| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 112 |
| Tarih: | 21.07.2026 |
CHP GRUBU ADINA NAMIK TAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce Yalova'da hayatını kaybeden askerî okul öğrencilerimize Allah'tan rahmet, milletimize de başsağlığı diliyorum; üzüntümüz büyüktür.
Bugün itibarıyla Türkiye siyasi tarihinde eşi benzeri olmayan bir Cumhurbaşkanlığı tezkeresinin kabul edilmesinin ardından iki yıl geçti. Deniz Kuvvetlerimizi Somali kara sularında görevlendirmeye onay veren bu metni özel kılan ise cumhuriyet tarihimizde hukuki olarak en tartışmalı tezkere olmasıdır. 8 Şubat 2024 tarihinde Türkiye ve Somali arasında bir savunma ve ekonomik iş birliği çerçeve anlaşması imzalandı. Basına düşen haberlere göre, anlaşmada iki ülke arasında on yıl süreyle bir ortak deniz kuvveti oluşturulması kararlaştırıldı ve Türk Deniz Kuvvetlerinin Somali kara sularını korumayı üstleneceği öne sürüldü. "Ortak deniz gücü" diyoruz ama Somali'nin bir donanması olmadığını biliyoruz. Zira, anlaşmanın ardından Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud "Artık denizlerimizi koruyacak bir donanmaya sahip olacağız." dedi. Biz de bu haberi alır almaz gelişmeleri dikkatle takip ettik ve varlığını basından öğrendiğimiz anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Meclise havale edilmesini bekledik fakat aylar geçmesine rağmen anlaşma Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu kayıtlarına bile girmedi. Beş ay sonra, temmuz ayında anlaşma yürürlüğe girmeden Cumhurbaşkanlığı tezkeresini karşımızda bulduk. Üstelik hem 2024 hem 2026 yıllarında önümüze gelen iki tezkere metninde de 8 Şubat 2024 tarihli anlaşmaya doğrudan atıfta bulunuluyor. Anlaşmayı görsek, kapsamının ne olduğunu bilsek içeriğine göre tezkereye belki onay verebilirdik. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Silahlı Kuvvetlerimizin dünyanın çeşitli yerlerinde barış amaçlı görevlere özellikle de Birleşmiş Milletler operasyonlarına katılmasına zaten onay veriyoruz. Biz ordumuzun bir yandan dünya barışına hizmet ederken diğer yandan ülkemizin diplomatik gücünü artırmasından 5 kıtada bayrağımızı dalgalandırmasından kıvanç duyarız, zannetmeyin ki bu uluslararası görevlendirmelere karşıyız. Nitekim, bugüne kadar Aden Körfezi'nden Kosova'ya kadar birçok barış gücü operasyonu için onay verdik. Askerî görevlendirmelerin, barış gücü operasyonları veya ülkemizin doğrudan güvenliğini ilgilendiren terörle mücadele faaliyetleri için yürütüldüğüne inandığımızda desteğimizi asla esirgemedik. Fakat siz gözümüzle görmediğimiz, imzalanmasının üzerinden iki buçuk yıl geçmesine rağmen içeriğini hâlâ öğrenemediğimiz bir anlaşmaya dayanarak önümüze tezkere koyuyorsunuz. Ayrıca, güvenlik tehditleri her yıl güncellenirken yılda bir yenilenmesi gereken tezkereleri şimdi iki yıllık hazırlama âdetini çıkardınız. Bu öyle alelade bir görevlendirme değil. Dünyanın en tehlikeli coğrafyalarının birinden bahsediyoruz. Bir yandan Somali kökenli korsanların kriminal faaliyetleri, diğer yandan bölgede Somali, Somaliland ve Etiyopya arasındaki gerilim, ayrıca Yemen'de devam eden kanlı savaş donanmamızın görev yapmasının istendiği coğrafyanın ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kaldı ki Somali kara suları Ege Denizi'nin 4 katı büyüklüğe sahip. Biz Ege ve Karadeniz'de güvenliğimizi tam olarak sağladık da her türlü tehdidin ortasındaki Somali kara suları mı kaldı değerli arkadaşlar? Mehmetçik'imizin canının sizler için hiç mi kıymeti yok? Askerimiz gerektiğinde