2012-04-24 - 13:39
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ''Darbelere karşıyım ama...'' diye başlayan ifadenin doğrudan doğruya darbeleri meşrulaştırmak anlamına geldiğini belirterek, ''Bu hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey değildir'' dedi.
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ''Darbelere karşıyım ama...'' diye başlayan ifadenin doğrudan doğruya darbeleri meşrulaştırmak anlamına geldiğini belirterek, ''Bu hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey değildir'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. Erdoğan, AK Parti Isparta milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç'in babası Sadettin Bilgiç'e bir kez daha Allah'tan rahmet diledi. Pakistan'da düşen uçakta hayatını kaybedenlere de Allah'tan rahmet dileyen Erdoğan ayrıca, şair Abdurrahim Karakoç'un da bir süredir yoğun bakımda tedavi gördüğünü belirterek, ''Türkçenin zirve şairlerinden, değerli büyüğümüz Sayın Karakoç'a da Allah'tan acil şifalar temenni ediyorum ve bir an evvel sağlığına kavuşmasını, güzel şiirleri ve yazılarıyla aramıza dönmesini arzuladığımızı ve bu yönde dua ettiğimizi belirtmek istiyorum'' diye konuştu.
Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye'de Finlandiya Başbakanı ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile görüşmeler yaptığını anlatan Erdoğan, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı çalışmalarına katılmak için Katar'a gittiğini belirterek, Katar'daki temasları hakkında bilgi verdi.
Hafta sonunda Bursa'da bir dizi program gerçekleştirdiklerini dile getiren Erdoğan, burada Türk-Arap Turizm Buluşması'na katıldığını, ardından AK Parti Bursa İl Kongresi'ne iştirak ettiğini ve son olarak toplu açılış töreni yaptığını ve Bursaray Raylı Sistemi'nin önemli bölümünün açılışını gerçekleştirdiğini anlatı. Erdoğan, toplam yatırım tutarının 1 milyar 302 milyon lira olan 61 ayrı yatırım ve hizmeti Bursalıların hizmetine sunduklarını kaydetti.
Dün yapılan 23 Nisan kutlamalarının coşkuyla geçtiğini vurgulayan Erdoğan, ''Milli iradenin önemini, hayatiyetini vurgulama fırsatını bulduk. Dün özel oturumda ifade ettiğim birkaç hususu tekrarlamak istiyorum'' diyerek şöyle devam etti:
''Türkiye topraklarının ve özellikle de dönemin devlet ve hükümet merkezi olan İstanbul'un işgal edilmesi üzerine, 23 Nisan 1920'de Ankara'da bildiğiniz gibi Meclis toplandı. Gazi Mustafa Kemal'in telgraflarında ve dün Genel Kurul'da okuduğum geçici Başkan'ın Meclis'e ilk hitabında topraklarımızın işgal altında olduğu ifade ediliyor, Meclis'in bu işgale son vermek, İstiklal Savaşımızı sürdürmek ve tam istiklali savunmak amacıyla açıldığı vurgulanıyordu. TBMM istiklalimizin sembolü ve teminatı bir kurumdur. TBMM'yi lağvetmeye, ortadan kaldırmaya, iradesini engellemeye, onu baskı altına almaya yönelik her girişim doğrudan doğruya istiklalimize yönelmiş bir girişimdir.''
Darbelerin hiç bir şekilde meşru gösterilemeyeceğini belirten Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum; TBMM'nin iradesine kasteden hiçbir girişim, gerekçesi ne olursa olsun, bakın altını çiziyorum, gerekçesi her ne olursa olsun, meşru değildir. Bu yöndeki her girişim hem istiklalimize hem istikbalimize yönelik açık bir saldırıdır. 27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü ve 28 Şubat'ı meşru gibi göstermek, gerekli gibi göstermek, darbecileri değil, dönemin siyasetçilerini suçlamak hiç ama hiç tartışmasız o yapılan darbelere ortaklık etmektir. Siyasetçinin elbette hatası olabilir, yanlışı olabilir ama siyasetçinin hesap vereceği mercii TBMM'dir ve bizzat aziz milletin ta kendisidir. Kendisini milletin ve TBMM'nin yerine koyarak hiç kimse gayri meşru ve hukuk dışı yöntemlerle siyasetçiyi hesaba çekemez, cezalandıramaz.''
Erdoğan, ''Burada bir zihniyeti bugün bu konuşmamda işleyeceğim. Ama zihniyet olarak işliyorum'' vurgusunu yaptıktan sonra şöyle konuştu:
''CHP, 27 Mayıs'ın öncesinde müdahaleye su taşımış, 27 Mayıs'ın hemen ertesinde de müdahaleye alkış tutmuş, hata silahlı güçlere 'emrinizdeyim' diyerek, müdahale karşısında el pençe divan durmuştur. CHP bugün dahi 27 Mayıs darbesinin meşru ve gerekli olduğunu savunarak, 27 Mayıs'ın ilerici bir darbe olduğunu savunarak, 27 Mayıs sürecindeki gaflet ve delaletinden bir adım dahi ileriye gidemediğini zaman zaman göstermektedir. 12 Eylül müdahalesinden zarar gördüğü için, bu müdahaleyi eleştiriyormuş gibi yapan CHP, maalesef 27 Mayıs'ta da 28 Şubat'ta da cesaretle yüzleşme vakarını gösterememiştir. Şu son dönemde gerek 12 Eylül, gerek 28 Şubat'la ilgili olarak CHP birbiriyle çelişen açıklamalar yapıyor. Çok ciddi biçimde bir akıl tutulması yaşıyor. Doğrudan darbeleri eleştiremeyen, doğrudan müdahaleye karşı olduğunu söyleyemeyen CHP, konuyu farklı yerlere çekerek, adeta minderden kaçıyor.
