GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:112
Tarih:21.07.2026

SEVİLAY ÇELENK (Diyarbakır) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, ben de sözlerime başlarken az önce aldığımız haberle ilgili üzüntümü dile getirmek istiyorum. Yalova'da Hava Harp Okulu hazırlık sınıfı öğrencisi Veli Bilgin'in hayatını kaybetmesi, eğitim sırasında güneş çarpması sonucunda hayatını kaybetmesi gerçekten üzüntü verici ve 3 kişi de hasta. Veli Bilgin'e Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum ve hasta olan diğer öğrencilerin bir an önce şifa bulmasını diliyorum.

Yine, sözlerime başlarken 20 Temmuz 2015'te Suruç'ta yaşanan katliamda kaybettiğimiz o güzel insanları saygıyla anmak istiyorum. 20 Temmuz 2015 bu ülkenin tarihine eklenmiş bir utanç ve acı sayfasıdır, hiçbir zaman unutulmayacak. 2015 20 Temmuzunu takip eden, öncesinde Diyarbakır'da yaşanan katliamların tümü bir cezasızlıkla ve gerçekten oradaki yapıların bugünkü tezahürlerinin ciddiye alınmamasıyla bugüne kadar hep böyle unutulmayan bir şey olarak bir çaresizlikle kendini hatırlatıp durdu. IŞİD saldırıları 2015'te yaşandı ama biz bugün âdeta neo-IŞİD yapılanmaların her yere yavaş yavaş yayıldığını ve maalesef bunlarla mücadele edilmediğini görüyoruz; bunları söylemeden başlamak istemedim.

Değerli milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz Somali Tezkeresi, hepimiz aynı ülke ve aynı tezkere hakkında konuşuyoruz ama dinlerken acaba aynı ülke ve aynı tezkere hakkında mı konuşuyoruz diye düşünmemek de elde değil çünkü hepimiz başka yerlerden, başka şekillerde bakıyoruz konuya. Bu tezkere, hepimiz artık biliyoruz, kaçıncı kezdir önümüze geliyor, Somali'de bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının görev süresinin uzatılmasını öngörüyor, 27 Temmuz 2026 tarihinden itibaren iki yıl daha uzatılmasını. Her ne kadar "Bizim orada askerimiz yok, esas olarak eğitim üssümüz var, eğitim amaçlı olarak oradalar." dense de aslında bu konuda resmî bir açıklama hiçbir zaman olmadı. Bir tür askerî gizlilik çerçevesinde orada ne kadar asker var konusunu hiçbir zaman tam olarak bilemedik ama elbette ki orada askerler var.

Bizim bu konuya bakışımız DEM PARTİ olarak belli. Biz burada hem bu meseleye bir yandan Somali'deki sonuçları bakımından bakıyoruz ama bir yandan da Türkiye'nin dış politikasının hangi eksende ilerlediğini anlamak üzere de bakıyoruz ve öyle bakmak zorundayız. Bu tezkereler hiçbir zaman barış perspektifini ve barış umudunu sahiplenen tezkereler olmuyor. Zaten barış askerî, militarist gücün ve silahlanma kapasitesinin güçlendirilmesiyle başarılabilecek bir şey değil. Biz böyle düşünüyoruz ve bu tezkereleri destekleyemiyoruz. Biz barışın ve güvenliğin diplomasiyle, demokrasiyle, doğaya ve çevreye saygıyla, kaynakların eşit dağılımı ve tabandan yükselen ekonomik güçlenmeyle, halkların kendi geleceğini kendi iradesiyle belirlemesiyle inşa edileceğine inanan bir siyasi gelenekten geliyoruz. Bu kürsüden her askerî tezkere yaklaşımımızın temelinde de bu inanç var, bu düşünce var.

Tezkere metninde Somali savunma ve güvenlik kuvvetlerinin personel ve diğer kaynaklar açısından yeterli potansiyele sahip olmasına rağmen ekonomik zorluklar sebebiyle görevlerini yerine getirmede istenen seviyeye ulaşamadığı ifade ediliyor. Değerli milletvekilleri, bu cümle aslında kendi içinde bir itiraf niteliğinde. Türkiye 2011'den bu yana 2017'de kurulan TURKSOM Eğitim Kampında verilen eğitim dâhil olmak üzere on binlerce Somalili askeri eğittiğini açıklamış bir ülke. On beş yıllık bir eğitim ve kapasite inşası faaliyetinin ardından bugün hâlâ istenen seviyeye ulaşılamadığını duyuyorsak, bizzat tezkerenin kendisinde bunu okuyorsak burada sorgulanması gereken şey Somali'nin kapasitesi değil askerî araçlarla güvenlik üretme stratejisinin kendisidir. On beş yılda güvenlik üretemeyen bir yöntemi aynı çerçevede iki yıl daha uzatmak bize göre bir çözüm değildir, bu sorunun ertelenip durmasıdır.

