2012-10-31 - 12:58
Eski Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan: ''Komutanların ihracını istedik ama Turhan Tayan imzalamadı dediler. Kimse benden böyle bir şey istemedi. Ben de böyle bir çaba içerisinde olmadım''...'Bu süreçte, demokrasi dışı bir uygulama olduğuna dair, TBMM'den, siyasi liderlerden, basından, uluslararası kurum ve kuruluşlardan herhangi bir değerlendirme duymadım, görmedim.''
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 28 Şubat Alt Komisyonu, dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan'ı dinledi.
Tayan, 27 Mayıs'ın akabinde kurulan Yassıada Mahkemesinde darbe heyetinin tutumunun siyasete girmesinin en önemli nedenlerinden olduğunu belirtti. 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bir daha yaşanmamasını diledikleri demokrasi dışı olayların cereyan ettiğini anlatan Tayan, bunun daha vahiminin 12 Eylül 1980'de yaşandığını söyledi. Tayan, ''Bu olaylar, Türk demokrasisinin kendi arızalarını, eksiklerini kendisinin gidermesine fırsat vermedi'' dedi.
28 Şubat 1997 tarihli MGK bildirisini anımsatan Tayan, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'ın bildirideki kararların uygulanması konusunda hassasiyet gösterilmesi yönünde bakanlıklara yazı gönderdiğini ifade etti.
Hükümetin, bildirinin ardından 3,5 ay görevde kaldığını belirten Tayan, şöyle konuştu:
''Bu süreçte, demokrasi dışı bir uygulama olduğuna dair, TBMM'den, siyasi liderlerden, basından, uluslararası kurum ve kuruluşlardan herhangi bir değerlendirme duymadım, görmedim. 12 Mart muhtırasında Meclis Başkanı çıktı ve 'Bu antidemokratik bir davranıştır' dedi. Başbakan, şiddetle karşı çıktı ama 28 Şubat ile ilgili böyle bir şey hatırlamıyorum. Hiçbir yerde demokrasiye müdahale olduğu yönünde bir yoruma rastlamadım. Böyle bir değerlendirme olmadı. Siyasi hayatı darbe ve muhtıralarla geçen bir kişi olarak böyle bir şeyi kabul etmem kişiliğime uymaz.''
Ülkenin o dönemde siyasi bir stres yaşadığını ifade eden Tayan, olayların günün şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Erbakan'ın istifasını sunmadan önce Bakanlar Kurulu'na, görevi bu şartlarda yürütemeyeceği, bunun demokrasi dışı bir davranış olduğu yönünde bir beyanının bulunmadığını dile getiren Tayan, istifayı kendilerinin de basından okuduklarını kaydetti.
Tayan, bir soru üzerine, 12 Eylül darbesinin bütün siyasi partileri etkilediğini vurgulayarak, bütün siyasi kadroların cezalandırılırcasına devre dışı bırakıldığını, nereden bakılırsa bakılsın Türk demokrasisinin büyük yara aldığını ifade etti.
Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'nın söyleşilerinin yer aldığı bir kitaptaki, Tansu Çiller'in komutanların emekliye ayrılmasına yönelik söylemine, kendisinin ''Selam söyleyin, bizimki Yunan ordusuna benzemez'' şeklinde yanıt verdiği iddiası sorulan Tayan, yaşanan bilgi kirliliğine üzüldüğünü söyledi. Tayan, ''Erkaya, hareketli, okuyan, yazan birisiydi. Aramızda konuşmalar geçmiştir ama söylendiği gibi bir konuşma olmadı'' dedi.
Milli Savunma Bakanı olarak doğrudan Genelkurmay Başkanıyla muhatap olduğunu belirten Tayan, ''(Komutanların ihracını istedik ama Turhan Tayan imzalamadı) dediler. Kimse benden böyle bir şey istemedi. Ben de böyle bir çaba içerisinde olmadım'' şeklinde konuştu.
Batı Çalışma Grubu'na yönelik bir soru üzerine de Tayan, ''Batı Çalışma Grubu'nu sonradan basından duydum. Bakanlığım döneminde, ne resmi ne gayrı resmi toplantılarda Batı Çalışma Grubu ifadesi yer aldı'' diye konuştu.
Tayan, bir soru üzerine, söz konusu MGK bildirisinin diğerlerinde olduğu gibi devlet terbiyesi içinde hazırlandığını, her bildiride olduğu gibi dikkatle müzakere edildiğini anlattı. Turhan Tayan, ''Radikal, sanki bir ihtilal beyannamesi sunulmuş da sonradan düzeltilmiş diye bir şey söylemek doğru değil. Öyle olsa bunu ben imzalamam. Ömrü ihtilallerle geçmiş Cumhurbaşkanı imzalamaz. Bunu söylemek, o günkü komuta kademesine de haksızlık olur'' dedi.
''Susurluk olayının üzerine neden gidilmediği'' şeklindeki soru üzerine de Tayan, konunun yargıya taşındığını ve her şeyin kamuoyunun önünde cereyan ettiğini söyledi. Tayan, olayın önemli olduğunu ancak rejim figürü haline getirilmesini doğru bulmadığını anlattı.
Milli Savunma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı'nın ihalelerinde yüzde 10 komisyon alındığı iddialarının sorulması üzerine Tayan, bu iddiaları dile getiren bakanın görev yaptığı dönemde bunları gündeme getirmesi gerektiğini ifade etti. Tayan, belge ve bilgiye dayanmadan bu tür beyanlar verilmesini bir bakana yakıştıramadığını söyledi.
Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun, Anayasa ve Meclis İçtüzüğü'ne aykırı olduğunu bilerek geldiğini vurgulayan Tayan, yasaları öne sürerek kaçınmayı uygun bulmadığını sözlerine ekledi.
BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, 12 Mart ile birlikte Türkiye'de ordunun, bir burjuva ordusu haline geldiğini savundu.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 27 Mayıs ve 12 Mart Alt Komisyonu, Kürkçü'yü dinledi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç'ın, ''Sosyal uyanış, iktisadi gelişmeyi aştı'' sözünün, 12 Mart'ın ruhunu özetlediğini dile getiren Kürkçü, 1970'li yıllarda Türkiye'nin çok büyük bir sosyal hareketlilik içine girdiğini ve işçi hareketinin son derece belirleyici bir rol üstlendiğini, bunun ise sermaye ile devleti tedirgin ettiğini söyledi.
Bu dönemde, silahlı kuvvetlerin tabanında da hem genç subaylarda hem de astsubaylarda bir bilinçleşme oluştuğunu, ordunun altının, üstünden farklı düşünmeye başladığını kaydeden Kürkçü, bu dönemdeki öğrenci hareketlerinin de önemine işaret etti.
''Öğrencilerin bilinmeyen karanlık güçler tarafından kışkırtılarak harekete geçtiği'' düşüncesinin tamamen fasarya olduğunu, hiçbir aslının bulunmadığını belirten Kürkçü, ''Genciz ama ahmak değildik hiçbirimiz. Neyin ne olduğuna dair bir fikrimiz vardı doğrusu'' diye konuştu.
Devletin, sola yönelişi, son derece gaddarca okuduğunu savunan Kürkçü, komando kampları ve kontrgerilla faaliyetlerine dikkati çekti. Hayatında ilk defa silahı üniversite öğrencisi iken 1970 yılında gördüğünü aktaran Kürkçü, öğrenci mücadelesinin silahlı bir yöne doğru sevk edilmesinde doğrudan doğruya kontrgerillanın tahrikiyle doğmuş olan yapıları suçladığını ancak Adalet Partisi Hükümeti ile dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'i daha çok suçladığını ifade etti.
Üniversiteye girdiği 1970 yılından, 12 Mart 1971'e kadar sadece 5 öğrencinin hayatını kaybettiğine işaret eden Kürkçü, 12 Mart ile 12 Eylül arasında 5 bin, 12 Eylül'den sonra ise 50 bin kişinin yaşamını yitirdiğini kaydetti.
Dönemin Parlamentosunun ordunun talebi üzerine sıkıyönetim ilan ettiğini, önüne gelen idam dosyalarını onaylayarak Türkiye'nin kalbinde bugün de onarılmayacak bir yara açtığını, rejim ile Türkiye'nin ilerici, devrimci, solcu güçleri arasına tam manasıyla bir kama soktuğunu savunan Kürkçü, bu kamanın bugün de hala olduğu yerde durduğunu söyledi.
12 Mart Muhtırası'nın ardında da ABD'nin rol oynadığını ifade eden Kürkçü, bunun en önemli belirtilerinden birinin, darbenin ardından 1 ay geçtikten sonra haşhaş ekiminin yasaklanması olduğunu dile getirdi.
Kürkçü, ''12 Mart ile birlikte Türkiye'de ordu hakikaten bir burjuva ordusu haline geldi. Çünkü generaller doğrudan doğruya sermaye ilişkilerinin içerisine girdiler OYAK vasıtasıyla. Sermayenin taleplerine karşı son derece kırılgan hale geldiler ve geleneksel üstünlüklerini sermaye lehine işçiler aleyhine kullandılar'' dedi.
Kızıldere'de güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmayı da anlatan Kürkçü, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek için önce Süleyman Demirel'i kaçırmak istediklerini ancak bu mümkün olmadığı için NATO radar istasyonundaki 3 teknisyeni kaçırdıklarını belirtti.
Kürkçü, yakalanmasının ardından kendisini sorgulayan dönemin MİT İstanbul Başkanı Eyüp Özalkuş'un, kendisine ''Madem Demirel'i kaçıracaktınız. Hiç siz siyasetten anlamıyorsunuz. Bize bir haber uçursaydınız bir şekilde, biz korumayı kaldırırdık'' dediğini ve Demirel'den kurtulmak istediklerini ima ettiğini aktardı.
Dev-Genç Başkanı olduğu dönemde, pek çok gazeteciyi veya öğretim üyesinin, devrimci ordu gücü adıyla bilinen bir yapının eylemlerine ortak olmaları yönünde telkinlerde bulunduklarını anlatan Kürkçü, bunu kabul etmediklerini sözlerine ekledi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde faaliyet gösteren 12 Eylül Alt Komisyonu, AK Parti Amasya Milletvekili Naci Bostancı başkanlığında toplanarak, eski bakanlardan Mehmet Keçeciler'i dinledi.
12 Eylül darbesi sırasında Konya Belediye Başkanı olduğunu hatırlatan Keçeciler, darbeden kısa süre önce, 30 Ağustos 1980 günü Zafer Bayramı kutlamalarının ardından dönemin Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel'in, dönemin Konya Valisi Lütfi Tuncel ile kendisini bir süre misafir ettiğini anlattı. Keçeciler, anarşi ve terör olaylarının nasıl önleneceğini sorduğunda, Orgeneral Demirel'in ''Şura'da karar aldık, bak göreceksin nasıl önleyeceğimizi, anarşisti bulduğumuz yerde öldüreceğiz. Onun mevzuatını da biz düzenleyeceğiz'' dediğini ifade etti.
''Paşa'nın bu sözleri ihtilal ilanı gibiydi'' diyen Keçeciler, Vali Lütfi Tuncel'in de bu görüşmenin ardından kendisinden 6 Eylül'de Konya'da yapılması planlanan Kudüs mitinginin iptal edilmesini istediğini anlattı.
