2012-10-11 - 13:22
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 12 Eylül Alt Komisyonu, DİSK Genel Başkanı Erol Ekici'yi, 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Anayasa Mahkemesi eski üyesi Sacit Adalı, dönemin Kağıthane Kaymakamı Necati Şentürk'ü, Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'i, dönemin Ankara Vali Yardımcısı Ramazan Sodan ile İstanbul Vali Yardımcısı Yusuf Odabaş'ı dinledi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 12 Eylül Alt Komisyonu, DİSK Genel Başkanı Erol Ekici'yi dinledi.
DİSK Genel Başkanı Erol Ekici, 12 Eylül darbesinin, hem Ortadoğu'da ABD'nin ayağı yere sağlam basması hem de 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmesi için yapıldığını söyledi.
DİSK'in 12 Eylül sürecinde en çok mağduriyet yaşayan örgütlerin başında geldiğini anlatan Ekici, demokrasi, hak, hukuk diyen birinin darbenin hiç bir çeşidini savunamayacağını vurguladı.
İhtilalin ardından generallerin, ''Sokakta akan kanı durdurmak için ihtilal yaptık'' şeklindeki açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını belirten Ekici, 12 Eylül'ün; Ortadoğu'da şahlık rejiminin yıkılmasının ardından yere sağlam basmak isteyen ABD ile 24 Ocak Kararları'nın hayata geçirilmesi amacıyla yapıldığını ifade etti.
Ekici, özelleştirmelerin yapıldığını ve Cumhuriyetin kazanımlarının yok edildiğini, 24 Ocak Kararları'nın ''sıkıntısını'' Türkiye'nin hala yaşadığını belirterek, takip eden 13 yıl boyunca Türkiye'de yaprak kımıldamadığını söyledi.
DİSK'in ihtilalden sonra kapatıldığını, üyelerinin neredeyse silah zoruyla başka sendikalara kaydırıldığını anlatan Ekici, 13 yıl konfederasyonun yeniden açılmasının ardından hem el konulan mallarının geri verilmediğini hem de sendika üyeliği için noter şartı getirilerek örgütlenmenin engellendiğini kaydetti. Ekici, Çankaya Yıldız semtindeki ''el konulan eski binalarının'' iade edilmediğini anlattı.
Erol Ekici, ''Mal varlığımıza el konulmasına mı itibarımızın yok edilmesine mi yoksa noter şartı ile örgütlenmemizin önüne geçilmesine mi üzüleyim-'' diye sordu.
Ekici, ''Darbe olmasını isteyen sendikalar var mıydı'' sorusunu yanıtlarken, ''Bilmiyorum ama TİSK'in o dönemdeki başkanı Halit Narin, 'Bugüne kadar işçiler güldü biz ağladık, bundan sonra biz güleceğiz' demişti'' diye konuştu.
Başka bir soru üzerine de Ekici, ''DİSK'e bağlı sendikaların grev sırasında üretim araçlarını tahrip eden bir tavrının olmadığını'' söyledi.
TÜSİAD gibi kuruluşların ''emeğin yükselmesini istemeyeceğini'' anlatan Ekici, ''Sermaye, 12 Eylül'den beri yürüyor'' dedi.
Ekici'nin konuşması sırasında DİSK eski Başkanı ve CHP İstanbul milletvekili Süleyman Çelebi, kısa eklemeler yaptı. Çelebi, ''Komisyon üyesiyim ama aslında komisyon beni dinlemeli'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Anayasa Mahkemesi eski üyesi Sacit Adalı ile dönemin Kağıthane Kaymakamı Necati Şentürk'ü dinledi.
Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Sacit Adalı, 28 Şubat sürecini anlatırken, ''Manevi baskı altındaydık. İlla birinin 'sen şunu yap, bunu yap' demesine gerek yoktu, o atmosfer insanı yönlendiriyordu'' dedi.
Sacit Adalı, 28 Şubat sürecinin 6-7 Eylül olaylarından bu yana silsile halinde gelişen olayların bir neticesi olduğunu söyledi.
28 Şubat'ın post modern bir darbe olduğunu belirten Adalı, insanlar üzerinde Atatürk düşmanlığı suçlamalarıyla bir baskı oluşturulduğunu ifade etti.
''Devlet düşmanı, Atatürk düşmanı diye suçlandığınızda ne yapacağınızı bilemezsiniz'' diyen Adalı, ''Allah kimseyi Suriye'den kaçanların durumuna düşürmesin, biz o durumda değildik ama manevi baskı altındaydık. İlla birinin 'sen şunu yap, bunu yap' demesine gerek yoktu, o atmosfer insanı yönlendiriyordu'' dedi.
Adalı, 1980 darbesinden sonra ülkeye düzen geldiğini, Türkiye'nin yenileşmesi, düzene tabi tutulması için bu kargaşaya, kaosa ihtiyaç olduğunu, yaşanması gerekenlerin yaşandığını savundu. Sacit Adalı, ''Darbe bir hafta önce yapılsa daha çok sevinecektik. Kim ne yaparsa yapsın, o kan dursun' deniyordu'' diye konuştu.
