GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:61
Tarih:17.02.2026

YENİ YOL GRUBU ADINA MUSTAFA BİLİCİ (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin birinci bölümü üzerine YENİ YOL Grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün gündemimize aldığımız husus yalnızca teknik düzenlemeler içermiyor; biz bugün Abant'ın sabahın ilk ışıklarıyla göl yüzeyine çöken sisini, Ilgaz'ın kışın beyaza bürünen doruklarını, Kaz Dağı'nın mitolojik hafızasını ve insanın nefesini açan ormanlarını, Kovada Gölü'nün cam gibi duru sularını, Kaçkar Dağları'nın buzul göllerini ve coşkun derelerini, Hakkâri Cilo ve Sat Dağlarının heybetli zirvelerini ve Küre Dağları'nın derin kanyonlarını, eşsiz yaban hayatını konuşuyoruz. Abant Gölü Millî Parkı yalnızca bir göl değildir; 4 mevsim renk değiştiren, kayın ve çam ormanlarıyla çevrili, sayısız kuş türüne ev sahipliği yapan bir ekosistemdir. Ilgaz Dağı Millî Parkı Batı Karadeniz'in su kaynaklarını besleyen, orman dokusuyla, yaban hayatı koridorlarıyla stratejik bir doğal alandır. Kaz Dağı Millî Parkı mitolojide İda Dağı olarak anılan, endemik türleri ve yüksek oksijen oranıyla dünya ölçeğinde kıymetli bir coğrafyadır. Kovada Gölü Millî Parkı Akdeniz ikliminin su ekosistemleriyle buluştuğu biyolojik çeşitlilik açısından hassas bir alandır. Kaçkar Dağları Millî Parkı buzul gölleri, alpin çayırları ve endemik bitki türleriyle Karadeniz'in zirvesindedir. Hakkâri Cilo ve Sat Dağları Millî Parkı Türkiye'nin en yüksek dağ ekosistemlerinden birini barındırır, buzul kütleleri ve nadir flora türleriyle eşsizdir.

Değerli arkadaşlar, burada saydıklarımız ve burada sayamadığımız her bir millî parkımız âdeta cennetten birer parçadır. Bu millî parkların her biri yalnızca turizm alanı değil, karbon yutakları, su kaynakları, biyolojik koridorlar ve doğal yaşamın sürekliliğini sağlayan hayati sistemlerdir. Eğer biz bu alanları yalnızca ekonomik getiri üzerinden tanımlarsak onların ekolojik değerlerini ve kamusal niteliğini görmezden gelmiş oluruz. Tarım ve Orman Bakanlığının 2025 verilerine göre ülkemizde 50 millî park, 274 tabiat parkı, 111 tabiat anıtı, 32 tabiatı koruma alanı, 136 sulak alan ve 85 yaban hayatı geliştirme sahası bulunmaktadır. Toplamda yalnızca 9 milyon hektarlık bir alan koruma statüsündedir ancak 2025 yılı itibarıyla millî park ve tabiat parklarını ziyaret eden kişi sayısının 70 milyona yaklaşması bu alanların ciddi bir insan baskısı altında olduğunu göstermektedir. Bilimsel açıdan doğa korumanın temel ilkesi önleme ilkesidir. "Taşıma kapasitesi" kavramı bir ekosistemin kaldırabileceği insan müdahalesinin sınırlarını ifade etmektedir. Bu sınır açıldığında habitat parçalanması başlar, tür, göç yolları kesintiye uğrar ve ekosistem fonksiyonları zayıflar. Bilimsel çalışmalar insan müdahalesindeki yüzde 10'luk artışın biyolojik çeşitlilik kaybını yüzde 25'e kadar yükseltebileceğini göstermektedir. Bu nedenle, korunan alanlarda yatırım ve tesis öncelikli bir yaklaşımı benimsemek uzun vadede geri dönülmez kayıplara yol açacaktır.

