2012-10-05 - 15:20
TBMM Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma Komisyonu, eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ve gazete patronlarını dinledi.
Sabah Gazetesi'nin eski patronu Dinç Bilgin, 28 Şubat süreciyle ilgili olarak ''O zamanki Türkiye başka Türkiye'ydi. O zaman başbakanlar faklıydı. Şimdiki gibi Başbakan, Meclis olsaydı, Türkiye'nin başına bunlar gelmezdi'' dedi.
TBMM Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma Komisyonu, gazete patronlarını dinledi. Dinç Bilgin, gazeteci bir ailenin çocuğu olduğunu ve kendisinin de 1960'dan beri gazetecilik yaptığını belirterek, bütün darbeleri yaşadığını söyledi.
28 Şubat'a giden günlerde 4 ulusal ve bir yerel gazete, 40 yakın dergi ve 2 ulusal televizyon kanalının sahibi olduğunu hatırlatan Bilgin, ''talihsiz bir bankacılık serüveni yaşadığını'', 2001 yılında tutuklandığını, ancak hiçbir hüküm giymeden 11 ay çete kurma suçundan tutuklu kaldığını söyledi. Bilgin, 2000 yılından sonra bütün mal varlığını kaybettiğini, emekli eski gazeteci olduğunu ifade etti.
28 Şubat dönemine gelinen günlerde Türkiye'nin en büyük iki basın kuruluşundan birinin patronu olduğunu dile getiren Bilgin, ''Büyük servetim, her şeyim vardı. 28 Şubat sonrasında hiçbir şeyim kalmadı. O döneme gelmeden önce basında inanılmaz güçlü bir rekabet sürüyordu. Doğan ile benim grubum arasında promosyon savaşları vardı. Bu iş siyasi arenaya da sirayet etti. Grup olarak DYP'ye destek olduk, Doğan Grubu da ANAP'a...Basının işlevi o tarihte bozulmaya başladı. Bir gazetenin dağıtımını yapmaktan vazgeçtiğimiz doğrudur; Akşam Gazetesi... Büyük televizyon promosyonu vardı. Biz mali sorumluluk altında kalmamak için almadık. Bunun siyasi yönü yok'' dedi.
AK Parti Kayseri Milletvekili Yaşar Karayel'in ''Medya patronu olarak banka işlerine niye, nasıl girdiniz- Yarıştan dolayı mı yoksa finansman açığınızı kapatmak için mi girdiniz-'' sorusuna karşılık Bilgin, ''Bankası olmayan gazete patronu yoktu o zaman. 28 Şubat'ta banka sahibi olmadım, ondan çok sonradır. İhaleyi alan da ben değildim. Güneş Taner pek doğru bilgi vermemiş. Ben sonradan ihaleyi alan Cavit Çağlar'a, büyük hata yaparak ortak oldum. Bankasının kötü durumda olduğu bana söylenmedi'' diye konuştu.
Etibank'ta generallerin görev alma nedenine ilişkin soruya Bilgin, ''Vural Beyazıt vardı, başka generaller yoktu. Rasyonel, akılcı bir gerekçe söyleyemem. Vural Beyazıt, rahmetli Ercan Arıklı'nın dostuydu, onun tavsiyesiyle yönetime aldık. Zamanın ruhu o tarihte farklıydı. Hataydı bana göre...''karşılığını verdi.
Bilgin, kendi medya grubunda çalışan bazı gazetecilerin yüksek ücretlerle transfer olması, bunlar arasında Fatih Çekirge'nin transfer ücretinin sorulması üzerine, ''Abartı var ama doğrudur. Kıyasıya rekabet halindeydik. Grup olarak büyümüştük, büyük reklam gelirlerine varmıştık. Büyük İstanbul sermayesi de bizim rekabetimizden hoşlanmıyordu; 'oturup konuşun, kavga etmeyin, uslu çocuk olun' diyorlardı. Ben yaramaz çocuktum. Manşetleri ortak atma, önceden hazırlama olmadı. Ama rekabeti durdurduk. Fatih Çekirge Ankara temsilcimizdi; Uzanlar gazete çıkarınca oraya geçmek istedi. Geçmemesi için maddi imkan sunduğumuz doğru. Çekirge söylenin çok üstünde bir rakamla transfer oldu. Benim duyduğum 5 milyon dolardı''diye konuştu.
''Kendi yanında çalışan Zafer Mutlu'nun nasıl gazete sahibi olduğu'' sorusuna karşılık Bilgin, iyi bir işveren olduğunu ve arkadaşlarına büyük imkan sağladığını belirterek, ''Benim fakirleşmem bir büyük talihsizlik. Sabah Grubu olarak büyük suikasta maruz kaldık. Kim yaptı, onu bilemem. Biçilen görevi yapmayacağımız, yapmadığımız....Bir miktar onun da etkisi vardır. Ankara'ya sık gelen, siyasi lobi yapan gazete patronu değildim. Eğlenerek gazete yapan biriydim. Askerlerle hiç ilişkim olmadı. Genelkurmay'a gidip gelen, kuvvet komutanlarını tanıyan biri değildim. İstanbul Orduevi'ne bile gitmedim'' dedi.
