| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 41 |
| Tarih: | 23.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA HAKAN ŞEREF OLGUN (Afyonkarahisar) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada kamuoyunda on birinci yargı paketi olarak bilinen, teknik adıyla Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin geneli üzerine İYİ Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.
Başlamadan önce şunu açıkça ifade edeyim: Biz bu kürsüye peşinen her düzenlemeye karşı çıkmak için gelmiyoruz, yapılan her işi kötülemek gibi bir kolaycılığın da içinde değiliz. Doğru yapılan her düzenlemeye destek veririz, olumlu olanın da hakkını teslim ederiz. Bu vesileyle, bu Mecliste çok da alışık olmadığımız bir durumu özellikle kayda geçirmek istiyorum. Adalet Komisyonunda kanun teklifiyle ilgili sorularımıza açık, doyurucu ve teknik cevaplar veren Adalet Bakan Yardımcısı Sayın Niyazi Acar'a ve Mevzuat Genel Müdürü Sayın Mehmet Ökmen'e teşekkür ediyoruz. Bu yaklaşım liyakatin hâlâ tamamen kaybolmadığını gösteren nadir örneklerden biridir.
Bizim derdimiz adaletle, hukuk devletiyle ancak bu paket adalet duygusunu yeniden inşa etmek yerine, sorunları erteleyen ve yerinde sayan bir yaklaşımı temsil etmektedir. Bu metnin hazırlanış tarzı karşı karşıya olduğumuz sorunun kendisidir. Birbiriyle ilgisi olmayan 12 ayrı kanun, onlarca farklı başlık hiçbir süzgeçten geçirilmeden tek bir torbaya doldurulmuş durumdadır. İcra var, infaz var, internet var, sosyal güvenlik var, ekmek fiyatı bile var ama bunları bir arada tutan ne ortak bir politika var ne de tutarlı bir ihtiyaç tespiti. Tali komisyonlar kâğıt üzerinde var, fiilen devre dışı; Plan ve Bütçe Komisyonu sürecin dışında tutuluyor. Anayasa Mahkemesi kararlarına dayanan düzenlemeler Anayasa Komisyonundan geçirilmeden getiriliyor. "Etki analizi" deniyor, ortada Meclise sunulmuş, kamuoyuna açılmış tek bir somut çalışma yok. Komisyon çalışmaları aceleye getiriliyor, görüşmeler sabaha kadar uzatılıyor. "Bu koşullarda tartışma olmaz, sağlıklı yasa çıkmaz." dedik, dinletemedik.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmekte olan on birinci yargı paketinin en önemli maddelerinden biri olan 27'nci maddesi, Covid-19 salgını döneminde toplum sağlığını korumak amacıyla getirilen geçici bir infaz düzenlemesini yeniden ele almaktadır. Covid-19 infaz düzenlemesi ilk yürürlüğe girdiğinde Türkiye olağanüstü bir dönemden geçiyordu. Pandeminin yarattığı ağır sağlık tehdidi karşısında cezaevlerinde telafisi mümkün olmayan sonuçların önüne geçmek, toplum sağlığını korumak ve acil riskleri azaltmak için hızlı ve istisnai tedbir alınması gerekiyordu. O günün şartlarında kabul edilen infaz düzenlemesi olağanüstü koşulların zorunlu kıldığı geçici ve istisnai bir uygulamaydı ancak bu uygulamanın ceza hukukunun temel prensiplerine ve Anayasa’nın eşitlik ilkesine de aykırılıklarının giderilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, 31 Temmuz 2023'te yapılan düzenlemede suç tarihinin esas alınması baştan beri savunduğumuz gibi doğru bir öneridir ancak bugün artık o şartlar yoktur, pandemi tehdidi sona ermiştir. Geçici bir dönemin ürünü olan bu düzenlemenin olağan dönemde uygulanmaya devam etmesi ancak yaşam hakkını koruyan ceza hukuku prensipleriyle uyumlu, kapsamı açıkça tanımlanmış istisnalarla mümkün olmalıdır. Bu meyanda, Adalet Komisyonunda