| Konu: | 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısının Tümü münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 2 |
| Birleşim: | 39 |
| Tarih: | 21.12.2018 |
CHP GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Sayın Başkan, Sayın Genel Başkanım, Halkların Demokratik Partisinin Sayın Eş Genel Başkanları, Milliyetçi Hareket Partisinin Sayın Genel Başkanı, değerli milletvekilleri; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına sevgiyle saygıyla selamlıyorum.
2019 bütçesinin görüşmelerini yapıyoruz. Pek çok arkadaşımız için ilk bütçe deneyimi, bazılarımız ise onlarcasını dinlediler. Şüphe yok ki 16 Nisanda bizim "rejime kasteden Anayasa değişikliği" dediğimiz, destekleyenlerin ise "sistem değişikliği" olarak adlandırdıkları bu yeni durumda ilk bütçe görüşmelerini tamamlamak üzereyiz. Bunun için biraz bütçe ve bütçe hakkı üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum.
Parlamento ile bütçe, Mecliste yer almak ile bütçe hakkı, egemenliğin kullanılması ile bütçe hakkının kullanımı arasında doğrudan bir ilişki, varoluşsal bir ilişki var; birbirini doğuran ve birbirinin sürmesini sağlayan iki önemli hak bu. Bütçe hakkı, kısaca, vergi ve benzeri gelirler ile kamu harcamalarını yani giderleri belirleme, onaylama, denetleme hakkıdır. Bu, insanlık ve demokrasi tarihi açısından kazanılmış en önemli haktır. 1215'te İngiltere Kralı Yurtsuz John, Thames Nehri kenarında, ayaklanan baronlarla Magna Carta'yı imzaladı. Magna Carta'ya göre artık vergi toplama, vergiyi vereceklerin rızası olmadan olmayacaktı. İmza töreni bir çayırda yapıldı, bir sarayda veya bir başka mekânda değil; tarafsızlığa ve tarafların eşitliğine vurgu yapmak açısından.
Vergide rızanın kabul edildiği 1215'ten 1689 Haklar Beyannamesi'ne kadar, savaşlar, akan kanlar, itirazlar, yeniden üretilen rızalar, yeni anlaşmalar, feshedilen meclisler, yeniden oluşturulan meclislerle önemli bir mücadele süreci geçti. 1689 Haklar Bildirgesi'nde tekrar altı çizildi ki kanunsuz vergi alınamaz; vergi izinleri kanunla ve bir yıllığına verilir ve yapılacak harcamaların dökümü önceden Meclise bildirilecektir. Yani yapılan uygulama, bugün bizim burada yaptığımız bütçe uygulamasının temelidir, modern bütçe anlayışının da başlangıcıdır.
Bütçe hakkı, monarşiye karşı, bir tek adam rejimine karşı büyük mücadelelerle elde edilmiş bir haktır. Halk adına, halk tarafından seçilenlerin, vergiyi toplayacak sağ el ile yardımları dağıtacak, harcamaları yapacak şefkatli sol elin dengesini kendi vicdanlarında kurma ve bunu kâğıda geçirmeleri demektir.
Peki, Türkiye'de ne oldu? Türkiye'de de seyir çok gecikmeli olsa da Avrupa'dan ve dünyadan farklı olmadı. 1808 Senedi İttifak, padişah ile ayanlar arasında, padişahın yetkilerini kısıtlayan ve demokrasi tarihimiz açısından ilk Batılılaşma belgesi; ilk demokrasiye doğru yani padişahın haklarının kısıtlanıp çok partili sisteme doğru başlayacak olan yürüyüşteki şüphesiz en önemli adım atıldı. Ama Türkiye bunu belki de Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, adını söylemeden, bundan on yıl önce başlayıp on yıldır söylediği "İki yüz yıldır milletimize istikamet dayatılıyor." söylemiyle hatırlayacak. Sözün söylendiği günden iki yüz yıl geriye giderseniz Senedi İttifak'ı yani padişahın yetkilerinin kısıtlanmasını, tek adam rejiminden yetkilerin paylaşılmasına başlayan ilk adımı göreceksiniz. "İstikamet dayatılıyor." diye itiraz edilen meselenin özü budur aslında.