'Darbelere karşıyım ama...' diye başlayan her ifade, doğrudan doğruya darbeleri meşrulaştırmaktır ve hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey değildir. İşte 28 Şubat tartışmalarını görüyoruz; çıkıyorlar televizyonlarda, gazetelerde, basın toplantılarında; 'ama o günkü hükümet de çok hata yaptı' diyerek, meselenin özünü konuşmak yerine meseleyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar.''
Başbakan Erdoğan, siyasetçilerin hataları olsa bile bunların birer darbe gerekçesi olarak gösterilemeyeceğini vurgulayarak, ''Tekrar ediyorum; siyasiler hangi hatayı yaparlarsa yapsınlar, bu bir darbenin gerekçesi değildir ve olamaz. Darbeyi, darbe yapanları değil, siyasetçileri konuşmak, doğrudan doğruya darbe zihniyetinin bir yansımasıdır. 28 Şubat'la ilgili yargı sürecinin başlamasının hemen ardından 'intikam' kelimesini telaffuz etmek, CHP'nin genlerine işlemiş darbeseverliğin tezahüründen başka bir şey değildir. İntikam kavramıyla kırdığı potu, düzeltmeye çalışan CHP Genel Başkanı, şu an itibariyle bile CHP'nin her türlü müdahalenin karşısında olacağı yönünde samimi bir duruş sergileyememiştir'' şeklinde konuştu.
Kılıçdaroğlu'nun geçtiğimiz haftaki grup toplantısında Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan hikayesinden bahsettiğini hatırlatan Erdoğan konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Sayın Kılıçdaroğlu bu hikayeyi okumuş mu okumamış mı bilmiyorum. Birilerinin ona bu hikayeyi özetleyerek anlatmasında fayda var. Biz bu hikayeyi, bu milletin yüzyıllardır arzuladığı, istediği hayalin özellikle kurulması ve böyle bir dış politikanın anlatılması olarak gördük. AK Parti'nin dokuz buçuk yıl boyunca dış politikada ortaya koyduğu tavır, işte o Pembe İncili Kaftan'da ortaya konulan, ecnebilerin karşısında el pençe divan duran liderlerin olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti değil... Yani Şah İsmail'in önüne, sağında solunda oturacak bir yer olmadığın görünce, büyükelçinin kendi o pembe incili kaftanını serip onun üzerinde oturmaya yeltenmesi, çıkarken de o kaftanı oradan almadan çıkması ve arkasından da kaftanını getirdiklerinde, 'Osmanlı'nın elçileri yere serdikleri kaftanı omuzlarına giymezler' diyecek kadar asaletli olan elçilerdir.
İşte AK Parti dış politikada hayali gerçeğe dönüştürmüştür. Bu milletin özlemleri, bu milletin hayalleri doğrultusunda her platformda, her mesele karşısında dik durmuş, bu milletin, bu bayrağın, bu asil toprakların şerefini sarsılmadan savunmuştur. Sadece ülke içinde değil, tüm dünyada, özellikle de mağdur ve mazlum halklar nezdinde Türkiye Osmanlı'nın ahfadı olduğunu her zemin ve fırsatta göstermiştir. AK Parti'nin dış politika vizyonu ile CHP'nin dış politika vizyonunun kıyası bile kabil değildir. Bize Pembe İncili Kaftan'ı okumamızı tavsiye edenler, Yunanistan basınında nasıl alay konusu olduklarını unuttular.
Sayın Kılıçdaroğlu, iktidara geldiğinde Yunanistan ekonomisini de kurtaracaklarını ifade etmişti. Niye gülüyorsunuz- Kurtarabilir. Yunanistan'ın en büyük gazetesi de 'Dayan Yorgo, Kılıçdaroğlu geliyor' diye haber yapmış, dalgasını geçmişti.
Bir Amerikalı yazarın kuyruğuna takılıp, Sayın Kılıçdaroğlu, İsrail'de basın ve düşünce hürriyeti olduğunu savunmuştu. Şimdi buyursun Sayın Kılıçdaroğlu, İsrail'in Alman yazar Günter Grass'a koyduğu ülkeye giriş yasağını izah etsin bakalım. Hani dış politikayı İsrail'in kirli çamaşırlarını yıkamak olarak görüyor ya buyursun İsrail'in bu tavrını da temize çıkarsın. Alman yazar Günter Grass, sadece İsrail'in nükleer silahlarını eleştiren bir şiir yazdığı için İsrail'e girişi yasaklandı. Tablo bu. Hem o Amerikalı yazarın hem onun yol arkadaşı Kılıçdaroğlu'nun İsrail'in bir yazara koyduğu bu yasağı nasıl savunacaklarını açıkçası merak ediyoruz.''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu eleştirdi. Suriye'deki Baas rejimiyle benzer zihniyeti, benzer kafayı taşıyan birinin kendilerine dış politika konusunda tavsiyede bulunamayacağını, yol da gösteremeyeceğini belirtti.
''Sayın Kılıçdaroğlu sen Baasçı'sın'' diyen Erdoğan, kendi ülkesini, kendi ülkesinin ekonomisini kötüleyen birinin kendilerine ''Pembe İncili Kaftan''dan söz edemeyeceğini ifade etti. Erdoğan, ''Sayın Kılıçdaroğlu bize, bizim en iyi bildiğimizi tavsiye etmekten vazgeçsin, gitsin, önce kendisi, Ömer Seyfettin'in 'Diyet' adlı hikayesini bir okuyuversin. O hikayeyi okursa, Sayın Kılıçdaroğlu orada bizzat kendisini görecektir. Sayın Kılıçdaroğlu, o hikayede, diyetini ödemeyen bir insanın, özgür olamayacağını görecektir'' diye konuştu.
