| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 110 |
| Tarih: | 14.07.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Teşekkürler Başkan.
Değerli milletvekilleri, bu kürsüde yıllardır en fazla kullanılan kavramlar hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü, yargının tarafsızlığı gibi kavramlar ve bu kavramlara ilkesel olarak hiç kimsenin, hiçbir partinin de itirazı olmaz. Bunlar insanların ağır kayıplar, büyük kırılmalar, yaşadığı acılar sonrasında insanlığın ortak iyi konusunda uzlaştığı kavramlardır, toplumun toplum olmasından kaynaklı bir arada yaşamasını mümkün kılan evrensel kimi temel değerlerdir; hiçbir siyasi iktidar da "Buna karşıyım." demez ancak toplumun anlam dünyasında, siyasi uygulamalarında bu kavramların kaybı ve aşınması hukuk ve demokrasi krizinin başlandığı anların olduğu yerdir. Farklı dönemlerdeki siyasi iktidarlar bu kavramları kendi yönetim anlayışlarına göre daralttılar, eğip büktüler, araçsallaştırıp kendi siyasi çıkarlarının birer diline, kavramına dönüştürmeye çalıştılar. Hukuk iktidarın sınırları içerisinde hapsedildiği için adalet yalnızca bu sınırlar içerisinde kalanlar için uygulanabilir hâle geldi. Eşitlik biçimsel olarak sadece söyleme, özgürlük itaate bağlı bir ayrıcalığa dönüştürüldü. Bu kavramlar dilde olsa da uygulamada ve gerçekte işlevini yerine getiremedi.
Bugün ise aynı sınamayla karşı karşıya kalan bir kavram ise barıştır. Kimse "Karşıyım." diyemiyor, "Barış istemiyorum." da demiyor ama tıpkı hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük gibi evrensel anlamlarından uzaklaştırılıp daralttıkça daraltılıyor. Oysaki bizim için barış, hukuk dâhil tüm kavramların evrensel özüne uygun olarak yaşamsallaştırılmasıdır; Kürt varlığının hukuken tanınması, Türk halkının güvenlik ve korku siyasetinden kurtulması, kadın, emek, ekoloji, gençlik politikalarındaki değişim ve zihniyet kırılmasının gerçekleşmesidir. Bu süreçte hukuk nasıl ki devletin güvenliğini sağlayan tek taraflı, tek yönlü bir mekanizmaya indirgenemezse barış da güvenlik politikalarına indirgenmemelidir çünkü barış bir tarafa görevler yükleyen bir tarafı da değişmeden bırakan tek yönlü bir süreç değildir. Bu nedenle, sürecin en başından terörsüz Türkiye olarak meseleyi daha da güvenlik alanına sıkıştıran, hapseden isimlendirmeyi doğru bulmadık, bulmuyoruz. Artık gerçekçi olmak, zaman kaybetmeden barışın hukuki ve siyasi zeminini kurmak gerekir. Hukuk belirsizlikte kaldığı sürece barış da güven de zayıflamaktadır. İktidarın her getireceği yasayı, düzenlemeyi bu ölçülere uyan, zamanın, sürecin ruhuna uyan, toplumun beklentilerini karşılayan gerçek bir anlayışla hazırlanmasını isterdik ama geneli üzerinde söz aldığım bu on ikinci yargı paketi de bugün bizlere ulaştırılan çocuklara ilişkin komisyona sunulan yargı teklifi de iktidarın bu anlayıştan, bu gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu bizlere gösteriyor. Bu paket de tıpkı diğer 11 paket gibi, iktidar tarafından "reform" adı altında herkesin uzlaştığı, tırnak içerisinde evrensel kavramlarla getirildi ancak teklifin üçte 1'i, iktidarın daha önce bu kürsüden, bu sıralardan geçirdiği Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği ve yeniden kaleme alıp buraya getirdiği maddelerden ibaret. Geri kalan birçok madde de hukuksuz kanun yapma ve