| Konu: | Türkiye İhracatçılar Meclisi ile İhracatçı Birliklerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 5 |
| Birleşim: | 13 |
| Tarih: | 02.11.2021 |
HDP GRUBU ADINA MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Siirt) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; evet, her ne kadar Genel Kurul salonunda çok az vekil olsa da ben bu konuşmayı ekranları başında bizi izleyen halkımıza hitaben yapayım.
BÜLENT TURAN (Çanakkale) - Biz çıkalım mı Başkanım?
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Yok, burada bulunanlara memnuniyetle tabii ki hitap edeceğiz.
TAHSİN TARHAN (Kocaeli) - 50 tane imza var.
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Sayın Başkan, ihracatçılarla ilgili kanun teklifine dair görüşlerimizi ayrıntılı bir şekilde bilahare ifade edeceğiz ama esas olarak şunu söyleyeyim: Doğru, görünüşte olumlu bir düzenleme, ihracatçıların desteklenmesi, fon oluşturulması, buna ilişkin ayrıntılar. Ancak, temelinde yine bir adaletsizlik, yine bir eşitsizlik var, yine sermaye önde, yine işverenler destekleniyor, emek dünyası, kamu çalışanları, yoksullukla, açlıkla boğuşan milyonlar bu kanun teklifinde görülmüyor, açıkça sermaye bir kez daha korunuyor.
Ben size bir dava anlatayım. Hani bu meydanlarda sürekli tartışılan bir dava var ya, Kobani kumpas davası, bir süredir Sincan kampüsünde devam ediyor, 8 Kasım'a ertelendi. Mahkemenin acelesi varmış, "AİHM kararlarına uygun bir şekilde yargılama yapacağım." diye bir hafta arayla yargılamayı devam ettiriyor. Size, çok kısa, geçmişini söyleyeyim. Biliyorsunuz, Kobani protestoları 2014 yılında oldu, 8 soruşturma savcısı değişti ve dosya açıktı, gizli değildi. İfade vermeye gitmek isteyenlerin bile geri çevrildiği, ifadelerinin alınmadığı "Gidin, sonra gelin." dendiği bir soruşturma dosyasına şimdi tutuklamayla devam ediliyor. Ne oldu? 2018 yılına kadar hiçbir gözaltı yoktu. Hatırlanır tabii, yakın tarih, 24 Haziran 2018'de Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. O zaman, Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, meydan meydan dolaşarak Demirtaş'a -çünkü HDP'nin Cumhurbaşkanı adayıydı- alanlarda propaganda yaptı, her türlü cümleyi kullandı ve Kobani protestolarını gerekçe yaparak sistematik bir kampanya yürüttü; o dönemi çok iyi hatırlıyoruz. Aynı dönemde -aynı tarih çakışıyor- Ahmet Altun isminde bir savcı atandı. Bu savcı özel bir savcı. Delil yoktu o tarihe kadar, hiçbir delil bulunamamıştı, sadece siyasi haber kupürleri vardı, dosya öylesine, sıradan bir tahrik dosyasıydı ve bu Ahmet Altun gelir gelmez tüm savcılıklara, Türkiye'nin tüm savcılıklarına, öncelikle protestoların yaşandığı illere "acil" koduyla "Tanık arıyorum." dedi. Ne demişti? "İtirafçı tespitini, pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenleri derhâl savcılığımıza bildirin, tanık araştırın." Tabii, talimatın diğer anlamı "Yoksa da yaratın." talimatıydı. Ne oldu sonra? Ahmet Altun gelir gelmez dosyada gizlilik kararı verildi. Düşünün, aradan dört yıl geçmişti ve Ahmet Altun -sonra onu da anlatacağım- kendisince bu kumpasın en önemli aktörü olarak 3.530 sayfalık bir iddianame hazırladı. Mahkeme de tayin edilen bir mahkemeydi, bir haftada 3.530 sayfayı okudu ve kabul etti. Öyle bir hâle geldi ki tanık avına çıktı, bir tek gazetelere "Tanık arıyorum." diye