Tezkerede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Somali'nin terörle mücadelesine dair kararına da atıf yapılıyor. Ancak burada dikkat çekmek istediğim husus şu ki: Birleşmiş Milletler çerçevesi Somali'de çok taraflı, geniş kapsamlı bir uluslararası sorumluluk paylaşımını da öngörüyor. Ne var ki bu çok taraflılığın Somali'de yaşanan vahim çatışma tablosuna bir faydası olmuyor. Onlarca yıldır dışarıdan müdahalelerle istikrar üretmeye çalışılan bir ülkede son yirmi yılda hâlâ devam eden çatışma var. Somali halkının dramı bitmiyor ve bütün yaşananlar bunu açığa vuruyor, ülke bir türlü bu sarmaldan çıkamıyor. Türkiye'nin bu çok taraflı çerçeve içindeki konumu nedir? Hangi ülkelerle eş güdüm içindeyiz? Sivillere yönelik risklerin yönetimiyle ilişkili plan nedir? Bunların hiçbiri tezkerede yer almıyor. Birleşmiş Milletler kararına yapılan atıfla bu tezkereye bir meşruiyet aranıyor ancak aslında bu tür bir meşrulaştırma da bizim açımızdan kabul edilebilir değil. Türkiye'nin dış politikası esasen uzun zamandır açıklık, öngörülebilirlik ve ilkesel bir tutarlılık üzerinden yürümüyor. En ağır eleştiri ve hakaretlerin muhatabı olan liderlerle el sıkışılıyor, dünün stratejik ortakları bugün hedef tahtasına konuyor. Devletler ve halklar arasında kalıcı ve istikrarlı ilişkiler amaçlanmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderlerle kurduğu kişisel ilişkiler büyük diplomasi başarısı olarak lanse ediliyor ve dış politika görgüsüzce gösterişli ağırlamalar ve popülist ahbaplıklar etrafında şekilleniyor. Yabancı konukların yollarına Potemkin köyleri inşa edilerek diplomatik temas ve buluşmalar zevahiri kurtarmaya endeksleniyor. Nedir Potemkin köyleri? Bu, aslında diplomaside bir tabirdir, belki tarihsel olarak bir gerçeğe tam olarak tekabül etmiyor olabilir, bu biraz şüpheli ama bir tevatürdür. İşte, 18'inci yüzyıl sonlarında Çariçe II. Katerina'nın Kırım ziyareti sırasında Grigory Potemkin -Potyomkin ya da- bütün onun geçtiği yollara, Dinyeper Irmağı kıyısına gösterişli evler inşa ediyor; taşınabilir, aslında düzmece yapılar. Bugün de herhangi bir siyasi, iktisadi ya da idari tabloyu böyle zevahiri kurtarmak üzere iyileştirdiğinizde "Potemkin köyü inşa etmek" olarak tabir ediliyor bu. Biz de bunu yaşıyoruz.

