| Konu: | 2017 Yılı Kamu Denetçiliği Kurumu Raporu Hakkında Dilekçe Komisyonu ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 2 |
| Birleşim: | 13 |
| Tarih: | 01.11.2018 |
CHP GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Kamu Denetçiliği Kurumunun Değerli Başkanına, yöneticilerine, temsilcilerine, bugün salonda olmasa da bu kurumda emek veren tüm çalışanlarına emekleri için teşekkür ediyor, onları saygıyla selamlıyoruz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına.
Kamu Denetçiliği Kurumu, ülkenin yargısının FETÖ'ye teslim edildiği 12 Eylül 2010 referandumunda ne bizim ne herhangi bir muhalefet partisinin karşı çıktığı ancak ayrılsın, bunlar Meclisten kendiliğinden geçsin dediğimiz ama FETÖ'nün HSYK'yı ele geçirmek başta olmak üzere üç tane zehirli maddesinin etrafına şeker olarak bulanmış maddelerden biriydi. Biz, Mecliste hep birlikte kabul edelim dedik. "Yok, biz bunu şeker olarak bulayacağız, FETÖ yargıyı ele geçirsin, HSYK düzenlemesi geçsin." diye o zehrin etrafına bulandı. 29 Haziran 2012 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanan 6328 sayılı Kanun'la da yürürlüğe girdi.
Dünyada en bilindik adıyla "halkın avukatlığı"nı yapması gereken bir kurumdur. İsminde "Kamu Denetçiliği Kurumu" olması aslında kamuyu denetlediği algısı ama isimle birlikte bilinçaltına kazınan mesaj yine bir tarafının kamu olmasıdır. Zaten bağımsız da değildir. Birazdan daha bağımsız olması ve neler yapması gerektiği konusunda geliştirici önerilerde bulunacağız.
Sayın Şeref Malkoç, kurumun 2'nci başdenetçisi. İlk başdenetçi Mehmet Nihat Ömeroğlu'ydu. Sayın Malkoç, hem raporun çıktığı aşamada -bu raporun Mecliste görüşülmesini talep ettiğimizde- gösterdiği duyarlılıkla hem rapordan yararlanırken kamuoyuna yaptığımız açıklamalarda dönerek doğrudan bilgi vermesiyle hem de gruplara yolladığı bilgi notuyla kendisinden beklenen ve bizim de memnuniyet duyduğumuz bir iletişim kanalını açık tutmaktadır.
Bu, özellikle İsveç'te, Batı Avrupa'da son derece iyi işleyen, iyi sonuçlar veren ve vatandaşın hak arama mekanizması, hak arama kültürü açısından da son derece yerleşmiş bir uygulamadır. Bu kültürün Türkiye'de yerleşmesine ilk günden beri pozitif katkı sunmaya çalıştık. Tabii ilk yıllarda hiç iyi gitmiyordu, hem kararlara uyulma oranıyla hem de Meclisin kendi adına denetim yapmakta olan bir kurumu ciddiye almaması söz konusuydu. Hatırlayanlarımız olacak, biz bu sene ocak ayı içerisinde yanılmıyorsam, 2016, 2015, 2014 ve 2013'teki raporları, her biri bir sonraki yıl sona ermeden görüşülmesi gereken raporları, dört yılın raporunu bir seferde burada görüştük ve üzerinde birleştiğimiz nokta da şuydu: Ben söz aldım ve bunun bir daha tekrar edilmemesini ümit ettiğimizi söyledim, bütün gruplar ayrı ayrı söz aldılar. Sayın Belma Satır'ın da o gün tutanaklardaki ifadeleri bugünü işaret ediyordu. Biz ana muhalefet sorumluluğuyla ve denetim yetkileri budanmış bir Mecliste, Meclis adına denetim yapan bir kuruma çok daha fazla sorumluluk düştüğünün de bilinciyle, bütçe sevk edilip de yavaş yavaş artık Mecliste bu yılın son gündemi olan bütçe yaklaşırken, konuyu hem Sayın Şeref Malkoç'la görüştük hem basına açtık hem de Sayın Binali Yıldırım'a yazılı olarak başvurduk. Şimdi, bu başvurular cevapsız kaldığında, duyarsız kalındığında eleştiriyoruz. Bu başvurumuza karşı hem iktidar partisinin grup başkan vekilleri hem Sayın Malkoç hem Binali Yıldırım olumlu tepki verdiler ve bugün buradayız, bu raporu görüşüyoruz.
