GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:39
Tarih:21.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Sayın Başkan, Sayın Eş Genel Başkanım, partilerin başkanları, Grup Başkanları, Grup Başkan Vekilleri, değerli vekiller, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, değerli bürokratlar, değerli halklarımız ve değerli basın emekçileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Barış ve demokrasi mücadelesinden asla taviz vermeyen, yılgınlığa düşmeyen, mücadeleleriyle bize güç katan arkadaşlarımı da selamlamak istiyorum. Selahattin Demirtaş'ı, Figen Yüksekdağ'ı, Leyla Güven'i, Selçuk Mızraklı'yı ve adını sayamayacağım onlarca, yüzlerce arkadaşımı da buradan bir kez daha saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Evet, yine bir bütçe konuşması, âdettendir bütçe konuşmaları bütçe hakkıyla başlar ama bütçe hakkı hak getire, dolayısıyla da üzerinde konuşacak bir şey kalmadı. 24'üncü bütçeniz. 24'üncü bütçenin tabi ki temel bazı özellikleri var ama tabii "bütçe" deyince şunu unutmamak gerekiyor ki bütçe aslında her yıl yinelenen bir sosyal sözleşmedir ve bu duyarlılığı muhakkak göstermelidir. Bu duyarlılığı göstermeyen bütçeler dolayısıyla da karşımıza neoliberal aklın bütçelerini getirir. Yirmi dört yıldır bu bütçelerle biz karşı karşıya kalmaya devam ediyoruz. Evet, bütçenin belki de en önemli karakteri, neoliberal olması; bundan kurtulamıyor ve şöyle tanımlıyor bütçeleri: "Mali disiplin ve büyüme." Yani mali disiplin ve büyümeye sıkışmış bütçeleri hep, yirmi dört yıldır konuştuk. İstikrar da çok önemli bir başlık. Sürekli istikrardan bahsediliyor. Bakın "istikrar" denilmişken size bir iki şey aktarmak istiyorum. Bu 24'üncü bütçeye kadar gelen bütün bütçe konuşmalarına tek tek baktım, en önemli ortak özelliği nedir diye baktım; bütçe sunuş konuşmalarının hepsinde başlarken şöyle söyleniyor: "Bu bütçeyle yapısal reformları gerçekleştireceğiz." İşte, istikrar diye ben buna derim, her bütçede bununla başlamışsınız. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Siz 3 defa ama sizden önce bütçe sunumunu yapan Sayın Cevdet Yılmaz, herkes aynı şeyi söylemiş. Şimdi, acaba diyorum siz yapısal sorunlar ile yapı sorununu mu karıştırıyorsunuz? Çünkü yapısal sorunları yirmi dört yıl söyleyip de hiç çözemeyip tekrar ediyorsanız demek ki siz sadece yapı sorunlarını çözüyorsunuz. Öyle mi olmuş? Baktım, evet, öyle olmuş; mali disiplin ve büyüme. Ne için mali disiplin? Statüko için. Ne için büyüme? Sermaye için. Sermaye ve statüko kıskacında bir bütçeyi yapma hâli var. Dolayısıyla, bu kıskaçta olduğunuz için yapısal sorunları çözmeniz çok da mümkün değil. Öyle de olmuş, sermaye ve statüko kıskacında kaldığınız için bütçe her zaman için sermayeyi desteklemiş, kârlarını artırmış. Dolayısıyla da ortaya çok ciddi yeni yapısal sorunlar çıkarmış. Statükoyu beslemiş "Statükoyu beslemesinin en önemli özelliklerinden biri nedir?" diye baktığımızda geriye doğru 24 bütçede? Militarist ruhu, evet, bir militarist ruhu var bütçenin; militarizm yarışı içinde olan bir bütçe. Dolayısıyla da bütün dünyadaki silah harcamalarına baktığınızda en fazla silah harcaması artışını Türkiye'de görüyorsunuz. Dolayısıyla "statüko" dediğiniz yerde militarizm, "büyüme" dediğiniz yerde sermayenin kârlılığı karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla, yapısal sorunları çözmek çok da mümkün değil ve buradan hareketle baktığımızda biz nasıl yapısal sorunları çözerek büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirebileceğiz? Tabii, birçok sorun var, dediğimiz gibi, bütçenin de birçok fonksiyonu var; hukuki fonksiyonu var, sosyal fonksiyonu var, istikrar sağlayıcı fonksiyonu var, adalet fonksiyonu var, sosyal adalet fonksiyonu var, saymakla bitmiyor fakat bütçe bunların hiçbirine tam anlamıyla bugüne kadar yanıt üretememiş. 