elbette savaşır ve vatan için şehit olmaktan çekinmez. Dünyada vatanı için Mehmetçik kadar yürekten canını feda etmeye hazır bir başka askerin bulunmadığını hepimiz biliyoruz. Fakat uzak bir coğrafyada içeriği ve kapsamı bilinmeyen, üstelik Meclisten geçmediği için henüz Türk hukuk sisteminde geçerliliği bile olmayan bir anlaşma için nasıl olur da Hava ve Deniz Kuvvetlerimizi böyle bir ateşe atarsınız? Bugün, içeriği hâlâ belirsiz anlaşmanın ülke çıkarlarınız için mi yoksa iktidarınıza bağlı birtakım sermaye gruplarının Somali'de sömürü alanları kazanması için mi hazırlandığına kanaat getiremiyoruz. Hâlihazırda kronikleşmiş bir ekonomik krizle boğuşurken ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek sürekli tasarruf önlemlerinden bahsederken Somali'ye milyar dolarlık hibeler vermekte tereddüt etmediniz. Bu hibeler iyi niyetle yapılıyorsa onlara da karşı değiliz lakin basın ve yayın organlarında Somali'ye verilen hibelerin usulsüzce dağıtıldığına dair iddialar var. Bu iddialara göre, iktidarınıza yakın inşaat şirketleri Somali'de hastane, okul, adliye binası gibi projeler alıyorlar, Somali Hükûmetinin bunlara para ödeme gücü zaten yok. Dolayısıyla Ankara'den hibe çıkartılıyor. Hazineden para çıkıp Somali'ye ulaştığı anda Somali yetkilileri hibeyi çıkartanlara bir miktar komisyon ödüyor, paranın geri kalanı da işte bu AKP'ye yakın şirketlere inşaat masrafları karşılığı olarak ödeniyor yani Somali paravan işlevi görüyor, Hazineden çıkan para yandaş şirketlere aktarılmış oluyor, iddialar böyle. Eğer doğruysa size soruyoruz: Bu mu sizin insanlığınız? Bu mu sizin gelişmekte olan ülkelere yaklaşımınız?
Değerli arkadaşlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin vatan savunmamız haricindeki tüm meşru görevleri Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetimine tabidir. Sizin 2024 tarihli anlaşmayı Meclisten geçirmeden böyle bir tezkereyi getirmeniz ise anayasal düzeni açıkça yok saymaktır. Biz bu açık Anayasa ihlalini ve kabul oyu veren herkesi büyük bir tarihî sorumluluk altına sokacak söz konusu tezkereye dair eleştirilerimizi iki yıl önce de dile getirdik. Demokratik devletlerde politika yapım süreçlerinde kurumlar bir araya gelir ve ortak bir yol haritası çizilir. Bir zamanlar Türkiye'de de kararlar böyle alınırdı. Normal şartlarda savunma ve güvenlik içerikli bir anlaşma daha hazırlanmadan Dışişleri Bakanlığı içerisinde, gerekirse Genelkurmay Başkanlığı ve Millî Savunma Bakanlığından uzmanlarla istişare edilerek kalem alınır, anlaşmalar imzalanmasının ardından vakit geçirmeden Türkiye Büyük Millet Meclisine havale edilirdi. Üstelik böyle bir anlaşmanın sadece Dışişleri Komisyonu değil, tali komisyon sıfatıyla Millî Savunma Komisyonunda da görüşülmesi icap eder. Sizin Türkiye'nin dış politikasını tek bir şahsın iki dudağı arasına hapseden ucube başkanlık sisteminizde elbette böyle bir anlayış yok fakat biliniz ki bir sonraki seçimlerde iktidara geldiğimizde bu anlayışı ülkemize geri getireceğiz.