kabul edilen önergeyle kadına ve çocuğa karşı işlenen suçlar ile cinsel taciz suçlarının kapsam dışı bırakılması isabetli olmuştur. Bunların dışında bu düzenlemenin yaratacağı sonuçların en ağır biçimde hissedileceği alanlardan birisi de deprem suçlarıdır. Kanun teklifi bu hâliyle 6 Şubat 2023 günü meydana gelen ve resmî makamlara göre 53 binden fazla vatandaşımızın ölümüne ve 107 binden fazla vatandaşımızın ise yaralanmasına neden olan deprem faillerini de kapsamaktadır. Taksirli suçların nispeten hafif cezası düşünüldüğünde bu teklifle taksirle bir veya birden fazla insanın ölümüne sebep olan sanıkların fiilen affedilmesi sonucu ortaya çıkacaktır. Öngörülebilir risklere rağmen alınmayan önlemler, denetlenmeyen ya da göz yumulmuş yapılar, bilerek üstlenilen ağır ve hayati sorumluluklar vardır. Depremde yaşanan ölüm ile ihmali davranışla öldürme bilinçli taksir ve kimi durumlarda olası kast kapsamında değerlendirebilmesi gereken ağır fiillerdir. Yine, kasten insan öldürme suçlarının her türü yani temel hâli ile nitelikli bütün hâlleri yasa kapsamı dışında tutulmalıdır. Zira öldürme suçlarında korunan hukuki değerin merkezinde sadece ve öncelikle insan vardır. Keza nitelikli hâllerin hepsinin yekdiğerinden daha az önemli ve tehlikeli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, teklifteki şekliyle yapılan ayrımın hukuki, sosyolojik veya bilimsel bir temeli yoktur. Bu nedenlerle İYİ Parti olarak kanun teklifinin 27'nci maddesiyle ilgili olarak kasten öldürme suçları, hayata karşı işlenen suçlar ile üst soya, alt soya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı işlenen kasten yaralama suçlarının da kapsam dışı bırakılması önergemize tüm vekillerimizin desteğini bekliyoruz.
Yine teklifin 16'ncı maddesiyle Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek hakaret suçunun sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle veya doğrudan huzurda ya da gıyapta işlenip işlenmediğine bakılmaksızın ön ödeme kapsamına alınması öngörülmekle birlikte düzenlemenin kamu görevlilerine yönelik hakaret suçlarını kapsamaması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin kararını tam olarak karşılamamaktadır.
Teklifte 30, 31, 32'nci maddelerde yer alan internetten içeriğin çıkarılmasına ilişkin düzenlemeler çerçevesinde öngörülen düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin iptal kararında tespit ettiği kronik ve yapısal sorunları esas itibarıyla giderecek nitelik ve içerikte olmadığı görülmektedir.
Yine belirtmeliyiz ki Anayasa Mahkemesinin 5 Kasım 2024 tarihli kararıyla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Suç işlemek amacıyla örgüt kurma" başlıklı 220'nci maddesinin değişik altıncı fıkrası ile "Silâhlı örgüt" başlıklı 314'üncü maddesinin değişik üçüncü fıkrasının iptaline dair verilen karar ve Ocak 2005 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanmasını müteakip Anayasa Mahkemesi tarafından verilen altı aylık süre içinde yeniden düzenleme yapılmaması nedeniyle 9 Temmuz 2025 tarihinde mülga olan ve böylece örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen PKK sempatizanları dâhil, diğer bütün faillerin önceki fiillerinin affedilmesi yanında, kamu düzeni açısından son derece tehlikeli olan bu ağır haksızlıklar cezai yaptırımdan muaf kılınması sonucunu ortaya çıkaran zafiyetin yeniden suç olarak vaat edilmemesi isabetli değildir.