2026 bütçesinin de yanıt üretme olasılığı çok düşük. Örneğin, bu finansal istikrar meselesinden başlayalım. Mali disiplin, finansal istikrar, makro ihtiyati tedbirler; Sayın Şimşek burada yok, bu sözcükleri çok seviyor, sürekli kullanıyor. Otuz aylık program sonucunda enflasyonla mücadele performansı bile bize aslında bütçenin ne kadar kifayetsiz olduğunu gösteriyor. Enflasyon düşmüş mü? Düşmemiş. Bütün dünyada enflasyon rekoru bizde; hele hele OECD, Avrupa Birliği gibi ülkelerle karşılaştırdığımızda ciddi bir hayat pahalılığı var, enflasyon devam ediyor. Enflasyon artış hızı TÜİK'le biraz geri çekiliyor ama onun ötesine baktığınızda, özellikle ENAG'ın açıklamalarında, DİSK'in yaptığı çalışmalarda çok ciddi bir istikrarsızlığın olduğunu görüyoruz. Enflasyon bir yanıyla da gizli vergilemedir yani enflasyon sadece mali tabloları bozmakla kalmaz, bu gizli vergileme nedeniyle de halkın üzerine yeni yükler getirir. Zaten hayat pahalılığı bir taraftan, enflasyon vergilemesi bir taraftan yani bu fiyat istikrarsızlığı aslında halkın katlandığı büyük bir yük olur. Sermaye için kârdır; evet, sermaye enflasyonu sever. Bakmayın "İstikrar istiyoruz." diye konuşmalarına, sever çünkü kârlarına kâr katar. Sonuç böyle mi olmuştur? Evet, kârlılıklardaki artışlara baktığınızda bunu görmeniz mümkün.

Diğer taraftan, finansal işlere baktığımızda bir başka önemli mesele vergi. Tabii ki bütçeyi vergiyle finanse edeceksiniz. Vergi artışı yapıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz. Hatta bütçe Meclise gelmeden biz buradan yine bir torba yasa geçirdik; onunla birlikte 250 milyar liralık yeni bir vergi yükünü halkın sırtına yükledik. Peki, ne oldu? Halkın sırtındaki vergi yükü arttı. Ne oldu? Vergi adaletsizliği büyüdü. Dolayısıyla, bir istikrar sağlamıyorsunuz ya da halkın yükünü azaltmıyorsunuz, vergi aldıkça adaletsizlik artıyor çünkü vergi yapısında -yapısal sorun dedik ya- bir değişim, dönüşüm yaratmamışsınız. Dolaylı vergilerin payı ile dolaysız vergilerin payını karşılaştırdığınızda bu alandaki yapısal sorunu neden çözemediğiniz ortaya çıkıyor?

Diğer taraftan, tarifeler, çok konuşuldu üzerinde; tarifelerde de bir değişikliğe gitmiyorsunuz. Peki, nasıl bu yapısal sorunu çözeceksiniz? Çözemezsiniz.

Bir başka mesele, borçlanma. Sürekli borçlanıyorsunuz, inanılmaz borçlanıyorsunuz. Burada da şöyle bir övünç tablosu var: "Maastricht Kriterlerine göre biz iyiyiz." Şimdi, efendim, bu, derede transatlantik yüzdürmeye benzer. Maastricht Kriterleri mali derinlikle hesaplanır, sizin bir mali derinliğiniz yok ki borçlanıyorsunuz. Peki, nasıl bu kadar borçlanıyorsunuz? Çünkü nasıl ki adaletsiz vergiyle verginin yükünü alt sınıflara, emekçilere, yoksullara yüklüyorsunuz, borçlanmayla da borçlanmanın yükünü aslında yine emekçilere, kadınlara, yoksullara yüklemeye devam ediyorsunuz. Kredi kartı borçlarına baktığınızda aslında bunu görürsünüz, bir toplum neden bu kadar çılgınca kredi kartı kullanır? İşte, bu adaletsizlikten dolayı. "Borçlanma" "vergi" "enflasyon" kamu finansmanının düzeltmekle yükümlü olduğu en önemli başlıklar bunlar. Düzeltiyor musunuz? Hayır, düzelmiyor ve giderek daha da kötü bir hâl alıyor.