Komisyon üyelerinin itirazları üzerine Adalı, sadece asayiş yönünden güven ortamının sağlanması adına bu ifadeleri kullandığını söyledi.
28 Şubat'ın askeri ve siyasi bir manevra olmadığı, yapılanın ekonomik bir olay olduğu yönündeki sözlerinin anımsatılması üzerine Adalı, hala bu fikri taşıdığını ifade etti. Yaşananın tamamen askeri bir olay olamayacağını vurgulayan Adalı, hiçbir büyük olayın tek başına yapılamayacağını dile getirdi.
Refah Partisi'nin kapatılması davasında muhalefet yazısını, ''Hiç kimse kaynağını anayasadan almadığı yetkiyi kullanamaz'' cümlesi üzerine kurduğunu anlatan Adalı, ''Bu millet asla İran olmaz. Ama o dönem o korkuyu kullanıyorlardı. Bence iktidar mücadelesi yaşadı Türkiye. O mücadelenin sivilleşme dönemini yaşıyoruz. Çok şükür ki taşlar yerine oturuyor. Kimsenin kaynağını anayasadan almadığı yetkiyi kullanamayacağı anlaşılıyor'' diye konuştu.
Genelkurmay Başkanlığı'nın yargı mensuplarına verdiği brifinge davet üzerine mi katıldığı sorusuna karşılık Adalı, ''Davete gerek yok. Öyle bir baskı vardı ki korktum. Bu toplantı, tam manasıyla toplum mühendisliği operasyonudur'' dedi.
Komisyon tarafından dün dinlenen Sabih Kanadoğlu'nun, şu andaki Meclis'in anayasa ve kanunlara göre anayasayı bütünüyle değiştirme yetkisi olmadığı, ancak kurucu bir Meclis'in halktan yetki alarak bunu yapabileceği yönündeki ifadelerini nasıl değerlendirdiği sorulan Adalı, ''Bu ifade klasik bir Aristo mantığı. Her yeni anayasa yapmak istediğimizde askere davetiye çıkarıp 'lütfen darbe yapın, anayasayı değiştirin' mi diyeceğiz- Bugün yapılan tabiri caizse sivil bir darbedir. Kendi anayasasını kendi arzularına göre yapma ihtiyacını hissediyor'' görüşünü dile getirdi.
Refah Partisi'nin kapatılması sürecinde, askerin Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilediği iddialarına ilişkin bir soruya da Adalı, ''Anayasa Mahkemesi'nin tesir altına alınacağını zannetmiyorum. Üyeler tamamen hür iradeleriyle oylamaya katıldı'' karşılığını verdi.
Dönemin Kağıthane Kaymakamı Necati Şentürk de bir konuşmasında Hz. Ali'den alıntı yapması, Fatih Sultan Mehmet'i örnek göstermesi nedeniyle Batı Çalışma Grubu tarafından fişlendiğini söyledi.
Batı Çalışma Grubu'na ait olduğunu söylediği ve içerisinde kendisi dahil 328 kişinin isminin bulunduğu listeyi Komisyon'a sunan Şentürk, fişlenmesinin ardından hakkında hazırlanan rapor nedeniyle görevden alındığını anlattı.
Mağdur ve şikayetçi olduğunu ifade eden Şentürk, raporu hazırlayan kişilerin de komisyon tarafından dinlenmesini istedi.
28 Şubat sürecinde kaymakamlıklara, belediyelerin denetlenmesi konusunda askerden yazı gelip gelmediğinin sorulması üzerine Şentürk, yazılı olmasa da cenazelerde, resmi bayramlarda bir araya geldiklerinde askerlerin kendilerinden belediyeleri denetlemelerini istediğini söyledi.
EMASYA toplantılarına ilişkin bir soru üzerine de Şentürk, ''EMASYA toplantılarında hakimiyet askerin olurdu. Toplantılarda, genel güvenlik konularının dışında, bir imamın hutbesi de sorulurdu'' diye konuştu.
12 Eylül darbesinde Taşova Kaymakamlığı sırasında, görevden alınan belediye başkanları yerine 9 belediye başkanlığının kendisine verildiğinin hatırlatılması ve buna neden itiraz etmediği sorusuna karşılık Şentürk, ''Buna itiraz etmek o kadar kolay değildi. Ben görevi valilik onayıyla aldım. Mülki idarede böyle bir gelenek vardır'' dedi.
Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, Genelkurmay Başkanlığı'nın brifing vereceğini duyduktan sonra gitmeyi uygun gördüğünü belirterek, ''Çünkü nihayetinde bu Genelkurmay, bu ordu bizim ordumuz. Başbakan brifing verseydi ona da katılırdım'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Yüksel'i dinledi.
Sorular öncesinde kısa bir değerlendirme yapan Yüksel, Türk tarihini okuyarak büyüdüğünü, Türk tarihini ve Türk ordusunu sevdiğini belirtti ve Türk milliyetçisi ve Atatürkçü olduğunu söyledi. Yüksel, bugüne kadar hiçbir darbeyi tasvip etmediğini vurguladı.
