2010-04-15 - 12:00
"KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE MİLLİ EGEMENLİK VE DEMOKRASİ" SEMPOZYUMU...
TBMM'nin 90. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında TBMM ile Ankara Üniversitesi işbirliğinde "Küreselleşme Sürecinde Milli Egemenlik ve Demokrasi" konulu sempozyum bugün TBMM Eski Senato Salonu'nda gerçekleştirildi.
TBMM'nin 90. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında TBMM ile Ankara Üniversitesi
işbirliğinde "Küreselleşme Sürecinde Milli Egemenlik ve Demokrasi" konulu sempozyum
bugün TBMM Eski Senato Salonu'nda gerçekleştirildi.

Düzenlenen sempozyuma TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Ankara Üniversitesi
Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Milletvekilleri,
TBMM Genel Sekreterliği, TBMM yöneticileri, Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlileri ve
ilgili kişiler katıldı.

"Küreselleşme Sürecinde Milli Egemenlik ve Demokrasi" sempozyumunun açılış
konuşmasını TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin yaptı.

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Türkiye'de 90 yıl içerisinde demokrasi ve
parlamenter hayatın zaman zaman kesintilere uğradığını, ancak, milletin
demokrasi ve milli egemenlik anlayışından hiçbir zaman vazgeçmediğini söyledi.

Şahin, kuruluş yıldönümünü sadece bir günle sınırlı tutmak yerine bu
coşkuyu geniş bir kapsamda tüm halkla paylaşabilecek etkinlikler düzenlendiğini
ifade etti.

Geçen yıl 19 Mayıs'tan beri süren bu etkinliklerin arasında kültürden
sanata, eğitimden spora kadar çok çeşitli programlar yer aldığını belirten Şahin,
''Ülkemizin çeşitli illerinde düzenlenen bu etkinliklerin yanı sıra,
bağımsızlığımızın, demokrasimizin, Cumhuriyetimizin kapılarını açan milli
egemenlik anlayışının milletimize en iyi şekilde anlatılmasına da özel önem
veriyoruz'' dedi.

En üstün güç olarak tanımlanan egemenlik kavramının, tarihsel serüven
içerisinde toplumlarda farklı biçimde değerlendirildiğini dile getiren Şahin,
egemenlik anlayışında yaşanan değişimler sonucunda insanlık tarihi boyunca
monarşiden oligarşiye, otokratik yönetimlerden demokrasiye doğru bir gelişim
görüldüğünü söyledi.

Birçok düşünce adamının egemenlik anlayışının gelişmesine önemli
katkılarda bulunduğunu, özellikle Fransız İhtilali, halkların temsiline dayanan
milli egemenlik anlayışı ve demokrasi fikrinin güçlenerek yaygınlaşmasında etkili
olduğunu anlatan Şahin, ''Demokrasi alanında yaşanan gelişmelerle birlikte;
halkın temsilcileri aracılığıyla yönetime katılabilmesi, kendi istek ve
beklentilerini hayata geçirebilmesi mümkün hale gelmiştir. İnsanların en temel
haklarının korunması, seçme, seçilme, düşüncelerini ifade edebilme, özel teşebbüs
kurabilme gibi haklarda gelişmeler yaşanmıştır. Milli egemenlik düşüncesi,
demokrasi, hukuk devleti, bireysel haklar ve özgürlükler ışığında yeniden
biçimlenmiş ve bugünkü konumuna ulaşmıştır'' diye konuştu.

Osmanlı'nın son döneminde ağırlık kazanan halk iradesinin yönetim
anlayışına yansıması yolundaki fikri çabaların, 1876 yılında ilan edilen Birinci
Meşrutiyetle sınırlı düzeyde sonuç verdiğini dile getiren Şahin, Osmanlı'nın son
döneminde yaşanan diğer girişimlerin ardından gerçek anlamda milli egemenliğe
dayalı Meclisin, bağımsızlık mücadelesini yürüten Atatürk'ün önderliğinde 23
Nisan 1920'de Ankara'da açıldığını anımsattı. Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü, ülkenin büyük bölümünün işgal
güçlerinin kontrolü altında olduğu bir dönemde Meclisimizin açılması, milli
egemenlik ilkesinin ülkemizdeki gelişimi bakımından dönüm noktası olmuştur.

