TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                           TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                           61’inci Birleşim

                                                                                        20 Şubat 2018 Salı

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                          İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Mersin Milletvekili Baki Şimşek’in, otizmli çocukların sorunları ve Otizm Eylem Planı’na ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün’ün, 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında kaybolan TSK ve EGM’ye ait silah ve mühimmata ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Isparta Milletvekili Said Yüce’nin, kadın ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Ahmet Aydın’ın, 26 Şubat 1992 Hocalı katliamında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilediğine ilişkin konuşması

2.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Ahmet Aydın’ın, bu zamana kadar Meclis Başkan Vekili olarak görev yapan Pervin Buldan’a teşekkür ettiğine ve yeni görevinde başarılar dilediğine ilişkin konuşması

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- İzmir Milletvekili Mustafa Ali Balbay’ın, 14 şeker fabrikasının satılacağına yönelik haberlere ilişkin açıklaması

2.- Hatay Milletvekili Birol Ertem’in, Reyhanlı Barajı’nın bir an önce bitirilip faaliyete geçmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını beklediğine ilişkin açıklaması

3.- Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu’nun, Hocalı katliamını kınadığına ve taşeron olarak çalışan eski hükümlülerin durumuna ilişkin açıklaması

4.- Çanakkale Milletvekili Bülent Öz’ün, çıkan yangın sonucu evleri kullanılamaz hâle gelen bedensel engelli olan Bayramiçli Halil Uyanık ve ailesine Hükûmetin el uzatmasını beklediğine ilişkin açıklaması

5.- Kırklareli Milletvekili Vecdi Gündoğdu’nun, 14 şeker fabrikasının satışa çıkarılmasına ilişkin açıklaması

6.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Akın’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve Anayasa Mahkemesinin kayıp kaçak bedeli konusunda verdiği kararın hukuk devletiyle bağdaşmadığına ilişkin açıklaması

7.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, TEOG’un yerine getirilen uygulamalarla ilgili karışıklık yaşandığına ilişkin açıklaması

8.- Kayseri Milletvekili Sami Dedeoğlu’nun, Afrin Zeytin Dalı Operasyonu’na ve Mehmetçiklere verdikleri destek için Kayserili hemşehrilerini tebrik ettiğine ilişkin açıklaması

9.- Denizli Milletvekili Kazım Arslan’ın, pazarlık usulü ihalelerin artmasının nedenini, aşırı faiz ödemesi ve yabancılara ödenen iç borçlanma faizinin yüksekliği konusu ile faizlerin neden düşürülmediğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

10.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Üsküdar ilçesinin bazı mahallelerinde yaşanan mülkiyet ve imar sorununun ne zaman çözümleneceğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

11.- Kahramanmaraş Milletvekili İmran Kılıç’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve 20 Şubat Dünya Sosyal Adalet Günü’ne ilişkin açıklaması

12.- İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel’in, çocuklara yönelik istismar konusunda iyi bir sınav verilememesinin sebebinin iktidarın tutumu olduğuna ilişkin açıklaması

13.- İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in, Halkevleri yöneticisi Kutay Meriç ve Serdar Başçetin’in tutuklu olmalarına ilişkin açıklaması

14.- Manisa Milletvekili Mazlum Nurlu’nun, Ankara Milletvekili Aydın Ünal’ın Yeni Şafak gazetesindeki FETÖ döneklerinden bahsettiği yazısına ilişkin açıklaması

15.- İzmir Milletvekili Kerem Ali Sürekli’nin, 20 Şubat Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun bir terörist tarafından şehit edilmesinin 3’üncü yıl dönümüne ilişkin açıklaması

16.- Mersin Milletvekili Hüseyin Çamak’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve çocuk istismarının panzehrinin eğitim olduğuna ilişkin açıklaması

17.- Samsun Milletvekili Erhan Usta’nın, şehitlere Allah’tan rahmet dilediğine, 20 Şubat Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun bir terörist tarafından şehit edilmesinin 3’üncü yıl dönümüne, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve çocuk istismarı olaylarının yaşanmaması için eksiklikleri giderecek düzenlemelerin mutlaka yapılması gerektiğine ilişkin açıklaması

18.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, bütün partileri taşeron işçi, kiralık işçi uygulamaları, çocuk işçiliği ve emek alanındaki cinsiyet eşitsizliğine karşı birlikte mücadeleye çağırdıklarına, camilerde toplanan paraların akıbetini bilmediğini ifade eden Bilal-i Habeşi Camisi’nde görev yapan imam Ebubekir Karsan’ın açığa alınmasına ve çocuk hakları daimî komisyonu kurulmasının acil olarak Meclis gündemine alınması gerektiğine ilişkin açıklaması

19.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne, çocuk istismarıyla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşülecek olmasına, 24’üncü Dönemde kurulan Soma faciasıyla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun hükümsüz kalmasına ve Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanının ayrı ayrı Kadir Mısıroğlu’nu ziyaretlerine ilişkin açıklaması

20.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, çocuklara yönelik istismarla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşülecek olmasına, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in Cumhurbaşkanının Kadir Mısıroğlu’nu ziyaretiyle ilgili ifadelerine, Zeytin Dalı Harekâtı’nda şehit olan Mehmetçiklere Allah’tan rahmet dilediğine ve 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ilişkin açıklaması

21.- Adana Milletvekili Elif Doğan Türkmen’in, eski hükümlü taşeron işçilerin durumuna ilişkin açıklaması

22.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

23.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

24.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, tekraren, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

25.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, tekraren, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

26.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, Konya Milletvekili Mustafa Hüsnü Bozkurt’un görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde CHP Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

27.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

28.- Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

29.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda getirilen önerilerin bir an önce hayata geçirilmesini temenni ettiğine ilişkin açıklaması

30.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda muhalefet şerhinde isminin yer almamasına, muhalefet şerhindeki kimyasal kastrasyonla ilgili konulara bir daha göz atılması gerektiğine ve bu konuda düzgün bir kamu spotu olmadığına ilişkin açıklaması

31.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, cezanın caydırıcı olma özelliğinin öneriler arasında açık ve net bir vaziyette yer alması gerektiğine ilişkin açıklaması

32.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ile İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in yaptıkları açıklamaları ve Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

33.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun 435 gün boyunca Genel Kurula gelmemesinin büyük bir ayıp olduğuna ve bu raporda Ensar ile KAİMDER’in isminin geçmemesine ilişkin açıklaması

34.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

35.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yerinden sarf ettiği bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

36.- Aydın Milletvekili Deniz Depboylu’nun, daimî çocuk hakları komisyonunun ne zaman kurulacağını, 115 çocuk hamileliğiyle ilgili olarak ihmali olanlar ile istismar edilen çocuğun annesinin ifadesini dikkate almayan yetkililer hakkında ne yapıldığını öğrenmek istediğine ve rehberlik derslerinin kaldırılmasına ilişkin açıklaması

37.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, Meclis Araştırması Komisyonu çalışmalarında her şeyin güllük gülistanlık gerçekleşmediğine ve özellikle çağrılmayan insanlar olduğuna ilişkin açıklaması

38.- Bursa Milletvekili Lale Karabıyık’ın, çocuk istismarı konusunun çözümünü ararken bazı gündem maddelerini kaçırmamak gerektiğine ve göstermelik çalışmaların yeterli olmadığına ilişkin açıklaması

39.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda çocukların korunması için isimlerin zikredilmediğine ve çok detaylı bir çalışma yapıldığına ilişkin açıklaması

40.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’ın görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde Hükûmet adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

41.- Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş’ın, seçim bölgesi Adana’da yaşanan bir istismar olayına ve bu meselenin tüm ülkenin meselesi olduğuna ilişkin açıklaması

42.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, HDP kongresinde seçilen eş genel başkanları ve Meclis Başkan Vekili seçilen Mardin Milletvekili Mithat Sancar’ı kutladıklarına ilişkin açıklaması

43.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Suriye ordusuna bağlı “Ulusal Savunma Güçleri” adı altında bir grubun Afrin’e girdikleriyle ilgili haberler hakkında Hükûmetin Meclise bilgi vermesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

44.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’in görüşülmekte olan 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

45.- Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul’un, Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’in görüşülmekte olan 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

46.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerinde Millî Eğitim Bakanının bulunmamasının ve bu konuda muhalefete bilgi verilmemesinin kabul edilemez olduğuna ilişkin açıklaması

47.- Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin, Suriye ordusuna bağlı “Ulusal Savunma Güçleri” adında bir grubun Afrin’e girdiklerine ve bu duruma müdahale edildiğine ilişkin açıklaması

48.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye yaptığı bilgilendirme için ve İstanbul Milletvekili Mehmet Muş’a Millî Eğitim Bakanının bulunmaması konusunda partileri bilgilendirmesi ve görüşmeleri erteleme teklifinde bulunması nedeniyle teşekkür ettiğine ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Önergeler

1.- Başkanlıkça, İstanbul Milletvekili Pervin Buldan’ın Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı seçilmesi münasebetiyle Başkanlık Divanı üyeliğinden istifasına ilişkin önerge (4/132) yazısı

2.- Ankara Milletvekili Mustafa Mit’in, (2/1354) esas numaralı 5393 Sayılı Belediye Kanunu ile 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/133)

 

VII.- ÖNERİLER

A) Danışma Kurulu Önerileri

1.- Danışma Kurulunun, Genel Kurulun 20 Şubat 2018 Salı günkü birleşiminde, 23/1/2017 tarihinde bastırılarak dağıtılan 442 sıra sayılı Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına alınmasına ve rapor üzerindeki genel görüşmenin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

 

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442)

 

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519)

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Arasında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Uluslararası Göç Örgütü Arasında Örgüt ve Ofisin Türkiyedeki Yasal Statüsü Ayrıcalıkları ve Bağışıklıklarına İlişkin Anlaşmayı Tadil Eden Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/848) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 517)

3.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşma ve Eki Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/691) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 361)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti Arasında Deniz Taşımacılığı Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/729) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 477)

 

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

X.- SEÇİMLER

A) TBMM Başkanlık Divanında Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilliğine seçim

 

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, 2017 yılında kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen kişi sayısına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/21081)

2.- Antalya Milletvekili Mustafa Akaydın’ın, Özelleştirme Yüksek Kurulunun otuz civarında hazine arazisinin satışa çıkarılmasına yönelik kararına ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın cevabı (7/22039)

3.- Denizli Milletvekili Melike Basmacı’nın, 2001 yılından bu yana özelleştirilen kamu kuruluşlarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın cevabı (7/22071)

4.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, yurt dışı fuarlara katılıma ve yurt dışı pazarlarda faaliyet gösteren firmalara ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin cevabı (7/22194)

5.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, mevzuatımızın engellilerle ilgili BM sözleşmeleri ve AB müktesebatı kapsamında taranmasına ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Ömer Çelik’in cevabı (7/22356)

6.- Ağrı Milletvekili Dirayet Dilan Taşdemir’in, bazı TV yorumcularının TCMB’nin faiz değişikliği kararlarına dair açıklamalarına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/22586)

7.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, 2016 yılından bu yana Bakanlık birimlerince yapılan ihalelere ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci’nin cevabı (7/22656)

20 Şubat 2018 Salı

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.04

BAŞKAN: Başkan Vekili Ahmet AYDIN

KÂTİP ÜYELER: Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa), İshak GAZEL (Kütahya)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 61’inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, otizmli çocukların sorunları ve Otizm Eylem Planı hakkında söz isteyen Mersin Milletvekili Baki Şimşek’e aittir.

Buyurun Sayın Şimşek. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Mersin Milletvekili Baki Şimşek’in, otizmli çocukların sorunları ve Otizm Eylem Planı’na ilişkin gündem dışı konuşması

BAKİ ŞİMŞEK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; otizmli çocukların sorunları ve Otizm Eylem Planı hakkında gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Gazi Meclisi ve bizleri ekranları başında izleyen Türk halkını sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Otizm, bireyin dış dünyadaki uyarıları algılamasını, aldığı bilgileri düzenleyip kullanmasını etkileyen, yaşam boyu süren gelişimsel bozukluktur; kaynağı psikolojik değil, nörolojiktir, diğer bir deyişle beynin işlev bozukluğuna bağlıdır. Nörolojik ve gelişimsel bir bozukluk olan otizmin belirtileri erken çocukluk dönemine, 0-3 yaş arasına dayanır; bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülse de neden ve nasıl oluştuğu tam olarak bilinememektedir. Otistik bozukluk belirtilerinin sayısı ve şiddeti bireyler arasında farklılık gösterebilir. Zihinsel kapasite, uyum becerileri, tıbbi psikiyatrik sorunların bulunup bulunmaması gibi etkenler yine otizmin görünümünü çeşitlendirmektedir. Otizmin tedavisi yoktur ancak doktorlar, terapistler ve özel öğretmenler otistik çocuklara bazı zorlukların üstesinden gelebilmelerini sağlamak açısından yardımcı olurlar. Her çocuğa farklı bir şekilde yardım etmek gerekmektedir. Her zaman nasıl iletişim kurulacağını anlamak en önemli adımdır. Konuşulan dili öğrenme otizmli çocuklar için çok zordur. Kelimeleri anlamak yerine onları görmek otizmli çocuklar açısından çok daha anlamlı olabilir. Bu anlamda, otizmli çocuklara işaret yoluyla eğitim verilmelidir. İşaret dilini kullanmaları çocuklarımızın daha iyi öğrenmelerini ve sonucunda konuşmaya başlamalarını sağlamaktadır.

Değerli milletvekilleri, otizm hızla yaygınlaşmaktadır, her 70 çocuktan 1’inde otizm belirtisine rastlanmaktadır; ailenin duygusal, toplumsal, ekonomik ve günlük yaşantısını olumsuz etkilemektedir. Yapılan araştırmalarda ebeveynlerin, çocuklarına otizm tanısı konulduğunda bunu kabullenmekte zorlandıkları, yaşam şekillerinin büyük ölçüde değiştiği, kendilerini çevreden soyutladıkları, daha duygusal oldukları, gelecekten endişe duydukları, yapmak istedikleri birçok şeyden vazgeçtikleri, her şeye rağmen çocuklarıyla ilgilenmenin onlara mutluluk verdiği ve yaşama bakış açısında büyük değişikliklerin olduğu sonucuna varılmıştır. Otizmli çocuklarımızın ailelerini, sabır, anlayış ve sevgi dolu yaklaşımlarından dolayı buradan tebrik etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, erken tanı ve girişimle hastalığın seyri daha iyi olabilmektedir. Otizmli çocuklarımızın mevcut olan özel eğitim merkezlerinde aldıkları eğitim sınırlıdır, haftalık 4 saat gibi bir eğitim almaktadır. Bu yüzden, özel eğitim merkezlerinden ziyade devletimizin bünyesi içerisinde otizm eğitim, rehabilitasyon merkezi kurularak, çok ağır otistik çocuklarımızın yatılı olarak, hafif otistik çocuklarımızın da aileleriyle birlikte eğitim alması sağlanarak topluma hazırlanmalıdır.

Geçen haftalarda, otizmli çocuklarımız Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bizleri ziyaret ettiler, aileleri sorunlarını bizlere aktardılar. Düşünün, otizmli çocuğu olan bir annenin çalışabilmesi mümkün değil, bütün zamanını çocuğuyla ilgilenerek, o çocuğun eğitimiyle, bakımıyla ilgilenerek geçirmesi gerekmektedir çünkü kontrol edilmesi çok zordur ki bu ailenin yaşlandığını, çocukların delikanlı olduğunu veya ileri yaşlara geldiğini düşünün; bu süre içerisinde anne babadan başka bunların sorunlarıyla ilgilenecek olan kimse yoktur.

Onun için, otizmli çocuklarla ilgili, yaşlı bakımevlerinde olduğu gibi… Sosyal yardımlar eve giren kişi başı gelir seviyesine göre verilmektedir. Engelli bireyler ve otistik bireyler için verilecek olan yardımlar, engelli birey için şahsa özel verilmelidir. Buradaki gelir seviyesine göre yapılan uygulama yanlıştır. “Kardeşi çalışıyor, annesi babası çalışıyor.” gibi kriterlerden dolayı otistik ve engelli insanlarımıza yapılan yardımlar kesilmektedir ve aileler de bundan büyük bir rahatsızlık duymaktadırlar. Bu sosyal yardımların, mutlaka her engelli bireye kişi başına verilmesi gerekmektedir.

Ayrıca, bugün, bir diğer önemli konu da vatandaşlarımızdan bizlere aktarılan renk körlüğüyle alakalı sorunlardır. Özellikle polis okulu, askerî okul ve devletin birçok memurluk sınavlarında, renk körü çıkan insanlar sınavlardan elenmektedir. Ben de 1987 yılında askerî okul sınavlarında renk körlüğü sebebiyle elenmiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. O güne kadar ben de renk körü olduğumu bilmiyordum, sınav anında öğrendim renk körü olduğumu. Bugün de -yüzlerce, binlerce insan- aslında hiçbir engel olmamasına rağmen, normal yaşantılarının hiçbir şeklini değiştirmemesine rağmen polis okullarında, astsubay okullarında ve askerî okullarda renk körleri devlet kadrolarına alınmamaktadır. Bu yanlışlığın bir an önce düzeltilerek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAKİ ŞİMŞEK (Devamla) - …renk körlüğünün bir engel olmaktan çıkartılıp renk körlerinin de devlet kadrolarında çalışabilmesinin önü açılmalıdır.

İSMAİL TAMER (Kayseri) – Renk körüne “diskromatopsi” denir ama yani onun bölümleri var. Hangisi acaba, o önemli.

BAKİ ŞİMŞEK (Devamla) – Yani ben normal renkleri görüyorum, kitapçıktaki bazı renkleri okuyamıyorum. Tamamını eliyorlar.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz. İsmail Bey, sonra bir çay içirirsiniz, birlikte konuşursunuz. Önemli bir konu. Teşekkür ediyoruz Sayın Şimşek’e. (MHP sıralarından alkışlar)

Gündem dışı ikinci söz, 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında kaybolan Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğüne ait silah ve mühimmat hakkında söz isteyen Bilecik Milletvekili ve aynı zamanda Meclis Başkan Vekilimiz Sayın Yaşar Tüzün’e aittir.

Buyurun Sayın Tüzün. (CHP sıralarından alkışlar)

2.- Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün’ün, 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında kaybolan TSK ve EGM’ye ait silah ve mühimmata ilişkin gündem dışı konuşması

YAŞAR TÜZÜN (Bilecik) – Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; hepinizi Meclis Başkan Vekili ve Bilecik Milletvekili olarak saygıyla selamlıyorum.

Sevgili arkadaşlar, tabii, Anayasa’mıza ve İç Tüzük’ümüze göre Meclis başkan vekilleri siyasi tartışmalara, kanunun içeriği noktasındaki görüşmelere katılamıyor. Ancak bugün Meclis Başkan Vekilliği görevimden önce Millî Savunma Komisyonu üyesiyken 1 Şubat 2017 tarihinde Millî Savunma Bakanımıza vermiş olduğum yazılı soru önergesinin 2 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak cevabı geldi. Yani Hükûmetimizin ve bakanlarımızın Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerine, yasama görevini yerine getiren arkadaşlara ne kadar değer verdiğinin en somut örneğini yaşamış bulunuyoruz. Bir yıl, bir gün sonra gelen bu yazılı soru önergeme, 15 Temmuz tarihinde FETÖ terör örgütünün darbe girişiminde bulunduğu gece gerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerekse Emniyet Genel Müdürlüğünün dağıtmış olduğu silahların geri dönüşü noktasındaki soruma maalesef yeterince cevap alamadığım gibi, geçiştirilen bir cevap söz konusu.

Sevgili arkadaşlar, bu, öncelikle iktidar-muhalefet meselesi değil. Bu mesele, bir millî güvenlik meselesidir. Millî güvenlik meselesi olduğu için, yasama görevini yapan biz milletvekillerini, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Emniyet Genel Müdürlüğünü yakinen ilgilendiren bir konu olduğu için gündem dışı söz alıp bunu sizlerle paylaşmak istedim.