Yüksel, komisyon üyelerinin; ''Merve Kavakçı'nın evine geç saat yaptığı baskın, Fethullah Gülen'e açtığı dava, ifadeye çağrılan Galatasaray'ın futbolcusu Hakan Şükür'ün ifade öncesi kendisine psikolojik baskı yapıldığı iddiaları'' ile ilgili sorularını yanıtlarken; konuyla ilgili olarak hiç bir askeri savcı ya da hakimden işine müdahale görmediğini belirtti.
Nuh Mete Yüksel, Kavakçı'nın türbanla TBMM çatısı altında yer almasının yasalara aykırı bulduğu için soruşturma açtığını, TBMM Başkanlığı'ndan milletvekilliğinin düştüğüne ilişkin yazı gelmesi üzerine kendisini ifadeye çağırdığını ancak gelmediğini, bunun üzerine güvenlik güçleri ile akşam saatlerinde evine gittiğini, evde kimsenin olmadığını, başta milletvekilleri olmak üzere vatandaşların da toplanması ile oradan ayrıldıklarını kaydetti.
Yüksel, medyada yer alanının aksine saat 02.00'de değil olayın akşam 19.00-22.00 saatleri arasında olabileceğini anlattı.
Fethullah Gülen'e, Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesindeki ''dini devlet kurmaya yönelik çalışmalar'' kapsamında dava açtığını söyleyen Yüksel, mahkumiyet kararı verildiğini, kararın ertelendiğini ve daha sonra Yargıtay safhasında kaldırıldığını belirtti. Yüksel, Fethullah Gülen tarafından kendisine dava açılmasının hatırlatılması üzerine, davanın kendi yazdığı kitap dolayısıyla açıldığını söyledi.
Yüksel, ''Benim yaptığım işte hiç bir usulsüzlük ve yasaya aykırılık yoktur. Hatta belki benim yaptığım hareket başkalarının yapmaktan kaçındığı, cesaret edemediği bir harekettir ve yasaya aykırı bir yönü kesinlikle yoktur. Belki de örnek bir hareketti. Ben bunun hesabını da verdim zaten, bu konudan dolayı hakkımda bir işlem de yapılmadı zaten'' dedi.
Nuh Mete Yüksel, Hakan Şükür'ün ifadeye çağrıldığında kendisine manevi cebir yapıldığı iddiası ile ilgili olarak, ''Hakan Şükür'ün böyle bir şey söyleyeceğini hiç tahmin etmiyorum, keşke burada olsaydı, şurada bir yüzleşseydik. Kesin kes böyle bir şey demez. Kendisiyle sohbet ettik, gayet güzel ayrıldık. Benim odama gelmeden başka bir savcı arkadaşımın odasında beklemiş, savcı arkadaş onu misafir etmiş, ben gelince kendisini savcı arkadaşım odama getirdi. Ayrılana kadar da kendisi ile sohbet ettik. Gayet mutlu bir şekilde ayrıldı. Hatta bana milli formasını bile hediye etti, hala da saklarım. Aramızda Galatasaraylı olmanın da verdiği bir yakınlık da var zaten. Hayret ettim şimdi'' diye konuştu.
Yüksel, yargı mensuplarına verilen brifinglerin hatırlatılması ve ''Taraflı bir tutumun inşasında bu brifinglerin rolü olmuş mudur, ondan sonraki süreçte açtığınız davalarda aldığınız o brifinglerin yürüttüğünüz savcılık görevine bir etkisi olmuş mudur-'' şeklindeki sorusu üzerine, şunları kaydetti:
''Genelkurmay'ın brifing vereceğini duyduktan sonra gitmeyi uygun gördüm. Çünkü nihayetinde bu Genelkurmay, bizim Genelkurmayımız, bu ordu bizim ordumuz. Bu brifinge arkadaşlarımla birlikte katıldım. Ha Başbakan brifing verseydi ona da katılırdım, bugün de hala katılırım. Yani Meclis'ten ya da ordudan gelecek bir davete her zaman katılmaya açığım.
Bana etki etti mi- Bugüne kadar yaptığım hiç bir soruşturmada herhangi bir makamın ya da kişinin telkini, baskısı altında kalmadım. Altında imzam bulunan bütün iddianameleri ve takipsizlik kararlarını kendi irademle yazdım. Bu konuda bir baskı görmedim, baskı görsem bile kabul etmem, böyle bir baskıyı böyle bir baskı altında kalmayı veya telkini kendim için zulüm kabul ederim.''
Yüksel, ''Ne tür davalar açacağınız önceden yazılıyordu, görüştüğünüz basın mensupları var mıydı-'' şeklindeki soruyu yanıtlarken, basının her zaman kendilerini takip ettiğini, basına bilgi sızdırma gibi bir faaliyetin içine girmediğini ancak basının bilgilere ulaşabildiklerini, bunun bugün de yapıldığını ancak bundan dolayı bir Cumhuriyet savcısının mesul bulunmasını kabul etmediğini bildirdi.
Nuh Mete Yüksel, çeşitli sorular üzerine sadece kendi döneminden sorumlu olduğunu, Merve Kavakçı iddianamesi dolayısıyla vicdanının rahat olduğunu, DEP milletvekillerinin TBMM'de gözaltına alınmasının kendi sorumluluğunda olmadığını söyledi.
