| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 40 |
| Tarih: | 22.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA METİN ERGUN (Muğla) - Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; Libya'da görev yapan kahraman Mehmetçiklerimizin görev süresinin uzatılmasını öngören Cumhurbaşkanlığı tezkeresi üzerinde İYİ Parti adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.
Muhterem milletvekilleri; tezkereye ilişkin görüşlerimizi aktarmadan önce yürütülen dış politikamızın mevcut durumu hakkında bazı düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. Son yıllarda Türk dış politikasında belirgin şekilde hedefsiz ve yönsüz bir sürüklenme yaşanmaktadır; iktidarın kurumlarımızın oluşturduğu geleneksel dış politikamızla bağdaşmayan, ideolojik körlüğe ve mezhepsel yaklaşımlara dayalı yanlış tercihleri ile kurum dışından yaptığı siyasi atamalar bu duruma sebebiyet vermiştir. Hâlbuki, modern devletler sadece sınırlarıyla veya yasalarıyla değil, kurumlarıyla, kurumsal gelenek ve politikalarıyla var olurlar. "Devlet aklı" denilen mefhum esasında kurumların hafızasıdır, devletlerin dış politikadaki gerçek gücü kurumlarının biriktirdiği tecrübede gizlidir. Başta Dışişleri Bakanlığımız olmak üzere cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana devlet kurumlarımız liyakat, disiplin ve hizmet anlayışıyla politika üretmişlerdir. Bu kurumlar âdeta birer okul olmuş, bilgi ve deneyim nesilden nesle aktarılmıştır ancak son yıllarda bu anlayış yerini partizanlığa ve keyfî uygulamalara bırakmıştır çünkü siyasi kadrolaşma kamu yönetiminde "liyakat" ilkesini zayıflatmıştır. Bu olumsuzluklardan en fazla etkilenen kurumlardan biri Dışişleri Bakanlığıdır. Yüz yılı aşkın diplomasi geleneğiyle övündüğümüz bu kurum bugün günlük parti siyasetinin gölgesinde yön bulmaya çalışmaktadır. Dış politika disiplinine sahip, tecrübeli diplomatların göz ardı edilmesiyle birlikte diplomatik kapasitesi gözle görülür bir şekilde zayıflayan yapıyla dış politika oluşturulmaya çalışılmaktadır; bunun neticesinde de dış politikamızda belirsizlik, kısa vadeli politik uygulamalar artmış durumdadır oysa dış politika süreklilik ve deneyim ister. Unutulmamalıdır ki tarih boyunca meslek disiplininden uzak, partizanlıkla hareket eden siyasi sadakate dayalı kadrolar devletleri daima yanlış kararlara sürüklemiştir, bunu anlamak için yeni bir tecrübeye de ihtiyaç yoktur. Hâlbuki Türkiye tarih boyunca devlet aklını ve kurumsal kapasitesini devreye sokarak birçok badireyi aşmıştır. Çıkış yolu bellidir, kurumsal akla, liyakata ve devlet geleneğine geri dönmek. Dış politikada kalıcı başarı sadece güçlü liderlikle değil, güçlü kurumlarla mümkündür. Hariciye geleneğini yeniden canlandırmak, partizan kadrolaşmayı sonlandırmak ve diplomasiye yeniden itibar kazandırmak Türkiye'nin hem ulusal hem de uluslararası saygınlığını artıracaktır. Aynı zamanda unutulmaması gereken bir gerçek de şudur ki dış politikadaki istikrar içerideki kurumsal yapının sağlamlığıyla doğru orantılıdır. Kuralın, liyakatın ve ortak aklın hâkim olduğu bir Türkiye sadece vatandaşlarının değil dostlarının da güvenini kazanır. Dış politikada asıl güç diplomatik aklın ve kapasitenin etkin kullanımındadır. Ne yazık ki son yıllarda diplomasinin yerini hamaset, aklın yerini sloganlar almış durumdadır.