Tabii, nasıl bir kapsam, nasıl bir yük, nasıl bir alan olduğuna bakmak için raporu rakamlarla değerlendirdiğimizde, 2013'ten itibaren bugüne kadar 52.486 başvuru olmuş, bunların 17.131'i bu raporumuza konu yılın içinde olmuş. Tabii, kurum bunlara doğrudan "kabul" ya da "ret" kararı vermiyor, çok sayıda verdiği karar var; başvuruyu kabul etmeyebiliyor, geçersiz sayabiliyor, birleştirme kararı alıyor, gönderme kararı alabiliyor, incelenemezlik kararı alabiliyor, dostane çözüm kararı alabiliyor ve üzerinde çok konuştuğumuz "kabul/ret" ya da "kısmen kabul/kısmen ret" kararlarını alabiliyor. Bu sene 245 tane başvuruda tavsiye kararı almış. Daha doğrusu "kabul" yerine "tavsiye" kavramını kullanmak lazım. 353 tane başvuruya "ret", 177'sine de "kısmen kabul/kısmen ret" kararı vermiş.
Tabii, Kamu Denetçiliği Kurumu gibi kurumların performansı kararlarına uyulma oranlarıyla ölçülüyor. Bu, geçmişte korkunç düzeydeydi; yüzde 15'ler, 20'ler, 27'ler. Bu dönem raporda "uyma oranı" olarak ifade edilen oran yüzde 65 olarak ifade ediliyor. Dünya ortalaması yüzde 75-80 arası. Yani alınan yol önemli ama daha katedilecek çok yol var ve bizim yüzde 65'e de itirazımız var. Çünkü yüzde 65 hesaplanırken kurum kendisinin aldığı tavsiye kararlarına uyma oranını alıyor. Oysaki kurumun başvurduğu idare mercilerinde, kurumun yapmış olduğu uyarıya karşı, daha doğrusu kendisine yollanan dosyaya, istenen bilgiye tamamen tepkisiz kalanlar var yani kuruma karşı ölü taklidi yapan ya da kurumu hiç hükmünde gören, yok hükmünde gören idare var. Onu da katarsanız eğer yani kurum çabalamış ama idarenin baştan tepkisizliğinden dolayı bir sonuç alınamayanları kattığınızda uyulma oranı yüzde 53,5'a düşüyor. Yani 422 tavsiye kararı var, 349'una idare yanıt vermiş, 226'sına uymuş. O zaman 349'un yüzde 65'i 226'dır ama sizin tavsiye kararınız 422 ise uyulma oranı gerçekte yüzde 53,5'tur, bunu görmek lazım. Alınması gereken yol çok. Alınan yol önemli ama daha yolun yarısına bile gelebilmiş değiliz, yüzde 80'ler yakalanmadan asla ve asla bu kabul edilemez.
Bundan sonraki süreçte birkaç karara dikkat çekmek istiyorum. Olumlu bulduğumuz... Yani kurumu niye önemsiyoruz, niye üstüne titriyoruz? Muhalefet olarak, aslında çok daha sert eleştirileri hak eden bu iktidarın uymadığı kararlarını veya bu kurumun atamalar döneminde, Ombudsman seçimi döneminde iktidarın iş birliği yapmamasını, normalde gelişkin bir demokraside... Mesela Cumhuriyet Halk Partisi diyor ki: "Biz kesin hesap komisyonu kuracağız, başkanının ana muhalefetten olmasını isteyeceğiz." Bu, bizim seçim programımızda var, vaadimiz bizim. Oysa biz kamu denetçilerini seçeceğiz; başdenetçi de tüm denetçiler de -geçmişte "ak'budsmanlar" diye, "ak denetçiler" diye de eleştiri almıştınız- o yöntemle, müzakeresizlikle veya her gruptan birer kişi alarak değil -hadi başdenetçi çoğunluğa göre olsun- "Hepsi olsun, benim olsun." mantığıyla oluşturuluyor. Ama biz üstüne titriyoruz kurumun. Niye titriyoruz? Mesela, kararlarından bir tanesi, kurum demiş ki: "Hâlen gündemimizde, çocuk teslimi icra daireleriyle olmasın." Bugünlerde çözülmeye uğraşılıyor, düzenlemeler yapıldı. Kurumun bu uyarısından sonra atılan adım önemli. Boşanmış anne-baba gününde çocuğu vermediği zaman icra daireleri devreye giriyordu. Bu sorunun çözümüne bu kurum katkı sağlamış. Diğer olumlu bir örnek olarak söyleyelim: Namık Kemal Üniversitesi Rektörlüğü öyle bir ilan vermiş ki bir kişiyi tarif etmiş. Kurum da başvuru sonucunda "Bu, kişiye özel ilandır." demiş ve bu konuda bir düzelme sağlamış. Bu da son derece önemli.
