| Konu: | Su Ürünleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 11 |
| Tarih: | 30.10.2019 |
CHP GRUBU ADINA ORHAN SARIBAL (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmelerine başladığımız Su Ürünleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'yle ilgili Cumhuriyet Halk Partisi adına görüşlerimi ifade etmek isterim.
Kabul tarihi 22 Mart 1971 ve yayımlanma tarihi 4 Nisan 1971 olan kırk sekiz, kırk dokuz yıl önce yapılmış bir kanun. O kanun çıktığından bugüne kadar dünyada çok şey değişti, elbette Türkiye'de de, bu coğrafyada da birçok şey değişti. 1380 sayılı Kanun'un, bu kanunun çeşitli maddelerini değiştirmek ve bu kanunla ilgili yeni bir yaklaşımı ortaya koymak adına iktidar bir teklif getirdi. Bu teklifi Komisyonda inceledik, gördük ki teklife imza atan milletvekillerinin tekliften haberi yok. Yani her konuda, her maddede bir eleştirimize, elbette daha doğruya doğru bir eğilimimize, yönelmemize rağmen ne yazık ki iktidar -nereden geldiyse- kelimesine bile dokunmadan Komisyondan hızlıca geçirme çabası içerisinde oldu. Oysa 2018 yılında Giresun Milletvekilimiz Sayın Necati Tığlı bir yasa teklifi sunmuş, yine 2019 yılında Sinop Milletvekilimiz Barış Karadeniz bir teklifte bulunmuş. Normalde Komisyonun yapması gereken neydi? Bu teklifleri, bu önermeleri birleştirip oradan daha doğru, daha bilime yakın, daha Türkiye'nin gerçeklerine yakın bir yasa teklifini daha geliştirip, büyütüp daha doğru işler yapmaktı ama bunların hiçbiri önemsenmedi. Özellikle alt komisyonda ısrarla incelenmesi talebimiz ne yazık ki kabul edilmedi. Sonra gördük ki şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Aslında amaç, evet, ufak tefek düzenlemeler yapmak ama onun altında -diğer alanlarda olduğu gibi- emperyalizmin ve kapitalizmin bir dayatması olan, denizlerin ticarileşmesi, denizlerde yapılacak olan yeni yatırımların adrese gitmesi. Hukukun tamamen bir kenara bırakılıp keyfî bir idare sonucu denizlerin talanının daha da önünün açılmasına dair bir tutumu ne yazık ki görüşmeler bittiği andan itibaren gördük ve anladık.
Değerli milletvekilleri, Türkiye 8.333 kilometrelik kıyı şeridine sahip ve 177.714 kilometre uzunluğunda akarsulara sahip muhteşem bir ülke. Su alanları üzerinden değerlendirdiğimizde, bu ülke 26 milyon hektar alana sahip; hemen hemen ekilebilir biçilebilir toplam tarım alanımız kadar, 26 milyon hektar. Bu, kocaman, devasa bir alan. Bu, dünyanın en önemli su havzaları, su kıyıları üzerinden çok önemli bir alan. Bunun karşılığında Türkiye'de 100 binden fazla aile doğrudan, 500 binden fazla kişi de dolaylı olarak bu balıkçılık sektörüyle bizzat ilgilenmekte. 2002 yılında hemen hemen 8 bin civarında olan tekne sayısı bugün 22 bine ulaşmış durumda.
