2012-10-16 - 13:32
TBMM DARBE VE MUHTIRALARI ARAŞTIRMA KOMİSYONU...
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, AK Parti İstanbul Milletvekili Nimet Baş'ın başkanlığında toplandı. Komisyon bugün ilk olarak, Refahyol Hükümeti'nde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Ufuk Söylemez'i dinledi. Söylemez, sıcak paraya geçit vermeyen milli bir ekonomik politika uyguladıklarını belirterek, ''ABD ve emperyal güçler bunu istemediler. ABD için Milli Görüş gömleğini çıkarırsan sorun yok, ABD için en tehlikeli politika milliliktir'' dedi.
Refahyol Hükümeti'nin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ufuk Söylemez, sıcak paraya geçit vermeyen milli bir ekonomik politika uyguladıklarını belirterek, ''ABD ve emperyal güçler bunu istemediler. ABD için Milli Görüş gömleğini çıkarırsan sorun yok, ABD için en tehlikeli politika milliliktir'' dedi.

Söylemez, Refahyol Hükümeti döneminde, yaşanan siyasi çalkantılara, antidemokratik girişimlere ve koalisyon sorunlarına rağmen ekonominin bir yılda yüzde 7.5 büyüdüğüne dikkati çekerek, ''Reel faizler yüzde 12'ydi. Refahyol dönemi, son 20 yılda Hazine borçlarının geriye gittiği tek seneydi. Sıcak paraya geçit vermeyen milli bir ekonomik politika uyguladık. Borçlanmayı azaltan bir Hükümet'tik. IMF, Amerika ve dış güçleri rahatsız etti bu durum. ABD ve emperyal güçler bunu istemediler. ABD açısından Milli Görüş gömleğini çıkarırsan sorun yok, ABD için en tehlikeli politika milliliktir'' diye konuştu.

AK Parti'nin de bu durumu bildiği için hükümeti kurarken ''Milli Görüş gömleğini çıkardık'' demek zorunda kaldığını öne süren Söylemez, AK Parti'nin ''Milli Görüş gömleğini yeniden giydim'' demesi durumunda ülkenin yeniden 28 Şubat benzeri bir süreci, daha da kötü bir biçimde yaşayabileceğini iddia etti.

Söylemez'in bu sözleri üzerine Komisyon Başkanı Nimet Baş, AK Parti Hükümetleri'nin zaten milli hükümetler olduğunu ve ülkenin milli çıkarlarını gözettiğini ifade etti.

Refahyol Hükümeti'ni ilk olarak ekonomik yönden yıpratmayı denediklerini, bunun için IMF yöneticileri ile Türkiye'deki belirli medya kuruluşlarının işbirliği halinde olduğunu belirten Söylemez, ''Kriz uyarısı'' şeklinde başlıklarla ve Yasemin Çongar imzasıyla yayımlanan bazı haberleri anımsatarak, bunların maksatlı olduğunu söyledi.

Dış güçler ve ülke içindeki belirli odaklar tarafından Refahyol Hükümeti ve koalisyon ortağı DYP'nin hedef alındığını dile getiren Söylemez, bunlar olurken Refah Partisi içinde bazı isimlerin de süreci tırmandıran ve iyice gerilimi artıran tutum ve davranışlar içinde olduğunu savundu. Söylemez, ''Rahmetli Erbakan antiemperyalist bir insandı ama partisi içindeki bu hadiselere engel olamıyordu'' şeklinde konuştu.

Söylemez, Kıbrıs politikasında dik durduklarını, teröre karşı sınır ötesi operasyonlar düzenlediklerini, milli ekonomi uyguladıklarını vurgulayarak, ''IMF'den borç almayan tek ekonomi bakanıyım'' dedi.

Refahyol Hükümeti'ni ''içeriden çökertme operasyonu'' olarak nitelendirilen, koalisyon ortağı DYP'de yaşanan milletvekili istifalarının sorulması üzerine Söylemez, ''O dönemde DYP'lilerin baskı, şantaj ve çıkar karşılığında istifa ettiklerinin doğru olmadığını düşünüyorum'' diye konuştu.

DYP'nin merkez sağ partisi olduğunu ve Refah Partisi içindeki radikal hareketlere açık olmadığını ifade eden Söylemez, istifalarda hem bu hareketlerin hem de yaşanan sürecin DYP'yi eritiyor olmasının etkili olduğunu ve istifacıların bu gelişmelere tepkili olduğunu söyledi.

