| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 36 |
| Tarih: | 18.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA ÇİÇEK OTLU (İstanbul) - Sayın Başkan, milletvekilleri; bugün burada neredeyse her kesimin konuştuğu bir kavrama yeniden dikkat çekmek istiyorum: Milliyetçilerden liberallere, sol sosyalist kesimlerden muhafazakarlara kadar herkes "sosyal çürüme"den bahsediyor. Hemen her gün, her saat sosyal yaşamdaki çürümenin derinliğini gösteren yeni bir örnek yaşanıyor. Kadın cinayetleri, uyuşturucu şebekeleri, rüşvet, ihale fesatları, kayırmacılık, yalan habercilik, adaletsiz yargı mekanizmaları; tüm bunlar madalyonun aynı yüzüdür ve kaynağı yaşadığımız ekonomik, siyasal sistemdir. İlköğretim sıralarına kadar düşen cinsel taciz ve şiddetten Parlamento çatısı altına uzanan erkek cins şiddetine, ana akım medyadaki bir genel yayın yönetmeninin uyuşturucu, kadınlara dönük psikolojik ve cinsel şiddet vakasına, sözde dezenformasyonla mücadele eden kurumun başındaki kişiye uzanan rezalete, borç batağına batmış ve aile mirasını tek başına almak için tüm ailesini katleden kişiden annesini pencereden atarak öldüren evlada, ilkokul yaşlarına kadar düşen uyuşturucu kullanımından uyuşturucu mücadelesinde yer alan kamu görevlilerinin uyuşturucu şebekeleriyle bağlantılarına, hakkını ödememek için işçiyi öldüren patrondan zenginleşerek yozlaşan sendika patronlarına, MESEM politikalarıyla çocuk yaşta katledilen öğrenci çocuk işçilerden iş yerinde cinsel işkenceye uğrayıp iç organları patlatılan çocuğa, eğitimden sanata, sağlıktan spora kadar her alanda sayısız örnek vermek mümkün. Şüphesiz, bu, toplumun kendiliğinden bir dönüşümü ya da bireylerin tercihiyle olan bir durum değil, ne içinde bulunduğumuz kapitalizm koşullarından ne de siyasal iktidardan ayrı ele alınamaz; aksine, bu durum, planını bir iktisadi ve siyasal amacın ürünüdür. Basitçe söylersek egemen düzen eliyle yapılan taammüden toplumsal cinayettir bu ve elbette yeni bir durum değil, bir süreç olarak yaşanan neoliberal sistemin sonucudur, yirmi üç yıllık siyasal iktidar buna sadece hız ve derinlik kazandırmıştır. Toplumsal çürüme sınıfsaldır. Kapitalizmin varoluşsal krizinin kaçınılmaz sonucudur. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin, servet dağılımındaki uçurumun sosyal yaşamdaki karşılığıdır. Bir taraftan sınırsızca zenginleşirken milyonların yoksullaşması suçun da çürümenin de toprağını oluşturuyor. İşsizlik milyonların hayatına hükmederken yoksullar, geleceğini kaybetmiş gençler çareyi umut tacirlerinin, mafyatik yapıların, uyuşturucunun bireysel şiddetin gölgesinde arıyor; bu, ekonomik ve siyasal düzen suç ve suçlu kavramını üretiyor.
Basitçe düşünelim: Geçmişte sınırlı düzeyde de olsa uygulanan sosyal devlet uygulamaları yok edilirken üniversiteyi bitirmiş gençlere iş imkânı yaratılmaz, siyasal mülakatlar dayatılırken, gençlikten akademik, bilimsel, kültürel faaliyet beklenebilir mi? Gülüstan Doku'nun, Rojin Kabaiş'in failleri kamu görevlileri eliyle bulunmazken cezasızlık politikasıyla erkek şiddeti desteklenirken toplumda kadına dönük şiddetin azaltılması mümkün olabilir mi? İşçilerin ücret için başlattıkları grevler yasaklanırken işçilere şiddet uygulayan patronlarla mücadele edilebilir mi? Neoliberal ekonomi politikalarıyla kamu kaynaklarının talan edilmesi, bilimsellikten tamamen uzaklaşan eğitim sistemi, devlet ve iktidar bürokrasisindeki yozlaşma bu çürümenin yatağıdır. Toplumun siyasal yaşama katılımının en asgari demokratik koşullarının dahi ortadan kaldırılması, faşist baskılarla toplumun mücadele damarlarının kesilmesi en temel nedenlerdendir. Bu düzenin ekonomik ve siyasal yapısı toplumun sosyal ve kültürel yapısını da doğrudan etkiliyor. Yani her şey birbiriyle bağlantılı olarak yaşanıyor. Neoliberalizm işçi sınıfına taşeronlaştırmayı dayatır ve siyasi iktidar