yazmadı. Bunu ben ezbere söylemiyorum, bunu dosyadaki bilgi ve belgelerden söylüyorum, bütün müzekkereler elimde. Sonra ne oldu? 3 tanık bulundu, 2'si gizli, 1'i Kerem Gökalp diye bir tanık. Bu Kerem Gökalp, itirafçı, teslim olmuş iddiaya göre, tutuklanmış, cezaevinde. Sonra bunu apar topar Ankara'ya getirmişler, Emniyet on beş gün gözaltı izni almış, gözaltındayken buna, bu davanın ana omurgasını oluşturan ifade imzalatılmış. İmzalatılmış çünkü gizli tanıklarla ifadeleri aynı. Kerem Gökalp'ın ilk ifadesinde de ne Kobani var ne HDP var ne böyle bir iddia var ne böyle bir soru var. Ne yapmış savcı? Bir delil yaratmış çok açık bir şekilde ve diğer gizli tanıkları da aynı şekilde bu dosyaya dâhil etmiş. Diğer bütün tutanakların dosyayla bir ilgisi yok, normal, siyasi faaliyetler. Peki ne olmuş sonra? Yüksekdağ ve Demirtaş -hatırlarsınız- 19 Eylül 2019 tarihinde aynı iddiadan ikinci kere tutuklandı, skandal bir şekilde. Türkiye tarihinde bile yok böyle bir şey, aynı iddialarla ikinci tutuklama. Peki, milletvekilleri sorabilir, yeni delil o zaman dosyaya girmiş miydi? Hayır arkadaşlar, girmemişti. Tanıkları çok aradılar ama yeni delili bulamadan Demirtaş'ın AİHM kararı ve süresi bittiği için tahliye kararı çıkmaması gerekiyordu, alelacele bu tutuklama kararını verdiler. Tarihler belli, 19/9'da tutuklama kararı verildi, Kerem Gökalp'ın ifadesi 7 Ocak 2020 tarihli. Bu kadar acele etmelerine rağmen bu ifadeyi bulamadılar, gizli tanıkların ifadesiyse 4 Mart 2020. Önce tutukladılar, sonra delil yarattılar; bu kadar da açıkça ortada bir kumpas var.
Peki, bu ifadeler nereden geldi, nasıl geldi, kim ulaştı, kendileri mi başvurdu, savcı mı buldu? Buna ilişkin hiçbir bilgi dosyada, klasörlerde geçmiyor. Burada çok dikkat çekici bir şey var; Kobani soruşturmasını hazırlayan, davayı açan savcı ile Yargıtay başsavcısı anlaşmış ve kumpası yürütmüşler; yine, bunu da ezbere söylemiyorum, elimde veriler var. Partimizin kapatma iddianamesinin 742'nci sayfasında yer alan Gökalp'ın ifadesi Kobani dosyasında var, 743'üncü sayfa dosyada yok, yok dosyada ama deliller arasında sayılmasına rağmen o ifadeye avukatlar ulaşamadı. Şöyle yapmışlar: Kapatma davasını açan başsavcı ve iddianameyi hazırlayan Ahmet Altun mahkemeden evrak saklıyorlar. Düşünün, ifadenin bir bölümünü kapatma davasına, bir bölümünü iddianameye alıyor ve bu konuda klasörlere ekleme gereği bile duymuyor; bu, kumpasın ispatıdır işte.
Değerli milletvekilleri, şimdi gelelim dosyanın -hukuk tamamen, sonrasında görüşlerimi söyleyeceğim- müdahiller bölümüne. Elimde müdahillerin tam listesi var bu davada. "Kim mi müdahil?" derseniz size birkaç tanesini sayayım: Diyanet İşleri Başkanlığı, Gümrük Bakanlığı, Türkiye Halk Bankası, Millî Eğitim Bakanlığı, Millî İstihbarat Teşkilatı, Millî Savunma Bakanlığı, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, sıkı durun, bir de Adalet Bakanlığı; evet, Adalet Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü bu davada müdahil. Düşünün, böyle bir dava var önümüzde. Et ve Süt Kurumunu saymıyorum, bütün belediyeleri, işte AKP'nin bütün yandaş kurumlarını saymıyorum. Belli ki bütün kurumlara yazı yazılmış, talimat verilmiş bir merciden -o merciyi tahmin etmek güç değil- "Bu davaya müdahale edin, gidin müdahil olun ve bunların cezalandırılması için çaba gösterin." demişler.
