| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 35 |
| Tarih: | 17.12.2025 |
YENİ YOL GRUBU ADINA HASAN KARAL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Saygıdeğer Bakanlarımız, kıymetli bürokrat arkadaşlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Diyanet İşleri Başkanlığı toplumsal hayatımızda yalnızca bir kurum değil, doğru dinî bilginin kaynağı, itidalin ve sağduyunun taşıyıcısıdır. Varlık sebebi, insanların dinî bilgiyi doğru kaynaklardan edinmesini sağlamak, hurafelerden uzaklaşarak Kur'an ve sahih sünneti doğru anlamalarına rehberlik etmek, aynı zamanda dinin kamplaşmaya, siyasi ayrışmaya ve ranta dönüşmesinin önünde de koruyucu bir rol üstlenmek olmalıdır. Diyanet siyasetten, etnik ayrışmalardan tarikat ve cemaat yapılanmalarına eşit mesafede durmak zorundadır. İnsanların dindarlığını ölçen, tartan, kimliğini ya da ahiretini yargılayan bir makamdan ziyade yol gösteren, rehberlik eden bir kurum olmalıdır çünkü inanç alanında hüküm dağıtmak, insanları tasnif etmek, kimilerini makbul, kimilerini dışarıda görmek din hizmetinin değil, dinin ruhuna aykırı bir tahakküm anlayışının ürünüdür. Yüce Rabb'imiz yarattıklarından kendisine inanana da inanmayana da "benim sevgili kullarım" diyor da biz kim oluyoruz? Bu nedenle, Diyanette ötekileştirme olmaz, din hizmetlerinde ötekileştirme olmaz; kucaklayıcılık esastır. Dini anlatırken şekle değil, özüne odaklanmak gerekir. Geleneğin dinin yerine geçirilmesi ve bugüne aynen taşınması özellikle gençlerle aramızdaki mesafeyi artırmaktadır. Bu nedenle din hizmetinin görevi yargılamak değil, anlatmak ve anlamaya imkân vermektir. Din adamı ne cennetten arsa pazarlayan ne de cehennem postacılığı yapan kişi olmamalıdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, tarihinin en derin sosyal değişim süreçlerinden birini yaşamaktadır. Yoksulluk giderek yaygınlaşmakta, buna bağlı olarak hayatın birçok alanında ürkütücü bir çözülmenin ve ahlaki değerlerde ciddi bir aşınmanın yaşandığı görülmektedir. Böyle bir dönemde Diyanet İşleri Başkanlığının hayatı iyileştirmeyi hedefleyen, insanın derdine temas eden ve yaraları sarmayı amaçlayan bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Bu sorumluluk alanı genişledikçe Diyanetin kamuoyundaki kurumsal algısı da daha büyük önem kazanmaktadır. Ne yazık ki son yıllarda, Diyanet İşleri Başkanlığı, köklü ve müstesna kimliğine yakışmayacak biçimde sürekli tartışmalarla yıpratılmaktadır. Böylesine köklü ve müstesna bir inanç kurumunun sürekli olumsuz tartışmalarla gündeme gelmesi kurumsal kimliğine yapılmış ciddi bir haksızlıktır. Bu tespiti yaparken şunu da vurgulamak gerekir: Diyanet gibi topluma hitap eden bir kurumda temsil makamındaki herkesin dilinde, tutumunda ve her adımında azami hassasiyet ve sorumluluk birinci taşıması şarttır çünkü burada söylenen her söz yalnızca bir kişiyi değil, doğrudan toplumun din algısını etkilemektedir.
Değerli milletvekilleri, Diyanetin elinde başka hiçbir kurumun sahip olmadığı çok güçlü bir imkân vardır; dünyada hiçbir kurum ya da kuruluş haftada bir gün milyonlarca insanı aynı saatte, aynı mekânlarda bir araya getirme kudretine sahip değildir, ancak cuma vakti dünyada ve ülkemizde milyonlarca insan huşu içinde camilere yönelmekte ve hutbeyi dinlemektedir. Bu imkân korkutan, dışlayan, yargılayan bir dil için değil, anlayan, kuşatan ve yol gösteren bir dil için kullanılmalıdır. Cuma hutbeleri, insanlarımızın dinî hayatla ilgili doğru bilgiye ulaşmasını sağlarken aynı zamanda çağın meseleleri karşısında İslam'ın merhametini, adaletini ve hikmetini görünür kılmalı, günlük hayatta yaşanan sorunlara iyileştirici bir anlayışla yaklaşmalıdır çünkü din, insanı onarmak için gönderilmiştir. Tâhâ suresinde Rabb'imiz "Biz Kur'an'ı sanat sıkıntı çekesin diye göndermedik." buyurmaktadır. Din adamının görevi anlatmaktır ama sevdirerek anlatmaktır. Din hizmeti insanlara güven vererek yürütülmelidir. İşte, bu dil ve yaklaşım eksik kaldığında toplumsal alanda ciddi boşluklar ortaya çıkmaktadır.