ülkeyi bu kanunlarla yönetme anlayışının birer tezahürü olarak hazırlanıp getirilmiş. Bunu sadece bir siyasi eleştiri olarak söylemiyorum, Anayasa Mahkemesinin bu konuda verdiği kararlar, bu konudaki değerlendirmeler ve akademik tartışmalar nezdinde söylüyorum. Anayasa Mahkemesi kurulduğu tarihten 2002'ye kadar kırk bir yılda 529 esas yönünden iptal kararı vermiş, AKP iktidarı döneminde ise yani yirmi üç yılda -son altı ay haricen söylüyorum- 869 tane iptal kararı vermiş. Yani AKP'den, kendisinden önceki kırk bir yılda tamı tamına 340 daha fazla esas yönünden iptal kararı verilmiş. Bu rakamlar Anayasa'ya aykırı kanun yapmanın bir istisna ya da tek tük çıkan müstesna kararlar olduğunu değil, tam tersine bu iktidarın bir yönetme ve yasa yapma anlayışına dönüştürdüğünü gösteriyor. Önce Anayasa'ya aykırı düzenleme çıkarılıyor, yıllarca bu düzenleme yerine getiriliyor; mülkiyet hakkı, tarih, ekonomi, madenler gibi birçok alanda etki ediyor, Anayasa Mahkemesi iptal ediyor, bir kez daha düzenleyip getiriyorsunuz -yine, tabii, iptal edeceği şekilde altını çiziyorum- ama bu aralıkta gerçekleşen mağduriyetlerle ilgili tek bir telafi mekanizması getirmeyi düzenlemiyorsunuz. Gasbedilen, malından, itibarından olan tüm mağduriyetlerle ilgili öylece bırakıyor, sonra da bunun adına "reform" deyip önümüze getiriyorsunuz. Bu pakette bu konudaki en önemli örnek, 8'inci maddedeki adli tıp kurumunun iktisat kurulu Başkan ve üyelerini düzenleyen madde. Anayasa Mahkemesi "Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bunu düzenleyemezsiniz, yasal dayanak gereklidir." demiş, size getirdiğiniz yasal dayanak hâline getiriyorsunuz ancak Adli Tıp Kurumunun ağır hasta mahpuslar üzerindeki yaşam hakkı verme meselesi üzerindeki verilen kararlarla ilgili tek bir düzenleme gereği duymuyorsunuz. Mesele sadece diplomamı ihtisas kurullarının hukuka aykırılığını ortaya çıkaran meseleler? Diplomayı yerine getirince bu yaşam hakkı konusundaki usulsüzlükler ve hukuka aykırılıklar ortadan mı kalkıyor? Tabii ki hayır. Bu belgeler ne yazık ki bağımsızlığın, tarafsızlığın belgeleri olamıyor. Bir tarafta, yöneten mahpusların sağlık hakkından -biraz önce burada konuştuk- çıkıp fevkaladenin fevkinde bir tablo çizdi iktidar bize. Bunu uygulayan Adalet Bakanlığı, bir tarafta da bu Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu. Bu kurum onlarca mahpusu ölüme sürüklemeye devam ediyor. Bakın, 70 yaşındaki Mehmet Edip Taşar 19 kez anjiyo oldu, 8 stent takıldı, yaklaşık 40 kiloya düşmüştü, 3 defa aynı Adli Tıp Kurumu raporu "Cezaevinde kalabilir." dedi, son olarak "Kalamaz." dedikten birkaç gün sonra da daha rapor bile fiilen uygulamaya geçmeden biz Edip Taşar'ı kaybettik. Kısaca sorun sadece diploma değil, hesap verilebilirlik ve bağımsızlık meselesi bilhassa yargının bağımsızlığı. İktidar bu hesap verilebilirlik meselesini, teklifin 10'uncu maddesinde de hâkim, savcıların gereksiz yere bilirkişiye gitmesi üzerinden tartışmış oysaki bu ülkede yargının gereksiz bilirkişiye gitmesinden çok daha ağır ve yakıcı olan sorunu Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusunda yani Anayasa 153 ve 90 konusunda ihlal kararları yıllarca yerine getirmemesi, etkili soruşturma yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve kâğıt üstünde bırakılması hususudur. Mesleki bilgiyle