GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:31
Tarih:13.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA AYTEN KORDU (Tunceli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Bakanlar ve bizleri ekranları başında izleyen Türkiye halkları; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Değerli vekiller, dünyada ve Orta Doğu'da yürütülen savaş politikaları, güvenlik üstünlüğü tartışmaları tam da enerji politikalarının kendisiyle yakından ilgilidir. Güçlü olma enerji kaynakları üzerinden gelişirken halkların yoksullaşması ve dünyanın yüzde 1 zengin zümresinin daha zengin olması için yürütülen bu sömürü ve işgal politikalarının kendisi de aslında biraz da enerji politikalarının kendisini ifade etmekte yani sorunların kaynağı, enerji değil enerjinin gerçekten kimler için ve hangi ihtiyaçlar için kullanıldığıyla yakından ilgilidir. Tekçi ulus devlet sistemlerinde her ülke kendi sınırları üzerinden kendisinin enerji tahakküm politikasını kurmaya çalışırken bu tahakküm diğer ülkeyi sömürme üzerinden gerçekleşmektedir. Yerele doğru gidince de yine sömürme düzeninde tekelci ve yandaş şirketlere doğal varlıklar peşkeş çekilmekte, bu zincir tüm toplumsal kesimlere kadar adaletsizliği dayatmaktadır. Bu adaletsizlikten çıkmanın yolu, sadece endüstriyalizm ve kapitalizmin "sürekli tüket" anlayışından uzaklaşılmasıyla mümkündür çünkü enerji demokratikleştikçe toplum güçlenir; yerel halklar, STK'ler, bilim insanları söz sahibi olur; şirketler ve devletler üzerindeki rant mekanizmaları kırılır. Bu nedenle, enerji politikası aynı zamanda bir demokrasi meselesidir yani tüm halklar için enerji mutlaka demokratikleştirilmelidir.

Enerji Bakanımız Bütçe Komisyonunda bir belirleme yapmıştı, "Enerji alanını çatışma ve gerilim alanı olmaktan çıkaracağız." demişti ancak biz de diyoruz ki: Enerji demokratikleşirse o zaman enerji bir gerilim ve çatışma alanı olmaktan çıkarılacaktır. İnsanların tüm doğal yaşamını, toprağını, suyunu, havasını yani geleceğini elinden alacak olan talan politikası; tarımı, hayvancılığı, çiftçiliği yok ederek yerine "istihdam" ve "katma değer" adı altında milyonları bağımlı kılan ve geleceği yok eden politikalar yürütmek, çatışma ve gerilim alanlarını gidermek değil yerele doğru yaymak demektir. Biz biliyoruz ki enerji talanı devam ettikçe sadece ormanlarımızı, sularımızı, tarım alanlarımızı değil geleceğimizi de kaybediyoruz. Dünya hızla su krizine doğru sürükleniyor. Yakın gelecekte suyun kendisi yeni savaşların, yeni göçlerin ve talanların gerekçesi olacaktır. Unutmayın ki tarihte göçler ve medeniyetlerin çöküşü doğada yaşamın sürdürülememesi ve kuraklığın olması üzerinden gerçekleşmiştir. Biz bu sistemin değişmesi gerektiğini her seferinde söylüyoruz. Enerji, sermayenin değil halkların hakkıdır. Ekosistemi yok eden değil yaşatan politikaları, şirketleri değil toplumu önceleyen bir enerji politikasını kurmak zorundayız.