Sevgili arkadaşlar, özellikle erkek milletvekillerimizin askerlik yaptığını çok iyi biliyoruz. Askerlikte, bırakın bir silahın kaybolmasını, bir kasatura kaybetseniz, silahınızın bir cıvatasını kaybetseniz askerliğiniz bitmez ama o gece dağıtılan silahların -uzun namlulu silahlar mı, bombalar mı, mermiler mi- ne kadar ve nasıl dağıtıldığı belli olmadığı gibi, kimde olduğu da belli değildir. Bu silahlar vatandaşın elinde mi, bu silahlar FETÖ terör örgütüne mensup vatandaşların elinde mi, bu silahlar PKK terör örgütüne mensup insanların elinde mi, belli değil.

Bakınız, bu darbe girişiminde bulunulduğundan bugüne kadar on sekiz ay geçti. Bir buçuk yıldır maalesef bu silahlar bulunamıyor. Bu noktada tehlikenin farkında mısınız diye sormadan geçemeyeceğim. Gerçekten adedi belli olmayan… Bin tane mi, 10 bin tane mi, 1 milyon tane mi, ne kadar silah kaybolduğu belli değil ve bu silahların geri dönüşü noktasında da maalesef Hükûmetin ve ilgili Bakanlığın sınıfta kaldığını bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Sevgili arkadaşlar, Ankara’da işlenen bir cinayetin sanığı “Bu silahı kimden buldun?” denildiğinde “15 Temmuz gecesi Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından dağıtılmıştı. O silah bende kaldı ve ben bu silahla cinayet işledim.” diyebiliyor. Dolayısıyla çok sayıda silahın maalesef vatandaşımızın elinde olduğunu biliyoruz. Ancak bunların geri dönüşü noktasında başta Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir araştırma komisyonunun kurulması ve aynı şekilde -bu kaybolan silahların gerek TSK’ye gerekse Emniyet Genel Müdürlüğüne iade edilmediği takdirde- yasanın çıkartılması gerektiğine inananlardanım. O nedenle, bir Meclis araştırma komisyonu kurulması noktasında girişimimiz olacak. Meclis Başkanlığına bunu vereceğiz ve kaybolan silahlar tekrar iade edilmediği takdirde yasal işlemlerin, cezai işlemlerin de artırılması noktasında bir kanun teklifi vereceğiz. Bu, çok önemli bir konu. Böylesine önemli bir konuyu yüce Meclisimizde paylaşmış bulunuyorum.

Önümüzdeki günlerde gerek komisyonun kurulması gerekse kanun teklifimizin Mecliste görüşülmesi noktasında desteğinizi bekliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tüzün.

Gündem dışı üçüncü söz, kadına ve çocuğa şiddetin önlenmesi hakkında söz isteyen Isparta Milletvekili Said Yüce’ye aittir.

Buyurun Sayın Yüce. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

3.- Isparta Milletvekili Said Yüce’nin, kadın ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin gündem dışı konuşması

SAİD YÜCE (Isparta) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kadın ve çocuğa yönelik aile içi şiddetin önlenmesine ilişkin söz almış bulunmaktayım.

Aile Bütünlüğünün Korunması ve Boşanmaların Önlenmesi Komisyonu üyeliği de yapmış birisi olarak şunları söyleyebilirim: Kadın ve çocuğa, genelde her türlü canlıya karşı yapılan şiddetin önlenmesi için tüm dünyada birçok görüş ortaya konmaktadır. Sosyologlar, psikologlar, siyasetçiler, güvenlik ve adalet birimleri sorunun teşhis ve tedavisine yönelik görüşler serdetmekte ve müeyyideler ortaya koymaktadır. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız da bugünkü grup konuşmasında bu konuya temas ederek “Bu masumların yaşatılması değil her türlü tehditten korunması da bizim sorumluluğumuzdadır. Burada en ağır cezai müeyyideler neyse kesinlikle alınacaktır.” diyerek yasal düzenlemelerin süratle yapılacağını belirtmiştir.

Günümüzde jandarma, polis, güvenlik kameraları, hapishaneler, mahkemeler ve kanunlar olmasına rağmen suçlar azalmamakta, bilakis artmaktadır. İnsanlığın günümüzde bir numaralı probleminin güvenlik olduğunu söyleyebiliriz. Şiddet ve teröre kaynaklık eden davranışların kaynağı, tahrip olmuş ruh ve zihin dünyasıdır. Aslında maddi tahribatın kaynağının da aldığımız manevi yaraların tedavi edilememesi olduğunu pek rahatlıkla söyleyebiliriz. Kalbinde hakiki manada iman ve merhamet taşıyanın hiç kimseye el kaldıramayacağını, her türlü suçtan ve şiddetten uzak duracağını söyleyebiliriz. Ne yazık ki bugün şiddet ve her türlü istismar, toplumun sadece bazı yerlerinde ve çürümüş ailelerde değil, PKK, PYD, DAİŞ gibi terör örgütlerinde de görülmekte, insanlığın yüz karası bu caniler çocuk ve kadının eline silah vererek tarihin en büyük çocuk istismarını da yapmaktadır.

Eğitim ve ıslah sadedinde bazı şeyleri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Günümüzde “hâkimiyet” kavramı klasik anlamını yitirmiş, artık toplumlar üzerinde silah ve askerle değil, bilgi teknolojileri, kitle iletişim araçlarıyla toprakları değil, beyinleri, duyguları, zihinleri, kalpleri işgal ederek hâkimiyet kurmaktadırlar. Kadim medeniyetimizin değerleri olan adalet, aile, dürüstlük, alçakgönüllülük, şefkat, merhamet, bağışlama, cesaret, cömertlik, çalışkanlık, dayanışma, doğruluk, emaneti korumak, fedakârlık gibi hususlar daima hatırlanmaya ve yaşanmaya ihtiyaç duyulan değerlerimizdir. Bugün şikâyet ettiğimiz ve karşılaştığımız sıkıntıları doğru teşhis edersek tedavisi de o derece başarılı olacaktır.

Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir yani annesidir. Çocuk ilk tecrübe ve terbiyesini annesinden alır, hayatın ilk adımlarını ve şartlarını çocuğa annesi öğretir. Çocuğun belleği safi ve temiz olduğu için, ilk işlemeyi anne yapar, sonrakiler tamamen bunun üstüne bina olur. Öyleyse, anne ve baba çocuğa güzel bir örnek ve ahlaklı bir terbiyeci olmalıdır. Bir insanın karakterinin temeli, ailenin verdiği eğitimle atılır. Örneğin, anne ve babasının yardımseverliğine şahit olan bir çocuk yardıma ihtiyacı olan birisini gördüğünde ilk olarak anne ve babasının bu tavrını hatırlar. Bir de bunun tam aksi, hayatta en güvendiği insanlar olan anne ve babasının yalan söylediğine, çıkarları için insanları kandırdığına, öfkelendiğinde saldırganlaştığına şahit olan bir çocuk için bu yaşam tarzı örnek bir modeldir. Bu nedenle büyük bir ihtimalle ileriki hayatında ailesinden gördüğü bu davranış tarzını uygulamakta bir sakınca görmez. Ailenin bir insanın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu Bediüzzaman Saidi Nursi bir sözünde şöyle ifade eder: “Nevibeşerin hayatıdünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevi saadet için bir cennet, bir melce, bir tahassungâh yani sığınılacak yer aile hayatıdır ve herkesin hanesi küçük bir dünyasıdır, cennetidir.” Bu nedenle, insanın dünyaya ahiret için eğitilmek üzere gönderildiği, Allah’ın her insanı ahlakından ve niyetinden sorguya çekeceği, cehennemin varlığı, hayatın kısalığı ve ölümün yakınlığı çocuğa verilmesi gereken ilk temel eğitimdir. Dünyaya neden geldiğinin ve ne yapması gerektiğinin şuuruyla yetişen bir çocuk bu eğitimden sonra doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bir akla ve doğruyu uygulayacak bir vicdana sahip olur ancak birçok insan çocuklarına Allah’ın varlığını ve kul olmanın ona yüklediği sorumlulukları öğretmez çünkü kendisi de yerine getirmez; bundan dolayı tarih boyunca suça meyilli, vicdanını kullanmayan, zulme rıza gösteren sayısız nesiller yetiştirmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAİD YÜCE (Devamla) – Son cümlem Sayın Başkan.

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın.

SAİD YÜCE (Devamla) – Allah resulü (SAV) “İnsanın öldükten sonra geride bıraktığı en hayırlı şeylerden biri yetiştirdiği salih evlattır.” buyuruyor. Bu sözleri bize tavsiye niteliğinde olmalı inşallah ve salih evlatlar yetiştirmeye toplum olarak gayret etmeliyiz.

Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyorum Sayın Yüce, çok önemli bir konu. Bugün de inşallah, tüm siyasi parti gruplarının anlaşmasıyla birlikte daha önce açılmış olan Meclis araştırması komisyonu raporu burada görüşülecektir.

IV.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Ahmet Aydın’ın, 26 Şubat 1992 Hocalı katliamında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilediğine ilişkin konuşması

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bundan yirmi altı yıl önce Hocalı’da kadın, çocuk, yaşlı demeden masum insanlar dünyanın gözü önünde katledildi. Bu insanlık dışı saldırı başta Azerbaycan halkı olmak üzere tüm halkımızın da yüreğinde derin bir acı bırakmıştır. Bu katliamın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Hocalı unutulmadı ve unutturmayacağız. Tüm dünyanın da ikircikli yaklaşımını bir tarafa bırakarak Hocalı katliamıyla birlikte Müslümanların da acı çektiği, katledildiği her bir olayı görmesini buradan ifade etmek isterim bir kez daha. Bu vesileyle de bu katliamda hayatını kaybedenlere tekrardan Allah’tan rahmet diliyorum. Katliamın müsebbiplerini bir kez daha şiddetle kınadığımızı da ifade etmek istiyorum.

Şimdi, sisteme giren 15 sayın milletvekiline sırasıyla İç Tüzük 60’a göre birer dakika süreyle söz vereceğim.

İlk söz size aittir Sayın Balbay, buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- İzmir Milletvekili Mustafa Ali Balbay’ın, 14 şeker fabrikasının satılacağına yönelik haberlere ilişkin açıklaması

MUSTAFA ALİ BALBAY (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bugün ortaya çıkan haberlere göre Hükûmetin 14 şeker fabrikasını satacağı, özelleştireceği haberi var. Özelleştirmelerin artık içeriği de ekonomiyi büyütmek ya da daha iyisini yapmak değil devlete gelir kazandırmak. Bu, üretecek bir şey kalmadı, elde bir şey yok, artık mevcudu satarak devletin çarkını döndüreceğiz anlamına gelmektedir. 5 milyon kişi şeker pancarından, bu şeker fabrikalarının getirdiği artıyla ekmek yemektedir. “Cumhur ittifakı yapıyoruz.” deyip cumhurun yani halkın her şeyini satmak bu iktidara özgü bir şey. 1934’te kurulan Turhal Şeker Fabrikası ve devamında satılan bu fabrikalarla birlikte, cumhuriyeti kuranlar fabrika yapan, bugünküler de fabrika satan oldular. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Topal’ın yerine Sayın Ertem…

2.- Hatay Milletvekili Birol Ertem’in, Reyhanlı Barajı’nın bir an önce bitirilip faaliyete geçmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını beklediğine ilişkin açıklaması

BİROL ERTEM (Hatay) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Yapımına 2010 yılında başlanan, 2015 yılında bitirilmesi planlanan Reyhanlı Barajı yıl 2018 olmasına rağmen hâlâ bitmemiş, ne olup olmayacağı da belli değildir. Bitirildiğinde Amik Ovası’nda yaklaşık 600 bin dekar arazinin suya kavuşmasına vesile olacağını düşünürsek projenin ne kadar elzem ve ne kadar önemli olduğuna kanaat getirebiliriz. Yaşanan Suriye savaşından, Hükûmetin uyguladığı yanlış tarım politikalarından, bozulan uluslararası ilişkilerden, tarımsal ihracatın durma noktasına gelmesinden dolayı ve çözümü çok kolay olmasına rağmen, Hatay’daki çiftçilerimizin yaşadığı susuzluk nedeniyle çiftçilerimiz mağdur edilmekte ve ciddi bir ekonomik çıkmaza sürüklenmektedirler, ya tarlalarını ekememekte ya da Hükûmete yandaş olan tüccarlara satmak zorunda kalmaktadırlar.

Bu vesileyle Orman ve Su İşleri Bakanını bir kez daha uyarıp, Reyhanlı Barajı’nın bir an önce bitirilip faaliyete geçmesi için gerekli çalışmaları yapmalarını bekliyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Gaytancıoğlu…

3.- Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu’nun, Hocalı katliamını kınadığına ve taşeron olarak çalışan eski hükümlülerin durumuna ilişkin açıklaması

OKAN GAYTANCIOĞLU (Edirne) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bundan yıllar önce meydana gelen Hocalı katliamını kınıyor, hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum.

Taşeron yasası bir oldubittiye getirildi. Yasa, Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilerek tüm eksiklikleri taşeron çalışanlar lehine müzakere edileceğine, AKP mantığıyla hazırlanan kanun hükmünde kararname kapsamında çıkarıldı. CHP olarak tüm taşeronların kadrolu olması gerektiğini hep savunduk. Şimdi, kadro başvuruları sonuçlandı. Birçok mağdur taşeron çalışan var, en zorda olanlar ise eski hükümlüler. Birçok belediye -yöresel özellikleri de dikkate alarak- sosyal bir proje olarak eski hükümlüleri taşeron işçisi olarak çalıştırmayı tercih etmiştir, bu da çok güzel bir uygulama olmuştur çünkü zaten iş hayatında zor yer edinebilen eski hükümlüler bu sayede kimseye muhtaç olmadan evlerine ekmek götürebilmiş, topluma yeniden karışmışlardır. Elde edilen bilgilere göre, başvuran eski hükümlülerin hiçbiri kadroya alınmamıştır. Yıllarca kimseye muhtaç olmadan çalışan bu işçiler şimdi ne yapacaklar? Eğer bir suçları varsa, iş ortamında işledikleri bir suç varsa cezalarını çekerler. Yasalar herkes için eşittir. Acaba Hükûmet eski hükümlü taşeron şirket işçilerinin yeniden sokağa itilmesini mi istiyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Özdemir’in yerine Sayın Öz…

4.- Çanakkale Milletvekili Bülent Öz’ün, çıkan yangın sonucu evleri kullanılamaz hâle gelen bedensel engelli olan Bayramiçli Halil Uyanık ve ailesine Hükûmetin el uzatmasını beklediğine ilişkin açıklaması

BÜLENT ÖZ (Çanakkale) – Sayın Başbakan Yardımcısına iletmek istiyorum: Uyanık ailesi, seçim bölgem olan Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin Çavuşlu köyünde oturuyordu, 3 Şubat günü evlerinde çıkan yangın sonucu evleri kullanılamaz hâle geldi ve evsiz kaldılar. Şunu hatırlatmak istiyorum: Evi yanan Halil Uyanık bedensel engelli. Evleri yandıktan sonra akrabalarında, diğer köylülerin evinde kalıyorlar ve her gün başka bir evde kalmak zorundalar. Hükûmet olarak, bedensel engelli olan Bayramiçli Halil Uyanık ve ailesine el uzatmanızı bekliyoruz. Bu konuda gerekli talimatları vermenizi bekliyoruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Aydın’ın yerine Sayın Gündoğdu...

5.- Kırklareli Milletvekili Vecdi Gündoğdu’nun, 14 şeker fabrikasının satışa çıkarılmasına ilişkin açıklaması

VECDİ GÜNDOĞDU (Kırklareli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başbakana sormak istiyorum: Özelleştirme İdaresi bünyesindeki 25 şeker fabrikasından içerisinde Alpullu Şeker Fabrikasının da bulunduğu 14 şeker fabrikamızı öncelikli olarak satışa çıkarıyorlar. Tüm dünya nişasta bazlı şekerin insan sağlığını tehdit ettiğini keşfetmiş ve şeker pancarı üretimine, şeker fabrikalarına yeni yatırımlar yaparken sizler hiçbir akılcı açıklama yapmadan neden millî kuruluşları satıyorsunuz? Millî sanayimiz, millî servetimiz olan şeker fabrikalarımızın satılmasını kimler istiyor; pancar üreticisi mi, kooperatifler mi, çalışanlar mı, sendikalar mı, ziraat odaları mı yoksa nişasta bazlı şeker üreten Amerikan firmaları mı?

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Akın...

6.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Akın’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve Anayasa Mahkemesinin kayıp kaçak bedeli konusunda verdiği kararın hukuk devletiyle bağdaşmadığına ilişkin açıklaması

AHMET AKIN (Balıkesir) – Başkanım teşekkürler.

Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ Bölgesi’ndeki Hocalı kasabasında 26 Şubat 1992 tarihinde Ermeniler tarafından hunharca katledilen Azerbaycanlı kardeşlerimizin acısını yüreğimizde hissediyoruz. Kardeş Azerbaycan halkının acısını paylaşıyoruz.

Ayrıca Sayın Başkanım, görevi kişi ve hak hürriyetlerini korumak olan Anayasa Mahkemesi hukuk devletiyle bağdaşmayan bir karara imza attı. Tüketicinin kullanmadığı ve almadığı hizmetten kayıp kaçak bedeli alınmasında bir sakınca görmedi. Bir hukuk devletinde, sorumluluğun şahsiliği gereği vatandaşlarımız başkalarının külfetlerini yüklenemez, tüketici yalnızca aldığı hizmetin bedelini öder. Devletin görevi kayıp kaçağı önlemek ya da külfeti üstlenmektir. Hukuk devleti ilkesine uymayarak kanun devleti anlayışıyla devlet yönetilemez. Bu karar kamu hukukuna da özel hukuk kurallarına da aykırıdır. Anayasa Mahkemesi bu adaletsiz kararıyla vatandaşlara yüklenen yükümlülüklerin adaletsiz bir hâl almasını tescil etmiştir. Kayıp kaçakları önlemek devletin asli görevidir. Devlet bu görevini yapamıyor ve kaçakçıları yakalamıyorsa bu suç da vatandaşın değildir.

BAŞKAN – Sayın Gürer...

7.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, TEOG’un yerine getirilen uygulamalarla ilgili karışıklık yaşandığına ilişkin açıklaması

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Niğde’den bir anne mektup göndermiş, diyor ki: “Millî eğitim sürekli uygulama değiştiriyor. TEOG sınavı kaldırıldı, yerine nitelikli okulların sınavı yapılacağı açıklandı. Şimdi de okul müdürlerine Başbakanlıktan gönderilen bir yazıdan söz ediliyor. Başarılı çocukların imam-hatip okullarına yönlendirilmesi, gereğinin yapılması isteniyormuş. Ayrıca, öğretmenler sınava girmeden çocuklara psikolojik baskı uygulamaya başladılar, sınavın çok zor olacağını ve çok az kişinin kazanacağını anlatıp ‘Kazanamazsanız evinize en yakın liselere gidersiniz.’ demeleri çocuklarımızı etkilemektedir, bu gibi psikolojik baskılar uygulanmaktadır. İmam-hatibe gitmek isteyen gitsin, engel yok, çocuğum ise fen okumak istiyor; sesimizi duyurun.” Hükûmete velilerin feryadını duyurmak istiyorum. Bu bağlamda, yapılan değişikliklerle çocukların kafası oldukça karışık ve başarıları da düşüyor. Ayrıca, Millî eğitimin bu uygulamaları millî eğitimin açıkça canını okudu. Mağdur öğrencilerin durumlarının gözetilmesini temenni ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Dedeoğlu, buyurun.

8.- Kayseri Milletvekili Sami Dedeoğlu’nun, Afrin Zeytin Dalı Operasyonu’na ve Mehmetçiklere verdikleri destek için Kayserili hemşehrilerini tebrik ettiğine ilişkin açıklaması

SAMİ DEDEOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Afrin Zeytin Dalı Operasyonu’nda askerlerimiz ve güvenlik güçlerimiz canla başla mücadele etmektedirler. Mehmetçiklerimizin moralleri gayet yerinde olup âdeta düğüne gider gibi gitmektedirler, otuz bir günden beri sivillere zarar vermeden destanlar yazmaktadırlar. Cesur Türk halkı da Afrin’e gitmek için askerlik şubelerine müracaat etmektedirler. Kayseri’mizde de Özel Harekât Polislerine “Afrin’e, Zeytin Dalı Operasyonu’na gönüllü olarak gitmek isteyenler bir adım öne çıksın” diye sorulduğunda kahraman polislerimizin hepsi Afrin’e gitmek istediklerini belirtmişlerdir.