Bu koşullarda, özellikle bu su meselesine şöyle bir bakmamız gerekiyor: Değerli milletvekilleri, bugün soluduğumuz havanın oksijeninin yüzde 80'ine yakını su alanlarından elde edilmektedir. Hani hep orman deriz ya, "Orman oksijen." "Orman bizim hayatımız." deriz, elbette öyle, elbette kıymetli ama dünyadaki oksijen rezervinin yüzde 80'inin denizlerden, su havzalarından elde edildiğini görmek zorundayız. Yani ne demek istiyoruz? Ormanları korumaya çalışıyoruz, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, "Ormanlara dokunulmasın." diyoruz ama iş suya gelince ne yazık ki suları koruyamıyoruz. Şu anda sularımızın aşağı yukarı hepsi kirli. Hem Karadeniz meselesi üzerinden hem de sularımızın kirlenmiş olması meselesi üzerinden diğer arkadaşlarımızın zaman zaman söyledikleri, elbette balık popülasyonumuzun da hem çeşitlilik anlamında, deniz biyoçeşitliliği anlamında, bitkisel çeşitlilik, elbette hayvansal çeşitlilik ama aynı zamanda da balık türleri açısından geriye doğru gittiğini, ilerlemediğini, gerilediğini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. İşte en basitinden, Karadeniz'de 26 olan balık çeşitliliğimizin bugün 6'ya kadar düştüğünü bizzat Karadenizli milletvekillerimizin söylediğini biliyoruz. Aynı şekilde Türkiye coğrafyası açısından ve iç sular ve denizler açısından bakıldığında da 100 çeşidin çok alt düzeylere düştüğünü, hemen hemen 20-25 çeşide kadar düştüğünü birlikte görüyoruz ve anlıyoruz.
Değerli milletvekillerimiz, yine, 2002 yılında özellikle Türkiye'de üretilen toplam balığın avcılıkla üretilen kısmı yüzde 90, yüzde 90 avcılıkla. Bugün geldiğimiz noktada kültür balıkçılığı, yetiştirme balıkçılığı ve doğal avcılıkla gelinen oran yüzde 50-yüzde 50. Yani aynen tarımın diğer alanlarında olduğu gibi, şirket tarımı, endüstriyel tarım, monokültür, belirli ürünlerin üzerinden tarımı sürdürme ve ondan büyük tekellerin hegemonya oluşturması ve gıda üzerinde de dünyayı teslim alması meselesi aslında deniz ve balık ürünlerinde de karşımıza çıkmakta. Çünkü kültür balıkçılığında, balık yetiştiriciliğinde türler belli, çeşitler belli ve onları üretenlere bakıyorsunuz, hepsi birer şirket; ihracat yapıyor ama ülkemin insanı balık tüketiminde ne yazık ki gerilere düşmüş durumda.
Peki, balık kirliliğini gideren en önemli araç nedir? "Deniz patlıcanı" denen bir canlı. 15-20 santim boyutunda, bütün dünyada ülkelerin koruduğu, bir yılda 150 ton civarında temizlik yapan bu canlı ne yazık ki bizim ülkemizde tutulup satılıyor para ettiği için. Oysa bütün dünya ciddi anlamda buna bir yasak getirmiş ama bizde çok hızlı bir şekilde tutulan ve satılan bir canlı olarak denizlerimizde asıl görevi olan deniz temizliğini yapamaz durumda yaşamını sürdürmektedir.
Diğer bir konu: Yine, 2002 yılında denizlerimizde 523 bin ton balık avlanırken günümüzde bu miktar yüzde 46'lık düşüşle 284 bin tona inmiştir, 284 bin ton. 2002'de 64-65 milyon insanın olduğu bu topraklarda bugün 82 milyon ülke insanımız, sığınmacı olarak -sayısını bilmiyoruz ama- 4-4,5 milyon ve 25 milyon turistin de geldiğini varsayarak... Bakan kırmızı et pahalı diye -seyrediyor ya bizim Bakan, ne söylediğini aslında tam da bilmiyor ama söylüyor- şunu demişti: "Kırmızı et yiyemiyorsanız balık yiyin."
Balık karnesine bir bakalım ne kadar balık yiyeceğiz diye: 2002 yılında toplam 567 bin ton olan avcılığımızın yüzde 45 düşüşle 314 bin ton olduğunu görmek zorundayız. Balık üretimimiz yaklaşık olarak 250 bin ton civarında azalmış, Bakan ne diyor: "Kırmızı et pahalı, yemeyin. Siz balık yemeye devam edin." Kendisinin yediği kesin ama halkımızın ne yediği belli değil.
Sadece yetiştiriciliğin yani kültürel balıkçılığın artmış olmasının toplam su ürünleri, balık üretimimizin arttığı anlamına gelmeyeceğini çok net bir şekilde söylemekte yarar olduğunu bir kez daha sizlerle paylaşmak isteriz.