İlk Anayasa'mız 1876'da ilan edilmiştir ve Kanuni Esasi'de kazanılan önemli hakların en önemlisi 1908'de İkinci Meşrutiyet'le birlikte kazanılan güvenoyu ve gensoru müessesesidir. Ancak biz onu 16 Nisandaki referandumla 24 Hazirandan sonra kaybettik ve Meclisimizde, 1908'den beri olan bir kazanım, gensoru yani bakanlardan hesap sorma ve güvenoyunu kaybetmiş olan hükûmetin ve bakanın görevine devam edememesi artık yok.
Gensoruyu kaldıran, güvenoyunu kaldıran, bakana sözlü soruyu kaldıran ve belki en önemlisi, Meclis onaylamasa da bütçenin bir önceki yılın bütçe giderleri üzerinden yeniden değerleme oranlarında artırılarak yürütme tarafından yeniden uygulanabilmesi yani bütçenin bir yıllığına bir kanunla verilmesi, bütçenin fiilî bir güvenoyu olması ve bütçesi geçmeyen hükûmetin Parlamento, dolayısıyla halk desteğini kaybettiği gerçeğinin, böylesine önemli bir kazanımın ve denetimin elden yitirilmesinden bahsediyoruz. Yani Türk demokrasi tarihi açısından iki yüz on yıllık, dünya demokrasi tarihi açısından da sekiz yüz yıllık bir geriye gidiş. Ne hazindir ki ne kötü bir tesadüftür ki veya tesadüf müdür ki o Senedi İttifak'tan bu ittifak senedine yine aradan iki yüz on yıl geçmiş ve 16 Nisan referandumu üzerinden 24 Haziranda bir ittifak senedi ve o ittifak senedinin yarattığı birlikteliğin bir Cumhurbaşkanı seçmesi sonucunda tüm bu kazanımları kaybettiğimiz bir süreci yaşadık.
Burada temel sıkıntı, insanlık tarihinin ortak kazanımlarını reddeden, ortak kurallarını hiçe sayan bakış açısıdır. Arşimet milattan önce 300 yılında, bundan iki bin üç yüz yıl önce fırlar ve suyun kaldırma kuvvetini keşfeder. O kuralı gözeten gemiler yapılır, o gemiler yüzer, o gemiler batmaz, bu kuralı kimse tartışmaz. Nikola Tesla'nın bundan yüz otuz yıl önce bulduğu alternatif akımla Keban Barajı'nda üretilen elektrik bu salona gelir. Bundan yüz kırk yıl önce Edison tarafından icat edilmiş ampulün aydınlatmasıyla bu salonlar aydınlanır. Dünya Arşimet'i, Tesla'yı, Newton'u asla tartışmaz ama onlarla birlikte Montesquieu'yü de tartışmaz.
O tarihlerde Montesquieu, 1748'de, bundan iki yüz yetmiş yıl önce yazmış olduğu "Kanunların Ruhu Üzerine" adlı kitabında "Egemenlik yetkisinin yasama, yürütme ve yargı olarak üçe bölünmesi, hak ve özgürlüklerin en sağlam hukuki ve fiilî güvencesidir. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden ne kadar ayrıysa o kadar ileri gidilir; yasama, yürütme ve yargı birbirine ne kadar yakınsa devletler o kadar kolay çöker." demişti.
Dünya Arşimet'i, Newton'u, Edison'u ve Montesquieu'yü tartışmazken, biz tartışılmayanları bir yana bırakıp Montesquieu'nün söylediklerini göz ardı ederek yasama, yürütme ve yargıyı tartışmalı ve birbirinden ayrı değil, birleşen, kuvvetler ayrılığını değil, kuvvetler birliğini öne çıkaran, esas alan bir sisteme, bir rejime geçtiğimizden dolayı endişeliyiz ve tehlikenin yaklaştığı günleri hep beraber yaşıyoruz.
Yakın geçmişini iç savaşlarla, askerî darbelerle harcamış, göstermelik parlamentolara sahip rejimlerin tamamı tek adam rejimleridir.
