| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 84 |
| Tarih: | 21.04.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA ADALET KAYA (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Geçtiğimiz hafta Siverek ve Maraş'ta okul saldırılarında ve Ergani'de okul bahçesine düşen yıldırım sonucu hayatını kaybeden öğrencileri ve Ayla Öğretmeni rahmetle anıyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum, yakınlarını kaybeden yurttaşlara sabır diliyor ve acılarını paylaşıyorum.
Bugün eğitim sistemindeki sorunları konuşuyoruz. Eğitim sisteminde artık gizlenemez, üstü örtülemez ve ertelenemez hâle gelen çok derin, yapısal bir krizle karşı karşıyayız. Öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin yaşam hakkını doğrudan hedef alan şiddet sarmalını konuşuyoruz. Ne yazık ki bu aşamaya bir günde gelinmedi. Bu kürsüden defalarca eğitimdeki sorun alanlarını konuştuk, onlarca önerge verdik, kanun teklifleri verdik, okulların etrafında uyuşturucu çeteleri, suç çeteleri cirit atıyor diye uyardık, uyuşturucu kullanım yaşının onlu yaşların altına indiğini ifade ettik. Eğitimden uzaklaşan öğrencilerin sayısının her geçen gün arttığını söyledik. Taşımalı eğitimde çıkarılan zorluklarla kırsaldaki, özellikle kız öğrencilerin okuldan koptuğunu anlattık. "Çocuklar okula aç gittiği için başarıları düşüyor. 1 öğün ücretsiz yemek haktır, verilsin." talebini her defasında yineledik. Müfredattan "'Toplumsal cinsiyet eşitsizliği' kavramının çıkarılması yanlıştır." Dedik. Ne oldu? Koca bir hiç.
Aklıma günlerdir şu geliyor: Depremde günlerce "Sesimi duyan var mı?" diye can çekişen yurttaşların sesini duyar gibiyim. Toplumun içinden sesler yükseliyor, can çekişiyorlar; gençler, çocuklar, kadınlar "Sesimi duyan var mı?" diye, aslında çığlık çığlığa, iktidarın yarattığı bu enkazın altında yaşam mücadelesi veriyorlar ama siz duymuyorsunuz.
"Cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için cinsiyet eşitsizliğini giderecek eğitim politikalarına ihtiyacımız var." dediğimizde saçma sapan argümanlar üretiyorsunuz. Neymiş? Cinsiyetsizlik propagandası yapıyormuşuz. Asıl mesele, eğitim alanının nasıl bir toplumsal düzeni yeniden ürettiğidir; kimlerin konuşabildiği, kimlerin susturulduğu, kimlerin korunmaya değer görüldüğü, kimlerin dışlandığı tam da bu düzenin içerisinde şekilleniyor.
Okulda arkadaşlarına, öğretmenlerine saldıran bu kişilerin hep erkek olması sizce tesadüf mü? Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkeklik krizlerinin, ayrımcılığın, ırkçılığın, zorbalığın, cezasızlığın gündelik hayatın parçası hâline geldiği bir yerde, okul bu ilişkilerden bağımsız kalabilir mi? Dolayısıyla, eğitimde şiddeti konuşurken cinsiyetçi tahakkümü, otoriterliği, dışlanmayı ve çocukların sesini değersizleştiren bütün yapıları konuşmak durumundayız. Yaşadığımız bu acı olaylar bireysel birer asayiş sorunu hiç değil, münferit vakalar olarak geçiştirilemez; uzun süredir biriken yapısal sorunların, kamusal sorumluluğun zayıflamasının, çocuk koruma mekanizmalarının etkisizleştirilmesinin ve eğitim alanındaki eşitsizliğin derinleştirilmesini sonucunda