Bilgin, gazetecilerin işlerine niçin son verildiği sorusuna karşılık şöyle konuştu:
''Hiçbirinin işlerine son verilmedi. Bir kez Genelkurmay'a davet edildim. Karadayı ile görüştüm, bir odaya alındım, orada Genelkurmay ikinci Başkanı Çevik Bir ve Erol Özkasnak ile pek hoş olmayan 15-20 dakika geçirdim. Sabah Grubu'ndaki yazarlarla ilgili şikayetlerini söylediler. Bana bir bülten gösterdiler. Askerlere servis edilen bülteni gösterdiler. Yazarların yazısının altında 'aslında şunu demek istiyor' şeklinde notlar vardı. Gazetenin böyle okunmasının doğru olmadığını söyledim. Onlar Türk ordusunun geleneklerinde söz edip ben de karşılık verince aramızda tatsız bir hava oluştu. Yemekte Allah'tan Özkasnak yoktu. Havadan sudan konuşarak çıktım oradan. Gazetecilerin işten atılmasına ilişkin telkin yapılmadı, bana mektup yazılmadı. Genelde o tür işler Ankara büroları kanalıyla gelirdi. Bana manşet telkini yapılmadı.
Bilgin, Mesut Yılmaz'a ''Beni bankaya ortak et'' isteğinde bulunmadığını vurgulayarak, ''İhaleyi almak için Cavit Çağlar'ın baskı yapıp yapmadığını bilmiyorum ama yapmış olabilir. En büyük talihsizliğim Etibank'tır. Bir gece Cavit Çağlar beni aradı, aramızda o zamana kadar iyi değildi, 'Etibank'ı aldım, ortak olmanı istiyorum' dedi. Kendisine, 'benim uykumu kaçırma' dedim sonra o hikayeyi unuttum. Gazetede söylediğimde 'aman patron yapalım' dediler. Burnumuzu soktuk'' dedi.
Bir soru üzerine ''Tansu Çiller'in DYP'sini destek olduklarını'' ifade eden Bilgin, şöyle devam etti:
''Garip bir Türkiye olmuştu. Özelleştirmeler yapılıyordu, elektrik dağıtımında Trakya bir medya grubuna, Bursa bir başka medya kuruluşuna veriliyordu, kamu kaynakları böyle veriliyordu. Medya kuruluşları kamu ihalelerine girip alıyorlardı, doğru ya da yanlış. Ben o dönemde Sabah Grubu olarak bunun dışında durdum, hiçbir kamu ihalesine girmedik. Etik olarak çok büyük yanlışlar vardı. Basının bu tür işlere girmemesi gerekiyordu. Salt gazetecilik olmalıydı işi. Sadece işim basın iken halim çok iyiydi, başka işlere burnumu sokunca sıfırlandım. Türkiye'nin ayarı kaçmıştı. Basın 4. güç olmaktan çıkıp, kendisini 2. ve 3. güç haline getirmişti. İhale peşinde koşmadık, zaten almadık da... Etibank faciası dışında bu tür işlere girmedim, girilmesine karşıyım. Gazeteler salt gazetecilikle meşgul olmalı, kamuyla ilişkileri olmamalı ki gerçek gazetecilik yapsınlar. ''
Bilgin, 28 Şubat sürecine yönelik bir soruyu yanıtlarken, o dönem Türkiye'nin farklı olduğunu belirterek, şunları söyledi:
''Türkiye koptu, gazeteciler olarak biz de koptuk. O zamanki Türkiye başka Türkiye'ydi. O zaman başbakanlar faklıydı. Şimdiki gibi Başbakan olsaydı, şimdiki gibi Meclis olsaydı, böyle komisyon kurup darbeleri araştıracak Meclis olsaydı, Türkiye'nin başına bunlar gelmezdi. Yeter derecede demokrat, cesur olmadığımız doğru, buna sağduyu demek çok ayıp olur. O zamanı bir hatırlayın. O zamanki Türkiye'yi hatırlayın. Bırakın Genelkurmay başkanlarınınkini, üst düzeylerin beyanatı ortalığı inletirdi. O tarihte demokrat, cesur, askeri darbelerle kavga eden basın çıkmadı. Uzlaşmak basının işine geldi. O tarihte bütün müesseseleriyle iş sakata varmıştı. Basın da kendini soyutlayamadı. Daha kahramanca davranabilir miydim emin değilim ama davranmalıydım. O günkü iklim, yalnız asker değil, bir de yargı vardı. Hatırlayın o tarihte başsavcıları, savcıları...Kahramanca direnmeliydi ama sonuç alır mıydı pek emin değilim. ''
Bilgin, ''O dönemde maddi durumu en iyi olan sizdiniz. Sizi basındaki birlikteliğe iten kuvvet neydi?'' sorusuna, ''Komisyonun araştırdığı kuvvet o... Sorumluluğu başkasına atamam. Rahat etmek, daha çok Avrupa'ya gitmek, teknelere binmek...Tehditlerden uzak kalmak da var'' karşılığını verdi.
