2016-11-17 - 19:02
FETÖ 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU...
Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz darbe girişimini, darbelerin ve gizli oluşumların siyaset üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek başkanlığında toplandı. Komisyon, eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile eski Bursa Jandarma Bölge Komutanı emekli Tümgeneral Seyfullah Saldık'ı dinledi.
Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz darbe girişimini, darbelerin ve gizli oluşumların siyaset üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, AK Parti Burdur Milletvekili Reşat Petek başkanlığında toplandı.

Toplantıda Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nu dinlenmesine başlamadan önce Petek, komisyonda aldıkları karar ve İçtüzük gereği, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu'nun internet üzerinden canlı yayın yapmak için toplantı masasına koyduğu tablet bilgisayarını kaldırmasını istedi.

Kısa tartışmanın ardından Tanrıkulu, Bardakoğlu'na saygısı gereği, daha sonra bunu görüşmek üzere şimdilik kaldıracağını söyleyerek, tablet bilgisayarını koyduğu yerden kaldırdı.

Bardakoğlu, Türkiye'nin kendini 15 Temmuz'da bir travmayla karşı karşıya bulduğunu belirterek, bu durum karşısında kamuoyunun ortak bir duruş sergilemesinin takdire şayan olduğunu belirtti.

FETÖ'den birçok kesimin zarar gördüğünü ifade eden Bardakoğlu, "Emin olun bu 15 Temmuz olayından en fazla zarar gören dini değerler oldu, İslam dininin yüce değerlerinin böyle sorumsuzca, hunharca, hoyratça istismar edilerek darbeye adeta araç kılınması oldu. Öyle sanıyorum ki çocuklarımızın, torunlarımızın zihninde İslam dininin değerleri konusunda, İslam konusunda, din konusunda ciddi soru işaretleri bıraktı." diye konuştu.

FETÖ'nün 30, 40 yılı aşkın bir süredir dini değerleri kullanarak, eğitime önem vermeyi kullanarak bugünlere geldiğini belirten Bardakoğlu, örgütün kullandığı en önemli dini değerlerin başında bireyin Allah ve peygamberle ilişkisinin olduğunu dile getirdi.

Bardakoğlu, "Dini yapılanmaların bizatihi bir tehlike olduğunu ifade etmiyorum. Dini cemaatleşmeler, dini yapılanmalar vatan için millet için demokrasi için milletçe birlik bütünlük için bir tehlikedir anlamına gelmez bu ama bu Mehdici, Mesihçi, Allah'la görüşen, peygamberle görüşen, gizemlerle dolu bir dini propagandanın ve telkinin bir enfeksiyon alanı oluşturduğunu ve uygun şartlar oluştuğunda uluslararası ilişkilere ve kanlı veya gizli hesaplara girebileceğini anlatmak istiyorum." değerlendirmesinde bulundu.

Bir dini hareketin en çok dini kurumlarla ilişki kurması ve yapılanması gerektiğini dile getiren Bardakoğlu, ancak Cumhuriyetin temel kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlere eşit mesafede durarak yol aldığını kaydetti.

Bardakoğlu, FETÖ'nün 2007-2008'e kadar din alanıyla ciddi bir ilişki kurmadığını söyledi.

Avrupa'da yaşadığı bir anısını paylaşan Bardakoğlu, 2006-2007 yıllarında Almanya'da kutlu doğumla ilgili bir program gerçekleştirilmek istendiğini, bütün oluşumların bu etkinliğe katılmasının önemine vurgu yaptığını, Sünni ve Alevilerin de bulunduğu yaklaşık 16-17 grubun etkinlikte birleştiğini anlatarak, "Buraya katılmayan tek grup Fetullah Gülen grubu oldu." dedi. Bardakoğlu, Gülen grubunun Avrupa'daki diğer toplantılara da katılmadığını ifade etti.

Ali Bardakoğlu, FETÖ'nün 2007-2008'den sonra özellikle Balkanlar'da dini faaliyetleri artırdığını ve özellikle Arnavutluk dini teşkilatını ikna ettiğini belirterek, "Arnavutluk dini teşkilatı daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı ile irtibatını kesti." diye konuştu.

