2012-01-11 - 14:17
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde ''terör ve şiddet olayları kapsamında yaşam hakkı ihlallerinin incelenmesine'' yönelik kurulan Alt Komisyon, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Göka'yı dinledi.
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde ''terör ve şiddet olayları kapsamında yaşam hakkı ihlallerinin incelenmesine'' yönelik kurulan Alt Komisyon, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Göka'yı dinledi.
Çeçen, Irak sınırında meydana gelen olayda 34 kişinin yaşamını yitirmesinin bütün ülkeyi her yönüyle sarstığını söyledi.
Terörün insan hakları alanında yarattığı sorunların çok önemli olduğunu ve bu konuda eksik bir bakış açısı bulunduğunu savunan Çeçen, konunun sadece insan hakları açısından değil, ''insancıl hukuk'' açısından ele alınması gerektiğini vurguladı. Çeçen, ''İnsancıl hukuktan kastettiğim de savaş hukukudur. Barış ortamında terör farklıdır ama savaş ortamında farklı bir olaydır'' diye konuştu.
Son günlerde ABD basınında Nisan ayında Ortadoğu'da ABD ve İsrail ordularının büyük bir manevraya kalkışacağının yazıldığını ifade eden Çeçen, ABD'de bazı kesimlerin, ''Neden Amerika'nın bir büyük savaşa ihtiyacı olduğu''nun dile getirildiğini söyledi. Bunun ''topyekun bir savaş'' anlamına gelebileceğini ifade eden Çeçen, şöyle konuştu:
''Çok konuşulan 3. Dünya Savaşı başlama noktasına da gelebilir. O zaman Güneydoğu ve Kuzey Irak'ta yaşanan terör, bu savaşın bir ön savaşıdır. O zaman biz teröre insan hakları açısından bakamayız, savaş hukuku açısından bakmak durumundayız. Çünkü sürekli insan kaybediyoruz, sürekli çatışma var, sürekli mağdur var. Bu çerçevede İnsan Hakları Sözleşmesi'nin getirdiği temel haklar çerçevesinde değerlendirme noktasında değiliz. Olay onun ötesine gitti. Güneydoğu'da yaşanan teröre bir savaş öncesi dönem olarak görmek, terörün önlenmesi sürecinde de savaş hukukunu doğrudan doğruya Cenevre Sözleşmesi ve protokollerini gündeme getirmek durumundayız. Son gelişmelere baktığımızda Güneydoğu ve Kuzey Irak'taki terör gelişmelerinde zaman zaman kimyasal, biyolojik silahların kullanıldığını ortaya koyan gelişmeler var. Bu çerçevede doğrudan doğruya bölgeye insancıl hukuk noktasında müdahale edilmesi gerekmektedir. Konuya kendi başımıza çözüm üretme noktasında değiliz artık. Çünkü terör ülkesel değil, bölgeseldir. Bölgede devam eden savaşın kurallara bağlanması noktasında BM'den yardım talep etmek...Yani bölgeyle ilgili olarak yapılmayan bir şeyi öneriyorum. 34 kişi ölüyor bunların tazminat talepleri var, bunları normal insan hakları sözleşmeleriyle karşılayamazsınız. Bu savaş hukuku çerçevesinde ele alınır. Cenevre sözleşmeleri savaş hukukunun uluslararası hukuk açısından kurallara bağlanmasıdır. Cenevre Sözleşmeleri kapsamında ölenlerin tazminat hakkı, sivillerin zararları ve mağduriyetleri karşılanabilir artık bu noktaya gelmiştir. 34 kişinin aynı anda ölmesi savaş demektir, terörün ötesine geçmiştir.''
Çeçen, terörün önlenmesi için mutlaka Irak, Türkiye, Suriye ve İran'ın içinde yer alacağı bölgesel güvenlik paktına ihtiyaç olduğunu söyledi.