2 Eylül günü Ankara'ya gelerek, mitingin iptal edilmesini dönemin Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı merhum Necmettin Erbakan'dan istediğini ancak Erbakan ve beraberindeki parti yöneticileri Oğuzhan Asiltürk ile Şevket Kazan'ın bu talebi reddettiklerini ifade eden Keçeciler, ''Ben de 'artık sizin belediye başkanınız değilim' deyip çıktım'' diye konuştu.
Bu toplantının olduğu günün sabahı dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile görüşerek çökmekte olan Alaaddin Camii için yardım istediğini kaydeden Keçeciler, görüşmede Demirel'in kendisine ''Hoca'ya söyle, erken seçim için destek versin. İhtilal söylentileri dolaşıyor'' dediğini ifade etti. Öğleden sonra bu mesajı Erbakan'a ilettiğini belirten Keçeciler, Demirel'in mesajına çok sinirlenen Erbakan'ın ''Yine bizi askerle tehdit ediyor'' dediğini aktardı.
Mitingin yapılacağı gün Konya'da olmamak için İzmir'e gitmek istediğini anlatan Keçeciler, ancak Konya Valisi Lütfi Tuncel ve Ordu Komutanı Bedrettin Demirel'in ''Konya'yı yalnız bırakmayın, burada kalın'' şeklindeki ricası üzerine Konya'da kaldığını ve provokasyon çıkmaması için elinden gelen çabayı gösterdiğini anlattı.
Keçeciler, miting günü Konya'daki zihinsel engelli bir gruba mehter takımı kıyafetleri giydirildiğini belirterek, ''Bunlar zararsız delilerdi. Esnaf da severdi. Boyunlarına da kocaman Mevlana tespihi asmışlardı. Bu 25 kişilik meczup grubuna bu kıyafetleri kimlerin giydirdiğini sordum ama söylediklerinden hiçbir şey anlayamadım. Teşkilata sordum, onların da haberi yoktu'' şeklinde konuştu.
Keçeciler, mitingde Necmettin Erbakan'ın megafonu alarak İstiklal Marşı'nı bizzat kendisinin okuttuğunu, ancak kalabalıktan birinin ''Ezan sesi duymak istiyoruz'' diye bağırdığını ve 5 kişinin ayağa kalkmadığını kaydetti. Konya mitinginde İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayanların ''devletin provokatör ajanları'' olduğunu ifade eden Keçeciler, ''Bunlar hiç bulunamadı ve kim oldukları halen meçhuldür'' dedi. Keçeciler, ''Konya bu mitingden zarar görmüştür, ama mitingin gayesi muhteremdir, doğrudur'' diye konuştu.
Konya mitinginin yapılmaması için çaba sarf etmesine rağmen 12 Eylül'den sonra ''mitingin mimarı'' gibi gösterildiğini ve bu yüzden milletvekilliğinin veto edildiğini, Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı koltuğundan ayrılana dek de bakan olamadığını anımsatan Keçeciler, ''En kötü demokratik iktidar en iyi askeri yönetimden iyidir'' şeklinde konuştu.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 27 Mayıs ve 12 Mart Alt Komisyonu, Bozbeyli'yi dinledi.
Kendisini siyasete girmesine neden olan şeyin 27 Mayıs 1960 sonrasında Yassıada Mahkemesi'nde görülen yargılamalar olduğunu dile getiren Bozbeyli, bundan önce siyasetle pek fazla ilgilenmediğini ancak bu yargılamalar sonrasında sorumluluk duygusuyla siyasete girdiğini söyledi.
Bu yargılamalar sırasında sanık avukatı olarak görev aldığını anımsatan Bozbeyli, yargılamalarda savunma tarafına çeşitli zorluklar çıkartıldığını kaydetti.
''O zaman Türkiye'nin hakiminin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu'' savunan Bozbeyli, ''Yani askerler de Halk Partisi ağzıyla konuşuyor. Bütün her yerde Halk Partisi vardı'' diye konuştu.
27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirenlerin ''Cumhuriyeti korumak ve kollamak için bunu yaptıklarını dile getirdiklerini'' aktaran Bozbeyli, ''Anayasa'ya göre Cumhuriyet bir rejimin adı değildir. Hukuk literatüründe de Cumhuriyet, bir rejimin adı değildir. Cumhuriyet, bir devlet şeklinin adıdır'' ifadesini kullandı.
Bozbeyli, sözlerine şöyle devam etti:
''29 Ekim 1923'ten bir gün evvel ne vardı da bir gün sonra 29 Ekim'de ne değişti- Hiçbir şey değişmedi. Yalnız, Atatürk Cumhurbaşkanı oldu. Onun dışında hiçbir şey değişmedi. Öyleyse bir yerde devletin başkanı seçimle işbaşına gelmiyorsa o yerde Cumhuriyet yoktur. Mesela İngiltere'de, İspanya'da, Belçika'da, Hollanda'da, İsveç'te, Kanada'da ve Japonya'da Cumhuriyet yoktur.
Peki Cumhuriyeti o zaman kollamak isteyenler nesini kollayacaklardı- Yani Cumhurbaşkanı seçilmiş, Cumhurbaşkanı da vardı. Cumhuriyetler, seçilmiş Cumhurbaşkanının varlığı demektir. Seçilmiş Cumhurbaşkanının olmadığı yerde Cumhuriyet de yoktur.