Anadolu'da filizlenen direniş hareketi Erzurum ve Sivas kongreleriyle
örgütlenmiş, ardından yapılan seçimlerin sonucunda Meclisimiz, tam 90 yıl önce
açılmıştır. Meclisimizin açılmasıyla egemenliğin kaynağı ve kullanımına ilişkin
dönüşüm somutlaşmış ve kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Milli Mücadele milletin
topyekün özgürlüğü, çağın getirdiği siyasi, kültürel ve ekonomik hakların
kullanılabilmesi amacına dönüktür. Cumhuriyet güçlü bir milli irade kavramı
üzerinde yükselmiştir. Bu kavram Milli Mücadeleye ve Cumhuriyetin çağdaş
devrimlerine can vermiştir. Atatürk'ün Sivas'ta Milli Mücadeleyi anlatmak için
çıkardığı gazetenin adı İrade-i Milliye'dir. Ankara'ya geldiğinde ise burada
çıkardığı gazetenin adı Hakimiyet-i Milliye olmuştur. Bu bir tesadüf müdür?
Elbette ki hayır. Aziz Atatürk, milli egemenliğine dayalı yeni bir devlet
düşünmekte olduğunu böylece ortaya koymaktadır. Temelinde milli iradenin olduğu,
milletin tüm siyasal özgürlüklerini kullanabileceği, yönetime katılabileceği,
temel hak ve özgürlüklere dayalı, çağdaş bir devlet tasarlamaktadır. Bu, milletin
kendi devletidir ve milletin özlemlerini gerçekleştirmek için çalışacaktır. Artık
bir köylü çocuğu milletvekili, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı olabilecektir. Bu
yüzden bu ülkenin temelinde demokrasi vardır, milli irade vardır. Böylesine çetin
şartlar altında Meclisimizin açılması, kurtuluş mücadelesinin milli iradenin
rehberliğinde yürütülmesi, demokrasi tarihimiz bakımından gerçekten çok
önemlidir. Gücünü milli egemenlik anlayışından alan Meclisimiz, bağımsızlığımızın
kazanılmasını sağlamış, milletimizi şekil ve özü Cumhuriyet olan devlet yapısına
ulaştırmıştır.''

İlk olarak Amasya Genelgesi'nde, ''Milletin istiklalini yine milletim
azim ve kararı kurtaracaktır'' ifadesiyle işareti verilen milli egemenlik
anlayışının, 1921'den bugüne 4 Anayasada temel ve değiştirilemez ilke olarak
yerini aldığını hatırlatan Şahin, ''Aradan geçen 90 yıl içerisinde demokrasimiz
ve parlamento hayatımız zaman zaman kesintilere uğramıştır. Ancak milletimiz
demokrasiden ve milli egemenlik anlayışından hiçbir zaman vazgeçmemiştir''
dedi.

Demokrasilerde milli iradenin üzerinde hiçbir güç olmadığını ifade eden
Şahin, ''Demokrasi, milletin kendi kaderini kendisinin çizmesidir. Bir başka
ifadeyle egemenliğin millete ait olması, demokrasinin temel ve değiştirilemez
şartıdır'' diye konuştu. Şahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Cumhuriyetin ilk dönemlerinde tek parti anlayışıyla yürütülmeye
çalışılan demokrasi, çok partili hayata geçilmesiyle birlikte olgun ve katılımcı
bir sisteme dönüşmüştür. Böylece halkın etkin ve güçlü bir şekilde yönetime
katılması, çeşitli kesimlerin ve sınıfların politik aktör olarak toplumsal alanda
var olabilmesinin önünü açmıştır. Türkiye, bu çok partili dönemde güçlü bir
ekonomi, özgürlükçü bir demokrasiyle uluslararası sistemdeki yerini almaya
çalışmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin
geliştirilmesi mücadelesi verilmiştir. Meclisimiz kuruluşundan bugüne kadar
yaptığı yasal düzenlemelerle demokrasimizin, özgürlüklerimizin daha da gelişmesi
ve milli egemenlik anlayışının güçlenmesi için gayret göstermiştir. Bundan sonra
da kurucu iradeden aldığı ilham ve güçle milletimizin ihtiyaç duyduğu
düzenlemeleri hayata geçirecektir.''