Muhterem milletvekilleri, bütün bunların neticesinde bugün komşularımızla ilişkilerimiz dalgalı bir seyir izler hâle gelmiştir. Bölgesel stratejilerimiz belirsizliklerle doludur. Sebebi, iktidarın ortaya koyduğu tutarsız ve temelsiz politikalardır. Neredeyse bütün komşularımızla sorunlu hâldeyiz, gerçek budur. Bir dönem "sıfır sorun" denilen anlayış yerini herkesle sorun politikasına bırakmış durumdadır; komşularla güven ilişkisi zedelenmiş, Türkiye uluslararası masalarda yalnızlaşmaya başlamış durumdadır. Ülkemiz artık ara bulucu değil, tartışmaların bir tarafıdır. Oysa, bizim tarihsel misyonumuz, bölgeye denge ve adalet getirmekti. Bu dengeyi sağlayan ülkemizin diplomatik saygınlığı idi, bugün o saygınlık zedelenmiştir çünkü kurumlar zayıflamıştır. Dışişleri Bakanlığının kurumsal ağırlığı azaltılmış, diplomasi geleneğimiz ihmal edilmiştir. Atatürk'ün kurduğu cumhuriyet dış politikada bağımsız ve dengeli bir çizgi benimsemiştir. "Yurtta sulh cihanda sulh." ilkesi sadece bir temenni değil, devlet aklının özlü ifadesini niteliğindedir.
Muhterem milletvekilleri, dış politikanın iç politika aracı hâline getirilmesi millî menfaatlerimiz açısından son derece tehlikelidir. Dış politikadaki her gelişme iç siyasette bir propaganda malzemesi yapılmaz, yapılmamalıdır. Devlet geleneğimiz böyledir ama bu anlayış mevcut iktidar tarafından terk edilmiş durumdadır. Devletin ve milletin menfaatleri hiçbir siyasi çıkarın gerisinde kalmamalıdır. Peki, mevcut durum böyle midir? Dış politikamız kutuplaşmanın değil, uzlaşmanın zemini olmalıdır, millî menfaatler ortak paydamız olmalıdır. Bunun yolu, dış politikada yeniden ortak akla dönmektir. Liyakate dayalı kadrolarla kurumlarımızı güçlendirmektir. Cumhuriyetin kurucu felsefesiyle uyumlu, dengeli ve itibarlı bir dış politika anlayışını yeniden inşa etmektir. Zira diplomasi bilgiyle, sabırla ve tutarlılıkla yürütülür. Hamasetle değil diyalogla güçlenir, kutuplaşmayla değil akılla büyür. Dış politikada öfke değil, sağduyu ve öngörü esastır çünkü bugün atılan her adım gelecekteki kazanımlarımızı ve ülkemizin güvenilirliğini etkileyecek durumdadır. Bir ülkenin itibarı uygulamalarına ve taahhütlerine duyulan güvenle ölçülür. Türkiye güven veren bir ülke olmalıdır. Sözü ile eylemi arasında tutarlılık bulunmalıdır. Uluslararası hukuk bizim için bir araç değil ilke olmalıdır. Bu anlayışla hareket eden bir Türkiye bölgede yeniden denge unsuru hâline gelecektir. Unutmayalım ki dış politikanın bir devletin karakterini yansıttığı ifade edilir. O karakterde tutarlılık varsa itibarı vardır. O karakterde adalet varsa güç vardır. O karakterde kurumlar varsa süreklilik vardır. Bu nedenle diyoruz ki dış politikada yeniden kurumsal hafızaya, liyakate ve ortak abla dönmek bir tercih değil bir mecburiyettir. Diplomatik kapasitenin güçlenmesi Türkiye'nin gücüne güç katacak, itibarını yeniden inşa edecektir. Türkiye yeniden sözü dinlenen, güvenilen ve aranan bir ülke konumuna gelmelidir. Bu hedef şahısların değil, milletin hedefidir; bu hedef partilerin değil, cumhuriyetin hedefidir.