Atatürk'ün, ''Cumhuriyet fazilettir'' dediğini anımsatan Bozbeyli, şunları söyledi:
''Hakikaten Cumhuriyet bir fazilettir. Neden Cumhuriyet bir fazilettir- Cumhurbaşkanı iyi ki kral değil. Mesela benim sevmediğim bir Cumhurbaşkanı. Hiç olmazsa içimde bir umut var. Süresi biterse onu seçeceğim, yenisini seçeceğim. Bu umut beni memleketime bağlıyor. Bu umut beni memleketimin değerlerine bağlıyor. Beni ümitsizliğe düşürmüyor. Ama ya kral olsaydı?
Bugünkü Cumhurbaşkanını beğenmeyen adamlar da var. Bugünkü Cumhurbaşkanına tahammül edemeyen adamlar da var. Onlar da fazla üzülmesinler. Umutlu olarak yaşasınlar. Günün birinde onların da yeniden seçilme şansı vardır. Onun için Cumhuriyet hakikaten değerli bir devlet şeklidir. O bir fazilettir. Ona bakmamız lazım. Ama ikide bir de böyle tehlikeye düştü falan... Yani kim ister ki Cumhuriyeti istemiyorum da krallık olsun diyecek.''
Cumhuriyet Halk Partisi'nin, şu anda ''Türkiye'de Cumhuriyet tehlikeye düştü'' görüşünü dile getirdiğini belirten Bozbeyli, ''Cumhuriyet niye tehlikeye düşsün? Cumhuriyetten başka bir padişahlık mı isteyen var?'' dedi.
Anayasa'da ''Hakimiyet Milletindir'' yazınca ertesi gün hemen hakimiyetin milletin olmadığını dile getiren Bozbeyli, ''Bakımının yapılması lazım. Geliştirilmesi lazım ve biraz da sabredilmesi lazım diye düşünüyorum'' ifadesini kullandı.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde oluşturulan 12 Eylül Alt Komisyonu, Ramiz Ongun'u dinledi. 12 Eylül öncesinde yoğun provokasyonlar, kışkırtmalar yapıldığını kaydeden Ongun, ''12 Mart yapıldı. Başbakan'ın yakını bir genel müdür, yeni siyaseti tanzim etmek üzere görevlendirildi. Sonra 12 Eylül oldu, bu defa da bu Başbakan'ın yakını bir genel müdür, yeni siyaseti tanzim etti. Sonra Rahmetli Erbakan Hoca'nın başına da aynı şey geldi. Darbeler oluyor, asker sonra çekiliyor ama sivil siyaset, darbenin izlerini silmiyor, halkı siyasete dahil etmiyor'' diye konuştu.
Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Ramiz Ongun, Türkiye'de askerler kadar sivil siyasetçilerin de ''darbeci'' olduğunu belirterek, ''Türkiye darbeleri önlemek istiyorsa, halk siyasete ortak olmalıdır'' dedi.
''Türk ordusunda bir darbe geleneği bulunduğunu'', ancak sivil siyasetçilerin de askerler kadar ''darbeci'' olduğunu savunan Ongun, ''Türkiye darbeleri önlemek istiyorsa, halk siyasete ortak olmalıdır'' görüşünü ifade etti.
Ongun, AK Parti'nin İstanbul, Ankara, İzmir'de yapılan il kongrelerine binlerce kişinin katıldığına işaret ederek ''İstanbul il kongresine 100 bin kişi katılıyor, 600 kişi oy kullanıyor. Benim içinde bulunduğum siyasi hareketin tüm üyeleri, 3 kez yenilendi. Cevap hep 'görülen lüzum üzerine' oldu. Bir tek kişi kaldı. Bunun adı, 'canım istedi sildim.' Artık darbe konuşmaktan usandım. Bu ülkenin 20 yıldır başka konuşacak bir konusu yok mu?'' diye konuştu.
Her darbeden sonra halkın siyasetten tecrit edildiğini kaydeden Ongun, özellikle 12 Eylül'den sonra bunun daha belirgin şekilde yapıldığını anlattı. ''Halk sistemin içinde değil, darbe hala devam ediyor'' diyen Ongun, halkı sisteme dahil etmemenin, halkla alay etmek anlamına geldiğini söyledi. Ongun, halkın siyasete dahil edildiği yerlerde suiistimallerin de önlendiğini savundu.
Ongun, Ziraatçılar Birliği'ne o dönemde yapılan ve aydınlatılamayan bir baskınla ilgili iki kişinin adını verebileceğini, Komisyon'un kendilerini çağırıp dinleyebileceğini söyledi. Ongun, o dönemde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) bünyesindeki derneklerde yöneticilik yapan arkadaşları bulunduğunu ifade ederek, ''Apo meydana çıkmadan önce hepsi öldürüldü. Bunlar Apo'ya karşıydı. Ama bunların yerine gelen kişiler, Apo'yu kabul etti. Bu normal olabilir mi?'' dedi.
Ongun, alt komisyondan çıkışta gazetecilerin 4 Kasım'da yapılacak MHP kongresi ile ilgili soruyu yanıtlarken, ''Ben bu desteklemekten dolayı çok büyük tecrübe kazandım. Siyasette onu destekle, bunu destekle, çok zararlı bir işmiş. Ülkücülükte iyi bir şeydi. Ben de o amaçla yaptım ama siyasette tehlikeli oluyor. Ben destek mestek o işlere bakmıyorum. Türkiye demokratikleşecekse, darbeleri önlemenin yolu, halkı siyasetin işine katmaktır. 32 sene geçmiş, hala vatandaş siyasetin içinde değil, seyirci... 100 bin kişi katılıyor ama 600 kişi oy kullanıyor. Ayıp bir şey. İsterse AKP tek başına yapabilir. Yapamıyorsa; MHP yedek, yardımcı, hazır bir parti var. İkisi beraber değiştirebilir. Halkı siyasete ortak edebilirler. Bu vatanseverlik, demokrasi kriteridir. Geriye ne kaldı ki...Doğrusu bu kongreye karışmıyorum. Seyirciyim. Hayırlısı olsun'' karşılığını verdi.