Somali'yi konuşurken hatırlamamak mümkün değil. Geçtiğimiz yıl Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump Demokratik Partili Temsilciler Meclisi üyesi kadın siyasetçi Ilhan Omar'ı ve Somalili göçmenleri hedef almış ve Somalilileri "çöp" olarak nitelendirmiş "Onları ülkemde istemiyorum." demişti. Ilhan Omar bu hedef göstermenin akabinde Minneapolis'te üzerine sıvı püskürtülerek saldırıya uğramış ve ölüm tehditleri almıştı. Şimdi, siz bize Somali halkının güvenliğinden ve geleceğinden söz ediyorsunuz. Peki, aynı Somalilileri aşağılayan Trump Ankara'ya geldiğinde ne yapıldı? Trump ve NATO için Ankara'yı âdeta kuşatma altına aldınız ve ülkeyi sözüm ona dikensiz gül bahçesine çevirmek istediniz. Bu çerçevede de en basit bir toplumsal muhalefet gözünüze diken olarak görüldü, gözünüze diken gibi battı ve bütün muhalifleri bir diken gibi koparıp atmak istediniz. Adalet İçin Hukukçular'ın hazırladığı rapora göre, NATO Zirvesi sürecinde en az 668 kişi gözaltına alındı, 179 kişi tutuklandı. Ankara başta olmak üzere birçok kentte günlerce eylem ve etkinlik yasakları uygulandı, protestolarda ve ev baskınlarında yüzlerce kişi gözaltına alındı, ters kelepçe ve kötü muamele vakaları kayda geçti, toplantı ve gösteri hakkından seyahat özgürlüğüne kadar birçok temel hak ihlal edildi. Öyle bir güvenlik düzeni kurdunuz ki yaşı 60 ile 75 arasında değişen TEMA gönüllülerini tutukladınız. Arkadaşlarımız Emel Memiş ve Yıldız Tar tutuklandı ve hepsi hâlâ tutuklu. Emel Memiş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde bir iktisat doçenti, kendi çalışma alanında ve kadın çalışmaları, cinsiyet eşitliği alanında çalışmaları olan saygın bir bilim insanı. Hiçbirinin neden tutuklandığına ilişkin hiçbir bilgi, hiçbir gerekçe yok; yıldırma, sindirme, geri kalanlara yılgınlık ve dehşet duygusu yaşatmaktan başka. Bu utancın da yayıldığı bir uluslararası alan var elbette. Her geçen gün itibarı zedelenen antidemokratik bir ülke hâlini aldık, bu çok açık. Bu ülkeye uygulanan vize politikalarını bu demokrasi ve hukuk dışına savrulma haricinde anlamlandırmak ve anlamak mümkün değil. Bu aslında bugün bir tür yaptırım olarak işliyor, bu bir tür uluslararası yaptırımdır. Bunu anlamak zorundasınız. Herkes ülkeden kaçmak istiyor ve bu katı vize politikaları böyle bir konjonktürde karşımıza çıkıyor. Bunları bir yaptırım olmanın dışında kavramak mümkün değil yani "Bir yaptırımla karşılaşmıyoruz." diyerek böyle bu kadar antidemokratik bir yapıya sürüklenmek gerçekten bir izansızlık, bir basiretsizlik.

Evet, geçtiğimiz günlere geri dönelim. NATO'ya itiraz eden, sesini çıkaran, demokratik hakkını kullanarak sokağa çıkan herkesi tehdit olarak gördünüz; sorunları halı altına süpürmek istediniz; Ankara'da yurttaşların sesini kısmaya, sokağı susturmaya çalıştınız. Şimdi, bütün bunların ardından karşımıza geçip Somali halkının güvenliğinden söz ediyorsunuz. İnsan ister istemez soruyor: Sizin "güvenlik" dediğiniz şey kimin güvenliğidir? Somali'de yaşayan insanların mı, NATO liderlerinin mi yoksa ekonomik ve jeopolitik çıkarlarınızın güvencesi mi? Çünkü sizin "güvenlik" dediğiniz yerde, nedeni hakkında hiçbir şey bilmeden bir bakıyoruz ki Ankara'da sabah baskınlarıyla onlarca arkadaşımız, onlarca insan, onlarca muhalif gözaltına alınmış. İnsanlar darbe dönemlerinde bile yaşanmamış koşullarda ve sayılarda gözaltına alınıyor, çevre gönüllüleri tutuklanıyor. Tablo böyleyken "Somali'de güvenlik" dediğinizde ne anlamamız gerekiyor? "Güvenlik" adı altında yürüttüğünüz siyaset toplumu kutuplaştırıyor, bölüyor, fay hatlarıyla oynuyor; iç ve dış politika alanında sürdürdüğünüz birçok faaliyet ve genel olarak yaklaşım başlı başına bir güvenlik krizine ve güvenlik sorununa tekabül ediyor. Somali'de güvenliği sağlamaya hangi itibarlı siyaset çerçevesinde soyunuyorsunuz? Kimin çıkarını önceliyorsunuz?