Bu koşullar şunu gösteriyor: Denizlerimiz ölüyor, denizlerimiz kirleniyor. Yine söylendi bugün, asıl önemli olan, tabii, kâr ve rant. Dolayısıyla küresel ısınma ve iklim değişikliğini önceleyerek ısı değişikliğinin yarattığı iklim krizi, iklim krizinin enerjiyle ilgili getirmiş olduğu sorunlar, ülkemizin ısrarla dayattığı HES'ler, HES'lerin getirmiş olduğu kirlilik -bunun devamında- nehirlerde, iklim değişikliğinin etkisiyle çok fazla yağış ve buna bağlı çamurlar, bataklar; elbette özellikle söylemek lazım, Karadeniz Sahil Yolu; Karadeniz Sahil Yolu'ndan sonra Karadeniz'in artık bir çöplüğe dönüşmüş olması ve denizlerin, özellikle Karadeniz'in ısrarla kirlenmesi; yetmez, belediyelerin evsel atıkları; yetmez, endüstriyel atıklar; yetmez, hayatın her alanında insanın kullandığı kendi yaşam alanlarını ısrarla kirletme anlayışı, denizlerimizi hızlıca kirletmekte ve ne yazık ki bir süre sonra denizlerimizde canlıların yaşama olanağının yavaş yavaş tükenmesi meselesi.
Değerli arkadaşlar, öyle ki balık eti meselesi üzerinden 2018'le 2002'yi kıyasladığımızda, hatta 2000 yılından baz alırsak 2000 yılıyla bugün arasında kişi başına düşen balık miktarında 1,9 kilogram azalma var ama dünya verilerine bakıyorsunuz, kişi başına yıllık 20 kilogramın üzerinde. Hemen yanı başımızdaki Yunanistan, hemen yanı başımızdaki Bulgaristan ve diğer ülkelerde kişi başına 20 kilogram/yıl balık düşerken bizde ne yazık ki 6,1 kilogram seviyesinde.
Yine, Karadeniz'den söz etmişken elbette hamsiyi mutlaka söylemek lazım. Hamsi, 2002 yılında 373 bin ton üretilirken bugün geldiğimiz noktada 96 bin ton civarlarına düşmüş durumda, nereden bakarsanız bakın, ciddi bir azalma, ciddi bir kayıp. İlgili Bakan hâlâ "Ya, kırmızı et pahalı, balık yemeye devam." anlamında bir tuhaf tutarlılığı göstermeye çalışıyor ve devam ediyor.
Balıkçılık alanında avcılıkla ilgili tutumda gerileme olurken ihracat gerekçesiyle hızlıca kültür balıkçılığının önünü açtık. Kültür balıkçılığının adı şu, arkadaşlar: Kültür balıkçılığı, bizim denizdeki floramızı bozarken aynı zamanda uygulanan yemlerle denizin tabanını da kirletmektedir. Fütursuzca ve kuralsız bir şekilde ülkenin her tarafında, tatlı su demeden, tuzlu su demeden kültür balıkçılığının önü açılmakta ve buralarda ciddi anlamda bir kirlenmeyi de kendisiyle getirmekte ama aynen biraz önce söylediğim gibi, tek tip, monokültür balık üretimini artırmakta. Oysa denizlerimizdeki biyoçeşitliliği bir şekilde azaltmakta ve yok etmektedir.
Değerli milletvekilleri, gelen teklif, birkaç değişik yönüyle de gerçekten çok ilginç. Aslında su kooperatifleri, balıkçılık kooperatifleri ısrarla -mutlaka bizi dinliyorlar- bu teklifin kanunlaşmasını talep ediyorlar. Bunları anlayabiliyoruz, kaçak balıkçılığın önlenmesi, balıkçılık sertifikasının sağlanması, tescilinin yapılması, bütün bunları anlayabiliyoruz. Bunlar yaklaşım olarak doğru sayılabilir ama birkaç şey var ki mutlaka bahsetmek lazım.