bu sömürü sistemini güvencelerken aynı sistem sosyal alanda da inşa edilir hâle geldi. Politik suikastlar, toplu katliamlar, büyük vurgunlar devletle bağlantılı mafyalardan mahalle çetelerine taşere edilmeye başlandı. Taşeron şirketlere kadar taşeron çeteler üretildi. Hrant Dink cinayetinden ülkücüler arası hesaplaşmanın örneği olan Sinan Ateş suikastine uzanan örnekler bize bu tabloyu gösterir. Sermaye transferleri aynı zamanda bir suç transferi süreci tetikledi; servet bir azınlığın elinde yoğunlaşırken suç yoksul halkın yaşadığı mahalleli gençlerin elinde yoğunlaştı. Kamusal işlerde ihalelere karıştırılan fesat sosyal alandaki suçların çetelere ihale edilmesine vardı. Çeteleşme, kendiliğinden gelişen, bireylerin tercihleriyle şekillenen değil, ekonomik ve siyasal koşulların yarattığı zorunlu bir olgu hâline geldi. Âdeta bir kısır döngü yaratıldı; bu düzen suçu üretiyor, sonra en alt tabakadaki suçlular için hapishaneler üretiliyor. Bu hapishaneler, suçun asıl özneleriyle değil, nesneleştirilmiş bireylerle dolduruluyor. Sonra, yapılan yasal düzenlemelerle dolup taşan hapishaneler belli oranlarla boşaltılarak suçun yeniden üretimine zemin yaratılıyor. Yoksulların emeği sömürülerek yapılan yeniden sermaye üretimi, aynı zamanda, yoksulların bilinci köreltilerek suçunda yeniden üretimi sağlanıyor. Böylece, toplum çürümeye itilerek bu sömürü düzeninin bekası sağlanıyor. Öte yandan, buna baskı çıkanlara da polis ve yargı marifetiyle baskı uygulanıyor. Daha dün, bu topraklarda adalet, özgürlük, eşitlik isteyen, kadın cinayetlerine karşı mücadele eden, yoksulun hakkını savunan sosyalistlere, yurtseverlere yeni gözaltı saldırıları oldu. Asılsız iddialarla çok sayıda ESP'li ve ESP dostu evleri basılarak gözaltına alındı. Asılsız iddialarla, sahte delillerle, açık ve gizli itirafçı ifadeleriyle devrimcilere, sosyalistlere saldıran bu rejim mi toplumsal çürümeyle, suçla mücadele edecek? Suçu üretenler suçla mücadele edemezler. Eğer "Suçla mücadele ediyoruz." deniliyorsa, o hâlde en baştan devlet bürokrasisinden, patronlar sınıfından, toplumu saran çıkar gruplarından, devlet yetkilileriyle iş birliği hâlinde çalışan mafyalardan, suç şebekeleriyle iltisaklı yargı mensuplarından, yalan haberlerle toplumu aldatan medya gruplarından başlasın. Bakalım gerçekten suçla mücadele ediliyor mu, o zaman göreceğiz gerçek suçlunun, suçluların kim olduğunu.
Bugün 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü. Göçmenlerin değil, sömürünün sınırları olmalıdır. Geri gönderme merkezleri Türkiye'de göç yönetiminin cezalandırıcı karakterini açığa çıkarmaktadır. Bu merkezler koruma yerine kapatma işlevi görmektedir. Göç İdaresi Başkanlığının bütçe belgelerinde kurumsal başarı kapatılan ve geri gönderilen kişi sayısı üzerinden ölçülmektedir. İnsan onuru yerine sayısal hedefler esas alınmaktadır, bu anlayış insan haklarıyla bağdaşmamaktadır. Taleplerimiz nettir; göçmenlere yasal geçiş ve güvenceli statü hakkı tanınmalıdır. Göçmen kampları ve geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Göçmen emeği üzerindeki sömürü son bulmalı, sigorta ve sendika hakları güvence altına alınmalıdır. Göçmen kadınlar için sınır dışı tehdidinden bağımsız koruma mekanizmaları oluşturulmalıdır. Sağlık hizmetleri ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır. "Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyada eşit ve özgür bir yaşam için göçmenlerle birlikte mücadeleye devam edeceğiz." diyor bugün DEM PARTİ resmî sitesinde.
Bugün ayrıca 19 ve 22 Aralık 2000 yılındaki hapishaneler katliamının 25'inci yıl dönümü. Hapishanelerde gaz bombalarıyla silahlarla ve Bayrampaşa'da devrimci kadınları yakarak katledenlere burada bir kere daha protesto ediyoruz. Bu hapishane katliamlarında katledilen tüm devrimci arkadaşlarımı saygıyla anıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)