Fırat Kalkanı Operasyonu’nda bugüne kadar Mehmetçik’imize hiçbir eksiği olmamasına rağmen Türkiye genelinde 1.600 tır gıda ve ihtiyaç malzemesi gönderilmiştir. Kayseri’mizden ise 335 tır yardım malzemesi gönderilmiştir. Ayrıca, Kayseri Yahyalı ilçemizde belediyemiz ve müftülük tarafından düzenlenen Afrin Zeytin Dalı Operasyonu’na katılan Mehmetçiklerimize manevi destek olmak için hatim ve dualar yapıldı. Bu vesileyle vefakâr Kayserili hemşehrilerimi tebrik ediyorum, yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Arslan…

9.- Denizli Milletvekili Kazım Arslan’ın, pazarlık usulü ihalelerin artmasının nedenini, aşırı faiz ödemesi ve yabancılara ödenen iç borçlanma faizinin yüksekliği konusu ile faizlerin neden düşürülmediğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Başbakana soruyorum.

Bir: Afet ve salgın hastalık dönemlerinde yapılan ve istisnai olarak kabul edilen pazarlık usulü ihaleler 2017 yılında rekor düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde herhangi bir önemli afet ve salgın hastalıkları olmamıştır. Ama, bu ihaleler 37 milyar doları bulmuştur. Bu rakam 2016 yılında pazarlık usulüyle ihaleleri 2’ye katlamıştır; bunun nedeni nedir?

İki: İhale yapılması zorunlu olan hâllerde bile pazarlık usulüyle yapılan iş ve hizmetlerin yapılmış olmasının gerekçesi nedir?

Üç: İktidar olarak faize karşı olduğunuzu söylüyorsunuz ancak iktidarınızın on altı yıllık döneminde faiz lobisine ödediğiniz faizin tutarı 708 milyar Türk lirasıdır. Bu aşırı faiz ödemesini nasıl izah edeceksiniz?

Dört: Son günlerde yabancılara ödenen iç borçlanma faizi piyasanın en yüksek faiz oranı olan 13,53’ü bulmuştur; bunun nedeni nedir?

Beş: Sürekli faizin düşmesini istiyorsunuz. İktidar olarak bu faizleri neden düşürmüyorsunuz, yoksa gücünüz yetmiyor mu?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

10.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Üsküdar ilçesinin bazı mahallelerinde yaşanan mülkiyet ve imar sorununun ne zaman çözümleneceğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İstanbul ilimizin Üsküdar ilçesinin başta Yavuztürk Mahallesi, Kirazlıtepe ve diğer mahalleleri olmak üzere Üsküdar ilçesinin çoğu mahallesinin mülkiyet sorunu var, imar sorunu var, sokakların aydınlatılmaması sorunu var ve otopark sorunu var. İmar Kanunu uyarınca belediye ücretsiz bölge otoparkları açması gerekirken bu görevini yapmamakta. Ayrıca, çoğu mahallede lise yok. Bu anlamda Üsküdarlılar ve Üsküdar Mahallesi sakinleri mağdur durumda. Siyasi iktidar, Üsküdar ilçemizin bu mağdur olan başta Yavuztürk Mahallesi’nin, Kiraztepe Mahallesi’nin bu mülkiyet sorununu, imar sorununu, okul sorununu, sokak aydınlatması sorununu ne zaman çözümleyecek?

Teşekkür ediyorum, selam ve saygılarımı iletiyorum.

BAŞKAN – Sayın Açıkkapı yerine Sayın Kılıç…

11.- Kahramanmaraş Milletvekili İmran Kılıç’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve 20 Şubat Dünya Sosyal Adalet Günü’ne ilişkin açıklaması

İMRAN KILIÇ (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Yıl dönümünde, Hocalı’da katliam yapanları kınıyorum, mağdurları saygıyla anıyorum.

Ayrıca, bugün Dünya Sosyal Adalet Günü’dür. Adalet ve sosyal adalet kavramının tarihsel bir gelişim süreci vardır. Bu kavram bazen bir hedef bazen de karşıtı bir anlamda karşımıza çıkmaktadır. Bu kavramla ilgili ideolojik, felsefi ve sosyal olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kâr ve risk paylaşımı büyük oranda sosyal adalet kavramının aleyhine işlemektedir. Az sayıdaki varlıklılar kârdan çok pay, çok sayıdaki yoksullar da daha az pay almaktadırlar. Şairin dediği gibi “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa/ Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!” Dünyadaki bu orantısızlık, zengin ve yoksul ülkelerin kendi içlerinde de geçerliliğini korumaktadır. “Ben tok olduktan sonra âlem açlıktan ölmüş bana ne. Sen çalış, ben yiyeyim; sen yorul, ben dinleneyim.” anlayışının işlediği günümüz dünyasında kendi medeniyet değerlerimizin güncellenerek sistematize edilmesi sosyal adalet hedefine ulaşmak için en çıkar yol olarak gözükmektedir.

BAŞKAN – Sayın Adıgüzel…

12.- İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel’in, çocuklara yönelik istismar konusunda iyi bir sınav verilememesinin sebebinin iktidarın tutumu olduğuna ilişkin açıklaması

ONURSAL ADIGÜZEL (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Çocuklarımız için iyi bir sınav vermediğimiz gerçeği çocuklara yönelik her istismar olayıyla yüzümüze çarpıyor. Günlerdir bizi insanlığımızdan utandıran bu tablonun tek sorumlusu ise “6 yaşındaki kız çocuğu evlendirilebilir.” zihniyetini baş tacı eden, 18 yaş altı evlilikleri “gelenektir” diye meşrulaştıran, bu Genel Kurul salonuna getirdiği utanç düzenlemesiyle çocuk istismarcılarına affı öngören siyasi iktidarın ta kendisidir.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Çok ayıp ve terbiyesizce bu söylediği Sayın Başkan.

ONURSAL ADIGÜZEL (İstanbul) – Bugün çıkmış istismar komisyonu kurduğunuzu açıklıyorsunuz. Biz sizlere defalarca bu kürsüden “Komisyon kuralım.” dediğimizde binlerce çocuğumuz istismara uğrarken aklınız neredeydi? Çocukları koruyamadıktan sonra yere batsın sizin Başkanlığınız, yere batsın sizin iktidarınız da ittifakınız da.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Şeker…

13.- İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in, Halkevleri yöneticisi Kutay Meriç ve Serdar Başçetin’in tutuklu olmalarına ilişkin açıklaması

ALİ ŞEKER (İstanbul) – Halkevleri, halkın evidir, yurdudur, doğasıdır, aydınlığıdır, geleceğidir. Halkevleri memlekettir. Halkevleri, halkın evine, yurduna, doğasına, memleketine, aydınlığına, geleceğine sahip çıkmasının aracıdır. Halkevleri 86 yaşında ve bugün Kutay Meriç ve Serdar Başçetin “barış” dedikleri için tutuklandılar. Bunların salınması için Merkel’e mi müracaat etmemiz gerekiyor? Yerli ve millî Başbakan ne iş yapıyor?

BAŞKAN – Sayın Nurlu…

14.- Manisa Milletvekili Mazlum Nurlu’nun, Ankara Milletvekili Aydın Ünal’ın Yeni Şafak gazetesindeki FETÖ döneklerinden bahsettiği yazısına ilişkin açıklaması

MAZLUM NURLU (Manisa) – Sayın Başkan, AKP Milletvekili Sayın Aydın Ünal’ın Yeni Şafak gazetesindeki FETÖ döneklerinden bahsettiği yazısını okurken kim bunlar diye düşünmeden edemedik. Ne diyor Sayın Ünal? “Dün Fetullah’a övgüler düzüyorlardı, bugün FETÖ ile mücadeleye övgüler düzüyorlar. Dün, Fetullah’a neredeyse tapacak kadar Fetullahçıydılar; bugün ise ‘FETÖ ile sadece ben mücadele ediyorum’ havasındalar. Siz siz olun, çevrenizde FET֒ye bağlı abartılı şekilde tepki veren, mücadeleyi sulandırmaya çalışan kim varsa ona kuşkuyla yaklaşın.” diyor Sayın Ünal; çok haklı.

Hemen aklımıza başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı bakanlar, milletvekilleri ve AKP kadroları geldi çünkü aynen böyle davranıyorlar, dün FET֒ye övgüler düzerken bugün hepsi FETÖ düşmanı olmuş. Herkesi FET֒cü ilan edecek kadar samimiyetsizler diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Taşkın’ın yerine Sayın Sürekli.

15.- İzmir Milletvekili Kerem Ali Sürekli’nin, 20 Şubat Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun bir terörist tarafından şehit edilmesinin 3’üncü yıl dönümüne ilişkin açıklaması

KEREM ALİ SÜREKLİ (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Vatanına sevdalı, bayrağına aşık, Allah yolunda bir yiğit, bir evin bir oğlu Fırat Yılmaz Çakıroğlu. Hayali öğretmen olmaktı, kendisine benzeyen pırlanta gibi gençler yetiştirecekti ama 20 Şubat 2015’te bölücü terör örgütünün gençlik yapılanmasına mensup bir terörist tarafından şehit edildi, Allah mekânını cennet etsin. Devletimizin terörle mücadelesi dağlarla sınırlı değildir. Şunu herkes iyi bilmelidir ki, devletimiz gençlerini hainlerin kan damlayan ellerine bırakmayacaktır. Yüreği Allah ve vatan aşkıyla yanan gençler gelecek sizlerindir. Allah yâr ve yardımcımız olsun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Son olarak Sayın Çamak, buyurun.

16.- Mersin Milletvekili Hüseyin Çamak’ın, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve çocuk istismarının panzehrinin eğitim olduğuna ilişkin açıklaması

HÜSEYİN ÇAMAK (Mersin) – Sayın Başkan, yirmi altı yıl önce yaşanan Hocalı Katliamını kınıyorum. Cemal Süreya der ki:

“Dilsizdir benim acılarım,

Konuşmazlar kimseyle,

Sadece benim canımı acıtırlar,

Hiç hak etmediğim hâlde.”

Yüreklerimizi yakan çocuk tecavüzleri işte bu dilsiz acılardır. Gelin, bu çocuklarımızın dilsiz acılarına kalıcı ve akılcı bir çözüm bulalım. Ülkemizde son yıllarda taciz ve tecavüz vakalarında bir patlama yaşanıyor. Bu rezalet sadece ağır cezalarla önlenemez. Her vakada bunun münferit bir sorun olmadığını, bir zihniyet dönüşümünün ve eğitimin gerektiğini vurguluyoruz. Örneğin Güney Kore çocuk istismarına karşı ömür boyu eğitimi şart koşuyor. Çocuk istismarının panzehri eğitim, eğitim, eğitimdir.

Teşekkür ederim Sayın Başkan

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ELİF DOĞAN TÜRKMEN (Adana) – Başkanım, 60’a göre söz talebim var.

BAŞKAN - Şimdi iki dakika süreyle sisteme giren sayın grup başkan vekillerine söz vereceğim.

Sayın Usta, buyurun.

17.- Samsun Milletvekili Erhan Usta’nın, şehitlere Allah’tan rahmet dilediğine, 20 Şubat Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun bir terörist tarafından şehit edilmesinin 3’üncü yıl dönümüne, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ve çocuk istismarı olaylarının yaşanmaması için eksiklikleri giderecek düzenlemelerin mutlaka yapılması gerektiğine ilişkin açıklaması

ERHAN USTA (Samsun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sınırlarımız içerisinde ve ötesinde terörle mücadele devam ederken art arda gelen şehit haberleri de yüreğimizi yakmaktadır. 16 Şubat tarihinde eğitim uçağının düşmesi sonucu 2 subay evladımız Hakk’a yürümüştür, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum. Ayrıca, 18 Şubat tarihinde Hakkâri’de ve Afrin’de 2 evladımız, uzman çavuşumuz terörle mücadele esnasında şehit olmuştur, onları da Havza’da ve Çorum’da toprağa verdik. Ayrıca, yine 19 Şubat tarihinde Şanlıurfa’da askerî aracın devrilmesi sonucu sele kapılan 2 erimiz de şehit olmuşlardır. Ben bütün şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum, milletimizin başı sağ olsun.

Tarih okurken tarih yazan bir yiğit, Ege Üniversitesi öğrencisi ülkücü Fırat Yılmaz Çakıroğlu şehadetinin 3’üncü yıl dönümünde bütün yurtta anılıyor. PKK’lı teröristler tarafından şehit edilmiştir. Ben şehidimize ve bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Acısı yüreğimizde hâlâ bir kor gibi yanmaktadır.

Ayrıca, Hocalı katliamının 26’ncı yılı, 26 Şubat 1992 yılında Ermenistan askerleri tarafından Azerbaycan’ın Hocalı kasabasında kardeşlerimiz katledilmiştir, insanlığa sığmayan büyük bir katliam yaşanmıştır. Burada da hayatını kaybedenlere Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçen hafta, birbiri ardına, insanın kanını donduran, insanlığa sığmayan olayları peş peşe yaşadık, çocuklarımızın çığlıklarını duyduk. 12 Şubat tarihinde Adana’da bir düğünde 3 yaşındaki bir çocuğumuz cinsel saldırıya uğradı, 15 Şubat tarihinde Antalya’nın Manavgat ilçesinde de 4,5 yaşındaki -insan söylemeye utanıyor- bir kız çocuğu babası tarafından sürekli tacize uğradı. Öyle çığlıklar duyuyoruz ki insan insanlığından utanıyor. Ayrıca, diğer bir olay da 18 Şubat tarihinde de Diyarbakır’da yaşanan bir diğer olayda cinsel istismar suçunun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesi bulunmasına rağmen tutuksuzluğuna karar verildi saldırıyı yapanın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

ERHAN USTA (Samsun) – Tabii, tutuklanmaması da son derece can sıkıcı bir durumdur. Bu konunun da bence gözden geçirilmesi lazım, niye böyle yapılıyor, ona bir bakmak lazım.

Sadece 2017 yılında 387 çocuğumuz cinsel saldırıya uğradı. Bugün grup toplantısında Sayın Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi, “Bekanın çürüyüşü yalnızca güvenlik duvarlarının çöküşüyle gerçekleşmez. Bekanın çürüyüşü yalnızca siyasi ve askerî tedbirlerdeki zaaf ve zayıflıklardan da doğmaz. Ahlâk biterse ati karanlığa gömülü kalır. Ahlâk sönerse, Allah muhafaza, beka silinir gider. Böyle bir zillete tahammül edemeyiz.” Benzer olayların bir daha yaşanmaması açısından da buradaki eksiklik her ne ise -kanunlarda caydırıcılıkla ilgili özellikle eksiklikler olduğunu biz düşünüyoruz- bunun, mutlaka bu düzenlemelerin yapılması lazım. Bu anlamda, aslında Bakanlar Kurulunda alınan bir kararla 6 sayın bakandan oluşan bir komisyon oluşturulmuştur. Bu komisyonun da en hızlı şekilde çalışarak burada eğitimle ilgili, işin psikolojik, sosyolojik boyutu ve ceza boyutuyla ilgili kararların bir an evvel alınıp bu konuda tedbir geliştirilmesi çok önemlidir. Bugün ayrıca bu konuyla ilgili daha önce oluşturulmuş komisyon raporunu da görüşeceğiz çocuklara karşı cinsel istismarla ilgili, bütün grupların ortak teklifi olarak bugün geliyor. Bizim bu anlamda yapılacak bütün düzenlemelere Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak destek vereceğimizi de buradan ifade etmek isterim.

Genel Kurulu saygıyla selamlarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kerestecioğlu, buyurun.

18.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, bütün partileri taşeron işçi, kiralık işçi uygulamaları, çocuk işçiliği ve emek alanındaki cinsiyet eşitsizliğine karşı birlikte mücadeleye çağırdıklarına, camilerde toplanan paraların akıbetini bilmediğini ifade eden Bilal-i Habeşi Camisi’nde görev yapan imam Ebubekir Karsan’ın açığa alınmasına ve çocuk hakları daimî komisyonu kurulmasının acil olarak Meclis gündemine alınması gerektiğine ilişkin açıklaması

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Bugün İşçi Sendikaları Kanunu’nun çıkarılmasının yıl dönümü. Bu konuda cumhuriyet kurulduktan sonra ilk kanun 1947 yılında çıkarılıyor. Ancak emeğin, demokrasinin kutsallığının bir kültür hâline gelmesinde hep engeller ortaya çıkmıştır ne yazık ki. Sadece geçtiğimiz sene iş kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı 2.006 kişidir. Bu korkunç rakamın 60’ı ise çocuktur. AK PARTİ iktidarları boyunca ise toplamda 20.500 kişi -dile kolay- hayatını kaybetmiştir iş cinayetlerinde. Sendikayı bile işlevsiz hâle getiren zihniyetler karşısında örgütlenmenin, birlikte mücadelenin ne kadar önemli olduğunun farkındayız. Bu anlamda bütün partileri taşeron işçi, kiralık işçi uygulamaları, çocuk işçiliğiyle mücadeleye ve emek alanındaki cinsiyet eşitsizliğine karşı da birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

Bir başka olay, İstanbul Yenidoğan’daki Bilâl-i Habeşî Camisi’nde görev yapan İmam Ebubekir Karsan, camilerde toplanan paraların akıbetini bilmediğini, nereye harcandığını bilmediğini söyleyerek müftülüğü eleştiren bir video çekmişti. Camilerde toplanan yardımların yolsuzluğa konu olduğunu söyleyen imamın dedikleriyle yolsuzluk soruşturması açması beklenen Diyanet, bunun yerine imamı açığa almış ve onu susturma yoluna gitmiş. Aynı şekilde müftülük de İmam Karsan’ı açığa almış ve yolsuzluğu gizleme, üzerini örtme yolunu seçmiş. Yapılması gereken, bu imamın, derhâl görevine döndürülmesi ve yolsuzlukla ilgili, iddialarla ilgili derhâl soruşturma başlatılmasıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlayın lütfen.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Diyanetin fetih gibi, savaş fetvaları gibi fetvalar yerine gerçekten ülkenin huzuru, birlikteliği, barışı ve aynı zamanda yolsuzluklara karşı mücadeleyle ilgili fetvalar vermesi çok daha yerinde olacaktır düşüncesindeyiz.

Teşekkür ederim.

Bir nokta daha var, sürem varken onu da söyleyeyim. Evet, bugün iyi bir şey yapacağız. Çocuk istismarının önlenmesiyle ilgili o rapor, benim de üye olarak yer aldığım, komisyonun raporu uzun bir süre, bir yıldan fazla bir zaman sonra olsa da gündeme gelecek. Ama gerçekten daha önce reddedilmiş önergelerimize bakıyorum, bunların içinde en önemlisi, çocuk hakları daimi komisyonu kurulmasıdır, ki bunda bütün partiler ortaklaşmıştı. Bunun, acil bir görev olarak Millet Meclisinin gündemine alınması gerekir, o raporun görüşülmesinin akabinde. Gerçekten bu konuda yol almamız gerekir Sayın Başkan.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özel, buyurun.

19.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne, çocuk istismarıyla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşülecek olmasına, 24’üncü Dönemde kurulan Soma faciasıyla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun hükümsüz kalmasına ve Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanının ayrı ayrı Kadir Mısıroğlu’nu ziyaretlerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Açılışta sizin ve pek çok arkadaşımızın değindiği, hatırlattığı gibi yirmi altı yıl önce yaşanmış olan Hocalı katliamını kınıyoruz. Hocalı katliamında hayatını kaybeden soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz ve bundan sonra Hocalı katliamı gibi katliamların yaşanmaması için tüm insanlığın ve uluslararası ilişkiler düzeyinde hem bölgemizdeki hem dünyadaki tüm devletlerin üzerine düşeni zamanında yapması konusundaki uyarımızı bir kez daha tekrarlıyoruz.

Biraz önce de ifade edildi, bugün iyi bir şey yapacağız. Aslında Ensar Vakfına ait olan bir yurtta yaşananlardan sonra kurulmuş bir komisyon raporu vardı. Bu rapor bir buçuk yıldır Meclisin -deyim yerindeyse, klasik deyimiyle- tozlu raflarında bekliyordu. Ama geçen hafta yaşanan, kan donduran, insanın insanlığını sorgulatan olaylardan sonra bugün toplumdaki infial Meclisin de nihayet o raporu alıp görüşmesi noktasında tecelli etmiş oldu. Tüm partiler zaten benzer öneriler getirmek istiyordu ve önergelerimizi çektik, üzerinde uzlaştık ve hep birlikte bunu görüşeceğiz.