Erdoğan, geçmişiyle yüzleşmediği sürece, geçmişin diyetini ödemediği sürece, CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturmasını isteyenlere diyet borcunu ödemediği sürece, Kemal Kılıçdaroğlu'nun darbelere karşı çıkamayacağını, darbelerle hesaplaşamayacağını söyledi.
''Sayın Kılıçdaroğlu en başta şunu görmeli, şunu anlamalıdır: Aynı anda hem Ergenekon'un avukatı, hem de darbe karşıtı olunmaz'' diyen Erdoğan, şöyle konuştu:
''(AK Parti'yi 28 Şubat üretti) diyerek, güya 28 Şubat'ın üstünü örtecek, soruşturmayı sulandıracaklar. Sene 97, AK Parti nerede- Yok. AK Parti 2001'de kuruldu. AK Parti'yi bu millet üretmiştir. Nerede, Afyon'da. Biz oradan yola çıktık. Peki sizi o genel başkanlık koltuğuna kim oturttu- Kaset komplolarının ardından sizi oraya kim getirdi, siz önce bununla yüzleşin. Bir taraftan Genel Başkanı'nı ziyarete gidiyorsun, 'ben aday değilim' diyorsun çıkınca, ertesi sabah daha 24 saat geçmeden adaylığını açıklıyorsun. Bu millet ne söylediğinize değil, ondan önce ne yaptığınıza bakar. Ben tabii merak ediyorum, bu CHP nereye gidiyor diye. CHP'ye gönül veren kardeşlerim buna dikkat etsinler, CHP nereye gidiyor, bu soruyu sorsunlar.
28 Şubat'a selam duracaksınız, 27 Nisan'a selam duracaksınız, 27 Mayıs darbesinden övgüyle bahsedeceksiniz, sonra da çıkıp, 'AK Parti'yi 28 Şubat üretti' diyeceksiniz. Bu ülkede darbelerin küvezinde sadece CHP yetişmiştir, üremiştir. CHP-den başka hiç kimse darbelerden nemalanmamıştır. Kusura bakmayın, hiç kimseyi inandıramazsınız. Daha ilk günden, 28 Şubat soruşturmasının başladığı anda intikam kelimesini telaffuz edenler, milyon kere de darbe karşıtıyım deseler de samimiyetlerine kimseyi ikna edemezler. Burada tekrar ediyorum; Biz, intikam duygusu içinde asla değiliz. Süreç, hukuki bir süreçtir; Hukukun gayesi de intikam almak değil, adaleti tesis etmektir.
Ucu her nereye varıyorsa, kime ulaşıyorsa, sorumluların ortaya çıkarılması ve yargılanması için biz üzerimize düşeni yaparız ve yapmaya da devam edeceğiz. Niye, çünkü halkımıza gittik. 12 Eylül'de halkımız bize yüzde 58 ile bu görevi verdi, 'Bu işi çözün, halledin' dedi.''
Bugünlerde, geçmişiyle yüzleşemeyenlerin, geçmişiyle yüzleşme cesareti bulamayanların, çok ciddi ölçüde seviye kaybettiklerini gördüklerini kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Geçmişiyle yüzleşme cesaretini gösteremeyenler, en azından geçmişleriyle ilgili tartışmalarda susma erdemini gösterirler. Ama yüzsüzlük, pişkinlik, maalesef bu kişilere susma erdemini gösterme fırsatını vermiyor. Tek parti CHP döneminin zulmünü bu millet iliklerine kadar yaşamıştır. Tek Parti döneminin zulmü, sadece sözlü hatıralarda değil, yazılı belgelerde de mevcuttur. O dönemde, kitapların nasıl yasaklandığını, toplatıldığını, yakıldığını, evlerin basılıp Kuran-ı Kerimler'in, dini kitapların, hatta Osmanlıca eserlerin alındığını bu millet çok iyi hatırlıyor. Kuran öğretiminin mağaralarda, kümeslerde, harabelerde yapılmak zorunda bırakıldığını bu millet hüzünle ve çok iyi hatırlıyor. Camilerin nasıl kapatıldığını, nasıl satıldığını,., ezanın nasıl susturulduğunu, gazetelerin, dergilerin yasaklandığını, sakala, bıyığa, kılık kıyafete nasıl müdahale edildiğini milletimiz çok ama çok iyi hatırlıyor.
İki tane kitaptan yola çıkarak, 1940'larda yüzlerce kitabın yasaklanmasını meşru göstermeye çalışmak yüzsüzlüğün ta kendisidir. Karanlık geçmişinizle gurur duyabilirsiniz, buna bir şey demeyiz. Karanlık geçmişiniz hakkında, tıpkı Dersim konusunda olduğu gibi susabilirsiniz, buna da bir şey demeyiz. Ama, zulüm ve baskıyla dolu karanlık geçmişinizi meşrulaştırmaya kalkarsanız, orada biz de belgelerle size gereken cevabı veririz.''
Erdoğan, tarihin, ''çok enteresan tevafuklarla dolu solduğunu'' belirterek, kendilerinin CHP döneminde camilerin satıldığını, kapatıldığını, ahıra çevrildiğini söylediklerinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun buna şiddetle itiraz ettiğini söyledi.