''Bu tehditlerin kaynağı kim?'' sorusuna karşılık Bilgin, ''Türkiye'deki genel hava....Sivil askeri vesayet... Hepsi var içinde'' dedi.
Bilgin, geçmişin en başarılı gazete patronu olduğunu, Yeni Asır'ın 1985 yılındaki satışının 120 bine çıktığına ve bunun bir gazete için çok önemli olduğuna işaret ederek, ''parasını medya işinden kazandığını'' belirtti. BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in ''helale haram katınca bereketi olmuyor' sözlerine, ''Aynen...'' karşılığını verirken Şemdin Sakık'ın bazı gazetecilerin işten çıkarılmaları ile ilgili ifadelerine, ''Benim açımdan da utanç vericiydi'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nun 12 Eylül alt komisyonu, Güneş'in bilgisine başvurdu.
1979'da İçişleri Bakanlığı yapan Hasan Fehmi Güneş, 12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje ve senaryo olmadığını ifade ederek, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' dedi.
12 Eylül'ü, ''önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe'' olarak değerlendiren Güneş, toplumun buna hazırlandığını, hazırlanması için bir sürecin işletildiğini söyledi. Güneş, askeri bir idareyle ülkenin yönetilmesi, daha sonraki dönemin bu şekilde dizaynının amaçlandığını ifade etti.
Güneş, 12 Eylül'ün kararlaştırılmış bir olay olduğunu, ülkenin buraya doğru götürüldüğünü anlatarak, sıkıyönetim, askeri yönetim, cinayetler, Kahramanmaraş ve Çorum gibi olaylarla, ara kademelerde yapılması gerekenlerin gerçekleştirildiğini söyledi.
Kahramanmaraş olaylarının temel nedenini, ''askeri yönetime geçiş için bir aşama katetmek'' olarak gösteren Güneş, bundan önceki dönemde bazı siyasi liderlerin, basının önünde Ecevit Hükümeti'ne ''Bırakın, beceremiyorsanız askere teslim edin'' çağrıları yaptığını belirtti. Güneş, Demirel ve Türkeş'in, bu açıklıkta söylediğini kaydederek, askere teslim etmenin, sivillerin, ''Ben bunu beceremedim, başaramadım, aciz kaldım'' ifadesiyle eşanlamlı olduğunu vurguladı.
12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo olmadığını belirten Güneş, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, bana sorarsanız CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' görüşünü dile getirdi.
Güneş, Kahramanmaraş olaylarının, Alevi-Sunni çatışması olduğu görüşüne katılmadığını söyleyerek, ''Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları, ayrıca hazırlanmış bir olaydı. Bunun içinde kamu erkini kullanan resmi yapılar da vardı. MİT, o konuda gerekli istihbaratı vermemişti. Benim kuşkum, olayı kolaylaştırmıştı'' diye konuştu.
Kahramanmaraş olayları sonrasında mahkemenin cezaları, bireysel suç kabul ederek hüküm oluşturduğuna, örgütlü eylemden söz etmediğine işaret eden Güneş, bunun eksiklik olduğunu belirtti. Güneş, ''Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim'' dedi.
Güneş, Anadolu'da hiçbir cenazeye karşı, Türk halkının tepki göstermeyeceğini dile getirerek, ''İnanç açısından kendisinden uzak görse bile cenaze namazını kılmamak ancak bir tertip, hazırlıkla olabilir. Kahramanmaraş olayları tertiplenmiştir ve başarıya ulaşmıştır; sıkıyönetim ilanını sağlamıştır'' görüşünü savundu.
Sıkıyönetimin 12 ilde ilan edildiğini ancak askerlerin, tüm ülkede ilanını istediğini ifade eden Güneş, göreve geldikten bir süre sonra sıkıyönetim uygulanan 12 ilden 2'sinde sıkıyönetimi gerektirecek suç işlenmediğini, normal yönetime dönülebilineceği izlenimi verilmesi için 2 ilden kaldırılmasına yönelik hazırlık yapmak istediğini anlattı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na da konuyu açtığını, MGK toplantısında gündeme getirdiğini anımsatan Güneş, MGK toplantısında yaşananları şöyle aktardı:
''Askeri kanattan yanlış hatırlamıyorsam, Kara Kuvvetli Komutanı söz aldı, konuşmuyor, defterden yazılı notları okuyordu. 'Türkiye'nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz takip edemiyoruz' denildi. Sayın Cumhurbaşkanı, 'Ne yapalım, İçişleri Bakanı azaltılsın, askeri kanat tüm ülkede ilan edilsin diyor' dedi. Ben oylanmasını söyledim. Başbakan, oylanmamasını istedi, daha sert durum olacağını düşünüyordu herhalde. 'Cumhurbaşkanı olarak, siz karar verin' dedi. Cumhurbaşkanı da 'Öyleyse ne artıralım ne eksiltelim' dedi. Bu olay, askeri yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Abdi İpekçi olayı, Ankara'daki Piyangotepe, Bahçelievler'de TİP'lilerin öldürülmesi olayları...Toplam olarak baktığımızda tüm ülkede askeri yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Sıkıyönetimi bir hastalık olarak gördüm, ben komutanları onlar da beni sevmedi. Sıkıyönetim, şiddeti bir yönetim aracı olarak kullandı, terörü önlemek için daha yüksek bir devlet terörü uyguladı. Sıkıyönetim başarılı olmadı ancak terörü tırmandırdı.''