Geçen dönem, 24’üncü Dönemde Soma Komisyonu kurulmuştu biliyorsunuz. Ama nasıl kurulmuştu? Soma faciası yaşandıktan sonra kurulmuştu. “Mevsimlik tarım işçilerinin sorunları araştırılsın.” diye önerilmiş, reddedilmiş, büyük facialar yaşandıktan sonra kabul edilmişti. Bonzai Komisyonu, bonzaideki belki 100’üncü vakadan sonra kabul edilmişti ve şu anda geçen dönem kurulmuş olan… Örneğin, hekime şiddetle ilgili, Gaziantep’teki bir doktorumuzun herkesin gözü önünde -Ersin doktorun- bıçaklanmasından sonra, 11 kez reddedildikten sonra kurulmuştu. Şimdi geldiğimiz noktada bir dönüp bakalım, hepsi için aynı ama bütün milletvekillerimizi Meclisin web sayfasına girip örneğin “Soma Raporu” yazmaya davet ediyorum. Karşısında ne yazıyor biliyor musunuz? “Raporu görüşülmedi -parantez içinde- hükümsüz.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Yani, Soma Komisyonu dört ay çalıştı, madenlere girdi çıktı; dört başı mamur öneriler yazdı, üzerinde ortaklaştığımız kısmı birlikte yazdık, 3 siyasi parti muhalefet şerhlerini yazdılar ama iktidar bir türlü getirmedi gündeme ve Soma Komisyonu artık hükümsüzmüş. Dün 6 sayın bakanın görevlendirilmesi bir yandan umut verici ama bir yandan on yıldır çocuk istismarı yüzde 700 artıyorken, kadına karşı şiddet yüzde 1400 artıyorken, yaptığı politikalarla sorunu çözmek yerine sorunu büyütenlerin çözümün bir parçası olmayacağı açık. Çözüm burada. 6 bakanın önce gelip bu komisyonun raporunu dinlemesi lazım, ardından da bu konuda Mecliste gerekiyorsa yeniden bir komisyon kurmak lazım. Yoksa, sorunu yaratanlar, büyütenler, önlemeyenler “On beş yılda her şeyi yaptık.” deyip çocuk istismarını 1’e 7, kadına karşı şiddeti 1’e 14 artıracak politikaları sürdürenlerin çözümün bir parçası olması zor görünüyor. Burada eğri oturup doğru konuşmak lazım. Elbette çok yerinde bir şeydir bugün yapacağımız ortaklaşma ama Hükûmet merkezli değil, Meclis merkezli bir çözümün gerekliliği ve hepimizin ortak aklına ihtiyaç duyulduğunu görmek lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Müsaade ederseniz…

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Son olarak Sayın Başkan, önce geçtiğimiz hafta Sayın Cumhurbaşkanı, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün de Meclis Başkanımız Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret ettiler, ziyaretlerinin resimleri burada, elini tuttular, gözüne baktılar. Meclis Başkanının yanında da Şevki Yılmaz vardı. Meclisin Başkanı ve ülkenin Cumhurbaşkanı kimi ziyaret ediyor? “Keşke Yunan kazansaydı, ne hilafet yıkılır ne şeriat ortadan kalkardı.” diyeni, “Yunan’ı beş yüz sene idare ettik, yendik diye bayram mı yapılır?” diyeni, “10 Kasımda dokuzu beş geçe kenefe gidin.” diyeni. Kiminle birlikte ziyaret ediyorlar? “Biz ata, ite, puta tapanlardan değiliz, o yüzden Atatürk Anıtı’na çelenk koymadım.” diyen Şevki Yılmaz’ı da yanına alıp ziyarete gidiyor. Şunu deriz Meclis olarak: Kadere bak, kadere! Kimler kimlerle beraber? Herkes de kimin elini tuttuğunu, cuma günü bu eli tutanların pazar günü kimin elini tuttuğunu… Atatürk’e, cumhuriyete laf söyletmeyenlerin bu tutulan ele bir laf söyleyip söylemeyeceğini de merak ediyoruz.

Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Turan…

20.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, çocuklara yönelik istismarla ilgili Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşülecek olmasına, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in Cumhurbaşkanının Kadir Mısıroğlu’nu ziyaretiyle ilgili ifadelerine, Zeytin Dalı Harekâtı’nda şehit olan Mehmetçiklere Allah’tan rahmet dilediğine ve 26 Şubat Hocalı katliamının 26’ncı yıl dönümüne ilişkin açıklaması

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yasama çalışmalarına başladığımız bu haftanın milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Umarım başarılı bir hafta olur.

Sayın Başkan, az önce diğer grup başkan vekillerimizin de ifade ettiği gibi, hepimizi toplum olarak derinden yaralayan, rahatsız eden, çocuklara yönelik, istismarın çok ötesinde, ağır saldırıyı 4 partimizin ortak çalışma raporu ve ardından ortak önerisiyle bugün görüşüyoruz. Bununla ilgili şimdiye kadar değişik çalışmalar yapıldı. 2004 yılında TCK’nin bu konuya ilişkin cezaların artırılmasından tutun da birçok bakanlığımızın önemli tedbirlerine kadar büyük mesafe alındı ancak tekrar bugün bu üzüntü dolu tabloyla karşılaştığımızdan dolayı konuyu gündeme getiriyoruz. Hem Hükûmetimiz hem Meclisimiz bu konuda hangi tedbirleri alabilir, hangi adımları atabiliriz, bunları beraberce tartışacağız. 4 partinin ortak önerisiyle bugün bu konuyla ilgili çalışma raporunu -ki önemli bir rapor, çok mesai harcanan bir rapor, bunu tüm arkadaşlarımızın katkısıyla hazırladık- görüşeceğiz.

Sayın Başkanım, az önce grup başkan vekilinin ifade ettiği, Cumhurbaşkanımızın bir tarihçinin ağır hastalığından kaynaklı ziyaretini eleştirmesini şaşkınlıkla karşılıyorum. Bir insanın hasta olmasının, bir insanın tedavi olmasının, bu hastalığıyla ilgili Cumhurbaşkanımızın ziyarete gitmesinin burada gündem olmasını çok doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum sizlere.

Onun dışında, Sayın Başkanım, bugün itibarıyla Zeytin Dalı Harekâtı’nda bir ayımızı geride bıraktık. Bu süreçte 32 Mehmetçik’imiz rahmetli oldu, şehit oldu. Aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Yaralılarımıza acil şifalar diliyorum, inşallah en kısa süre içerisinde sağlıklarına kavuşarak aramıza dönerler. Bu vesileyle, cephede mücadele eden askerlerimize başarılar diliyorum. Tüm milletimizin duaları onlarla beraber.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Ayrıca, Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; bundan yirmi altı yıl önce Karabağ Savaşı sırasında Dağlık Karabağ bölgesinde bulunan Hocalı kasabasına giren Ermenistan kuvvetleri büyük bir insanlık suçuna, bir soykırıma maalesef imza attılar. 106’sı kadın 83’ü çocuk olmak üzere 613 Azeri kardeşimiz Ermenistan güçleri tarafından katledildiler. Katledilen Müslüman olunca ne yazık ki dünya bu katliama yeterince ses ve cevap vermedi. Katledilen kardeşlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Azeri kardeşlerimize başsağlığı dileklerimi iletiyorum.

Teşekkür ediyorum Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

ELİF DOĞAN TÜRKMEN (Adana) – Sayın Başkan, 60’a göre bir dakika söz istiyorum.

BAŞKAN – Peki, Sayın Türkmen, size söz vereyim.

Buyurun.

21.- Adana Milletvekili Elif Doğan Türkmen’in, eski hükümlü taşeron işçilerin durumuna ilişkin açıklaması

ELİF DOĞAN TÜRKMEN (Adana) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkanım, iki hafta önce Sayın Bekir Bozdağ’a sormuştum, eski hükümlü taşeron işçilerin durumunun ne olacağına dair. Kendisi, terörle ilgili bir sabıka kaydı yoksa onların kadroya alınacağını söylemişti. Ancak bugün Adana’dan çok sayıda mesaj geliyor ve bir işçi “Canıma kıyacağım abla, ben çocuklarıma nasıl ekmek götüreceğim.” diyor. Bu konuda Çalışma Bakanlığının, Sayın Bekir Bozdağ’ın açıklaması doğrultusunda valilere mutlaka bir talimat göndermesi gerektiğini düşünüyoruz. Ancak, herhangi bir olay yaşanmadan, bir insan canına kıymadan ivedi olarak bir eylem planı yapılır ve hemen valilere bu konuda talimat gönderilirse çok yerinde olacaktır diye düşünüyorum.

Söz hakkı verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Önergeler

1.- Başkanlıkça, İstanbul Milletvekili Pervin Buldan’ın Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı seçilmesi münasebetiyle Başkanlık Divanı üyeliğinden istifasına ilişkin önerge (4/132) yazısı

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, İstanbul Milletvekili Sayın Pervin Buldan’ın, Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı seçilmesi münasebetiyle Başkanlık Divanı üyeliğinden istifasına ilişkin yazısı 20/2/2018 tarihinde Başkanlığımıza ulaşmıştır, bilgilerinize sunulur.

Danışma Kurulunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

VII.- ÖNERİLER

A) Danışma Kurulu Önerileri

1.- Danışma Kurulunun, Genel Kurulun 20 Şubat 2018 Salı günkü birleşiminde, 23/1/2017 tarihinde bastırılarak dağıtılan 442 sıra sayılı Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına alınmasına ve rapor üzerindeki genel görüşmenin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

20/2/2018

Danışma Kurulu Önerisi

Danışma Kurulunun 20/2/2018 Salı günü yaptığı toplantıda aşağıdaki önerinin Genel Kurulun onayına sunulması uygun görülmüştür.

                                                                                                                                 İsmail Kahraman

                                                                                                              Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

 

                         Bülent Turan                                                          Özgür Özel

                                 Adalet ve Kalkınma Partisi                                     Cumhuriyet Halk Partisi

                                     Grubu Başkan Vekili                                            Grubu Başkan Vekili

                                  Filiz Kerestecioğlu Demir                                                Erhan Usta

                               Halkların Demokratik Partisi                                   Milliyetçi Hareket Partisi

                                     Grubu Başkan Vekili                                            Grubu Başkan Vekili

Öneri:

Genel Kurulun; 20 Şubat 2018 Salı günkü (Bugün) birleşiminde, 23/1/2017 tarihinde bastırılarak dağıtılan 442 sıra sayılı Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun, gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına alınması ve rapor üzerindeki genel görüşmenin aynı birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Danışma Kurulu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

İç Tüzük’ün 37’nci maddesine göre verilmiş bir doğrudan gündeme alınma önergesi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

A) Önergeler (Devam)

2.- Ankara Milletvekili Mustafa Mit’in, (2/1354) esas numaralı 5393 Sayılı Belediye Kanunu ile 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/133)

9 Ekim 2017

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(2/1354) esas numaralı Kanun Teklifi’min İç Tüzük 37’ye göre doğrudan Genel Kurul gündemine alınması hususunda gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                                                    Mustafa Mit

                                                                                                                                        Ankara

BAŞKAN – Önerge üzerinde teklif sahibi olarak Ankara Milletvekili Mustafa Mit konuşacaktır.

Buyurun Sayın Mit. (MHP sıralarından alkışlar).

MUSTAFA MİT (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İç Tüzük’ün 37’nci maddesi gereğince doğrudan gündeme alınan (2/1354) esas numaralı Kanun Teklifi’miz üzerine söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan kahraman ordumuzun Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki başarısında dualarımız ordumuz içindir. Harekâtın otuz ikinci gününde, şehadete ulaşmış kardeşlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabırlar niyaz ediyorum; kahraman gazilerimize acil şifalar diliyorum. Cenab-ı Allah birlik ve beraberliğimizi bozmasın diyorum.

Değerli milletvekilleri, belediye hizmetlerinin önemli bir sınıfını oluşturan itfaiye teşkilatı mensuplarının günün koşullarına uygun olarak görev yapmalarının tanımlanması ve buna uygun olarak statülerinin belirlenmesi gerekmektedir. 1924 yılında sadece yangın söndürme amaçlı olarak “itfaiye” adıyla belediyelere bağlanan hizmetler, günümüzde yangın haricinde trafik kazaları, deprem, göçük, patlama sonucu oluşan tahribatlar, su baskınları, intihara teşebbüsler, zehirlenmeler, suda boğulmalar, metan gazı dolu kuyulardaki boğulmalar, mahsur kalan ya da sıkışan insan ve hayvanlar, kısacası her türlü arama kurtarma gerektiren olayları fiilen icra etmektedirler.

Görev tanımlaması yapılan zaman ile bulunduğumuz zaman arasında meydana gelen teknolojik gelişmelere paralel olarak itfaiye teşkilatımızın karşı karşıya kalmış olduğu riskler hem artmış hem de çeşitlenmiştir. Belediye Kanunu’nda bahsedilen itfaiye hizmetleri bugünkü hizmet kapsamı itibarıyla tam anlamıyla afet ve acil durum önleme ve müdahale hizmetleridir. Yaşanan fiilî durumu yasal olarak tanımlamak, günün şartlarına uygun hâle getirmek gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, kanun teklifiyle Belediye İtfaiye Yönetmeliği’nin 6’ncı maddesinde sayılan görevler itibarıyla itfaiye teşkilatının “afet ve acil durum önleme ve müdahale” kavramı içerisinde tanımlanarak çıkarılmış bulunan yönetmeliklerde yapılacak düzenlemelerle hizmetin ihtisas alanlarının belirlenmesi ve personelin bir meslek statüsüne kavuşturulması amaçlanmaktadır. Çünkü üç yüz iki yıllık tarihi olan itfaiye teşkilatı personelinin meslek sınıfı tanımlanmamış, itfaiyeciler 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda genel idari hizmetler sınıfı içerisinde değerlendirilmişlerdir.

Diğer taraftan, 5510 sayılı Kanun’la getirilen fiilî hizmet süresi zammının uygulanmasındaki adaletsizlikler ve bu adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik olarak mesleğin geniş kapsamlı ve yüksek risk taşıması sebebiyle adaletsizliğin önlenmesi ve hak kaybının giderilmesi de amaçlanmaktadır.

Şöyle ki 5510 sayılı Kanun’un 40’ıncı maddesinin on beşinci bendi fiilî hizmet süresine eklenecek gün sayısını altmış gün olarak belirlemektedir. Madde metninde hizmet tanımlaması “yangın söndürme işlerinde çalışanlar” olarak yapılmıştır. Hâlbuki fiilen yapılan görev kapsamı çok daha geniş olup maddi ve manevi olarak hayati önem taşımaktadır. 2008 yılında Resmî Gazete’de yayımlanan Fiilî Hizmet Süresi Zammı Uygulamasının Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’le getirilen yorum dolayısıyla fiilî hizmet süresi zammı kanuna rağmen fiilen uygulanmamaktadır.

Bir diğer husus da görev ifa ederken hayatını kaybeden itfaiyeci şehit sayılmamakta, geride kalan ailelerine yeterince sahip çıkılmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, fedakârlıkla görev ifa eden itfaiyecilerimizin sorunlarını çözmek maksadıyla başlattığımız bu teşebbüsün Genel Kurulca da kabulü hakka, hukuka uygun olacaktır diyor, desteklerinizi bekliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Buyurun Sayın Özel.

60’a göre bir dakika…

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

22.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, biraz önce Kadir Mısıroğlu’nun Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın Meclis Başkanı tarafından ziyaretlerini söyleyip Kadir Mısıroğlu’nun Atatürk hakkında söylediği sözleri söylemiştim, sayın grup başkan vekili de şöyle bir şey söyledi: “Ya, hasta ziyaretidir, ona da mı gitmesin?” Bakın, Kadir Mısıroğlu ne diyor: “Buradan ilan ediyorum, 80’ime giriyorum, Mustafa Kemal’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin. Mustafa Kemal’e zerre muhabbeti olanla bu dünyada da ahirette de alakam olmaz, kabul etmiyorum, vasiyetimdir.” demiş. Şimdi, “hasta ziyareti” diyorsunuz ya, adam diyor ki: “Bu dünyada da ahirette de Mustafa Kemal’e zerre muhabbeti olanı kabul etmiyorum, vasiyetimdir.” Cenazesi olursa –ne zaman olacağını Allah bilir- cenazeye gidenleri göreceğiz; adam vasiyet etmiş, cenazesinden men ediyor Mustafa Kemal’e muhabbeti olanı. “Bu dünyada da…” diyor, “Bu dünyada da…” dediği, dün gidip de elini tutan Meclis Başkanının, cuma günü gidip elini tutan Cumhurbaşkanının vermesi gereken bir cevaptır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sizin Mustafa Kemal’le zerre muhabbetiniz yok mu? Adam “Varsa gelmeyin.” diyor. Nasıl gidersiniz? Bu nasıl bir hakarettir?

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Turan, buyurun.

Sayın milletvekilleri, lütfen bitirelim.

23.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, bu polemiğin uzamasını açıkçası doğru bulmuyorum, Meclisin yoğun gündemi var ancak Sayın Genel Başkan Kılıçdaroğlu bir ufak ameliyat geçirdiğinde Sayın Cumhurbaşkanımız kendilerini aramışlardır.

MUSTAFA AKAYDIN (Antalya) – Ne alakası var?

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Hastalık gibi, ölüm gibi hâllerde insani değerler öne çıkar. Kişilerin fikirleri başka bir şey, yaklaşımlarımız başka bir şey ama insani durumdan bahsediyoruz, başkalarının düşüncesinden bizi mahkûm etmeye kalkmalarını doğru bulmuyorum. Yapılan insani bir ziyarettir, teşekkür ederim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel, yani bir hasta ziyaretini bu kadar abartmayalım. Düşüncesine katılırsınız, katılmazsınız, öyle düşünceye katıldığı manasında değildir. İnsani bir durum, bir hasta ziyaretinde bulunmuştur.

Buyurun, bitirelim isterseniz, bitirin lütfen.

24.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, tekraren, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkanım, siyasi partilerin hangisinin lideri rahatsızlansa… Sayın Cumhurbaşkanının rahatsızlığında da hem Deniz Baykal ziyarette bulunmuştu hem de Sayın Genel Başkanımız telefon açmıştı. Sayın Bahçeli de aynı nezaketi gösterdi, biz de göstermiştik, bunda hiçbir sıkıntı yok. HDP’nin değerli eş başkanları da aradılar. Biz birbirimizi birbirimizin cenazesinden men etmiş, biz birbirimize “Mustafa Kemal’e zerre muhabbeti olan benimle bu dünyada alaka kurmasın.” dememişiz. Hepimiz Anayasa’ya sadakat yemini etmişiz, Atatürk’ün kurduğu Meclisteyiz. Bu ülkenin kurucu kadrolarına “Onun ölüm dakikasında kenefe gidin.” diyen adama gidip de ziyarette bulunuyorsan, o da diyorsa ki “Mustafa Kemal’e zerre muhabbetin varsa gelme.” bu, açıklamaya muhtaç, ayıplı bir iştir. Yoksa Genel Başkanımızın aranması, bizim aramamız, bunlar normal, siyasetin nezaketi gereği olan şeyler, elbette yapacağız ama eğer ki desin onlardan birisi “Mustafa Kemal’e zerre muhabbeti olan benim yanıma gelmesin.” gidersem namussuzum, o da başka bir şey. Bunu görmek lazım, buna göre davranmak lazım.

BAŞKAN – Sayın Özel, abartmayalım, insani bir durum, bir hasta ziyareti, bu onun düşüncesine katıldığı anlamına gelmez. Lütfen bu işi kapatalım.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Adam Atatürk düşmanı, “Atatürk’ü seven gelmesin.” diyor, ne insanisi Sayın Başkanım.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Adamın vasiyetini okuduk, vasiyetini.

BAŞKAN – Sayın Turan, kapatalım lütfen.

Buyurun, bitirelim artık.

25.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, tekraren, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, Özgür Bey’in ifade ettiği görüşlere katılmadığımızı söylüyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Benim mi, Kadir Mısıroğlu’nun mu?