''Ben bu zatın kılavuzunun kim olduğunu bilmiyorum'' diyen Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:
''Bize itiraz etmekle kalmadı, değerli bir ilim adamı ve makamı saygın olan Diyanet İşleri Başkanımıza da nezaketi aşan ifadelerle, son derece münasebetsiz bir üslupla, edep dışı bir uslupla dil uzattı. Şimdi, burayı, Sayın Kılıçdaroğlu'nun özellikle dinlemesini, bilmediği, bilmeden konuştuğu tarihini öğrenmesini tavsiye ediyorum. Şu anda Sayın Kılıçdaroğlu'nun yol arkadaşlığı yaptığı bir zat var. Eski Başbakanlardan, eski Cumhurbaşkanı. Biliyorsunuz, bu zat, şapkasını kaptırmaz, şapkasını alır gider ama 12 Haziran seçimlerinde Kılıçdaroğlu ile al takke ver külah yapmaktan kaçınmadı.
Şimdi, Kılıçdaroğlu'nun savunduğu, sahip çıktığı, yol arkadaşlığı yaptığı, 28 Şubat'ın özenle dışında tutulmasını istediği bu zat, 1966 yılında Başbakan iken, CHP'nin camileri kapattığını ifade ediyor. İsmet İnönü, Başbakan'ın bu ifadesi karşısında çıkıyor, 12 Ekim 1966'da, bakın çok enteresan, bugün Kemal Kılıçdaroğlu'nun takındığı tavrın aynısını takınıyor.
İnönü, aynen şu ifadeleri kullanıyor: ''Acaba Cumhuriyet'in hangi devrinde camiler kapalı ve ibadet yasak olmuştur- Hiçbir zaman olmamıştır' diyor. Yani bugün Kılıçdaroğlu ne diyorsa, o gün de İsmet İnönü aynısını söylüyor. Demek ki dersi oradan almış, aynı ifadeyi kullanıyor. Bütün CHP'lilerin tavrı budur; 'ibadeti mi yapamadınız, ne oldu ezan mı sustu, namaz mı kılamadınız.' Müslüman'ın görevinin sadece bu çerçeve içinde kısıtlı olduğunu bilecek kadar onlar cahil.
Ya Sayın Kılıçdaroğlu, bizden dinlemene gerek yok, sen o yol arkadaşına git, eğer, 'dün dündür, bugün bugündür' demezse, sana CHP zulmünü, kapanan camileri o yol arkadaşın gayet tafsilatlı biçimde anlatacaktır. Ama yeter ki 'dün dündür bugün bugündür' demesin.''
İnönü'nün bu açıklamasının ardından, 19 Ekim 1966'da, Yeni İstiklal Gazetesi'nin, ''İnönü'nün yalanlarına karşı vatandaşı ispata çağırıyoruz'' diye bir kampanya başlattığını ifade eden Erdoğan, O tarihten itibaren, gazeteye adeta mektup yağdığını söyledi.
Mektuplardan bir kaçından alıntı yapan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Bakın burada sizlere birkaç alıntı yapmak istiyorum- Bir Müslüman değil, bir Hristiyan vatandaş, bir Ermeni vatandaş, aynen şu mektubu yazıyor: 'muhterem Yeni İstiklal Gazetesi, İstanbul. İnönü'nün yalanlarına karşı yaptığınız ispat çağrısına Diyarbakır'dan haykırarak cevap yazmayı, uyruğu bulunduğum Türkiye'ye karşı vazife bilerek sesleniyorum. Ben gerçi bir Hristiyanım. Ama, bütün dinlerin düşmanı olan ve nihayet ortanın solunda olduğunu ağzıyla da ispatlayan bu zatın faaliyetini arz edeyim: Müslümanların Kurşunlu Camii veya Fatihpaşa Camii dedikleri ibadethane, 1941-1942 yılında depo yapılıp kapatılmıştı. İçerisine pek az miktarda ve hurda bir vaziyette kütüklük, kama, hançer, at eğeri vesaire gibi döküntü konmuştu. Avlusunda 8-10 adet hurda at arabası takoza alınmış ve önüne nöbetçi dikilmişti. Bu meyanda, bizim Latin Kilisesi'ne de güya bu camideki mühimmatı koruması bahanesiyle bir manga asker yerleştirilmiş, dini ibadethanemizin içini, af edersiniz, ibadethane tuvalet olarak kullanıyorlardı.'
Evet. Bu satırları, Diyarbakır'dan bir Ermeni vatandaş yazıyor. Sayın Kılıçdaroğlu bak bunları iyi öğren. Çorum'dan, Muğla'dan, Malatya, Ankara, Kayseri, Karaman'dan, Türkiye'nin tüm illerinden, tüm ilçelerinden gazeteye mektup yağıyor. Muğla'dan bir vatandaş, şunları yazıyor: 'Muğla'da 6 cami depo yapılmış, caminin dolapları tuvalet haline getirilmiş, kadın oynatılıp şarap içilmiştir. Bütün bu yürekler acısı hareketlere mani olmak maksadıyla mücadelede bulunan zamanın müftüsü Münir Özsay, Vali Recai Güreli tarafından görevinden azledilmiştir.'
Kahramanmaraş'tan Mehmet Karaca şunları yazıyor; '1945 senesinde Maraş Türkoğlu Cumhuriyet Mahallesi'ndeki Ulu Cami kapatılmıştır. Caminin açık kalan kapısından giren hayvanlar, burasını bir ahır haline getirmişlerdir. Aynı şekilde, 1947 senesinde Şekerli ve Hatuniye camileri de kapatılmıştır. Şekerli Camisi Ambar, Hatuniye Camisi de karakol olarak kullanılmıştır.''