Değerli milletvekilleri, Meclisin bu şekilde devre dışı bırakıldığı bir tabloda bugün artık sadece bir yasa paketini değil Türkiye'de siyaset alanının nasıl daraltıldığını da konuşmak zorundayız. Kendisini Türkiye'de hukukun hamisi gören bir Cumhurbaşkanı Başdanışmanı var. Bu şahıs kendisini âdeta Cumhurbaşkanı sanıyor. Adalet Bakanı "Geçiş süreci diye bir şey olmaz olsa olsa tasfiye süreci olur." diyor, o hâlâ "Geçiş süreci." diyor. Bu zatı muhterem tarafından kaleme alınan ve kamuoyuna "Geçiş süreci hukuku" başlığıyla sunulan bir de yazı var. Aslında bir hukuk değerlendirmesi değil Meclise, muhalefete ve topluma çizilmiş bir sınıf tarifidir. Bu yasada açıkça deniliyor ki: Demokrasi konuşulmasın, hukuk reformu ertelensin, eleştiri yapılmasın, Meclis çizilen çerçevenin dışına çıkmasın. Soruyorum buradan: Eğer her şey önceden bağlandıysa, eğer 27 Şubatta çerçeve çizildiyse bu Komisyon neden kuruldu? Meclis yürütmenin rehberine göre pozisyon alan bir kurum değildir. Bu Meclis olabilir konuları bugün şart koşmayın diye susturulacak bir yer de değildir. Bu Meclis "Yüksek perdeden konuşmayın." diye hizaya sokulacak bir ilkokul da değildir. Biz buradayız, millet adına konuşmak için buradayız; sen kimsin Sayın danışman? Bu Meclisi neyi, ne zaman konuşacağına kim adına karar veriyorsun?
Gelelim tekrar konumuza. Adalet Bakanı çıkıyor "On birinci yargı paketini tamamladık." diyor. Daha mürekkebi kurumadan bu kez "On ikinci paket de yolda." açıklaması geliyor. Toplumda beklenti oluşturuluyor, büyük başlıklar atılıyor, umut veriliyor ama paket Meclise geldiğinde tablo değişmiyor. Torba bir metin Anayasa Mahkemesi iptallerinin mecburi düzenlemeleri ve dar, parçalı maddeler. Vatandaşın yıllarca beklediği temel sorununa gelince, uzun tutukluluk yok, bağımsız ve tarafsız yargı yok, Hâkimler ve Savcılar Kurulu yok, cezaevlerinin çilesini çeken cezaevinde infaz memurlarına hem gerek Sayın Bekir Bozdağ Bakanımızın hem Abdulhamit Gül'ün hem Sayın Yılmaz Tunç verdiği sözlerin hiçbirisi yok, yargı pratiğini değiştirecek tek bir köklü adım yok ama ekmek fiyatlarını belirleyecek komisyonun üye sayısını artırmak var. Allah aşkına, teklifin 28'inci maddesinin ne işi var bu pakette? Yoksa enflasyonun düşmemesi ihtimaline karşı önlem mi alıyorsunuz? Sonuç açık, bu paket yargı paketi diye getiriliyor ama içine yargıyla ilgisi olmayan ne varsa dolduruluyor. Esnaf ve sanatkârların fiyat tarifeleri, uzlaşma komisyonları, idari süreçler bu pakette ne arıyor? Genel sağlık sigortası prim borçları yargının değil, sosyal devletin konusu. Soruyorum: Yargının önceliği bu mu? Eğer bu ülkede adalet sistemi kalıcı ve öngörülebilir çözümler üretebilseydi, bugün on birinci yargı paketinde ilk paketten bu yana çözülemeyen sorunların tekrarını konuşmuyor olurduk. İşte, en çarpıcı gösterge karşımızda duruyor: Tutuklama pratiği. Bir ülkede tutuklama nasıl uygulanıyorsa hukuk devletinin seviyesi de oradadır. Kanun açık, tutuksuz yargılama esas, tutuklu yargılama istisnadır ama pratikte ne görüyoruz? Tutukluluk artık bir tedbir değil, cezanın peşin infazıdır. Basın özgürlüğü Anayasa’nın 28'inci maddesiyle güya güvence altında ama bugün gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler hâlâ cezaevinde. Bugün Türkiye'de tablo şudur: Tutuksuz yargılama istisna, tutuklama kural hâline gelmiştir. İnsanlar aylarca, yıllarca tutuklu kalıyor, sonra beraat ediyor. İşte, bu yüzden berat gelirse hesabı verilemeyecek diye bu kez tutuklu kaldığı süreyle denk düşen cezalar veriliyor, hukukun kendi çelişkisini örtmek için verilen cezalar.