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Okuduğunuz görüşlere diyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Kadir Mısıroğlu’na ait görüşlere mi?

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Evet, evet, katılmıyorum.

Ancak…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Cenazesine katılacak mısın mesela? Adam men ediyor çünkü. Cenazeye gidecek misin?

BAŞKAN – Sayın Özel, lütfen müsaade edin, Sayın Turan’a söz verdim.

Buyurun.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – İnsanların hastalığında, ölümünde ziyaretine giderken sadece fikirlerine göre hareket etmeyiz. Kaldı ki bu polemik uzayacaksa eğer, şehit cenazelerine gelmezken terörist cenazelerine giden vekillerden başlarız hatırlatmaya, bu doğru olmaz. O yüzden, ölüm gibi, hastalık gibi hâllerde daha hassas olmak lazım diyorum.

Tekrar teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, kayda geçsin; şehit cenazesine gitmeyip de terörist cenazesine giden bir tane milletvekilimiz yoktur. Yapmaya çalıştığı, içinde bulundukları durumdan dolayı haksız ve hadsiz bir sataşmadır. Cumhuriyet Halk Partisi yetişebildiği tüm şehit cenazelerine eksiksiz katılır, henüz bir tane terörist cenazesine katılmışlığımız yoktur.

Teşekkür ediyorum.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, tüm kamuoyu biliyor kimlerin katıldığını, hepsinin belgeleri var.

BAŞKAN – Yani, hasta ziyaretinin bu kadar abartılmaması lazımdı Sayın Özel.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hasta var, hasta var. Bu, bir kere akıl hastası.

BAŞKAN – Ya, hastanede yatan bir hasta, onun düşüncesine katıldığınız anlamına gelmez.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ruh hastası ve Atatürk düşmanı.

BAŞKAN – İnancımızın da gereği “Hastaları ziyaret edin.” deniyor ama bu, onun düşüncelerine katıldığınız anlamına gelmez. Bunu bu kadar abartmayalım lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ya, Başkan, sen tartışmaya girme, sen yönet.

BAŞKAN – Şimdi, alınan karar gereğince gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonunun 442 sıra sayılı Raporu üzerindeki genel görüşmelere başlıyoruz.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442) (x) (xx)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

İç Tüzük’ümüze göre Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşmede ilk söz hakkı önerge sahiplerine aittir, daha sonra İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre siyasi parti grupları adına birer üyeye, şahısları adına iki üyeye söz verilecektir, ayrıca istemleri hâlinde Komisyon ve Hükûmete de söz verilecek, bu suretle Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.

Konuşma süreleri Komisyon, Hükûmet ve siyasi parti grupları için yirmişer dakika, önerge sahipleri ve şahıslar için onar dakikadır.

Komisyon Raporu 442 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Rapor üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Halkların Demokratik Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Aydın Milletvekili Deniz Depboylu, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Mustafa Hüsnü Bozkurt, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç konuşacaktır; Hükûmet adına da Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ konuşacaktır.

Gruplar adına söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Aydın Milletvekili Deniz Depboylu’ya aittir.

Buyurun Sayın Depboylu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA DENİZ DEPBOYLU (Aydın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Konuşmama başlamadan önce aziz Türk milletini ve Gazi Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle bugün, PKK’lı teröristler tarafından şehit edilen Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun ebediyete intikalinin üçüncü seneidevriyesi. Fırat kardeşimizi ve tüm ülkücü şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyorum.

Değerli milletvekilleri, son günlerde yaşadığımız olaylar, özellikle çocuklara yönelik istismar hadiseleri son derece üzücü ve hatta mide bulandırıcı. Anayasa’nın 41/2 maddesi uyarınca devlet çocukların korunmasıyla ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Bu nedenle, üzerinde yapacağımız çalışmalar komisyonla sınırlı kalmamalıdır, devletin tüm gücüyle bu sorunların üzerine gitmesi önem arz etmektedir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19’uncu maddesine göre, taraf devletlerden çocuğun bedensel veya zihinsel saldırıya, şiddet veya suistimaline, ihmal veya ihmalkâr muameleye, ırza geçme dâhil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alması istenmektedir. Aynı sözleşmenin 34’üncü maddesinde ise taraf devletler çocuğun her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı korunması güvencesini verirler. Ve bizim de bu anlaşmalara uygun olarak ilgili kanunları değerlendirip varsa yaşanan sorunları -ki var olduğunu hepimizi biliyoruz- çözmek adına önemli girişimlerde bulunmamız gerekmektedir.

Çocukluk dönemi, insanın kişilik gelişiminin tamamlandığı, gelecekteki yaşamının temellerinin atıldığı çok özel ve hassas bir dönemdir. Bu dönemde çocuğun yaşayabileceği olumsuz bir olay onun sadece o dönemdeki mevcut sağlığını etkilemez, bilişsel, ruhsal veya fiziksel gelişimin hızla gerçekleştiği bu dönemde çocuğun yaşayabileceği olumsuz bir olay onun gelişmesini ve sağlıklı büyümesini de etkiler. Bir çocuğa karşı yöneltilmiş istismar ve şiddet içerikli davranış, sadece bir insanın da yaşamını etkilemez; o çocuğun ilişkili olduğu, içinde yaşadığı aileyi, arkadaş grubunu, hatta semti, şehri ve hatta ülkeyi direkt etkiler. Başta cinsel istismar olmak üzere çocuğa yöneltilmiş her türlü şiddet, çocuğun geleceğini içine alan geniş zaman diliminde yaşayacağı kişilik bozukluğu riski ve ruhsal problemler ile sorunları kuracağı aileye kadar taşıyabileceği bir dönemi içine alır. Yetişmekte olan, korunmaya ihtiyacı olan bir çocuğun yaşayabileceği benzeri sorunları da sadece bireysel değil, toplumsal olarak da ele almamız gerekir.

Üzerinde görüştüğümüz raporun sahibi Araştırma Komisyonu -şöyle bir bakarsak, ne zaman kuruldu, ne zaman çalışmasını bitirdi- ilki 28/4/2016 tarihinde olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinde 9 toplantı gerçekleştirdi; Ankara’da 2, Karaman’da da 1 kez inceleme ve değerlendirme programı düzenledi, nihayetinde 12 kez toplanarak çalışma faaliyetlerini aldığı bir ay ek süreyle 22/8/2016 tarihinde de sonlandırdı.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, her toplantıda, hatta ilk toplantıda farklı bölgelerde yapacağımız çalışmalarda bulunduğumuz illerdeki mülki idare amirlerinin, yerel yöneticilerin, savcıların, hâkimlerin, Millî Eğitim Bakanlığı çalışanlarının, STK temsilcilerinin yani çocuklarla ilişkili olan, çocukları ilgilendiren bütün kurum ve kuruluşların -resmî veya resmî değil- bu toplantılara katılmasını rica etmiştik, dâhil edilmesini istemiştik ama bu maalesef mümkün olmadı. Eğer böyle çalışılsaydı risk analizleri daha iyi oluşturulabilecek, mevcut sorunlar daha iyi görülebilecek, daha iyi çözüm yolları üretilebilecekti. Toplantımıza hiç olmazsa bir kez Millî Eğitim Bakanının, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının, Adalet Bakanının ve vakıf ve derneklerden sorumlu Başbakan Yardımcısının katılmasını istedik ama maalesef hiçbiri gelmedi. Yine, gerçekleştireceğimiz toplantıların birinde medya ve basın mensuplarının davet edilerek çocuklara yönelik her türlü istismarın önlenmesinde görüş ve önerilerinin alınması, Komisyonun kendilerinden beklentilerinin iletilmesi ve nasıl iş birliği yapabileceğimiz üzerinde de çalışmayı istedik ama olmadı. Maalesef, saydığımız tüm bu isteklerimiz, önerilerimiz yerine gelmedi, o nedenle bu taraflar hep eksik kaldı.

Komisyon, çalışmalarını dar bir çerçevede yürüttü, yeterli saha çalışması yapmadı. Toplantılar, davetimizi kırmayarak gelen ve değerli bilgilerini, tecrübelerini bizden esirgemeyen akademisyenler ve kurum yöneticileriyle veya temsilcileriyle sınırlı kaldı. Toplantılarımızda çocuk ihmali, çocuğa yönelik fiziksel istismar, suça yönelen çocuklar, sokakta yaşamak zorunda kalan çocuklar ve hatta erken yaş evlilikler üzerinde durulmadı, bu konularla ilgili olarak araştırma ve incelemelerde maalesef bulunulmadı.

Her ne kadar öncelikli sorunumuz çocuklara yönelik cinsel istismar olsa da bütün bu saydıklarım istismar ve ihmal dâhilindedir, ele alınması gerekliydi ama eksik kaldı.

Komisyonun çalışma süresi içinde farklı illerimizde farklı istismar olayları yaşandı. Oraya gitmeyi talep ettik, “Oraları ziyaret edelim, sorunlara bakalım.” dediğimizde maalesef bu da gerçekleşmedi yani saha çalışmaları da yine maalesef önemsenmedi.

Sunulan taslak raporun Karaman’da gerçekleştirilen çalışmayla ilgili kısmında verilen bilgilerde ise vakıf, dernek, kurum, kuruluş ve şahısların aklanmasına yönelik ifadeleri raporun içeriyor olması üzüntü verici. Çocukların ilgili şahıslar tarafından –Karaman’daki olaydan bahsediyorum- “misafirhane” adı altında ifade edilen evlerde tutulması, bu duruma ailelerinin rızasının olması, bahsi geçen evlerin faturalarının herhangi bir şahıs üzerine düzenlenmiş olması o evleri ilgili dernek ve vakıflardan tamamen alakasız kılamaz. Bununla birlikte, olayın yaşandığı ilimizde gerekli soruşturmanın eksik yapılması, ihmal ve kusurların araştırılmaması onaylanacak bir tutum değil, yönetim zafiyetidir. Zira toplantı sırasında resmî kurum ve kuruluşların temsilcilerine yönelttiğimiz sorular çocukların korunması ve olay sonrası yapılan çalışmalardaki eksiklikleri ve ihmali ortaya çıkarmaktadır. Bu geçen süreçte bunlarla ilgili ne tür çalışmalar yapılmıştır, o da bizde birer soru işaretidir.

Çocukları korumak devletin görevidir, vakıfların, cemaatlerin, derneklerin eline çocuklar terk edilemez.

Komisyon Ağustos 2016’da çalışmalarını tamamladı ve raporunu tüm milletvekillerine dağıttı. Peki, o günden bugüne ne değişti? Sadece 2017 genelinde 387 çocuk cinsel istismara uğradı. 2017’de öldürülen 20 çocuğun 10’unu babası katletti ve maalesef ocak ayında 2 çocuk daha babası tarafından katledildi.

Yine, kayıp olan çocuklarsa başlı başına ele alınması gereken bir sorun çünkü bu konuda verilen istatistikler hep kafa karıştırıcı. Türkiye’de 2014 yılında güvenlik birimine mağdur olarak 131.172 çocuk getirildi, bu çocuklardan 11.095’inin de cinsel istismara maruz kaldığı belirtiliyor. Yine, Türkiye İstatistik Kurumu 2008-2011 verilerine göre, kayıp çocuk sayısı 27 binden fazla. Yine, 2008-2012 yılları arasında toplam 40.220 kişi çocuk kayıp ilanı vermiş. 2008’den 2011 yılına kadar toplamda 5.724 çocuk bulunabilmiş, bunun gerisi nerede? İçişleri Bakanlığının verilerine göre 15.900 çocuk kayıp, yakınlarını kaybetmiş ailelerin verdiği bilgiye göre 30 bin çocuk kayıp. Yine, Suriyeli çocukların da kaybolduğuna dair bilgiler istatistiklerde mevcut. İstatistik Kurumunun verilerine göre, 2012 yılında 12.747’yle en fazla çocuk kayıp ilanı verilmiş ama bulunan çocuk sayısı az. Yine, Emniyet Müdürlüğünde, teslim edilen ve kayıp bildirilen çocuk sayısı fazla. 2008’de 4.517’yken bu sayı 2012’de 12.474 olmuş. Şimdi, diyeceksiniz ki bana “Hep 2008, 2012, 2014 en son, buraya kadar bilgi veriyorsunuz.” Evet, maalesef böyle bilgi veriyorum çünkü o tarihten sonra bir daha hiçbir resmî kurum ve kuruluşumuz çocuk kayıplarıyla ilgili bir istatistik yayınlamamış arkadaşlar. Bu da kafa karıştırıcı ve üzücü.

Unutulmamalıdır ki kayıp çocuklar istismar mağdurudur. Bu çocuklar tehlike altındadır ve üzülerek söylüyorum -bu çok endişe verici ama- bir çoğunun hayatı da belki de son bulmuş olabilir.

Bir raporun belirlediği en önemli kararların… Aslında bakarsanız bu raporda güçlü taraflar da var yani güçlü öneriler, güzel öneriler de var ki bunlardan biri, bence raporun belirlediği en önemli öneri ve ikinci öneri olarak sunuluyor, çocuk hakları daimi komisyonunun kurulması. Meclisimizde bulunan tüm siyasi partilerin ortak görüşü olmasına rağmen, Milliyetçi Hareket Partisi Grubumuz adına 10/10/2017 tarihinde Meclis gündemine getirdiğimiz daimî çocuk hakları komisyonu kurulmasına dair teklifimiz Meclis tarafından kabul edilmedi. Üzülerek söylüyorum: İktidar partisi kabul etmedi, diğer muhalefet partilerinden “Kabul ediyoruz.” diye bir el kalkmadı, sadece CHP’den arkada 2-3 el kalktı, o da ön tarafa bakıp grup başkan vekillerinin el kaldırmadığını görünce bir tereddüt yaşadı yani o gün bu komisyon kurulup bugüne kadar yol alınabilirdi ama maalesef kanun teklifimiz reddedildi.

Başka ne sorunlar var raporda? Hazırlanan taslak raporda aile içi fiziksel şiddetin önlenmesine dair yaptırım gücü yüksek bir mevzuat önerisi yok arkadaşlar.

Yine, terörün kullandığı çocuklar için de tedbir alınmalı, bu konuyla ilgili de sıkı çalışmalar yapılması gerekiyor.

Raporda ensestle ilgili sorunlar mevcut değil, Komisyonun gündemine de taşınmadı. Yok sayarak yok edemezsiniz; o nedenle, ensest vakalarını da görüp araştırmak durumundayız.

Erken yaş evliliği üzerinde de yeterli bir çalışma yapmadı Komisyonumuz. Ayrıca, şunu da belirtmek istiyorum ben: Türk Ceza Kanunu’nun 103’üncü maddesinde yapılacak değişim iptal edilen kısmın düzenlemesiyle sınırlı kalmamalı, yaş sınırının 15’ten 18’e yükseltilmesi de dikkate alınmalıdır; bu da bizim şerh raporumuzda mevcuttu. Biz, buna yönelik Türk Ceza Kanunu’nun 18 yaşın altında kalan tüm bireyleri çocuk kabul ederek o şekilde düzenlenmesiyle ilgili bir kanun teklifinde bulunduk. Yine, Türk Medeni Kanunu’yla ilgili bir kanun teklifinde bulunduk. İnşallah gündeme geldiğinde kabul edilir.

1999’da Dünya Sağlık Örgütü Çocuk İstismarını Önleme Komitesi tarafından yapılan çocuğa yönelik cinsel istismarın tanımı “Bir çocuğun tam olarak anlamadığı, yeterli bilgi ve gelişim düzeyine sahip olmadığı için rıza veremeyeceği ya da kanunlar ile toplumun sosyal tabularına uymayan herhangi bir cinsel aktivite içinde yer alması.” olarak kabul edilmiştir ama bu ilgili maddede “15 yaşını tamamlamamış” ibaresi -özellikle Türk Medeni Kanunu’nda- failler açısından maalesef suç indirme ve hatta “çocuk gelin” olarak zorunlu evliliklerin önünü açmaktadır. Bunlarla ilgili düzenleme yapılması gerekmektedir.

Yine, Türk Ceza Kanunu’nun 103’üncü maddesinin 1’inci bendinde beden dokunulmazlığını ihlal etsin ya da etmesin her türlü cinsel davranışla çocuğun cinsel istismar suçunun işlenebileceğinin belirtilmesine rağmen, kanunun gerekçesinde maddenin uygulama alanı yalnızca vücut dokunulmazlığını ihlal eden cinsel davranışlarla sınırlandırılmıştır. Bu konuda Yargıtay hatalı bir karar vermiştir. Bunu açıp kendiniz de inceleyebilirsiniz. Bunun bir an önce düzeltilmesi, 104’üncü maddede yapılan değişiklikle cinsel taciz suçunun çocuğa karşı işlenmesi durumunda cezanın ağırlaştırılacağına yer vermek suretiyle bedensel temas içermeyen davranışların da 103’üncü maddede yer aldığı gibi değerlendirilmesi çok önemlidir, bunun da üzerinde durulmalıdır.

Yine, erken yaş evlilikleriyle ilgili olarak Milliyetçi Hareket Partisi Grubumuz adına Meclis Başkanlığına sunduğumuz bir kanun teklifimiz var. Bugüne kadar herhangi birinizin dikkatini çekti mi bilmiyorum, geçmişe dönük verilen cezalara bakarsanız eğer, küçük yaşta evlendirilmiş kız çocuklarıyla evlenen erkeklere verilen cezalar çok fazla. Hatta ebeveynlere verilmiş ceza da var. Ama bu dinî tören düzenleyen kişilere yönelik verilmiş hiçbir ceza yok; bu, büyük bir eksikliktir. Bunun sebebi de, 2015 yılında Yargıtayın, resmî nikâh aranmaksızın dinî nikâha izin veren yeni bir uyarlama getirmesiyle, bir kanunu kaldırmasıyla ortaya çıkan bir açıktır. Sadece imamlar kıymıyor bu küçük yaş erken evliliklerin nikâhlarını, dini bütün bir aile yakını da kıyabiliyor. Ama 12 yaşında bir çocuk önüne getirildiğinde, ister din görevlisi olsun ister sıradan bir vatandaş olsun, bu çocuk önüne geldiği zaman “Bu, kanunlara aykırıdır, ben 12 yaşındaki bir çocuğun evliliğine izin veremem.” diyebilmeli. Bunun için de bir kanun olmalı ve cezai işlem bulunmalıdır. İnşallah bu kanun teklifimiz geldiğinde de bunu kabul eder, desteklersiniz.

Hazırlanmış olan taslak raporda suça tanık olmuş çocukların haklarıyla ilgili bir öneri bulunmamaktadır. Kimyasal kastrasyon, yani hadım edilme; bu, gündeme gelmiştir. Aslında cinsel istismarda bulunan, özellikle çocuklara yönelik cinsel istismarda bulunan kişilerin ciddi bir şekilde cezalandırılması gerekiyor. Ceza, her zaman tek çözüm değildir, suçun tekrardan oluşmasını önleyecek tek bir yöntem değildir; cezayla birlikte yapılması gereken çok fazla çalışma vardır. Bunun içerisinde toplumsal cinsiyete duyarlılık; yine, erkek çocuklara ve kız çocuklara kendilerini koruma… Sadece kız çocuklar da değil, erkek çocuklar da istismar mağduru olduğuna göre her birine iyi bir eğitim verilmesi, ailelerin de eğitimden geçirilmesi gerekiyor ama bununla birlikte verilecek cezaların caydırıcılığı çok önemli. Bu caydırıcı cezaların nasıl düzenleneceğiyle ilgili de ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor. Her ne olursa olsun çocuğa yönelik cinsel istismarların hiçbir şekilde ceza hafifletme durumuna sokulmaması yani o konuma getirilmemesi, en ağır cezaların verilmesi önemli. Kimyasal kastrasyon gündemde olduğuna göre uygulanabilir ama kimyasal kastrasyon nedir? Tıbbi olarak uygulanan bir yöntemle belli periyotlarla faile ilaç vererek cinsel etkinliğinin sonlandırılması anlamına gelir. Yani bu yöntem sorunu tek başına çözmüyor aslında çünkü bu, kullanılan organların işlevsiz hâle getirilmesidir ama sadece olay burada bitmiyor, zihniyet çok önemli. Bu zihniyetle nasıl mücadele edileceği… Ve yine bu şahısların sadece belli bir yöntemle etkisiz hâle getirilemeyeceğinin de görülmesi gerekiyor. O kişi eğer kafasına koyduysa çocuğu daha farklı yöntemlerle de istismar edebilir. Bu riskin de gözden kaçmaması çok önemli.