''O dönemde TÜSİAD'ın bazı üyeleri bize yapmadıklarını bırakmadılar'' diyen Söylemez, bu kişilerin kontrollerindeki medya organları ve bazı kurumlarla Hükümet aleyhine pek çok girişimin içinde olduklarını ve tam bir yıpratma politikası uyguladıklarını ifade etti.

28 Şubat'ta Demirel'in rolünün sorulması üzerine Söylemez, ''Demirel'in basiretli durduğu kanaatindeyim. Demirel'in darbeyle anılması sağlıklı değil. O dönem ne devedir ne de kuş. 28 Şubat açık bir darbe değildi, ama yaşanan sürecin de demokratik olduğu söylenemez'' şeklinde konuştu.

Bugün ''Arap Baharı'' gibi planlı hadiselerin yaşandığını öne süren Söylemez, ''İlk renkli devrim 28 Şubat'tır. Ukrayna, Gürcistan gibi ülkelerde daha sonra yapıldı'' dedi.

28 Şubat sürecinin tek sorumlusunun ordu olarak görülmesinin yanlış olduğunu dile getiren Söylemez, ''Asker de durumdan vazife çıkardı diyebiliriz'' dedi.

Söylemez, komisyon toplantısının sonunda, ''Vicdanlı Kapitalizm Yoktur'' adlı kitabını imzalayıp, Komisyon Başkanı Nimet Baş'a hediye etti.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, Kılavuz'u dinledi. Kılavuz, Necmettin Erbakan'ın Başbakanlığı döneminde uygulamaya konulan kamu bankalarına yönelik havuz sisteminin doğru ve yararlı bir yöntem olduğunu savundu.

Vakıfbank eski Genel Müdürü Hasan Kılavuz, 28 Şubat sonrasında, belli kişilere kredi verilmesi için anormal baskı gördüğünü söyledi.

28 Şubat sürecinde askerin bizzat kışkırtıldığını ve azmettirildiğini ileri süren Kılavuz, bazı çevrelerin ''Asker Hükümeti bir an evvel yıksın da ülkenin kaynaklarını biraz da biz ele geçirelim'' bekleyişi içinde olduğunu iddia etti. Kılavuz, sürecin ardından da bunun bir yansıması olarak havuz sisteminin alelacele kaldırıldığını kaydetti.

Daha sonra kamu kaynaklarının bankalara aktarılmasından en fazla istifade edenin işadamları ve büyük müteahhitler olduğunu belirten Kılavuz, Başbakan Mesut Yılmaz'a giderek bankaların kaynaklarının birkaç holding tarafından kullanılır hale getirilmesinin doğru olmadığını anlattığını, Yılmaz'ın da kendisini hoşgörüyle karşılayarak dinlediğini söyledi. Kılavuz, ''Ama o dönemde anormal baskı gördük belli kişilere kredi vermemiz için. Ama ben kafama yatmayan kimseye kredi vermedim. Kısa süre sonra da ayrılmak zorunda kaldım'' dedi.

Kılavuz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bir teminat mektubu için bankasına başvuruda bulunduğunu, teminat mektubunun verilmemesi yönünde talimat geldiğini de anlattı.

Kılavuz, ''O dönemde mali bir çok atraksiyon yapıldı ve devlet çok büyük zarara uğratıldı. Kamu bankaları çok kötü kullanıldı ve 2001 krizi geldi, dayandı. Kemal Derviş bu ülkeye zarar vermiştir. 3,5 milyar dolar parayı IMF'den alabilmek için 5 bankayı kapattılar. Hazine'ye verilen zarar, IMF'den alınan paradan fazladır. Benim AK Parti ile alakam yok. Ama doğruya doğru, eğriye eğri, bu ülke iyi yönetilemediği için AK Parti doğmuştur ve 10 yıldır iktidardadır. Her şey askere rücu ediliyor. Askere o darbeyi çağrıştıran siyasilerdi. Siyasiler dik dursaydı, en ufak bir şey olmazdı'' diye konuştu.

Yeşil sermayeyi, ''Vatandaşı dini olarak sömüren, söğüşleyen sistem'' olarak gördüğünü belirten Kılavuz, bunlar arasında yurtdışında vatandaşlardan para toplayan şirketler, Kombassan, Yimpaş, ''Jet Fadıl''ın bulunduğunu anlattı.