Milletvekillerinin sorularına da yanıtlayan Çeçen, ''Bir Kürt devletinin kurulmamasının suçlusu Türkler değil. Bu coğrafyadaki haritayı, 1916'da Kahire'de bir İngiliz ve Fransız subayı çizmişlerdir. İsteselerdi o zaman Kürdistan kurabilirlerdi. Çünkü Kürt kartını Sovyetler Birliği sonrasına saklandı. İkincisi; neden bugün Türkiye'de Türklere yönelik doğum kontrolü yapılırken, işsiz ve yoksul Kürtlerin 10 çocuğu var. Araştırdım, Dünya Bankası fonlarından para yardımı yapılıyor. Burada bir plan, emperyal proje var. Kürt kardeşlerimizin bunu düşünmesi gerekir'' dedi.
Erol Göka da terörden kaynaklı yaşam hakkı ihlallerinin incelenmesine psikolojik bilimlerden yapılabilecek katkılara değindi. ''Türkiye'de erkeğin kadına, kadının çocuğa, büyüğün küçüğe, öğretmenin öğrenciye çeşitli amaçlarla şiddet uygulayabildiği bir ortamda yaşıyoruz'' diyen Göka, bunu bilimsel çalışmaların da gösterdiğini anlattı.
Yapılan araştırmalarda evde çocukları daha çok dövenin anneler olduğunun görüldüğüne işaret eden Göka, şiddete maruz kalınan bir çocukluk yaşamanın, sonraki yaşamda ailede ve toplumsal alanda şiddet uygulayıcısı olma ihtimalini artırdığını söyledi.
Göka, ''Barış ve huzur ortamında modernleşme hamlesini sürdürebilirsek, hiç de hak etmediğimiz halde bizi epeyce fanatikmişiz gibi gösteren savaşçı zihniyetimizi de rehabilite etme şansına kavuşacağız. Ama bunun için öncelikle şiddet davranışını sürekli besleyen, şiddet sarmalını ulaşabildiğimiz her yerden kırmaya çalışmak zorundayız. Bu çaba sürecinin en başında da şiddet dilinin, özellikle rol modeli olan toplum önderleri ve medya tarafından kesinlikle terk edilmesi gelmektedir'' dedi.
Terör nedeniyle yaşam hakkı ihlallerinde; kayıplar, beklenmedik, aniden olmasının yanı sıra olağan ölümlerden çok daha acılı, acıklı, söylemesi çok zor ama ölüm biçimindeki korkunç, kanlı detaylar yüzünden ''vahşi ve berbat olduğunu'' kaydeden Göka, şöyle konuştu:
''Bu yüzden yakınlarını terör nedeniyle kaybetmiş insanların yaslarının komplike, hastalıklı bir hale dönüşmesi, daha büyük ihtimaldir. Böyle trajik ölüm biçimlerinde yas süreci daha abartılı tepkilerle seyreder, zira henüz daha kederlenmeye vakit bulamadan insanın iç dünyası öfke, hiddet ve hınçla doluverir. Böyle durumlarda psikolojimiz bu yoğun duygulardan birisine yer açabilmek için diğerlerini bastırmak, bekletmek zorunda kalacaktır. Ama bastırılmış, ertelenmiş, ötelenmiş hiçbir duygu yok olup gitmiyor; içimizde birikip birikip apseleşiyor ya da kan çökeltisi haline geliyor, bulabildiği ilk fırsatta da bir yanardağ lavı gibi içimizden dışa doğru taşıyor, yayılıyor.
Yakınlarını beklenmedik bir anda teröre kurban verenlere, yaşayacakları muhtemel acı ve zorluklar açısından 'ikinci kurban' dense yeridir. Bir kayıp sonrası dikkatlerin odaklanması gereken asıl yer, sağlıklı bir matem sürecini engelleyen durumun ortadan kaldırılması olmalı. Biliyoruz ki yası tam olarak tutulamamış kayıplar yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Yas tutamayanlar, uzun süreli sevgi bağlarını da sürdürmekte zorlanırlar.''
Yas süreciyle ilgili durumun ''terörist'' denilen insanların ölümleri için de geçerli olduğunu, bu insanların da geride bıraktığı kimselere aynı özenin gösterilmesi gerektiğini ifade eden Göka, ''Yakınlarını intihar, cinayet, trajik ölümle yitirenlerin diğerlerine göre daha ağır biçimde yaralandıklarını ve bu yaralarını belli etmemek, içlerinde tutmak zorunda kaldıklarını, yaralarının içlerine kanayıp durduğunu biliyoruz. 'Terörist' denilen insanlar öldüklerinde yakınlarının psikolojisi, bunlardan daha iyi durumda olmayacaktır'' diye konuştu. (14.17)
Çeçen, Irak sınırında meydana gelen olayda 34 kişinin yaşamını yitirmesinin bütün ülkeyi her yönüyle sarstığını söyledi.