*** HABERİN DEVAMINA "İLGİLİ DÖKÜMANLAR" BÖLÜMÜNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ ***
(13.39)
Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. Erdoğan, AK Parti Isparta milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç'in babası Sadettin Bilgiç'e bir kez daha Allah'tan rahmet diledi. Pakistan'da düşen uçakta hayatını kaybedenlere de Allah'tan rahmet dileyen Erdoğan ayrıca, şair Abdurrahim Karakoç'un da bir süredir yoğun bakımda tedavi gördüğünü belirterek, ''Türkçenin zirve şairlerinden, değerli büyüğümüz Sayın Karakoç'a da Allah'tan acil şifalar temenni ediyorum ve bir an evvel sağlığına kavuşmasını, güzel şiirleri ve yazılarıyla aramıza dönmesini arzuladığımızı ve bu yönde dua ettiğimizi belirtmek istiyorum'' diye konuştu.
Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye'de Finlandiya Başbakanı ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile görüşmeler yaptığını anlatan Erdoğan, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı çalışmalarına katılmak için Katar'a gittiğini belirterek, Katar'daki temasları hakkında bilgi verdi.
Hafta sonunda Bursa'da bir dizi program gerçekleştirdiklerini dile getiren Erdoğan, burada Türk-Arap Turizm Buluşması'na katıldığını, ardından AK Parti Bursa İl Kongresi'ne iştirak ettiğini ve son olarak toplu açılış töreni yaptığını ve Bursaray Raylı Sistemi'nin önemli bölümünün açılışını gerçekleştirdiğini anlatı. Erdoğan, toplam yatırım tutarının 1 milyar 302 milyon lira olan 61 ayrı yatırım ve hizmeti Bursalıların hizmetine sunduklarını kaydetti.
Dün yapılan 23 Nisan kutlamalarının coşkuyla geçtiğini vurgulayan Erdoğan, ''Milli iradenin önemini, hayatiyetini vurgulama fırsatını bulduk. Dün özel oturumda ifade ettiğim birkaç hususu tekrarlamak istiyorum'' diyerek şöyle devam etti:
''Türkiye topraklarının ve özellikle de dönemin devlet ve hükümet merkezi olan İstanbul'un işgal edilmesi üzerine, 23 Nisan 1920'de Ankara'da bildiğiniz gibi Meclis toplandı. Gazi Mustafa Kemal'in telgraflarında ve dün Genel Kurul'da okuduğum geçici Başkan'ın Meclis'e ilk hitabında topraklarımızın işgal altında olduğu ifade ediliyor, Meclis'in bu işgale son vermek, İstiklal Savaşımızı sürdürmek ve tam istiklali savunmak amacıyla açıldığı vurgulanıyordu. TBMM istiklalimizin sembolü ve teminatı bir kurumdur. TBMM'yi lağvetmeye, ortadan kaldırmaya, iradesini engellemeye, onu baskı altına almaya yönelik her girişim doğrudan doğruya istiklalimize yönelmiş bir girişimdir.''
Darbelerin hiç bir şekilde meşru gösterilemeyeceğini belirten Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum; TBMM'nin iradesine kasteden hiçbir girişim, gerekçesi ne olursa olsun, bakın altını çiziyorum, gerekçesi her ne olursa olsun, meşru değildir. Bu yöndeki her girişim hem istiklalimize hem istikbalimize yönelik açık bir saldırıdır. 27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü ve 28 Şubat'ı meşru gibi göstermek, gerekli gibi göstermek, darbecileri değil, dönemin siyasetçilerini suçlamak hiç ama hiç tartışmasız o yapılan darbelere ortaklık etmektir. Siyasetçinin elbette hatası olabilir, yanlışı olabilir ama siyasetçinin hesap vereceği mercii TBMM'dir ve bizzat aziz milletin ta kendisidir. Kendisini milletin ve TBMM'nin yerine koyarak hiç kimse gayri meşru ve hukuk dışı yöntemlerle siyasetçiyi hesaba çekemez, cezalandıramaz.''
Erdoğan, ''Burada bir zihniyeti bugün bu konuşmamda işleyeceğim. Ama zihniyet olarak işliyorum'' vurgusunu yaptıktan sonra şöyle konuştu:
''CHP, 27 Mayıs'ın öncesinde müdahaleye su taşımış, 27 Mayıs'ın hemen ertesinde de müdahaleye alkış tutmuş, hata silahlı güçlere 'emrinizdeyim' diyerek, müdahale karşısında el pençe divan durmuştur. CHP bugün dahi 27 Mayıs darbesinin meşru ve gerekli olduğunu savunarak, 27 Mayıs'ın ilerici bir darbe olduğunu savunarak, 27 Mayıs sürecindeki gaflet ve delaletinden bir adım dahi ileriye gidemediğini zaman zaman göstermektedir. 12 Eylül müdahalesinden zarar gördüğü için, bu müdahaleyi eleştiriyormuş gibi yapan CHP, maalesef 27 Mayıs'ta da 28 Şubat'ta da cesaretle yüzleşme vakarını gösterememiştir. Şu son dönemde gerek 12 Eylül, gerek 28 Şubat'la ilgili olarak CHP birbiriyle çelişen açıklamalar yapıyor. Çok ciddi biçimde bir akıl tutulması yaşıyor. Doğrudan darbeleri eleştiremeyen, doğrudan müdahaleye karşı olduğunu söyleyemeyen CHP, konuyu farklı yerlere çekerek, adeta minderden kaçıyor.
