| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 38 |
| Tarih: | 20.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA BURAK AKBURAK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2026 yılının bütçesinin son konuşmalarını yapıyoruz. Günlerdir rakamları, tabloları, kalem kalem kurumların bütçelerini konuşuyoruz. Unutmamamız gerekir ki bütçe sadece bir muhasebe cetveli değil, vatandaş içindir ve vatandaşın hayatına değdiği ölçüde anlamlıdır.
Sağlık Bakanlığı bütçesi görüşülürken hastaneleri, randevu sürelerini, hekim sayılarını konuştuk, bunları elbette önemli başlıklar ancak bütün bu tartışmaların gerisinde kalan giderek büyüyen ve artık kamu maliyesi açısından da ciddi bir yük hâline gelen başka bir sorun var; ilaç kullanımı. Sosyal Güvenlik Kurumunun ilaç harcamaları 100 milyarlarca lirayı aşmış durumda. SGK bütçesi içinde ilaç giderleri sağlık harcamalarının en ağır kalemlerinin başında. Kanser ilaçları ve biyoteknolojik ilaçlar bu artışta önemli bir paya sahip ancak bahsettiğim tabloyu bu başlıklarla açıklamak mümkün değil. Rakamlar bize şunu söylüyor: Türkiye'de sağlık sisteminin mali yükü tedaviden çok tüketime, önleyicilikten çok sürekli kullanıma doğru sürüklenmekte. Halkımız daha fazla ilaç tüketiyor, devlet daha fazla ilaç ödüyor fakat bununla orantılı şekilde sağlıklı bir toplum ortaya çıkmıyor. Zaman zaman sosyal medyada karşımıza bazı paylaşımlar çıkar, "Almanya'da soğuk algınlığıyla doktora gittim ve bana evde dinlenip limonlu bitki çayı içmemi söyledi, ilaç yazmadı." gibi örnekler maalesef tesadüf değil. Türkiye'de tedavi anlayışı büyük ölçüde ilaca dayalıdır çünkü bizim insanımız hemen iyileşmek zorunda. Mesai saatleri, hastalık izni ve çalışma koşulları bakımından gelişmiş ülkelerin maalesef gerisindeyiz. Vatandaş, doktordan ilaç yazmasını istiyor, doktor da azalan tedavi süreleri nedeniyle kısa yola başvurmak durumunda kalıyor.
Bu genel tablo içinde bir ilaç grubu oldukça dikkat çekmekte, antidepresanlar. Son on yılda antidepresan kullanımında yaşanan artış "Farkındalık arttı." gibi basit açıklamalarla geçiştirilemeyecek bir noktaya gelmiştir. Son on yıl içinde yaklaşık yüzde 60'lık bir artıştan söz ediyoruz. Antidepresanlara ödenen toplam tutar milyarlarca lirayı aştı. Bu artış sadece fiyatlarla değil kullanım sıklığının ve sürelerinin uzamasıyla da doğrudan ilişkili. Bu noktada artık şu soruyu sormak zorundayız: Bir ülkede milyonlarca insan düzenli olarak ruh hâlini ilaçla ayakta tutmaya çalışıyorsa bu yalnızca bireysel bir sorun mudur yoksa toplumsal bir arızaya mı işaret etmektedir? Antidepresan kullanımındaki bu yükselişi, pandemi sonrası travmalardan, derinleşen ekonomik belirsizlikten, geçim sıkıntısından, gelecek kaygısından ve güvenlik endişesinden bağımsız düşünmek mümkün değil. İnsanlar daha mutsuz oldukları için değil başka türlü baş edemedikleri için ilaca yönelmekte. Güvenlik endişesinin altını özellikle çizmek istiyorum. Bu kürsüden defalarca, İstanbul'da ve Türkiye genelinde yaşanan güvenlik sorunlarını dile getirdim, "İstanbul Teksas'a döndü." dedim. Türkiye ne yazık ki vatandaşlarına can güvenliği garantisi veremiyor. İnsanlar sosyalleşmek için dışarı çıkmaktan uzaklaşıyor, yalnızlaşıyor. Bu durum psikolojik sorunları da derinleştiriyor. Öte yandan, psikoterapiye erişim pahalı, kamuda ise sınırlı, sosyal destek mekanizmaları zayıf. Eğitim sistemi, çocukları ve gençleri hayata değil, sınavlara hazırlıyor. Çalışma hayatı güvencesiz. Böyle bir tabloda, antidepresan, bir tedaviden çok hayatta kalma aracına dönmüş durumda.
