GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:40
Tarih:22.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA SEVİLAY ÇELENK (Diyarbakır) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, evet, Libya tezkeresinin uzatılması mevzu yine masada. Bu konu ilk kez 2019 yılında gündemimize gelmişti ve neredeyse bir rutine dönüştü. Aslında ne kadar sorunlu ve çelişkili boyutlar barındırdığını da bugünkü tezkere metninden de anlamak mümkün çünkü ilk satırlarında tarihsel olarak geriye gidip bu tezkerenin neden çok gerekli olduğu anlatılır ve o ilk tezkere savunulurken bir barış ve istikrara dayandırılıyor bu savunu ama daha 2'nci sayfaya geçmeden bugün yine Libya'da hiçbir istikrar olmadığı söylenerek yeniden bir uzatma isteniyor çünkü tezkereler aslında biliyoruz ki hiçbir yere barış, huzur, istikrar bugüne kadar getirmemiştir, getirmeyecektir, her uzatma Orta Doğu ve Afrika halklarının bitmek bilmez acılarını ve bölgenin derin kaosunu sürdürmek anlamına geliyor. Nitekim, bu düşünce, bu tezkereyi önümüze getiren siyasi iktidar tarafında da vaktizamanında benimsenen bir düşüncedir ve aynı şekilde ifade edilmiştir. NATO'nun Libya'ya müdahalesi ilk kez söz konusu olduğunda 28 Şubat 2011'de dönemin Başbakanı Erdoğan "Böyle saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya'da? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız." demişti fakat yine kısacık bir Google taramasında görebiliyoruz ki bu görüş bir ay içinde değişmiş ve 21 Martta da "NATO Libya'nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir." denmiştir. Bunun sonrasında Türkiye bu müdahaleye destek vermiş ve bu müdahaleyle Kaddafi'nin diktatoryal rejimi yönetimi devrilmiş ve aslında, Libya'nın ulusal trajedisi de başlamıştır, zaten çok kötü giden durum bu değişiklikten sonra Kaddafi rejiminin yıkılmasıyla ülkeyi derin bir kaosa da sürüklenmiştir; halk, barıştan, güvenlikten ve istikrardan tamamen yoksun kalmıştır. Günümüzde de eğer bu kaos hâlen sürmüyor olsaydı bugün zaten bu tezkere bu şekliyle önümüze de gelmezdi.

Türkiye, 2020'de bu girdaba adım attı, resmî gerekçe işte, Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ne destek, Libya'ya barış ve istikrar getirme vaadi. Oysa, uluslararası güç ilişkileri ve emperyal hırslar hiçbir zaman nüfuz alanı olarak gördükleri ve müdahalede bulundukları yerlerde halkın ihtiyaçlarını, huzurunu ve barışını öncelemez, motivasyon her zaman ulusal çıkardır ki bugün gündemimize gelen tezkerede de bu çok netlikle ifade edilmektedir. Türkiye'nin Libya'ya müdahalesi ve oradaki varlığı Doğu Akdeniz'de yalnızlaşmasıyla yeni bir güç ve etki alanı aramasıyla da ilişkilidir, bölgesel nüfuz mücadelesinin bir sonucudur. Enerji rezervlerine yönelik tasarılar da herkesin malumudur. Bu konuda Orta Doğu uzmanı gazeteci Fehim Taştekin'in bir sözünü hatırlıyorum: Türkiye'nin bölgesel güç olma tutkusunun pahalı bir kumara evrildiğini söylemiştir Libya'daki gelişmelerle ilişkili olarak. Ona göre Türkiye'nin Libya macerası ne Libyalılara huzur getirdi ne de Ankara'ya kalıcı jeopolitik bir üstünlük sağladı. Tam tersine, Suriye cephesinden sonra yeni bir cephe açılmış oldu, Libya'ya gönderilen askerler de ölümcül risklerle karşılaştı. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daha önce "darbeci" "çöl ağası" "lejyoner" olarak nitelendirdiği Halife Hafter'le son iki yıldır da çeşitli temaslarda bulunulduğunu biliyoruz. Bugün, bizler bu değişip duran politikalarının maliyetine dair şeffaf bir bilgiden yoksunuz. Libyada kaç askerimiz var, ne kadar askerî malzeme gönderdik, bu askerî yardım hangi kapsamda sürdürülüyor? Bu soruların cevabı kamunun şeffaf bir biçimde bilgisinde değildir. Bildiğimiz şey, sadece Libya'da değil, Kuzey Kıbrıs'ta, Somali'de, Suriye'de, Arnavutluk'ta, Lübnan'da, Katar'da, Kosova'da, Afganistan'da, Azerbaycan'da, Bosna Hersek'te, Irak'ta, yakın zamana kadar her birinde sayıları 17'den başlayıp 2 bin, 5 bin, 40 bin gibi rakamlara ulaşan asker bulundurduğumuzdur maalesef. Evet, bunların bir kısmı Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün bir parçası olarak oralardadır. Evet, savaşmak için değil askerî eğitim amaçlı orada olanlar da vardır ama emperyal hevesler nedeniyle vekâlet savaşlarına insan kaynağı olduğumuz, oluşturduğumuz durumlar da hiç az değildir yine maalesef. Sonuçta Libya küresel güçlerin vekil ordularla çarpıştığı bir arenaya dönüşmüştür.