Abdi İpekçi suikasti sanığını yargıya çıkmadan önce dinlediğini, sorgunun bir kez de kendi önünde yapıldığını ifade eden Güneş, İpekçi'yi tanımadığını söylediğini, ''Büyük başın öldürülmesi lazım'' deyip, kendisine silah verildiğini anlattığını belirtti.
Askeri yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlandığını kaydeden Güneş, büyük proje olduğunu düşündüğünü dile getirdi.
Güneş, dönemin Amasya Belediye Başkanı'nın, bakanlığı döneminde kendisini aradığını, bir ABD'linin şehirde gezdiğini ve randevu talebinde bulunduğunu söylediğini aktardı. Güneş, ABD'lin, ''Bölgede bir çatışma çıksa sağ sol, Alevi-Sunni, işçi işveren çatışması mı çıkar- Aleviler'in gücü, sol örgütlenmeler nedir, sendikalar güçlü mü-'' yönünde sorular yönelttiğini anlattı.
Bir gazetecinin, ''Bir ABD'li geziyor, haberiniz var mı-'' diye sorduğunu, ''Haberimiz var, izliyoruz'' dediğini ifade eden Güneş, bu haberin gazetede çıkmasından sonra ABD Büyükelçiliği'nin ayağa kalktığını, ''Türk diplomatları, ABD'de istediği yerde geziyor, bu bize saldırı'' diye tepki gösterildiğini aktardı. Güneş, bu kişinin Türkiye'ye değil, Kıbrıs'a akredite olan, bir CIA ajanı olduğunu tespit edildiğini bunu üzerine ABD'nin tepkisinden vazgeçtiğini vurguladı.
Güneş, Manisa'da bir siyasetçinin öldürüldüğüne, yarım saat sonra ise karşı taraftan bir kişinin vurulduğuna işaret ederek, sözlerini, ''Bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak, karar vermek, yarım saatlik bir olay değildir. Yarım saat sonra oluyorsa, bu ikisi birlikte planlandı demektir. Her iki tarafın kullandığı silahlar elimizdeydi, sağcılar, solcular aynı silahı kullanmış olabiliyorlardı. Başbakan'a, 'Öğrenci, sendika üyeleri gibi amatörlerin yapacağı iş değil, daha büyük bir güçle muhatabız, ona ulaşmamız lazım' dedim. MİT'e 'İstihbarat verin' dedim, MİT Başkanı'na gittim, 'Bana istihbarat vermiyorsunuz' dedim. Kahramanmaraş olaylarında, MİT'in olumsuz rolünü göreceksiniz. O gün MİT, askeri bir yapı. Başbakan'a bağlı olması şeklen, o gün aslında Genelkurmay'a bağlıdır'' diye sürdürdü.
Komisyon Üyesi Selçuk Özdağ'ın, bir kanun değişikliğiyle bu yapıyı düzeltmeyi düşünüp düşünmediğini sormasına Güneş, ''Yapamadım, Başbakan da yapamadı. Korktuk, karşımızdaki güçten'' karşılığını verdi.
Güneş, döneminde Mısır Büyükelçiliği'nin işgal edildiğini anımsatarak, İsrail ve Mısır büyükelçiliklerine yönelik planlanan eylemlerin MİT'e bildirildiğini ancak kendilerinin sonradan haberdar olduğunu ifade etti.
Özdağ'ın, neden siyasi hayatına bir süre ara verdiği sorusuna ise Hasan Fehmi Güneş, ''Bu benim aptallığım. İddialı insanlar, dikkatli olmak durumunda, salaklık, aptallık yapmamalılar. Bunu becerememişim'' karşılığını verdi.
Mehmet Ali Ağca konusuna da değinen Güneş, Ağca'nın askeri garnizondan kaçırıldığını söyledi. Güneş, ''Bir ziyaret için gitseniz, kendi başınıza çıkamazsınız. Normal bir firar, soruşturma aşaması olarak görmedim'' dedi.
Komisyonun, tarihi bir görev yaptığını dile getiren Güneş, üyelerden özel harp dairesini incelemelerini istedi. Güneş, ''Özel harp dairesi konusu, birinci derece sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konu. Bugün nerededir, ulaşmak, eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet o yüzden halkından özür dilemeli. Kenan Evren zamanında, Köşkün içinde özel grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi, Evren'in damadı bu grubun neresindeydi, bu grup hangi olaylarla görevlendirildi, hangi cinayetlerde parmağı olabilir- Bunun cevabını bilmiyoruz'' diye konuştu.
Güneş, 1 Mayıs ile ilgili İngiltere'den Schotland Yard'tan yardım istediğini, kendisinin ve Başbakan'ın bizzat ilgilendiğini, ancak net bilgilere ulaşamadıklarını söyledi.