Su ürünleri birlikleri, balık kooperatifleri daha önce barınaklardan tutun da bütün bu sahil kenarındaki projelerde katkıları olan, payları olan ve kamu tarafından korunan, öncelikle onların hakkı olan bir yapı içerisindeydi. Şimdi bu tasarı diyor ki: "Bir proje getirin, getirdiğiniz proje bizler tarafından incelenecek. Özellikle bu proje, Çevre Şehircilik ve Turizm Bakanlığına sorulacak, görüşleri alınacak, altmış gün bekleyeceğiz, altmış gün içerisinde eğer bunlara ilgili kurumlar tarafından bir cevap gelmezse bilin ki bu, olumluluk anlamına gelir." Anayasa'nın 40'ıncı maddesi der ki: "Böyle bir hakkınız yok." Yani altmış gün sonra şunu söylerseniz anlarız: "Kamu kurumundan cevap gelmediği için buna bir işlem yapamayız, olumsuzdur." anlamını taşıyan bir ifade elbette makul. Ama hayır, "Altmış günde cevap gelmediyse projeniz makul, uygulanır." demek, hakikaten hiçbir açıdan bir hukuki anlam taşımadığı gibi, gerçekten bu kanunun içini doldurmaya dair önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır.
İkincisi: Kamu İhale Kanunu'nu es geçerek bu sahil bölgelerinde balıkçı barınakları ve diğer yapılarla ilgili ihale açılacak ya da öneride bulunulacak. Eğer öncelediğimiz su kooperatifleri, su birlikleri, balıkçılık kooperatifleri almazlarsa bunlar üçüncü şahıslara yani tüzel kişiliklere verilecek. Bunun kriteri ne? Nasıl olacak? Su kooperatifi, balıkçılık kooperatifi gelecek, diyeceksiniz ki "A sahilinin ilgili barınağının size verilme fiyatı 1 milyon lira." Kooperatif de diyecek ki: "Benim bunu alma gücüm yok." Ne yapacaksınız? "O zaman sizin gücünüz yoksa kenara çekilin, biz bunu bir arkadaşımıza, dostumuza verelim." Bu, kesinlikle olmaması gereken, kesinlikle geçmemesi gereken önemli maddelerden bir tanesi.
Bir önemli madde de bir önceki bahsettiğimiz altmış günlük mesele. Bunun gerçekten ne vicdana ne insanlığa ne hukuka sığar bir tarafı vardır. Bu 2 maddenin, kesinlikle olumlu olarak geçmemesi, bu Meclis tarafından düzeltilmesi gerekir. Bu 2 madde, bütün bu teklifin altını dolduran ve denizlerimizin, kıyılarımızın ve küçük balıkçılığımızın öldürülme maddeleridir. Bu konuda özellikle dikkatinizi çekmek isterim.
Bununla mı sadece? Hayır. Avrupa Birliğinde, bütün dünyada sahilden itibaren 50 metre derinliğe kadar avcılık yapılmaz. Bizim ülkemizde, özellikle Karadeniz meselesi üzerinden 24 metreydi yani 24 metre derinlikten sonra avlamaya müsaade ediliyordu. Şimdi bu, 18 metreye düşürülüyor. 18 metreye düşürülmesi demek, Karadeniz'in daha da yıpratılması, daha da yok edilmesi, ne yazık ki balık popülasyonunun daha da bitirilmesi anlamına gelir. Buna da müsaade etmemeli bu Meclis. Bu derinliğin bizim açımızdan 50 metreye çekilmesi ama hiç olmazsa önceki gibi, şu anda mevcut uygulandığı biçimiyle 24 metre derinliğinde kalması gerekmektedir. Eğer biz bunu 18 metreye çekersek Karadeniz'i bitirme sürecini daha da hızlandırırız.
