ayrıntılara girmiyorum her ne kadar madde üzerinde söz almış olsam da...

BAŞKAN - Yeteri kadar arkadaşlar konuşuyor zaten.

ENGİN ALTAY (İstanbul) - Evet, grup başkan vekillerinin böyle toleransları oluyor, arkadaşlar kusura bakmasın.

Anlayışım budur, ben yol yakınken bu hatadan dönmenizi, öncelikle AK PARTİ'li ve Milliyetçi Hareket Partili arkadaşlarıma samimi, dostane, sahici bir şekilde tavsiye ediyorum.

Teşekkür ederim.