Peki, uyulmayan neler var? İşte, uyulanlar önemli ama uyulmayanlar çok kritik. Kurum, sözlü mülakatlarda nesnellikle ilgili Adalet Bakanlığına kritik uyarılarda bulunuyor yani diyor ki kurum: "Siz hâkim ve savcı alırken objektif kriterler değil, nesnel kriterler değil, sübjektif kriterler belirliyorsunuz." Zaten sahada da bu var ve deniyor ki: "Adalet ve Kalkınma Partisiyle bir bağ, bir irtibat, bir iltisak, bir yerden torpil yoksa hâkim, savcı olamıyorsun."
Olanlara bakınca çok doğru. Ben bir olmayan hikâye anlatacağım size: Bu hikâyeyi nereden yakaladık, nerelere kadar geldi, bir görün, bir dinleyin. Bunu, bir vicdan muhasebesi yapmak için önemsiyoruz. Genel Başkanımızla birlikte bir kadın cezaevinde ziyaretteyiz 8 Martta. Belli bir yaşta, oranın emekçisi olduğu bilinen, etrafındaki tüm personel tarafından saygıyla karşılanan -eski adı gardiyan- bir kadın infaz koruma memuru. Kadının hikâyesi şu: Bir tanecik oğlu var. Oğlu daha 3-4 yaşlarındayken baba ölüyor. Bir maaşa kalıyor, o maaşla oğlunu büyütmeye başlıyor. Bu oğlan bu imkânsızlıklar içinde, hayata annesinin verdiği tutunma mücadelesine katkı vererek ve ondan feyzalarak öyle bir çalışkan oğlan oluyor ki her sınıfı geçiyor ve okul birincisi kontenjanından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyor. Orada da durmuyor -ama imkânları da yok- orada durmadığı gibi danışmanlık görevleri yapıyor, başka işlerde çalışıyor, okula gidiyor geliyor, koşturuyor ve hukuk fakültesini dereceyle bitiyor. Bir tane hayali var; o, çocukluğundan beri gördüğü hâkim, savcı amcalardan bir tanesi olacak. Sınava giriyor, ilk sınavda 20 bin kişiden 1.800'üncü oluyor, mülakata çağrılıyor, eleniyor. Hırs yapıyor, bu sefer daha da çok çalışıyor, bu sefer 20 bine yakın kişiden veya on binlerce kişi içinden 200'üncü oluyor ve tekrar mülakata girecek ama çok umutsuz ve bundan biz haberdar oluyoruz. Bu dönemde hakikaten subjektif kriterler var. Biz bir hakkın teslimi için subjektif kriterlere teslim olup öyle, gizli kapaklı değil, resmî randevu alıyoruz; Veli Ağbaba'yla birlikte, Adalet Bakanı müsteşarına durumu daha detaylı anlatıyoruz. Müsteşar diyor ki: "İyi ama Bakan Bey'in de haberinin olması lazım." Müsteşar yardımcısı Manisa'nın Demirci'sinden diye duyuyoruz, atanıyor; ona telefon açıyoruz, bu durumu anlatıyoruz, "Bakan Bey'in haberi var mı?" diyorlar; çok önemli. Hiç erinmedim; hiç sevmem oradan muhalefet milletvekilleri Bakana gitsin, bir seçmenim, bir akrabam, eşim dostum için ömrümde yapmadım; bu çocuk için kalktım gittim, bütün hikâyeyi anlattım. Çocuğun ismini de vereyim, tutanağa geçsin, adı "Hüseyin Can." Soyadı "Can", kendi bir can. Bu arkadaşın bugüne kadar tespit edilebilen bir tane kusuru var, bu çocuk Alevi ve bu çocuk bu yüzden atanmadığını düşünüyor.