Şimdi, şunu söyleyeceğim: Bir dosyada müdahale nedir? Müdahale, savcıyla yan yana, o davada cezalandırmayı istemektir. Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda iki ayrıksı nokta var: Müdahil tutuklama isteyebilir, müdahil delil toplanmasını isteyebilir, müdahil tahliye isteyebilir. Müdahilin yapamayacağı tek şey lehe delil toplamaktır. Onu sadece savcı yapabilir ama savcının yapamayıp müdahilin yapabileceği bir iş var ki mahkemeyi reddedebilir yani Adalet Bakanlığı mahkeme heyetini reddedebilir.
Şimdi, böyle bir tabloda, Emniyet Genel Müdürlüğü, Millî Savunma Bakanlığı, Jandarma delil topluyor, evet yanlış duymadınız, bu davada delil topluyor. Kobani kumpas davasında delilleri oluşturanlar, hazırlayanlar, o davada müdahil koltuğunda, ceza istiyor zaten. O delile niye güvenilsin, kim güvenebilir o delile? Zaten taraf, taraf olan bir kurum delil toplayamaz, hukukta böyle bir şey yok. Diğeri, Adalet Bakanlığı, en önemlisi tabii ki delil toplama da çok önemli bir olgu. Adalet Bakanlığı, Bakanı bu davada müdahil. Adalet Bakanlığının yetkileri burada. Adalet Bakanı HSK'nin Başkanı olarak mahkemelerin feshini isteyebilir ya, ötesi var mı? HSK'den "Bu mahkemenin görev yerini değiştir." diye talepte bulunabilir. HSK'nin Başkanı, özlük işleri, sicil işleri, terfisi, bu mahkeme heyetinin her türlü işi Adalet Bakanlığının elinde, savcının amiri zaten. Adalet Bakanlığı ile savcı arasındaki ilişkiyi sanırım anlatmama gerek yok.
Şimdi, ben Adalet Bakanlığının görevlerini kanundan uzun uzun anlatmayacağım zaman almamak için ama Adalet Bakanı ve Bakanlığı bu davada taraf olamaz. Biz, hep, yargı, yürütme, yasama birleşti diyoruz ya, kuvvetler birleşti diyoruz ya, bunu siyasi olarak söylüyoruz ve bunu görüyoruz. Burada siyasi olarak değil, fiziken birleşmiş. Adalet Bakanı orada, karar veren mahkeme orada, savcı orada ve bizim arkadaşlarımız rehin, hepsi birleşmiş bu yargılamayı yapıyor. İşte, kuvvetler birliği dediğimiz, Kobani kumpas davasında tam olarak mahkeme heyeti nezdinde orada vücut bulmuş. Ne diyelim? Hangi mahkeme heyeti, müdahilin Adalet Bakanlığı -ve bütün bakanlıkların saydım- olduğu bir dava dosyasında özgürce karar verebilir, nasıl tarafsız olabilir, nasıl bağımsız olabilir, mümkün mü bu? Yani kendisi hakkında her türlü kararı verecek bir kurum orada ceza istiyor. Kendisini feshedebilir, her türlü iş yapabilir. Böyle bir şeyi ben kendi tarihimde görmedim, gören vekilim varsa lütfen ifade etsin, Türkiye tarihinde de görmedim. Adalet Bakanlığı müdahil tarafında nasıl oturur ya? Adalet... Zaten kamu adına yürütülüyor o dava, zaten mahkeme heyeti kamu adına bu davayı yürütüyor. Kamu dediğin zaten bütün halkı temsil etmek değil mi? İşte, bu dava böyle bir kumpastır arkadaşlar. Bütün Türkiye bunu duysun. Bu kumpas şu anda Sincan Mahkemesinde devam ettiriliyor ve ne deniyor, şimdi onlara geleceğim. "Şu, şu, şu, şu olaylar oldu." HDP'yi suçlama...