'Darbelere karşıyım ama...' diye başlayan her ifade, doğrudan doğruya darbeleri meşrulaştırmaktır ve hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey değildir. İşte 28 Şubat tartışmalarını görüyoruz; çıkıyorlar televizyonlarda, gazetelerde, basın toplantılarında; 'ama o günkü hükümet de çok hata yaptı' diyerek, meselenin özünü konuşmak yerine meseleyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar.''
Başbakan Erdoğan, siyasetçilerin hataları olsa bile bunların birer darbe gerekçesi olarak gösterilemeyeceğini vurgulayarak, ''Tekrar ediyorum; siyasiler hangi hatayı yaparlarsa yapsınlar, bu bir darbenin gerekçesi değildir ve olamaz. Darbeyi, darbe yapanları değil, siyasetçileri konuşmak, doğrudan doğruya darbe zihniyetinin bir yansımasıdır. 28 Şubat'la ilgili yargı sürecinin başlamasının hemen ardından 'intikam' kelimesini telaffuz etmek, CHP'nin genlerine işlemiş darbeseverliğin tezahüründen başka bir şey değildir. İntikam kavramıyla kırdığı potu, düzeltmeye çalışan CHP Genel Başkanı, şu an itibariyle bile CHP'nin her türlü müdahalenin karşısında olacağı yönünde samimi bir duruş sergileyememiştir'' şeklinde konuştu.
Kılıçdaroğlu'nun geçtiğimiz haftaki grup toplantısında Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan hikayesinden bahsettiğini hatırlatan Erdoğan konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Sayın Kılıçdaroğlu bu hikayeyi okumuş mu okumamış mı bilmiyorum. Birilerinin ona bu hikayeyi özetleyerek anlatmasında fayda var. Biz bu hikayeyi, bu milletin yüzyıllardır arzuladığı, istediği hayalin özellikle kurulması ve böyle bir dış politikanın anlatılması olarak gördük. AK Parti'nin dokuz buçuk yıl boyunca dış politikada ortaya koyduğu tavır, işte o Pembe İncili Kaftan'da ortaya konulan, ecnebilerin karşısında el pençe divan duran liderlerin olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti değil... Yani Şah İsmail'in önüne, sağında solunda oturacak bir yer olmadığın görünce, büyükelçinin kendi o pembe incili kaftanını serip onun üzerinde oturmaya yeltenmesi, çıkarken de o kaftanı oradan almadan çıkması ve arkasından da kaftanını getirdiklerinde, 'Osmanlı'nın elçileri yere serdikleri kaftanı omuzlarına giymezler' diyecek kadar asaletli olan elçilerdir.
İşte AK Parti dış politikada hayali gerçeğe dönüştürmüştür. Bu milletin özlemleri, bu milletin hayalleri doğrultusunda her platformda, her mesele karşısında dik durmuş, bu milletin, bu bayrağın, bu asil toprakların şerefini sarsılmadan savunmuştur. Sadece ülke içinde değil, tüm dünyada, özellikle de mağdur ve mazlum halklar nezdinde Türkiye Osmanlı'nın ahfadı olduğunu her zemin ve fırsatta göstermiştir. AK Parti'nin dış politika vizyonu ile CHP'nin dış politika vizyonunun kıyası bile kabil değildir. Bize Pembe İncili Kaftan'ı okumamızı tavsiye edenler, Yunanistan basınında nasıl alay konusu olduklarını unuttular.
Sayın Kılıçdaroğlu, iktidara geldiğinde Yunanistan ekonomisini de kurtaracaklarını ifade etmişti. Niye gülüyorsunuz- Kurtarabilir. Yunanistan'ın en büyük gazetesi de 'Dayan Yorgo, Kılıçdaroğlu geliyor' diye haber yapmış, dalgasını geçmişti.
Bir Amerikalı yazarın kuyruğuna takılıp, Sayın Kılıçdaroğlu, İsrail'de basın ve düşünce hürriyeti olduğunu savunmuştu. Şimdi buyursun Sayın Kılıçdaroğlu, İsrail'in Alman yazar Günter Grass'a koyduğu ülkeye giriş yasağını izah etsin bakalım. Hani dış politikayı İsrail'in kirli çamaşırlarını yıkamak olarak görüyor ya buyursun İsrail'in bu tavrını da temize çıkarsın. Alman yazar Günter Grass, sadece İsrail'in nükleer silahlarını eleştiren bir şiir yazdığı için İsrail'e girişi yasaklandı. Tablo bu. Hem o Amerikalı yazarın hem onun yol arkadaşı Kılıçdaroğlu'nun İsrail'in bir yazara koyduğu bu yasağı nasıl savunacaklarını açıkçası merak ediyoruz.''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu eleştirdi. Suriye'deki Baas rejimiyle benzer zihniyeti, benzer kafayı taşıyan birinin kendilerine dış politika konusunda tavsiyede bulunamayacağını, yol da gösteremeyeceğini belirtti.
''Sayın Kılıçdaroğlu sen Baasçı'sın'' diyen Erdoğan, kendi ülkesini, kendi ülkesinin ekonomisini kötüleyen birinin kendilerine ''Pembe İncili Kaftan''dan söz edemeyeceğini ifade etti. Erdoğan, ''Sayın Kılıçdaroğlu bize, bizim en iyi bildiğimizi tavsiye etmekten vazgeçsin, gitsin, önce kendisi, Ömer Seyfettin'in 'Diyet' adlı hikayesini bir okuyuversin. O hikayeyi okursa, Sayın Kılıçdaroğlu orada bizzat kendisini görecektir. Sayın Kılıçdaroğlu, o hikayede, diyetini ödemeyen bir insanın, özgür olamayacağını görecektir'' diye konuştu.