Elimdeki Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi'ne göre ülkeler ve siyasi sistemlerini karşılaştıran basit bir tablo var. İnsani Gelişmişlik Endeksi'ndeki ilk 10 ülkenin 9'u parlamenter sistemle, 1'i başkanlık sistemiyle yönetiliyor, o da Amerika Birleşik Devletleri, o da katı kuvvetler ayrılığıyla tanımlanan bir başkanlık sistemi. Son sıradaki 10 ülke -ilk 10'u tanıdık Norveç'inden, Avustralya'sından, İsviçre'sinden Almanya'sına kadar- Mali, Mozambik, Sierra Leone, Gine, Burkina Faso, Burundi, Çad, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Nijer'in çoğu başkanlık, 4 tanesi yarı başkanlıkla yönetiliyor. Hiçbirinde Parlamento yok ama şüpheniz olmasın ki hiçbir tanesinde olmayan ortak özellik kuvvetler ayrığından eser yok. Tek adam rejimiyle yönetiliyor, tek adam varsa parlamento üzerinde etkin, tek adam yasama ve yargı üzerinde sonuna kadar belirleyici rol oynuyor. Burası Parlamento, burası, "parle" fiilinden geliyor Fransızca, "konuşulan yer" demek. Fikir özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün ortak kazanımı, zaten en şok edici fikirlerin bile şiddet içermediği takdirde özgürce bütün ülkede, bütün evrende savunulmasını söylerken bir de kürsü masuniyetiyle güvence altına alınmış burada herhâlde bu kürsüden söylenen en şok edici sözlere bile sabırlı olmak gerekir ama maalesef son yıllarda parlamenterlerin kürsüde söyledikleri sözlerden dahi haklarında fezleke düzenlenmesi, ceza almaları ve milletvekilliklerinin düşürülmesine son dört yıl içinde burada çokça şahit olduk.
Fikirlere Atatürk'ün ve cumhuriyetin kurucu kadrolarının tahammülü hep anlatılır. Bunun bir tek sebebi var: Onlar, İngiltere, Fransa ve Osmanlı'yı Osmanlı'nın birer paşası, birer askeri olarak gördüler, okudular, incelediler. İngiltere ve Fransa'yı yetişen demokrasinin, yetişen kuvvetler ayrılığının kurtardığını ve Osmanlı'nın çöküşünün kuvvetler ayrılığı ve demokratikleşmede zamanlamadaki gecikme olduğunu çok iyi bildiler. Bu yüzden ilk Meclis çok renkliydi, çok sesliydi, çok tahammüllüydü. İlk Mecliste en çok eleştirilen kişilerden biri de bizatihi Atatürk'ün kendisiydi. Kendisine başkomutanlık teklif edildiğinde ancak üç aylığına kabul edip üç ayda bir yeniden oylama talep eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk Meclisteki tartışmalarda -ilk Meclis tutanaklarında- en sert şekilde eleştirilmekteydi. Kendisi kurtarıcıydı, kendisi kurucuydu, kendisi millî kahramandı. Böyle sıfatları olmayan, bir partinin genel başkanı olan bir Cumhurbaşkanına, Atatürk'e yöneltilen eleştirilerin çok altındaki eleştirilerin şiddete varan karşı çıkışlarla bu salonda karşılandığını bir kenara not etmek lazım. Hatta daha da fenası var: Geçmişte Genelkurmay Başkanlığı yapmış, bugün Millî Savunma Bakanlığında olan birisine sadece bazı eleştiriler yöneltildiğinde bile "Sınır ötesi operasyondan önce ordumuza bu yapılır mı?" diyenlere Sakarya Meydan Muharebesi'ne gidecek olan Atatürk'ün ilk Mecliste hangi sözleri duyduğunu, hangi sözlere tahammül ettiğini, hangi sağlıklı müzakereleri yönettiğini ve Atatürk'ün demokrasi anlayışından nereye savrulduğumuzu hatırlatmayı bir borç bilirim. (CHP sıralarından alkışlar)
Ayrıca, Millî Selamet Partisinin dışarıdan desteklediği Adalet Partisi Hükûmetinin Devlet Bakanı Hayrettin Erkmen'i kendi verdiği gensoruyla düşürdüğü 1980'den, Anavatan Partisinin çoğunlukta olduğu Parlamentoda kendi bakanı İsmail Özdağlar'ı Yüce Divana sevk ettiği 1985'ten, bırakın sol partileri, Adalet Partisinin, Anavatan Partisinin, Doğru Yol Partisinin ön seçimle milletvekili adaylarını belirledikleri ve öyle oluşan bir Parlamentodan bugün katı grup disiplinlerinin ve bir kişinin yasamayı, yargıyı, yürütmeyi ve sonunda Parlamento grubunu tek başına belirlediği nasıl bir sürece savrulduğumuzun da altını çizmek isterim.