bu noktaya geldik. Eğitim alanında yıllardır ısrarla sürdürdüğünüz piyasacı, merkeziyetçi ve otoriter politikalar kamusal eğitimi âdeta çökertti. Eğitime ayrılan bütçe o kadar yetersiz ki okulların en temel insani ve hijyenik ihtiyaçlarını karşılamaya bile yetmiyor; okullarda, öğretmenler ve veliler dayanışmayla okulların temizlik ihtiyacını karşılıyorlar. Şiddetin önlenmesinde en kritik yapı taşlarından biri olan psikososyal destek mekanizmaları kâğıt üzerinde kalıyor; önleyici destek mekanizmaları zaten hiç yok. Çocuklar aslında öncesinde sessizce ya da öfkeyle tepki vermekte, konuşmakta ancak mevcut eğitim sisteminin bu çığlığı duyacak, görecek mekanizması, refleksi yok. Öğrencinin yaşadığı travmaları önceden fark edecek uzman gözlerin yani rehber öğretmenlerin eksikliği, çocukların psikolojik ihtiyaçlarının anlaşılmasını doğrudan engellemektedir. Bugün eğitim sistemi, çocuğu anlamak yerine onu yönetmeye çalışmakta, duygusunu görmek yerine sadece davranışını cezalandırmaktadır. İçine kapanan çocuğa "uyumsuz", öfkelenen çocuğa "disiplinsiz" yaftası vurulmakta ve sistem anlamadığı her çocuğu kendi dışına itmektedir. Risk altındaki öğrencileri erken tespit edecek mekanizmalar kurmak yerine MEB mevzuatıyla, rehber öğretmen normu için ilkokullarda 300, ortaokul ve anaokullarında 150 öğrenci sınırı gibi kotalar dayatılmaktadır. Bu kotalar yüzünden okullar psikolojik destekten mahrum kalmakta, alanında uzman binlerce PDR mezunu atanmayıp işsizliğe terk edilmektedir. Şiddeti, akran zorbalığını, okullardaki yabancılaşmayı önlemenin yollarından biri güvenlik kotalarını değil, rehberlik hizmetlerini arttırmaktır ve istisnasız her okula yeterli sayıda psikolojik danışman atamak gerekmektedir. Çocuklara gerçek bir psikososyal destek sağlanmalıdır. Okul yalnızca ders anlatılan ya da akademik başarının ölçüldüğü bir mekân değildir, okul çocukların kendilerini ifade etmeyi öğrendiği, söz kurduğu temel toplumsal alanlardan biri; farklı olanla karşılaştıkları ilk mekândır okul. Bu nedenle eğitim ortamında ortaya çıkan şiddeti güvenlik başlığına sıkıştıramayız. Şimdi, çocukların nasıl bir eğitim rejimi içerisinde olduğunu, hangi eşitsizliklere maruz kaldığını bu komisyon değerlendirmelidir; sonuçlara değil nedenlere odaklanmalıdır bu komisyon.
Okullara yapılan saldırılar sonrası okullarda kaynaştırma öğrencileri, özel gereksinimli çocuklar ne yazık ki hedef hâline geldiler. Bu son derece tehlikeli bir durumdur. Zaten dezavantajlı konumda olan özel gereksinimli çocukları toplumdan dışlamak hak ihlalidir, suçtur.
Bu komisyon muhakkak MESEM'leri de mercek altına almalıdır. Öğrenciler okullarda olduğu kadar, hatta daha fazla riskle ucuz iş gücü olarak piyasaya sunuldukları MESEM'lerde karşılaşıyorlar. MESEM adı altında yürütülen bu sistem pedagojik yaklaşımdan tamamen uzak, açık bir çocuk emeği sömürüsüdür. Çocuklar okul sırasında olmak yerine çalışmak zorunda kaldıkları sanayi sitelerinde istismara, ihmallere ve hayatlarından oldukları iş cinayetlerine uğramaktalar, bu çağ dışı uygulama derhâl sonlandırılmalıdır, çocuklar eğitim alanlarına geri döndürülmelidirler.