***HABERİN DEVAMINA İLGİLİ DÖKÜMANLAR KISMINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ***
TBMM Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma Komisyonu, gazete patronlarını dinledi. Dinç Bilgin, gazeteci bir ailenin çocuğu olduğunu ve kendisinin de 1960'dan beri gazetecilik yaptığını belirterek, bütün darbeleri yaşadığını söyledi.
28 Şubat'a giden günlerde 4 ulusal ve bir yerel gazete, 40 yakın dergi ve 2 ulusal televizyon kanalının sahibi olduğunu hatırlatan Bilgin, ''talihsiz bir bankacılık serüveni yaşadığını'', 2001 yılında tutuklandığını, ancak hiçbir hüküm giymeden 11 ay çete kurma suçundan tutuklu kaldığını söyledi. Bilgin, 2000 yılından sonra bütün mal varlığını kaybettiğini, emekli eski gazeteci olduğunu ifade etti.
28 Şubat dönemine gelinen günlerde Türkiye'nin en büyük iki basın kuruluşundan birinin patronu olduğunu dile getiren Bilgin, ''Büyük servetim, her şeyim vardı. 28 Şubat sonrasında hiçbir şeyim kalmadı. O döneme gelmeden önce basında inanılmaz güçlü bir rekabet sürüyordu. Doğan ile benim grubum arasında promosyon savaşları vardı. Bu iş siyasi arenaya da sirayet etti. Grup olarak DYP'ye destek olduk, Doğan Grubu da ANAP'a...Basının işlevi o tarihte bozulmaya başladı. Bir gazetenin dağıtımını yapmaktan vazgeçtiğimiz doğrudur; Akşam Gazetesi... Büyük televizyon promosyonu vardı. Biz mali sorumluluk altında kalmamak için almadık. Bunun siyasi yönü yok'' dedi.
AK Parti Kayseri Milletvekili Yaşar Karayel'in ''Medya patronu olarak banka işlerine niye, nasıl girdiniz- Yarıştan dolayı mı yoksa finansman açığınızı kapatmak için mi girdiniz-'' sorusuna karşılık Bilgin, ''Bankası olmayan gazete patronu yoktu o zaman. 28 Şubat'ta banka sahibi olmadım, ondan çok sonradır. İhaleyi alan da ben değildim. Güneş Taner pek doğru bilgi vermemiş. Ben sonradan ihaleyi alan Cavit Çağlar'a, büyük hata yaparak ortak oldum. Bankasının kötü durumda olduğu bana söylenmedi'' diye konuştu.
Etibank'ta generallerin görev alma nedenine ilişkin soruya Bilgin, ''Vural Beyazıt vardı, başka generaller yoktu. Rasyonel, akılcı bir gerekçe söyleyemem. Vural Beyazıt, rahmetli Ercan Arıklı'nın dostuydu, onun tavsiyesiyle yönetime aldık. Zamanın ruhu o tarihte farklıydı. Hataydı bana göre...''karşılığını verdi.
Bilgin, kendi medya grubunda çalışan bazı gazetecilerin yüksek ücretlerle transfer olması, bunlar arasında Fatih Çekirge'nin transfer ücretinin sorulması üzerine, ''Abartı var ama doğrudur. Kıyasıya rekabet halindeydik. Grup olarak büyümüştük, büyük reklam gelirlerine varmıştık. Büyük İstanbul sermayesi de bizim rekabetimizden hoşlanmıyordu; 'oturup konuşun, kavga etmeyin, uslu çocuk olun' diyorlardı. Ben yaramaz çocuktum. Manşetleri ortak atma, önceden hazırlama olmadı. Ama rekabeti durdurduk. Fatih Çekirge Ankara temsilcimizdi; Uzanlar gazete çıkarınca oraya geçmek istedi. Geçmemesi için maddi imkan sunduğumuz doğru. Çekirge söylenin çok üstünde bir rakamla transfer oldu. Benim duyduğum 5 milyon dolardı''diye konuştu.
''Kendi yanında çalışan Zafer Mutlu'nun nasıl gazete sahibi olduğu'' sorusuna karşılık Bilgin, iyi bir işveren olduğunu ve arkadaşlarına büyük imkan sağladığını belirterek, ''Benim fakirleşmem bir büyük talihsizlik. Sabah Grubu olarak büyük suikasta maruz kaldık. Kim yaptı, onu bilemem. Biçilen görevi yapmayacağımız, yapmadığımız....Bir miktar onun da etkisi vardır. Ankara'ya sık gelen, siyasi lobi yapan gazete patronu değildim. Eğlenerek gazete yapan biriydim. Askerlerle hiç ilişkim olmadı. Genelkurmay'a gidip gelen, kuvvet komutanlarını tanıyan biri değildim. İstanbul Orduevi'ne bile gitmedim'' dedi.