Ekonomiye bakalım: Büyüme, çok övündüğümüz bir şey. Evet, büyüyor muyuz? Tabii büyüyoruz, bunu inkâr etmek mümkün değil. Siz verdiniz bu rakamı, "24 bütçe boyunca ortalama yüzde 5,4 büyüdük." dediniz; evet, ortalamada yüzde 5,4 büyüdünüz. Kişi başına millî gelirin neredeyse 18 bin dolara ulaştığını söylediniz, bu da doğru. Peki, her büyüme iyi bir büyüme mi? Eğer bu büyüme sağlıklı bir gelişmeye vesile olsaydı, beraberinde işte bahsettiğimiz bu yapısal sorunları çözerdi. Büyüdük, kişi başına geliri 18 bin dolara getirdik, peki ücretler ne oldu? Bütün ücretler, ortalama ücretler bile asgari ücretin etrafında dolaşıyor ve asgari ücret açlık sınırında. Bu sene asgari ücret görüşmelerinden çıkacak sonuç da bu olacak; asgari ücrette bir iyileşme söz konusu olmayacak. Bakın, biz dedik ki: En az 46 bin lira olsun. Tuncer Başkan daha bundan aylar önce bir grup konuşmasında bu çağrıyı yaptı. Başkanın o çağrıyı yaptığından bugüne dönüp baktığımızda -daha bir ay olmuştur- 4 bin lira arttı, 50 bin lira oldu yoksulluk sınırının yarısı. Dolayısıyla hayat pahalılığı, bütün göstergeler bu denli hızla bozulurken büyüme bu bozulmayı hızlandırıyor çünkü çok ciddi bir gelir dağılımı adaletsizliği, çok ciddi bir servet dağılımı adaletsizliği bu büyümeyle âdeta teşvik ediliyor.

Evet, gelir dağılımı adaletsizliği... Gini katsayısı en kötü olan ülkelerden biriyiz. Nasıl ki ekonomide en kırılgan ekonomiyiz, bu kırılganlık toplumu da kırıyor. Dolayısıyla Gini katsayısı kötü. Peki, servet dağılımı... İlginç bir rakam -gerçi biliyorsunuzdur- size: 64 bin dolar milyoneri var Türkiye'de ve en hızlı dolar milyoneri artıran ülkeyiz, geçen sene yüzde 8,4'le yani büyümeden daha iyi bir performans. Dolayısıyla kim için büyüdüğünü aslında bize gösteriyor yani servet dağılımı. Kur korumalı mevduatta söyledik, "carry trade" buna devam etti, şimdi de vergi ve borçlanmayla bu devam ediyor. Büyüyoruz, büyürken başka büyük bir sorunu da büyütüyoruz. Dolayısıyla buraya gelen her Bakan, özellikle Enerji Bakanı, özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanı o kadar iştahla sanayiden, enerjiden bahsetti ki aslında, büyürken büyüttüğümüz en önemli soruna değinmeyi atladı. O da nedir? Ekolojik kriz. Dolayısıyla, inanılmaz bir tahribat var. Su rakamlarına bile baksanız, su zengini bir ülkeyken şu anda su stresi yaşıyoruz, çok yakında su yoksulu olacağız. Mera alanlarına bakın, ekilebilir arazilere bakın, sadece son on yılda Türkiye büyüklüğünün yüzde 17'sini kaybettik tarım ve orman alanı olarak. Neden? Madenler için. Neden? Enerji şirketleri için. Sonuç? Büyüdük mü? Büyüdük. Ne pahasına? Doğamızı kaybetme pahasına ve dünya iklim krizine en büyük katkıyı sağlıyoruz bu büyüme anlayışından dolayı. Dolayısıyla, sera gazı etkisi açısından da günahımız çok fazla. Yine, büyümeyle baktığımızda, tarımda bu küçülmeye bağlı olarak tarım tabii ki negatif büyüyor, bu negatif büyüme beraberinde tarımda yoksulluğu getiriyor. Çiftçinin hâli ortada. Çiftçi başına düşen borç rakamına baktığımızda "Evet, artık çiftçiliği bırakmak iyi bir fikir." diyebilirsiniz çünkü bu koşullarda çiftçilik yapmanın anlamı kalmıyor. Çiftçilerin bu sorununu çözmek gerekirken biz ne yapıyoruz? Daha çok çiftçiyi borçlandırıyoruz ve bunun şehirlere yansıması ne? Gıda fiyatları. Bunun şehirlere yansıması ne? Gıda