Değerli milletvekilleri, insan sosyal bir varlıktır; sosyalleşme ihtiyacı fıtridir. Bu ihtiyaç doğru ve sağlıklı zeminlerde karşılanmadığında insanlar farklı yapılara ve kimi zaman da dinî istismara açık alanlara yönelmektedir. İşte, tam da bu nedenle cami merkezli bir sosyal hayat projesi tercihten öte bir zorunluluktur. Camiler sadece namaz kılınıp dağılınan mekânlar olmaktan çıkarılmalı, ilk kuruluş gayesine uygun şekilde birer mektep ve irfan ocağına dönüştürülmelidir. Gençlere ve kadınlara yönelik faaliyetler, sohbet ve istişare ortamları, kütüphaneler ve sosyal alanlar cami hayatının doğal bir parçası hâline getirilmelidir. Bu yaklaşım, hem dinî istismara karşı en güçlü koruyucu mekanizma olacak hem de toplumsal çözülmeye karşı sahici ve kalıcı bir set oluşturacaktır.
Değerli milletvekilleri, bu noktada, camilerimizin yalnızca işlevi değil nasıl inşa edildiği de önemlidir. Medeniyetimizde camiler yaşlıların, hastaların ve engellilerin rahatça ulaşabileceği, tabiri caizse, düz ayak şekilde, insanı merkez alan bir anlayışla yapılmıştır ancak bugün birçok camide alt katların ticari alanlara dönüştürüldüğü, ibadethanelere erişimin merdivenlerle zorlaştırıldığı görülmektedir. Bu durum özellikle yaşlılar ve engelliler için ciddi bir erişim sorununa yol açmakta, medeniyet tasavvurumuzla açık bir çelişki oluşturmaktadır. Aynı hassasiyet camilerin mimarisi için de geçerlidir. Cami ihtiyacının, mimarisinin ve şehirle kurduğu ilişkinin Diyanetin bilgisi ve izniyle belirlenmesi gerekir. Amaç, hayrı sınırlamak ya da inisiyatifi kısıtlamak değil, ibadethanelerin vakarını, şehir estetiğini ve kurumsal sorumluluğunu korumaktır. Bu meyanda, bir önemli konunun da altını özellikle çizmek isterim. Ülkemizin farklı bölgelerinde faaliyet gösteren bazı medreselerde hâlen ağırlıklı olarak klasik dönemlere ait eğitim anlayışlarının sürdürüldüğü bilinmektedir. Bu yapılar tarihsel mirasımız açısından elbette kıymetlidir ancak günümüzün sosyal, pedagojik ve fikrî ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde yeniden ele alınmaları artık kaçınılmazdır. Zira, bugün, ülkemizin en fazla ihtiyaç duyduğu insan kaynağının başında kanaatimce geçmişle bağını koparmadan, bugünü anlayabilen, İslam'ı asrın idrakine sunabilecek bilgi, birikim ve yeteneğe sahip aydın din adamları gelmektedir. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi için de medrese eğitimlerinin ilahiyat fakültelerinde olduğu gibi bilimsel, denetlenebilir ve çağın gerekleriyle uyumlu bir formata kavuşturulması büyük önem arz etmektedir.
Değerli milletvekilleri, Diyanetin üstlendiği din hizmeti sorumluluğu yalnızca camiyle, eğitimle ve irşatla sınırlı değildir. Bu sorumluluğun bir diğer önemli boyutu da milletimizin hayır duygusu ve güven ilişkisidir. İşte bu güven ilişkisinin en önemli kurumsal taşıyıcılarından biri de Türkiye Diyanet Vakfıdır. Türkiye Diyanet Vakfı, milletimizin hayır duygusunun, infak kültürünün ve dinî hassasiyetlerinin en güçlü kurumsal yansımalarından biridir ancak son yıllarda dinî sivil toplum alanında yaşanan bazı olumsuz örnekler ve şeffaflığa ilişkin oluşan soru işaretleri toplumda dinî kurumlara yönelik güveni ciddi biçimde zedelemiştir. Bu güven kaybı yalnızca kurumları değil iyi niyetle yapılan hayırları ve infak bilincini de olumsuz etkilemiştir. Bu nedenle, Türkiye Diyanet Vakfının gelir kaynaklarını, yatırım bütçesini ve yürüttüğü faaliyetleri belli aralıklarla açık, anlaşılır ve şeffaf bir biçimde milletimizle paylaşmasının hem vakfa duyulan güveni yeniden tesis edeceğine hem de vakfın kurumsal itibarını güçlendireceğine inanıyorum. Altını özellikle çiziyorum: Bu bir suçlama değil bir iyileştirme çağrısıdır.
Değerli milletvekilleri, bir diğer önemli başlık ise Diyanet TV'nin haber ve yayın politikasıdır. Bugün İslam coğrafyasının ve dünyanın birçok bölgesinde Müslümanlara ağır imtihanlardan geçmektedir. İslam coğrafyasında dinî hayatı doğrudan ilgilendiren, insani, ahlaki ve vicdani boyutu olan çok sayıda hadise yaşanmaktadır. Milletimizin İslam dünyasında olup bitenleri sahih, doğru ve ahlaki bir dille öğrenme hakkı vardır. Bu aynı zamanda ümmete karşı taşıdığımız bir sorumluluktur ama gelin görün ki ne yazık ki Diyanet TV bu derin gündemi merkeze almak yerine Müslümanların yaşadığı sorunları arka plana iten klasik ve aktüel haber diline yönelmektedir. Oysa, Diyanet TV reyting kaygısıyla değil İslam dünyasının sesi ve ümmetin vicdanı olma sorumluluğuyla yayın yapmalıdır. Bu nedenle, haber politikasını hakikati, adaleti ve merhameti esas alan bir anlayışla yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor, hepinizi saygıyla ve hürmetle selamlıyorum.(YENİ YOL sıralarından alkışlar)