Bilgin, gazetecilerin işlerine niçin son verildiği sorusuna karşılık şöyle konuştu:
''Hiçbirinin işlerine son verilmedi. Bir kez Genelkurmay'a davet edildim. Karadayı ile görüştüm, bir odaya alındım, orada Genelkurmay ikinci Başkanı Çevik Bir ve Erol Özkasnak ile pek hoş olmayan 15-20 dakika geçirdim. Sabah Grubu'ndaki yazarlarla ilgili şikayetlerini söylediler. Bana bir bülten gösterdiler. Askerlere servis edilen bülteni gösterdiler. Yazarların yazısının altında 'aslında şunu demek istiyor' şeklinde notlar vardı. Gazetenin böyle okunmasının doğru olmadığını söyledim. Onlar Türk ordusunun geleneklerinde söz edip ben de karşılık verince aramızda tatsız bir hava oluştu. Yemekte Allah'tan Özkasnak yoktu. Havadan sudan konuşarak çıktım oradan. Gazetecilerin işten atılmasına ilişkin telkin yapılmadı, bana mektup yazılmadı. Genelde o tür işler Ankara büroları kanalıyla gelirdi. Bana manşet telkini yapılmadı.
Bilgin, Mesut Yılmaz'a ''Beni bankaya ortak et'' isteğinde bulunmadığını vurgulayarak, ''İhaleyi almak için Cavit Çağlar'ın baskı yapıp yapmadığını bilmiyorum ama yapmış olabilir. En büyük talihsizliğim Etibank'tır. Bir gece Cavit Çağlar beni aradı, aramızda o zamana kadar iyi değildi, 'Etibank'ı aldım, ortak olmanı istiyorum' dedi. Kendisine, 'benim uykumu kaçırma' dedim sonra o hikayeyi unuttum. Gazetede söylediğimde 'aman patron yapalım' dediler. Burnumuzu soktuk'' dedi.
Bir soru üzerine ''Tansu Çiller'in DYP'sini destek olduklarını'' ifade eden Bilgin, şöyle devam etti:
''Garip bir Türkiye olmuştu. Özelleştirmeler yapılıyordu, elektrik dağıtımında Trakya bir medya grubuna, Bursa bir başka medya kuruluşuna veriliyordu, kamu kaynakları böyle veriliyordu. Medya kuruluşları kamu ihalelerine girip alıyorlardı, doğru ya da yanlış. Ben o dönemde Sabah Grubu olarak bunun dışında durdum, hiçbir kamu ihalesine girmedik. Etik olarak çok büyük yanlışlar vardı. Basının bu tür işlere girmemesi gerekiyordu. Salt gazetecilik olmalıydı işi. Sadece işim basın iken halim çok iyiydi, başka işlere burnumu sokunca sıfırlandım. Türkiye'nin ayarı kaçmıştı. Basın 4. güç olmaktan çıkıp, kendisini 2. ve 3. güç haline getirmişti. İhale peşinde koşmadık, zaten almadık da... Etibank faciası dışında bu tür işlere girmedim, girilmesine karşıyım. Gazeteler salt gazetecilikle meşgul olmalı, kamuyla ilişkileri olmamalı ki gerçek gazetecilik yapsınlar. ''
Bilgin, 28 Şubat sürecine yönelik bir soruyu yanıtlarken, o dönem Türkiye'nin farklı olduğunu belirterek, şunları söyledi:
''Türkiye koptu, gazeteciler olarak biz de koptuk. O zamanki Türkiye başka Türkiye'ydi. O zaman başbakanlar faklıydı. Şimdiki gibi Başbakan olsaydı, şimdiki gibi Meclis olsaydı, böyle komisyon kurup darbeleri araştıracak Meclis olsaydı, Türkiye'nin başına bunlar gelmezdi. Yeter derecede demokrat, cesur olmadığımız doğru, buna sağduyu demek çok ayıp olur. O zamanı bir hatırlayın. O zamanki Türkiye'yi hatırlayın. Bırakın Genelkurmay başkanlarınınkini, üst düzeylerin beyanatı ortalığı inletirdi. O tarihte demokrat, cesur, askeri darbelerle kavga eden basın çıkmadı. Uzlaşmak basının işine geldi. O tarihte bütün müesseseleriyle iş sakata varmıştı. Basın da kendini soyutlayamadı. Daha kahramanca davranabilir miydim emin değilim ama davranmalıydım. O günkü iklim, yalnız asker değil, bir de yargı vardı. Hatırlayın o tarihte başsavcıları, savcıları...Kahramanca direnmeliydi ama sonuç alır mıydı pek emin değilim. ''
Bilgin, ''O dönemde maddi durumu en iyi olan sizdiniz. Sizi basındaki birlikteliğe iten kuvvet neydi?'' sorusuna, ''Komisyonun araştırdığı kuvvet o... Sorumluluğu başkasına atamam. Rahat etmek, daha çok Avrupa'ya gitmek, teknelere binmek...Tehditlerden uzak kalmak da var'' karşılığını verdi.
''Bu tehditlerin kaynağı kim?'' sorusuna karşılık Bilgin, ''Türkiye'deki genel hava....Sivil askeri vesayet... Hepsi var içinde'' dedi.
