| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 3'üncü Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 29 |
| Tarih: | 11.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA MEHMET ZEKİ İRMEZ (Şırnak) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, değerli Türkiye halkları ve cezaevlerinde tutsak edilen yoldaşlarım; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Bakan Sayın Kacır'ı Komisyon sürecinde dikkatle dinledim ve takip ettim. Buradaki konuşmasının da büyük ihtimalle Plan ve Bütçe Komisyonundaki aktarımının paralelinde olacağı kuşkusuz. Elimde bulunan Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bütçe sunumu yoğun rakamlarla ve iddialı vaatlerle dolu ancak rakamların kendisi kadar kimin hangi amaçla bu verileri kullandığı da belirleyicidir. İktidar hatalarını ve kötü yönetim pratiğini perdelemek için verileri seçerek sunarken biz ise gerçek tabloyu görünür kılmak için kullanıyoruz verileri.
Sunumda "Sanayi Üretim Endeksi pandemi öncesine göre yüzde 30 arttı." deniliyor. Karşılaştırma yapılan ülkeler arasında Almanya yüzde 14,7; İtalya yüzde 6,9; Fransa ise yüzde 3,3 artış göstermiş durumda. Bu tablo yüzde 30'luk artışı olağanüstü bir başarıymış gibi sunmak için aslında kullanılıyor oysa Türkiye, yapısal kırılganlıkları yüksek olan ve gelişmekte olan ülke kategorisinde sınıflanan bir ekonomi olarak dalgalanmaları daha sert yaşamaktadır. Bu nedenle, dile getirilen endeksteki artış "gelişmiş" diye tabir edilen ekonomilerindeki sınırlı hareketlerle kıyaslandığında gerçekçi bir anlam taşımıyor ve başarı iddiasını zayıflatıyor. Üstelik, örnek verilen ülkeler, 2025 verilerine göre dünyanın en yüksek gayrisafi yurt içi hasılasına sahip ekonomileri yani istikrarlı bir üretim yapısına ve yüksek teknoloji üretim kapasitesine sahip ülkeler.
Benzer bir parlak tablo ihracat verileri üzerinden de kuruluyor. İhracat artışı öne çıkarılırken ithalattaki eş zamanlı artış sessizce geçiştiriliyor oysa dış ticaret açığının kapanmadığı gibi derinleşmeye devam ettiği ortada. 2024 yılı dış ticaret açığı 82,2 milyar dolar seviyesinde yani bu sürekli açık, sanayinin, üretimin ve genel olarak ekonominin hiç de gösterildiği gibi olumlu bir seyirde olmadığını, iç piyasada üretimle çarkın döndürüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Türkiye'de sanayinin gelişimine şöyle kuş bakışı baktığımızda, erken cumhuriyet döneminden sonra planlı ve ithal ikameci sanayi modelinin uygulandığını, 1980'lerden sonra ise 24 Ocak Kararlarıyla birlikte deregülasyon politikalarının yükselişe geçtiğini görüyoruz. Evet, neoliberal ekonomi politikaları adım adım hayata geçirildi ve nihayetinde, AKP dönemine ise özelleştirmeler damga vurdu, ülkenin en önemli sanayi kuruluşları tek tek el değiştirdi; TÜPRAŞ, SEKA, TEKEL, demir çelik fabrikaları ve daha birçoğu özelleştirildi; kamunun sanayi gücü büyük ölçüde özel sermayeye devredildi. Bu özelleştirmeler ekonominin olumlu yönde seyrettiğine dair geçici bir illüzyon yarattı. 2010'lardaki likidite bolluğu ve inşaata dayalı büyüme ise refah söylemlerini bir süreliğine sübvanse etti, sonrasında işler maalesef yine sarpa sardı. Şimdi ise 2026'nın eşiğindeyiz; enflasyon yine tavan yapmış durumda, cari açık yine yüksek, faizler el yakıyor, üretim ekonomisinden eser kalmamış, yandaş sermaye ve sanayi kuruluşları devlet teşvikleriyle yine fonlanıyor, ayakta tutuluyor.