Değerli milletvekilleri, enerji dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesiyle fatura yükü yine en yoksul kesimin sırtına yüklenmiştir. Ayrıca, enerji üretim zincirinde çalışan işçiler en ağır koşullarda, güvencesiz ve ölüm riski altında çalışmakta; yatırım, bakım ve eksikler nedeniyle sık sık uzun süreli elektrik kesintileri yaşanmaktadır. Yine EMO verilerine göre orman yangınlarının yüzde 25'inin elektrik hatlarının bakımsızlığından kaynaklı olduğu ortada, raporlarla sonuçlanmıştır. Özelleştirmeler sonrası elektrik kaynaklı yangınların 5 katına çıktığı bu raporlarda açıklanmıştır. Elektrik kaynaklı yangınlarda yaşanan can kayıpları ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bu trajedilerin ardındaki temel neden, piyasaya sürülen denetimsiz, kalitesiz eski ekipman ve önlem almadan çalışan dağıtım şirketleri değilse o zaman nedir? Bütçe rakamları köhnemiş şebeke altyapısının yenilenmesinden ziyade gösterişli mega projelere akarken sahada yaşamını yitiren canların sorumlusu ortada yok. Enerji emekçilerinin iş güvencesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için, hangi somut planlamalar için ne ayrılmıştır?

Sayın Bakan, elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesiyle temel kamu hizmeti olması gereken elektrik, kâr mantığıyla yönetilen özel tekellere devredilmiştir. Bunun sonucunda halk, hem daha pahalı hem de daha güvencesiz enerji kullanmak zorunda bırakılmıştır. Bugün indirimli elektrik kullanımı limitinin düşürülmesi, hanelerin ihtiyaç düzeyi dikkate alınmadan belirlenen düşük kademeler vatandaşları kaçınılmaz bir biçimde yüksek tarife dilimine itmektedir; böylece vatandaş aynı elektrik için 2 kat fiyat ödemeye zorlanmaktadır. "İndirim" adı altında ifade edilen ise zam üstüne zamdan başka bir şey değildir.

Buradan Sayın Bakana sormak isterim: Enerji şirketlerinin kârları artarken halk neden sürekli zamlarla karşı karşıya kalmaktadır?

Sayın Bakan, bugün ülkede her 3 haneden 1'i enerji yoksuludur. Bir evin sıcaklığı o evdeki gelire bağlıdır; milyonlarca insan soğukta yaşamaktadır. Bunu da Mekanda Adalet Derneğinin yaptığı saha araştırmalarından görüyoruz. Hanelerin yüzde 38'i "Daha fazla ısınmak isterim." diyor, enerji yoksulların da bu oran yüzde 82'dir. Bu "Paran kadar ısın." demektir. Halk faturalarını ödeyemediği için karanlıkta kalmaktadır. Sayın Bakan, enerji yoksulluğunu azaltmaya yönelik kurumsal bir destek programınız neden yoktur? Kamuoyuna "yeşil enerji" "yeşil dönüşüm" adıyla sunulan politikalar gerçekte yeni bir sermaye birikim modeli yani yeni bir talan döngüsüdür. RES için ormanlar kesilmekte, GES için verimli tarım alanları güneş panelleriyle kaplanmaktadır yani bu sistemin adı "yenilenebilir enerji" değildir bir daha asla yenilenemeyecek olan bir yıkımın kendisidir. Enerji bir meta değildir, bir yaşam hakkıdır. Doğayı yok ederek enerji üretmek geleceğimizi yok etmektir.

Yine, iktidarın ısrarla desteklediği termik santraller, en ağır ekolojik ve toplumsal tahribatı yaratmaktadır. Linyit teşvikleriyle ayakta tutulan bu kirli santraller yaşamı yok ederken STK'lerin ve bilim insanlarının sesi dikkate alınmamaktadır. Altın madenlerinde siyanür havuzları patlıyor, göçükler çöküyor, 1 gram altın için tonlarca su tüketiliyor, toprak toprak olmaktan çıkartılıyor, köylüler zehirli atıkla baş başa bırakılıyor, işçiler canıyla bedel ödüyor ama şirketler büyümeye devam ediyor. Uyarılar yapılmasına rağmen İliç'te 9 madencinin göz göre göre ölüme terk edildiği o büyük maden katliamı işte bu yıkıcı politikaların bir sonucu olarak gerçekleşmiştir ve tüm yıkıcı etkilerini yaşamışken İliç altın madeni yeniden açılmaya çalışılmaktadır. "Canlar gider ama şirket yoluna devam eder." Böyle politika olmaz! Çok uyumlu ilerlediğiniz kardeş çevre politikalarıyla beraber Bakanlığınız sizin aynı zamanda stratejik ortaklığınızdır, elbette ki aynı zamanda da suç ortaklığını geliştirdiğiniz kurumdur. İliç davasında kurumsal sorumluluktan sıyrılarak bu ortaya çıkmıştır.