çözülebilecek bir konuda bilirkişiye başvurmayı bir uyarma disiplin cezası sayıyorsunuz. Peki, Anayasa ve AİHM kararlarına uymayan hâkim ve yargılar hakkında, bunu geciktiren, yıllarca bekleten hâkimler hakkında neden bir hukuksal disiplin cezası ve hukuk işletmiyorsunuz? Anayasa Mahkemesi ilk ihlal kararı uygulanmadığı için dahi ikinci kez ihlal kararı vermek zorunda kalmadı mı? En önemli örneği Can Atalay ancak onlarcası hâlen var. Bu kararların uygulanmaması yargı organları arasında bir anayasal krize dönüşmedi mi? Dönüştü. Hukuksuzlukta artık bir süreklilik örneği olan Kobani kumpas davası. Selahattin Demirtaş kararı, Aysel Tuğluk kararı, Figen Yüksekdağ kararı, en son Tevgera jinen Azad aktivistliği ve çalışmalarının hukuka aykırı olmadığı kararı verilen Ayla Akat kararı. Dolayısıyla, asıl konuşmamız gereken mesele, bağlayıcı kararların uygulanmaması, etkili soruşturma yapılmaması, cezasızlığın geldiği nokta. Bunun en ağır, en vicdani örneklerinden bir tanesi, hepimizin hafızasında bizi yaralayan bir örnek de Hacı Lokman Birlik dosyası. 3 Ekim 2015'te Şırnak'ta Hacı Lokman Birlik katledildi. Cenazesi zırhlı bir araca bağlanarak sürüklendi, o görüntüler ve fotoğraflar hâlâ zihnimizde maalesef ki taptaze. Bu insanlık dışı uygulamanın görüntüleri kayıt altına alınıp servis edilip büyük bir özgüvenle yayınlandı. O günden bugüne kadar sadece Birlik ailesi değil, sadece Şırnak ya da Kürt halkı değil, adalet ve insanlık duygusunu kaybetmemiş herkes aynı soruyu soruyor: Bir insanın yaşamı sona erdiğinde onuru sona erer mi? Anayasa Mahkemesi buna hukuken cevap verdi: "İnsan onuru ölümle sonlanmaz." dedi ama ne yazık ki bu kararı, bu olaydan on yıl dokuz ay sonra verebildi. Mahkeme, soruşturmanın etkili yürütülmediğini tespit etti, bu nedenle, yaşam hakkının usul boyutuyla ihlale edildiğine karar vererek cenazeye yönelik muameleyle ilgili verdiği kararı hem esas hem usul boyutuyla değerlendirerek tekrardan bu zararı giderecek bir soruşturma için Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Karar, soruşturmanın nasıl sürüncemede bırakıldığını ortaya koydu mu, koydu. Cenazeyi sürükleyen polislerin ifadesinin alınmamasını, talimat verdiği değerlendirilen müdürün ifadesinin uzun bir süre alınmamasını, kim, neden, nasıl katletti sorusunun cevapsız kalmasını, soruşturmanın karar tarihinden yaklaşık on yıl üç ay daha hâlen sonuçlandırmamasını...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın, lütfen.
NEVROZ UYSAL ASLAN (Devamla) - İşte, asıl hesap verilebilirlik ve cezasızlık meselesi bu değil mi? Bir insanın cenazesine yönelik insanlık dışı muamele on yılı aşkın etkili bir biçimde soruşturulmuyorsa, burada bilirkişiliğin vermiş olduğu uzatmayı mı esas alacaksınız, insan onuru, yaşam hakkı, özgürlük ve adalet gibi değerleri mi? Yargıdaki disiplin meselesini tali bir usul düzenlemesi olarak indirgemek yargının içerisinde bulunduğu durumu görünmez kılmaz diyorum. Asıl disiplin sorunu, yargının uluslararası kararlara uymaması, cezasızlıkta ısrar etmesi hukuku yok saymasıdır diyorum. Hesap verilebilirlik, işte tam da burada Hacı Lokman Birlik dosyasında, 2015-2016'daki abluka dosyalarında yüzleşmekten geçer diyorum, vitrin düzenlemesi değil gerçek adalet düzenlenmesi ve paketleri gelsin diyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)