***HABERİN DEVAMINA İLGİLİ DÖKÜMANLAR KISMINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ***
Tayan, 27 Mayıs'ın akabinde kurulan Yassıada Mahkemesinde darbe heyetinin tutumunun siyasete girmesinin en önemli nedenlerinden olduğunu belirtti. 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bir daha yaşanmamasını diledikleri demokrasi dışı olayların cereyan ettiğini anlatan Tayan, bunun daha vahiminin 12 Eylül 1980'de yaşandığını söyledi. Tayan, ''Bu olaylar, Türk demokrasisinin kendi arızalarını, eksiklerini kendisinin gidermesine fırsat vermedi'' dedi.
28 Şubat 1997 tarihli MGK bildirisini anımsatan Tayan, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'ın bildirideki kararların uygulanması konusunda hassasiyet gösterilmesi yönünde bakanlıklara yazı gönderdiğini ifade etti.
Hükümetin, bildirinin ardından 3,5 ay görevde kaldığını belirten Tayan, şöyle konuştu:
''Bu süreçte, demokrasi dışı bir uygulama olduğuna dair, TBMM'den, siyasi liderlerden, basından, uluslararası kurum ve kuruluşlardan herhangi bir değerlendirme duymadım, görmedim. 12 Mart muhtırasında Meclis Başkanı çıktı ve 'Bu antidemokratik bir davranıştır' dedi. Başbakan, şiddetle karşı çıktı ama 28 Şubat ile ilgili böyle bir şey hatırlamıyorum. Hiçbir yerde demokrasiye müdahale olduğu yönünde bir yoruma rastlamadım. Böyle bir değerlendirme olmadı. Siyasi hayatı darbe ve muhtıralarla geçen bir kişi olarak böyle bir şeyi kabul etmem kişiliğime uymaz.''
Ülkenin o dönemde siyasi bir stres yaşadığını ifade eden Tayan, olayların günün şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Erbakan'ın istifasını sunmadan önce Bakanlar Kurulu'na, görevi bu şartlarda yürütemeyeceği, bunun demokrasi dışı bir davranış olduğu yönünde bir beyanının bulunmadığını dile getiren Tayan, istifayı kendilerinin de basından okuduklarını kaydetti.
Tayan, bir soru üzerine, 12 Eylül darbesinin bütün siyasi partileri etkilediğini vurgulayarak, bütün siyasi kadroların cezalandırılırcasına devre dışı bırakıldığını, nereden bakılırsa bakılsın Türk demokrasisinin büyük yara aldığını ifade etti.
Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'nın söyleşilerinin yer aldığı bir kitaptaki, Tansu Çiller'in komutanların emekliye ayrılmasına yönelik söylemine, kendisinin ''Selam söyleyin, bizimki Yunan ordusuna benzemez'' şeklinde yanıt verdiği iddiası sorulan Tayan, yaşanan bilgi kirliliğine üzüldüğünü söyledi. Tayan, ''Erkaya, hareketli, okuyan, yazan birisiydi. Aramızda konuşmalar geçmiştir ama söylendiği gibi bir konuşma olmadı'' dedi.
Milli Savunma Bakanı olarak doğrudan Genelkurmay Başkanıyla muhatap olduğunu belirten Tayan, ''(Komutanların ihracını istedik ama Turhan Tayan imzalamadı) dediler. Kimse benden böyle bir şey istemedi. Ben de böyle bir çaba içerisinde olmadım'' şeklinde konuştu.
Batı Çalışma Grubu'na yönelik bir soru üzerine de Tayan, ''Batı Çalışma Grubu'nu sonradan basından duydum. Bakanlığım döneminde, ne resmi ne gayrı resmi toplantılarda Batı Çalışma Grubu ifadesi yer aldı'' diye konuştu.
Tayan, bir soru üzerine, söz konusu MGK bildirisinin diğerlerinde olduğu gibi devlet terbiyesi içinde hazırlandığını, her bildiride olduğu gibi dikkatle müzakere edildiğini anlattı. Turhan Tayan, ''Radikal, sanki bir ihtilal beyannamesi sunulmuş da sonradan düzeltilmiş diye bir şey söylemek doğru değil. Öyle olsa bunu ben imzalamam. Ömrü ihtilallerle geçmiş Cumhurbaşkanı imzalamaz. Bunu söylemek, o günkü komuta kademesine de haksızlık olur'' dedi.
''Susurluk olayının üzerine neden gidilmediği'' şeklindeki soru üzerine de Tayan, konunun yargıya taşındığını ve her şeyin kamuoyunun önünde cereyan ettiğini söyledi. Tayan, olayın önemli olduğunu ancak rejim figürü haline getirilmesini doğru bulmadığını anlattı.
Milli Savunma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı'nın ihalelerinde yüzde 10 komisyon alındığı iddialarının sorulması üzerine Tayan, bu iddiaları dile getiren bakanın görev yaptığı dönemde bunları gündeme getirmesi gerektiğini ifade etti. Tayan, belge ve bilgiye dayanmadan bu tür beyanlar verilmesini bir bakana yakıştıramadığını söyledi.
Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun, Anayasa ve Meclis İçtüzüğü'ne aykırı olduğunu bilerek geldiğini vurgulayan Tayan, yasaları öne sürerek kaçınmayı uygun bulmadığını sözlerine ekledi.
BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, 12 Mart ile birlikte Türkiye'de ordunun, bir burjuva ordusu haline geldiğini savundu.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 27 Mayıs ve 12 Mart Alt Komisyonu, Kürkçü'yü dinledi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç'ın, ''Sosyal uyanış, iktisadi gelişmeyi aştı'' sözünün, 12 Mart'ın ruhunu özetlediğini dile getiren Kürkçü, 1970'li yıllarda Türkiye'nin çok büyük bir sosyal hareketlilik içine girdiğini ve işçi hareketinin son derece belirleyici bir rol üstlendiğini, bunun ise sermaye ile devleti tedirgin ettiğini söyledi.
Bu dönemde, silahlı kuvvetlerin tabanında da hem genç subaylarda hem de astsubaylarda bir bilinçleşme oluştuğunu, ordunun altının, üstünden farklı düşünmeye başladığını kaydeden Kürkçü, bu dönemdeki öğrenci hareketlerinin de önemine işaret etti.
''Öğrencilerin bilinmeyen karanlık güçler tarafından kışkırtılarak harekete geçtiği'' düşüncesinin tamamen fasarya olduğunu, hiçbir aslının bulunmadığını belirten Kürkçü, ''Genciz ama ahmak değildik hiçbirimiz. Neyin ne olduğuna dair bir fikrimiz vardı doğrusu'' diye konuştu.
Devletin, sola yönelişi, son derece gaddarca okuduğunu savunan Kürkçü, komando kampları ve kontrgerilla faaliyetlerine dikkati çekti. Hayatında ilk defa silahı üniversite öğrencisi iken 1970 yılında gördüğünü aktaran Kürkçü, öğrenci mücadelesinin silahlı bir yöne doğru sevk edilmesinde doğrudan doğruya kontrgerillanın tahrikiyle doğmuş olan yapıları suçladığını ancak Adalet Partisi Hükümeti ile dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'i daha çok suçladığını ifade etti.
Üniversiteye girdiği 1970 yılından, 12 Mart 1971'e kadar sadece 5 öğrencinin hayatını kaybettiğine işaret eden Kürkçü, 12 Mart ile 12 Eylül arasında 5 bin, 12 Eylül'den sonra ise 50 bin kişinin yaşamını yitirdiğini kaydetti.
Dönemin Parlamentosunun ordunun talebi üzerine sıkıyönetim ilan ettiğini, önüne gelen idam dosyalarını onaylayarak Türkiye'nin kalbinde bugün de onarılmayacak bir yara açtığını, rejim ile Türkiye'nin ilerici, devrimci, solcu güçleri arasına tam manasıyla bir kama soktuğunu savunan Kürkçü, bu kamanın bugün de hala olduğu yerde durduğunu söyledi.
12 Mart Muhtırası'nın ardında da ABD'nin rol oynadığını ifade eden Kürkçü, bunun en önemli belirtilerinden birinin, darbenin ardından 1 ay geçtikten sonra haşhaş ekiminin yasaklanması olduğunu dile getirdi.
Kürkçü, ''12 Mart ile birlikte Türkiye'de ordu hakikaten bir burjuva ordusu haline geldi. Çünkü generaller doğrudan doğruya sermaye ilişkilerinin içerisine girdiler OYAK vasıtasıyla. Sermayenin taleplerine karşı son derece kırılgan hale geldiler ve geleneksel üstünlüklerini sermaye lehine işçiler aleyhine kullandılar'' dedi.
Kızıldere'de güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmayı da anlatan Kürkçü, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek için önce Süleyman Demirel'i kaçırmak istediklerini ancak bu mümkün olmadığı için NATO radar istasyonundaki 3 teknisyeni kaçırdıklarını belirtti.
Kürkçü, yakalanmasının ardından kendisini sorgulayan dönemin MİT İstanbul Başkanı Eyüp Özalkuş'un, kendisine ''Madem Demirel'i kaçıracaktınız. Hiç siz siyasetten anlamıyorsunuz. Bize bir haber uçursaydınız bir şekilde, biz korumayı kaldırırdık'' dediğini ve Demirel'den kurtulmak istediklerini ima ettiğini aktardı.
Dev-Genç Başkanı olduğu dönemde, pek çok gazeteciyi veya öğretim üyesinin, devrimci ordu gücü adıyla bilinen bir yapının eylemlerine ortak olmaları yönünde telkinlerde bulunduklarını anlatan Kürkçü, bunu kabul etmediklerini sözlerine ekledi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde faaliyet gösteren 12 Eylül Alt Komisyonu, AK Parti Amasya Milletvekili Naci Bostancı başkanlığında toplanarak, eski bakanlardan Mehmet Keçeciler'i dinledi.
12 Eylül darbesi sırasında Konya Belediye Başkanı olduğunu hatırlatan Keçeciler, darbeden kısa süre önce, 30 Ağustos 1980 günü Zafer Bayramı kutlamalarının ardından dönemin Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel'in, dönemin Konya Valisi Lütfi Tuncel ile kendisini bir süre misafir ettiğini anlattı. Keçeciler, anarşi ve terör olaylarının nasıl önleneceğini sorduğunda, Orgeneral Demirel'in ''Şura'da karar aldık, bak göreceksin nasıl önleyeceğimizi, anarşisti bulduğumuz yerde öldüreceğiz. Onun mevzuatını da biz düzenleyeceğiz'' dediğini ifade etti.
''Paşa'nın bu sözleri ihtilal ilanı gibiydi'' diyen Keçeciler, Vali Lütfi Tuncel'in de bu görüşmenin ardından kendisinden 6 Eylül'de Konya'da yapılması planlanan Kudüs mitinginin iptal edilmesini istediğini anlattı.