Elbette büyük bir gerileme yaşıyoruz. Bu gerilemedeki en önemli kilometre taşlarından birisi şüphesiz 15 Temmuz darbe girişimi. Önlenmeyen, öngörülen ve sonuçlarından faydalanılan bu darbeye biz ilk gün, ilk saniyeden itibaren karşı çıkmış olmanın, net tavır koymuş olmanın ve bu Parlamentoya gelip seçilmiş hükûmetin arkasında yapılacak ilk demokratik seçimlere kadar ana muhalefet görevinde olduğumuzu ilk dakikalardan teyit ve tescil ettirmenin rahatlığıyla söylüyoruz. Ama hemen arkasından ilan edilen OHAL ki Meclisin hiçbir tarafı o gün darbecilerle enfekte değildir. 4 grubun genel başkanları 16 Temmuz günü darbeye karşı bildiriye imza atmış ve burada darbe karşıtı bir özel oturumda FETÖ yapılanmasıyla mücadele için destek, iş birliği sözü vermişler ve bu konuda Hükûmete âdeta hukuk içinde kalmak kaydıyla tam destek vermişlerdir. Ama 20 Temmuz günü Sayın Genel Başkanımız ilan edilecek OHAL üzerine bir "Destek verir misiniz?" sorusuna, kendi mevkidaşından aldığı bir telefona "Bırakın da beyefendi, birileri de demokrasiyi savunsun çünkü OHAL ilanıyla askıya kalkacak demokrasi bu ülkeye ağır bedeller ödetecek." demiştir.
O günden bugüne, OHAL'in sürdüğü iki yıllık dönemde hep bu hatırlatmaları yaptık ama siz hep metrik karşılaştırmaları tercih ediyorsunuz. "Dolar şuradaydı, şuraya çıktı; faizler yükseldi." OHAL'in ilan edildiği ve Sayın Genel Başkanımızın o tarihî uyarıyı yaptığı gün 2,98 olan dolar kurunun OHAL kalkarken 5,55 olduğunu ve yüzde 8'lik politika faizinin yüzde 17,75'e tırmandığını bir kez daha hatırlatmayı bir borç biliriz.
OHAL meselesini somutlaştırarak anlatacak olursak, olağanüstü hâl sürecinde hep artan faizler ve yükselen doları dış ülkelerin Türkiye'ye yatırım yapmamasına, yatırımcının kaçmasına, sıcak paranın seyir değiştirmesine bağladınız. Evet, bunların hepsi doğruydu. Bunların hepsinin bir uçağa binip Türkiye'ye geldiğini düşünsek, havalimanına iniş yapmak üzereyken yabancı yatırımcı ve kargosundaki milyarlarca dolarlık yabancı sermaye, siz OHAL'i ilan ederek havaalanının ışıklarını kapattınız, öngörülemezlik yarattınız. Sermaye öngöremediği bir piste inmez. Sermaye ve yatırımcı hukuk güvencesinin olmadığı, mal ve can güvencesinin olmadığı, müsaderelerin hukuksuzca yapıldığı bir sürece, bir ülkeye yatırım yapmak istemez. İşte, o yüzden OHAL'in ülkeyi savurduğu nokta ve bunların matematiksel karşılığı budur.