Her grupla iyi ilişki içinde olmayı, hukuken bir sıkıntı olmadığı müddetçe arzu ettiklerini ifade eden Bardakoğlu, şöyle konuştu:

"Türkiye, din konusunda bir yol ayrımında. Mehdici, Mesihci, deccalci, tekfirci, yani insanları kolayca tekfir edebilen, kolayca deccal diye hedefler gösterip kin ve nefreti oralarda yoğunlaştırabilen, Mehdi, Mesih beklentisiyle, kerameti kendinde menkul gizemli bir din anlatımıyla insanların zihinlerini bulandıran, dini değerleri istismar eden bir din yolundan mı yürüyeceğiz yoksa İslam dininin açık, seçik, arı duru, Diyanet İşleri Başkanlığının bugüne kadar koruduğu, Kur'an'a, sünnete ve dinin sahih bilgisine bağlı bir din yolundan mı yürüyeceğiz? Bu 15 Temmuz öyle zannediyorum ki bizi böyle bir yol ayrımına da getirmiş oldu.

Bu yol ayrımında olmak demek, dini cemaatlerin bir realite olarak varolmasını inkar etmek, onlarla mücadele etmek değil. Onları kendi alanlarında ve kendi çizgisinde kalmasını sağlamak ve aklımızı din konusunda doğru aydınlatmayı da Diyanet İşleri Başkanlığına, ilahiyat fakültelerine ve İslam dininin arı-duru, aydınlık bilgisine bırakmak gerekiyor. 15 Temmuz'dan bir ilahiyatçı olarak çıkaracağımız bir ders varsa o da din konusunun ciddiye alınması gerektiği; merdiven altında, kapalı kapılar altında verilen dini eğitimin ve dini değer telkininin giderek sorun üretebileceği, bizatihi omasa bile bir başka ulusal veya uluslararası bir projeyle birleştiği vakit çok kolay manipülasyona uğrayabileceği, evrilebileceği gerçeğidir."

Dini cemaatlerin din konusunda yazdıklarının öteden beri dikkatlerini çektiğini belirten Bardakoğlu, şöyle devam etti:

"Özeleştiri yapmak gerekirse, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu yazılıp çizilen, merdiven altı dediğim bilgilere karşı çok iyi bir mücadele verildiğini de söyleyemem. O da bizim kusurumuzdur. Fakat burada sorun dini telkinler ve dini bilgiler değil. Burada asıl sorun şifahi dini kültür ve inanışlardır.

Dini cemaatlerin, özellikle FETÖ'nün yazılı dokümanları arasında çok ciddi sorun olmayabilir. Çünkü o bilgiler bizim eleştiriden uzak yazılmış geleneksel kitaplarımızın satırları arasında bulunabilir. Asıl sorun, mensuplar arasında yaygınlaşan şifahi kültür, şifahi inançlar... Asıl sorun sadece dokümanlar değil, mensupları arasında kulaktan kulağa aktarılan, dilden dile dolaşan, gizli bir mücevheratmış gibi elden ele verilen o şifahi bilgilerdir. Zaten 15 Temmuz'u hazırlayan en önemli etkenlerden birisi FETÖ mensuplarının zihinlerinde çakılı olan o şifahi inanışlardır."

Bardakoğlu, açıklamasının ardından milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

Diyanet İşleri Başkanlığının "dinler arası diyalog" tabirini kullanmadığını anımsatan Bardakoğlu, bunun yerine "farklı din mensupları arasında diyalog" ifadesinin daha doğru bir tabir olduğunu belirttiklerini söyledi.

"Dinde eleştiri, doğru bilgi, rasyonalite olmadığı vakit dini bağlılıklar insanları hayattan, dünyadan, akıldan, izandan, basiretten koparabiliyor." diyen Bardakoğlu, 1800'lü yıllarda Hindistan'da ortaya çıkan Kadiyaniliğin, Amerika'daki Mormonluğun, FETÖ ile ortak paydaları olduğunu ifade etti.

Bardakoğlu, Kadiyaniliğin değişerek Mehdici, Mesihci bir harekete dönüştüğünü belirterek, dinde doğru bilgiyi esas almayan, gizem, sır, şifahi inançların peşinden koşulursa insanların din adına bir maceraya sürükleneceğini vurguladı.

Din eğitiminin devletin gözetiminde, açık ve şeffaf yapılmasının önemine değinen Bardakoğlu, bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının varlığının önemine işaret etti.

Bardakoğlu dini oluşumlar, inanışlar hakkında hem ilahiyat fakültelerinin hem de Diyanet İşleri Başkanlığının daha uyarıcı olması gerektiğinin altını çizerek, ancak bir devlet kurumu olan başkanlığın cemaatlerle, gruplarla belli bir mesafede olmayı, kavga etmemeyi prensip edindiğini bildirdi.

Bütün dini cemaatlere eşit mesafede olma politikasını sürdürdüklerini ifade eden Bardakoğlu, ancak Diyanetin, dini cemaatlerin neşriyatıyla ilgili toplumu uyarıcı görevini yapmakta biraz çekimser davrandığını söyledi.

