| Konu: | Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 2 |
| Birleşim: | 5 |
| Tarih: | 09.10.2018 |
HDP GRUBU ADINA MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Siirt) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, evet, sistem değişikliğinin ardından bugün de genel seçimler sonrasında İç Tüzük'ün değişmesi gündemiyle bir mesai yapıyoruz. Aslında bu köklü değişiklik Anayasa'nın değişiklik sürecinde başlamıştı ve akabinde, İç Tüzük değişikliği sırasında yine Mecliste Anayasa Komisyonunda yoğun bir mesai harcamıştık; sabahlara kadar, günlerce bu değişikliklere karşı muhalefetimizi partimiz adına, HDP adına ifade etmiştik. Ve şüphesiz bu değişiklik, Anayasa değişikliği ve sonrasında yapılan İç Tüzük değişikliği çok ağır neticeleri de beraberinde getirdi. Şu anda bu ağır sürecin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Kuvvetler ayrılığı prensibinden tümüyle vazgeçilmesi, tüm yetkilerin Cumhurbaşkanında toplanması, denge ve denetim mekanizmasının olmadığı bir sisteme geçiş hatta seçimde yaşanan tüm şaibelere, mühürsüz oy pusulalarına rağmen, halkların muvafakatini tam olarak almasa da evet, resmî sonuçlarla sistem değişikliği mümkün olmuştur. Bunun aslında sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz ve daha ileriki dönemlerde bu zorlukları çok daha ağır bir şekilde yaşayacağız.
Demokrasi rafa kaldırılmıştır ve her şeyin tek bir kişinin, tek bir adamın keyfiyetine göre dizayn edileceğini biz Anayasa değişikliği sürecinde Anayasa Komisyonunda yoğun bir şekilde anlatmaya çalıştık. Peki ne oldu? O zaman da tek bir kişinin, aslında keyfî bir şekilde, Anayasa'da dayanağı olmamasına rağmen ülkeyi yönettiğini biliyorduk ancak referandumdan sonra YSK kararı da can simidi oldu ve tek adam rejimi yasal bir çerçeveye de oturdu. Referandumun ardından Anayasa'nın parlamenter sistemde öngördüğü değişikliklerin hayata geçirilebilmesi için -hatırlarsınız, geçen dönemde Parlamentoda olan arkadaşlar bilirler- İç Tüzük değişikliklerini tartıştık ve aslında bu tartışmalar çok hareketli, çok güçlü oldu fakat maalesef iktidar partisinin ve tabii ki ittifak ettiği diğer partinin oylarıyla bu değişiklikler geçti. Peki, bu değişikliklerle ne oldu? Parlamentonun sesi kısıldı. Yasama organı tümüyle işlevsiz bırakılmak isteniyor. Parlamenterlerin, bizlerin -denetleme görevini- kısacası yasama organının aslında tek bir adamın memurları gibi çalıştırılmak istendiğini de hepimiz biliyoruz.
Şimdi, kuvvetler ayrılığı aslında tek dişi kalmış bir canavar yani bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yargıyı kendine memur eden yürütme erki Parlamentoyu da tümüyle susturarak kendi bildiğini okuma derdindedir. Bir Parlamento düşünün, evet, bizim bulunduğumuz Parlamento, bizler de parlamenterleriz, mevcut sorunları dile getirirken çok ciddi bir baskıyla ve farklı yöntemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Konuşma süreleri azaltıldı, on dakika olan önergeler beş ve üç dakikayla sınırlandırıldı, vereceğimiz önergelerin içeriği, neyi, nasıl ifade edeceğimiz Meclis yasama uzmanlarına, Meclis Başkanlığına kaldı ve bu kürsüde milletvekillerinin yaptıkları konuşmalar sebebiyle cezalar kesildi. Örnek mi istiyorsunuz? Osman Baydemir'in "Kürdistan" kelimesini kullanması onun Genel Kuruldan çıkarılmasına sebep oldu ve neticelendi. Yine, geçen dönem İstanbul Milletvekilimiz Garo Paylan arkadaşımız "Çoğulculuğu soykırım ve katliamlarla kaybettik." sözleri sebebiyle ceza aldı. Aslında ciddi bir ironi var ortada. Çoğulculuğu kaybetmemeye dönük olan saik tam da meseleyi kalbinden vurdu ve Meclis Başkanı bu kez çoğulculuğu temsil eden bir mekanizmaya, bir parlamentere ceza vererek esas niyetini belli etti. Evet, halk egemenliğine dayalı olan, olması gereken Parlamentoda halkın temsilcileri olarak bizler geldik. Bu sıfatla seçmenin bizden istediği meseleleri, taleplerini bizim ifade etmemiz engellenmek isteniyor. Peki, o zaman biz niye buradayız? Bu soruyu hep birlikte herkes kendine sorabilir.
