GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:84
Tarih:21.04.2026

YENİ YOL GRUBU ADINA BÜLENT KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce geçtiğimiz hafta eğitim yuvalarımızda yaşanan o karanlık saldırılarda hayatını kaybeden gencecik evlatlarımızı ve görevleri başında şehit edilen kıymetli öğretmenlerimizi rahmetle anarak başlamak istiyorum. Onların kederli ailelerine ve tüm eğitim camiamıza da başsağlığı diliyorum. Ayrıca o menfur saldırılarda yaralanan çocuklarımıza ve öğretmenlerimize de acil şifalar diliyorum.

Biz bugün burada sadece bir önerge üzerinde değil, aslında bu ülkenin evlatlarının çalınan gelecekleri ve okul koridorlarına kadar sızan o kanlı şiddet sarmalı üzerinde konuşmak için bir araya geldik. Bugün bir önergeyi değil bir uyarıyı, bir çığlığı, bir geleceği hep beraber konuşmak için buradayız. Onun için polemikler üzerinden değil, tespitler ve çözümler üzerinden gitmemiz lazım çünkü mesele sadece okullarda yaşanan şiddet meselesi değildir; mesele o şiddetin hangi zeminde üretildiğidir, mesele çocuklarımızın nasıl bir Türkiye'ye gözlerini açtığı meselesidir.

Burada "Şu kişi iyi insan, bu kişi kötü insan" şeklinde şahısları konuşmuyoruz. Yapılması gerekenleri, yapılması gerektiği hâlde yapılmayanları, ihmalleri ve bu sonuçlara yol açan sebepleri konuşuyoruz. Dolayısıyla, bir kişinin iyi bir insan olması, onun aynı zamanda iyi bir yönetici olmasını gerektirmez. Burada üzerinde duracağımız husus, kişilerin fert olarak iyi insan olmasının ötesinde ehliyete, liyakate uygun olarak belirlenip belirlenmediğidir. Öğretmeninden okul müdürüne, okul müdüründen Bakanına, Bakanından Cumhurbaşkanına kadar bu konuda sorumluluğu olan herkesin sorumluluklarını hep beraber konuşmamız lazım. Yoksa bireysel olarak bunların hiçbirinin iyi insan olup olmadığını elbette bugün konuşacak değiliz.

Son dönemde eğitim kurumlarında artan şiddet vakaları artık "münferit olaylar" olarak görülemez değerli milletvekilleri. Her bir olay bize aynı, benzer gerçeği söylüyor: Bir şeyler yanlış gidiyor ve daha önemlisi, bu yanlış giden şeyler her geçen gün daha da büyüyor.

Şunu açık bir şekilde ifade etmeliyim: Okul şiddetin başladığı yer değil, okul şiddetin görünür hâle geldiği yerdir. Peki, okul şiddetin görünür hâle geldiği yer ise o şiddet nerede başlıyor? O şiddet evde başlıyor, sokakta başlıyor, ekranlarda başlıyor, sessizlikte başlıyor. Bugün yaşadığımız bu kırılma sadece sosyolojik değil, aynı zamanda ahlaki bir aşınmadı. Değer üretmeyen, sınır koymayan, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeyi öğretemeyen bir iklimde çocuklarımızı korumamız mümkün değildir. Manevi referansların zayıfladığı bir toplumda gençler yönünü pusulasız bir şekilde maalesef aramak zorunda kalmaktadır. Bir çocuğun içine attığı öfke, görmezden gelinen bir yalnızlık, duyulmayan bir yardım çığlığı. İşte, bütün bunlar şiddete giden alarm zilleridir.