AK Parti Erzurum Milletvekili Cengiz Yavilioğlu'nun, ''Ülker de İhlas da vardı'' sözlerine Kılavuz, ''Hayır yoktu. Peşinden koşuyorduk, ben onlara yeşil sermaye olarak bakmıyorum. Bu ülkenin adam gibi sermayecileri, Anadolu sermayeleri. Biz onların peşinde koştuk. Ahmet Çalık'ın babası Mahmut Amca'nın kapısına kadar giderdim Malatya'da, bizden kredi kullansın diye'' karşılığını verdi.

Kılavuz, Yavilioğlu'nun ''Brifingde dağıtılan yeşil sermaye listesinde bunlar da var'' sözlerine, ''Askere gidip onların isimlerini veren rakip konumundaki sivillerdir. Biz siviller ülkeyi bu hale getirdik. Askeri azmettiren siviller...'' dedi.

Oyak ile ilgili bir soruya karşılık Kılavuz, ''Yıllarca Oyak ve TSK Vakfı'nın paralarını alabilmek için bankalar yarışırdı. Bence sisteme siyasilerin bakması lazım. TSK'nın maaşları farklıdır. Bu sandıkları kurduran zamanın siyasileridir. Oyak, kanunla kurulmuş. Askerleri siyasilerden ayırt etmeyecek bir mekanizmanın kurulması lazım. Ben emekli olduğumda aldığım para albaydan düşük. Niye- Genel müdürlük yaptım ben- Esas bunlara bakılması lazım'' diye konuştu.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesindeki 12 Eylül darbesine ilişkin alt komisyon, dönemin DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç ile Gazeteci Aslan Değirmenci'yi dinledi.

12 Eylül darbe dönemi öncesinde Türkiye'nin ekonomik durumunu irdeleyen Kuruç, 1960 yılından sonra ülkede ''fabrika çağı''nın başladığını, sahneye ''Ne olacak bu memleketin hali-'' demeye başlayan aktörlerin çıktığını ifade etti. Bu yeni aktörlerin ''orta sınıf'' olarak nitelendirilebileceğini anlatan Kuruç, ''Bu sınıf bir süre sonra örgütlü hale geldi ve taleplerde bulunmaya başladı. Bu dönemde, mevcut güçler, yani sermaye ve asker birbirine yaklaştı. Böylece ülkede iki ayrı güç merkezi oluştu'' dedi.

Kuruç, 1970'li yıllarda dünyanın durumuna paralel olarak Türkiye'de de ekonomide sorunlar başladığını, dış ülkelerin bu dönemde yardıma yanaşmadıklarını, ülkede kendi istediklerini ekonomik politikaların uygulanmasını istekilerini söyledi.

Aynı dönemde, 15 Mayıs 1979 yılında, TÜSİAD'ın başlattığı ''ilan kampanyası''nı bir muhtıra olarak değerlendiren Kuruç, ''Ecevit, ya bu muhtıraya direnecekti ya da teslim olup bırakıp gidecekti. Ama Ecevit, direnmeyi tercih etti. Başbakan Ecevit'in eşi Rahşan Hanım beni telefonla aramış ve bu ilanı Turgut Özal'ın hazırladığını söylemişti'' dedi.

12 Eylül darbesine ilişkin tartışmalarda, ''Bu darbeyi ABD yaptı'' denildiğini belirten Kuruç, ''Dış güçler, 'darbe olsun' demezler. Onların istediği bir şey vardır. Bugün Yunanistan'dan ne istiyorlarsa, o gün bizden aynısını istemişlerdi: 'Borçlarınızı ödeyin...' Darbe onlar için önemli değildir, önemli olan bu borçların ödenmesidir. Borçlar nasıl ödenecek; halka ödettirilecek- Dış güçlerin baskısı bundan ibarettir. Ama darbe yöntemini, iç güçler tercih eder ve yaparlar'' diye konuştu.