Muhterem milletvekilleri, görüşülmekte olan tezkere sadece bir dış politika belgesi değildir. Bu belge aynı zamanda Libya'da uygulanan, izlenen yolun muhasebesidir. Her yeni tezkere bir nevi öncekinin başarısızlığının itirafı niteliğindedir. İYİ Parti olarak soruyoruz: Libya'da bugüne kadar neyi başaramadınız da tezkereyi iki yıl daha uzatmak istiyorsunuz? Bu başarısızlığın sebebi nedir? Bu soruların cevabı hem Meclisimize hem de milletimize açık ve şeffaf bir şekilde verilmelidir.
Öte yandan, Libya'da 2011 yılından bu yana süren kaos ortamı maalesef ve maalesef derinleşerek devam etmektedir. Bugüne kadar ne kalıcı bir ateşkes sağlanabilmiş ne de ulusal kurumlar birleştirilebilmiştir. Ne yazık ki bugün Libya'da hâlâ 2 farklı yönetim vardır: Bunlar batıda Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükûmeti, doğuda ise alternatif bir başka yapı, bir başka hükûmet iddiasında olan grup vardır. Birleşmiş Milletler kolaylaştırıcılığıyla yürütülen süreçler seçimlerin ertelenmesiyle tıkanmıştır. Bu tablo terör örgütlerine alan açmakta, göç baskısını artırmakta ve enerji güvenliğimizi tehdit etmeye başlar nitelik taşımaktadır.
Değerli milletvekilleri, tezkere metninde hâlâ 2015 tarihli Suheyrat Anlaşması'na atıf yapılmaktadır. Oysa, bu anlaşmanın süresi 2017'de dolmuştur. Süresi bitmiş bir metin üzerinden meşruiyet inşa edilemez. Üstelik o dönemlerde ifade edilen tek ve meşru hükûmet anlayışı da sahadaki gerçekliklere bakınca çoktan değişmiştir. Libya'da hükûmetler değişmiş, ittifaklar değişmiş ve dengeler değişmiştir. Tüm bunlarla birlikte bizim politikamız da değişmiş, yönünü ve hedefini kaybetmiş durumdadır. Bir dönem Libya'da hasım ilan ettiğimiz taraflarla bugün yakın ilişkiler kurulmuştur. Bu durum, dış politikada ciddiyet ve tutarlılık sorununu yaratmaktadır. Devlet politikası kişisel dostluklara, geçici ittifaklara indirgenemez. Dahası, daha acısı Libya politikasında başından beri bir şeffaflık eksikliği görülmektedir. Hatırlatmak için söylemek isterim ki Libya konusundaki ilk tezkere Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulduğunda, dönemin Dışişleri Bakanı oylama öncesi destek arayışıyla partimizi ziyaret etmiş, bu ziyaret sırasında partimizce kendisine sorulan Libya'ya yapılması gerekecek askerî yardım hakkındaki sorularımızı cevapsız bırakmıştır. Ayrıca, yardım talebini içeren Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti'nin mektubunun bir örneği talep edildiğinde veremeyeceğini ifade etmiştir, beyan etmiştir. Bu tutum da bizim o günkü tezkereye bakış açımızı oluşturmuştur. O günden bugüne kadar Libya politikası şeffaflıktan uzak, kapalı kapılar ardında yürütülmektedir. Birleşmiş Milletler silah ambargosunu savunuyoruz ama aynı zamanda bu ambargoyu ihlal eden ülkeler listesinde de adımız geçmektedir. Bunu hangi tutarlılıkla izah edeceğiz?