yoksulluğu. Bunun şehirlere yansıması ne? Tabii ki beraberinde açlık ve bunları yaşıyoruz. Küçük esnaf; keza aynı meseleyi orada da görüyorsunuz, küçük esnafın durumu bu kadar vahim bir şekilde ortadayken Hazine ve Maliye Bakanlığı ne yapıyor? "Basit usulden gerçek usule geç." diyor. Şimdi, Van'da esnaf, Muş'ta esnaf perişan yani basit usulde bile ayakta kalamayan bir esnafa diyoruz ki: "Gerçek usule geçin." Beyanname masraflarını bile karşılamayacak, karşılayamayacak bir güçsüzlükte olan esnafa bir yük de buradan. Neden? Çünkü Hazine ve Maliye Bakanının "sosyal" denen bir meseleyle yabancılaşması söz konusu. Rakamlara o kadar bağımlı kalmış ki her şey teknik ve o rakamlara inanıyor fakat o rakamlar doğruyu, toplumu göstermiyor.

Bütün bunlara baktığımızda tabii ortaya çıkan en önemli eşitsizliklerden biri, gelir dağılımı ve servet dağılımı kadar belki büyük sorunlu bir eşitsizlik alanı bölgesel eşitsizlik. Yani bütün bu maliyetin, tüm toplumun üzerine çöken bu maliyetin en altında bölge illeri kalıyor, Kürt illeri kalıyor. Şimdi "kürdistan" "Kürt illeri" deyince ayağa kalkıyor herkes, "Diyemezsiniz, Anayasa var, İç Tüzük var." filan...

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Diyemezsin!

SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Var da orada da bir gerçeklik var, o gerçekliğin adını biz "kürdistan" diye çağırdık diye o gerçeklik ortadan kalkmaz.(DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Onu öyle örtemezsiniz, o gerçekliği görmek zorundasınız çünkü "6'ncı bölge" diye tasnif ettiğiniz teşvik sisteminin o 6'ncı bölgesi işte o haritadır, bölgesel eşitsizlik haritasıdır, başka bir şey değil. Eşitsizlik oradadır, işsizlik rakamlarına bakın, gelir dağılımı rakamlarına bakın, kişi başına gelire bakın. Neye bakarsanız bakın bir eşitsizlik var. Bu bir tesadüf olabilir mi? Olamaz. Bu Kürt meselesinin çözümsüz kalmasının sonucudur. Dolayısıyla, bir Türkiye partisi olarak her zaman için her yerde eşitliği savunduk, bir de kalktınız, bize dediniz ki: "Ayrımcısınız." Hayır, tam tersine ayrımcılığa karşı mücadele ediyoruz biz. Bu ayrımcılığı ortadan kaldırmanız için 24 bütçe boyunca biz de 24 kere burada bunu size tekrar ettik; duymadınız. Duymadığınız için bütçeye baktığımızda yine bölgesel eşitsizliğin sürdürüldüğünü görüyoruz. Bütün bunlar sosyal adaletsizliği besliyor. Tabii, tek tek, ayrı ayrı baktığımızda... Hani dedim ya espriyle beraber "Yapı mı, yapısal mesele mi?" diye, vallahi her alanda aynı mesele karşımıza çıkıyor. Örneğin, eğitim alanı... Eğitim Bakanı geliyor, diyor ki burada: "Okul sayısını arttırdık, üniversite sayısını artırdık." yani yapıları artırmış. Peki, yapısal sorun... Üniversite mezunlarındaki işsizlik oranını biliyor musunuz? Yüzde 40'a geldi. Dolayısıyla atanamayan öğretmen sayısı, barış akademisyenleri... Hani, burada "Yayın artıyor." diyorlar, yayınların niteliğine baktığımızda Citation Endeks'e giren yayın sayımız çok az çünkü Citation Endeks'e en büyük katkıyı yapan barış akademisyenleriydi. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Onun istatistiği de oradadır, gidip baktığınızda bunu görürsünüz ama onları akademiden uzaklaştırdınız; buna karşılık diyorsunuz ki: "Üniversite yaptık." Neye yarar? Bilime katkı, gerçek anlamda bilimsel özgürlükle, akademik özerklikle mümkün olabilir; bunlar yok.