"Diyanet İşleri Başkanlığı bugüne kadar sürdürdüğü çizgisini sürdürmek zorundadır. Eşit mesafede dursun." diyen Bardakoğlu, ilahiyat fakültelerinin de hala geçmiş yüz yıllarla vakit kaybettiğini, İslam dünyasında olup bitenle ilgilenenlerin az olduğunu dile getirdi.

Bardakoğlu, uydudan dini yayın yapan 15-20 kanal bulunduğuna işaret ederek, bunların her birinin sorunlu olduğunu ifade etti. Ali Bardakoğlu, "Televizyonlarda sahte bal satılmasını daha ehven bir durum görürüm. Ne olur? En fazla sahte baldan şeker hastası olur, sağlığına zarar verir. Ötekinde adamın zihin dünyası alt üst oluyor. Bu konuda da sadece Diyanete 'git bunlarla mücadele et' demek doğru olmaz." değerlendirmesini yaptı.

"Gizemli dini cemaatleşme çizgisinin her birinin benzeri riskler taşıyabileceğini ve o ilişki ağına girdiği vakit evrilebileceği gibi bir kaygıya sahibim." değerlendirmesinde bulunan Bardakoğlu, şöyle devam etti:

"Diyanet İşleri Başkanlığı bu çizgilerin hep dışında kalmıştır ama konu sadece Fetullahçı Terör Örgütü sebebiyle bir konu değildir. Türkiye'deki dini cemaatleşmelerin dikkatle izlenmesi ve kendi alanında kalması gerekir. Cemaatleşmeler siyaset, ticaret ve eğitim alanına kaydığı sürece zihinlerde benzeri sapmaların yaşanabileceğini ve bunun da ileride bir başka boyuta doğru evrilebileceğini düşünürüm. 14 asırlık İslam tarihi boyunca, ne zaman sahanın dışına çıkılmış ise hep orada başka oluşumlara zemin hazırlandı ve kaymalar oldu. Bu bakımdan da konu sadece Diyaneti değil, toplumun geleceğiyle ilgilenen her kurumu ilgilendiriyor."

FETÖ'nün Diyanette kadrolaşmasının en alt düzeyde olduğuna inandığını söyleyen Bardakoğlu, üst düzey ilahiyat eğitimi almış bir kişinin böyle bir cemaatin peşine gidip kapılanmasının çok zor olduğunu kaydetti. Bardakoğlu, "30 yıl tefsir okutmuş bir kişi, 'hiç haberim, hiç bilgim yok' diyen birisi bu olayların içinde. Ben bunun izahını yapamadım. Benim ilmimin yetmediği bir nokta bu." diye konuştu.

Bardakoğlu, Türkiye'de en çok satan 20 dini kitabın en sorunlu kitaplar olduğunu savunarak, 20'sinin de din konusunda zihinleri başka yerlere savuran kitaplar olduğunu söyledi. Bardakoğlu, diyanetin dini bilgiler ve inanışlar konusunda da uyarıcı olması gerektiğini vurguladı.

Dini cemaatlerin ilk görevinin "içe kapanma" olduğunu belirten Bardakoğlu, Müslüman kimliğinden öte bir alt aidiyetin toplumda çatlağı, nefreti, öfkeyi büyüteceğini ifade etti.

Yuva ve anaokullarında ölçülü, makul dindarlık telkini yapılmasının önemine de değinen Bardakoğlu, "Çocukları zamanında, doğru dini bilgiyle yetiştirmemiz gerekiyor." dedi.

Saldık, "TSK ve Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik büyük tehdit oluşturan paralel devlet yapılanmasına mensup şahısların gerek Silahlı Kuvvetler gerekse devletimize yönelik yıkıcı faaliyetlerinin açığa çıkarılmasını, sorumluların bulunmasını, adli cezaya çarptırılmasını talep ediyorum" şeklinde 22 Şubat'ta suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, "Ancak ne arayan ne soran oldu." dedi.

FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimi, darbe ve gizli oluşumların siyaset üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, Eski Bursa Jandarma Bölge Komutanı emekli Tümgeneral Seyfullah Saldık'ın bilgisine başvurdu.

Saldık, Bursa Garnizon ve Jandarma Bölge Komutanı olarak, 15 Temmuz gecesinde olanları ve sonrasında yaşadığı süreci anlatırken zaman zaman gözleri doldu.

