| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 1'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 27 |
| Tarih: | 09.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA SEVİLAY ÇELENK (Diyarbakır) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli Bakanlar, değerli milletvekilleri; uluslararası siyasetin gündelik, dönemsel ve tarihsel ihtiyaçlarına etkili bir cevap üretebilmek için her şeyden evvel dış politika bir perspektife oturmalı, bir yaklaşım ve bir felsefe benimsenmelidir. Bugün, kırgın ve yaralı bir hafızayla 100'üncü yılını geride bırakan bu Cumhuriyet maalesef toplumsal barışını başaramamış, barışçıl bir dünya kültürüne ve uluslararası topluma bu anlamda katkısı güçlü olamamış bir cumhuriyettir. İçinde olduğumuz barış ve demokratikleşme süreciyle birlikte bugün bu imkânın tam kıyısında olabiliriz ve bizler tek tek yurttaşlar olarak, toplum olarak, ülke olarak ve bölge olarak, büyük Şair Turgut Uyar'ın dediği gibi, bütün mümkünlerin kıyısında olabiliriz. İç barışını başarmış, silahlara veda etmiş; haklar, özgürlükler ve demokrasi kulvarlarında yol katetmiş bir ülke gerçekten de bütün mümkünlerin kıyısındadır. Suriye'de istikrarlı bir rejimin inşası için mücadele eden; Rojava'da Kürtlerin, kadınların, iktidarda pay sahibi olmayan farklı din, inanç ve etnisiteden toplulukların çok ama çok güç ve çok büyük acılarla elde edinilmiş kazanımlarını sahiplenen, bu kazanımları diğer halkların ve özgür, demokratik Suriye'nin güvencesi olarak gören; Orta Doğu'dan Kıbrıs'a, Orta Asya ve Kafkasya'ya, tarihsel olarak ilişki içinde olduğu ülkeleri kendi çıkarlarını maksimize edeceği bir etki alanı olarak değil özgür, özerk birer yaşam dünyası olarak kavrayan demokratik bir Türkiye mümkündür. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Dış politika, ulusal ve uluslararası olaylar ve gelişmeleri izleme ve yönetme faaliyetinden, idare etme sanatından ve başa çıkma stratejisinden çok daha fazla bir şeydir. Diplomasinin yakından ilişkili olduğu bir alan üzerinden, tarih üzerinden düşünerek bunu daha iyi kavrayabiliriz. Tarih bizlere büyük olaylar, büyük insanlar, büyük devletler ve imparatorluklarla ilişkili bir şey olarak anlatılmıştır hep, hatta buna da "diplomasi tarihi" denmiştir. Oysa diplomatik addedilen bu gelişmelerin yamacında akıp duran bir gündelik hayat, sosyal ve kültürel hayat ve bu hayatların kendi tarihleri vardır, dip akıntılarda akıp duran bir tarih; Doğu-Batı, Avrupa-Asya gibi farazi ikilikleri aşan, bunların karmaşık etkileşimleriyle birlikte yaşanan zengin bir tarih. Fransız Tarih Okulunun kurucularından Fernand Braudel, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki esirlik yıllarında, böyle bir tarih anlayışıyla "Akdeniz ve Akdeniz Dünyası" kitabını kaleme almıştır. Yüzünü aynı denize dönen ülkelerin ve kültürlerin tarihi, bu da bir anlayıştır; ortaklıkları gören ve onlardan beslenen bir tarih anlayışı. Kitabın Türkçe baskısında tanımlandığı gibi, Fernand Braudel'in Akdeniz'inde Fransa'yı anlamak için Cezayir'i, Suriye'yi anlamak için İspanya'yı, Anadolu'yu anlamak için mesela Mısır'ı anlamak gerekirdi. Olay odaklı değil sorun odaklıydı. Ekoloji, iktisat, nüfus bilim, biyoloji ve benzeri pek çok disiplinin başarılı bir senteziydi. Bugün bütün bu alanları bir bütünlük içinde kavrayan, ortaklıklara seslenen, ayrıştırmayan, ötekileştirmeyen bir diplomasi, bir dış politika yaklaşımını sahiplenmek ve güçlendirmek zorundayız; ekolojik, feminist bir dış politika. Savaş ve çatışmanın doğaya yönelttiği tehdit kadar kadın ve çocukların hayatında yol açtığı vahim yıkım tablosunu da gündemine alan bir diplomasiye ihtiyaç var. Bu yapılmadığında, böyle bir kavrayış iç ve dış politikaya yön vermediğinde ne olduğunu gördük. "Savaşsız Çocukluk Projesi" adı altında ülkemize getirilen, deyim yerindeyse bu ülkeye, bizlere emanet edilen savunmasız Ukraynalı çocukların başına gelen acı ve utanç verici şiddeti, cinsel tacizi ve ağır istismarı gördük.