Yüksel, ''30 Ağustos resepsiyonunda dönemin Genelkurmay başkanı 'Fethullah Gülen, tehlikelidir' dedi. Hemen arkasından dava açtınız. İlgisi var mıydı-'' soru üzerine, bu açıklamadan haberi olmadığını, uzun bir süredir soruşturma yaptığını o davayı zaten açacağını savundu.
Yüksel, ''Yaptığım soruşturmalardan dolayı ki bunların bazıları neticesiz kalmış olabilir, başarılı olmadığım soruşturmalarda olabilir ama kesinlikle verdiğim hiçbir karardan, açtığım davadan, yazdığım iddianameden veya verdiğimi kararlardan pişmanlık duymuş değilim. Bu nedenle de kişilerden yüzleşmek, özür dilemek gibi kesin kes bir düşüncem yoktur, vicdanım da rahatsız değildir'' görüşünü dile getirdi.
Yüksel, darbeleri nasıl değerlendiriyorsunuz sorusu üzerine ''Olmasaydı iyiydi'' dedi.
Nuh Mete Yüksel, 2002 seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında bir dava açmak için iddianame hazırlığında olduğuna ilişkin medyada yer alan haberlerin hatırlatılması üzerine, Ağustos 2002'de, Erdoğan'ın yaptığı konuşmalarla ilgili kasetlerin ortaya çıktığını, bunun için soruşturma başlattığını, Erdoğan ile görüştüğünü ancak dava açamadan görevden çekildiğini anlattı.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, dönemin Ankara Vali Yardımcısı Ramazan Sodan ve İstanbul Vali Yardımcısı Yusuf Odabaş'ı dinledi.
Sodan, 28 Şubat'ta insan hakları ihlalleri yaşandığını, kendisinin de ''fişlemeye'' maruz kaldığını söyledi.
1996 yılında atandığı Ankara Vali Yardımcılığı görevini yürüttüğü sırada, görev süresi 5 yıl olmasına karşın 1998'de Gaziantep'e tayin edildiğini anlatan Sodan, mülkiye başmüfettişinin kendisi hakkında hazırladığı rapor nedeniyle görev yerinin değiştirildiğini ifade etti.
Hazırlanan rapor, somut delillere dayanmadığından dava açtığını belirten Sodan, sonuç alamayınca konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşıdığını, davanın karar aşamasında olduğunu kaydetti.
Neden böyle bir uygulamaya maruz kaldığının sorulması üzerine Sodan, ''Bilgimiz yok. Savunma da alınmadı. Rapor, İçişleri Bakanlığı'nın onayıyla hazırlandı. Raporda, 'belli dini görüşüm olduğu, çağdaş yaşama sahip olmadığım' ifade ediliyor. O dönemin ortamıyla hazırlanmış, belgesiz, delilsiz bir rapordu. Bunların normal olmadığı ortaya çıktı, biz de hakkımızı arıyoruz'' dedi.
Rapora, dava açtıktan sonra, mahkeme kararıyla ulaştığını anlatan Sodan, AİHM'den netice alması durumunda raporu hazırlayanlardan tazminat isteyeceğini söyledi.
Sodan, 12 Eylül 1980'de Akseki Kaymakamı olduğu hatırlatılarak, o dönemde Akseki'de işkence olup olmadığı sorusuna, ''Böyle bir şeye şahit olmadım. Orası küçük bir ilçeydi'' yanıtını verdi.
Yusuf Odabaş da 28 Şubat'ta İstanbul Vali Yardımcısı olarak görev yaptığını, 18 ay yürüttüğü görevinden alınarak Kırşehir'e gönderildiğini anlattı.
Odabaş, ''Öyle uygulamalar gördük ki çok zor durumda kalan arkadaşlarımız oldu. Ben kışın ortasında evimi boşaltmak zorunda kaldım'' dedi.
Bölücü, yıkıcı, irticai faaliyetler yönünden araştırıldığını ve buna ilişkin hakkında rapor hazırlandığını dile getiren Odabaş, daha sonra İçişleri Bakanlığı'ndan yeniden müfettiş talebinde bulunduğunu ve bu müfettişin hazırladığı raporun ilk rapordan tamamen farklı olduğunu söyledi.
Bu fark nedeniyle ilk raporu hazırlayan müfettiş hakkında dava açtığını belirten Odabaş, ''müfettiş kanaatinden dolayı yargılanamaz'' denildiğini ve sonuç alamadığını ifade etti.
Odabaş, ''Bunlar o sürecin ne kadar acımasız ve zor olduğunu gösteriyor. İlgili makamlara dilekçeler verdik ama sonuç almadık. Suç kapatıldı'' dedi.
Yürütmenin durdurulması için Danıştay'a dava açtığını anlatan Odabaş, buradan da sonuç alamadığını söyledi. Odabaş, devletin aleyhine dava açmayı uygun bulmadığından konuyu AİHM'e götürmediğini kaydetti.