Darbe gecesi evinde olduğunu, televizyonu açtığında çok tuhaf şeylerle, köprüdeki askerlerin görüntüleriyle karşılaştığını belirten Saldık, "IŞİD belası geldi, Boğaziçi Köprüsü'nü hedef aldı ki askere ihtiyaç duyuldu." diye düşündüğünü söyledi. Saldık, sonraki süreçte yaşanacakların aklına zerre kadar gelmediğini ifade etti.

Seyfullah Saldık, karargahtan sorumlu Kemal Albay'ın kendisini aradığını, "Vahim durum var, harekat merkezi beni aradı, Genelkurmaydan emir gelmiş, sıkıyönetim ilan edilmiş, Bursa'da da İl Jandarma Komutanı olan albay Yurdakul Akkuş Bursa Sıkıyönetim Komutanı olmuş." ve "Cemaatçi grup muhtemelen darbe yapıyor." dediğini aktardı.

Albaya buna asla izin vermeyeceklerini söylediğini, Jandarma Özel Harekat Taburunun (JÖH) nizamiyeye dizip mevzilendirilmesi, içeri girmeye çalışan olursa izin verilmemesi ve zorlayan olursa ateş edilmesi emri verdiğini vurgulayan Saldık, Bursa Valisi'ni aradığını kaydetti.

Nizamiyeden içeriye girdiğinde JÖH timi ile nizamiye yanındaki askerlere, gelen emri tanımadığını, içeriye kimseyi sokmayacaklarını, ihanetin parçası olmayacaklarını ifade ettiğini aktaran Saldık, JÖH taburunun, kendisine verdiği destekle darbenin önlenmesinde kilit rol oynadığını anlattı.

Saldık, karargah binasına doğru yürürken, önüne birinin dikildiği, nizamiyede görevli bu uzman jandarmanın, albayın emri olduğu, odasına gitmesi ve çıkmaması gerektiğini söylediğini bildirdi. Saldık, yaptığını tam söylerse hukukun farklı baktığını, söylemediği takdirde de algının başka olacağına işaret ederek, "Bunu anlattım, savcı 'Paşam ne yapıyorsun, orayı geç' dedi. Orayı öyle geçtim, basından izlemişsinizdir..." ifadelerini kullandı.

Silahlı askerlere, "Onu derhal tutuklayın." dediğini, sıkıyönetim komutanı olarak görevlendirilen albayın nizamiyeden birkaç adım içeri girdiğini, derhal dışarı çıkardığını belirten Saldık, makam odasında bir kriz merkezi kurduğuna dikkati çekti.

Saldık, Valiye, "Süratle polis ekibi gelirse, onların refakatinde gözaltıları başarabiliriz." dediğini, böylece darbecilerin karakolda gözaltına alınmasını sağladıklarını aktardı. Erken davranmalarıyla, darbecilerin gelip silahlarına ulaşmalarını önlediklerini dile getiren Saldık, darbeci albayın yanındaki görevlinin çantasından, darbe emri ve eklerinin, 81 ilin sıkıyönetim komutanları listesinin çıktığını kaydetti.

Başsavcı ile temasa geçtiklerini, askeri personel olduğu için üstünü emniyette arattıklarını, bu belgelerin ortaya çıktığını ifade eden Saldık, böylece her ilde sıkıyönetim komutanlarının gözaltına alınmalarının sağlandığını vurguladı.

Saldık, ilk darbecinin gözaltına alınmasının sağlandığını, bunun da başta Anadolu Ajansı olmak üzere basının haber yaptığını, vatana, millete büyük katkı sağladıklarını söyledi.

Yoğun gözaltı operasyonları yaptıklarını, ilk gruptan sonraki grupların kıpırdamasına dahi fırsat vermediklerini, Bursa'da askerlerin her görüldüğü noktada selamlandığını, alkışlandığını bildiren Saldık, "Hain gruba bakıp da ordunun tamamının sanki bunlardanmış gibi algı olması bizi çok üzdü. Hava Kuvvetleri içinde bu hainler varsa, ne kadar kahramanların da olduğunu o hainlerin önlenmesinde gösterildi." diye konuştu.

Saldık, her türlü entrikayı, kumpası yapmakta dünya ölçüsünde mahir olan bu gizli örgütün, bir yıldan bu yana kendisine Twitter üzerinden saldırdığını belirtti. Saldık, ertesi gün saat 11.30 sıralarında Ankara'dan aldığı telefonla dünyanın başına yıkıldığını anlatarak, İçişleri Bakanlığının 37 kişilik görevden uzaklaştırma listesinin içine, gece fiilen darbeye katılan "adi ve alçakların" arasına kendisinin de yazıldığına işaret etti.

Bunu anlatırken gözleri dolan Saldık, tehdit ve tehlikenin çok büyük olduğunu ifade etti.