Biz bu Parlamentonun tek adam rejiminin ya da iktidar üyelerinin sözlerini söylemek zorunda değiliz. Biz figüran olmayı dün de kabul etmedik, bugün de kabul etmiyoruz. Evet, biz seçmenimizin gözüne nasıl bakacağız? Onların yaşadıklarını burada anlatırken engellenirsek orada nasıl bir dokunulmazlık, nasıl bir parlamenterlik... Bunu gerçekten güçlü bir şekilde tartışmak gerekiyor.
Evet, memleket kan ağlarken, açlık, yoksulluk almış başını giderken, her gün bir yerlerde bir kadın cinayete kurban giderken, bir yerlerde inşaat işçileri her gün yaşamını yitirirken ve bunu söylediği için inşaat işçileri tutuklanırken, "Savaş istemiyoruz." diyenler her gün yargılanıp tutuklanırken, işsizlik, ihraçlar insanlara kan ağlatırken, cezaevlerinde hasta tutsaklar ölüme terk edilirken, anneleriyle kalan yüzlerce bebek hâlâ gözümüzün önünde dururken, her gün gelen zamlar hayatı daha da zorlaştırırken, ana dilinde eğitim hâlâ bir hayal gibi ifade edilirken, Kürt işçiler her gün lince maruz kalırken, çocuklar sokaklarda aç gezerken bunları bilip susmamız isteniyor. Hayır, susmayacağız, biz bunları ifade edeceğiz. Biz o zaman da söyledik, bugün de söylemeye devam ediyoruz.
Evet, gerçekten nasıl bir durum içindeyiz? Kürsü konuşmalarımızın süresinin daraltıldığını söyledim ve önergelerimize bir iki örnek vermek istiyorum. Daha önce faşizmin, tek adam rejiminin demosunu yaşıyorduk ama şu anda tam da içindeyiz bu dönemde. Benim önergem "Hasta mahpuslar tedavi edilmiyor." dediğim için iade edildi. Asıl gerekçe önergeyi beğenmemek mi, gerçeklerin ifade edilmesi mi? Tabii ki gerçeklerin ifade edilmesi. Kuşkusuz gerçeklerin dile getirilmesinden rahatsız oluyorlar ama bizim görevimiz de gerçekleri ifade etmek. Neredeyse "kriz" sözcüğü yasaklanacak. Benim vekili olduğum ilde il genel meclisi üyemiz, bizim üyemiz İdris İlhan "Dolar 7,15." dediği için şu anda Siirt Cezaevinde. Tek bir sosyal medya mesajı atmış. Demiş ki: "Dolar yükseldiği için batmıyoruz, biz battığımız için dolar yükseliyor." Tek bir cümleyle şu anda hapiste tutuluyor.
Peki, bu dönem neyi çağrıştırıyor? Burayı özellikle altını çizerek ifade etmek istiyorum. Evet, tam da meftun oldukları Osmanlı dönemini, hem de İstibdat Dönemini hatırlatıyor. Otuz yıl sürmüş bu kayıp dönem. Bu dönemde neler olmuş? Tek adamlık. Bakın, o dönem Abdülhamit bir coğrafi terim olan "burun" sözcüğünü yasaklatmış, akıllara kendisi gelir diye "burun" sözcüğünü yasaklatmış. Başka ne yapmış? Kimyada bazı yanıcı maddeleri meydana getiren bileşimler de yasakmış örneğin; "A ve H eşittir sıfır, Abdülhamit eşittir sıfır" gibi bir çağrışıma yol açabilir diye bu yasaklanmış. "Kardeş" sözcüğü Sultan Murat'ı "hasta" sözcüğü "hasta adam"ı çağrıştırır diye yasaklanmış. Burada ifade edince abartı gibi geliyor, belki gülünç geliyor ama bunlar gerçek, bunlar tarihsel arka planda yaşanmış. Ve bugün pek çok sözcük bu Parlamentoda aynı mantıkla yasaklanıyor. "İşkence" sözcüğü yasakmış efendim, önergelerimizde yazamazmışız. Neden? Çünkü işkence yokmuş, yapılmıyormuş. Ya biz işkenceye tanıklık ediyoruz. Tanıklık ettiğimiz, verilerine ulaştığımız bir meseleyi nasıl ifade etmeyelim? "Asimilasyon" sözcüğü de bu yılların en popüler kelimesi. Bu da yasakmış çünkü asimilasyon yokmuş. Kürtçe konuşmayı yasaklayan, Kürt isimlerini tabelalardan indiren bir dönemde asimilasyon yokmuş. Ama bunlar yasaklanırken Parlamentonun gücü de tükeniyor. Gerçekten bu Parlamentoda bunları söylemeye devam edeceğiz.