Değerli milletvekilleri, teklifin birinci bölümünde dikkat çeken en önemli husus, Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğüne devredilen geniş takdir yetkisidir. Daha önce bakanlık veya Cumhurbaşkanlığı onayı gerektiren birçok işin artık, Genel Müdürlük düzeyinde sonuçlandırılabilmesi söz konusudur. Buna karşılık, kanunla düzenlenmesi gereken birçok temel ilkenin yönetmeliklere bırakılması yasallık ve belirlilik ilkeleri açısından zorunludur. Çevre hakkı Anayasa’nın 56'ncı maddesiyle güvence altına alınmış temel bir haktır, bu hakkın korunması idari takdirin sınırlarını bırakılmamalıdır. Teklifin gerekçesinde doğa temelli turizmin geliştirilmesi ve ekonomik getirinin sürdürülebilir yönetimi vurgulanmaktadır ancak burada koruma ve kullanma dengesi kullanım lehine kaydırılmaktadır. Oysa, çevre hukukunun temel yaklaşımı koruma amacının önceliğidir. Korunan alanların ekosistem fonksiyonları karbon depolama kapasitesi, su rejimini düzenleme, toprak erozyonunu önleme ve mikroiklim oluşturma gibi hayati işlevlerdir. Bu işlevler ekonomik değerlerle ölçülemez çünkü bunlar yaşamın ta kendisidir.

Yine, teklifin 3'üncü maddesiyle, Genel Müdürlük, kamu tüzel kişiliğini özel bütçeli bağlı kuruluş olarak yeniden yapılandırmakta "av ve doğa koruma memuru" ile "alan kılavuzu" tanımları kanuna eklenmektedir. Çalışma usul ve esaslarının ise yönetmelikle belirlenmesi öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesinin 13 Eylül 2023 tarihli kararı kanuni ölçütler belirlenmeden idareye bırakılan düzenlemelerin kanunilik ve belirlilik ilkelerine aykırı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Buna rağmen teklifin aynı yaklaşımı sürdürmesi anayasal uyarıların dikkate alınmadığının göstergesidir.

Teklifin 5'inci maddesiyle 2873 sayılı Kanun'un 8'inci maddesi tamamen yeniden düzenlenmekte, millî park ve tabiat parklarında kamu yararı ve plan dâhilinde olmak şartıyla turistik tesislere izin verilmesi kolaylaştırılmaktadır. İntifa hakkının kırk dokuz yıldan doksan dokuz yıla kadar uzatılabilmesi korunan alanlarda uzun süreli özel kullanım rejimi oluşturacaktır. "Kamu yararı" ve "zaruret" gibi kavramların sınırları net biçimde çizilmemiştir; bu durum, istisnanın kural hâline getirilmesi riskini doğurmaktadır.

Değerli arkadaşlar, teklifin 9'uncu maddesiyle döner sermaye sistemi genişletilmekte, korunan alanlarda elde edilen gelirler doğrudan Genel Müdürlüğün döner sermayesine aktarılmaktadır. Ayrıca, Cumhurbaşkanına sermaye miktarını 5 katına kadar yükseltme yetkisi tanınmaktadır; bu durum, Anayasa’nın 161'inci maddesinde güvence altına alınan bütçe birliği ilkesini de zedelemektedir. Unutulmamalıdır ki bütçe hakkı Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kamu gelirlerinin merkezi bütçe dışında özel hesaplarda toplanması mali saydamlık ve hesap verilebilirlik açısından ciddi riskler doğuracaktır.

Teklifin 14'üncü ve 16'ncı maddeleriyle turizm tahsis ve izin işlemleri Genel Müdürlüğe devredilmekte, kullanım ve üst hakkı bedelleriyle proje maliyetinin yüzde 3'ü oranındaki katkı payları döner sermaye hesaplarına aktarılmaktadır. Bu düzenleme kamu taşınmazlarından elde edilen gelirlerin genel bütçe dışında tutulmasına yol açmaktadır. Bu yapı mali disiplin ve yasama denetimi açısından sorun doğurmaya açıktır.

Sayın milletvekilleri, unutulmamalıdır ki doğa koruma rejimi bir kamu hizmetidir, gelir üretim modeli değildir. Korunan alanların ekonomik performans üzerinden planlanması uzun vadede hem ekolojik hem de hukuki sorunlar doğuracaktır. Abant'ın sisini, Ilgaz'ın karını, Kaz Dağı'nın nefesini, Kovada'nın dinginliğini, Kaçkar'ın buzul göllerini, Cilo'nun zirvelerini, Küre'nin kanyonlarını korumak yalnızca bir çevre politikası meselesi değil anayasal bir zorunluluktur, gelecek nesillere karşı bir sorumluluktur, endemik türlere karşı bir sorumluluktur.

Bu nedenle, teklifin anayasal ilkeler, yasallık ve belirlilik esasları içerisinde, bütçe birliği ve mali saydamlık kuralları çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)