Bir kere, şöyle özetleyeyim: Kobani davası bir kumpas davasıdır. Çok net. Anlattığım verilerden bile hareket ederseniz -1 milyon veri sunabilirim- bu, HDP'ye yönelik yargı kumpasının kumpaslarından bir tanesidir. Davanın zaten 2014 yılından altı yıl sonra açılması, hemen ardından HDP'ye kapatma davası açılması bunun en net ve en kesin göstergesidir. Karar başka yerde alınmıştır.
Peki, bu dava gerçekten altı yıl sonra mı açıldı? Hayır aslında, dışarıda yıllardır yürütülüyor bu kampanya. Erdoğan, her seçimde, ya da Demirtaş'tan ya da Yüksekdağ'dan ya da HDP'den her söz edilince Kobani protestolarından mutlaka söz ediyordu, alanlarda söz ediyordu. Ama dikkat edin, 37 kişinin ölümüyle ilgili dava açılmış, Erdoğan hâlâ "53 kişi" diyor. "53 kişi öldürüldü." diye her meydanda söylüyor ve sadece bir kişiden söz ediyor: Yasin Börü. Başka bir isim yok onun için.
Yasin Börü Diyarbakır'ın evladı, bu halkın evladı; ben öncelikle kendisini rahmetle anıyorum, mekânı cennet olsun. Bunu bu kürsüden defalarca söyledik. Peki, ikinci bir ismi söylesinler. Burada isim listesi var. Mesela, Hakan Buksur niye hiç aklınıza gelmiyor? Hamdi Caner, 16 yaşındaki Sinan Toprak, Bilal Gezer, Davut Nas 17 yaşında, Hasan Gökgöz, Farız Yıldız, Ahmet Albay; 8 yaşında ya, 8 yaşında Beşir Remazan Arif... Bunların isimleri neden yok? Çünkü siyasi istismar ve suistimalin malzemesi hâline getirilecekler. Yani bu cehalet mi, yalan mı? Sayıyı yanlış söylemek, yılı yanlış söylemek, bunu halkın, kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
2015 seçimlerinden sonra hâlâ Erdoğan, Kobani protestoları olduğunu söylemeye devam ediyor. İşte, bu örnekler bile, aslında -tarihi çarpıtmaları, isim bile söylememeleri- bu Kobani protestolarının siyasi malzeme hâline getirildiğini, yaraları sömürdüklerini ve kendi siyasi çıkarları için kullandıklarını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Tabii, ben onlar gibi yapmayacağım -hangilerinin HDP'li olduğunu bu kürsülerden söyledik- ayrıştırmayacağım bu acıları, onların istediğini yapmayacağım ama hepsi canımızdan bir parça, hepsi katledildi. İşte, hani bu liste var ya, müdahiller, bunların katillerini yakalamalıydılar, bu cinayet davalarını hazırlamalıydılar. Katilleri aramıyorlar, gelmişler HDP'ye bir "tweet"in hesabını soruyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bir "tweet" sebebiyle, katili bulmayan iktidar, bunun hesabını partimize soruyor.
BÜLENT TURAN (Çanakkale) - "Tweet"i okur musunuz Sayın Başkan? "Tweet"i okur musunuz?
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Okurum tabii, okurum, siz de okuyun.
BÜLENT TURAN (Çanakkale) - Bende var, okuyacağım az sonra da...
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - O dönemde...
Şimdi, ayrıştırmayacağım dedim, saray ve şürekâsı bir isim üzerinden bu propagandayı yapıyor. Bilmedikleri bir şey söyleyeyim, Yasin Börü cinayetinin bu davayla ilgisi olmadığına mahkeme karar verdi ya. Ankara mahkemesi birleştirme taleplerini reddetti, dedi ki: "Bu davanın bununla bir ilgisi yok." Onun hakkında ceza verilmiş, bitmiş dava zaten. Bu sadece siyasi propaganda olarak orta yerde devam ediyor.