Somali tezkeresinde güvenlik boyutu açısından dikkate alınması gereken ve hamasetle geçiştirilemeyecek birçok sorun alanı bulunmaktadır. Kıyısında yer aldığımız Orta Doğu yalnızca üç yıl içerisinde çok taraflı çatışmaların merkezi hâline geldi. İsrail'in Gazze'yi ilhak girişimi ve sonrasında Lübnan saldırısı, İran'ın İsrail'e yönelik misillemeleri, ABD'nin İran'a yaptığı saldırılarla başlayan düşük yoğunluklu savaş ve İran'ın karşı saldırıları Orta Doğu'daki gerilimi hiç olmadığı kadar yükseltti. Hâl böyleyken söz konusu tezkereye konu olan Somali ve çevresinde kanlı çatışmalar uzun yıllardır devam ediyor. Yemen'de çatışan taraflardan olan Husiler bugün İsrail'deki hedeflere füze yollayacak kapasiteye sahip oldu. Somali'nin kendisi Somaliland'deki ayrılıkçı hareketten dolayı her an kendi içerisinde veya Etiyopya'yla yeni bir çatışmaya girebilir. Somali'nin kendi içerisinde zaten birlik yok, Eş Şebab terör örgütünün bu ülkedeki kanlı eylemlerini yıllarca dehşet içinde izledik. Somali'de askerî varlığımız bulunabilir, Somali'nin resmî ve meşru ordusunu eğitebiliriz; bunlara yönelik girişimlere de bir itirazımız yok fakat Somali içindeki veya Somali'nin komşularıyla yaşayacağı bir çatışmada taraf olmayız. Bir ülkeye destek vermek, onun savunma kapasitesini artırmak başka şey, o ülkenin girdiği bir çatışmada taraf olmak çok başka bir şeydir. Kaldı ki şu an ülkemizin içinde bulunduğu bölgedeki kriz ve tehdit seviyesi göz önüne alındığında her bir muharip geminin ve muharip uçağın ana vatan savunması için önemi tartışılmaz. Muharip uçak konusunda yaşadığımız zafiyet ortada iken, fırkateynlerimiz henüz inşa aşamasında iken bu bölgede yıpratılmaları millî güvenliğimiz açısından uygun değildir. Ülkemizi ve bölgemizi etkileyebilecek böyle bir kriz döneminde askerî gemi, uçak ve taarruz helikopterlerimizi uzak bölgelere göndermek büyük bir stratejik hatadır. Biraz önce de söylediğim üzere, Ege Denizi'nin 4 katı büyüklüğünde ve birçok farklı çatışmanın yaşandığı bir bölgeye gönderiyorsanız daha da vahim bir hatadır. Kendi bölgemizde sükûnet ve istikrar sağlanmadan denizaşırı maceralara girişmenin bir mantığı yoktur. "Türk Silahlı Kuvvetleri nasıl görevlendirilir? vatan savunması sınır ötesi harekâtlarla nasıl perçinlenir?" bunun örneğini görmek istiyorsanız, merhum Bülent Ecevit'in önderliğinde gerçekleştirdiğimiz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nı örnek alabilirsiniz. Siz bu dönemde Yunanistan'ın, İsrail'in veya başka bazı ülkelerin Türkiye için tehdit yarattığını sürekli iddia ediyorsunuz. Madem bu kadar akut bir tehdit durumuyla karşı karşıyayız, o zaman kendi güvenliğimizi tam olarak sağlamadan neden ordumuzu ve donanmamızı başka ülkelerin çatışma bölgesine göndereceğiz? İktidarınız ulusal güvenliğimizi riske atacak bu tür adımlardan kaçınmalı, kaynaklarımızı dikkatli ve stratejik şekilde kullanmalıdır. Çevremizde yaşanan gelişmeler ortadayken bu kaynakları yerinde kullanmak hayati önem taşımaktadır. Zira, Somali'de yürütülen faaliyetler ertelenebilir ancak ana vatanın savunmasında hiçbir zaafa yer verilemez. Bugüne kadar FETÖ'cülerle kol kola girerek ülke güvenliğimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize telafisi zor zararlar verdiniz. FETÖ'cülerin tezgâhladığı, bizzat liderinizin "Ben bu davaların savcısıyım." dediği sözde dosyalarla Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her biriminden yüzlerce yetişmiş subayımızı cezaevlerine yolladınız. Şimdi, bugün donanmamızı dünyanın en tehlikeli sularına göndermekte bu kadar hevesli olduğunuzu görünce Balyoz kumpasını aklımıza getirmeden edemiyoruz. En başta MİLGEM Projesi'nin ve "mavi vatan" kavramının gerçek mimarı, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek olmak üzere Deniz Kuvvetlerimizin komuta kademesinin üçte 1'ini düzmece iddialarla yıllar boyunca cezaevlerinde süründürdünüz. Bu değerli subaylarımızın ayrıca ailelerinin itibarına daha onlar hüküm giymemiş olmasına rağmen saldırınız. Defalarca onları tahkir ettiniz, biz bunları unutmadık.