Bu çocuk FETÖ'cü olabilir mi? Annesi hâlen daha Sincan Kadın Cezaevinde, FETÖ'cü olsa atardınız anasını çoktan. Bu çocuk, örneğin bir başka terör örgütüyle irtibatlı olabilir mi? Öyle olsaydı herhâlde bu çocuk bugüne kadar geldiği durumda devletin bir yerde bir hışmına uğrardı, bir şekilde bir süzgece takılırdı.
Verdik, Sayın Bakan aldı, cebine koydu, koyuş o koyuş. Sonuç açıklandı, Hüseyin Can yine atanmadı.
Şimdi, bu, subjektif kriterler meselesi, artık, 4 yaşından buraya kadar gelmiş, sizin Adalet Bakanlığının ekmeği kursağından geçmiş, bir daha geçmemiş, hiçbir suçu olmadığı annesinin görevine devamından belli bir küçücük Hüseyin Can'ın hayalleriyle oynuyor bu sistem. Ama bu biraz da aile içi bir mesele olsun be Sayın Başdenetçim, damada bunu bir anlatın. Hani damat ile kayınpederlerin ilişkisi var ya, Adalet Bakanı da damadınız, bunu böyle baba-oğul olarak bir kenara çekin, anlatın, deyin ki: "Burada Kamu Başdenetçisini sizin kurum dinlemedi. Bu rapora uymadın, subjektif kriterler dedim, objektif kriterler koymadın ama şu hikâyeyi sana 50 kere anlatmışlar." Demek ki aşılamayan bir şeyler var, bunların görülmesi gerekiyor.
Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde çalışan personelin ücretlerinin son derece düşük olması gibi fazla mesailerinin ücretlendirilmemesi eleştirildi, uyulmadı. Uyulmayan onlarca karar var ama bizim eksik gördüğümüz bir başka yer daha var. O de nedir? Bir OHAL dönemi oldu, OHAL döneminde inanılmaz haksızlıklar, inanılmaz adaletsizlikler oldu. Suçun şahsiliği ilkesi ayaklar altına alındı ve insanların gelecekleriyle oynandı. Gün geldi, mahkeme "Suçsuzsun." dedi, hâlen daha görevine iade edilemeyen mahkemece suçsuzluğu kanıtlanmış mağdurlar var. Bu konularda Kamu Denetçiliği Kurumunun kendi görev tanımı noktasında daha cesur olması gerekirdi diye düşünüyoruz.
Bugün yukarıda Sağlık Komisyonunda bir 5'inci madde var, deniyor ki: "Bu FETÖ terör örgütü sebebiyle memuriyetten ilişkisi kesilmiş doktorlar, diş hekimleri..." Ama haklarında bir ceza yok, kovuşturma yok; zaten ceza olsa ilgili meslek kanunu gereğince bir yıldan fazla ağırlaştırılmış ceza aldığında mesleğini yapamıyor. Diyorsunuz ki: "Sosyal Güvenlik Kurumuyla da sözleşmeli herhangi bir hastanede çalışmayacak." Yani ağaç kökü yemeyi, o konudaki formülü doktor ve diş hekimleri için uyguluyorsunuz. Burada bir tehlike var, bu konu hepimizin ilgi alanında. Kediyi köşeye sıkıştırırsan yüzünü cırmalar. Ceza almamış, doğrudan karışmamış; bir okuldan, bir dershaneden, bilmem neden ihraç olmuş, şimdi "Diplomayı yakayım, kursağından ekmek geçmesin." deniyor. Bu sistem, bu mantık hırsız üretir, bu mantık gaspçı üretir, bu mantık düşman üretir, Allah korusun, suikastçı üretir. Artık şunu yapmayın: "Filanca olduktan sonra bana yaşam şansı yok." diye düşünmeye başlarsa insanlar devlete düşman yaratırsın. Bu yüzden bu işler hem Kamu Denetçiliğinin hem hepimizin... Bugün yukarıda yapılmakta olan o yanlışa aşağıda bir bakmak lazım. "Kamu Denetçiliğini eleştireceksin, tek hakkın var." derlerse "Dat" diye basarım, cevap veririm -"Yüz kişiye sorduk, 80 küsuru şunu dedi." diyordu ya Erol Evgin- "Cumartesi Anneleri meselesine duyarsızlık." derim. Cumartesi Anneleri bugünün meselesi değil, 1980 darbesinin o kirli, kara döneminin, 1990'ların beyaz Toroslar döneminin meselesi. Genel Başkanımız bir söz verdi, dedi ki... Bu iktidar dönemi Cumartesi Annelerinde en ayıplı dönem. Niye? Cumartesi Annelerine Galatasaray Meydanı'nı kapattılar. Seslerini yıllarca, barışçıl bir şekilde