Odabaş, ''Bundan sonra böyle hukuksuz uygulamaların yaşanmaz olması, yaşanmamış olması ve olmaması için buradayız. Komisyona ve Başkana onun için teşekkür etmek istiyorum. Amacımız birilerini yargılamak, cezalandırmak değil, demokrasimizin daha güçlü, hukukumuzun her zaman herkes için uygulanabilir olmasını sağlamak olmalıdır'' diye konuştu.
DİSK Genel Başkanı Erol Ekici, 12 Eylül darbesinin, hem Ortadoğu'da ABD'nin ayağı yere sağlam basması hem de 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmesi için yapıldığını söyledi.
DİSK'in 12 Eylül sürecinde en çok mağduriyet yaşayan örgütlerin başında geldiğini anlatan Ekici, demokrasi, hak, hukuk diyen birinin darbenin hiç bir çeşidini savunamayacağını vurguladı.
İhtilalin ardından generallerin, ''Sokakta akan kanı durdurmak için ihtilal yaptık'' şeklindeki açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını belirten Ekici, 12 Eylül'ün; Ortadoğu'da şahlık rejiminin yıkılmasının ardından yere sağlam basmak isteyen ABD ile 24 Ocak Kararları'nın hayata geçirilmesi amacıyla yapıldığını ifade etti.
Ekici, özelleştirmelerin yapıldığını ve Cumhuriyetin kazanımlarının yok edildiğini, 24 Ocak Kararları'nın ''sıkıntısını'' Türkiye'nin hala yaşadığını belirterek, takip eden 13 yıl boyunca Türkiye'de yaprak kımıldamadığını söyledi.
DİSK'in ihtilalden sonra kapatıldığını, üyelerinin neredeyse silah zoruyla başka sendikalara kaydırıldığını anlatan Ekici, 13 yıl konfederasyonun yeniden açılmasının ardından hem el konulan mallarının geri verilmediğini hem de sendika üyeliği için noter şartı getirilerek örgütlenmenin engellendiğini kaydetti. Ekici, Çankaya Yıldız semtindeki ''el konulan eski binalarının'' iade edilmediğini anlattı.
Erol Ekici, ''Mal varlığımıza el konulmasına mı itibarımızın yok edilmesine mi yoksa noter şartı ile örgütlenmemizin önüne geçilmesine mi üzüleyim-'' diye sordu.
Ekici, ''Darbe olmasını isteyen sendikalar var mıydı'' sorusunu yanıtlarken, ''Bilmiyorum ama TİSK'in o dönemdeki başkanı Halit Narin, 'Bugüne kadar işçiler güldü biz ağladık, bundan sonra biz güleceğiz' demişti'' diye konuştu.
Başka bir soru üzerine de Ekici, ''DİSK'e bağlı sendikaların grev sırasında üretim araçlarını tahrip eden bir tavrının olmadığını'' söyledi.
TÜSİAD gibi kuruluşların ''emeğin yükselmesini istemeyeceğini'' anlatan Ekici, ''Sermaye, 12 Eylül'den beri yürüyor'' dedi.
Ekici'nin konuşması sırasında DİSK eski Başkanı ve CHP İstanbul milletvekili Süleyman Çelebi, kısa eklemeler yaptı. Çelebi, ''Komisyon üyesiyim ama aslında komisyon beni dinlemeli'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Anayasa Mahkemesi eski üyesi Sacit Adalı ile dönemin Kağıthane Kaymakamı Necati Şentürk'ü dinledi.
Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Sacit Adalı, 28 Şubat sürecini anlatırken, ''Manevi baskı altındaydık. İlla birinin 'sen şunu yap, bunu yap' demesine gerek yoktu, o atmosfer insanı yönlendiriyordu'' dedi.
Sacit Adalı, 28 Şubat sürecinin 6-7 Eylül olaylarından bu yana silsile halinde gelişen olayların bir neticesi olduğunu söyledi.
28 Şubat'ın post modern bir darbe olduğunu belirten Adalı, insanlar üzerinde Atatürk düşmanlığı suçlamalarıyla bir baskı oluşturulduğunu ifade etti.
''Devlet düşmanı, Atatürk düşmanı diye suçlandığınızda ne yapacağınızı bilemezsiniz'' diyen Adalı, ''Allah kimseyi Suriye'den kaçanların durumuna düşürmesin, biz o durumda değildik ama manevi baskı altındaydık. İlla birinin 'sen şunu yap, bunu yap' demesine gerek yoktu, o atmosfer insanı yönlendiriyordu'' dedi.
Adalı, 1980 darbesinden sonra ülkeye düzen geldiğini, Türkiye'nin yenileşmesi, düzene tabi tutulması için bu kargaşaya, kaosa ihtiyaç olduğunu, yaşanması gerekenlerin yaşandığını savundu. Sacit Adalı, ''Darbe bir hafta önce yapılsa daha çok sevinecektik. Kim ne yaparsa yapsın, o kan dursun' deniyordu'' diye konuştu.
Komisyon üyelerinin itirazları üzerine Adalı, sadece asayiş yönünden güven ortamının sağlanması adına bu ifadeleri kullandığını söyledi.