1978 yılında, kendisini dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in aradığını anlatan Kuruç, şöyle devam etti:

''Evren, 'Genelkurmay Başkanlığı'nın lojman ihtiyacı var. Subaylarım halkın arasında oturuyorlar, halk gibi düşünmeye başlıyorlar' dedi. Aradan bir süre geçti. DPT olarak hazırladığımız kalkınma planı taslak halindeyken ihtiyaç ve önerileri almak için iş adamları ile sendikalarla ve ilgili kurumlarla toplantılar yapıyorduk. Genelkurmay Başkanlığı'nda da savunma ihtiyacına ilişkin talepleri de almak için bir sunum yaptık. Sunumun sonunda Evren, 'Ben burada lojmanları göremedim' dedi. Biz de 'Lojmanlar bu palanın içinde ayrı olarak değerlendirilmez' demiştik.''

Gazeteci Aslan Değirmenci de 12 Eylül 1980 darbesine ilişkin, sağ ve soldan öne çıkan 12 kişiyle yaptığı söyleşiyi kitap haline getirdiğini belirtti. Her iki tarafın da darbenin amaçlarına ilişkin ortak görüşleri olduğunu ifade eden Değirmenci, ''Temel kazanımların yok edildiği, sessiz toplum yaratılmak istendiği, topluma adeta format atıldığı, askeri vesayetin pekiştirilmek istenmesi ve darbenin Ergenekon ürünü olduğu ortak görüşler arasında. 12 Eylül'ün en kötü armağanı ise 1982 Anayasası oldu'' dedi.

28 Şubat sürecine de değinen Değirmenci, bu konuda uzun süre araştırma yaptığını ciddi bir belge birikimine sahip olduğunu, bu belgeleri komisyona da sunacağını söyledi.

Söz konusu belgeler ışığındaki tespitlerini anlatan Değirmenci, şöyle devam etti:

''Batı Çalışma Grubu yoğun bir şekilde 'fişleme çalışması' yapıyordu. Dindar subayların tespit edilmesi için özel bir istihbarat birimi oluşturulmuştu. Camiler kontrol altına alınmıştı. Dönemin siyasetçileri hakkında karalama politikaları yapılıyordu. Darbeye direnmesi muhtemel politikacılara, canlı yayınlarda sorulacak sorular önceden medyaya paslanıyordu. Polisler, okudukları gazetelere göre ayrılıyordu.''

''Eğer medya ayağı olmasaydı, bu Batı Çalışma Grubu boşlukta kalırdı'' diyen Değirmenci, bazı medya patronları ve sendika başkanlarının komisyona gelerek kendilerini aklamaya çalıştıklarını, bu durumun, komisyonun güvenirliğini de sarstığını ileri sürdü.

Eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 28 Şubat sürecinde görevini yapmadığını öne sürerek, ''Yargılanması gerekirdi'' dedi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'na, 28 Şubat sürecine ilişkin bilgi veren dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Orakoğlu, o dönemin kurumlar arası birlik ve beraberliğe zarar verdiğini, toplumda kamplaşmaya yol açtığını söyledi.

Mili Güvenlik Siyaset Belgesi'nin ilk kez iktidarın bilgisi dışında değiştirildiğini ifade eden Orakoğlu, tehditte ilk sıraya irticanın konulduğunu belirtti. Belgenin o dönemde Anayasa'nın da üzerinde görüldüğünü anlatan Orakoğlu, ''Bu süreçte Türkiye'nin dışarıya karşı savunma refleksi kırıldı, laik-anti laik çatışmasıyla gerginlik zirveye çıkarıldı. 28 Şubat sürecinde Türkiye'nin genleriyle oynandı, tek tip insan istendi'' diye konuştu.

Orakoğlu, 28 Şubat'ın diğer darbelerden en önemli farkının, öncesinde hükümete ve Cumhurbaşkanı'na bildirilmesi olduğuna işaret etti.

Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan ''fişleme'' belgesini elde ettiklerini ve belgenin dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e iletildiğini anlatan Orakoğlu, Demirel'in, görüşmeye çağırdığı dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'ya belgeyi iade ettiğini söyledi. Demirel'in işlem yapmadan belgeyi iade etmesi üzerine kendilerine yönelik operasyon yapıldığını savunan Orakoğlu, askeri savcılık tarafından tutuklandığını belirtti.

Demirel'in 28 Şubat sürecinde görevini yapmadığı kanaatinde olduğunu dile getiren Orakoğlu, ''Yargılanması gerekirdi'' dedi.

Orakoğlu, Batı Çalışma Grubu belgesini kendisine Hanefi Avcı'nın verdiğini, Avcı'nın da bunu dönemin istihbaratçı polis Kadir Sarmusak'tan aldığını anlattı.