Bugün Kürt coğrafyası, ayrıca bölgesel adaletsizliği en derinden yaşamaktadır. Sömürünün sömürüsü politikalardan vazgeçilmelidir. Bütçeler nereye harcanıyor? Dağlara, madenlere giden yollara aktarılıyor; halka gelince bütçe yok, yol yok, su yok, elektrik yok yani böylece diyor ki: "Köyüne dönme, köyünde yaşama, boşalt. Gel madende işçi ol, sana fırsat, karın tokluğuna yaşayabilirsen yaşa." Toplumsal adalet böyle sağlanamaz. Yıllardır halkın girmesi yasaklanan dağlar, ormanlar, meralar şimdi bir gecede şirketlere açılıyor; güvenlikçi politikalarla kurulan kalekollar şimdi madencileri koruyor. Dersim'de dağların kalbinde kutsallara, Hakkâri'de Cilo ve Sat Dağları'nda, Ağrı'da, Diyadin'de, Şırnak'ta, Gabar'da, Diyarbakır'da, her yerde, tüm bölgede maden ruhsatları veriliyor. Komisyonda dile getirdim, seçilmiş olduğum il Dersim'de, Cevizlidere'de, Aliboğazı'nda, Çemişgezek'te, yine bütün ilçelerde tarlalara RES, GES kurularak köyde yaşamak isteyenlerin göç etmesi tekrar teşvik ediliyor, ne deniliyor? "Dersim'de yaşayamazsın." Niye? Elektrik yok, bütçe yok. Artık Dersim'de ötekinin ötekisi muamelesi yapmaktan lütfen vazgeçin derim.

Şimdi, çözüm, daha fazla enerjiyi üretmekte değil enerjiyi paylaşmaktadır; doğayla uyumlu bir toplumsal planlama ve enerji politikaları doğanın diliyle, emeğin gücüyle, halkın iradesiyle yeniden yazarak oluşturulmalıdır. Toplumsal, bölgesel hatta cinsiyet eşitsizliklerini bu kadar derinleştiren bu politikalar değişmeden; doğanın, yaşam alanlarının yok edilmesinin önüne geçilmeden başarılı bir enerji politikasından bahsedilemez. Peki, neyi savunuyoruz? Her haneye ihtiyaçları kadar parasız, güvenilir elektrik sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Nükleer santral projelerinin durdurulmasını ve bu projelere ayrılan kaynakların halka, ormanlara, doğal yaşama ayrılmasını; tarım arazilerini, yaylaları, meraları, nehirleri, gölleri madene, enerji ve kontrolsüz turizm yatırımlarına açan bu politikalar yerine; doğayı, işçiyi sömürerek ayakta duran madenler ve termik santraller yerine halkın katıldığı, doğayla uyumlu, adil ve kapsayıcı bir ekonomik modeli talep ediyoruz.

Sonuç olarak enerji politikası, yalnızca bir bütçe meselesi değildir; toplumsal adalet, ekolojik yaşam, emek, demokrasi ve halkların geleceğini doğrudan belirleyen bir meseledir. Bu bütçe halkların bütçesi değildir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AYTEN KORDU (Devamla) - Bu nedenle bu bütçeyi kabul etmiyor, Ankara'ya dört bir koldan ekmek ve barış için yürüyen tüm yoldaşlarımı saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)