28 Şubat'ın askeri ve siyasi bir manevra olmadığı, yapılanın ekonomik bir olay olduğu yönündeki sözlerinin anımsatılması üzerine Adalı, hala bu fikri taşıdığını ifade etti. Yaşananın tamamen askeri bir olay olamayacağını vurgulayan Adalı, hiçbir büyük olayın tek başına yapılamayacağını dile getirdi.
Refah Partisi'nin kapatılması davasında muhalefet yazısını, ''Hiç kimse kaynağını anayasadan almadığı yetkiyi kullanamaz'' cümlesi üzerine kurduğunu anlatan Adalı, ''Bu millet asla İran olmaz. Ama o dönem o korkuyu kullanıyorlardı. Bence iktidar mücadelesi yaşadı Türkiye. O mücadelenin sivilleşme dönemini yaşıyoruz. Çok şükür ki taşlar yerine oturuyor. Kimsenin kaynağını anayasadan almadığı yetkiyi kullanamayacağı anlaşılıyor'' diye konuştu.
Genelkurmay Başkanlığı'nın yargı mensuplarına verdiği brifinge davet üzerine mi katıldığı sorusuna karşılık Adalı, ''Davete gerek yok. Öyle bir baskı vardı ki korktum. Bu toplantı, tam manasıyla toplum mühendisliği operasyonudur'' dedi.
Komisyon tarafından dün dinlenen Sabih Kanadoğlu'nun, şu andaki Meclis'in anayasa ve kanunlara göre anayasayı bütünüyle değiştirme yetkisi olmadığı, ancak kurucu bir Meclis'in halktan yetki alarak bunu yapabileceği yönündeki ifadelerini nasıl değerlendirdiği sorulan Adalı, ''Bu ifade klasik bir Aristo mantığı. Her yeni anayasa yapmak istediğimizde askere davetiye çıkarıp 'lütfen darbe yapın, anayasayı değiştirin' mi diyeceğiz- Bugün yapılan tabiri caizse sivil bir darbedir. Kendi anayasasını kendi arzularına göre yapma ihtiyacını hissediyor'' görüşünü dile getirdi.
Refah Partisi'nin kapatılması sürecinde, askerin Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilediği iddialarına ilişkin bir soruya da Adalı, ''Anayasa Mahkemesi'nin tesir altına alınacağını zannetmiyorum. Üyeler tamamen hür iradeleriyle oylamaya katıldı'' karşılığını verdi.
Dönemin Kağıthane Kaymakamı Necati Şentürk de bir konuşmasında Hz. Ali'den alıntı yapması, Fatih Sultan Mehmet'i örnek göstermesi nedeniyle Batı Çalışma Grubu tarafından fişlendiğini söyledi.
Batı Çalışma Grubu'na ait olduğunu söylediği ve içerisinde kendisi dahil 328 kişinin isminin bulunduğu listeyi Komisyon'a sunan Şentürk, fişlenmesinin ardından hakkında hazırlanan rapor nedeniyle görevden alındığını anlattı.
Mağdur ve şikayetçi olduğunu ifade eden Şentürk, raporu hazırlayan kişilerin de komisyon tarafından dinlenmesini istedi.
28 Şubat sürecinde kaymakamlıklara, belediyelerin denetlenmesi konusunda askerden yazı gelip gelmediğinin sorulması üzerine Şentürk, yazılı olmasa da cenazelerde, resmi bayramlarda bir araya geldiklerinde askerlerin kendilerinden belediyeleri denetlemelerini istediğini söyledi.
EMASYA toplantılarına ilişkin bir soru üzerine de Şentürk, ''EMASYA toplantılarında hakimiyet askerin olurdu. Toplantılarda, genel güvenlik konularının dışında, bir imamın hutbesi de sorulurdu'' diye konuştu.
12 Eylül darbesinde Taşova Kaymakamlığı sırasında, görevden alınan belediye başkanları yerine 9 belediye başkanlığının kendisine verildiğinin hatırlatılması ve buna neden itiraz etmediği sorusuna karşılık Şentürk, ''Buna itiraz etmek o kadar kolay değildi. Ben görevi valilik onayıyla aldım. Mülki idarede böyle bir gelenek vardır'' dedi.
Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, Genelkurmay Başkanlığı'nın brifing vereceğini duyduktan sonra gitmeyi uygun gördüğünü belirterek, ''Çünkü nihayetinde bu Genelkurmay, bu ordu bizim ordumuz. Başbakan brifing verseydi ona da katılırdım'' dedi.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, Yüksel'i dinledi.
Sorular öncesinde kısa bir değerlendirme yapan Yüksel, Türk tarihini okuyarak büyüdüğünü, Türk tarihini ve Türk ordusunu sevdiğini belirtti ve Türk milliyetçisi ve Atatürkçü olduğunu söyledi. Yüksel, bugüne kadar hiçbir darbeyi tasvip etmediğini vurguladı.
Yüksel, komisyon üyelerinin; ''Merve Kavakçı'nın evine geç saat yaptığı baskın, Fethullah Gülen'e açtığı dava, ifadeye çağrılan Galatasaray'ın futbolcusu Hakan Şükür'ün ifade öncesi kendisine psikolojik baskı yapıldığı iddiaları'' ile ilgili sorularını yanıtlarken; konuyla ilgili olarak hiç bir askeri savcı ya da hakimden işine müdahale görmediğini belirtti.