Bölücü örgütün saldırısına maruz kaldığı, koruması uzman çavuşun şehit olduğu ve ilçe komutanının yanında mayına basarak şehit düştüğünü dile getiren Saldık, darbe gecesi yaşadığı stresi, felaketi o anda yaşamadığını belirtti. Saldık, yan tarafını müthiş ağrılar sardığı, böbreklerinin zarar gördüğünü sandığı ve 3 kilo verdiğini kaydetti.

Saldık, Valinin, İçişleri Bakanı'nı aradığını, "Orada bir yanlışlık oldu, düzelecek, dikkate almayın." dediğini, 15 gün sonra ikinci şoku yaşadığını ve kadrosuzluktan emekli edildiğini vurguladı.

Saldık, kendisinden olmayan her şeyi yok etmeyi hedef koyan hain örgütün, kendisiyle ilgili manipüle edici, "Nur yüzlü kardeşimiz..." tarzı twetleri üzerine, genel komutanlığın, bu tweetleri kendisine yazıyla gönderdiğini, "Hakkınızı arayın, TİB'e ya da Sulh Ceza Hakimliğine başvurun, sonuçtan bilgi verin." dediğini aktardı.

Ankara'da anayasal suçları araştırma cumhuriyet savcılığına, 22 Şubat'ta, "TSK ve Türkiye Cumhuriyetine yönelik büyük tehdit oluşturan paralel devlet yapılanmasına mensup şahısların gerek Silahlı Kuvvetler gerekse devletimize yönelik yıkıcı faaliyetlerinin açığa çıkarılmasını, sorumluların bulunmasını, adli cezaya çarptırılmasını talep ediyorum" şeklinde, suç duyurusunda bulunduğunu belirten Saldık, ayrıca detaylı bilgi vermek istediğini de ifade ettiğini kaydetti. Saldık, gözleri dolarak "Ne arayan ne soran oldu. Hiçkimse, hiçkimseyi 'sen şucusun, sen bucusun' diye itham edemez. Kimse bu ithamla ocu bucu olmaz. Ben vatan evladıyım. Büyük Türk milletinin tüm hasletlerine sahibim. Cumhuriyetimizin temel ilkelerine sahip bir insanım. İçimizdeki yarayı çok frenleyerek, çok süzgeçten geçirerek ifade ediyorum. Bu vatanda kimse kimseyi kumpaslara getirmesin." şeklindeki görüşlerini paylaştı.

Askeri ortamda bu kişilerin yapılarına baktıklarında dini nitelikli özelliklerinin çok ön planda olmadığını, yardımlaşma, sevecen olma, sempatik davranma gibi insani bazı özellikleri ön plana çıkardıklarını anlatan Saldık, özel amaçla 40 yıl önce projelendirilmiş, 40 yıl sonra ülkenin kaderini değiştirmeyi hedeflemiş bu kadar özel yapıyı genel tedbirlerle görmelerinin mümkün olmadığını söyledi.

Saldık, MİT içinde, devlet kurumlarında çalışacak personele ilişkin özel teşkilatlanma yapılması gerektiğini ifade etti. Saldık, devletin, eğitim gibi temel bir alanı maalesef bu grubun safına verdiğini bildirdi.

Darbe girişiminden önce Bursa Sıkıyönetim Komutanı olarak ismi geçen Yurdakul Akkuş'a dair şüphelerinin olduğunu, Akkuş'un, personele yönelik tutum ve davranışları itibarıyla sıkıntı yaratmaya başladığına dikkati çeken Saldık, buna müdahale ettiğini, ikaz yazısı verdiğini söyledi. Saldık, "Anladık, sezdik. Kemal Albay ile bu konuda şüpheyle baktık. Meydanı boş bırakmadık. Darbe olacağını zihinlerimizde bile algılayamadık. Darbe olacağını asla tahmin etmedim, edemedim." değerlendirmesinde bulundu.

Saldık, mezardan babası kalksa kanunsuz hiçbir işi yapmayacağını, milli, kanuni olmayan, vicdana sığmayan her türlü eylem ve işlemin karşısında olduğunu dile getirdi.

FETÖ'cülerin etkin mevkilerde bulunmadığı kanaatinde olduğunu, general seviyesinde bu işin temizlendiğine inandığını ifade eden Saldık, emekliliğinin de kendi tercihi olmadığını vurguladı.

Saldık, kendisinin evine gelip, yemeğini yiyen, misafir olan bir kişinin, daha sonra bu örgütsel karalamada başrolü oynadığını, istismar etmedikleri hiçbir insani duygu kalmadığını sözlerine ekledi.