Yine, 2020'de Alman donanması tarafından durdurulan Türk gemisini hatırlar isek, şayet hatırlar isek o gün iktidar Almanya'yı korsanlıkla suçlamış, kamuoyuna savcılığın soruşturma başlattığını ifade etmiştir. Peki, sonra ne olmuştur? Türk kamuoyu bu sorunun cevabını bilmemektedir çünkü açıklanmamıştır. Şimdi, buradan tekrar soruyoruz: Bu soruşturmanın akıbeti ne durumdadır? İktidardan açıkça cevap bekliyoruz. Türk kamuoyu Libya'da ne zaman, kiminle, hangi amaçla hareket ettiğini bilmeyen bir politik anlayışla karşı karşıyadır. Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası da bu karmaşanın ve belirsizliğin bir örneğidir. Zira, Libya tarafı bu metni hiçbir zaman onaylamamıştır. Tek başına Birleşmiş Milletlere bildirilmiş olması da bu metni hukuken geçerli kılmamaktadır. Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Libya politikasında tutarlılık, şeffaflık ve hesap verebilirlik yoktur.
Muhterem milletvekilleri, deniz yetki alanlarıyla ilgili o mutabakatın ardından Doğu Akdeniz'de yeni bir adım atılamamıştır. 28'inci boylamın batısında ne bir sondaj ne bir araştırma yapılabilmiştir. Bu da bütün bu çabaların fiiliyatta kazanıma dönüştürülmediğinin, dönüştürülemediğinin bir göstergesidir. Biraz daha Doğu'ya baktığımızda ise gördüğümüz şudur: Suriye'yle deniz yetki anlaşması yapılması fikri bile rafa kaldırılmıştır, bırakın anlaşmayı, fikri bile rafa kaldırılmıştır. Çeşitli çevrelerde Avrupa Birliğine bu konuda söz verildiği iddia edilmektedir. Eğer bu iddialar doğruysa bu durum iktidarın dış politikada bağımsız karar alma iddiasını boşa düşürmektedir. Dış politika gizlilikle, keyfîlikle, günübirlik hamlelerle yönetilmemelidir. Bize göre, dış politikada devlet ciddiyeti, şeffaflık ve Meclis denetimi zorunlu olmak durumundadır yoksa az önce birkaç örneğini sıraladığımız tutarsızlık ve belirsizliklerle karşı karşıya kalınır. Dolayısıyla yürütülen Libya politikası şeffaflıktan, demokratik denetimden yani Meclis denetiminden uzak yürütüldüğü için baştan beri ifade ettiğimiz gibi başarısızlık ve belirsizliklerle doludur.
Diğer yandan, biz biliyoruz ki Türk Silahlı Kuvvetleri orada şerefle görev yapmaktadır. Son tezkere olması dileğiyle bu tezkereye İYİ Parti olarak "evet" oyu vereceğiz ama şunun bilinmesini isteriz ki: Bu "evet" iktidarınızın topyekûn Libya politikasına verilen bir destek olarak görülmemeli, Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibarının korunmasını hedefleyen bir kabul olarak değerlendirilmelidir.
Muhterem milletvekilleri, Libya'da barışın yolunun diplomasiden geçtiği kanaatindeyiz. Askerî varlık diplomatik çözümün destek unsuru olmalıdır. Bölgede diyalog güçlendirilmeli ancak Türkiye tarafsızlığını korumalıdır. Libya'da millî çıkarlarımızı korumanın yolu uluslararası meşruiyete dayanmalıdır. Bu nedenle çağrımız açıktır: Libya politikası yeniden gözden geçirilmelidir. Gerçekleri saklamadan Meclisin ve milletin bilgisi dâhilinde yürütülmelidir ve ülkemizin çıkarları şahsi hesaplardan üstün tutulmalıdır.
Sonuç olarak tezkereye vereceğimiz destek, iktidarın Libya politikasındaki tutarsızlığına değil, Türk Silahlı Kuvvetlerinin varlığına verilen destektir.
Bu duygu ve düşüncelerle konuşmama son verirken bir kez daha yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)