duyuruyorlardı orayı kapattılar, ağızlarını kapattılar, göz yaşartıcı gaz sıktılar, portakal gazı sıktılar, o anaları bir kere daha ağlattılar. O analara bizim bir sözümü vardı: Sesiniz Meclis kürsüsü olacaktır. O günden beri Genel Başkanımız... O sözü sürdürüyorum. Bu hafta Cumartesi Annelerinin -örnek olması açısından okuyorum, rastgele seçiyoruz, en acıklısını değil- okumaya çalışıp da üzerine gaz yediklerini anlatıyoruz, "709'uncu haftada, gözaltında kaybedilişinin 27'nci yılında Hüseyin Toraman'ı unutmadık." diyorlar. 24 yaşında Hüseyin Toraman, 22 Ekim 1991 sabahı İstanbul Kocamustafapaşa'daki evinin önünde silahlı, telsizli, sivil giyimli kişiler tarafından 34 ATZ 56 plakalı beyaz Torosa zorla bindirilerek kaçırılıyor. Görgü tanıkları polisi arayarak olayı anlatıyorlar ve silah zoruyla kaçırma ihtarında bulunuyorlar. Tanıklardan bilgi alan polisler, bir esnafın iş yeri telefonundan yaptıkları görüşmeler sonrası olaya müdahale etmeden oradan ayrılıyorlar. Çınar Karakol amiri, Hüseyin'in kaçırılmadığını, siyasi polisler tarafından gözaltına alındığını, bu nedenle müdahale etmediğini söylüyor. Bu görüşmeyi, baba Ali Rıza Toraman, karakoldaki amirin bu beyanını gizlice ses kaydına alıyor ve bu ses kaydını dönemin İçişleri Bakanına dinletiyor. İçişleri Bakanıysa "Bu ses kaydında gözaltında olduğuna dair, sorgulandığına ilişkin bir husus duymadım." diyor. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar aileye "Oğlunuz emniyettedir, merak etmeyin, evinize gidin, evine döner." diyor. Açılan soruşturmalar, zaman aşımı kararları, İHD avukatlarının yaptığı itirazlar sonucunda dosya üzerindeki karartma kararı kaldırılıyor ancak dosya sürüncemede bırakılmaya devam ediyor. "Hüseyin Toraman'ın gözaltında kaybedilmesinde sorumluluğu olan tüm görevlilerin adil bir yargılama faaliyeti sonucunda cezalandırılmasını istiyoruz. Bu konuda yargıyı göreve davet ediyoruz." diyorlar. Kamu Denetçiliği Kurumu Cumartesi Annelerine daha ne kadar duyarsız kalacak? 106 yaşında yaşamını yitiren Berfo Ana'nın 12 Eylül cuntasında öldürülen oğlu Cemil Kırbayır'ı bulabilmek için girdiği mücadele hepimizin gözlerini yaşartmamış mıydı? O 12 Eylül faşizminin aldığı canları Recep Tayyip Erdoğan, o FETÖ'nün çok istediği referandumda propaganda malzemesi olarak anlatıp, kürsüde ağlayıp sizleri ağlatmamış mıydı? Bu Cumartesi Annelerini ofisinde kabul edip, onlarla bir duygulanıp, onları bir salı toplantısında AKP Grubunda anlatıp salon balkon alkışlatmamış mıydı? Şimdi bu meseleye nasıl bu kadar duyarsız kalınıyor, buna bakmak lazım.
Son olarak kalan zamanımda "Peki, bir genele değil de bir özele indirge bu meseleyi." derseniz, o zaman da herhâlde uzun tutukluluk meselesinden en muzdarip olan Osman Kavala'nın durumunu burada anlatmak gerekiyor. Kamu Denetçiliği Kurumunun devreye girmesini düşündüğümüz önemli bir husus uzun tutukluluklar ve bu konudaki subjektif kriter. Osman Kavala, bir yıl geçti, hakkında iddianame hazırlanmadı. Sayın Şeref Malkoç, Arda Turan hakkında iddianame bir günde hazırlandı. Arda Turan'ı gözaltında kalmasın, tutuklanma gerekçesi olmasın diye bir günde iddianame hazırlayıp hâkim karşısına çıkarıp serbest bırakan mekanizma hangi mekanizma? Ya da Osman Kavala'yı bir yıl geçmesine rağmen iddianamesini... Ki Osman Kavala'nın birilerinin tanıklığına ihtiyacı olsa herhâlde en az tanıklığın olacağı gruplar bu taraftayken en çok tanıklık edecek, kendisine kefalet koyacak isimler bu taraftaydı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Özel, ilave süre...