Bugün Türkiye'de yargının hâlini anlamak isteyenlerin önce Silivri cezaevine bakması gerekir. Silivri artık sadece bir ceza değildir; Silivri muhalefetin, gazetecilerin, fikir insanlarının nasıl bir yargı pratiğiyle karşı karşıya bırakıldığının adresidir. Burada tutuklu olanların ortak özelliğini ne? Yazmış, konuşmuş, eleştirmiş, siyaset yapmış ve sandıkta karşılığı olan, iktidar için potansiyel bir rakip hâline gelmiş olmaları. Bir ülkede gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve düşünce insanları tutuklu yargılanıyorsa, sorun yargının siyasetten bağımsızlığını kaybetmiş olmasıdır. Ve işte tam bu noktada Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu'nun işaret ettiği tarihsel bir benzetme anlam kazanır: Bastille Hapishanesi. Bu hapishane Fransa'da mahkeme kararı olmadan insanların tutulduğu bir yerdi. Kralın tek imzası yeterliydi. Bastille'de tutulanların ortak özelliği şuydu: İktidara muhalif olmaları; yazmaları, konuşmaları, eleştirmeleri. Bastille'i tarihe geçen şey sadece bir halk isyanı değil, hukuksuzluğun artık gizlenemez hâle gelmesiydi. Herkes biliyordu ki orası adaletin değil iktidarın hapishanesiydi. Bugün Silivri cezaevine baktığımızda elbette biçimsel bir fark görürsünüz; mahkeme var, dosya var, karar var ama işleyişe baktığınızda Bastille'i sembol yapan zihniyetin izleri açıkça ortadadır. Silivri'de tutulan gazetecilerin, siyasetçilerin, muhaliflerin dosyalarına bakın, Bastille'de olduğu gibi burada da cezalandırılan şey itirazdır. Yargının bağımsız olmadığı, tutuklamanın siyasallaştığı, eleştirinin risk hâline geldiği her ülkede bir sembol cezaevi ortaya çıkar. 18'inci yüzyıl Fransasında bunun adı "Bastille"di, bugünün Türkiyesinde bunun adı "Silivri"dir ve artık şu gerçeği saklamanın anlamı yok, bunu neredeyse her konuşmasında "hukuk devleti" vurgusu yapan Sayın Adalet Bakanımıza özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye tutuklu gazeteci sayısında dünyanın en kötü örneklerinden biri hâline gelmiştir; bu, bir istatistik değil, bir utanç tablosudur ve bu manzarada hukuk devletinin artık esamesi okunamaz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Türkiye'de yargının en ağır ihlallerinden biri masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkının sistematik biçimde çiğnenmesidir. Masumiyet karinesi bir kişinin suçlu sayılmasının sadece ve sadece kesinleşmiş bir yargı kararıyla mümkün olacağını söyler. Bu ilke tarihsel olarak Magna Carta'dan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'ne, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne kadar uzanan evrensel hukuk geleneğinin merkezindedir. Bir kişi hakkında suç isnadı ileri sürüldüğünde, onun toplum önünde suçlu gibi damgalanmaması gerekir. Bu ilkeler Anayasa'mızın 38'inci maddesinde güvence altındadır. Özellikle siyasetçiler, belediye başkanları ve kamuoyunda tanınmış kişiler için masumiyet karinesi ve dolayısıyla lekelenmeme hakkı fiilen ortadan kaldırılmış durumdadır. Kişiler daha mahkeme önüne çıkmadan televizyon ekranlarında ellerinde çubuklarla haritalar çiziliyor, oklarla sözde suç şemaları kuruluyor, yargılama mahkeme salonunda değil, stüdyolarda yapılıyor. Bugün ise gündemde ünlüler ve sosyal medya fenomenleri var. Uyuşturucu gibi toplumda en ağır damgalamaya yol açan suç isnatlarıyla insanlar ifadeye çağırılıyor, isimler bilinçli biçimde dolaşıma sokuluyor, sosyal medyada anında infaz başlıyor ve çok tehlikeli bir noktaya geliyoruz. Herkes gözaltıları konuşuyor. Kim nerede, ne kullanmış? Bazıları bu tabloya ilgiyle, hatta merakla bakıyor çünkü bu ünlülerle, bu fenomenlerle kendini özdeşleştiren, onlara hayranlık duyan milyonlar var.
