2008-04-30 - 12:00
''BASIN-SİYASET İLİŞKİSİ''
Parlamento Muhabirleri Derneğinin kuruluşunun 44. yıldönümü dolayısıyla, TBMM Tören Salonunda ''Basın-Siyaset İlişkisi'' konulu bir panel düzenlendi. Panele medya ve siyaset dünyasının tanınmış isimleri katıldı.
Parlamento Muhabirleri Derneğinin (PMD) kuruluşunun 44. yıldönümü dolayısıyla TBMM Tören Salonunda ''Basın-Siyaset İlişkisi'' konulu bir panel düzenlendi.

Panelin açış konuşmasını yapan PMD Başkanı Hıdır Göktaş, ''Bizler, siyasetin kalbinin attığı yerde görev yapan muhabirler, siyasetçilerin mütemmim cüzleri, ayrılmaz parçaları olarak siyasi gelişmeleri en az siyasetçiler kadar yakından ve içinden izlemeye ve bunları kamuoyuna aktarmaya çalışıyoruz. Nasıl siyasi muhabirin varlığını siyasetçisiz düşünemezsek, siyasetçiyi de politika ve parlamento muhabiri olmadan düşünmek oldukça zor'' dedi.

Siyasetçinin, düşüncelerinin, yaptıklarının kamuoyuna, seçmene ulaşmasını isteyeceğini kaydeden Göktaş, ''Bunun yolu da basında yer almaktan, basında yer almanın yolu da muhabire ulaşmaktan geçer. Bir siyasi muhabirin de haber oluşturmak, bilgiye ulaşmak için siyasetçiye ihtiyacı vardır'' diye konuştu. Tarafların birbirine ihtiyaç duyan ilişkisi, bir işbirliği gibi gözükse de çoğu kez çatışmayı da içinde barındırdığını anlatan Göktaş, şunları söyledi:

''Tam bu noktada, siyasetçi-gazeteci ilişkisinin nasıl olması gerektiği, hem karşılıklı güven, hem de gazetecinin kamuoyuna karşı sorumluluğu ve
bu sorumluluğunun nasıl olması gerektiği sorusu karşımıza çıkar.

Her ne kadar konumuz mesleki ahlak değilse de bu ilişki içinde ahlaki sorunları ve tartışmaları da barındırmaktadır. Gazeteci, siyasetçiden
beklentileri için ya da siyasetçi kendi yararına bir haber için ahlaki sorumluluklarını geri plana atmalı mı? Bunun bir sınırı var mıdır?

Amerika'nın Irak'ı işgali sırasında ortaya çıkan embeddet (iliştirilmiş) gazetecilik, siyasi muhabirlik için de geçerli mi? Cumhurbaşkanının,
başbakanın ve siyasi liderlerin uçağına-yemeğine davet edilme ayrıcalığını bu kavram içerisinde değerlendirmek, tartışmak mümkün mü?''

EDİBE SÖZEN

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Edibe Sözen, Türkiye'deki medyanın, farklı kamusal alanlar oluşturarak bir balkanizasyon sürecini topluma yaşattığını söyledi. Parlamento Muhabirleri Derneğinin kuruluşunun 44. yıldönümü dolayısıyla TBMM Tören Salonunda düzenlenen ''Basın-Siyaset İlişkisi'' konulu panelde, ''gazeteci-siyasetçi ilişkisi'' tartışıldı.

Panelde konuşan AK Parti'li Sözen, basın-siyasetçi ilişkisinin objektif değil, sübjektif bir ilişki olduğunu belirterek, geçmişte saygı esaslı, ciddi bir mesafeye dayalı bu ilişkinin popüler kültürle değiştiğini söyledi. Gazetecilerin fikir işçisi konumunda olurken bugün uzman bir hüviyete kavuştuğunu kaydeden Sözen, ''Gazeteciler bağımsız kişilikler olmak, araştırmak, sorgulamak zorundadır. Ama dünyada gelişen sermaye öyle bir güçlenmiştir ki medyadaki sermaye de gazetecileri bağımsız kişilikler olarak görmek istemektedirler. Ülkemizde gazeteciler, bağımsız kişilik olma konusunda ciddi sorun yaşamaktadırlar'' dedi.