Yine, çocuk ombudsmanlığı oluşturulmalıdır. Sadece çocuk haklarını koruyan, çocuk suçlarını bulmaya yönelik, ulusal risk haritalarının oluşturulmasında da çalışacak çocuk ombudsmanlığı çok önemli.

Bir de cezai ehliyet konusu var, bu da bizim en büyük sıkıntımız. Bir kişi çocuğa cinsel istismarda bulunuyor veya bir kadına şiddet uyguluyor, sonra “Cezai ehliyeti yok.” denilip belli cezalardan kendisini sıyırabiliyor. O nedenle bu konu tekrar çalışılmalı ve her ne sebeple olursa olsun, çocuğa veya bir başkasına, bir kadına, bir hayvana -hiç fark etmez- bir canlıya zarar veren kişilerin ceza alması noktasında hassasiyet gösterilmesi çok önemli.

Sunulan taslak raporda yine eksiklik, önemli bir eksiklik, mevsimlik tarım işçiliği nedeniyle bölgesel olarak göç eden ailelerin çocuklarının barınma koşullarının iyileştirilmesi ve eğitim haklarından mahrum kalmaması için yapılmış bir öneri de yok, bu da bir ihmal ve bir istismardır.

Yine, bu istismarların ortaya çıkması için çalışan ve en çok da ortaya çıkaran grup olarak bilinen okul psikolojik danışmanları, rehber öğretmenler ve okullarda görev alan psikologlar. Bu arkadaşlarımızın da çalışacağı koşulların en uygun hâle getirilmesi önemli ancak yeni bir genelge çıktı, diyor ki: “Bir psikolojik danışman iki üç okulda daha görev alabilir.” Böyle sorun çözülmez. Çocukların ihtiyacı kadar psikolojik danışmanın, psikoloğun okullara atanması gerekir, bölündüğü zaman çalıştığı kurumlara hâkim olamayacağı için bazı şeyler gözden kaçabilir.

Çocuklarımızın korunması ve layık oldukları yaşam standartlarına kavuşmalarının sağlanması amacıyla, mevcut yasa ve mevzuatlarda çocukların yararına yönelik kısımlar üzerinde tarama ve inceleme yapmak, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamak ve yeni yasaların oluşturulmasına destek vermek amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi çocuk hakları komisyonu acilen kurulmalıdır ve böylece, tüm siyasi partiler bu komisyonda çalışarak bilgi ve becerilerini, tecrübelerini, görüşlerini sorun çözümü için kullanabilirler.

Bugün çocuklara yönelik istismarın önlenmesine yönelik çalışma yapmak üzere, Bakanlar Kurulu bünyesinde, yine bakanlarımızdan oluşan bir komisyon oluşturulması sevindiricidir ancak yeterli değildir, tüm siyasi partilerin de buna destek vermesi amacıyla bu komisyon hemen kurulmalıdır.

Bununla birlikte, başta kadın ve çocuklara yönelik olarak gerçekleştirilen, kendine yönelik şiddet türü olan intihar ve yaşamımızı paylaştığımız diğer canlılara uygulanan şiddet davranışları da dâhil olmak üzere toplumda artan şiddet eğiliminin sebeplerinin tespit edilmesi ve çözüme yönelik çalışmaların da yapılması şarttır. Çalı tepmekten korkmamamız gerekiyor, o çalıyı tepersek biliyoruz ki -bunu daha önceden de söyledim- arkasından tavşan çıkmayacak. Arkasından ne kadar iğrendiğimiz, korktuğumuz şey varsa o çıkacak, yılan çıkacak, akrep çıkacak. Ama biliniz ki eğer biz o çalıyı tepmekten kaçarsak, görmezden gelirsek veya istemediğimizi görmek istemezsek ya da bakmadığımız bir yerleri ihmal edersek bir yerlerde çocuklar şu anda hâlâ acı çekiyor olabilir, istismar mağduru olabilir, yaşamı tehlikede olabilir. Biz o çalıyı tepmek zorundayız ve görmediğimiz her şeyi görebilmek için, daha iyi görebilmek için çaba sarf etmek zorundayız. Aynı zamanda aziz milletimiz de bunun bir vatandaşlık görevi olduğunu bilmeli, çevresindeki çocukların ihmali ve istismarına karşı duyarsız kalmamalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DENİZ DEPBOYLU (Devamla) – Konuşmama son verirken her birinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Depboylu.

Şimdi, ikinci söz, gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Mustafa Hüsnü Bozkurt’a aittir.

Buyurun Sayın Bozkurt. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Konya) – Sayın Başkan, Meclis Başkanlık Divanının saygıdeğer üyeleri, Sayın Bakan; yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum diye başlamak âdetten olduğu için öyle yapıyorum. Üç partinin, dört partinin ortak önerisini görüşüyoruz. Çocuk istismarı son günlerin en yakıcı konularından biri. Güya bir ortak komisyon kurduk, aylarca çalıştık, bir rapor hazırlandı, sonra o rapora bir muhalefet şerhi hazırladık biz, onu verdik. Rapor bir türlü görüşülemiyor. Darbeyle ilgili bir de komisyon kuruldu, güya çalışıldı, onun da raporu falan yok ortada.

Şimdi, ben deminden beri sayıyorum, 1, 2, 3, 4, 5, 6… 6 da değil, 5’e inmiş.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – AKP’den 5 kişi var. Yüzde 1,5 oranında katılım gösteriyor.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – 5 sayın AKP’li milletvekili kardeşimi saygıyla selamlıyorum. Neden bunu söylüyorum? Yani savaşı konuşuyoruz, kimse yok; ölümleri konuşuyoruz, kimse yok; iç barışı konuşuyoruz, kimse yok; çocuk istismarını konuşuyoruz, kimse yok. Yani arkadaşlar, gerçekten, böyle, bir sürü hazırlık yaptım. Sabahleyin beni grup başkan vekili Konya’dan gelirken telefonla aradı, “Siz konuşacaksınız.” dedi. Ben de sabahtan beri bir hazırlık yapmaya çalışıyorum ama bunların hiçbirini okumanın hiçbir anlamı yok çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisini fiilen kapattınız. (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı laf atmalar)

Evet, Bülent Turan Bey, beni dinle. Şimdi nasıl olsa cevap vereceksin.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Arkadaşlar fotoğraf çekiyorlar, o yüzden.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Bakın, inanın bana, bu Meclise işgal kuvvetleri bu sizin yaptığınızı yapamadı kardeşim. İşgal kuvvetleri 16 Mart 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisini bastı, Meclis-i Mebusân üyelerini bir zırhlıya bindirip Malta’ya gönderdi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı. 115 adam kelle koltukta oraya geldi. Bulgur aşına tahta kaşıkla, aç biilaç üç yılda bir cumhuriyet kurdu ya. O cumhuriyetin Meclisindeyiz arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar) Yani gerçekten şu fotoğrafı Türk milletinin takdirine sunuyorum. Ordumuz Afrin’de savaşıyor, çocuklarımız şehit oluyor. Ağzınızdan yerlilik, millîlik, uf, sular seller gibi akıyor ama Türkiye Büyük Millet Meclisinde hiçbir konuyu konuşurken hiçbir şekilde buna değer vermiyorsunuz. Çünkü siz de biliyorsunuz ki bu Meclis, iradesini bir tek adama teslim etmiştir. Bunun da mührünü 16 Nisan günü YSK vasıtasıyla çaktınız, güzel.

Şimdi, anlatalım o zaman. Son on yılda çocuk istismarındaki artış yüzde 700, yüzde 700. Bunlar sizin yönettiğiniz devletin rakamları, kafadan atmıyorum. Efendim, çocuk istismarıyla ilgili olarak dünyada yapılan sıralamada dünya 3’üncüsüyüz. Hani, yıllar önce bir millî takım dünya 3’üncüsü oldu, bir de burada maşallah, dünya 3’üncüsüyüz. Tabii, tutuklu gazetecilerde dünya 1’incisiyiz falan. O gazeteciler de duruma göre ha, yani arkasında Merkel olan elini kolunu sallayıp gidiyor, valla arkasında Türk milleti olan da içeride ızdırap çekiyor. (CHP sıralarından alkışlar) Efendim, istismarcıların yüzde 66’sı akraba, komşu çocuğu falan gibi yakın kişiler. Adalet verileri yılda ortalama 8 bin çocuğumuzun cinsel istismara uğradığını söylüyor, mahkemelerden alınan veriler bunlar. Burada daha sayısız rakam var.

Komisyonda da söyledik, çocuk istismarı, çocuk tacizi, çocuk ne, “çocuk” deyince biz neyi anlıyoruz? Neyi anlıyoruz? “Kindar ve dindar nesiller yetiştireceğiz.” diyen bir anlayışı anlıyoruz. Neyi anlıyoruz? “Dünyada hiçbir milletin kadını Türk kadını kadar milletinin bağımsızlığı ve egemenliği için mücadele etmiş olamaz.” diyen bu cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunu bugün işgal eden zatın “Kadın erkek eşitliği diyorlar, bu fıtrata ters.” dediği lafı anlıyoruz. Öyle bakılan annelerin çocukları tacize uğruyor hem de tacize uğradığı yurtlarda, vakıf evlerinde, dernek evlerinde, neden oralarda kaldığını hiç sorgulamıyoruz. Devlet ilk ve ortaöğretimdeki çocuklarına yurt temin edemediği için Ensar Vakfının, KAİMDER’lerin yani Karaman İmam Hatip Mezunları Derneğinin ya da başka derneklerin... Bugün de gelirken televizyonda gördüm, “İkra Derneği” diye bir dernek ve Hükûmetinizin Millî Eğitim Bakanlığı anlaşma yapmış, İkra Derneği 5-6 yaşında çocukları oturtup efendim, işte dinsel öğütler veriyor. Dünya çocukları nelerle uğraşıyor, biz çocuklarımızı nelerle meşgul ediyoruz?

Arkadaşlar, bu kürsüden defalarca söyledik, bakın tekrar söylüyorum: Bu cumhuriyetin kilit taşı Mustafa Kemal Atatürk ve laikliktir; oynayıp durmayın, sonunda yıkacaksınız o kubbeyi, hep beraber altında kalacağız ya. Nedir amacınız, anlamak mümkün değil, gerçekten mümkün değil.

Eğitimi resmen yazboz tahtasına döndürdünüz; en çok değiştirdiğiniz bakan Millî Eğitim Bakanı, en çok değişiklik yapılan da eğitim sistemi. Sistem diye bir şey kalmadı. “4+4+4” dediniz, bir gün sabahleyin adamın biri kalkıyor “Şu olsun.” “Hayhay o olsun.” “Bu olsun.” “Hayhay bu olsun.” Bir sabah kalkıyoruz, Cumhurbaşkanı diyor ki: “Ya, bizim torun bu TEOG’u sevmedi, değiştirin.” “Olur, emrin başım üstüne, değiştirelim.” Ya, değiştirirken yerine ne koyacağınızı bilmediğiniz için aylarca sıkıntı çekiyoruz. Şimdi, bu sistem içinde yetişen çocuk, çocuk, adı üzerinde çocuk, kendisine yapılan hangi muamelenin istismar, hangi muamelenin sevgi olduğunun ayırdına varamadan yetiştirdiğiniz çocuk ve gidip bizzat yerinde gördüğüm için söylüyorum, Karaman’da ifade vermeyi kabul eden 10 çocuk, toplam 45 çocuk, hepsi erkek çocuk. Kız çocuk olsa da fark etmez ama hani kızlara siz diyorsunuz ya: “6 yaşında da nikâhına alabilirsin, 1 aylıkken de yapabilirsin, 3 yaşında da yapabilirsin.” Hadi onu söylemeyelim, onlarca erkek çocuk üç yıl boyunca tecavüze uğruyor, gidiyoruz valiye soruyoruz: “Vallahi, benim haberim yok, bu adamı tanımıyorum.” İki gün sonra valiyle beraber tarikat evinde fotoğrafı çıkıyor. Millî Eğitim Müdürü olan vatandaşa soruyoruz, diyoruz ki: “Ya, kardeşim, senin denetiminde değil mi bu yurtlar?” “Vallahi, öyle bir yurt yok, öyle bir şeyden bizim haberimiz yok.” diyor. Ertesi gün, aynı yurtta, o tacize uğrayan öğrenciler ve onları taciz eden öğretmenle fotoğrafları çıkıyor. Hayır, hiç kimsenin umurunda değil. Bunları o komisyonda söylüyorum, şimdi görüyorum ki Sayın Komisyon Başkanı da burada yok, üyeleri de burada yok.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Burada, burada.

Hüsnü Bey…

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Ha, buradaymış, pardon, özür dilerim, tamam.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Estağfurullah.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Sayın Yılmaz Bey, buradaymışsınız, çok mutlu oldum.

Şimdi, bunları söylüyoruz, söylüyoruz, söylüyoruz da sonuçta ne oluyor?

Bakın, yıllardır eğitimi sürekli dinsel öğretilere göre biçimlendirme çabanız devam ediyor. Buradan muradınız ne? Ne diyor Sayın Cumhurbaşkanı bir imam-hatipliler toplantısında? Diyor ki: “Zihniyet devrimini siz yapacaksınız.” Arkadaşlar, zihniyet devrimi yapabilmek için hakikaten çağdaş, bilimsel bir eğitim almak gerek. Bütün okullarımızın adını “imam-hatip” yapabiliriz, benim için hiçbir mahzuru yok. Bütün çocuklarımız, 18 milyon çocuğumuzun hepsi dinimizi öğrensin, Peygamberimiz’in hayatını öğrensin, hiçbir mahzuru yok. Ama bu çocuklar fizik, kimya, biyoloji öğrensin; yağmurun duayla değil ancak biyolojik şartlar oluştuğu zaman yağabileceğini öğrensin. Kuraklık… Kar duasına çıkan adamları televizyonlarda göstermeyelim. Eğer duayla bu yağmur yağsaydı herhâlde dünyanın en Müslüman ülkesi İngiltere olurdu ya. Böyle bir zihniyetle bu çocukları yetiştirdiğiniz zaman belki size oy veren mütedeyyin, mümin, iyi niyetli, elleri öpülesi insanların hoşuna gidiyor olabilir ama bu, dünyanın gidişatına ters arkadaşlar. “Biz çocuklarımızı nasıl eğitmeliyiz ki çağdaş dünyanın gereklerine göre, aydın, bilimden yana ve yüksek teknolojili üretim yapabilecek donanımla donatalım?” gibi bir derdiniz yok. Böyle olduğu için çocuklarımız istismara uğruyor.

Diyebilirsiniz “Dünyanın her yerinde istismar var.” Doğru, her yerde var, sapık dünyanın her yerinde var. Ama Allah aşkına ya, devlet televizyonuna, benim de vergimle olan televizyona bir adam çıkarıyorsunuz, bir tarikat önderi, diyor ki: “6 yaşında çocukla evlenmek dinen uygundur.” Ya, 6 yaş ya, Allah’tan korkun ya. Yani yemin ediyorum, bir gram yetkim olsun, o adamın, değil televizyona çıkarmak, sokakta dolaşmasını yasaklarım, topluma zararlıdır ya. Böyle bir şey olabilir mi? Bu adam el üstünde tutuluyor.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – O adamın söylediklerini de ifade özgürlüğü saydınız.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Bakın, demin burada tartışma oldu, Sayın Bülent Turan da, Sayın Meclis Başkan Vekilimiz Ahmet Aydın Bey de dedi ki: “Hasta ziyareti.” E, doğru ama adam hasta yani fiziksel hasta değil, gerçekten hasta. Ya arkadaş, Türkiye Büyük Millet Meclisi burası ya -demin söyledim- 16 Mart 1920’de işgal kuvvetleri Meclis-i Mebusânı basıp dağıttığı zaman Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş 115 kişiyle Gazi Mustafa Kemal’in açtığı bir Mecliste konuşuyoruz. Yahu “Keşke Yunan kazansaydı.” diyen bir adama yapılan hasta ziyaretini doğal karşılayan bir anlayışla karşı karşıyayız. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Bülent Turan, Sevgili Ahmet Aydın; bu bir hasta ziyareti falan değil, yapmayın, bu doğru değil.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Şahsileştirmeyelim Sayın Başkan.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Bu doğru değil, bakın, inanın doğru değil. Yani böyle bir anlayış, bu adamcağız hastalıklı bir kafa olabilir, buna hiçbir itirazım yok; kalkıp da bunu Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçirdiği operasyona geçmiş olsun telefonu açmakla eş değer görmeniz de ayrı bir ayıp, çok ayıpladım. Ne demek yani, Kemal Kılıçdaroğlu ile bu adını anmak istemediğim fesli adamı bir arada mı tutuyorsunuz, aynı mı görüyorsunuz? Bu olmaz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Meczup, meczup.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Fikrine katılmamak için söylüyoruz.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Siz sonra yanıt verin Sayın Bülent Turan.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Çok klasik bunlar.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Bakın, size saygım sonsuz, Grup Başkan Vekilisiniz; gerçekten saygı duyuyorum, Sayın Meclis Başkan Vekilime gerçekten saygı duyuyorum, hepinize saygı duyuyorum ama bu tür adamları hep birlikte mahkûm etmezsek inanın bana burada bir ortak çalışma zemini bulamayız. (CHP sıralarından alkışlar)

Çocuk istismarını konuşuyoruz, kimse yok. Bakın, dedik ki, ilk günden beri, bak, ilk gün, daha televizyonlar altyazı geçerken, Afrin Operasyonu’nun başladığı söyleniyor, aynen attığım “tweet”i söylüyorum: “Ordumuzun ve Hükûmetimizin arkasındayız. Mehmetçik’in ayağına taş değmesin, Allah ordumuzu esirgesin.” Bunun üzerine 200’ün üzerinde yorum aldım. 200’e yakın yorumun büyük çoğunluğu “Vay, niye ‘Hükûmetin arkasındayız.’ diyorsun?” da, bilmem ne de, şu da bu da.

Şimdi arkadaşlar, bakın, Kıbrıs Harekâtı’nda ben İpsala’da altı ay çadırlı ordugâhta yatmış bir arkadaşınızım. Böyle durumlarda hükûmet-devlet ayrımı ortadan kalkar. Siyasi iradedir o kararı veren, muhalefet olsun, iktidar olsun bütün partilerin de görevi o siyasi iradenin aldığı kararın arkasında durmaktır. Bunu yaptık, iyi niyetle yaptık, doğru olduğuna inandığımız için yaptık ve asla, orada yaptığımız harekâtın, her ne ise, adını “operasyon” diye koyup sonradan da “savaş mavaş” demek ne kadar doğru onun da takdirini size bırakıyorum ama, buradan, bu harekâttan mülhem 32 evladımızı şehit vermişiz, ne kadar başka kayıp olduğunu bilmiyorum. Ama, bu harekât üzerinden hâlâ bir iç cephede birlik, bir ulusal birlik oluşturmak yerine bu harekâttan mülhem sürekli Cumhuriyet Halk Partisini karalamak, sürekli işte “Bay Kemal, may Kemal” gibi laflarla sürekli ama sürekli sanki CHP bu harekâtın arkasında değilmiş görüntüsü yaratmak doğru bir şey değil. Ha, biz bu harekâtın arkasındayız, doğru ama bu harekâtı yapma sebebi, sizin altı senedir bizim sürekli ikazlarımıza rağmen yapmış ve uygulamış olduğunuz yanlış politikalar. Bunu söylemeyecek miyiz? Söyleyeceğiz. Söyleyeceğiz ki bir daha aynı hataya düşmeyin.