Sayın milletvekilleri, iktidarın sıklıkla sarıldığı bazı söylemler de var: "Millî Teknoloji Hamlesi" "Yeşil Dönüşüm" "Dijital Dönüşüm" "yüksek ve orta yüksek teknolojili ürün ihracatının yükselişi" AR-GE yatırımları" ve benzeri. Peki, bu söylemlerin siyasette ve gündelik yaşamda bir karşılığı, inandırıcılığı ve desteği var mı? Elbette ki hayır. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı 2002'den bu yana Türkiye'nin AR-GE harcamalarının 1,2 milyar dolardan 19,9 milyar dolara yükseldiğini belirtiyor ve bunun yüksek teknoloji ve katma değer üreten Türkiye'ye öncülük ettiğini iddia ediyor. Peki, yüksek teknoloji ürünleri arasında neleri sayabiliriz? Bakınız, tıpta ve eczacılıkta kullanılan bazı ürünleri sayabiliriz; haberleşme teknolojileri, uzay taşıtları, yapay zekâ uygulamaları vesaire. Şimdi, örneğin, ilaç sanayisine biraz bakalım. Bugün, Türkiye, ilaca bağımlı bir ülke durumunda, kanser hastaları ilaç bulamıyor, yüksek döviz kuru en çok ilaca erişimi zorlaştırıyor. Peki, iktidar buna bir çözüm sunuyor mu yoksa biz göremiyor muyuz? Yüksek teknolojili ürün bazında neden ihtiyaç duyulan ilaçlar üretilmiyor ya da uzay taşıtları Türkiye'de üretiliyor mu, duyan bilen var mı? Demir yolu ve tramvay lokomotifleri üretiliyor mu, uluslararası rekabet gücüne sahip mi? Hiç zannetmiyoruz. İmdada yalnızca bir Togg yetişiyor, Bakanlık da bol bol Togg'dan örnekler veriyor fakat Togg'un Almanya'da daha ucuza satılması yurttaşın yine kendi ülkesinde bu üründen faydalanmadığını açık bir şekilde gösteriyor; çok övünülen millî teknoloji hamlesinin içi yine, maalesef, boş kalıyor.
Sayın Bakan Komisyonda belirtmişti, dünyada en fazla bilimsel yayın üreten ülkeler arasında 14'üncüyüz; yine veri sunuluyor ama yine eksik bir anlatımla. Sayın Bakan, şöyle izah etmek gerekir ki: Üniversitelerin başarısı, üretilen yayın sayısıyla değil içeriğiyle ve niteliğiyle ölçülür; Türkiye'deki birçok bilimsel yayın yurt dışından neredeyse hiç atıf almıyor. Türkiye'den dünyadaki ilk 500 üniversite arasına giren kurum sayısı ise iki elin parmaklarını geçmiyor; üniversitelere uygulanan antidemokratik uygulamalara hiç değinmiyor bile.
Sayın Bakan ve değerli milletvekilleri, şimdi, bizim açımızdan en yakıcı meselelerden biri tabii ki bölgesel eşitsizlik. Dikkatle dinlemenizi de gerçekten istiyoruz. Aynı ülke sınırları içinde yer alan bölgelerin yatırımlardan ve kamusal hizmetlerden eşit biçimde yararlanmaması yani ulaşım, sağlık, eğitim, sanayi gibi devlet kaynakları bazı bölgelere akarken bazılarına sistemli biçimde gitmemesi. Dünya genelinde bunun bilinen evrensel nedenleri elbette ki vardır ancak Türkiye'de durumu belirleyen temel dinamik farklıdır; burada mesele resmî ideolojiye karşı çıkan halklar, Kürtler ve Aleviler ve onların yaşadığı coğrafyalardır. Devletin uzun yıllardır izlediği politika bu bölgeleri bilinçli olarak yatırımdan, teşvikten uzak tutmak üzerinedir. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne devam eden bir süreçtir bu aslında. Bütçe görüşmelerinde de dile getirdik; Bakanlığın illerin ve bölgelerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasına ilişkin haritası burada, harita bize çok şey gösteriyor ve bu harita neredeyse yüz yıldır değişmiyor, sürekli böyle, şimdi de böyle. Bakanlığın övündüğü AR-GE yatırımları, teknoloji geliştirme bölgeleri Şırnak'a, Ağrı'ya, Muş'a ve daha birçok ilimize hiç uğramıyor bile. Bakınız, GAP bölgesinde Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak illeri yer alıyor; bu illerde sanayi de teşvik de yatırım da yok denecek seviyede, bir de "Yerel kalkınma hamlesi içerisindeyiz." diyorsunuz, ortada sadece bir aldatmaca var.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının merkezî bütçeden talep ettiği pay toplam 267 milyar 534 milyon 19 bin TL. Peki, GAP'a ayrılan bütçe ne kadar? Bakın, özellikle gerçekten buna dikkatinizi çekmek istiyorum: 1 milyar 405 milyon 112 bin TL. Bakanlığın toplam bütçedeki payının yüzde 0,53'ü; yüzde yarım. Peki, DAP'a ayrılan pay ne kadar? Yüzde 0,22; çeyrek bile değil, bakın. Yani eşitlikten bahsediyorsunuz, gerçekten eşitlik bunun neresinde? Eşitlik elbette ki dağılımla olur, paylaşmakla olur. Tahterevallide bir taraf yükselmişse denge için aşağıdaki kalanın yükü hafifletilmeli; eşit, dengede tutulmalı ama biz bir dengeleme hamlesi görmüyoruz, kardeşlik ve eşitlik söylemi reelde gerçekleşenle örtüşmüyor. Bu ayrımcı politikaların sonlanması ve ülke kaynaklarının eşit bir biçimde dağılması için GAP'ın ve DAP'ın bütçesinin artırılması ve en önemlisi eşitlikten korkan zihniyetin yok olması gerekiyor diyerek Genel Kurulu sevgiyle selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)