Ve biz bir kez daha tarih önünde haklı çıkmanın, sizin yanılmanızın, bizim haklılığımızın teyidinin içimizi buran haklı gururu ama ülke açısından üzüntüsünü yüreğimizde hissettik, hissetmeye de devam ediyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)
Sadece faiz, para falan filan değil, bakarlar dışarıdan, bakarlar. Örneğin Osman Kavala'nın tutuklu olduğu bir ülkeye bakarlar, gazetecilerin tutuklu olduğu ülkeye bakarlar, insan hakları savunucularının en ağır şekilde itham edildiği, derdest edildiği, tecrit edildiği ülkelere dışarıdan bakarlar ve siz bunları yaparsanız bu ülkede yatırım yapılabileceğine, bu ülkede tatil yapılabileceğine, bu ülkede sağlık turizmi yapılabileceğine, sağlık turizmi için bu ülkeye hasta çekilebileceğine kimseleri inandıramazsınız.
Önce didiştiniz, sonra rest çektiniz, sonra karşı resti görür gibi yaptınız, sonra da teslim oldunuz. Geçmişte çok övündüğünüz dikleşmeden dik durma meselesinde önce dikleştiniz, sonra da dik duramadınız. Türkiye'nin hariciye geleneğini terk ettiniz. Geleneksel dış politikayı ayaklar altına aldınız ama esas ayaklar altına alınan Türkiye'nin itibarı oldu. İçeride ve dışarıda herkes şunu biliyor: Türkiye'de hukuk yok, Türkiye'de kuvvetler ayrılığı yok, Türkiye'de yargı doğrudan yürütmeden talimatlar alıyor. Türkiye'de kimin tutuklanacağına dünya liderimiz, kimin serbest bırakılacağına dünyanın diğer liderleri karar veriyor. (CHP sıralarından alkışlar) Merkel telefon edince Deniz Yücel, Macron telefon edince Fransız gazeteciler, Trump telefon edince Brunson, Schröder telefon edince Büyükada tutukluları serbest kalıyor ama bunların her birisi için Sayın Cumhurbaşkanının "Bu fakir bu görevde oldukça, bu fakirin bedeninde bu can durdukça bunlar dışarı çıkamazlar." dediğini, daha sonra Trump'ın çektiği resti, Trump'ın restine karşı önce diklenmeyi ama dik duramamayı Türkiye Cumhuriyeti tarihi kara birer sayfa olarak not etmiştir ve bir ülkede dışarıdan bakanlar elbette neyi görmediklerini önemserler. Örneğin mahkeme kararlarına başta yürütmenin başının saygı duymadığını, kişisel hak ve özgürlüklerin olmadığını, kuvvetler ayrılığının olmadığını, anayasal hâkim teminatının ortadan kalktığını görürler; bunları görmediklerinde de sıkıntının altını çizerler ama bazen de görmediklerinden ziyade gördükleri ülkenin imajını fevkalade bozar. Bir ülkenin başındaki kişinin kim olduğuna bakarlar, sonra ülkenin ekonomisini kim yönetiyor diye bakarlar. Aralarında kayınpeder-damat ilişkisinin izah edilir bir yanı yoktur. Hele hele ülkeyi yöneten kişi kendi tek imzasıyla Varlık Fonu'nun başına kendisini, vekaletine damadını atıyorsa, ülkenin hazinesi, maliyesi, ekonomisi ve ekonomiyle ilgili her şey damada emanetse; temel bir eleştiri bir uçakta "Ama makroekonomi eğitimi almamış damadınız." dendiğinde Cumhurbaşkanı "Altı ay Marmara Üniversitesine gönderdik, makroekonomi dersi aldı." cevabında demokratik ülkeler şu hakkı ister: Bu dersi alanı değil de o dersi veren hocayı ekonominin başına getirmek. (CHP sıralarından alkışlar) Altı ayda hızlandırılmış ekonomi patronluğu kursu verebilecek nitelikteki hocayı ekonominin başına getirmek ülkenin menfaatinedir. Damadı ekonominin başına getirmek baştan aşağıya, şeklen de, esasen de ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür ve bütün dünya buna bakar, bunlar başımıza niye geldi diye kimsenin sorgulamaya hakkı da yoktur.