Diğer taraftan, okul sayısı artıyor ama öğrenci yoksulluğu artıyor. Bir öğün yemekten -çok konuşuldu- bundan tasarruf ediyorsunuz. Makroihtiyati tedbir aklınıza çocuklar gelince mi geliyor? Diğer taraftan, öğrenci yoksulluğu var ama bir de veli yoksulluğu var, veli ızdırabı var, o öğrencileri her gün okula gönderen velilerin yoksulluğu da var. Dolayısıyla eğitim sorununa baktığınızda bunu görmek lazım.

Bir başka konu, sosyal konut projesi. Çok dinledik burada "Sosyal konutlar artıyor, artıyor." Evet, artıyor. Bakın, orada da ilginç bir şey var kara mizah gibi. O kadar çok konut yapmışsınız ki harika ama bunlar sosyal konut değil, sosyal konut olmadığı için yapısal sorunu çözmüyor. Siz konut yaptıkça kiracı sayısı artmış, ilginç bir şey. Nüfustan daha hızlı kiracı sayısı artıyor. Bende bir kiracıyım, biliyorum, hatta çifte kiracıyım, evet ama benden sonrakilerde de artıyor. Yeni evlenen genç... Bir de insanlara "Evlenin." diyorsunuz, "Çocuk yapın." diyorsunuz; teşvik, teşvik fakat onlara konut yapmıyorsunuz. TOKİ bir müteahhit firması gibi çalışıyor. Bakın, son on yılda kiracı artış oranı yüzde 22'den yüzde 36'ya çıkmış yani siz ev yaptıkça kiracı sayısı artmış.

Sağlık... Sağlıkta da aynı şeyi yapı ve yapısal karşılaştırmasını yapmanız mümkün. Hastane sayılarını artırdığını söyledi Sağlık Bakanı, evet, daha önceki Sağlık Bakanı da artırıyordu sürekli fakat hastane sayısı arttıkça hasta sayısı da artıyor yani hastalığa çözüm üretemiyoruz biz. Toplum sağlığı, halk sağlığı, önleyici tedavi; bunların hiçbiri yok, sadece hastane sayısı artıyor. Tabii, bu hastane sayıları da nedense bizim oralarda hiç artmıyor, Muş'ta artmıyor. Muş'taki hastane, hastane vasfını çoktan yitirmiş, bir hastane inşaatı var, hâlâ bitecek; bitmiyor. Eğitim ve araştırma hastanesi olmasını istiyoruz bir an önce çünkü Muş'ta hastalananlar -daha önce de ısrarla söyledim- ya Elâzığ yolunda ölüyorlar ya Erzurum yolunda ölüyorlar. Ambülans içinde artık hastalarımızın ölmesini istemiyoruz. Bu hastaneyi bitirin, eğitim ve araştırma hastanesini bir an önce yapın. Aynı şey Ağrı için de aynı şey Hakkâri için de... Sağlık meselesi sadece hastane yaparak çözülemez ve dönüp baktığımızda, vallahi, toplumun sağlığını çok bozmuşsunuz. Ben başka bir istatistiğe daha baktım, antidepresan kullanımı inanılmaz artmış. Dolayısıyla da gerçekten toplumun sağlığını bozma da üzerinize yok. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Engelliler inanılmaz bir adaletsizlik, eşitsizlik içinde yaşıyorlar yani bir sağlamcı ideolojiyle bütçe hazırlamışsınız. Bütçeye baktığınızda bütçe erkek, bütçe sağlamcı, bütçe Türk, bütçe belli bir diyanet, mezhep yani bütçe ekolojiyi, doğayı tanımıyor. Ya, bu bütçe hazırlanırken o "sosyal sözleşme" dediğimizde toplumun bütün kesimlerini görmeli, katmalı fakat engelliler yine yok. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı burada bize ne çok sosyal yardım yaptığını anlattı. Evet, yapıyorsunuz, 20 milyon aileye ulaşmışsınız, bravo. Bu, şu demek: 20 milyon yoksul yaratmışsınız ve ortalama 8 bin lira, kutlamak lazım. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Bu kadar yoksul yaratırsanız; tabii, destekliyorsunuz, ne güzel. İşte, yoksulluğu yönetmek bu, yoksullukla mücadele ayrı bir şey. Siz yoksullukla mücadele yapmıyorsunuz çünkü sizin bir sosyal bütçeniz yok. Toplumsal cinsiyete duyarlı, engellilere duyarlı, gençlere, çocuklara duyarlı ve sosyal adaleti merkezine almış bir bütçe karşımızda yok. Dediğim gibi en başında, mali disiplin ve büyümeye odaklanmış, buna indirgenmiş bir bütçe. Sosyal adalet olmayınca adalet de olmuyor. Dolayısıyla bunlar birbiriyle beraber çalışan kaplar, bileşik kaplar. Adalet olmadığı için de Adalet Bakanı da bize yapıdan bahsetti, ne kadar çok cezaevi yaptığını, adalet sarayı yaptığını; İçişleri Bakanı, işte, kolluk kuvveti sayısının arttığını, karakol arttığını... Hep yapı, yapısal sorun ne peki? Toplumsal suç. Bakın, uyuşturucu meselesi ne kadar önemli bir mesele, onu bile magazinel bir hâle getirdik. Ya, bu nasıl bir ülkedir ki gazetecisi, sanatçısı ve futbolcularından oluşan bir şebekesi var ve uyuşturucu sadece bunların arasında dönüyor. Ya, bu uyuşturucuyu kim üretiyor, kim ticaretini yapıyor, bu Kolombiya nerededir, Afganistan nerededir, bizden ne geçer gider, bunun toplam büyüklüğü nedir? 3 sanatçıyı alıp, götürüp, 3 futbolcu üzerinden ya da gazeteci üzerinden uyuşturucuyla mücadele olur mu? Bunu da bir magazin haberi hâline getirip sanki uyuşturucuyla mücadele ediyormuşuz gibi oluyor. Hayır, uyuşturucu ciddi bir sorun, çocuklarımız, gençlerimiz uyuşturucu etkisinde. Bununla ciddi bir mücadeleye ihtiyaç var.

Diğer taraftan, tabii ki cinayetler, kadın cinayetleri, suça sürüklenen çocuklar, yeni nesil çeteler, bilişim, dijital suçlar yani sürekli suç alanı genişliyor. Dolayısıyla da bu siyaseti de etkiliyor. Siyaset de aynı kısıtlılık altında, aynı darlık altında, kara bir tablo. Evet, bu bir kara tablo. Bu kara tablonun ortaya çıkmasındaki en önemli sorun sosyal adaletsizlik ve adaletsizlik. "Kara tablo" deyince aklımıza kara delik geliyor. Kara delik de sürekli genişler ve her şeyi yutar, her şeyi kendine doğru çeker. Böyle bir sosyal adaletsizlik ve adaletsizliğin olduğu yerde her şeyi kendine çeken bir karanlıkla karşı karşıyayız, bir kara delikti. Dolayısıyla yaptığınız her şey burayı besliyor ve genişliyordu kara delik ve tabii ki bu bizim için bir kâbus. Ama kara delikler üzerine çalışmış olan, sizlerin de çok iyi bileceği gibi Stephen Hawking "Zamanın Kısa Tarihi"nde "Her şeyi karaya boyamayın, umutsuzluğa kapılmayın, mutlaka bir umut vardır, o umut momentini yakalamak lazım. sıçrayabilirsiniz." diyor. Bu, toplumlar için de böyle, ülkeler için de böyle. Evet sıçrayabiliriz, yeter ki o umut momentini yakalayabilelim. Yakaladık mı? Evet, yakaladık; 27 Şubatta Sayın Abdullah Öcalan'ın barış ve demokratik toplum manifestosuyla yakaladık, evet, yakaladık. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Öncesi var tabii, 1 ekim var, Sayın Bahçeli'nin uzatmış olduğu el, ondan öncesi var tabii ama o moment anı önemliydi, o sıçrama anı önemliydi. Sonrası da var, sonrasında da önemli gelişmeler yaşandı. Evet, eleştirdiğimiz eksik bulduğumuz yönleri var ama moment anı yakalandı. Bakın, Marx "Kapital"i yazdıktan sonra diyor ki: "Biliyorum, üzerine konuşmuyorsunuz. Uyguladığınız şey suskunluk komplosudur." diyor. Evet, siz de manifestonun üzerine konuşmuyorsunuz ama konuşanlar var çünkü bir kere, büyülü gerçeklik bir noktada size değmişse bilin ki orada, o büyüyü yaratan susanlardır, bugüne kadar susturulanlardır, bugüne kadar baskı altına alınmış olanlardır. Evet, susanlar, baskı altına alınanlar, aslında şiddetle bastırılanlar artık konuşuyor; halk konuşuyor, toplum konuşuyor, emekçiler konuşuyor. Bakın, kara deliği büyüten en önemli etkiler, içeride adaletsizlik ve sosyal adaletsizlik ama dışarıda da şunu çok iyi bilelim ki jeopolitik krizlerdir, jeopolitik risklerdir. İsrail'in Filistin soykırımı, İsrail'in IMEC projesindeki, jandarmalı emperyal güçlerin Orta Doğu'yu yeniden paylaşıma açması bzim için büyük bir risktir. Bu riski bertaraf edecek olan şey aslında bizim, hani hep söylediğimiz, bin yıllık bir aradalığımızsa, bu bir aradalığın artık hukukunu var etme zamanı gelmiştir. Sonuçlara indirgeyerek değil evet, silah bir sonuçtur, tabii ki susmalıdır, susacaktır da kimsenin bundan şüphesi de yok ama nedenleri üzerinde konuşmamız lazım, nedenlerini ortadan kaldırabilirsek bir arada, ortak cumhuriyetimizde demokratik bir cumhuriyeti var etmek mümkün olacak ama biz bu nedenler üzerine konuşmadığımız sürece hem içeride bu adaletsizlik hem dışarıda bu jeopolitik riskler büyümeye devam eder, bunları ortadan kaldırmak için yoğunlaşmalıyız, önümüzde fırsatlar var, mutlaka iyi değerlendirmeliyiz. Geçmişin siyasi kodlarıyla, geçmişin kamplaşmasıyla, geçmişin karşı karşıya gelişleriyle değil ortak aklı birlikte üretme iradesiyle var etmeliyiz; o Komisyon bunun için kuruldu. Komisyonda olmayanların bile aslında bir şekliyle, eleştirerek, karşı çıkarak olduğu bir yeni zamandan, yeni andan bahsediyoruz. Her şey değişiyor, her şey değişecek, dönüşecek, yeter ki bu bizim irademizle olsun. Türkiye halklarının, emekçilerinin, kadınların ve onların temsilcilerinin iradesiyle olsun, başkalarının iradesi asla ve asla bizim bu ortak aklı üretme masamızı dağıtmasın. Sayın Öcalan'ın işte bahsettiği tam da buydu yani barış deyip orada bırakmadı. Bir de demokratik toplum dedi peşi sıra, demokratik siyaset stratejisinden bahsetti. Bunlar önemliydi ve o metnin her satırına zamanın ruhu sinmişti.

