| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 32 |
| Tarih: | 14.12.2025 |
YENİ YOL GRUBU ADINA MUSTAFA KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; 2026 bütçesinin hayırlar getirmesi temennisiyle sizleri saygıyla selamlıyorum.
Türkiye'de yükseköğretim sistemi son yıllarda niceliksel anlamda olağanüstü bir büyüme göstermiştir. Üniversite sayısı 76'dan yaklaşık 208'e çıkarken, öğrenci sayısı 2 milyondan 7 milyona ulaşmıştır. Her gencimiz için üniversite eğitimi zorunluymuş gibi oluşturulan hava aynı zamanda ara eleman sıkıntısını ortaya çıkarmış, diğer sosyal sorunları da tetikleyen bir çıkış noktasına dönüşmüştür. Öğrenci sayısındaki artış başarı gibi takdim edilirken, oysa bu durum, ülkemiz geleceği için büyük bir tehlike hâlini almıştır. Genç işsizlik oranı ile normal işsizlik oranı arasındaki uçurum diplomaların birer işsizlik sertifikasına dönüştüğünün delili hâline gelmiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bunun yanında, üniversite sayısı bile verilirken kesin olarak emin olamıyoruz çünkü popülist politikalarla taşra üniversiteleri herhangi bir altyapı ve planlama olmaksızın hızla kurulmakta ve kırsal kesimin ekonomisine katkı sağlanması ve buralarda farklı kesimlere rant imkânı oluşturulması hedeflenmektedir. Daha yakından bakıldığında, bu durum, işsizlik istatistiklerini saklamanın en kaba, en hoyrat ve en kolay yolu olarak tercih edilmektedir. İktidar, yıllardır her şehre üniversite açarak yerel öğrencilerin büyük şehirlere göç etmesinin önüne geçtiğini iddia etmektedir ama büyükşehirlerde sayıları her geçen gün artan ve kısaca "otoyol üniversiteleri" denilen kurumların hangi amaca hizmet ettikleri tam olarak anlaşılamamakla beraber ve yine bu kurumlar maalesef Hükûmet ve eğitimi sektöre dönüştüren yatırımcılar arasında bir anlaşmaya işaret etmektedir. Taşrada şehirlerden uzak yerlere devasa üniversite kampüsleri inşa ederek tarlaların imara açılması ve buralarda yurtlarda kalan öğrencilerin şehir merkezine ulaşmak için toplu taşıma üzerinden elde edilecek gelire, hatta yerel siyasilerin yakınları için istihdama kadar ince hesaplamalar bile yapılmaktadır ama bu eğitim kurumlarında nitelikli öğretim verebilecek kadrolar, teknolojik altyapı ve içinde bulunulan bölgeye yapılabilecek katkılar çok da dikkate alınmamaktadır. Metropollerde kurulan, özellikle de adına "vakıf" denilen denetimden uzak özel üniversiteler ise eğitimin kalitesini düşürmek üzere sayılarını gittikçe artırmaktadır. Yükseköğretim bir ülkenin nitelikli insan gücüne, bilgi üretimine ve topluma hizmete katkıda bulunması açısından kritik bir unsurdur. Üniversite esas itibarıyla bilim olarak görülür ve bilim insanları ise öğrencileriyle birlikte hakikati aramakla yükümlü bir topluluktur. Bu bağlamda, araştırma üniversitenin en önde gelen işlevi ve ilgi alanı olmalıdır. Üniversitenin fonksiyonları 4 yanal yüzeyi temsil eden bir piramit metaforuyla açıklanır. Araştırma, eğitim, entelektüel kültür ve kamu hizmeti, hakikat ise piramidin tepesini oluşturur.