Şimdi soruyorum değerli arkadaşlar: Her fırsatta Türkiye için tehdit olduğunu iddia ettiğiniz ülkeler Yunanistan, İsrail, Mısır veya başkaları bir araya gelip aynı anda Türkiye'ye savaş ilan etseler, Deniz Kuvvetlerimizin komuta kademesinin üçte 1'ini bir anda devre dışı bırakabilirler miydi? İşte, bu kadar yabancı devletin ortaklaşa yapamayacağı kötülüğü siz FETÖ'yle iş birliği içinde Deniz Kuvvetlerimize yaptınız. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ'yü tasfiye ettiğinizi iddia ediyorsunuz fakat FETÖ'nün hedef aldığı askerî kurumlarımıza ve askerimize yönelik eski tutumunuzu yer yer tekrar benimsediğinizi de unutmuyoruz. Darbe girişimini bahane ederek kökü Osmanlı'ya kadar dayanan kadim askerî okul ve akademilerini kapatmanıza değinmeyeceğim bile. 4 Nisan 2021 günü çoğu Balyoz kumpasında mağdur edilmiş amirallerimiz Montrö Sözleşmesi'nin korunmasına dair bir bildiri yayınladılar. Siz vatana bu kadar hizmet etmiş subaylarımızın iyi niyetli tavsiyesini baş tacı edeceğinize bildirinin imzacılarını gözaltına almaya kalktınız. Bu insanlar "Atatürk'ün emaneti olan Montrö Sözleşmesi'ni çiğnetmeyiz, Montrö'de kazandığımız haklarımızı tartışma konusu yapmayız." dediği için rahatsız oldunuz tıpkı mezuniyet töreninde "Atatürk'ün askerleriyiz." diyerek kılıç çeken okullarından dereceyle mezun 5 parlak teğmenimizden rahatsız olduğunuz gibi. Korkmayınız, bu çocuklar vatanlarına bağlı oldukları gibi, Atatürk'ün kurduğu cumhuriyetin kurumlarına darbeyle zarar vermeyi akıllarından bile geçirmezler. On yıl önce darbeye yeltenenlerin yolunu açanın ve onları en yüksek mevkilere ulaştıranların sizin iktidarınız olduğunu da unutmuyoruz. Uzun lafın kısası, tarih, iktidarınızın Türk Silahlı Kuvvetlerine, özellikle Deniz Kuvvetlerimize verdiği zararları kaydetti. Alnınızda bu kara leke hâlâ duruyorken şimdi size güvenmemizi ve içeriğini bilmediğimiz, görmediğimiz bir anlaşmaya göre Deniz Kuvvetlerimizi Somali'ye göndermemize onay vermemizi istiyorsunuz. Bu söz konusu bile olamaz. Ege'nin, Karadeniz'in ve Doğu Akdeniz'in bu kadar ciddi güvenlik riskleriyle karşı karşıya olduğu bir dönemde uzak coğrafyalarda macera arama lüksümüz yoktur. Önce içinde bulunduğumuz ittifaklar içerisindeki konumumuzu sağlamlaştırmalı, daha sonra kendi güvenliğimizi sağlamak için komşularımızla düzgün bir diplomasi yürütmeliyiz. Aynı ittifakın üyesi olduğumuz Yunanistan ile silahlanma yarışına girmek yerine karşılıklı oturarak sorunlarımızı çözmeliyiz. Yunanistan'la yıllara yayılan bir bölgesel rekabetimiz oldu fakat biz güç ve kapasite olarak Yunanistan'ın çok önüne geçtik, bunu sizin kötü yönetiminize rağmen başardık. Lakin bir ülkenin güç ve kapasite olarak önüne geçmeniz o ülkeye karşı saldırgan veya üstencil bir tavır takınmanızı meşru kılmaz. Siz millî savunmanın en düşük maliyetli ve en verimli yolu olan diplomasiyi göz ardı ederseniz, gücü size karşı tek başına yetmeyecek bölgesel rakipleriniz bir araya gelerek size karşı ittifak kurarlar. Nitekim, yakın dönemde hem Yunanistan hem İsrail hem Mısır'a yönelik aynı anda saldırgan bir söylem benimsemeniz, normalde ilişkileri o kadar derin olmayan bu 3 devleti Türkiye'ye karşı Doğu Akdeniz'de bir ittifak arayışına itti. Bu hatanızı neyse ki anladınız ve bir zamanlar belediye seçimleri için bile propaganda malzemesi olarak kullandığınız Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile gidip el sıkıştınız. Bunu Sisi'ye on yıldan fazla süredir yağdırdığınız hakaret dolu sözleri de yutarak yaptınız. Mısır'la er geç barışacaktık; sizin boş hamasete ve popülizme dayanan söylemleriniz yüzünden Türkiye'nin itibarı ve sözünün inandırıcılığı ciddi zarar gördü. Bizim şiar edindiğimiz "Yurtta sulh, cihanda sulh." sözü yalnızca hümanist bir ilkeden ibaret değildir, aynı zamanda, ülkemizin güvenliğini, ulusal egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü garanti altına alan bir stratejinin özetidir. Barışı arayan barışı bulur, çatışma arayanların elde edeceği tek şey kan ve gözyaşıdır. Maalesef, sizin çizginiz, Atatürk'ün barışçıl ve antiemperyalist siyaseti değil aksine her fırsatta hamasi ve saldırgan söylemlerinizde ortaya çıkan sözde Osmanlıcı, yayılmacı arzularınızdır. Siz maceraların, hülyaların peşinde koşadurun, biz seçimlerden sonra iktidarı devraldığımızda Türkiye'yi kuruluşundaki barışçıl değerlerine yeniden kavuşturacağız.
Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)