Batı Çalışma Grubu'nun Türkiye'yi darbe şartlarına hazırlamak için kurulduğunu öne süren Orakoğlu, bu kapsamda Türkiye genelinde 11 milyon kişinin fişlendiğini söyledi. Orakoğlu, Genelkurmay Başkanlığı'nın ıslak imzalı Batı Çalışma Grubu'na ait 5 belgeyi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiğini vurguladı.

Orakoğlu, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ile polisliğe bakışlarının farklı olduğunu da anlatarak, ''İstihbarat Daire Başkanlığı'na Ağar'ın kadrolarını tasfiye etmek amacıyla getirilmiştim, Ağar bunu öğrendi'' dedi.

Eski TMSF Başkanı Ahmet Ertürk de komisyona, 28 Şubat sürecinin başta bankacılık olmak üzere finans sektörüne etkileri hakkındaki görüşlerini anlattı.

Ertürk, 1960 darbesiyle birlikte Türkiye'de bir ''vesayet rejimi'' kurulduğunu belirterek, böylece olayların insanların zihninde olağan hale getirildiğini söyledi. Darbe öncesindeki şartların hayata etkileri bakımından darbe sonrasındaki dönemden daha önemli olduğunu dile getiren Ertürk, 28 Şubat sürecinde de yargı, sivil toplum, medya ve üniversitelerin rol almasının acı bir örnek olduğunu kaydetti.

Ertürk, ''Birilerinin 'darbeyi önledim' sözü de gerçek değildir ve o da senaryonun bir parçasıdır'' ifadesini kullandı.

Ahmet Ertürk, 28 Şubat sürecinin en çarpıcı sonucunun ise bankacılık sisteminin çöküşü olduğunu söyledi. 1994'ten 2003'e kadar 25 bankanın battığını anımsatan Ertürk, 5 bankanın doğrudan tasfiye sürecine sokulduğunu, 20 bankanın ise faaliyetlerine devam etmesi şartıyla TMSF'ye devredildiğini anımsattı.

Toplumun o dönemde daha çok TMSF'ye devredilen bankalara ilgisini yönelttiğine dikkati çeken Ertürk, kamu bankalarının en az özel sektör bankaları kadar yük getirdiğini vurguladı. Ertürk, ''90'lı yıllarda izlenen politikalar; mali, ekonomik ve siyasi şartlar, o yılları Türkiye'nin Fetret Dönemi olarak adlandırmamızı doğru sayacak kaotik durum arzetmiştir'' diye konuştu.

O dönemde ekonomi politikalarındaki çarpıklıktan da en çok bankaların yararlandığının altını çizen Ertürk, bu durumun riskleri de beraberinde getirdiğini söyledi. Batan bankaların 18'inin 1990'lı yıllarda alındığına dikkati çeken Ertürk, bunlardan 10'unun sahibinin aynı zamanda medya kuruluşu sahibi olduğuna işaret etti.

Ertürk, o dönemde ''sakat bir yönetim anlayışı'' bulunduğunu ifade ederek, ''Bankasına el konulan bir kişiye başka bir banka satıldı. Daha sonra bürokratların farketmesiyle düzeltildi ama banka edinilmiş oldu. Siz bankaların kredi kartı bile vermekten kaçınacağı kişiye banka verirseniz, bunu kötüye kullanacağına izin vermiş olursunuz ki böyle oldu'' dedi.

Ertürk, 28 Şubat sürecinde ''toplum ve siyaset mühendisliği'' kavramının ortaya atıldığına değinerek, buna paralel olarak ''finansal mühendislik'' projesinin hayata geçirildiğini anlattı. Ahmet Ertürk, her iki sistemin de kötü yönetişimle birbirlerinden yararlandığını, birbirlerinin çıkarına hareket ettiğini söyledi.

TMSF olarak batan bankalara nüfuz ettiklerini ve 23 milyar doları tahsil ettiklerini de hatırlatan Ertürk, ''TMSF güçlendirilmemiş olsa belki bunun dörtte birini bile tahsil etmek mümkün olmayacaktı'' diye konuştu.

***HABERİN DEVAMINA İLGİLİ DÖKÜMANLAR KISMINDAN ULAŞABİLİRSİNİZ***