''HER GAZETE KENDİ KAMUSAL ALANINI OLUŞTURDU''

Edibe Sözen, çağın aydın tipi olarak görülen gazetecilerin zaman içinde toplumsal rolünü ihmal ettiğini ve bireyselleştiğini ifade etti. Türkiye'de her gazetenin kendi ideolojik kamusal alanını oluşturduğunu, bunun hem gazetecinin hem de siyasetçinin bağımsızlığını ihlal eden bir süreç olduğunu kaydeden Sözen, şöyle konuştu: ''Her bir ideolojik kamusal alan kendi doğrularını oluşturduğu için ister istemez bir değerler karmaşası ortaya çıkmaktadır. Bu değerler karmaşası da toplumun normları karşısında bir parça kendi alanını genişletmekte, toplumu bir şekilde değerlere terk etmektedir. Kendi değerleriyle toplumsal nizamı bozucu etki göstermektedir. Bugün kullanılan bir terim var; balkanizasyon....Aslında, Türkiye'deki medya, belki de farkında olmayarak, farklı kurumsal alanları oluşturarak bir balkanizasyon sürecini bu topluma yaşatmaktadır. Bunu ciddi tartışmamız lazım. Çünkü bütün dünyada basın öncelikli olarak ulusal söylemi, birinci planda tutar. Bir ulusun, milletin çıkarları, ortak hedefi vardır. Bu çıkarlar ve ortak hedeflerden farklı kurumsal alanlar için fedakarlık gösterilmez. Mesela AB... AB, bir devlet politikasıdır. Bu devlet politikasını bir tarafa atıp, bugünkü medya kuruluşları ya da gazeteciler, bunu farklı şekilde değerlendiriyorlarsa, 'Ulusal söylemin parçalanması adına bir fonksiyon icra ediyorlar' diyebiliriz. Ben bunun ciddi anlamda sorunlu olduğunu düşünüyorum.''

Son yıllarda Türkiye'de gazeteci ve basını çeşitli nedenlerle birbirine yaklaştıran süreçte, siyasetçiler üzerinde medya baskısı, gazeteciler üzerinde de bir hakim tavrın olduğunu ifade eden Sözen, ''Gazeteci ile siyasetçi arasındaki ilişki, eşitsiz bir ilişkidir. Mesafeli bir ilişki olmaktan çıkıp, birbirinden yararlanan semiyotik bir ilişkiye dönüşmüştür'' dedi.

''TÜRKİYE SİYASETİ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA''

CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol da basında sendikasızlaştırmanın ardından tekelleşmenin yaşandığını, daha sonraki süreçte basının bir
silah gibi kullanılmaya başlandığını söyledi. Bugün gelinen durumda iktidarların, kendilerine yakın işadamlarının medyada egemen hale gelmesi için çaba gösterdiğini kaydeden Anadol, şöyle konuştu: ''Bugün en sıcak tartışmayı, Sabah-ATV grubunun Çalık Grubu tarafından TMSF'den alınmasında yaşıyoruz. Bu, siyaset-medya ilişkisinin gerçekten iç içe girdiğini, birbirinden ayrılmaz hale geldiğini gösteren çok sıcak bir gelişmedir. Bir Başbakan, ülkenin Cumhurbaşkanı, günümüzde özel sektörün öne çıktığı bu dönemde, elbette işadamlarına yardımcı olmaya çalışır. İhracatçının mevzuatta yaşadığı sorun için girişimde bulunur, bunu anlarım. Ama Sayın Cumhurbaşkanı, 'Ben herkese bu yardımı yapıyorum' deyip, Katar Şeyhi ile Sabah-ATV Grubunu satın almaya talip, bugüne kadar gazetecilikle alakası olamayan bir patrona, o grubun başında Genel Müdür olarak Başbakan'ın damadı olan gruba... Sayın Cumhurbaşkanı'nın 'Onları ben tanıştırdım, ben herkese bu yardımı yaparım' demesini, gerçekten yadırgıyorum. Bu grup hangi partiyi, hangi siyasi çizgiyi, ideolojiyi savunacak? Etik mi bu? Biz bunu Meclis gündemine getireceğiz.''

CHP'li Anadol, Türk siyasetinin büyük bir tehdit altında olduğunu savunarak, medya savaşlarının bugün başka bir aşamaya geçtiğini, iktidarın kendine yandaş bir medya yarattığını öne sürdü. Kemal Anadol, ''Eğer bu kadar tekelleşerek toplumu manipüle edecekse, o zaman demokrasinin geleceği de tehlikededir. Siyasetçi ile medya patronunu ayırmak, imkansızlaştı. Bizim ülke gündemine hızla medya tekelleşmesini
getirmemiz lazım. Mesela AB'de durum nedir, buna bakmak lazım'' dedi.