Değerli milletvekilleri, bugün Türkiye'de bir çocuk sadece derslerle büyümüyor, aynı zamanda şiddeti normalleştiren içeriklerle büyüyor, rol model kriziyle büyüyor, gelecek kaygısıyla büyüyor, ekonomik kriz olan aile yuvalarında büyüyor ve biz bu çocuğa dönüp sadece şunu söylüyoruz: Kurallara uy, sesini çıkarma, sorun çıkarma. Bu yeterli mi, bu gerçekçi mi ve bu çocuklar için adil bir çağrı mı? Elbette değil çünkü mesele sadece kuralları koymak değil, değer inşa edebilmektir, değer. Ahlakın zayıfladığı, sorumluluk bilincinin aşındığı bir zeminde disiplin tek başına çözüm üretmez. Maneviyatla beslenmeyen bir eğitim anlayışı eksik kalmaya mahkumdur. Bakınız, ekonomik şartlarını ağırlaştığı bir ortamda aileler ayakta kalma mücadelesi veriyor. Geçim derdi büyüdükçe çocuğun duygusal dünyası küçülüyor. Anne baba bu ekonomik krizde yoruldukça çocuk yalnızlaşıyor ve yalnızlaşan çocuk ya içine kapanıyor ya da bir öfke sarmalına bürünüyor.

Değerli arkadaşlar, bugün okullarda yaşanan şiddeti sadece güvenlik kameralarıyla çözemeyiz; asıl mesele kamerada değil, çocuklarımızın karakterindedir. Dolayısıyla kameraların sayısını artırmaktan ziyade çocuklarımızın karakterini artıracak öğretim görevlilerimizi artırmamız gerekiyor. Karakteri ise sadece akademik başarıda aramamak lazım. "Aman LGS'ye çalışsın, sıfır hata yapsın, şu başarıyı elde etsin, şu okula gitsin." demek bir karakter meselesi değildir, olsa olsa akademik bir başarıdır. Eğer biz aileyi ve bu temeli güçlendirmezsek hiçbir fiziki önlem çocuklarımızı korumaya yetmeyecektir. Mesele bina değil, mesele o binanın içerisindeki insanları yetiştirme meselesidir. Rehberlik seviyelerimiz yetersizse, psikososyal destek mekanizmalarımız sınırlıysa, erken uyarı sistemlerimiz neredeyse yoksa çocukların bu şiddetle baş başa kalmasından başka doğal bir sonuç olamaz. Bir çocuk risk altına girdiğinde bunu fark eden bir sistemimiz olmalı, bir çocuk şiddete eğilim gösterdiğinde onu yönlendirecek bir mekanizmamızın olması lazım. Bir çocuk "Ben iyi değilim." dediğinde, onu gerçekten duyan bir kulak olmalı, onu hisseden bir yürek olmalı; işte, bizim sorunumuz tam olarak da bunların eksikliğidir.

Değerli milletvekilleri, elbette bu tablo tesadüf bir tablo değil, yılların ihmallerinin bir sonucudur, birikmiş ihmallerin bir sonucudur. Bu tablo kurumsal koordinasyonun eksik olduğunun bir işaretidir, bu tablo sosyal politikanın zayıfladığının bir sonucudur. Bugün kurumlar konuşmuyor, birlikte çalışmıyor, sorumlulukta ise maalesef herkes topu birbirine atıyor. Görevden alınan ilkokulun müdürü herhâlde göreve başlayalı henüz sadece bir hafta oldu ve biz onu açığa almakla toplumdaki bütün tepkileri âdeta bir paratoner gibi onun üzerinde eritmiş oluyoruz ve bu boşlukta hiç kimse "Ya, çocuğa ne oluyor? Gence ne oluyor? Neslimize ne oluyor?" diye maalesef dönüp bakmıyor. Toplumsal güvenin bu kadar zayıfladığı bir ortamda gençler aidiyet duygusunu kaybediyor; ya tamamen kopuyor ya da yanlış yerlere bağlanıyor.

Konuşmamız gereken sokak çeteleri, suç örgütleri ve zararlı alışkanlıklardır. Bunlar sadece güvenlik sorunu değil, aynı zamanda bir aidiyet arayışıdır. Bir çocuk devlete güvenmezse, okula güvenmezse, geleceğine güvenmezse o çocuk kime tutunacak? İşte, bizim bu soruya hep beraber cevap vermemiz gerekiyor. Biz diyoruz ki: Bu mesele yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının meselesi değil; evet, Millî Eğitim Bakanlığının meselesidir ama yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının meselesi değil. Bu mesele sadece okul idaresinin meselesi değil; evet, okul idaresinin meselesidir ama sadece okul idaresinin meselesi değil. Bu mesele aile politikalarımızın meselesidir, bu mesele sosyal politikalarımızın meselesidir, bu mesele iç güvenliğin meselesidir ve en önemlisi de bu mesele devlet aklının bir meselesidir. Çocuk polisiyle, okul psikoloğuyla, sosyal hizmet uzmanıyla, öğretmeniyle birlikte çalışan entegre bir sistemi hep beraber oluşturmak zorundayız. Gerçek çözüm, devlete olan güveni yeniden inşa etmektir, aileyi güçlendirmektir, çocuğu ve genci yalnız bırakmamaktır.