Peki, birçok darbe yaşadık ve bugün gerçekten çok daha büyük bir darbenin tam merkezinden geçiyoruz. Yani burada 12 Eylülden geriye kalan ciddi travmalar oldu ve hâlâ geçmişle yüzleşilmedi. Peki, biz buna rağmen 12 Eylül ile bugünü bu kürsüden çok kıyasladık. Ama, emin olun, o dönem "kriz" ya da "dolar" sözcüğünü telaffuz etmek yasaklanacak duruma gelmemişti.
Kriz ile hukuksuzluk doğru orantılı aslında. Kriz niye büyüyor? Demokrasi yok, hak ve özgürlükler yok; hukuktan uzaklaştıkça kriz derinleşiyor, kriz derinleştikçe daha büyük hukuksuzluklar tekrar tekrar kendini üretiyor.
Evet, "Aynı gemideyiz." diyorlar. Biz onlarla aynı gemide değiliz, biz ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, yoksulların...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Beştaş, toparlayalım.
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Teşekkür ediyorum.
Evet, "aynı gemide" derken, gemi batıyor ama onlar gemiden saraylarla, aldıkları uçaklarla aslında kurtuluyorlar.
Hızla konumuza dönecek olursak; bu nedenle, denge ve denetlemenin olmadığı bir sistemde frenler tutmadığında hep birlikte acısını çekeceğiz ve şu anda ne denge var, ne denetim var, ne fren var, baş aşağı, yokuş aşağı, 81 milyon insan hep birlikte aslında bir kayboluşa, bir acıya, bir travmaya muhatap kılınıyor. Evet, bunu mu dememiz gerekiyor: "Elveda demokrasi", "elveda parlamenter sistem" ya da "elveda Türkiye Büyük Millet Meclisi". Biz bunu dememek için burada olmaya devam ediyoruz.
Evet, biz bir sarsıntı yaşadık öncülleriyle, Anayasa değişikliğiyle, İç Tüzük'le. O vakit "Anayasa değişikliği ülkenin balans ayarlarını bozacak düzeyde yüksek dikta rejimi içerir." demiştik. Bu sözü buradan söylemiştim. Bu iç tüzükle yargıyı tamamen denetim altına...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Son cümlelerim.
BAŞKAN - Sayın Beştaş, selamlayalım.
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Kusura bakmayın. Bitiriyorum, çok az.
Şimdi de yasama organı lağvedilirken kanun iradesi de kararnamelere kaldı.
Süremi aşmamak için şunu söylüyorum: Gelin, hep birlikte bu ülkede gerçekten yurttaşların hak ettiği demokrasiyi inşa etmek için kolları sıvayalım. Demokratik bir anayasa, demokratik bir iç tüzük, hak ve özgürlüklerin gerçekten yeşerdiği, kendini ifade edebildiği bir ortam Parlamentonun demokratik olmasıyla mümkün olabilecektir. Aydınlık günleri bu şekilde teknik İç Tüzük düzenlemeleriyle kesinlikle getiremeyeceğiz ve hep birlikte bu karanlıkta kaybolup gideceğiz diyorum.
Çok teşekkür ediyorum.
Sayın Başkan, bu arada yeni göreviniz de hayırlı olsun.
Teşekkürler. (HDP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim, sağ olun Sayın Beştaş.