Erdoğan, geçmişiyle yüzleşmediği sürece, geçmişin diyetini ödemediği sürece, CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturmasını isteyenlere diyet borcunu ödemediği sürece, Kemal Kılıçdaroğlu'nun darbelere karşı çıkamayacağını, darbelerle hesaplaşamayacağını söyledi.
''Sayın Kılıçdaroğlu en başta şunu görmeli, şunu anlamalıdır: Aynı anda hem Ergenekon'un avukatı, hem de darbe karşıtı olunmaz'' diyen Erdoğan, şöyle konuştu:
''(AK Parti'yi 28 Şubat üretti) diyerek, güya 28 Şubat'ın üstünü örtecek, soruşturmayı sulandıracaklar. Sene 97, AK Parti nerede- Yok. AK Parti 2001'de kuruldu. AK Parti'yi bu millet üretmiştir. Nerede, Afyon'da. Biz oradan yola çıktık. Peki sizi o genel başkanlık koltuğuna kim oturttu- Kaset komplolarının ardından sizi oraya kim getirdi, siz önce bununla yüzleşin. Bir taraftan Genel Başkanı'nı ziyarete gidiyorsun, 'ben aday değilim' diyorsun çıkınca, ertesi sabah daha 24 saat geçmeden adaylığını açıklıyorsun. Bu millet ne söylediğinize değil, ondan önce ne yaptığınıza bakar. Ben tabii merak ediyorum, bu CHP nereye gidiyor diye. CHP'ye gönül veren kardeşlerim buna dikkat etsinler, CHP nereye gidiyor, bu soruyu sorsunlar.
28 Şubat'a selam duracaksınız, 27 Nisan'a selam duracaksınız, 27 Mayıs darbesinden övgüyle bahsedeceksiniz, sonra da çıkıp, 'AK Parti'yi 28 Şubat üretti' diyeceksiniz. Bu ülkede darbelerin küvezinde sadece CHP yetişmiştir, üremiştir. CHP-den başka hiç kimse darbelerden nemalanmamıştır. Kusura bakmayın, hiç kimseyi inandıramazsınız. Daha ilk günden, 28 Şubat soruşturmasının başladığı anda intikam kelimesini telaffuz edenler, milyon kere de darbe karşıtıyım deseler de samimiyetlerine kimseyi ikna edemezler. Burada tekrar ediyorum; Biz, intikam duygusu içinde asla değiliz. Süreç, hukuki bir süreçtir; Hukukun gayesi de intikam almak değil, adaleti tesis etmektir.
Ucu her nereye varıyorsa, kime ulaşıyorsa, sorumluların ortaya çıkarılması ve yargılanması için biz üzerimize düşeni yaparız ve yapmaya da devam edeceğiz. Niye, çünkü halkımıza gittik. 12 Eylül'de halkımız bize yüzde 58 ile bu görevi verdi, 'Bu işi çözün, halledin' dedi.''
Bugünlerde, geçmişiyle yüzleşemeyenlerin, geçmişiyle yüzleşme cesareti bulamayanların, çok ciddi ölçüde seviye kaybettiklerini gördüklerini kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Geçmişiyle yüzleşme cesaretini gösteremeyenler, en azından geçmişleriyle ilgili tartışmalarda susma erdemini gösterirler. Ama yüzsüzlük, pişkinlik, maalesef bu kişilere susma erdemini gösterme fırsatını vermiyor. Tek parti CHP döneminin zulmünü bu millet iliklerine kadar yaşamıştır. Tek Parti döneminin zulmü, sadece sözlü hatıralarda değil, yazılı belgelerde de mevcuttur. O dönemde, kitapların nasıl yasaklandığını, toplatıldığını, yakıldığını, evlerin basılıp Kuran-ı Kerimler'in, dini kitapların, hatta Osmanlıca eserlerin alındığını bu millet çok iyi hatırlıyor. Kuran öğretiminin mağaralarda, kümeslerde, harabelerde yapılmak zorunda bırakıldığını bu millet hüzünle ve çok iyi hatırlıyor. Camilerin nasıl kapatıldığını, nasıl satıldığını,., ezanın nasıl susturulduğunu, gazetelerin, dergilerin yasaklandığını, sakala, bıyığa, kılık kıyafete nasıl müdahale edildiğini milletimiz çok ama çok iyi hatırlıyor.
İki tane kitaptan yola çıkarak, 1940'larda yüzlerce kitabın yasaklanmasını meşru göstermeye çalışmak yüzsüzlüğün ta kendisidir. Karanlık geçmişinizle gurur duyabilirsiniz, buna bir şey demeyiz. Karanlık geçmişiniz hakkında, tıpkı Dersim konusunda olduğu gibi susabilirsiniz, buna da bir şey demeyiz. Ama, zulüm ve baskıyla dolu karanlık geçmişinizi meşrulaştırmaya kalkarsanız, orada biz de belgelerle size gereken cevabı veririz.''
Erdoğan, tarihin, ''çok enteresan tevafuklarla dolu solduğunu'' belirterek, kendilerinin CHP döneminde camilerin satıldığını, kapatıldığını, ahıra çevrildiğini söylediklerinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun buna şiddetle itiraz ettiğini söyledi.