2 Eylül günü Ankara'ya gelerek, mitingin iptal edilmesini dönemin Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı merhum Necmettin Erbakan'dan istediğini ancak Erbakan ve beraberindeki parti yöneticileri Oğuzhan Asiltürk ile Şevket Kazan'ın bu talebi reddettiklerini ifade eden Keçeciler, ''Ben de 'artık sizin belediye başkanınız değilim' deyip çıktım'' diye konuştu.
Bu toplantının olduğu günün sabahı dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile görüşerek çökmekte olan Alaaddin Camii için yardım istediğini kaydeden Keçeciler, görüşmede Demirel'in kendisine ''Hoca'ya söyle, erken seçim için destek versin. İhtilal söylentileri dolaşıyor'' dediğini ifade etti. Öğleden sonra bu mesajı Erbakan'a ilettiğini belirten Keçeciler, Demirel'in mesajına çok sinirlenen Erbakan'ın ''Yine bizi askerle tehdit ediyor'' dediğini aktardı.
Mitingin yapılacağı gün Konya'da olmamak için İzmir'e gitmek istediğini anlatan Keçeciler, ancak Konya Valisi Lütfi Tuncel ve Ordu Komutanı Bedrettin Demirel'in ''Konya'yı yalnız bırakmayın, burada kalın'' şeklindeki ricası üzerine Konya'da kaldığını ve provokasyon çıkmaması için elinden gelen çabayı gösterdiğini anlattı.
Keçeciler, miting günü Konya'daki zihinsel engelli bir gruba mehter takımı kıyafetleri giydirildiğini belirterek, ''Bunlar zararsız delilerdi. Esnaf da severdi. Boyunlarına da kocaman Mevlana tespihi asmışlardı. Bu 25 kişilik meczup grubuna bu kıyafetleri kimlerin giydirdiğini sordum ama söylediklerinden hiçbir şey anlayamadım. Teşkilata sordum, onların da haberi yoktu'' şeklinde konuştu.
Keçeciler, mitingde Necmettin Erbakan'ın megafonu alarak İstiklal Marşı'nı bizzat kendisinin okuttuğunu, ancak kalabalıktan birinin ''Ezan sesi duymak istiyoruz'' diye bağırdığını ve 5 kişinin ayağa kalkmadığını kaydetti. Konya mitinginde İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayanların ''devletin provokatör ajanları'' olduğunu ifade eden Keçeciler, ''Bunlar hiç bulunamadı ve kim oldukları halen meçhuldür'' dedi. Keçeciler, ''Konya bu mitingden zarar görmüştür, ama mitingin gayesi muhteremdir, doğrudur'' diye konuştu.
Konya mitinginin yapılmaması için çaba sarf etmesine rağmen 12 Eylül'den sonra ''mitingin mimarı'' gibi gösterildiğini ve bu yüzden milletvekilliğinin veto edildiğini, Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı koltuğundan ayrılana dek de bakan olamadığını anımsatan Keçeciler, ''En kötü demokratik iktidar en iyi askeri yönetimden iyidir'' şeklinde konuştu.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu 27 Mayıs ve 12 Mart Alt Komisyonu, Bozbeyli'yi dinledi.
Kendisini siyasete girmesine neden olan şeyin 27 Mayıs 1960 sonrasında Yassıada Mahkemesi'nde görülen yargılamalar olduğunu dile getiren Bozbeyli, bundan önce siyasetle pek fazla ilgilenmediğini ancak bu yargılamalar sonrasında sorumluluk duygusuyla siyasete girdiğini söyledi.
Bu yargılamalar sırasında sanık avukatı olarak görev aldığını anımsatan Bozbeyli, yargılamalarda savunma tarafına çeşitli zorluklar çıkartıldığını kaydetti.
''O zaman Türkiye'nin hakiminin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu'' savunan Bozbeyli, ''Yani askerler de Halk Partisi ağzıyla konuşuyor. Bütün her yerde Halk Partisi vardı'' diye konuştu.
27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirenlerin ''Cumhuriyeti korumak ve kollamak için bunu yaptıklarını dile getirdiklerini'' aktaran Bozbeyli, ''Anayasa'ya göre Cumhuriyet bir rejimin adı değildir. Hukuk literatüründe de Cumhuriyet, bir rejimin adı değildir. Cumhuriyet, bir devlet şeklinin adıdır'' ifadesini kullandı.
Bozbeyli, sözlerine şöyle devam etti:
''29 Ekim 1923'ten bir gün evvel ne vardı da bir gün sonra 29 Ekim'de ne değişti- Hiçbir şey değişmedi. Yalnız, Atatürk Cumhurbaşkanı oldu. Onun dışında hiçbir şey değişmedi. Öyleyse bir yerde devletin başkanı seçimle işbaşına gelmiyorsa o yerde Cumhuriyet yoktur. Mesela İngiltere'de, İspanya'da, Belçika'da, Hollanda'da, İsveç'te, Kanada'da ve Japonya'da Cumhuriyet yoktur.
Peki Cumhuriyeti o zaman kollamak isteyenler nesini kollayacaklardı- Yani Cumhurbaşkanı seçilmiş, Cumhurbaşkanı da vardı. Cumhuriyetler, seçilmiş Cumhurbaşkanının varlığı demektir. Seçilmiş Cumhurbaşkanının olmadığı yerde Cumhuriyet de yoktur.
Atatürk'ün, ''Cumhuriyet fazilettir'' dediğini anımsatan Bozbeyli, şunları söyledi:
''Hakikaten Cumhuriyet bir fazilettir. Neden Cumhuriyet bir fazilettir- Cumhurbaşkanı iyi ki kral değil. Mesela benim sevmediğim bir Cumhurbaşkanı. Hiç olmazsa içimde bir umut var. Süresi biterse onu seçeceğim, yenisini seçeceğim. Bu umut beni memleketime bağlıyor. Bu umut beni memleketimin değerlerine bağlıyor. Beni ümitsizliğe düşürmüyor. Ama ya kral olsaydı?