Nuh Mete Yüksel, Kavakçı'nın türbanla TBMM çatısı altında yer almasının yasalara aykırı bulduğu için soruşturma açtığını, TBMM Başkanlığı'ndan milletvekilliğinin düştüğüne ilişkin yazı gelmesi üzerine kendisini ifadeye çağırdığını ancak gelmediğini, bunun üzerine güvenlik güçleri ile akşam saatlerinde evine gittiğini, evde kimsenin olmadığını, başta milletvekilleri olmak üzere vatandaşların da toplanması ile oradan ayrıldıklarını kaydetti.
Yüksel, medyada yer alanının aksine saat 02.00'de değil olayın akşam 19.00-22.00 saatleri arasında olabileceğini anlattı.
Fethullah Gülen'e, Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesindeki ''dini devlet kurmaya yönelik çalışmalar'' kapsamında dava açtığını söyleyen Yüksel, mahkumiyet kararı verildiğini, kararın ertelendiğini ve daha sonra Yargıtay safhasında kaldırıldığını belirtti. Yüksel, Fethullah Gülen tarafından kendisine dava açılmasının hatırlatılması üzerine, davanın kendi yazdığı kitap dolayısıyla açıldığını söyledi.
Yüksel, ''Benim yaptığım işte hiç bir usulsüzlük ve yasaya aykırılık yoktur. Hatta belki benim yaptığım hareket başkalarının yapmaktan kaçındığı, cesaret edemediği bir harekettir ve yasaya aykırı bir yönü kesinlikle yoktur. Belki de örnek bir hareketti. Ben bunun hesabını da verdim zaten, bu konudan dolayı hakkımda bir işlem de yapılmadı zaten'' dedi.
Nuh Mete Yüksel, Hakan Şükür'ün ifadeye çağrıldığında kendisine manevi cebir yapıldığı iddiası ile ilgili olarak, ''Hakan Şükür'ün böyle bir şey söyleyeceğini hiç tahmin etmiyorum, keşke burada olsaydı, şurada bir yüzleşseydik. Kesin kes böyle bir şey demez. Kendisiyle sohbet ettik, gayet güzel ayrıldık. Benim odama gelmeden başka bir savcı arkadaşımın odasında beklemiş, savcı arkadaş onu misafir etmiş, ben gelince kendisini savcı arkadaşım odama getirdi. Ayrılana kadar da kendisi ile sohbet ettik. Gayet mutlu bir şekilde ayrıldı. Hatta bana milli formasını bile hediye etti, hala da saklarım. Aramızda Galatasaraylı olmanın da verdiği bir yakınlık da var zaten. Hayret ettim şimdi'' diye konuştu.
Yüksel, yargı mensuplarına verilen brifinglerin hatırlatılması ve ''Taraflı bir tutumun inşasında bu brifinglerin rolü olmuş mudur, ondan sonraki süreçte açtığınız davalarda aldığınız o brifinglerin yürüttüğünüz savcılık görevine bir etkisi olmuş mudur-'' şeklindeki sorusu üzerine, şunları kaydetti:
''Genelkurmay'ın brifing vereceğini duyduktan sonra gitmeyi uygun gördüm. Çünkü nihayetinde bu Genelkurmay, bizim Genelkurmayımız, bu ordu bizim ordumuz. Bu brifinge arkadaşlarımla birlikte katıldım. Ha Başbakan brifing verseydi ona da katılırdım, bugün de hala katılırım. Yani Meclis'ten ya da ordudan gelecek bir davete her zaman katılmaya açığım.
Bana etki etti mi- Bugüne kadar yaptığım hiç bir soruşturmada herhangi bir makamın ya da kişinin telkini, baskısı altında kalmadım. Altında imzam bulunan bütün iddianameleri ve takipsizlik kararlarını kendi irademle yazdım. Bu konuda bir baskı görmedim, baskı görsem bile kabul etmem, böyle bir baskıyı böyle bir baskı altında kalmayı veya telkini kendim için zulüm kabul ederim.''
Yüksel, ''Ne tür davalar açacağınız önceden yazılıyordu, görüştüğünüz basın mensupları var mıydı-'' şeklindeki soruyu yanıtlarken, basının her zaman kendilerini takip ettiğini, basına bilgi sızdırma gibi bir faaliyetin içine girmediğini ancak basının bilgilere ulaşabildiklerini, bunun bugün de yapıldığını ancak bundan dolayı bir Cumhuriyet savcısının mesul bulunmasını kabul etmediğini bildirdi.
Nuh Mete Yüksel, çeşitli sorular üzerine sadece kendi döneminden sorumlu olduğunu, Merve Kavakçı iddianamesi dolayısıyla vicdanının rahat olduğunu, DEP milletvekillerinin TBMM'de gözaltına alınmasının kendi sorumluluğunda olmadığını söyledi.
Yüksel, ''30 Ağustos resepsiyonunda dönemin Genelkurmay başkanı 'Fethullah Gülen, tehlikelidir' dedi. Hemen arkasından dava açtınız. İlgisi var mıydı-'' soru üzerine, bu açıklamadan haberi olmadığını, uzun bir süredir soruşturma yaptığını o davayı zaten açacağını savundu.
