GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:32
Tarih:14.12.2025

İYİ PARTİ GRUBU ADINA METİN ERGUN (Muğla) - Yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Muhterem milletvekilleri, İYİ Parti olarak 2026 yılı bütçesinin bir tükeniş bütçesi olduğunu ifade etmiş idik. Bu tanımlamanın doğruluğu Millî Eğitim Bakanlığı için teklif edilen rakamlarda da açıkça görülmektedir. Bakanlığa 2026 yılı için 1 trilyon 943 milyar 965 milyon lira ödenek ayrılmıştır. Yüzde 34'lük artış gibi görünen bu rakam aslında yüksek enflasyonun bir yansımasıdır, gerçekte reel bir artış değil, sadece rakamsal bir düzeltmedir. Bütçenin yüzde 83'ü personel maaşları ve sosyal güvenlik primlerine ayrılmış durumdadır dolayısıyla bu bütçe, eğitim sisteminin niteliğini artıracak yatırımlardan ziyade, mevcut yapıyı idare etmeye yönelik bir bütçedir. Eğitim yatırımları için kaynak neredeyse kalmamıştır. Bu nedenle, iktidarın "Eğitime en büyük payı verdik." söylemi gerçeği yansıtmamaktadır.

Muhterem milletvekilleri, öğretmenlerimizin içinde bulunduğu şartlar da oldukça kaygı vericidir. Artan hayat pahalılığına rağmen öğretmen maaşları hâlâ yoksulluk sınırının altındadır. Geçim sıkıntısı, mesleki motivasyonu zayıflatmakta ve eğitim kalitesini doğrudan etkilemektedir. Bununla birlikte, atanmayı bekleyen 100 binlerce öğretmen için bu bütçede herhangi bir kaynak ayrılmamıştır. Devlet okullarında görev yapan 100 bini aşkın ücretli öğretmen ise düşük ücretlerle güvencesiz ve geçici koşullarda çalıştırılmaktadır. Düşük maaşlar, atama belirsizlikleri, sık sık değişen müfredatlar ve artan idari baskılar öğretmenlik mesleğinin onurunu zedelemekte, öğrencilerin nitelikli eğitim alma hakkını ortadan kaldırmaktadır. Eğitim sisteminin kalitesi ancak öğretmenleri güçlendiren bir istihdam ve liyakate dayanan bir eğitim politikasıyla iyileştirilebilir.

Muhterem milletvekilleri, eğitim bir milletin en değerli sermayesidir ancak Türk eğitim sistemi uzun süredir ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. Her şeyden önce sistem giderek sınav odaklı hâle gelmiştir. Gençlerimiz LGS ve YKS gibi sınavlara endekslenmiş, bilgiyi anlamaktan ziyade doğru şıkkı bulmaya odaklanmış durumdadır. Bu anlayış, düşünme ve üretme yeteneğini zayıflatmakta, yaratıcılığı köreltmektedir. Diğer bir sıkıntı da fırsat eşitsizliği meselesidir ve bu mesele eğitim sisteminin en derin yaralarından biri durumundadır. Büyükşehirlerdeki özel okullar ile kırsaldaki devlet okulları arasında öğretmen niteliği, materyal erişimi ve ders çeşitliliği bakımından büyük farklar vardır. Bu durum sosyal adaleti temelden zedelemektedir.

Eğitim kalitesini düşüren bir diğer problem ise kalabalık sınıflardır muhterem milletvekilleri. Kırk elli öğrencinin bulunduğu sınıflarda öğrenciye bireysel ilgi göstermek mümkün değildir. Bu durum hem öğretim kalitesini hem de öğrencinin motivasyonunu olumsuz etkilemektedir. Okulların yetersizliği aileleri özel derslere ve etüt merkezlerine yönlendirmekte, eğitim giderek gelir düzeyine bağlı bir ayrıcalık hâline gelmektedir. Mesleki ve teknik eğitimdeki zayıflık da sanayimizin ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünün yetişmesini engellemektedir.