Küreselleşmenin, bilgi ve teknoloji başta olmak üzere siyasetten
ekonomiye, güvenlikten çevreye kadar çok çeşitli alanlarda hızlı bir değişim
sürecinin yaşanmasına neden olduğunu belirten Şahin, iletişim ve enformasyon
alanında yaşanan gelişmeler nedeniyle bilginin sınır tanımaz bir şekilde ve hızda
dünyanın her köşesine ulaştığını kaydetti.

Küresel sermayenin serbest dolaşımıyla birlikte uluslararası şirketler
aracılığıyla tüm dünya ülkelerinde pazarlar oluşabildiğini, insan hakları,
demokrasi ve hukuk alanında meydana getirilen ortak değerler ve kuralların,
ülkelerin sistemlerine etki edebildiğini belirten Şahin, Birleşmiş Milletler,
Avrupa Birliği, NATO, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşların
faaliyete geçmesi dünya düzeninde değişimlerin kurumsal boyut kazanmasına neden
olduğunu söyledi.

Şahin, ''Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün
kudreti, milletlerarası hukukta da bağımsız bir gücü ifade etmektedir. Bu nedenle
uluslararası kuruluşlara üyelik, devletlerin yapısını etkileyerek egemenlik
anlayışlarında yeni bazı tartışmalara neden olmaktadır'' diye konuştu.

Özellikle tam üyelik müzakereleri sürdürülen AB ile entegrasyon sürecinde
bu tür tartışmaların yoğunluk kazandığını dile getiren Şahin, şunları söyledi:

''AB'nin temelinde, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerin
geliştirilmesi, barışçıl bir dünya özlemi ve Avrupa değerlerinin yaşatılması
bulunmaktadır. Küreselleşmenin oluşturduğu bu yeni durum, uluslararası
kuruluşların milli egemenlik anlayışına etkileri sadece ülkemizin değil tüm
dünyanın üzerinde durduğu konuların başında gelmektedir. AB ülkelerinde, Lizbon
Anlaşması ve Avrupa Anayasası tartışmalarının odağında da, egemenlik konusu yer
almıştır. Son dönemde ağırlık kazanan egemenlik tartışmaları, AB'nin geleceğini
belirleyebilecek kilit bir unsur haline gelmiştir. Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği
halinde milli egemenlik anlayışında ne gibi değişikliklerin yaşanması söz konusu
olacak? Bu konuda ufuk açıcı böylesi çalışmaların yapılması kuşkusuz çok
önemlidir. Dünyanın küresel bir köye döndüğü bir ortamda sınırları kapatarak
dünyadan soyutlanmak gerçekçi olmaktan uzaktır. Bugün vatandaşların refahı,
özgürlüğü, daha adil ve eşit bir topluma ulaşılması temel hedeftir. Bunu
sağlayabilen toplumlar, ileri ve öncü olarak değerlendirilmektedir. Milli
egemenlik ilkesi ne kadar hayat buluyor, demokrasi, temel hak ve özgürlükler ne
kadar yüceltiliyorsa, toplumlar küresel alanda da o kadar güçlü hale
gelebilmektedir. Bizim ihtiyacımız olan, küreselleşmeden korkup çekinmek değil,
daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük ve kalkınmayla şartları iyi
değerlendirerek ülkemiz için fırsata dönüştürmektir.''

''TBMM demokrasimizin, devletimizin ve geleceğimizin en büyük
güvencesidir'' diyen Şahin, TBMM'de sembolleşen üstün milli egemenlik ilkesinin
her zorluğu aşmada rehber olduğunu söyledi.

Şahin, ''Gücünü ve yetkisini milli iradeden alan TBMM, sorumluluklarını
ve görevlerini bu şuur ve heyecanla yerine getirmektedir'' dedi.

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ da özgürlük ve
egemenliğin hak değil bir sorumluluk olarak ele alınması gerektiğini söyledi.

Taluğ, küreselleşmenin insanlık için fırsatlar doğurduğu gibi ciddi
tehditleri de beraberinde getirdiğini söyledi.