Terörün insan hakları alanında yarattığı sorunların çok önemli olduğunu ve bu konuda eksik bir bakış açısı bulunduğunu savunan Çeçen, konunun sadece insan hakları açısından değil, ''insancıl hukuk'' açısından ele alınması gerektiğini vurguladı. Çeçen, ''İnsancıl hukuktan kastettiğim de savaş hukukudur. Barış ortamında terör farklıdır ama savaş ortamında farklı bir olaydır'' diye konuştu.
Son günlerde ABD basınında Nisan ayında Ortadoğu'da ABD ve İsrail ordularının büyük bir manevraya kalkışacağının yazıldığını ifade eden Çeçen, ABD'de bazı kesimlerin, ''Neden Amerika'nın bir büyük savaşa ihtiyacı olduğu''nun dile getirildiğini söyledi. Bunun ''topyekun bir savaş'' anlamına gelebileceğini ifade eden Çeçen, şöyle konuştu:
''Çok konuşulan 3. Dünya Savaşı başlama noktasına da gelebilir. O zaman Güneydoğu ve Kuzey Irak'ta yaşanan terör, bu savaşın bir ön savaşıdır. O zaman biz teröre insan hakları açısından bakamayız, savaş hukuku açısından bakmak durumundayız. Çünkü sürekli insan kaybediyoruz, sürekli çatışma var, sürekli mağdur var. Bu çerçevede İnsan Hakları Sözleşmesi'nin getirdiği temel haklar çerçevesinde değerlendirme noktasında değiliz. Olay onun ötesine gitti. Güneydoğu'da yaşanan teröre bir savaş öncesi dönem olarak görmek, terörün önlenmesi sürecinde de savaş hukukunu doğrudan doğruya Cenevre Sözleşmesi ve protokollerini gündeme getirmek durumundayız. Son gelişmelere baktığımızda Güneydoğu ve Kuzey Irak'taki terör gelişmelerinde zaman zaman kimyasal, biyolojik silahların kullanıldığını ortaya koyan gelişmeler var. Bu çerçevede doğrudan doğruya bölgeye insancıl hukuk noktasında müdahale edilmesi gerekmektedir. Konuya kendi başımıza çözüm üretme noktasında değiliz artık. Çünkü terör ülkesel değil, bölgeseldir. Bölgede devam eden savaşın kurallara bağlanması noktasında BM'den yardım talep etmek...Yani bölgeyle ilgili olarak yapılmayan bir şeyi öneriyorum. 34 kişi ölüyor bunların tazminat talepleri var, bunları normal insan hakları sözleşmeleriyle karşılayamazsınız. Bu savaş hukuku çerçevesinde ele alınır. Cenevre sözleşmeleri savaş hukukunun uluslararası hukuk açısından kurallara bağlanmasıdır. Cenevre Sözleşmeleri kapsamında ölenlerin tazminat hakkı, sivillerin zararları ve mağduriyetleri karşılanabilir artık bu noktaya gelmiştir. 34 kişinin aynı anda ölmesi savaş demektir, terörün ötesine geçmiştir.''
Çeçen, terörün önlenmesi için mutlaka Irak, Türkiye, Suriye ve İran'ın içinde yer alacağı bölgesel güvenlik paktına ihtiyaç olduğunu söyledi.
Milletvekillerinin sorularına da yanıtlayan Çeçen, ''Bir Kürt devletinin kurulmamasının suçlusu Türkler değil. Bu coğrafyadaki haritayı, 1916'da Kahire'de bir İngiliz ve Fransız subayı çizmişlerdir. İsteselerdi o zaman Kürdistan kurabilirlerdi. Çünkü Kürt kartını Sovyetler Birliği sonrasına saklandı. İkincisi; neden bugün Türkiye'de Türklere yönelik doğum kontrolü yapılırken, işsiz ve yoksul Kürtlerin 10 çocuğu var. Araştırdım, Dünya Bankası fonlarından para yardımı yapılıyor. Burada bir plan, emperyal proje var. Kürt kardeşlerimizin bunu düşünmesi gerekir'' dedi.