Türkiye'nin Libya'ya yönelmesini tam anlamak için Doğu Akdeniz'deki durumu biraz daha açmak şart. 2010'ların ortalarında keşfedilen dev doğal gaz yatakları, Akdeniz sularını da kanlı bir rekabet sahasına dönüştürmüştür: Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan, İtalya, Ürdün, Filistin 2019'da Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nu kurmuştur ve Türkiye burada dışarıda kalmıştır. Bu kritik eşikte Türkiye de Libya'yla 27 Kasım 2019'da Akdeniz'de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması'nı imzalamıştır. Ne var ki bu hamle hem uluslararası hukuk alanında bir meşruiyet tartışmasını gündeme getirmiş hem de aslında Türkiye'yi Libya'daki istikrarsızlığın kalbine itmiştir ve yeni riskler yaratmıştır. Bu süreci uzmanlar "Türkiye, Doğu Akdeniz'de dışlandığı için Libya'ya tutunuyor." diye yorumlamıştı. Libya günümüzde saf bir vekâlet savaş alanı hâlinde karşımıza çıkıyor. Her bölgesel ve küresel aktör kendi ajandası için oraya piyonlarını sürüyor; Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Katar, İtalya. Bu mozaikte Türkiye askerî varlık kurarak hem Doğu Akdeniz masasında söz sahibi olmayı hem de bölgesel hegemon imajını pekiştirmeyi amaçlıyor. Herkes kendi alanından haklı gibi görünebilir. Oysa istikrarsız ülkeler çıkar maksimize edilen sahalar olarak görülmemelidir. Bu, düşene bir tekme daha vurmaktan farklı bir şey değildir. Dünyanın bir yerinde istikrar yoksa er ya da geç bu başka yerlere de yayılacaktır; işte Libya'da bunun sonucunu görüyoruz.

Vekâlet savaşlarının bedeli sadece bu savaşların sürdürülebildiği yerlerle de sınırlı olmuyor. Tüm dünyada güvenlik ve savaş söylemi giderek yerleşikleşiyor. Göçler, yerinden edilmeler, göç yollarında hayattan kopup gitmeler artıyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre sadece 2024 yılında 9 bine yaklaşan göçmen iltica ya da göç sürecinde hayatını kaybetti. Şu anda son bir yılda açılan bir tarafında bir devletin bulunduğu 61 çatışmadan söz ediliyor ki bu 1946'dan bu yana en yüksek sayıdır. Bunun gibi, işte, yine dünya geneline baktığımızda, 2024'te en az 233 bin kişinin çatışmalarda hayatını kaybettiğini görüyoruz; Libya'yla ilişkili durum budur. Yanı başımızda da Suriye'de Dürziler, Aleviler ve Kürtler ciddi tehdit altındadır. HTŞ yönetiminin Alevilere yönelik başlattığı saldırılarda yüzlerce Alevi katledilmiştir ve Birleşmiş Milletler bazı eylemlerin savaş suçu oluşturduğunu açıklamıştır. Henüz bu konuda Türkiye'nin attığı hiçbir somut adım da yoktur. Böyle bir ortamda, üstelik yakın tarihte, birkaç hafta önce, yine, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye'de konvoylarla bir hareketliliği de gözlenmiş. Aynı dönemde Şam yönetiminin de SDG kontrolündeki alanlara topçu ve İHA destekli yeni askerî takviyeler sevk ettiği görüntüler paylaşılmıştır. Oysa, biz bugün Türkiye'de bir barış sürecinden söz ediyoruz; bu barışın bölgesel bir barış perspektifiyle ele alınması gerektiği açık, yalıtılmış bir şekilde bir yerde barışı sağlamak mümkün değil. Buna rağmen, bu tabloya eşlik eden durum, açıklamalar son derece kaygı yaratıcı ve bu yönde de bir umut vadetmiyor. Bütün bunların yanında şunu da not etmek gerekir ki birçok ülkede savaş endüstrisinin en önde gelen aktörleri iktidarlara yakın isimler, kimi zaman devlet adamlarının akrabası pozisyonundaki kişiler. Bu durum, hem şeffaflığı zaten başından engelliyor hem güvenliğin ne kadarının silah tüccarlarının bahanesi ne kadarının gerçek olduğunu ayrıştıramayacağımız bir durum da yaratıyor.

Bunun yanında, bir de ulusal gurur tuzağına düşüyoruz, savunma endüstrisi bir ulusal gurur mevzusu hâline geliyor. İşte, yakın dönemde ilkokullarda çocuklara dağıtılan maketler bunun bir göstergesi. "Çocuklara güvenlik duygusu vermeyecek miyiz?" deniyor; oysa çocuk, güvenlik duygusunu savunma üzerinden almaz. Türkiye'de son yirmi beş otuz yılda 100 binden fazla insan depremlerde hayatını kaybetti. Dün Meclis önüne gelen depremzede aileleri dinlerken, gerçekten polisler gözyaşlarını tutamadı. Korkunç biçimde, bir çeyrek yüzyılda 100 binden fazla insanımızı kaybetmişiz. Depreme karşı bir güvenlik duygusu vermiyoruz, böyle bir duygumuz yok; biliyoruz ki bir İstanbul depreminde aynı şeyleri yaşayacağız. Oysa, güvenliğin temel alanı demokrasidir ve bunun sağlanması gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Çelenk, lütfen tamamlayın.

SEVİLAY ÇELENK (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Bu tezkereye "hayır" diyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)