Bakın, biz aylardır söylüyoruz, diyoruz ki: Kardeşim, ya, Rusya, İran, Irak, Suriye, Türkiye, bu 5 ülke bir araya gelip bu sorunu kendi arasında konuşarak buradaki terör sorununu da, Büyük Ortadoğu Projesi adlı Türkiye’yi bölmek isten emperyalist projeye karşı ortak bir tavrı da geliştirebilirler. “Hayır.” Niye? “Esad katil.” Ne yapmış? “1 milyon Suriyeli öldürmüş.” Esad katil, vallahi bu El Beşir herhâlde Nobel Barış Ödülü sahibi; durmadan ağırlayıp duruyorsunuz adamı. Yahu, Sudan’ın eli kanlı diktatörüyle görüşmekte hiçbir beis görmüyorsunuz, efendim, 10 bin kilometre öteden gelip Irak’ta 2 milyon Müslüman Iraklıyı katleden, Ebu Gureyb’de Iraklı esirleri köpeklere tecavüz ettiren adamlarla oturup görüşüyorsunuz, komşunuzla görüşmüyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) O komşu kim? O komşu daha birkaç sene önce sizin Marmaris’te beraber balık tuttuğunuz adam ya. Karşılıklı vizeleri kaldırdığınız, neredeyse ortak Bakanlar Kurulu toplantıları falan yaptığınız bir adam.

Şimdi, buradan hareketle şu çocuk istismarına gelmek istiyorum, ne alakası var demeyin. Ülkeyi yönetme anlayışınız, ülkeyi sürekli tek başınıza yönetme anlayışınız, her doğruyu kendinizin bildiğiyle ilgili bir ön kabulünüz, hatta ve hatta kendinizin de değil, kendi adınıza vekâlet verdiğiniz Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın en doğruyu bildiği hakkındaki bu ön kabulünüz Türkiye’yi açmazdan açmaza sürüklüyor. Sayın Recep Tayyip Erdoğan ne diyor? “Durmadan beni aldatıyorlar.” Ya, şimdi sürekli aldanan bir insanın ihtiyacı nedir? Doğru bir istişare, doğru bir birliktelik kurmak ve fikirlerden yararlanmaktır. Yani “Burada muhalefet ne söylerse söylesin karşı çıkalım.” “İktidar ne söylerse haklıdır.” İktidar da değil, pardon, “Recep Tayyip Erdoğan ne söylerse doğrudur.” gibi bir anlayışla işte buraya geliyorsunuz. Ondan sonra “Rabb’im de affetsin, milletim de affetsin, işte biz aldatıldık, kandırıldık.” Ya arkadaş, aldatıldın, kandırıldın da bu 32 çocuğumuzun kanının hesabını kimden soracak bu millet? Onun da hesabını gelin bizden sorun o zaman! Bunlar yanlış.

Çocuk istismarı… Bakın, Türk Standartları Enstitüsü dün bir kitapçık yayınlıyor, helal otel standardı. Sayın Bakan, helal otel standardı ne? “6 yaşın üstündeki otel müşterilerinin kadın erkek kullanım alanlarını ayırın.” Kafa aynı kafa ya, hiç farkı yok, televizyonda konuşan tarikat lideri de aynı, “6 yaşında evlenilebilir.” diyen adamın kafası da aynı, Türk Standartları Enstitüsünün kafası da aynı. Peki, bu adamları bu göreve kim getiriyor, kim getiriyor? Siz getiriyorsunuz. Ondan sonra “Biz çocuk istismarını önleyeceğiz.” Çocuk istismarını önlemenin yolu ahlaklı bir toplum yaratmaktan geçer arkadaşlar. Ahlak, dinler daha yokken, yani ilk insandan beri, yani mağara insanından beri 3-5 insanın bir arada yaşayabilmesini sağlayan kurallar bütünü; bunun dinle, Hristiyanlıkla, Müslümanlıkla, Musevilikle hiç alakası…

BAŞBAKAN YARDIMCISI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – İnsanlığın doğuşuyla beraber dinler vardır.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Elbette, dinlerin de ahlakı vardır ama asıl ahlak insan ahlakıdır. İnsan ahlakı dediğiniz şey aldatmamak ve fedakârlık üzerine kuruludur. Ahlak, utanma duygusuyla eş anlamlı bir kavramdır. Utanması olmayan adamın hangi dinden olursa olsun ahlakı olmaz kardeşim. (CHP sıralarından alkışlar) 6 yaşında bir çocuğun, 3 yaşında bir çoğun ırzına geçen bir adam Müslüman olsa ne olur, Hristiyan olsa ne olur, Musevi olsa ne olur, ateist olsa ne olur ya? Bu anlayışı lanetlememiz lazım hep beraber.

Şimdi, burada gene konuşulacak, Hükûmet cevap verecek, muhtemelen, ben konuştuktan sonra siz de bana cevap vereceksiniz. Benim de cevaplarım hazır, hazır ya, hazır da bizim birbirimize cevap vermemiz… O televizyonda konuşturduğunuz adamların, “6 yaşında çocukla evlenilebilir.” diyen sapık kafaların lafını dinleyen birtakım çocuklarımız belki şu anda tecavüze uğruyor. Bu gerçeği değiştiremiyoruz arkadaşlar.

Ya, bu süre de amma çabuk bitiyor Sayın Başkan, vallahi yirmi dakika olmuş, daha söyleyeceğim bir çuval laf var.

Şimdi, sözlerimi şöyle bitireyim: Sevgili AKP’li kardeşlerim -burada bulunmayan kardeşlerime de saygı iletiyorum- sevgili MHP’li kardeşlerim, sevgili HDP’li arkadaşlar, sevgili CHP’liler; gelin, şurada hep beraber olalım arkadaşlar. Bakın, samimi söylüyorum, ülkemiz kanıyor, ülkemiz yıllardır kanıyor. Biz, sürekli birbirimizi ötekileştirerek bir yere varma şansına sahip değiliz. Gelin kendi Kürt’ümüzle barışalım, gelin iç barışımızı sağlayalım, gelin çocuklarımızı sevelim yahu. Ya, buraya niye geliyoruz kardeşim? Adalarımızda Yunan Bayrağı, güneyimizde bilmem ne, Süleyman Şah Türbesi’ni kaçır… Gel her gün sabahtan akşama kadar Kemal Kılıçdaroğlu’na, CHP’ye bağır çağır. Ne olacak, neyi sağlayacaksınız?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen bir dakikada.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım.

Tamamladım… Tamamlasam ne olacak, yarım bıraksam ne olacak Sayın Başkanım?

Ben şunu tekrar, inanın bana, ömrünü bu memlekete, bu millete vermiş kırk beş yıllık bir hekim, eski bir asker olarak içim kanayarak söylüyorum: Bakın, bu arz ettiğimiz, topluma sunduğumuz bu manzaradan asla bir millî birlik çıkmaz, asla bir beraberlik çıkmaz. Bunu yapmayın ne olur, yalvarıyorum. Gelin burada hep beraber olalım, bu toplumun bütün sorunları çözülebilir sorunlardır, sizden rica ediyorum. Ama burada biz onu nakzedelim, öbürü onu eksiltsin, öbürü bunu bilmem ne yapsın…

Şimdi, bana istediğiniz cevabı verin ama bir şeyi değiştiremeyeceksiniz, bu toplum kanıyor, bu toplum 2002’de kanamıyordu, şimdi kanıyor. Bunun sorumluluğunu lütfen arayın, bulun ve lütfen ama lütfen, rica ediyorum, hep birlikte bu sorunu çözelim.

Başkanım, teşekkür ediyorum, sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Turan, buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

26.- Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın, Konya Milletvekili Mustafa Hüsnü Bozkurt’un görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde CHP Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

BÜLENT TURAN (Çanakkale) - Sayın Başkan, az önceki konuşmacının ifade ettiği hususa geçmeden önce gündemin hassas olduğunu, hepimizi etkileyen, ağır bedelleri olan bir gündem olduğunu ifade etmek istiyorum. O yüzden konuyu dağıtmaya, polemiğe çekmeye, farklı yerlere taşımaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Meclisin ilgilisi kim varsa bugün burada; Komisyon yerinde, Hükûmet yerinde, arkadaşlarımız yerinde. Zaten çok önemli bir rapor hazırlandı, tüm vekillerimiz, tüm partilerimizin katkısıyla bu hazırlandı. Dolayısıyla konuyu takip edenler zaten işinin başında. O yüzden bakıldığında her partinin -tırnak içerisinde- sayısal verisi verilebilir eksik var mı fazla var mı diye. Ama ben bu tarz yaklaşımı doğru bulmuyorum. 15 Temmuz gecesi ihtiyaç olduğunda bu Meclisin nasıl açılacağını tüm dünya gördü. Dolayısıyla ihtiyaç hâlinde nasıl yaklaşacağını tüm kamuoyu biliyor.

Tekrar teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

27.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Bülent Turan, tabii öyle söylüyor ama 316 milletvekilinin hazır bulunabileceği iktidar partisinden 5 kişiyle oturuyor. 130 milletvekilinin hazır bulunabileceği Cumhuriyet Halk Partisi 40 kişiyle oturuyor. Diyor ki: “Her parti oranında oturuyor.”

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – 15, Sayın Başkan, önemliyse eğer.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Şöyle bir şey var: Yüzde 1,5’unuz burada, yüzde 40’ımız burada, yüzde 35’imiz burada; birazcık da insaflı olun yani. Hani vatandaşın gözünün içine baka baka aynı şeyi söylüyorsunuz.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Kaç olunca yeterli olacak?

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, iktidar partisi Meclisi çalıştırmakla yükümlü bir partidir, hâli ortadadır, hâli perişandır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, bu polemik yersiz bir polemik, gerçekten. Böyle önemli bir konuda sayısal verilerle iş yapmak doğru değil, ne dediğimizin daha kıymeti var.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) - Yani “5 kişiyiz ama 100 kişiye bedeliz.” diyorsunuz, helal!

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Bakınız, eğer böyle yapacak olursak CHP’nin her gün 20 kişiyle nöbet tutup hiçbirinin gelmediğini söylemem gerekir. Bu, yanlış bir yaklaşım. İlgililer burada Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, şimdi gruplar adına üçüncü söz, Halkların…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) - Sayın Başkan…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – ...60’a göre Komisyon üyemizin bir söz talebi var, bir dakika, uygun görürseniz.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) - ...60’a göre bir söz talebim var, bu Komisyonla ilgili olarak, uygun görürseniz.

BAŞKAN – Tamam, uygun göreyim de, polemiği uzatmayalım.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – “Katkımız yok.” diyecek Sayın Başkan, saygı duyuyoruz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hayır, hayır, polemik için değil, bir bilgi vermesi gerekiyor bu açıklamayla ilgili.

BAŞKAN – Buyurun.

28.- Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önce AKP Grup Başkan Vekili Sayın Turan, Komisyon raporunun tüm siyasi partilerin katkılarıyla hazırlandığı yönünde bir beyanda bulundu. Ben o Komisyonda Cumhuriyet Halk Partisini temsilen bulunan bir Komisyon üyesi olarak şunu söylemek istiyorum: Komisyon raporu tamamen AKP’li Komisyon Divan üyeleri tarafından hazırlandı, taslağı bize gönderildi ve sadece “Görüş bildirin.” denildi. Hâlbuki, biz isterdik ki Komisyon raporunu tüm siyasi partilerin katılımıyla yazalım. Zaten en başında Komisyon Divanı sadece AKP’li üyeler tarafından teşekkül ettirildi, muhalefetten kimse Divanda yer almadı. Aynı şekilde Komisyon raporunda da muhalefet partilerinin görüşlerine yer verilmedi, sadece muhalefet şerhimiz var. Bunun da özellikle Meclis gündeminde paylaşılmasını talep ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, zapta geçsin; rapor burada, hanımefendi nasıl atladı bilmiyorum da muhalefet şerhi olarak epey uzun sayıda not var, belge var. Eleştiri de bizim açımızdan bir kıymettir.

Teşekkür ediyorum.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Şerh koyduğumuzu söyledim. Şerh koyduk sadece, şerh koyduk.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, muhalefet şerhinin basılması iktidarın muhalefete bir lütfu değil, muhalefet partisinin hakkıdır. Önemli olan, böyle önemli bir konuda ortaklaşmamış ve Komisyon raporunu sadece iktidar partisi yazmıştır.

Teşekkür ediyorum.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ortaklaştık.

BAŞKAN – Bakın, şu anda ortaklaşmışız, lütfen bu ortaklaşmaya halel getirecek söz ve davranışlardan kaçınalım bütün gruplar olarak.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442) (Devam)

BAŞKAN – Halkların Demokratik Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu konuşacaktır.

Buyurun Sayın Kerestecioğlu. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sayın Yılmaz Tunç, kitap elinizde. Bir sayfalarına bakarsanız, 424’üncü sayfada muhalefet şerhimiz başlıyor. En uzun muhalefet şerhini yazdık, ciddi bir katkı sunduk bu rapora ve 35 sayfa, ismimiz yok.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yok mu?

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Evet, kitapta ismimiz yok. Yani hani HDP görünmez olsun istiyorsunuz ama çocuk istismarını gerçekten önleme, bunun araştırılması raporunda da 35 sayfa yazılmış ve gerçekten ciddi bir araştırmayla yazılmış şerhte ismimizin olmaması kabul edilebilir bir şey değil. Bu kitabın derhâl toplatılması ve yeniden basılması lazım, adımızın da doğru dürüst yazılması lazım bu kitaba. 424’ten 457’ye kadar -bakarsanız bulursunuz- bizim muhalefet şerhimizdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, Kasım 2016’da yayınlanmış Komisyon raporunu görüşüyoruz. 2016 yılı Mart ayında Karaman’da Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları Mensupları Derneğine ait evlerde onlarca çocuğun istismara uğradığı ortaya çıkmıştı. Üstelik bu çocuklar yurtta kalan, sözde “gönüllü” denilen bir öğretmen, Muharrem Büyüktürk tarafından sistematik olarak taciz edilmişlerdi. Yıllarca süren istismar 9-10 yaşlarında onlarca çocuğu etkilemişti.

Ensar Vakfı “kamu yararına çalışan vakıf” statüsüne alınmış bir vakıftı ve Hükûmetin siyasi görüşlerini yansıtacak bir nesil yetiştirme projesinin sivil ayağını oluşturduğu iddiasıyla ismi uzun süredir gündemdeydi. Emine Erdoğan Ensar Vakfı etkinliğinde “Doksan yıllık enkazı kaldırdık.” derken Ensar Vakfı Başkanı, geçen yıl verdiği röportajda, Gülen cemaatine bağlı evlerin kapanmasının ardından yurt ihtiyacını karşılamak için hızla yurtlar açtıklarından bahsediyordu.

Bir proje devreye sokulmuştu arkadaşlar ve çocukların yararı yerine siyasi saikler ön plana çıkarılmıştı. Ne Ensar Vakfı ne de KAİMDER çocukların istismar edildiği yurtlar için herhangi bir izin almamıştı. Çocuklarla çalışan kurumların uyması gereken standartlar, personelin ve gönüllülerin yeterlilikleri ve özellikleri, denetim gibi hayati önem taşıyan konular o kadar da önemli değildi. Toplumda -tırnak içerisinde- “itibarlı” olmak yani esasen Hükûmete yakın olmak yurt açmak için de, gönüllü olmak için de yeterli sayılıyordu. Bütün bu denetimsizlik ve siyasi kararlar çocukların istismar edilmesine neden oldu.

Şikâyet üzerine soruşturma başlatan Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmaya getirdiği “gizlilik” kararının ardından, Karaman’da yaşanan istismarla ilgili bir de yayın yasağı getirdi. Öncelikli olarak çocukların üstün yararı yerine vakıfları gözeten bu karar, himaye edilmek istenenin çocuklar mı, yoksa sorumlu kurum ve vakıflar mı olduğuna dair ciddi bir şüphe yarattı. Ve ne yazık ki herkes, Hükûmet veya Hükûmetin yakın olduğu kişilerle ilgili eleştiride bulunmak dahi suç olduğundan tarafgirlikle vakfın sorumluluğunun örtbas edileceğini düşünmeye başladı. Bu olay bu konuda bir dönüm noktası oldu. Toplumun, çocukların her türlü istismarını engellemekten sorumlu olan devlet kurumlarına karşı güveni tamamen sarsıldı. İstismara karşı toplumda ciddi bir duyarlılık oluştu. Verdiğimiz her araştırma önergesi bu Mecliste reddedilirken Hükûmet toplumsal tepki karşısında bir Komisyon kurmak durumunda kaldı.

Adalet ve Kalkınma Partisinin yakın ilişki içinde olduğu söz konusu vakıfların itibarını korumak adına sorumlu kurumları da içine alan bir soruşturma yürütmek istememesine rağmen, çocuk istismarına karşı güçlü ve etkili bir tepki vererek bu Komisyonun kurulmasını sağlayan aslında duyarlı kamuoyu ve halkımızdır. Ne var ki Hükûmet bu duyarlılığa yanıt veremedi. Bu Komisyonun ben de bir üyesiydim. Hemen harekete geçerek Karaman’daki yurtları ve çocuklara karşı istismarın yaşandığı Nizip’te bulunan AFAD Mülteci Kampı gibi kurumları yerinde görerek alınacak önlemlerin tespit edilmesi… Kurumlar yerine çocukları koruması gereken Komisyon yaklaşık üç ay boyunca masa başında uzmanları dinledi. Komisyonun kurulmasına neden olay olayların geçtiği Karaman’a gidilmesi dahi çok uzun bir zaman aldı. Israrlarımız ve Komisyonun işletilmemesi hâlinde Komisyondan çekileceğimizi de beyan etmemiz sonucunda Karaman’a gidildi. Dikkatle çalıştık. Komisyonun hazırladığı rapora, tam -az önce de söylediğim gibi- 35 sayfalık, çocuk hakları alanında çalışan uzmanlarla saatlerce konuşarak bir muhalefet şerhi hazırladık, yapılması gerekenleri tek tek ifade ettik fakat o günden bu yana tek bir adım atılmadı. Komisyonun kurulmasında uzlaştığı daimi çocuk hakları komisyonu, bu dahi Mecliste kurulmadı. Defalarca bunu da gündeme getirdik çünkü mesele, bir olay olduğunda ortaya çıkıp öyle popülist söylemlerde bulunmak değildir, olay olmadan önlemektir hele ki söz konusu olan çocuklarsa. Bu nedenle, yani Hükûmet hâlen çocuk istismarına karşı bir seferberlik başlatmadığı için çocuk istismarını önleme noktasında hiçbir gelişme katetmedik. Daha geçen hafta -bahsini açmak dahi canımızı acıtıyor- henüz 4,5 yaşında bir çocuk Adana’da tecavüze uğradı. Tıpkı Ensar sanığına beş yüz sekiz yıl üç ay hapis cezası verilmesi gibi yine devlet büyükleri ortaya çıkıp en ağır ceza verileceğini, kimyasal hadımı getireceklerini söylediler. Bu, korkunç bir siyasal sorumsuzluktur arkadaşlar. Bu, ciddi bir siyasal sorumsuzluktur, asıl görevini yerine getirmeyen Hükûmetin halkın öfkesini dindirmek için popülizm yapmasıdır.

Çocuğun cinsel istismarının önlenmesi, bunun yolu hadım gibi popülist cezalar getirmekten değil, Türkiye Psikiyatri Derneğinin de belirttiği gibi cinsel taciz ve istismara zemin hazırlayan toplumsal değerlere, cinsiyet eşitsizliğine müdahale edebilecek kapsamlı politikalar geliştirilmesi, cinsel suçlarla ilgili kamu duyarlılığının artırılması, mağdurun adalet sistemine erişiminin, hızla erişiminin sağlanması, başvuru, soruşturma ve yargılama aşamalarında yeniden travmatize edilmesini engelleyici koruyucu tedbirlerin düzenlenmesi, ceza ve yaptırımların belirlenmesi ve uygulamasıyla ilgili özellikle hafifletici etkenler, salıverilmelerle tetiklenen adaletin yerini bulmadığına ilişkin yaygın kanıya neden olan düzenlemelerin gözden geçirilmesi gibi birçok boyut içeren bir strateji oluşturmaktan geçer, popülizmden değil.

Bireyin fiziksel ve psikolojik bütünlüğüne yönelik en ağır şiddet suçlarından biri olan cinsel saldırı suçlarıyla ilgili kadınların, kadın örgütlerinin, feminist mücadelenin biriktirdiği deneyimler ve yapılan pek çok akademik çalışma, cinsel saldırıların çoğunun cinsel bir eylem değil, cinselliğin sadece araç olarak kullanıldığı bir şiddet suçu olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni, cinsel arzular değil sadece ya da bir hastalık da değil, bunları “psikolojik rahatsızlık” falan diye kategorize edemezsiniz, böyle bir şey de değil. Mütecaviz kişilerin temel motivasyonu, mağdura yönelik öfke, erkeklik güçlerini ve üstünlüğünü gösterme, erkekliğini ispatlama, hükmetme ve saldırganlık gibi duygulardır. Söz konusu duygular ve eylemler, kadınlara ve erkeklere yüklenen, esas olarak erkek egemenliğine dayalı toplumsal rollerin yarattığı eşitsizlikten kaynaklanıyor.