Hacettepe Üniversitesinden (HÜ) Prof. Dr.
Mustafa Erdoğan, egemenliğin tam olarak millete ait olmadığını, milletten yönetme
yetkisi alanların, hareket alanının bürokratik iradeyle kısmen sınırlandığını
savunarak, ''Milli güvenlik siyasetinin belirlenmesinde, hükümetin,seçilmiş
olmayan ortağı vardır. Bunun gibi Anayasa Mahkemesi de fiilen yasama organının
ortağı haline gelmiştir'' dedi.

TBMM'nin 90. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında ''Küreselleşme
Sürecinde Milli Egemenlik ve Demokrasi'' konulu sempozyum düzenlendi.

Başkanlığını TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil'in yaptığı ilk oturum
''Milli Egemenlik, Demokratikleşme ve AB'ye Üyelik Perspektifi: Problemler ve
Beklentiler'' başlığı altında yapıldı.

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, ''Egemenlik millete mi ait?'' sorusuna hem
evet hem hayır yanıtını verdiğini belirtti. Egemenliğin millete ait olduğunu dile
getiren Erdoğan, ''Çünkü ara dönemler bir yana bırakılırsa-çok da istisna
sayılmaz-serbestçe seçimler yapılmıştır. Demokrasi tanımına uygun olarak seçimler
yapılıyor'' dedi.

Erdoğan, egemenliğin tam olarak millete ait olmadığını, çünkü milletten
yönetme yetkisi alanların, hareket alanının bürokratik iradeyle kısmen
sınırlandığını ifade etti. Erdoğan, ''Milli güvenlik siyasetinin belirlenmesinde
hükümetin, seçilmiş olmayan ortağı vardır. Bunun gibi Anayasa Mahkemesi de fiilen
yasama organının ortağı haline gelmiştir'' dedi.

Türkiye'de kuvvetler ayrılığıyla ilgili karışıklık olduğunu savunan
Erdoğan, kuvvetler ayrılığının, herkesin kendi alanında kalması anlamına
geldiğini kaydetti.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Akaya,
küreselleşmenin, SSCB'nin çökmesiyle tetiklendiğini ifade etti. Akaya,
içselleştirilse de içşelleştirilmese de küreselleşmenin, bir olgu olarak
karşılarında yer aldığını belirtti.

AB sürecinde, egemenlik kavramını yeni baştan sorgulamaları gerektiğini
kaydeden Akaya, anayasada, yasama yetkisinin devredilmezliği, millet egemenliği
gibi maddelerde, AB'ye yetki devrini, yetki paylaşmanı içeren düzenlemelerin
yapılmasını gerektirdiğini kaydetti.

Akaya, küreselleşmenin, hakların AB gibi uluslararası kuruluşlara devrini
gerektirdiğini belirterek, ''Bu çerçevede ulus devletten vazgeçecek miyiz
vazgeçmeyecek miyiz?'' diye sordu. Akaya, ulus devlet fikrinin, bir miktar
zayıflayacağını, ancak uzun zaman devam edeceğini vurguladı.

Demokrasinin, ''çoğunluğun yönetimi'' şeklinde algılama eğiliminin yüksek
olduğuna işaret eden Akaya, demokrasilerde çoğunluk yönetiminin gerekli ancak tek
başına yeter olmadığını belirtti. Akaya, demokrasinin çoğunluk yönetimine
indirgenmesinin, çoğunluk yönetimini kutsamak anlamına geleceğini, geçmişte
Hitler, Stalin döneminde bunun örneklerinin görüldüğünü dile getirdi.

Akaya, ''demokrasi eşittir milli egemenliktir'' formülünün
geliştirilemeyeceğini belirterek, ''Beklentim, toplumsal uzlaşıların
sağlanmasıdır. Demokrasinin karar, nisap sayılarıyla açıklanmaya
çalışılmamasıdır. Demokratik teamüllerin, kuralların önünde olmasıdır. Kendisine,
yönetmek üzere egemenlik verilen siyasi otoritenin bu yetkisinin sınırsız
olmadığına yönelik bir kanaatin yerleşmesidir'' diye konuştu. (12.00)