Aslında, bugün sorduğumuz bu sorular yeni değil; Türkiye'nin başka coğrafyalara asker gönderme kararları söz konusu olduğunda, bundan yetmiş altı yıl önce de aynı temel soru soruluyordu: Kimin çıkarı? 1950 yılında Türkiye'nin Kore'ye asker gönderme kararını hatırlayalım. Bu tarihten on bir gün önce kurulan Barışseverler Derneği, Barışseverler Cemiyeti bu kararı protesto etmek için Meclise telgraflar çekmiş, Derneğin Başkanı Behice Boran da Kore'ye asker gönderilmesine karşı hazırlanan bildiriyi Galata Köprüsü'nde, bizzat kendisi de katılarak arkadaşlarıyla birlikte dağıtmıştı. O gün itiraz çok açıktı, "Türkiye binlerce kilometre uzaklıktaki bir savaşa neden asker gönderiyor?"du soru. Kimin savaşıydı bu, kimin çıkarı içindi, Kore neredeydi, Türkiye neredeydi? Aradan yetmiş altı yıl geçti; bugün bu Mecliste, yine, başka bir ülkeye asker gönderme yetkisinin uzatılmasını konuşuyoruz ve yetmiş beş yıl sonra soru değişmiyor. Ben de büyük bir hevesle bu tezkereye "evet" oyu veren milletvekillerine aynı ılımlılıkta sormak istiyorum: Somali neresi? Kaçımız Somali'nin tarihini, halkını, bugün yaşadığı sorunları biliyoruz? Somali'nin nerede bulunduğunu kaç kişi biliyor? Önümüze gelen bu tezkerenin gerekçesini gerçekten okudunuz mu? Somali, Afrika'nın en doğusunda, Afrika Boynuzu olarak bilinen bölgede yer alıyor; doğusunda Hint Okyanusu, kuzeyinde Aden Körfezi, batısında Etiyopya, kuzeybatısında Cibuti, güneybatısında ise Kenya bulunuyor, Somali uzak bir ülke. Ama bir ülkenin haritadaki yerini bilmek yetmez, o ülkeye nereden baktığınız da önemlidir. Somali'ye, üzerinde ekonomik ve askerî hesaplar yaparak bakacağınız, yeni sömürgeci hesaplar yaparak bakacağınız bir coğrafya muamelesi yapıyorsunuz. Onların geleceğine mi kendi geleceğinize mi karar veriyorsunuz? Bu tezkere bütün bu soruları önümüze getiriyor ve bir cevap vermiyor. Benim itirazım tam da burada başlıyor. Halklarla kurulacak ilişkinin yolu askerî varlıktan, güvenlik politikalarından ve ekonomik çıkar hesaplarından değil, eşitlikten, karşılıklı saygıdan ve barıştan geçer. Yanıtlanması gereken çok soru var. Bu askerî varlığın sınırı nerede sona eriyor? Somali'nin kaynaklarıyla Türkiye'deki hangi ekonomik çevrelerin çıkar ilişkisi var? İki yıl sonra önümüze aynı tezkere geldiğinde bize yine aynı gerekçeleri mi anlatacaksınız? "Somali halkının güvenliği" diyerek Somali'nin kaynakları üzerinden hesap yapamazsınız. Bir halkın ülkesini ekonomik çıkarların, jeopolitik hesapların ve askerî politikaların konusu, küresel güçlerin çarpışma alanı hâline getiremezsiniz. Dünyanın gittiği yön zaten yeterince açık. Uppsala Üniversitesinin verilerine göre devletler arasındaki doğrudan çatışmalar 2025'te bir önceki yılın 2 katına çıktı. Çatışmalarda 244.600 insan hayatını kaybetti. Askerî bütçeler büyüdükçe silah şirketlerinin gelirleri artıyor. Savaş ve çatışma politikaları ağırlık kazandıkça halkların payına ölüm, yoksulluk ve güvencesizlik düşüyor. Kriz odaklı dış politika krizleri çözmediği gibi barışa dair umutları da her geçen gün azaltıyor. Biz halkların geleceğini yeni krizlere ve küresel güç mücadelelerine teslim etmek değil barışın imkânlarını çoğaltmak gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle bu tezkereye "Hayır." diyoruz.

Değerli milletvekilleri, tezkere metnine biraz daha ayrıntılı bakarsak görürüz. Tezkere kapsamında Somali'nin ekonomik kaynaklarının korunmasına yardım edilmesinden, istikrara katkıdan söz ediliyor. Güzel sözler fakat bu Meclisten istenen yetki neden yalnızca askerî alanda? Peki, Somali'nin asıl krizi yalnızca güvenlik krizi mi? Kuraklık, gıda güvensizliği, iç göç ve antidemokratik yönetim gibi yapısal sorunlar dururken Türkiye'nin Somali'ye yaklaşımı neden ağırlıklı olarak askerî eğitim, üs ve deniz güvenliği eksenine sıkışmış durumdadır? Bugün aldığımız bu acı haber üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Bizim askerî okul öğrencilerimiz güneş çarpmasıyla hayatını kaybederken biz o uzak ülkelerde askerî eğitim veriyoruz. Önce, gerçekten bu tekrar edip duran, bu, gerçekten önlenebilir feci ölümlerle nasıl başa çıkılacağını düşünelim.