Erol Göka da terörden kaynaklı yaşam hakkı ihlallerinin incelenmesine psikolojik bilimlerden yapılabilecek katkılara değindi. ''Türkiye'de erkeğin kadına, kadının çocuğa, büyüğün küçüğe, öğretmenin öğrenciye çeşitli amaçlarla şiddet uygulayabildiği bir ortamda yaşıyoruz'' diyen Göka, bunu bilimsel çalışmaların da gösterdiğini anlattı.
Yapılan araştırmalarda evde çocukları daha çok dövenin anneler olduğunun görüldüğüne işaret eden Göka, şiddete maruz kalınan bir çocukluk yaşamanın, sonraki yaşamda ailede ve toplumsal alanda şiddet uygulayıcısı olma ihtimalini artırdığını söyledi.
Göka, ''Barış ve huzur ortamında modernleşme hamlesini sürdürebilirsek, hiç de hak etmediğimiz halde bizi epeyce fanatikmişiz gibi gösteren savaşçı zihniyetimizi de rehabilite etme şansına kavuşacağız. Ama bunun için öncelikle şiddet davranışını sürekli besleyen, şiddet sarmalını ulaşabildiğimiz her yerden kırmaya çalışmak zorundayız. Bu çaba sürecinin en başında da şiddet dilinin, özellikle rol modeli olan toplum önderleri ve medya tarafından kesinlikle terk edilmesi gelmektedir'' dedi.
Terör nedeniyle yaşam hakkı ihlallerinde; kayıplar, beklenmedik, aniden olmasının yanı sıra olağan ölümlerden çok daha acılı, acıklı, söylemesi çok zor ama ölüm biçimindeki korkunç, kanlı detaylar yüzünden ''vahşi ve berbat olduğunu'' kaydeden Göka, şöyle konuştu:
''Bu yüzden yakınlarını terör nedeniyle kaybetmiş insanların yaslarının komplike, hastalıklı bir hale dönüşmesi, daha büyük ihtimaldir. Böyle trajik ölüm biçimlerinde yas süreci daha abartılı tepkilerle seyreder, zira henüz daha kederlenmeye vakit bulamadan insanın iç dünyası öfke, hiddet ve hınçla doluverir. Böyle durumlarda psikolojimiz bu yoğun duygulardan birisine yer açabilmek için diğerlerini bastırmak, bekletmek zorunda kalacaktır. Ama bastırılmış, ertelenmiş, ötelenmiş hiçbir duygu yok olup gitmiyor; içimizde birikip birikip apseleşiyor ya da kan çökeltisi haline geliyor, bulabildiği ilk fırsatta da bir yanardağ lavı gibi içimizden dışa doğru taşıyor, yayılıyor.
Yakınlarını beklenmedik bir anda teröre kurban verenlere, yaşayacakları muhtemel acı ve zorluklar açısından 'ikinci kurban' dense yeridir. Bir kayıp sonrası dikkatlerin odaklanması gereken asıl yer, sağlıklı bir matem sürecini engelleyen durumun ortadan kaldırılması olmalı. Biliyoruz ki yası tam olarak tutulamamış kayıplar yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Yas tutamayanlar, uzun süreli sevgi bağlarını da sürdürmekte zorlanırlar.''
Yas süreciyle ilgili durumun ''terörist'' denilen insanların ölümleri için de geçerli olduğunu, bu insanların da geride bıraktığı kimselere aynı özenin gösterilmesi gerektiğini ifade eden Göka, ''Yakınlarını intihar, cinayet, trajik ölümle yitirenlerin diğerlerine göre daha ağır biçimde yaralandıklarını ve bu yaralarını belli etmemek, içlerinde tutmak zorunda kaldıklarını, yaralarının içlerine kanayıp durduğunu biliyoruz. 'Terörist' denilen insanlar öldüklerinde yakınlarının psikolojisi, bunlardan daha iyi durumda olmayacaktır'' diye konuştu. (14.17)