Bilgin, geçmişin en başarılı gazete patronu olduğunu, Yeni Asır'ın 1985 yılındaki satışının 120 bine çıktığına ve bunun bir gazete için çok önemli olduğuna işaret ederek, ''parasını medya işinden kazandığını'' belirtti. BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in ''helale haram katınca bereketi olmuyor' sözlerine, ''Aynen...'' karşılığını verirken Şemdin Sakık'ın bazı gazetecilerin işten çıkarılmaları ile ilgili ifadelerine, ''Benim açımdan da utanç vericiydi'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nun 12 Eylül alt komisyonu, Güneş'in bilgisine başvurdu.
1979'da İçişleri Bakanlığı yapan Hasan Fehmi Güneş, 12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje ve senaryo olmadığını ifade ederek, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' dedi.
12 Eylül'ü, ''önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe'' olarak değerlendiren Güneş, toplumun buna hazırlandığını, hazırlanması için bir sürecin işletildiğini söyledi. Güneş, askeri bir idareyle ülkenin yönetilmesi, daha sonraki dönemin bu şekilde dizaynının amaçlandığını ifade etti.
Güneş, 12 Eylül'ün kararlaştırılmış bir olay olduğunu, ülkenin buraya doğru götürüldüğünü anlatarak, sıkıyönetim, askeri yönetim, cinayetler, Kahramanmaraş ve Çorum gibi olaylarla, ara kademelerde yapılması gerekenlerin gerçekleştirildiğini söyledi.
Kahramanmaraş olaylarının temel nedenini, ''askeri yönetime geçiş için bir aşama katetmek'' olarak gösteren Güneş, bundan önceki dönemde bazı siyasi liderlerin, basının önünde Ecevit Hükümeti'ne ''Bırakın, beceremiyorsanız askere teslim edin'' çağrıları yaptığını belirtti. Güneş, Demirel ve Türkeş'in, bu açıklıkta söylediğini kaydederek, askere teslim etmenin, sivillerin, ''Ben bunu beceremedim, başaramadım, aciz kaldım'' ifadesiyle eşanlamlı olduğunu vurguladı.
12 Eylül'ün, sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo olmadığını belirten Güneş, ''Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, bana sorarsanız CIA'nın da içinde olduğu, ABD'nin desteklediği bir projeydi'' görüşünü dile getirdi.
Güneş, Kahramanmaraş olaylarının, Alevi-Sunni çatışması olduğu görüşüne katılmadığını söyleyerek, ''Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları, ayrıca hazırlanmış bir olaydı. Bunun içinde kamu erkini kullanan resmi yapılar da vardı. MİT, o konuda gerekli istihbaratı vermemişti. Benim kuşkum, olayı kolaylaştırmıştı'' diye konuştu.
Kahramanmaraş olayları sonrasında mahkemenin cezaları, bireysel suç kabul ederek hüküm oluşturduğuna, örgütlü eylemden söz etmediğine işaret eden Güneş, bunun eksiklik olduğunu belirtti. Güneş, ''Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim'' dedi.
Güneş, Anadolu'da hiçbir cenazeye karşı, Türk halkının tepki göstermeyeceğini dile getirerek, ''İnanç açısından kendisinden uzak görse bile cenaze namazını kılmamak ancak bir tertip, hazırlıkla olabilir. Kahramanmaraş olayları tertiplenmiştir ve başarıya ulaşmıştır; sıkıyönetim ilanını sağlamıştır'' görüşünü savundu.
Sıkıyönetimin 12 ilde ilan edildiğini ancak askerlerin, tüm ülkede ilanını istediğini ifade eden Güneş, göreve geldikten bir süre sonra sıkıyönetim uygulanan 12 ilden 2'sinde sıkıyönetimi gerektirecek suç işlenmediğini, normal yönetime dönülebilineceği izlenimi verilmesi için 2 ilden kaldırılmasına yönelik hazırlık yapmak istediğini anlattı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na da konuyu açtığını, MGK toplantısında gündeme getirdiğini anımsatan Güneş, MGK toplantısında yaşananları şöyle aktardı:
''Askeri kanattan yanlış hatırlamıyorsam, Kara Kuvvetli Komutanı söz aldı, konuşmuyor, defterden yazılı notları okuyordu. 'Türkiye'nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz takip edemiyoruz' denildi. Sayın Cumhurbaşkanı, 'Ne yapalım, İçişleri Bakanı azaltılsın, askeri kanat tüm ülkede ilan edilsin diyor' dedi. Ben oylanmasını söyledim. Başbakan, oylanmamasını istedi, daha sert durum olacağını düşünüyordu herhalde. 'Cumhurbaşkanı olarak, siz karar verin' dedi. Cumhurbaşkanı da 'Öyleyse ne artıralım ne eksiltelim' dedi. Bu olay, askeri yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Abdi İpekçi olayı, Ankara'daki Piyangotepe, Bahçelievler'de TİP'lilerin öldürülmesi olayları...Toplam olarak baktığımızda tüm ülkede askeri yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Sıkıyönetimi bir hastalık olarak gördüm, ben komutanları onlar da beni sevmedi. Sıkıyönetim, şiddeti bir yönetim aracı olarak kullandı, terörü önlemek için daha yüksek bir devlet terörü uyguladı. Sıkıyönetim başarılı olmadı ancak terörü tırmandırdı.''