-''İKTİDAR YANLISI MEDYA İZLENME ORANI...''-

MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Antalya Milletvekili Tunca Toskay ise
medyanın geniş halk kitlelerinin siyasi ve ekonomik çıkarlarını,
haklarını, siyasi iktidar ve sermayeye karşı korumakla görevli olduğunu
belirtti. Medya hizmetini ister özel, ister kamu kesimi yapsın kamusal
niteliğinin ağır basan bir hizmet olduğuna işaret eden Toskay, çoğulcu
bir demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için eleştiren, sorgulayan
vatandaşların varlığına ihtiyaç olduğunu, bunun oluşmasına katkıda
bulanacak aracın da medya olduğunu kaydetti.
Toskay, günümüzde medya sektöründe teknolojinin hızla geliştiğini,
medyanın yavaş yavaş büyük sermayenin kontrolüne girmeye başladığını
vurguladı.
İktidar yanlısı olarak tanımlanabilecek televizyonların izlenme oranının
yüzde 32-35 arasında değiştiğini, iktidar yanlısı gazete tirajlarının da
2 milyon 150 bin ile yüzde 40'ın üzerinde pay aldığına işaret eden
Toskay, şunları söyledi:
''Doğrudan iktidar yanlısı olmasa da üzerlerindeki baskı nedeniyle
muhalefet yapması gerekirken, sınırlı muhalefet yapan medya var. Bu
durumda Türkiye'nin gerçek gündemi ile medyanın oluşturduğu sanal gündem
birbirinden çok farklıdır. Türkiye'de ciddi anlamda muhalefet görevini
yapan medya yok. Bugün medya, bazı siyasi fikirlerin ve siyasi
partilerin mesajlarını görmüyor, yok sayıyor. Sonra dönüp diyor ki
'Türkiye'de zaten siyasi alternatif de yok' Siz, alternatif fikirleri,
mesajları vatandaşlara ulaştırmazsanız iktidar nasıl değişecek,
alternatif nasıl oluşacak? Türkiye'deki çok seslilik, aynı sesin değişik
versiyonlarıyla sanal bir çok sesliliktir.''

-''MEDYANIN OLABİLDİĞİNCE GÜÇSÜZLEŞTİĞİ...''-

Star gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu da
basın-siyasetçi ilişkisinin güven ilişkisine dayandığını belirterek,
Türkiye gibi kamu kuruluşlarından bilgi almanın güç olduğu bir ülkede,
toplumun bilgilendirilmesinde en önemli kaynağı haberin oluşturduğunu
söyledi.
Medya kuruluşlarının politikası ve tercihlerinin gazeteciyi etkilediğine
dikkati çeken Karaalioğlu, medyada sermaye yapısının sadece Türkiye için
değil, evrensel bir sorun olduğunu belirtti. Karaalioğlu, teknolojinin
gelişmesiyle yayın kuruluşlarının eşitlendiğini ifade ederek, meslekte
kalitenin zedelendiğini, ancak kaliteli insanların mutlaka hak ettikleri
yerlere geldiğini anlattı.
İspanyol Haber Ajansı Türkiye Temsilcisi Doğan Tılıç da medya-siyasetçi
ilişkisinde olması gereken ile olan arasında büyük uçurum olduğunu
belirterek, ''Bugün 4. güç olan medyanın birinci güç olduğu söylemlerine
katılmıyorum, bence medyanın olabildiğince güçsüzleştiği bir dönem
yaşanıyor'' dedi.

-''GELİNEN NOKTADA GAZETECİLİK ÇÖKTÜ''-

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Sıdıka
Yılmaz ise gelinen noktada gazeteciliğin çöktüğünü, yeni gazetecilik
anlayışı için zihinsel dönüşüm gerektiğini söyledi.
Basın meslek ilkeleriyle ahlaklı ve doğru gazeteciliğin yapılamayacağını
savunan Yılmaz, sansürden çok gazetecinin kendi kendini sansürlemesinin
daha tehlikeli olduğunu ifade etti.
Panelin ikinci bölümünde konuşan DTP Diyarbakır Milletvekili Gülten
Kışanak, medyanın kamuoyu oluşturma gücüne dikkati çekerek, siyasi
iletişim sürecinde yer almaması gereken unsurların bu süreci
etkilediklerini ve müdahale ettiklerini söyledi.
Medyanın gündeme getirdiği haberlerler için ''kamuoyu yararı'' kriterini
kullandığını savunan Kışanak, ''Neye göre, kime göre kamuoyu yararı?
Bana göre, Adapazarı'nda 500 kişinin bir salonda kuşatılması ve bir
kişinin ölmesi çok önemlidir ve manşete çıkarılması gerekir'' diye
konuştu. Kışanak, ayrıca ''kamunun'' devletle özdeşleştirildiğini ileri
sürerek, bu durumu eleştirdi.
DSP İstanbul Milletvekili Ahmet Tan da hakkıyla yapılması durumunda
gazetecilikle politikacılığın uyumlu bir meslek olduğunu söyledi. Nasıl
gazeteci ve politikacı olduğunu da anlatan Tan, ''Metrekare başına düşen
yanlış yapan gazeteci sayısı mı fazla yoksa politikacı mı?'' diye soran
Tan, sonuca bakıldığında oranların aynı olacağını ifade etti.
Basının her zaman önde olması gerektiğini anlatan Tan, ''Gazetecilik,
hakkıyla yapılırsa yasama görevi yapmak kadar kutsal bir meslektir''
diye konuştu.