Tekrar bütçeye dönmek istiyorum. Bütçeye zamanın ruhu maalesef sinmemiş, bütçe zamanın ruhunu ıskalamıştır, oysa sinmeliydi. Diyeceksiniz ki "Acele etmeyin.", acelemiz var. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Çünkü bunca sosyal adaletsizlik, adaletsizlik, bunca imha, bunca inkâr, asimilasyondan sonra bizim acelemiz var. Keşke bu bütçe işte o zamanın ruhunu yakalayabilseydi. Ekmeğin ve barışın bütçesini yapabilseydi, işte o zaman çok daha hızlı yol alabilirdik. Geç kalmış değiliz, ek bütçe yapabilirsiniz ama mutlaka bunu yakalamak zorundayız. Peki siz yapmadınız diye biz durmadık, biz yaptık; tam da o zamanın ruhunu yakalayarak ekmek ve barışın bütçesini yaptık. Hem de nasıl yaptık; sokakta yaptık, tarlada yaptık, okulun önünde velilerle yaptık, gençlerle öğrenci yurtlarında yaptık. Yani sesi olmayanların artık sesi vardı, susanlar artık konuşuyordu, ekmek ve barış bütçesini hep birlikte gerçekleştirdik. Bu ülkenin ihtiyaç duyduğu budur; ekmektir, barıştır; biri olmadan diğeri olmuyor. Bunu bunca yıl boyunca öğrendik ve oradan çıkardığımız sonuçlar şu ki hakça, adaletçe bir paylaşıma ihtiyacımız var. Bir, kaynakların hakça, adaletçe paylaşılması gerekir; kaynaklar artık sadece sermaye odaklı paylaşılamaz. Toplumdaki bütün olumsuz koşullarda yaşayanlardan başlamak üzere eşit yurttaşlık temelinde, bölgesel eşitsizlikleri giderecek şekilde kaynaklar adaletli paylaşılmalıdır. Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme kaçınılmaz olarak yapılmalıdır yani kadın eşitlikçi, hem siyasette hem ekonomide bu eşitliği gören bir yerden bütçeler yapılmalıdır; işte, onun bütçesini yaptık, bu sağlamcı ideolojiye karşı engelleri gören bir bütçe yaptık. Dolayısıyla engelli yurttaşların dışlanmasını, ötekileştirilmesini, sosyal hayatın dışına itilmesini önleyici bir bütçe yaptık. İklim adaletini savunan bir bütçe yaptık. Dolayısıyla biz doğayı, iklimi savunan, koruyan ve bu minvalde, eğer büyüyeceksek bu eksende büyüyen ve sağlıklı bir gelişimi bu zemine oturtan bir bütçeyi gerçekleştirmek istedik ve bunun için de yeni bir bütçe paradigmasına ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. İşte, o paradigmanın referansı tam da biraz önce bahsettiğim zamanın ruhunda saklıdır. İşte, o paradigmayı artık toplumsallaştırmalıyız. Yeni bütçeler yeni paradigma ekseninde mutlaka yapılmalıdır. Yeni bir kamu maliyesi anlayışına ihtiyacımız var, demokratik bir kamu maliyesine ihtiyacımız var, demokratik bir bütçeye ihtiyacımız var çünkü bizim demokratik bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Bütçe deyip geçmeyin, her yıl nasıl bir bütçe yapıyorsanız aslında projeksiyonunuz da ona göre, siyasi projeksiyonunuz da ona göre belirleniyor. Dolayısıyla da dönüp baktığımızda, demokratik bir cumhuriyet için, -bugünlerde çok konuşuluyor- demokratik bir anayasa için demokratik bütçelerle başlamak zorundaydık, başlamak zorundayız. Bu bütçeleri hayata geçirebilirsek ancak bu yolun açılabileceğine inanıyoruz. Çiftçiler bunu istiyor, esnaf bunu istiyor, herkes bunu istiyor ve bunu toplayıp geldik buraya, geldik, Meclisin kapısında da sesimizi duyurduk, kürsülerden sesimizi duyurduk ama maalesef bugün karşı karşıya olduğumuz bütçe bu söylediklerimizi çok da kale almış bir bütçe değil ama tabii ki mücadele sürüyor, tabii ki bizim sermayenin ve militarist aklın bütçesine karşı direnişimiz de sürecek. Türkiye'nin demokratikleşmesi, Türkiye'nin kalıcı barışa kavuşması, Türkiye'yle beraber Orta Doğu'nun da aynı şekilde bu emperyal saldırganlıktan, paylaşımdan kurtulabilmesi tam da buradan geçiyor.

Ben sözlerimi bitirirken bu bütçe sürecinde bize her türlü katkıyı veren Türkiye'nin her yerindeki çiftçileri, emekçileri, esnafı, öğrencileri, herkesi bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)