Rejime kasteden Anayasa değişikliği 16 Nisan'da oylandı. Bütün tartışmalara, öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan her türlü eşitsizliğe, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa karşın şu anda meri olan ama meşru olmayan bir Anayasa'yla yönetiliyoruz. OHAL'de Anayasa değiştirildiğinin altını çizmek ve bunun dünyanın pek çok anayasasında yasaklanmış olan bir durum olduğunu da kayıtlara geçirmek elbette önemli. Ama o süreçte biz kuvvetler birliğine gider bu iş derken siz "kuvvetler ayrılığı" diyordunuz. Billboardlar vardı, gazeteler vardı "Güçlü Meclis" yazıyordu billboardlarınızda. Sayın Bekir Bozdağ "Bu Anayasa değişikliği siyasi istikrar, güçlü iktidar, güçlü yasama, etkin denetim, hızlı karar almanın temellerini atmaktadır." derken şu an tarafsız bir konumda görev yapmasını beklediğimiz Sayın Binali Yıldırım'ın "Güçlü Meclis, güçlü Hükûmet, güçlü Türkiye" vurgusuyla kampanyayı sürdürdüğünü hatırlayalım. Ve göreve geldiğinde Sayın Binali Yıldırım "Yasama organı çok daha önemli hâle gelmiştir, burayı güçlendirmek zorundayız." demişlerdi. Maalesef, biz yürütmenin başının ki... Diyorsunuz ki: "Bu hükûmet sistemi tek kişilik hükûmet sistemidir, bakanlar atanmış teknisyenlerdir ve beş yılda bir millete hesap verir." Milletin bütçesinin görüşüldüğü bütçenin sunumunda ve son gününde yürütmenin başının gelip de bütçesini savunmadığını görüyoruz. Bütçenin maddelerini görüşürken sayın bakanların Meclise gelmeye dahi tenezzül etmediklerini, soruları cevaplamadıklarını, milletvekilleriyle yüz yüze sık sık günde 7-8 kez soru-cevap imkânı olduğu günden, Meclisten kaçtıklarını ya da Meclisi hiçleştirdiklerini, önemsizleştirdiklerini üzülerek seyrettik, üzülerek not ettik.
Sözlü soru önergelerini "Bakanlar Meclise gelmeyecekler." diye Anayasa'dan kaldıranlar, artık yazılı soru önergesinin önemli olduğunu, sözlü sorunun yazılı verilip zaten sözlü bazen cevaplandığını, çoğunlukla işlemediğini söyleyenler bugün şu ana kadar verilmiş 6.865 soru önergesinden sadece 293'üne yanıt verdiler, yüzde 4,2'dir yazılı soru önergelerine sayın bakanlar tarafından cevap verme oranı.
Sayın Başkan, bizzat siz "Bu yeni sistemle torba kanun devri bitti." dediniz, "Meclisi güçlendireceğiz." dediniz. Dediniz ki: "Artık yasayı milletvekili yazacak, yürütmeden sadece bütçe teklifi gelecek." Oysa, torba yasanın ortadan kalkacağını, torba yasanın zaten çeşitli bakanlıkların pratik yasama olarak gördüklerini, çoğunlukla bürokrasinin bunu istismar ettiğini, herkesin istediği kanunları torbaya attığını, artık bir milletvekilinin çıkaracağı kısa kanun tekliflerinin torbaların önüne geçeceğini söylediniz; 12 tane teklif yasalaştı, bu 12 tane teklifin 1'isi uluslararası sözleşme, 1 tanesi Olağanüstü hâl KHK'si, diğer 10 kanunun 8'i de torba kanun şeklinde geldi ve tüm kuvvetlerin Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanında toplandığı bu yeni rejimde AKP Genel Başkanı "Bedelli askerlik çıkacak." dedi, ertesi gün bedelli askerlik kanun teklifi verildi. Sayın Berat Albayrak kırk beş gün öncesinden "Kalkınma Bankasına ilişkin teklifi ekim ayında Meclise sunuyoruz." dedi, oysaki böyle bir hakkı yok, bunu söylemek haddi de değil ama -biz o günlerde bu nasıl olur diye itiraz ettik- sonra bir milletvekilimizin kalbine doğmuş olacak ki Berat Albayrak'ın bahsettiği ve müjdelediği teklifi satırı satırına imzalayarak Meclise verdi.