Siz hem açık bir itibar suikastı yapıyorsunuz hem de farkında olmadan ya da belki farkında olarak bir kısmını özendiriyorsunuz ama asıl soru şu: Gerçekten neyi çözüyorsunuz? Kullananı teşhir etmekle bu mesele bitiyor mu? Bu işin arka planına, finansmanına, dağıtım ağına, asıl baronlarına inebiliyor musunuz? Yoksa kamuoyuna bir şey yapılıyor hissi verip asıl büyük yapıya hiç dokunmuyor musunuz? Unutmayalım, uyuşturucuyla mücadele kameralar önünde isim teşhir edilerek yapılmaz. Bu mücadele hukuk içinde, derinlikli, sessiz ama kararlı bir devlet aklıyla yapılır.
Aynı şey, yasa dışı bahis için de geçerlidir. Siz televizyonlarda hiç asıl bahis patronlarının yakalandığını duydunuz mu? İtibar suikasti muhalefet belediye başkanları, siyasetçiler, kamuoyunda tanınan muhalif isimlere de yapılıyor. Bir sabah operasyon haberi, arkasından servis edilen bilgiler; manşetler, yorumlar, ekranlarda kurulan suç hikâyeleri ama o arada ne oluyor? Seçilmiş bir belediye başkanının meşruiyeti tartışmaya açılıyor, bir siyasetçinin adı toplumun zihninde kirletiliyor çünkü amaç adalet değil; amaç, siyaseti mahkeme koridorlarında zayıflatmak, sandıkta yenilemeyeni yargı yoluyla yıpratmak. İşte bu yüzden, masumiyet karinesi, sadece mahkeme salonlarında değil; medyayı, siyaseti ve sosyal medyayı da bağlayan anayasal bir ilkedir.
Değerli arkadaşlar, bütün bu tartışmaların ve yapay gündemlerin arkasında üstü örtülmek istenen çok daha yakıcı bir gerçek var çünkü bu ülkede hayat pahalı, insanların alım gücü hızla eriyor, maaşlar daha cebe girmeden buharlaşıyor ama bunlar konuşulmasın isteniyor. Onun yerine, soruşturmalarla, gözaltılarla, itibar suikastlarıyla yapay gündemler üretiliyor; ünlüler konuşulsun, fenomenler konuşulsun ekranlar bunlarla dolsun ki kimse mutfağı, faturaları, giderleri konuşmasın. İşte tam da bu yüzden bu görüntüler öne çıkarılıyor. Çünkü bu gösteri büyüdükçe asıl tablo görünmez hâle geliyor ama bu suçla mücadelede tablo bambaşka; asıl baronlar sistemin dışında tutuluyor, büyük yolsuzluk düzenini kuranlar, kamu ihalelerini semirenler, milyarları yurt dışına çıkanlar, kara parayı şirketlere, arsalara, ihalelere çevirirler bu çemberin hep dışında kalıyor; organize suçla, rantla, kaçakçılıkla beslenen büyük ağalara dokunulmuyor çünkü orada güç var, orada para var, orada bağlantı var.
Konuşmama son verirken şunu açıkça ifade etmek isterim: Biz yasama sorumluğumuz gereği, bu teklifin taşıdığı eksiklikleri, riskleri ve anayasal sakıncaları muhalefet şerhimizle kayda geçirdik. Bundan sonrası artık bu Meclisin vereceği karardır. Ancak teklifin bu hâliyle kabul edilmesi hâlinde ortaya çıkacak siyasi ve hukuki sonuçların sorumluluğu da bu tercihi yapanlara ait olacaktır. Bugün, Adalet Bakanı "Türkiye hukuk devleti." diyor, Cumhurbaşkanı ise "Yargı ülkesi" ifadesini kullanıyor. Bakın, mesele tam da burada başlıyor; Türkiye Cumhuriyeti bir yargı ülkesi değildir. Anayasa gibi hukuk devleti de... Bu ayrım basit gibi görünüyor ama hayati önemdedir. Hukuk devletinde kurallar belirleyicidir, iktidar da yargı da o kurallara uyar. Yargı devletinde ise kurallar geri çekilir, karar verenler öne çıkar. Bütün yargıya duyulan güvensizliğin, cezasızlık algısının, çıkarılan bu paketlerin toplumu ikna edememesinin nedeni tam da budur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Olgun, lütfen tamamlayın.
HAKAN ŞEREF OLGUN (Devamla) - Bizim durduğumuz yer nettir; karar verenlerin değil, kurallarının bağlayıcı olduğu bir Türkiye istiyoruz diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)