Diğer bir konu, değerli arkadaşlar, 1 Nisan ile 15 Eylül arasında avlanma yasağı uygulanıyor, Akdeniz'de başka, Karadeniz'de kısmen ve Marmara ve diğer denizlerde. Değerli arkadaşlar, bu yasakların çeşitli yöntemleri var. Bir kota mevzusu var, kota mevzusu şu: Bizde tekneye "Günlük şu kadar avlayacaksın." deniyor, bizdeki model bu. Oysa dünya şunu yapıyor: Bir, balık rezervine göre yani o denizde ya da gölde ne kadar balık var, ona göre bir planlama yapıyor. İki, hangi çeşit avlanacaksa onun mevcut durumuna göre bir kota getiriyor ve düzenleme yapıyor. Üç, günün belirli saatlerinin dışında avlanmaya izin vermiyor. Oysa bizde sadece teknelere "Günlük şu kadar tutacaksınız." diyorlar. Onu da denetleyen kim, nasıl, onu bilmiyoruz.
Önemli bir konu daha, değerli arkadaşlar, 1971, şu anda 2019, kırk dokuz yıl. Kırk dokuz yıl önce su ürünleri fakültesi var mıydı arkadaşlar? Kırk dokuz yıl önce su bilimleri ve mühendisleri, teknolojisi, fakülteleri var mıydı arkadaşlar? Yoktu, hiçbiri yoktu. Kırk dokuz yıl önce balıkçılık teknolojisi, mühendisleri, fakültesi var mıydı arkadaşlar? Yoktu, şimdi var, hepsi var, 15 bin de meslektaş arkadaşımız var, 15 bin ama "fahri denetçi" diye bir kavram geliyor, "fahri denetçi". Bütünüyle söylemek isterim, biz "fahri denetçi" kavramının bütününe global olarak, bütünsel olarak karşıyız grup olarak, net. Belli ki çoğunluk esasına göre buradan bu çıkacak. O zaman şunu yapmalıyız: Yani ne iş yaptığını bilmediğimiz, ne olduğunu bilmediğimiz, hangi sıfatın olduğunu bilmediğimiz kişilere gönüllülük üzerinden bir fahri denetçilik vereceğiz ama bu meslektaşlarımıza hiçbir sorumluluk vermeyeceğiz.
Yine, balık hallerinde ya da sağlık ocaklarında çalışan veteriner hekimlere, doktorlara bir balığın pazara sunulup sunulmayacağına, bir balığın çöpe atılıp atılmayacağına karar verme yetkisini veterinere vereceğiz, doktora vereceğiz ama ne yazık ki bu 3 grup mühendis arkadaşımıza vermeyeceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Başkanım, bitiriyorum.
BAŞKAN - Sözlerinizi tamamlayın lütfen.
Bir dakika süre verdim, bir dakikada toparlayın.
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Çok teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlar, bu arkadaşlarımız şu anda mağdur. Bir mesleği yok sayma, bir mesleği görmeme, bir mesleği itibarsızlaştırma, bunları kabul etme olanağımız yoktur. Bize söylenen şudur: "O arkadaşlarımız yeterli ders almamaktalar." diyerek bir de o arkadaşlarımızın aldıkları meslek eğitimine haksızlık ediyoruz. O 15 dersi sayacağım, arkadaşlar: Balık anatomisi ve fizyolojisi, balık sistematiği, histoloji ve embriyoloji, akuakültürde su kalitesi yönetimi, genel parazitoloji, patoloji, balık hastalıkları, akvaryum balık hastalıkları, balık sağlığında biogüvenlik, balık sağlığına giriş, su ürünlerinde farmakoloji, balık hastalıkları teşhis ve tedavi, balık immünolojisi ve aşılama, balık sağlığı yönetimi, su omurgasızları hastalıkları.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bu alanlarda eğitim alan 3 grup meslek arkadaşlarımızın bu kanunda bir tek yerde yeri yok.
BAŞKAN - Sayın Sarıbal, teşekkür ediyorum.
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Değerli Başkanım, teşekkür ediyorum.
Sözümü bitireyim.
BAŞKAN - Süreniz bitti.
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bu ülkede üniversite kuruluyor, fakülte kuruluyor, bilim insanları emek veriyorlar, dört yıl, beş yıl aileler, bütün devlet buraya hizmet ediyor ve bugün biz bu insanlara "Siz yoksunuz." diyoruz. (CHP sıralarından "Bravo!" sesleri, alkışlar)