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu, Milliyetçi Hareket Partisi Grubundan da aldığı rakamsal destekle sarayla birlikte Anayasa'ya karşı gizli iş birliği yapıyor, Anayasa'ya karşı muvazaa suçu işliyor. Öyle hazin bir durumdayız ki elimizde bir Anayasa var, yapılırken biz "Erdoğan'a değil her doğana Anayasa yapın." demiştik, Erdoğan'a yapıldı, daha bir sene önce yapıldı, bir sene geçmeden "Kolu kısa geliyor, boyu biraz uzun mu olmuş, dar gelen yeri bolartsanız mı" diye...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Ek süre veriyorum, sözlerinizi tamamlayın.
Buyurun.
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
...kendisi için yapılan Anayasa'yla çelişkiler yaşamaya başladı ve kendi Anayasa'sını, kendisi için dönüştürülmüş Anayasa'yı çiğnemeye başlayan ve Anayasa'yı çiğneme geleneğinden ülkeyi Anayasa'sızlaştırma sürecine dönüştüren bir gerçekle karşı karşıyayız. Ülkeyi Anayasa olmadan yönetme, yasalara uymadan yönetme gibi bir yaklaşımla maalesef karşı karşıyayız.
Sadece yasama üzerinde tahakküm kurulmuyor. Olmuş, geçmiş, üstünden yıllar geçmiş, kapanmış dosyaları Kavala'nın ismi üzerinden hatırlatıp yaklaşmakta olan yerel seçimler için bir Gezi malzemesi ararken tam Cumhurbaşkanı "prompter"dan bunlara meydan okurken bir bakıyorsunuz, bir sayın savcı sabahleyin kalkıyor, beş yıl önceki dosyayı yeniden yazıyor ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Demirtaş kararını veriyor ve bu karara karşı Cumhurbaşkanı "Tedbir alacağız." diyor ve nasıl oluyorsa oluyor bir mahkeme, aylar, belki yıllar sürecek bir kararı günler içinde almak suretiyle... Bir yerlerden gelen talimatı yerine getirmenin iç huzurunu ya da getirmemenin riskini alamamayı yaşayan bir hâkimle karşı karşıyayız. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar) Yani yürütme, kendi listesini yaptığı yasama grubu üzerinde ya da dilediği anda FETÖ'cü veya bir başka yakıştırma suçlamayla görevden alınabilme tehdidi karşısında eliyle üzerinde durduğu ve boşalan yerlere de AK PARTİ'ye, hatta AK PARTİ'ye de değil, sadece saraya sadakat üzerinden görevlendirmelerin yapıldığı bir yargı düzeniyle bir tek adam rejimini kendi elinde tutuyor ve yönetiyor.
Son olarak şunu söylemek isterim: Liman gemilerle doludur, gemilerin hepsi Arşimet'in kuralını bilen mühendisler tarafından inşa edilmiştir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Toparlayabilir miyim Sayın Başkan?
BAŞKAN - Buyurun.
AHMET HAMDİ ÇAMLI (İstanbul) - Bitti, bitti. Seksen dakika var, seksen dakika.
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Gemilerle dolu limanlar... Arşimet'in kuralına göre yapılmış gemiler güvenle yüzerler. İçine bineriz, sevdiklerimizi bindiririz, temel kurallarla çelişmeden orada güvenle seyahat etmelerini bekleriz. Bunun kadar temel bir kural bütün dünya tarafından uygulanıyorken ve "Kuvvetler ayrılığı yoksa devletler çöker." prensibinin aksine hiçbir şey olmamış ama bu prensibi dinlemeyenlerin sonu hep hezimet, hüsran olmuşken buradan tarihî sorumluluğumuzu yerine getiriyor... Kuvvetler ayrılığına hassasiyet gösteren, milletin vekillerini seçtiği bir ağızdan, bir dudaktan listelerin dökülmediği, hâkimlerin, savcıların anayasal güvence altında kendilerini hissederek vicdanlarına göre karar verdikleri bir Türkiye'de hep beraber hepimizin çocukları ve torunları için aynı gemide olmak isteriz. Ama temel kurallara direnen batacak bir gemide kendinizin de ülkemizin de hepimizin de sonunu getirmeye hakkınız yok.
Hepinizi saygılarla selamlıyorum. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)