Bu tezkere tek başına değerlendirilecek, izole bir metin değil, Türkiye'nin son on yılda dünyanın pek çok bölgesinde büyüyen askerî varlığının ve savunma sanayisi ihracat politikasının da bir parçası. Somali'deki üs, kıta genelinde imzalanan savunma sanayisi anlaşmaları, İHA satışları ve yeni açılan askerî iş birliği ofisleriyle birlikte okunduğunda karşımıza bütünlüklü bir askerî açılım çıkmaktadır.

(AK PARTİ sıralarından gülüşmeler)

SEVİLAY ÇELENK (Devamla) - Çok eğleniyorsunuz ama yani bilemiyorum...

Biz barış siyasetini esas alan bir parti olarak dış politikanın giderek silah ihracatı ve askerî varlık üzerinden tanımlanmasını kaygıyla izliyoruz. Bir ülkenin uluslararası saygınlığı ne kadar çok ülkede asker bulundurduğuyla değil, çatışmaları önleyebilme, diplomasiyle sorun çözebilme ve halklar arası dayanışmayı büyütebilme kapasitesiyle ölçülür. NATO zirvelerinde müttefiklere savunma harcamalarını arttırma çağrısı yapılırken aynı anda kendi sınırlarımızın içinde barışın, çözümün ve toplumsal uzlaşmanın finansmanına bu denli kısıtlanmış bütçeler ayırmamız bu Mecliste üzerinde durulması gereken bir çelişkidir. Ülke içinde eğitime, sağlığa, kadın cinayetlerini önlemeye, depremzedelerin kalıcı konutlarına ayrılan kaynaklar tartışılırken binlerce kilometre uzaktaki bir askerî varlığın sorgusuz sualsiz iki yıl daha uzatılması önceliklerimizin nerede olduğu sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor.

Ülkemizde artık çocuklar intihar ediyor. Haberleri okuyor musunuz? Kaç gündür kaç çocuğun intihar haberi yansıdı bize. Bu, korkunç bir durum, çocuklar intihar ediyor. Çocukların intihara sürüklendiği bir ülke insan kaynağı üzerinden uluslararası güç dengelerine etki etmeye çalışıyor. Avrupa, güvenlik kapasitesini artırmaktan söz ederken bizim ülkemizin çocuklarının, gençlerinin oluşturduğu askerî kapasiteye güveniyor; siyasi iktidar buna güvenmelerini istiyor, buradan itibar devşirmeye çalışıyor. Bu, kabul edilemez.

Sayın Başkan, biz biliyoruz ki savaşın ve çatışmanın en ağır bedelini her zaman kadınlar ve çocuklar, siviller ödüyor. Somali'de de bu böyledir. Askerî amaçlarla, araçlarla üretilmeye çalışılan güvenlik, çoğu zaman sivil nüfusun çatışmalar karşısında çok daha kırılgan hâle gelmesine yol açar. Bu nedenle, biz Somali'ye yönelik yardımın askerî değil, insani ve ekonomik güçlenme temelli bir çerçeveye oturtulmasını, sivil toplumun ve yerel toplulukların bu sürece dâhil edilmesini savunuyoruz. Barış dışarıdan getirilen silahla değil, içeriden inşa edilen adaletle mümkündür.

Son olarak "Tezkerenin hudut, şümul, miktar ve zamanı Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacak." ifadesine dikkat çekmek isterim. Anayasa’nın 92'nci maddesi bu yetkiyi Meclise vermektedir. Meclis bu yetkiyi kullanırken görevin çerçevesini ne kadar geniş bırakırsa kendi denetim payını da o kadar daraltmış olur. İki yıllık bir yetkiyi sınırları sonradan tek elden belirlenecek şekilde devretmek Meclisin dış politika üzerindeki denetim hakkından fiilen feragat edilmesi anlamına gelir. Tezkereler düzenli aralıklarla Meclise rapor edilmeli, sivil kayıplar ve harcamalar şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.

SEVİLAY ÇELENK (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Somali halkına duyduğumuz tarihsel ve insani sorumluluğu sorgulamıyoruz. Sorguladığımız on beş yıllık bir sürecin şeffaf bir muhasebesinin yapılmaması, aynı militarist yöntemin otomatik biçimde iki yıl daha uzatılmasıdır. Bizim savunduğumuz dış politika anlayışı, halkların birbirine silahla değil dayanışmayla bağlandığı bir anlayıştır.

Bu çerçevede, tezkerenin bu hâliyle Meclisin onayına sunulmasını doğru bulmuyor, Hükûmeti askerî öncelikli dış politikadan barış öncelikli bir dış politikaya davet ediyoruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)