Eğitim emekçilerinin, öğretmenlerin durumu daha da vahim. Öğretmenler güvencesiz, esnek ve sözleşmeli istihdam modeliyle çalışmaya zorlanmaktadırlar. Her yıl 100 bine yakın ücretli öğretmen görevlendirilmesi bir sömürü rejimini sürdürmenin yoludur, yöntemidir. Bu atamalar, iktidarın öğretmen açığını ve sömürüyü nasıl kalıcı hâle getirdiğinin açıkça göstergesidir. Öğretmenlik mesleğinin itibarı bilinçli şekilde zedelendi, eğitimciler hem sistemin hem de şiddetin hedefi hâline getirildi. Geçtiğimiz aylarda bizzat kendi öğrencileri tarafından katledilen öğretmenlerin acısı hâlâ taptaze duruyor ancak ne acıdır ki "Can güvenliğimiz yok." diyerek feryat eden, hak aramak için iş bırakma ve protesto hakkını kullanmak için alanlara çıkan eğitim sendikalarına, eğitim emekçilerine kulak vermek yerine önlerine polis barikatları kuruluyor, haklarında idari soruşturmalar açılıyor, CİMER uygulaması bile eğitim emekçileri üzerinde baskı ve tehdit aracına dönüştürülüyor.
Peki, iktidar okullardaki şiddete karşı ne gibi çözümler üretiyor? Çok hayret verici öneriler yapıldı. Okullara, güvenlik amacıyla, polis, jandarma ve korucu yerleştirme teklif edildi. Okulları karakollara, nizamiyelere çevirecek bu teklifi reddediyoruz, kesinlikle reddediyoruz. Okul güvenliği, silahlı asayiş güçleriyle değil sivil pedagojik formasyona sahip uzman kadrolarla sağlanmalıdır. İktidarın anladığı biçimde on yıllardır hayata geçen güvenlik politikaları sadece daha fazla otoriterleşme, daha fazla çürüme getirdi. Toplumun gelecek umudunu yok ettiniz, çocukların umudunu yok ettiniz. Güvenli okul, çocukların yüksek yararını merkeze alan hak temelli alanlardır. Daha fazla kolluk, daha fazla turnike denetimle kurulmaz.
Değerli milletvekilleri, bugün artan şiddet olaylarını tartışırken yine kolaycılığa kaçılıyor, gerçeklik algısını bozan bilgisayar oyunları suçlanıyor. Geçtiğimiz ay DEM PARTİ olarak ekranlarda yer alan şiddet içeriklerinin toplumsal etkilerinin araştırılması için önerge verdik, reddettiniz. Şimdi sorunu yalnızca dizilere ve oyunlara yükleyip onları günah keçisi ilan ediyorsunuz, siyasal ve toplumsal asıl sorumluluktan kaçmak istiyorsunuz. Umut Vakfının 2004 yılı raporu durumun vahametini gözler önüne seriyor. Basına yansıyan 3.801 silahlı şiddet olayında 2.370 kişi hayatını kaybetmiştir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ADALET KAYA (Devamla) - Bireysel silahlara erişimin bu denli kolay olduğu -Maraş olayında olduğu gibi- böyle bir ortamda cezasızlık politikalarının, derin yoksulluğun, geleceğe dair umutsuzluğun etkilerinin konuşulmadığı bir çözüm konuşulamaz, çözümden bahsedilemez. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli gibi çağ dışı yaklaşımlar derhâl iptal edilmeli. Vakıf ve tarikatlarla yapılan ÇEDES anlaşmaları, protokolleri sonlandırılmalıdır.
Bakın, sabahtan beri çocukların ahlakına dair burada ahkâm kesiyoruz, bir de kendimize bakalım. Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in bu çöküş tablosu karşısında derhâl istifa etmesi gerekmektedir; ahlaki olan, vicdani olan tam da budur, Sayın Bakanın istifa etmesidir. İnanın, yurttaşlar her gün sabah uyandıklarında önce Resmi Gazete'ye bakıyorlar, belki Millî Eğitim Bakanı görevinden affını istemiştir diye umutla bakıyorlar. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ADALET KAYA (Devamla) - Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)