Muhterem milletvekilleri, eğitim harcamaları millî gelirin yalnızca yüzde 3,4'üne denk gelmektedir ve OECD ortalamasının altındadır. Bu yetersizlik, altyapıdan laboratuvarlara, kütüphanelerden materyallere kadar her alanda hissedilmektedir. Özellikle kız çocukları arasında yüksek seyreden okul terk oranları toplumsal gelişmeyi de tehdit etmektedir. Yabancı dil öğretiminde hâlâ ezberci yöntemlerine devam edilmektedir. Bu durum ülkemizin küresel rekabet gücünü sınırlandırmaktadır. Okullarda artan şiddet olayları, akran zorbalığı ve ilkokullara kadar inen uyuşturucu kullanımı rehberlik ve psikolojik destek hizmetlerinin yetersizliğini göstermektedir. Eğitim politikalarının zaman zaman siyasallaşması liyakat yerine ideolojik tercihlerin öne çıkmasına neden olmakta, bilim tarafsızlığını zedelemektedir. Unutulmamalıdır ki, eğitim bir ülkenin en stratejik yatırımı demiş idik. Gençlerimizi sadece sınavlara değil hayata hazırlamak istiyorsak ezberi değil düşünmeyi, itaati değil öz güveni, tekrarı değil üretimi merkeze almak zorundayız. Cumhuriyetimizin 2'nci yüzyılında eğitim sistemimizi siyasetten arındırmak, öğretmenleri güçlendirmek ve her çocuğa nitelikli, adil bir öğrenme imkânı sunmak en temel görevimizdir.

Muhterem milletvekilleri, bir başka önemli mesele ise üniversitelerimizin ve yükseköğretim sistemimizin durumudur. Her alanda olduğu gibi yükseköğretimde de rakamlar akademik kalite ve niteliğin önüne geçmiş durumdadır. İktidar, her ile bir üniversite açmakla övünmektedir. 2002'de 26 üniversite varken, bugün 209'a ulaşmıştır; öğrenci sayısı da milyonlarla artmıştır. Bu doğrudur, güzeldir, iyidir ama yükseköğretimin altyapısı ve nitelikli akademisyen sermayesi yetersiz kalmış, akademik kalite düşmüştür, kabul etmemiz gereken bir başka gerçek de budur. Tüm bunların sonucunda da niteliksiz mezunlar ve diplomalı işsizler ordusu ortaya çıkmış durumdadır. Hâlbuki anlaşılması gereken husus şudur: Bilimsel ve akademik düşünce nicelikle değil nitelikle ilerler. Dolayısıyla bundan sonrası için niceliğe değil, niteliğe önem vererek mevcut yükseköğretim sistemimizin güçlendirilmesi şarttır. Diğer taraftan, yükseköğretim bütçesinin yüzde 74'ü personel giderlerine ayrılmış olmasına rağmen akademisyenlerin büyük bölümü yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Birçoğu geçimini kredi ve kart borçları ile sağlamaya çalışmaktadır. Bu tabloyu verilerle ifade etmemiz gerekirse manzara şudur: 2014 yılında asgari ücretin 6,6 katına tekabül eden profesör maaşı bu yıl itibarıyla asgari ücretin 4,4 katı kadarını düşmüştür. Yine, 2014 yılında yoksulluk sınırından yüzde 52 oranında yüksek olan profesör maaşı bu yıl itibarıyla yoksul yoksulluk sınırından sadece yüzde 9 oranında yüksektir. Yani profesörler bile neredeyse yoksulluk sınırındaki maaşlara mahkûm edilmiş durumdadır. Doçent ve araştırma görevlisi kadrosunda görev yapan akademisyenlerimiz ise yoksulluk sınırının altında maaş almaktadır. Takdir edersiniz ki ay sonu hesabı yapan ve geçim sıkıntısı çeken bir akademisyenden bilimsel üretkenlik beklemek beyhudedir. Bilimin öncüleri olan akademisyenlerimizin içinde bulundukları durumu bu hâliyle kabul etmek mümkün değildir. Bu nedenle akademisyen maaşları ivedilikle iyileştirilmelidir. Aksi hâlde akademik bir beyin göçü artarak devam edecektir.

Son olarak şunu da ifade etmek isterim ki üniversiteler ve üniversitelerdeki araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ayrılan kaynakların artırılması da bir zarurettir artık, büyük bir sıkıntı vardır bu alanda.

Bu duygu ve düşüncelerle konuşmama son verirken 2026 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)