Yüksel, ''Yaptığım soruşturmalardan dolayı ki bunların bazıları neticesiz kalmış olabilir, başarılı olmadığım soruşturmalarda olabilir ama kesinlikle verdiğim hiçbir karardan, açtığım davadan, yazdığım iddianameden veya verdiğimi kararlardan pişmanlık duymuş değilim. Bu nedenle de kişilerden yüzleşmek, özür dilemek gibi kesin kes bir düşüncem yoktur, vicdanım da rahatsız değildir'' görüşünü dile getirdi.
Yüksel, darbeleri nasıl değerlendiriyorsunuz sorusu üzerine ''Olmasaydı iyiydi'' dedi.
Nuh Mete Yüksel, 2002 seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında bir dava açmak için iddianame hazırlığında olduğuna ilişkin medyada yer alan haberlerin hatırlatılması üzerine, Ağustos 2002'de, Erdoğan'ın yaptığı konuşmalarla ilgili kasetlerin ortaya çıktığını, bunun için soruşturma başlattığını, Erdoğan ile görüştüğünü ancak dava açamadan görevden çekildiğini anlattı.
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat-27 Nisan Alt Komisyonu, dönemin Ankara Vali Yardımcısı Ramazan Sodan ve İstanbul Vali Yardımcısı Yusuf Odabaş'ı dinledi.
Sodan, 28 Şubat'ta insan hakları ihlalleri yaşandığını, kendisinin de ''fişlemeye'' maruz kaldığını söyledi.
1996 yılında atandığı Ankara Vali Yardımcılığı görevini yürüttüğü sırada, görev süresi 5 yıl olmasına karşın 1998'de Gaziantep'e tayin edildiğini anlatan Sodan, mülkiye başmüfettişinin kendisi hakkında hazırladığı rapor nedeniyle görev yerinin değiştirildiğini ifade etti.
Hazırlanan rapor, somut delillere dayanmadığından dava açtığını belirten Sodan, sonuç alamayınca konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşıdığını, davanın karar aşamasında olduğunu kaydetti.
Neden böyle bir uygulamaya maruz kaldığının sorulması üzerine Sodan, ''Bilgimiz yok. Savunma da alınmadı. Rapor, İçişleri Bakanlığı'nın onayıyla hazırlandı. Raporda, 'belli dini görüşüm olduğu, çağdaş yaşama sahip olmadığım' ifade ediliyor. O dönemin ortamıyla hazırlanmış, belgesiz, delilsiz bir rapordu. Bunların normal olmadığı ortaya çıktı, biz de hakkımızı arıyoruz'' dedi.
Rapora, dava açtıktan sonra, mahkeme kararıyla ulaştığını anlatan Sodan, AİHM'den netice alması durumunda raporu hazırlayanlardan tazminat isteyeceğini söyledi.
Sodan, 12 Eylül 1980'de Akseki Kaymakamı olduğu hatırlatılarak, o dönemde Akseki'de işkence olup olmadığı sorusuna, ''Böyle bir şeye şahit olmadım. Orası küçük bir ilçeydi'' yanıtını verdi.
Yusuf Odabaş da 28 Şubat'ta İstanbul Vali Yardımcısı olarak görev yaptığını, 18 ay yürüttüğü görevinden alınarak Kırşehir'e gönderildiğini anlattı.
Odabaş, ''Öyle uygulamalar gördük ki çok zor durumda kalan arkadaşlarımız oldu. Ben kışın ortasında evimi boşaltmak zorunda kaldım'' dedi.
Bölücü, yıkıcı, irticai faaliyetler yönünden araştırıldığını ve buna ilişkin hakkında rapor hazırlandığını dile getiren Odabaş, daha sonra İçişleri Bakanlığı'ndan yeniden müfettiş talebinde bulunduğunu ve bu müfettişin hazırladığı raporun ilk rapordan tamamen farklı olduğunu söyledi.
Bu fark nedeniyle ilk raporu hazırlayan müfettiş hakkında dava açtığını belirten Odabaş, ''müfettiş kanaatinden dolayı yargılanamaz'' denildiğini ve sonuç alamadığını ifade etti.
Odabaş, ''Bunlar o sürecin ne kadar acımasız ve zor olduğunu gösteriyor. İlgili makamlara dilekçeler verdik ama sonuç almadık. Suç kapatıldı'' dedi.
Yürütmenin durdurulması için Danıştay'a dava açtığını anlatan Odabaş, buradan da sonuç alamadığını söyledi. Odabaş, devletin aleyhine dava açmayı uygun bulmadığından konuyu AİHM'e götürmediğini kaydetti.
Odabaş, ''Bundan sonra böyle hukuksuz uygulamaların yaşanmaz olması, yaşanmamış olması ve olmaması için buradayız. Komisyona ve Başkana onun için teşekkür etmek istiyorum. Amacımız birilerini yargılamak, cezalandırmak değil, demokrasimizin daha güçlü, hukukumuzun her zaman herkes için uygulanabilir olmasını sağlamak olmalıdır'' diye konuştu.