Evet, tabii, bu davanın başka bir özelliği de var. Dışarıda, seçim meydanlarında, medyada Erdoğan ve ekibi tarafından dava sürdürüldü; medya üzerinden bu dava sürdürülüyor. Davanın suçlama kısmı medyada ama savunma kısmı medyaya âdeta kapatılmış bir mahkeme salonunda; evet, medyanın girişi bile engelleniyor.
Ve şunu söylüyorum: Hodri meydan diyorum; gelin, canlı yayınlarda bu duruşmaları yayınlayın, biz açığız buna. HDP orada ne söylüyor, ne anlatıyor, hakikat nedir, bu 84 milyon insan ve dünya bunu duysun. Eğer canlı yayını kabul etmiyorsanız kameraları içeri alın, akşam ana haber bültenlerinde gösterin, arkadaşlarımızın orada ne söylediğini bütün Türkiye görsün.
Evet, orada görülen bir Kobani davası değil, HDP'ye kumpas davasıdır. Açıkçası buradan tüm muhalefet partilerine, tüm demokrasi güçlerine, sendikalara, odalara, demokrasinin bütün savunucularına şu çağrıyı yapıyorum: Gelin, bu tarihî davayı izleyin; ezbere HDP'ye yapılan suçlamaları yandaş medyadan izlemeyin. Gelin, o mahkeme salonunda neler dönüyor, bu kuvvetler nasıl hep birlikte bir partiyi ötekileştirip kriminalize ediyor... Bütün muhalefete sesleniyorum, biz açık çağrı yapıyoruz çünkü kendimize güveniyoruz. Davaları böyle yürütenler, sonra 10 büyükelçi bir şey söylediğinde "Bizim iç işimize karışıyorsunuz." diyorlar. Ne iş içi ya? AİHM'in kararını burada çok anlattık. AİHM açıkça diyor ki, onun cümleleriyle aynen okuyacağım: "Yerel makamların, başvurucunun, beş yıl önce 6-8 Ekim 2014 tarihinde iddia edilen suçları işlediği şüphesiyle ilgileniyor görünmedikleri, onun yerine başvurucuyu cezaevinde tutarak siyasi faaliyetlerde bulunmasını engelledikleri düşüncesindedir." 18'inci madde ihlali. Yani bu Demirtaş davası bütün HDP için verilmiş bir karardır. İktidar yargıyı araç olarak kullanarak HDP'yi siyaset dışına atmaya çalışıyor ve bu, en büyük daireden döndü; sadece başvuruyla sınırlı da değil. Yeni açılan davayı da söyledi, tutukluluğu da söyledi ve "Bütün bu senaryonun farkındayım." dedi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi bunu söyledi.
Şimdi demokrasiyi savunan herkes... Biden'ın ne dediğini tartışmak yerine, Biden'a bu malzemeyi verenlere soralım. Niye "insan hakları" ve "hukuk" dedi? Çünkü insan hakları ve hukuk kalmadı burada. Türkiye'nin 3'üncü büyük partisinin önceki dönem eş genel başkanları da dâhil -bir de yeni arkadaşları dâhil ettiler- Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel, Ayla Akat ve daha onlarca kişiyle bu kumpası devam ettirme çabasındadırlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Bitiriyorum Başkanım.
BAŞKAN - Tamamlayın lütfen.
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Devamla) - Ama bu kumpası biz çökerteceğiz, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Açıkçası, bu kumpas davasında dik duran, ilkelerimizi, partimizi, halkımızı savunan tüm arkadaşlarımıza buradan grubum adına sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. (HDP sıralarından alkışlar) İyi ki varsınız, sizleri kutluyoruz. Ne siz mahkeme salonlarında yalnızsınız ne biz dışarıda yalnızız. Dünyanın her tarafında bizimle dayanışma gösteren, gerçekleri bilen milyonlar var ve bunu er geç göstereceğiz. Tabii ki ülkemizde, dünyanın dört bir yanında halkımız, enternasyonalistler, vicdanlı insanlar bizimle. Tıpkı, dün Kobani'de olduğu gibi ve nasıl ki Kobani'de IŞİD yenildiyse o zihniyetin temsilcileri de yenilecek, ahdolsun ki yenilecek! (HDP sıralarından alkışlar)