-YAYINLAR-

Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün
Gürkan Pazarcı da gazetecilerin daha çok dedikodu ve magazin haberlerine
yer verdiğini ifade ederek, vatandaşların kendi sorunlarını gazetelerde
göremediğini söyledi.
Medyada ''yönlendirme'' görevinin öne çıktığını ileri süren Pazarcı,
Türkiye'de medyanın, 1980'den sonra resmi ideolojinin ekseninden
ayrılarak sermayenin eksenine geçtiğini ifade etti.
Pazarcı, gazeteciler en rahat haberi ''uzlaşma alanı''ndan yaptıklarını
ve bunu da ''meşruiyet alanı''nda sürdürdüklerini anlatarak, ''Ancak en
çok sorun 'sapkınlık alanı'nda haber yapmakta. Bazı konular bu alana
atılıyor ve haber yapılamıyor. Demokrasilerde bu alana ne kadar çok
sorun atılırsa o kadar problem var demektir'' diye konuştu.
Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay da ''Medyanın gücü
yok, güçlerin medyası var'' görüşünü dile getirdi.
Son 20 yılda sermaye sahipleri ve bazı güçlerin medya sahibi olduklarını
anlatan Balbay, gazete sahiplerinin değişmesinin gazetecileri de
gazetelerin içeriğini de etkilediğini söyledi.
Balbay, gazeteci-siyasetçi ilişkisinin en çok bozulduğu dönemin ''Özal
yılları'' olduğunu ileri sürerek, ''O dönemde bir uçan gazeteciler bir
de sürünen gazeteciler vardı...'' dedi.
Küresel haber tekellerinin oluştuğunu kaydeden Balbay, artık medyanın
insanların niye aç kaldığını değil, BM'nin yaptığı gıda yardımlarını
haber yaptığını anlattı.
ABD'nin Irak'ı işgali sırasında uygulanan ''iliştirilmiş gazetecilik''
uygulamasını da eleştiren Balbay, ''Irak'ta ölen bir tek ABD askerinin
fotoğrafı ve adı yayınlanmıyor'' diye konuştu.
Dünyada medyanın çok önemli bir silah haline geldiğini iddia eden
Balbay, ''eskiden devletler kendilerine güçlü silahlar alırlardı. Şimdi
güçlü medyalar alıyorlar. Kitle imha silahlarının yerine medya
almıştır'' dedi.

-1950-60 DÖNEMİ-

Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilci Yardımcısı Faruk Bildirici de
medye-siyaset ilişkilerinde ''güç'' kavramının önemine işaret ederek,
''Güçlü görünen bir medyanın bazen siyasi iktidarlar karşısında
güçsüzleşebiliyor'' dedi.
Medyanın gücünü nereden aldığının da sorgulanması gerektiğini ifade eden
Bildirici, Türkiye'de 1950-60 yıllarının, gazeteci-siyasetçi ilişkisinin
en çok bozulduğu yıllar olduğunu söyledi. İktidar olanaklarıyla beslenen
taraf gazeteciliğinin bu dönemde görüldüğünü anlatan Bildirici, bugün de
benzer bir durum yaşandığını, iktidar yanlısı gazete, televizyon ve
radyo sayısının hızla arttığını iddia etti.
Bağımsız gazeteciliğin zorlaştığını kaydeden Bildirici, ''artık
Başbakana soru soran gazeteciler işinden olabiliyor'' dedi.

-YANLIŞLAR-

Gazeteci-Yazar Kemal Balcı da ''yanlış hayatların doğru yaşanamayacağı''
sözünü hatırlatarak, medya, siyaset ve sermayenin yanlış temeller
üzerinde yükseldiğini söyledi.
Türk medyasının dolaylı yollardan da olsa yüzde 60'ının yabancı
sermayenin elinde olduğunu öne süren Balcı, ''Artık kavramlar tamamen
değişti ve birbirine karıştı. Türkiye'deki medyanın durumu AB'nin
umurunda bile değil. Onun için de bir şey yapmadılar. İfade özgürlüğü
denilen şey de sadece 301'den ibaret sayıldı'' dedi.
Balcı, 1992 yılında gazetelerden sendikanın çıkarıldığını ve
gazetecilerin sendikasızlaştırıldığını hatırlatarak, ''O dönem
siyasetçiler hiç bir şey yapmadılar. Çünkü medya ile ilişkilerini
tepeden nasıl olsa kuruyorlardı'' diye konuştu.
Gazetecilerin, iktidar ve güç odaklarına karşı bağımsız kalmasını
sağlayacak yasal düzenlemelere ihtiyaç bulunduğunu ifade eden Balcı,
gazetecilerin güçsüz kalmasının demokrasinin güçsüzlüğü anlamına
geldiğini sözlerine ekledi.