''Ben bu zatın kılavuzunun kim olduğunu bilmiyorum'' diyen Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:
''Bize itiraz etmekle kalmadı, değerli bir ilim adamı ve makamı saygın olan Diyanet İşleri Başkanımıza da nezaketi aşan ifadelerle, son derece münasebetsiz bir üslupla, edep dışı bir uslupla dil uzattı. Şimdi, burayı, Sayın Kılıçdaroğlu'nun özellikle dinlemesini, bilmediği, bilmeden konuştuğu tarihini öğrenmesini tavsiye ediyorum. Şu anda Sayın Kılıçdaroğlu'nun yol arkadaşlığı yaptığı bir zat var. Eski Başbakanlardan, eski Cumhurbaşkanı. Biliyorsunuz, bu zat, şapkasını kaptırmaz, şapkasını alır gider ama 12 Haziran seçimlerinde Kılıçdaroğlu ile al takke ver külah yapmaktan kaçınmadı.
Şimdi, Kılıçdaroğlu'nun savunduğu, sahip çıktığı, yol arkadaşlığı yaptığı, 28 Şubat'ın özenle dışında tutulmasını istediği bu zat, 1966 yılında Başbakan iken, CHP'nin camileri kapattığını ifade ediyor. İsmet İnönü, Başbakan'ın bu ifadesi karşısında çıkıyor, 12 Ekim 1966'da, bakın çok enteresan, bugün Kemal Kılıçdaroğlu'nun takındığı tavrın aynısını takınıyor.
İnönü, aynen şu ifadeleri kullanıyor: ''Acaba Cumhuriyet'in hangi devrinde camiler kapalı ve ibadet yasak olmuştur- Hiçbir zaman olmamıştır' diyor. Yani bugün Kılıçdaroğlu ne diyorsa, o gün de İsmet İnönü aynısını söylüyor. Demek ki dersi oradan almış, aynı ifadeyi kullanıyor. Bütün CHP'lilerin tavrı budur; 'ibadeti mi yapamadınız, ne oldu ezan mı sustu, namaz mı kılamadınız.' Müslüman'ın görevinin sadece bu çerçeve içinde kısıtlı olduğunu bilecek kadar onlar cahil.
Ya Sayın Kılıçdaroğlu, bizden dinlemene gerek yok, sen o yol arkadaşına git, eğer, 'dün dündür, bugün bugündür' demezse, sana CHP zulmünü, kapanan camileri o yol arkadaşın gayet tafsilatlı biçimde anlatacaktır. Ama yeter ki 'dün dündür bugün bugündür' demesin.''
İnönü'nün bu açıklamasının ardından, 19 Ekim 1966'da, Yeni İstiklal Gazetesi'nin, ''İnönü'nün yalanlarına karşı vatandaşı ispata çağırıyoruz'' diye bir kampanya başlattığını ifade eden Erdoğan, O tarihten itibaren, gazeteye adeta mektup yağdığını söyledi.
Mektuplardan bir kaçından alıntı yapan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Bakın burada sizlere birkaç alıntı yapmak istiyorum- Bir Müslüman değil, bir Hristiyan vatandaş, bir Ermeni vatandaş, aynen şu mektubu yazıyor: 'muhterem Yeni İstiklal Gazetesi, İstanbul. İnönü'nün yalanlarına karşı yaptığınız ispat çağrısına Diyarbakır'dan haykırarak cevap yazmayı, uyruğu bulunduğum Türkiye'ye karşı vazife bilerek sesleniyorum. Ben gerçi bir Hristiyanım. Ama, bütün dinlerin düşmanı olan ve nihayet ortanın solunda olduğunu ağzıyla da ispatlayan bu zatın faaliyetini arz edeyim: Müslümanların Kurşunlu Camii veya Fatihpaşa Camii dedikleri ibadethane, 1941-1942 yılında depo yapılıp kapatılmıştı. İçerisine pek az miktarda ve hurda bir vaziyette kütüklük, kama, hançer, at eğeri vesaire gibi döküntü konmuştu. Avlusunda 8-10 adet hurda at arabası takoza alınmış ve önüne nöbetçi dikilmişti. Bu meyanda, bizim Latin Kilisesi'ne de güya bu camideki mühimmatı koruması bahanesiyle bir manga asker yerleştirilmiş, dini ibadethanemizin içini, af edersiniz, ibadethane tuvalet olarak kullanıyorlardı.'
Evet. Bu satırları, Diyarbakır'dan bir Ermeni vatandaş yazıyor. Sayın Kılıçdaroğlu bak bunları iyi öğren. Çorum'dan, Muğla'dan, Malatya, Ankara, Kayseri, Karaman'dan, Türkiye'nin tüm illerinden, tüm ilçelerinden gazeteye mektup yağıyor. Muğla'dan bir vatandaş, şunları yazıyor: 'Muğla'da 6 cami depo yapılmış, caminin dolapları tuvalet haline getirilmiş, kadın oynatılıp şarap içilmiştir. Bütün bu yürekler acısı hareketlere mani olmak maksadıyla mücadelede bulunan zamanın müftüsü Münir Özsay, Vali Recai Güreli tarafından görevinden azledilmiştir.'
Kahramanmaraş'tan Mehmet Karaca şunları yazıyor; '1945 senesinde Maraş Türkoğlu Cumhuriyet Mahallesi'ndeki Ulu Cami kapatılmıştır. Caminin açık kalan kapısından giren hayvanlar, burasını bir ahır haline getirmişlerdir. Aynı şekilde, 1947 senesinde Şekerli ve Hatuniye camileri de kapatılmıştır. Şekerli Camisi Ambar, Hatuniye Camisi de karakol olarak kullanılmıştır.''
*** HABERİN DEVAMINA "İLGİLİ DÖKÜMANLAR" BÖLÜMÜNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ ***
(13.39)