Abdi İpekçi suikasti sanığını yargıya çıkmadan önce dinlediğini, sorgunun bir kez de kendi önünde yapıldığını ifade eden Güneş, İpekçi'yi tanımadığını söylediğini, ''Büyük başın öldürülmesi lazım'' deyip, kendisine silah verildiğini anlattığını belirtti.
Askeri yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlandığını kaydeden Güneş, büyük proje olduğunu düşündüğünü dile getirdi.
Güneş, dönemin Amasya Belediye Başkanı'nın, bakanlığı döneminde kendisini aradığını, bir ABD'linin şehirde gezdiğini ve randevu talebinde bulunduğunu söylediğini aktardı. Güneş, ABD'lin, ''Bölgede bir çatışma çıksa sağ sol, Alevi-Sunni, işçi işveren çatışması mı çıkar- Aleviler'in gücü, sol örgütlenmeler nedir, sendikalar güçlü mü-'' yönünde sorular yönelttiğini anlattı.
Bir gazetecinin, ''Bir ABD'li geziyor, haberiniz var mı-'' diye sorduğunu, ''Haberimiz var, izliyoruz'' dediğini ifade eden Güneş, bu haberin gazetede çıkmasından sonra ABD Büyükelçiliği'nin ayağa kalktığını, ''Türk diplomatları, ABD'de istediği yerde geziyor, bu bize saldırı'' diye tepki gösterildiğini aktardı. Güneş, bu kişinin Türkiye'ye değil, Kıbrıs'a akredite olan, bir CIA ajanı olduğunu tespit edildiğini bunu üzerine ABD'nin tepkisinden vazgeçtiğini vurguladı.
Güneş, Manisa'da bir siyasetçinin öldürüldüğüne, yarım saat sonra ise karşı taraftan bir kişinin vurulduğuna işaret ederek, sözlerini, ''Bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak, karar vermek, yarım saatlik bir olay değildir. Yarım saat sonra oluyorsa, bu ikisi birlikte planlandı demektir. Her iki tarafın kullandığı silahlar elimizdeydi, sağcılar, solcular aynı silahı kullanmış olabiliyorlardı. Başbakan'a, 'Öğrenci, sendika üyeleri gibi amatörlerin yapacağı iş değil, daha büyük bir güçle muhatabız, ona ulaşmamız lazım' dedim. MİT'e 'İstihbarat verin' dedim, MİT Başkanı'na gittim, 'Bana istihbarat vermiyorsunuz' dedim. Kahramanmaraş olaylarında, MİT'in olumsuz rolünü göreceksiniz. O gün MİT, askeri bir yapı. Başbakan'a bağlı olması şeklen, o gün aslında Genelkurmay'a bağlıdır'' diye sürdürdü.
Komisyon Üyesi Selçuk Özdağ'ın, bir kanun değişikliğiyle bu yapıyı düzeltmeyi düşünüp düşünmediğini sormasına Güneş, ''Yapamadım, Başbakan da yapamadı. Korktuk, karşımızdaki güçten'' karşılığını verdi.
Güneş, döneminde Mısır Büyükelçiliği'nin işgal edildiğini anımsatarak, İsrail ve Mısır büyükelçiliklerine yönelik planlanan eylemlerin MİT'e bildirildiğini ancak kendilerinin sonradan haberdar olduğunu ifade etti.
Özdağ'ın, neden siyasi hayatına bir süre ara verdiği sorusuna ise Hasan Fehmi Güneş, ''Bu benim aptallığım. İddialı insanlar, dikkatli olmak durumunda, salaklık, aptallık yapmamalılar. Bunu becerememişim'' karşılığını verdi.
Mehmet Ali Ağca konusuna da değinen Güneş, Ağca'nın askeri garnizondan kaçırıldığını söyledi. Güneş, ''Bir ziyaret için gitseniz, kendi başınıza çıkamazsınız. Normal bir firar, soruşturma aşaması olarak görmedim'' dedi.
Komisyonun, tarihi bir görev yaptığını dile getiren Güneş, üyelerden özel harp dairesini incelemelerini istedi. Güneş, ''Özel harp dairesi konusu, birinci derece sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konu. Bugün nerededir, ulaşmak, eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet o yüzden halkından özür dilemeli. Kenan Evren zamanında, Köşkün içinde özel grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi, Evren'in damadı bu grubun neresindeydi, bu grup hangi olaylarla görevlendirildi, hangi cinayetlerde parmağı olabilir- Bunun cevabını bilmiyoruz'' diye konuştu.
Güneş, 1 Mayıs ile ilgili İngiltere'den Schotland Yard'tan yardım istediğini, kendisinin ve Başbakan'ın bizzat ilgilendiğini, ancak net bilgilere ulaşamadıklarını söyledi.
***HABERİN DEVAMINA İLGİLİ DÖKÜMANLAR KISMINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ***