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Ne oldu da hangi dinamik Osman Kavala'nın iddianamesini bir yıl geçmesine rağmen hazırlatmıyor? Ve bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bu memlekette içeriye kimin gireceğine sizin dünya lideriniz, kimin çıkacağına dünyanın öbür liderleri karar veriyor. Merkel bir telefon açıyor "Asla onu salmam, bu beden bu candan çıkmadıkça, bu can bu bedende durdukça" denen Deniz Yücel, kendisi de şaşırarak "Hukuksuz girdim, daha hukuksuz çıktım." diyerek gidiyor. 2 Fransız gazeteciyi Macron serbest bırakıyor. Schröder Büyükada tutukluları utancına bir telefonla son verebiliyor ve en son Trump eviriyor çeviriyor dediğini yapıyor, papazı getiriyor dizinin dibine oturtuyor. Ama, kimin çıkacağına... Osman Kavala'nın çıkması için illa bir dünya liderinden mi telefon gerekiyor? Aratacak dünya liderleri olmayınca kimsesizlerin kimsesi olmak cumhuriyetin görevi değil mi? Bu cumhuriyetin devletini temsil eden bugünkü Hükûmet bunu yapmıyorsa onu denetleyeceklerin bu konuda söyleyecek sözü yok mu? Ben sözlerimi Osman Kaval'nın size ulaştırılmasını ümit ettiği, avukatları kanalıyla...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Özel, bir dakika...
Bitirelim.
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - ...paylaştığı mektubuyla tamamlamak isterim: "Silivri'de ikametimin birinci yılı tamamlandı. Beni anayasal düzeni ve hükûmeti devirmeye teşebbüsle suçlayanların her geçen gün bu suçlarla alakam olmadığını daha iyi fark ettiklerine inanıyorum. Ancak bu öğrenme süreci benim özgürlüğüm pahasına oluyor. Hayatımdan aylar eksiliyor. Bir an önce özgürlüğüme, aileme, dostlarıma kavuşmak istiyorum. Bununla birlikte, yıllardır sakıncalarını vurgulamaya çalıştığımız peşinen ceza hâline gelmiş mahkeme öncesi uzun tutukluluklara ve tutuklu yargılamalara artık bir son verilmesini de hayati önemde görüyorum. Benim durumumun bu sakat tutuklama rejiminin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ve yargısına verdiği zararın daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağını ümit ediyorum. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi normlarına aykırı, insan özgürlüğüne değer vermeyen bir anlayış nedeniyle mağdur olanlara özgürlüklerinin iade edilmesinin devletin en önemli önceliklerinden birisi olduğunu düşünüyorum." diyor Osman Kavala.
Başta başladığım gibi söyleyeyim: Anayasa değişikliği sırasından başlayarak desteklediğimiz...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Son, toparlıyorum Başkanım.
BAŞKAN - Buyurun.
ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Anayasa değişikliği sırasından başlayarak desteklediğimiz, özellikle denetim yetkileri kısıtlanmış bir Mecliste Meclis adına denetim yapan bir kurumun güçlenmesini son derece önemli bulduğumuz, aldığı bazı kararlara uyum yapılmasını açık yüreklilikle teşvik ettiğimiz, övdüğümüz, takdir ettiğimiz, bazı kararlara makro düzeyde ki itirazların aşılmasının Türkiye demokrasisi açısından yapacağı katkıyı fevkalade önemsediğimiz bir kurumun raporunu görüştük. Bundan sonra da raporların ilgili yıl içinde gecikmeden görüşülmesini, uyum oranlarının İsveç, Batı Avrupa'da olduğu gibi yüzde 80'lerin üzerine mutlaka çıkarılmasını... Bu kurumun yaptığı faaliyetlerde, yazdığı raporun önemli bir kısmında Türkiye Büyük Millet Meclisine ödevler yükleniyor veya talepler var, biz bunları ödev kabul etmeliyiz kendimize çünkü amaçları daha adaletli, daha insan haklarına saygılı bir ülke olduğuna göre bu konuda da grubumuzun üzerine düşeni yapacağını ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)