Bugün dünya yeniden çok tehlikeli bir gidişatın eşiğinde. Güvenlik kapasitesinin artırılması ulusların ve ittifakların bunca zamandan sonra kendini korumak için keşfettikleri yegâne yolmuş gibi görünüyor. Oysa İHA'lar, SİHA'lar, "drone"lar ve AI teknolojileri yeni olabilir ama güvenlik kapasitesi artırma mottosunda yeni hiçbir şey yok, yeni bir umut yok. Şiddete açık bir politika sürdürüldüğünde asla yeterince yüksek bir güvenlik kapasiteniz olamaz, her teknoloji daha güçlü bir teknoloji tarafından mutlaka aşılır. Elinizde yeni bir dehşet dengesi ve dehşetin kıyısındaki bir caydırıcılıktan başka hiçbir şey kalmaz. Bugün Rusya'nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşı sonrası Avrupa ülkelerinde de maalesef bu güvenlikçi akıl yeniden güç kazanıyor. Avrupa'nın sağa kaydığını, "Avrupa, yeniden silahlan!" diyen seslerin yükseldiğini, NATO gibi devasa bir savunma ve güvenlik ittifakının güven telkin etmeye yetmediğini görüyoruz. Güvenlik söylemi her şeyin önüne geçmiş görünüyor. Her ülkenin müstakil silahlanmasını artırdığı ve bu silahlanmanın arkasında devasa bir savaş endüstrisinin, bir silah ticareti lobisinin bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye Avrupa'yla kıyaslandığında elindeki tek avantajlı kaynak insan kaynağı ve genç nüfusu olan bir ülke. "Türkiye NATO'nun 2'nci en büyük askerî gücü." derken de söylenen bu yani en büyük 2'nci ya da 3'üncü ordusuna sahip bir ülke olması, insan gücü. Yoksa NATO üyesi ülkeler arasında savunma bütçesine gelince Türkiye en üst sıralarda falan değil. İşte, Türkiye insan gücü kaynağına sahip bir ülke olarak bunun yanında, ayrıca bir de bir geri gönderme merkezi olarak diplomasisini de güvenlik krizi ve mülteci krizi gibi krizler etrafında fırsata çevirmeye odaklıyor. Maalesef bunlar fırsat ve marifet pencereleri olarak görülüyor oysa bu ülkenin yoksul evlatlarının oluşturduğu bir askerî gücün uluslararası politikada açık ya da örtük bir denge ya da pazarlık unsuru olmasını hepimizin reddetmesi gerekir. Bu kadar silahlanan bir dünyada o silahların kullanılması için er ya da geç bir bahane yaratılacağını hepimiz biliyoruz. Dünya şu anda silahlarla dolu bir sahnedir ve biz son perdeye karşı bir mücadele veriyoruz, barış mücadelesi; yeni sürecimizin anlamı budur. Maalesef bu yeni sürece bu süreçle uyumlu bir barış diplomasisi dili ve pratikleri eşlik etmiyor. Kendi ülkemizde hukukun üstünlüğünden uzaklaştıkça, ifade özgürlüğünü ve demokrasiyi baskıladıkça, seçme ve seçilme iradesini hiçe saydıkça dâhil olduğumuz Avrupa haklar ve özgürlükler sistemini de bu fırsatçı anlayışla, bu krizleri kısa vadeli yönetme marifetiyle aşağı çektiğimizi de görmek zorundayız. AİHM'in Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala için verdiği ihlal kararlarının pervasızca uygulanmasını maalesef bu pazarlıklar dışında düşünemeyiz. Bunun gibi, AİHM'in, dokuz yıldır göreve dönemeyen ve iç hukuk yollarını etkili biçimde tüketmeleri engellenen barış imzacılarının başvurularını kabul ettiği hâlde bir tekini bile inceleyerek bir sonuca gitmemesinde de bu türden pazarlıkların etkisini göz ardı edemeyiz.
Demokratik gerileme temas ettiği her şeyi de kendiyle birlikte geriletmeden esasen devam edemez, karşılıklı olarak birbirini geriletme döngüsü işlemeye başlar. Geçtiğimiz günlerde Türkiye'yi ziyaret eden Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Sanchez Amor "Yaklaşık on yıldır Türkiye'de demokrasinin gerilemesini izlemek hem benim hem de Avrupa'daki tüm demokratlar için acı vericiydi." demiştir. Birbiri ardına ülkemizi ziyaret eden raportörler, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü Direktörü bunları söylemesine söylüyor fakat bu sorunları etkili sonuç üretecek politikalar çerçevesinde ele alamıyor. Tam tersi, sözünü ettiğimiz gibi, Avrupa'da "Avrupa, evlatlarını feda etmeye hazırlan!" diyen aşırı sağ bir ses yükseliyor. Bu güvenlikçi panik her alanda yeni düzenlemeler de getiriyor. Daha dün Brüksel'de toplanan Avrupa Birliği ülkelerinin İçişleri Bakanları göç yasasını onayladı, bu yasalar şimdi Avrupa Parlamentosunda müzakereye açılacak. Avrupa düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilmesi süreçlerini hızlandırıyor, kolaylaştırıyor; şu anda yüzde 20 civarında olan zorunlu geri gönderme oranını artırmayı hedefliyor. Yeni düzenleme, Avrupa Birliği ülkelerinin Avrupa Birliği dışındaki ülkelerde geri dönüş merkezleri kurmasına ve düzensiz göçmenleri geldikleri ülkeyle bağlantıları olmasa bile üçüncü ülkelere göndermesine izin verecek.
Biz, bugün, böyle bir dünyada silahlara ve şiddete veda etmenin yollarını arayan bir ülke olarak barışın merkezi olabileceğimiz bir konjonktürdeyiz, bizim esas fırsat anımız budur; fırsat kaçırıldı mı kaçırılır. Eşit yurttaşlık güvencesi temelinde iç barışını tesis etmiş, bölge barışını ve istikrarını sahiplenmiş bir ülkenin önünde her şeyden evvel hayat fırsatı vardır, yaşanmamış hayatları yaşanır kılma fırsatı vardır. Kaçırmamamız gereken tek ve biricik fırsat budur; ülkenin hayatı, insanın hayatı.
Teşekkür ederim. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)