Değerli milletvekilleri, bahsettiğim, ilaç karşıtlığı değil; antidepresanlar ve diğer ilaçlar doğru tanı, takip ve doğru kullanım miktarıyla elbette hayat kurtarıcı olabilir. Sorun, ilacın ilk ve tek çözüm hâline gelmesidir. Daha da önemlisi, bu durumun yalnızca yetişkinlerle sınırlı kalmaması. Akademik çalışmalar ve klinik gözlemler, çocuk ve ergenlerde antidepresan kullanımının belirgin biçimde arttığını gösteriyor. Son yıllarda depresyon, anksiyete ve davranış bozuklukları gerekçesiyle ilaç başlama yaşı düşmekte, kullanım oranları yükselmekte, bazı durumlarda ilaç psikososyal desteklerin önüne geçmektedir. Araştırmalar, Türkiye'de her 10 kişiden 7'sinin sağlık okuryazarlığı düzeyinin yetersiz ya da sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun sonucu şudur: Aileler, çocuklarının yaşadığı sorunların çözümünü ilaçta aramakta, doktordan ilaç talep etmekte, hekimler de bu baskı altında karar vermek zorunda kalmaktadır. Burada, ne hekimlerimizi ne ruh sağlığı bilimini eleştiriyorum; hekimlerimize de bilime de saygım sonsuz. Bu kadar çok tanının arkasında gerçekten bu kadar çok hastalık mı var, yoksa bu kadar çok yalnızlık mı var? Bir ülkenin çocukları daha ilkokul çağında antidepresanla tanışıyorsa bu, artık bireysel bir tedavi meselesi olmaktan çıkmış, toplumsal soruna dikkat çekmek için çalan alarm zili hâline gelmiştir. Çocuklarımızın ve gençlerimizin bu kadar erken yaşta psikososyal sorunlar yaşamasının nedenlerini doğru tespit etmek ve önleyici politikalar geliştirmek zorundayız. Güvenlik endişeleri ve hayat pahalılığı çocuklarımızın dışarıda sosyalleşmesini zorlaştırıyor. Çocuklar daha doğmadan telefonla tanışır hâle geldi, artık çocuklarımızla biz değil ekranlar konuşuyor. Bugün Türkiye'de 8-18 yaş arası çocuklar günde ortalama beş ila yedi saat ekran başında. Sosyal medya, video platformları, oyunlar, içerikler hızla geçiyor; bir video izliyor, diğerine geçiyor; bildirime tıklıyor, sahte bir etkileşim alıyor, gerçek temas yok. Bu durum çocukların kelime dağarcıklarının zayıf olmasına, sosyal iletişim kurma becerilerinden yoksun olmalarına neden oluyor. Ayrıca, sosyal medyada maruz kalınan fiziksel görünüm baskısı, zorbalık, şiddetin denetimsiz biçimde sunulması çocukların psikolojik dayanıklılığını zayıflatıyor. Çocuklar ya içine kapanıyor ya da daha kötüsü, zorbalığın bir parçası hâline gelerek başkalarının da zarar görmesine neden oluyor.
Buna bir de ülkemizde her öğrencinin ve ebeveynin en az bir sefer maruz kaldığı sınav kaygısını da eklediğimizde tablonun her geçen gün ağırlaştığını görüyoruz. Bugün Türkiye'de 15 yaşındaki öğrencilerin yaklaşık üçte 1'i okuduğunu tam olarak anlayamıyor. Öğrenciler okuyor ama anlamıyor ve biz onlara paragraflar dolusu yeni nesil sorular yöneltiyoruz. Uzun metinler, çoklu işlem gerektiren analizler, soyut kavramlar ama çocuk daha cümleyi anlamadan sistem cevabı istiyor. Okumayan, okuduğunu anlamayan bir çocuktan sınav başarısı bekliyoruz.
Çocuklara erken yaşta duygularını ilaçla yönetme refleksi kazandırmak, kısa vadede sessizlik sağlayabilir ancak uzun vadede daha kırılgan, daha bağımlı ve daha yalnız bireyler üretir. İşte, bu nedenlerle daha kapsamlı, daha bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç var.
Değerli milletvekilleri, 2024 yılı Aralık ayında Çocuk Koruma Kanunu'nda değişiklik yapılmasına ilişkin bir kanun teklifi sundum. Çocukların kontrolsüz sosyal medya kullanımının, ekran başında uzun zaman geçirmelerinin yalnızca fiziksel ve ruhsal sağlıklarını değil, aynı zamanda aile yapımızı ve kültürel değerlerimizi de tehdit ettiğini vurgulayarak sosyal medya kullanımına yaş sınırı getirilmesi ve ebeveyn onayının zorunlu hâle getirilmesi gerektiğini belirttim. Teklifte 13 yaşına kadar sosyal medya kullanımının yasaklanması, 16 yaşına kadar ise ebeveyn onayının zorunlu hâle getirilmesini önermiştim. Bu teklifin 2025 yılının "Aile Yılı" ilan edilmesi sebebiyle, öncelikli olarak ele alınmasını bekledim ancak bu yıl somut bir ilerleme sağlanamadı.
Ben inanıyorum ki Meclisimiz, çocukların yalnız bırakılmadığı bir Türkiye'yi kurma sorumluluğu taşıyor. Çocuklarımızı sadece sınav sonuçlarıyla değil; mutluluklarıyla, öz güvenleriyle, merakıyla değerlendireceğimiz günler uzak olmamalı. Çocuklarımızı korumak için onlara gerçek dünyada daha fazla zaman ayırmalıyız; onlara hasta muamelesi yapmayıp eşlik etme kararlılığı göstermeliyiz. 2026 yılında yürürlüğe girmesi beklenen Çocuk Koruma Kanunu vicdanla yazılmış yol haritası olmalıdır.
Düzenlenecek kanunun her satırında bugün burada bahsettiğim gerçekliklerin duyulması gerektiğini ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)