Değerli milletvekilleri, üniversite sayısındaki kısa süredeki hızlı artış yükseköğretimin kitleselleşmesine yol açmış ve kalitenin düşürüldüğüne dair önemli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu durumun kaynağı, uzun süre üniversite sayısının kademeli olarak artmaması ve üniversite kapılarında büyük bir yığılmanın yaşanmasıdır. Bu yığılma, öğrencileri bir gelecek umuduyla yıllarca dershanelere gitmeye zorlamış ve bu durumda aslında -burası çok önemli- yükseköğretime öğrenci hazırlayan ortaöğretimin de yozlaşmasına sebep olmuştur. Kaliteye dair endişeler Türk üniversitelerinin uluslararası sıralamalardaki konumuyla da doğrudan ilişkilidir. Bilimsel makale sayısı artsa da etki değeri en yüksek dergilerde çıkan yayınların sayısının artırılamaması nedeniyle dünyadaki ilk 500 ve ilk 1.000'deki üniversite sayımız giderek azalmaktadır. Yayınlara yapılan atıf almada ise Türkiye dünyada oldukça aşağı sıralarda yer almaktadır. Bu hedeflere ulaşmak için üniversitelerin bütçelerinin kabaca yüzde 15'ini ve üzerini AR-GE'ye ayırması gerekmektedir. Ayrıca, bazı vakıf üniversitelerinin vakıf mantığıyla uyuşmayacak şekilde, sadece kazanç odaklı faaliyet gösterdiği ve eğitim öğretim kalitesini yükseltme beklentilerine yeterince katkıda bulunamadığı da çok açık bir gerçektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üniversitelerin geleceği dijital dönüşüm ve yeni teknolojilerle şekillenebilmektedir. Üniversitelerin sadece ders vermekle sınırlı kalmayıp öğrencilere doğru düşünme disiplini, sorgulama becerileri ve yaşam boyu sürecek bağlantılar kazandırması beklenen bir durumdur. Gelecekteki üniversiteler fiziksel, on-line ve interaktif eğitimlerin birleştiği karma bir modeli benimseyecektir. Akademisyenler sadece ders anlatan uzmanlar olmaktan çıkıp interaktif eğitimi modere eden mentörlere dönüşecektir. Yeni mesleklerin ortaya çıkması ve ortalama insan ömrünün uzaması nedeniyle üniversitelerin yaşam boyu eğitim merkezlerine dönüşmesi ve bireylerin farklı dönemlerde tekrar eğitim alması mümkün hâle gelecektir. Yükseköğretim sistemindeki zorluklara rağmen, eğitimin önemini vurgulamak için Nelson Mandela'nın dediği gibi "Dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silah eğitimdir." Ancak üniversitelerde eğitimi ilmî temelden koparmak Türkiye'nin geleceği açısından olumsuz sonuçlar doğurma riski taşımaktadır. Türkiye'deki yükseköğretim sistemi, bir zamanlar üniversite kapılarında yaşanan büyük yığılmanın neden olduğu baskıyı azaltmak için hızla genişleyen ancak bu genişleme sırasında kaliteyi korumak ve artırmak zorluğuyla yüzleşen bir yapıya benzetilebilir. Âdeta hızla inşa edilen bir şehir gibi altyapı ve mimari detayların sağlamlığı sürekli bir sınama altına girmiştir. Eğitimin geleceği zaten son teknolojik gelişmeler ve özellikle de yapay zekânın kullanımıyla sorgulanmaya başlamıştır. Öğretimin en temel iki unsuru olan akademisyenler ile öğrenciler bu yeni duruma nasıl uyum sağlayabileceklerini henüz ön göremezken artık hiç kimse öğretmenlerden bir şey öğrenmeyecek, kendi istedikleri zaman pek çok kaynaktan öğrenecek, hazır oldukları zaman da istedikleri kadar malumat elde edebileceklerdir. Eğer ülkemizde olduğu gibi akademisyenler tek taraflı olarak ders anlatan uzmanlar olmaya devam ederlerse yeni bilgi üretemeyecekleri çok açıktır. Arşivlenmiş bilgileri yeni nesillere aktarmanın bir kıymeti de yoktur. Öğrenciler merak ettikleri konuları yapay zekâ araçlarında istedikleri zaman kendi üniversitelerindeki hocalarından çok daha nitelikli öğrenebilirler. Ülkemizde öğrencilerine salt bilgi aktarmaktan ileri gidemeyen akademisyenlerin kalitesi de daha mesleğe yeni başladıkları zaman da liyakat yerine başka kriterler arandığı için, vasat bir şekilde başlayıp son gelişmeleri takip edemedikleri için nitelik kaybetmektedir. Bu süreç kısaca şöyle işlemektedir: Üniversiteler ihtiyaç duydukları alanlarda devletten kadro talebinde bulunurlar, burada üniversitenin eğitim ve öğretimde duydukları ihtiyaçtan daha çok karar vericilerin ya da onların yukarıdan gelen taleplere göre kim istihdam edilecekse onun eğitimine uygun çok spesifik kriterler belirlenir ve gerçekten nitelikli adayların önü kesilerek vasat kadrolar oluşturulur. Atamalardan sonra her üniversite kendisine göre atama ve yükselme kriterleri belirler. Mesleğe yeni başlamış, vasat akademisyen bir taraftan yüksek lisans ve doktora eğitimi alırken öte yandan bu atama kriterlerine de uyacak doçentlik dosyası oluşturmaya çalışır. Bu kriterler güya objektif olarak bilimsel yayın odaklı olduğu için yayınlanan dergilerin etki değerlerinden ziyade makale sayısına bakılmaktadır. Bu da son yıllarda yayın sayısının artmasına sebep olmuş ancak atıf indeksleri göz önüne alındığında dünyadaki en iyi üniversiteler sıralamasında ülkemizden üniversite sayısı gittikçe azalmaya başlamıştır.
Saygıdeğer milletvekilleri, Yükseköğretim Kurumu bir ülkenin geleceğidir ve biz maalesef son yıllarda yaşadığımız bu krizlerden dolayı, bu yanlışlıklardan dolayı çocuklarımızı, kampüslere, otoyolda binalara sıkıştıran bir eğitim sistemiyle kendi ülkemizin geleceğini kuramayız diyor, Genel Kurulu, sizleri saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)