İktidar partisine bakıyoruz, meseleyi hemen dijital oyunlara, sosyal medya kısıtlamalarına ve sosyal medyaya indirgeme peşindedirler. Buradan soruyorum değerli iktidar milletvekili dostlara: Gündüz kuşağı programlarında mahremiyet ihlalleri, aile içi çatışmalar ve şiddet dili her gün ekranlardan evimize boca edilirken niçin bunu sınırlandırmayla ilgili bir önergeyi acil bir şekilde Meclis gündemine getirmiyorsunuz? 15 yaşın altındaki kişilerin sosyal medya erişimine kısıtlama getiriyorsunuz, işte "Dijital oyunlarla ilgili hemen kanun teklifimizi getirdik, alelacele hep beraber kanunlaştıralım." diyorsunuz. Peki, Allah aşkına, kamu kurum kaynaklarıyla, banka ihaleleri, banka reklamlarıyla bu ahlaksızlığı yapan bu dizileri siz kamu kaynaklarıyla finanse ederken hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Bu toplumun ahlaki değerlerinin çürümesine sebep olan bu dizilerin yayınlandığı televizyon kanallarında çarşaf çarşaf kamu bankalarının ve TMSF'deki şirketlerinin reklamları yayınlanırken "Ya, biz bu devlet eliyle bu ahlaksızlıkları teşvik ediyoruz." diye hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Dijital medyayı, sosyal medyayı sınırlamayla ilgili gösterdiğimiz hassasiyetin milyonda birini bu rezil dizileri sınırlandırmak için niçin kullanmıyoruz? Niçin aile meselesinin görüşüldüğü bu kanun teklifine dijital medyayı -ki alakası yokken- getiriyorsunuz da aile kurumunu tahrip eden, bu aile içi şiddeti ve ahlaksızlıkları özendiren dizilere kamu kaynaklarının aktarılmasına son verecek bir yasayı Türkiye Büyük Millet Meclisine getiremiyorsunuz? Bu televizyon dizileri seçimlerde sizin propagandanızı yaptığı için mi sesinizi çıkaramıyorsunuz? Belki önümüzdeki seçimleri bu televizyonlar sayesinde kazanabilirsiniz ama emin olun, bir sonraki nesli kaybettiğiniz zaman ne kazandığınız seçimin ne de o iktidarınızın hiçbir önemi ve kıymeti olmaz. Elinizi vicdanınıza koyun, başınızı iki elinizin arasına alın ve düşünün, bu ahlaksız dizileri bu devletin imkânlarıyla daha ne kadar finanse etmeye yüreğiniz elverecek, vicdanınız elverecek, buna hiç mi cevap aramıyorsunuz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

BÜLENT KAYA (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Dolayısıyla, evet, liyakatli uzman kadrolar önemli, eğitimde erken uyarı önemli, ruh sağlığına erişim önemli, aileye gerçek destek önemli. "Medya etiği" diyoruz, medya etiği; Allah aşkına, sizin propagandanızı yapan "havuz medyası" denilen, yüzde 95'i sizin kontrolünüzde olan medyanızda ahlak aramak mümkün mü, aile değerlerine saygı mümkün mü? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor?

Buradan bir kez daha net bir şekilde ifade ediyorum: İktidar partisinin hiçbir milletvekili timsah gözyaşı döküp yalan yere "O televizyonlarda yayınlanan ahlaksız dizilere biz itiraz ediyoruz ama bir şey yapamıyoruz." demesin. Bir telefona bakar, bir telefona; kamu kurumlarının o televizyonlara reklam vermemesi. Sanal bahis ve kumarı sadece BDDK'ye vereceğiniz bir talimatla sona erdirebilirsiniz ve bu ahlaksız dizilere kamu kaynaklarını peşkeş çekiyorsunuz. Bunun vebali hepinizin üzerinedir diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)