Bugünkü Cumhurbaşkanını beğenmeyen adamlar da var. Bugünkü Cumhurbaşkanına tahammül edemeyen adamlar da var. Onlar da fazla üzülmesinler. Umutlu olarak yaşasınlar. Günün birinde onların da yeniden seçilme şansı vardır. Onun için Cumhuriyet hakikaten değerli bir devlet şeklidir. O bir fazilettir. Ona bakmamız lazım. Ama ikide bir de böyle tehlikeye düştü falan... Yani kim ister ki Cumhuriyeti istemiyorum da krallık olsun diyecek.''
Cumhuriyet Halk Partisi'nin, şu anda ''Türkiye'de Cumhuriyet tehlikeye düştü'' görüşünü dile getirdiğini belirten Bozbeyli, ''Cumhuriyet niye tehlikeye düşsün? Cumhuriyetten başka bir padişahlık mı isteyen var?'' dedi.
Anayasa'da ''Hakimiyet Milletindir'' yazınca ertesi gün hemen hakimiyetin milletin olmadığını dile getiren Bozbeyli, ''Bakımının yapılması lazım. Geliştirilmesi lazım ve biraz da sabredilmesi lazım diye düşünüyorum'' ifadesini kullandı.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesinde oluşturulan 12 Eylül Alt Komisyonu, Ramiz Ongun'u dinledi. 12 Eylül öncesinde yoğun provokasyonlar, kışkırtmalar yapıldığını kaydeden Ongun, ''12 Mart yapıldı. Başbakan'ın yakını bir genel müdür, yeni siyaseti tanzim etmek üzere görevlendirildi. Sonra 12 Eylül oldu, bu defa da bu Başbakan'ın yakını bir genel müdür, yeni siyaseti tanzim etti. Sonra Rahmetli Erbakan Hoca'nın başına da aynı şey geldi. Darbeler oluyor, asker sonra çekiliyor ama sivil siyaset, darbenin izlerini silmiyor, halkı siyasete dahil etmiyor'' diye konuştu.
Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Ramiz Ongun, Türkiye'de askerler kadar sivil siyasetçilerin de ''darbeci'' olduğunu belirterek, ''Türkiye darbeleri önlemek istiyorsa, halk siyasete ortak olmalıdır'' dedi.
''Türk ordusunda bir darbe geleneği bulunduğunu'', ancak sivil siyasetçilerin de askerler kadar ''darbeci'' olduğunu savunan Ongun, ''Türkiye darbeleri önlemek istiyorsa, halk siyasete ortak olmalıdır'' görüşünü ifade etti.
Ongun, AK Parti'nin İstanbul, Ankara, İzmir'de yapılan il kongrelerine binlerce kişinin katıldığına işaret ederek ''İstanbul il kongresine 100 bin kişi katılıyor, 600 kişi oy kullanıyor. Benim içinde bulunduğum siyasi hareketin tüm üyeleri, 3 kez yenilendi. Cevap hep 'görülen lüzum üzerine' oldu. Bir tek kişi kaldı. Bunun adı, 'canım istedi sildim.' Artık darbe konuşmaktan usandım. Bu ülkenin 20 yıldır başka konuşacak bir konusu yok mu?'' diye konuştu.
Her darbeden sonra halkın siyasetten tecrit edildiğini kaydeden Ongun, özellikle 12 Eylül'den sonra bunun daha belirgin şekilde yapıldığını anlattı. ''Halk sistemin içinde değil, darbe hala devam ediyor'' diyen Ongun, halkı sisteme dahil etmemenin, halkla alay etmek anlamına geldiğini söyledi. Ongun, halkın siyasete dahil edildiği yerlerde suiistimallerin de önlendiğini savundu.
Ongun, Ziraatçılar Birliği'ne o dönemde yapılan ve aydınlatılamayan bir baskınla ilgili iki kişinin adını verebileceğini, Komisyon'un kendilerini çağırıp dinleyebileceğini söyledi. Ongun, o dönemde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) bünyesindeki derneklerde yöneticilik yapan arkadaşları bulunduğunu ifade ederek, ''Apo meydana çıkmadan önce hepsi öldürüldü. Bunlar Apo'ya karşıydı. Ama bunların yerine gelen kişiler, Apo'yu kabul etti. Bu normal olabilir mi?'' dedi.
Ongun, alt komisyondan çıkışta gazetecilerin 4 Kasım'da yapılacak MHP kongresi ile ilgili soruyu yanıtlarken, ''Ben bu desteklemekten dolayı çok büyük tecrübe kazandım. Siyasette onu destekle, bunu destekle, çok zararlı bir işmiş. Ülkücülükte iyi bir şeydi. Ben de o amaçla yaptım ama siyasette tehlikeli oluyor. Ben destek mestek o işlere bakmıyorum. Türkiye demokratikleşecekse, darbeleri önlemenin yolu, halkı siyasetin işine katmaktır. 32 sene geçmiş, hala vatandaş siyasetin içinde değil, seyirci... 100 bin kişi katılıyor ama 600 kişi oy kullanıyor. Ayıp bir şey. İsterse AKP tek başına yapabilir. Yapamıyorsa; MHP yedek, yardımcı, hazır bir parti var. İkisi beraber değiştirebilir. Halkı siyasete ortak edebilirler. Bu vatanseverlik, demokrasi kriteridir. Geriye ne kaldı ki...Doğrusu bu kongreye karışmıyorum. Seyirciyim. Hayırlısı olsun'' karşılığını verdi.
***HABERİN DEVAMINA İLGİLİ DÖKÜMANLAR KISMINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ***