Evet, Türkiye Psikiyatri Derneğinin cinsel suçlara ilişkin görüş yazısında ifade ettiği gibi bu suçların faili olan her bireyin -dediğim gibi- ruhsal bozukluğu olduğu varsayımı da doğru değildir.

Değerli arkadaşlar, Ensar Vakfındaki istismardan sonra dahi onlarca çocuk istismarı yaşadık. Adana’da bir bebeğe tecavüz edildikten sonra Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “Adli süreci takip ediyoruz, sosyal destek veriyoruz." diyor. Oysa Bakanlığın görevi, istismar gerçekleştikten sonra istismara uğramış çocuğa destek olmak değildir. Nitekim bugün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı burada değil, yurt dışındaymış, olabilir fakat o zaman niye bu kanunu, bu raporu bugün getiriyorsunuz?

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Beraber getirdik, yapmayın.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Devamla) – Hayır “Beraber getirdik.” değil. Niye Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı burada yokken getiriyorsunuz? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının burada bizim sorularımıza cevap vermesi, bu istişareye katılması ve burada sorumluluk alması gerekir, olması gereken budur.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Haklısınız, Bakanımız yurt dışında. Acil geliştiği için...

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Devamla) – Siz daha sonra cevap verin, süreme çünkü eklenmeyebilir.

Bunun dışında, şimdi, 20 Şubat 2018’de Hükûmet Sözcüsü Bekir Bozdağ, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından düzenlediği basın toplantısında çocuk istismarları konusunda Hükûmet bünyesinde 6 bakandan oluşan bir istismar komisyonu kurulduğunu söylüyor. Peki arkadaşlar, diyor ki bir de: “Bundan sonra daha etkin koruma için neler yapılması gerektiği hususunu çalışmak ve Hükûmetimize yasal ve idari açıdan yapılması gerekenler konusunda en kısa sürede bir rapor sunmak yapacağımız ilk iş olacaktır.” Biz niye çalıştık bu Mecliste, bu koskoca raporu niye hazırladık? Bu sivil toplum örgütleri niye çalışıyorlar bu alanlarda yıllardır, Bekir Bozdağ, Abdulhamit Gül, Betül Kaya, Süleyman Soylu, İsmet Yılmaz, Ahmet Demircan komisyon üyesi olsun diye mi? Hayır, bu Meclistir aynı zamanda bunu işletmesi gereken. Daimi komisyonun, çocuk hakları daimi komisyonunun el birliğiyle kurulması gerekir. Bu bir seferberlik ilanıdır. Seferberlik ilan etmediğiniz zaman, bunun için kampanyalar yürütmediğiniz zaman, her olaydan sonra ya bir hayvana tecavüz edilir ya bir küçücük çocuğa tecavüz edilir ki bunların birbirinden farkı yoktur. Bu şiddet kültürü aslında birbirini besleyen bir kültürdür. Hayvana sevgisi olmayan, ona tecavüz eden insanlar aynı güdülerle hareket ederler ve çocuklara da tecavüz ederler, kadınlara da tecavüz ederler. Bu bir seferberliktir arkadaşlar, ciddiye alınması gereken bir seferberliktir. Bu nedenle söylüyorum, bugün getirmezdiniz; yarın, öbür gün getirirdiniz, Aile Bakanı da burada olurdu, onun da buna katkı sunması gerekirdi.

Şimdi, çocuk istismarını, ensesti gizledikçe, Ensar gibi örtbas etmeye kalktıkça, istismar toplumda gizli kaldıkça cezasızlık da aynı ölçüde artıyor, istismarcılar çocukları istismar etmeye devam ediyorlar. Bu ülkede son bir yılda binlerce çocuk istismara uğradı. Ensar Vakfında, AFAD mülteci kamplarında, Kur’an kurslarında, okullarda çalışan kişiler çocukları istismar ettiler. Daha geçen ay İstanbul’da bir hastanede yüzlerce çocuğun gebeliğinin gizli tutulduğu ortaya çıktı. Ne yaptınız bununla ilgili? Bir sorunu çözmek için niyet ve inanç gerekir. Ben böyle bir niyet ve inanç görmüyorum, en azından bugüne kadar görmedim.

Çocuklar, çocuklarla çalışması gereken kişilerin dahi tacizine uğruyorlar. Türkiye tarafından 7 Aralık 2011 tarihinde onaylanan ve Nisan 2012 tarihinde yürürlüğe giren Lanzarote Sözleşmesi taraf devletlere, hüküm giymiş cinsel suç faillerinin bilgilerini kayıt ve muhafaza etme sorumluluğu yüklüyor. Var mı kayıtlarınız arkadaşlar? Cinsel suç faillerinin kayıtlarını tutuyor musunuz? Ancak, nasıl olur da işte çocuklarla çalışan bir kurumun başına getirilecek kişinin geçmişi dahi araştırılmaz -bu bile doğru dürüst araştırılmıyor- ve istismarın kaydı tutulmaz?

Evet, Türkiye'nin dört bir yanından ardı ardına çocuk istismarı haberleri geliyor. Keçiören Anadolu İmam-Hatip Lisesinde Kur’an dersi emekli öğretmeni Sefer A.’nın 12 kız öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıkıyor. Gaziantep Nurdağı’nın Şatırhöyük Mahallesi’nde bulunan Şatırhöyük Ortaokulunda, 3 ortaokul öğrencisine cinsel istismarda bulunmakla suçlanan müdür yardımcısı tutuklanıyor neyse ki. Sivas Erkek Yetiştirme Yurdunda geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında 12-18 yaş grubundaki 35 öğrencinin birlikte kaldığı yurtta yaşı küçük çocuklara büyüklerin tecavüz ettiği, yurttaki görevlilerin ise tutanak bile düzenlemedikleri söyleniyor; yurt müdürü apar topar görevinden ayrılıyor. Ağrı’da Anadolu sağlık meslek lisesinde okuyan 17 yaşındaki bir kız öğrenci, kaldığı öğrenci pansiyonunda kendini başörtüsüyle asarak intihar etti. Soruşturmada intihara cinsel istismarın yol açtığı ortaya çıktı. Bunlar çok acı, çok acı gerçekler arkadaşlar; bunlar öyle siyasi partiler söz konusu edilerek “sensin, bensin, osun” diyerek tartışılacak şeyler değil. Açık söylüyorum, net olarak bir daha söylüyorum: Bu bir seferberlik ilanı gerektirir.

Dünyada 5 çocuktan 1’inin mutlaka istismarın bir biçimine maruz kaldığı söyleniyor. Türkiye'ye dair, maalesef, elimizde resmî kurumlar tarafından iletilmiş tek veri kaç çocuk istismarı vakasının şikâyet konusu olduğu; kaçı hakkında dava açıldığı, kaç failin ceza aldığı. Araştırmalar, STK’lerin ve akademinin inisiyatifine bırakılmış durumda.

Avrupa Konseyi Lanzarote Sözleşmesi’nin istismarı önlemek için şart koştuğu cinsel istismar ve sömürüyle ilgili bir de izleme mekanizması yok, ne çocuklar izleniyor ne de failler. Yani mağdur olan çocuk sonrasında ne durumda, fail olan kişi sonrasında ne yapıyor, izlenmiyor, bir izleme yok; o adam gitti, başka neler yaptı, bunu bilemiyoruz. Evet, çocuk istismarını önlemek için yapılması gerekenler gerçekten ihmal edilmiştir.

Devlet, çocuğu hamilelikten itibaren izliyor mu? Hayır. Çocuk okul çağına gelene kadar aile hekimi, çocuk hekimi, okul çağına geldiğinde ise öğretmeni çocuğu periyodik olarak takip ediyor mu? Hayır. Mahalle düzeyinde örgütlenmiş, çocuğu sürekli destekleyen bir sosyal hizmet ağı var mı? Hayır. Çocuklarla çalışan tüm kamu görevlileri, çocuk ihmal ve istismarını takip etme konusunda bilgilendirilmişler mi? Sağlık çalışanları ve eğitimciler, çocuk istismarını adli ve sosyal hizmet yetkililerine bildirme yükümlülüğü, bildirim yükümlülüğü konusunda bilgi sahibiler mi, eğitilmişler mi? Hayır. Kamu görevlisi, öğretmen, doktor, sosyal hizmet uzmanlarından oluşan bir çocuk koruma sistemi var mı? Çocuk, devletle temasını bu görevliler üzerinden düzenli biçimde sürdürüyor mu? Hayır. Peki, çocukların kendilerini koruma kapasiteleri güçlendiriliyor mu, çocuklar çocuk istismarına karşı eğitim alıyorlar mı? Çocukların kolaylıkla ulaşabilecekleri, anında bir düğmeyle ulaşabilecekleri bir bildirim sistemi var mı? Hayır, hayır, hayır… Ve ne yazık ki istismara uğradığını söyleyen çocuk, bunu söylediği insan tarafından bile istismar edilebiliyor. O çocuk bedenler ve ruhlar inkârla, ikincil istismarlarla ve cezasızlıkla örselenmemeli artık.

Korunma hakkı, çocuğun en temel hakkıdır. Ne yazık ki çocuklar bu haklarını talep edecekleri bir mekanizmaya sahip değildir. Bu raporda Halil Cibran’ın şiiriyle başlamıştım, bunu okumak için şimdi çok zamanım yok, okursunuz açıp da. Biz onların sahibi değiliz. Onların bir varlık olduğunu, bir birey olduğunu, gerçekten aslında kendilerini ifade etme gücü olduğunu -eğer özgür bırakılır ve belirli konularda gerçekten düzgün eğitim alırlarsa- bilmemiz lazım. Zaten, maalesef o -tırnak içerisinde- sahipleri tarafından da istismara uğruyorlar çocuklar ve bu daha acı bir şey yaratıyor.

Evet, arkadaşlar, Çocuğa Karşı Cinsel Sömürü ve İstismarın Önlenmesi Politika Notu, çocuk istismarına karşı pek çok önlem alınması gerektiğini söylüyor. Bu anlaşma uyarınca yapılması gereken hiçbir şey yapılmamış. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel üreme sağlığı eğitimi müfredata alınmamış ve az önce saydığım, aslında Lanzarote Sözleşmesi’nde de yazan, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de yazan, aslında bizim yasalarımızda da var olan hiçbir şey maalesef yapılmamış.

Ve kaç kez ifade ettik: Gelin, çocuk hakları kurumlarına danışarak ve bizlerle, muhalefet partileriyle birlikte istismarı önlemek için seferber olun. Okullardan hastanelere hem çocuklarla çalışanları hem çocukları hem de yurttaşları bilgilendirin. İstismarın üstünü örtmeyin. Artık Diyanet gibi kurumların 18 yaş altı çocuklarla ilişkiyi meşrulaştıran beyanlarının önüne geçin. Çocuk istismarını meşrulaştıran kanun tekliflerini bu Meclise getirmeyin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Devamla) – Sayın Başkan, az bir süre istiyorum.

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen bir dakikada.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Devamla) – Artık bir çocuğun dahi canını yakmasın kimse. Bunu engelleyin. Buna tahammülümüz yok. Ve bu ülke 13-14 yaşındaki hamile çocukların, tecavüze uğrayan 4-5 yaşındaki bebeklerin ülkesi olmasın. Bu ülke çocuklar için güvenli bir ülke olsun. Bu ülke çocukların göz yaşlarıyla değil, huzurla oyun oynayarak büyüyeceği bir ülke olsun. Bunun için de seferberlik gerekir. Bunun için niyet gerekir. Bunun için popülizm dışında önlemler gerekir. O önlemleri de o 6 bakanın veya başkalarının yeniden keşfetmesine gerek yok. Bütün bunlar metinlerde yazıyor, Türkiye'nin kabul ettiği metinlerde yazıyor; Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde, Lanzarote Sözleşmesi’nde, buradaki muhalefet şerhlerinde ya da raporun kendisinde zaten yazıyor.

Mesele, sadece samimiyet ve niyettir. Çocukların buna ihtiyacı var, her şeyden çok güvene ve samimiyete ihtiyacı var.

Teşekkür ediyorum. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kerestecioğlu.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, 60’a göre acaba kısa bir söz verebilir misiniz?

BAŞKAN – Peki, konunun hassasiyetine binaen, buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

29.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda getirilen önerilerin bir an önce hayata geçirilmesini temenni ettiğine ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Değerli Başkan.

Değerli milletvekilleri, tabii, rapor eksik olmakla birlikte raporun sayfa 392 ile 397 arasında tamamen 88 tane öneri var. Yani çocuk istismarının önlenmesi için alınması gereken önlemlerle ilgili 88 tane madde yazılı olduğu hâlde bugüne kadar… Bu 88 madde Meclis bünyesinde de vardı, bu konu ele alındı ancak hiçbiri yerine getirilmiş değil. Ve bu raporun üzerinden bir yıldan fazla da uzun bir süre geçmiş durumda.

Temennim, dileğim şu ki: Bu raporda getirilen önerilerin bir an önce hayata geçmesi.

Selam ve saygılarımı iletiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442) (Devam)

BAŞKAN - Gruplar adına son söz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’a aittir.

Buyurun Sayın Tunç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Başta cinsel istismar olmak üzere çocuklara yönelik her türlü istismarın araştırılması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis araştırması komisyonunun raporu hakkında AK PARTİ Grubu adına söz aldım, tekrar Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Komisyonumuz bütün siyasi partilerin, iktidarıyla muhalefetiyle, bu konuda vermiş oldukları araştırma önergelerinin birleştirilmesi üzerine kuruldu ve 21 Nisan 2016 tarihinde de çalışmalarına başladı. Dört aylık bir çalışma süresi içerisinde, üç artı bir ay ek süre istedik ve ardından da raporumuzu hazırlamak için geniş bir zamanımız oldu ve rapor hazırlığı tamamlandıktan sonra da 442 sayılı Rapor olarak milletvekillerimize dağıtımı gerçekleştirildi, bugün de bunun görüşmelerini gerçekleştiriyoruz.

Değerli milletvekilleri, çocukların korunması konusu gerçekten hepimizin hassas olduğu bir konu çünkü çocuklarımız bizim geleceğimiz, geleceğimizi garanti altına alabilmemiz için de onları tüm kötülüklerden korumamız gerekiyor çünkü onlar dışarıdan gelecek tehditlere, kötülüklere karşı en savunmasız toplum kesimi. O zaman, çocuklarımız üzerinde çok hassas durmalıyız. Burada, tabii, görev en başta anne babalara düşüyor. Ancak, tabii, anne babaların alacağı tedbirler de elbette ki yeterli değil, dolayısıyla devletin bu konuda gerekli tedbirleri mutlaka alması gerekiyor.

Bunun için, tabii, devlet olarak bugüne kadar çocuklar konusunda Türkiye Cumhuriyeti hükûmetleri neler yaptı? Geçmişte elbette ki yapılanlar var, özellikle çocuk haklarıyla ilgili imzalamadığımız hiçbir uluslararası sözleşme hemen hemen kalmadı. En son geçen yıl imzaladığımız uluslararası sözleşmeyle beraber şu anda çocuk hakları, çocukların korunmasıyla ilgili tüm uluslararası sözleşmelerde, Lanzarote başta olmak üzere hepsinde Türkiye’nin imzası var. On beş yıla baktığımız zaman geriye dönük, bu sözleşmelerin uygulanmasının ve Anayasa’mızda çocuk haklarıyla ilgili düzenlemelerin, yine mevzuatımızda Çocuk Koruma Kanunu, Türk Ceza Kanunu’nda çocukları korumaya yönelik düzenlemelerin de hep son on beş yıla denk geldiğini, AK PARTİ iktidarlarında bunların hayata geçtiğini söylemek mümkün. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 1990 yılında biz imzalamıştık. O tarihten bu yana da özellikle 2000’li yıllarda çocukların korunmasına yönelik Birleşmiş Milletler sözleşmesinin birçok hükmünün icrasına yönelik uygulamalar gerçekleştirildi.

2010 yılında Anayasa’mıza çocukların korunması hususu girdi. 2004 yılından itibaren de Mecliste yine çocukların korunmasına ilişkin, gerek uyuşturucudan korunması gerek eğitim gören çocukların korunmasıyla ilgili, her türlü kötü alışkanlıklardan çocukları korumayla ilgili çeşitli komisyonlar kuruldu ve en son da başta cinsel istismar olmak üzere çocuklara yönelik her türlü istismarın -fiziksel olabilir, çocukların ihmali olabilir, bütün istismar çeşitleriyle alakalı- araştırılması ve alınması gereken tedbirlerle ilgili bizim Komisyonumuz kuruldu.

Bu konuda tüm dünya ülkelerinde bu sorun var, sadece Türkiye'de değil. Evet, önemli bir sorun, üzerinde durulması gereken bir sorun. Tüm bu tedbirlere rağmen hâlâ bizi üzen haberler maalesef ortaya çıkıyor, işte Adana’da meydana gelen olay. Bunların en aza indirilmesi, yok edilmesi anlamında daha neler yapılabilir? Bununla ilgili de Hükûmetimiz elbette ki çalışmalarını sürdürüyor ancak bizler de Meclis araştırma komisyonu olarak öne sürdüğümüz tedbirler paketinde -biraz önce Mahmut Bey’in bahsettiği 88 somut öneri- bu önerileri biz 88 maddede özetledik, aslında bunun açıklaması, detayı raporun tamamında var ancak 88 somut öneriyi acil alınması gereken tedbirler olarak belirledik.

Tabii bundan sonra daha neler yapılabilir? Yine bu konuda gerek Meclis olarak gerek yürütme olarak, Hükûmet olarak çalışmalarımızı sürdürmemiz lazım. Bugün AK PARTİ grup toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımız konunun üzerine hassasiyetle yaklaştıklarını vurguladı ve çocuk istismarının önlenmesi noktasında ne gerekiyorsa yapmamız gerektiğini, bugüne kadar yapılmış çalışmaların neden yeterli olmadığını ve bundan sonra daha neler yapılması gerektiğini belirleyelim ve… Bu amaçla da Sayın Başbakan Yardımcımız Recep Akdağ Başkanlığında 6 bakandan oluşan bir komisyon kurulacak, bu komisyon da ayrıca bir eylem planı anlamında çalışmasını sürdürecek. Bizim Meclis olarak yaptığımız çalışma, yürütmeye bir öneriler paketi. Şimdi oluşturulan 6 bakanımızdan oluşan komisyonun da bu öneriler paketi ve belki tespit edecekleri başka önerilerle beraber bir eylem planı oluşturarak süratle alınması gereken tedbirlerin alınması noktasında gerekli çalışmaları yapacaklarına yürekten inanıyoruz.

Tabii, bu 88 somut önerinin, aradan geçen zaman içerisinde birçok hususun, önemli gördüğümüz hususların -gerek mevzuat gerek idari yoldan yapılacak tedbirlerle alakalı- hayata geçirildiğini de görmek mümkün.

Komisyonumuz çocuğun üstün yararını gözeterek çalıştı değerli milletvekilleri. Burada çocuklarımızı politik tartışmaların kurbanı etmeyelim dedik. Komisyon çalışmalarına başladığında katılımı önemsedik. Muhalefet partilerimizin temsilcilerinden uzmanlar önermelerini istedik, sivil toplum kuruluşu temsilcilerini önermelerini istedik…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Ama kabul etmediniz ki o uzmanları.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – …ve iktidarıyla muhalefetiyle önerilen tüm uzmanları, gerek üniversitelerimizden gerek barolarımızdan gerek çocuk haklarıyla ilgilenen sivil toplum kuruluşlarından çok sayıda uzmanı Komisyonumuza davet ettik. UNICEF’ten, Uluslararası Çalışma Örgütünden temsilciler geldi. Hatta yurt dışında çocuk istismarıyla ilgili akademik çalışma yapan ve dünyaca ünlü profesörlerimizi internet kanalıyla görüntülü olarak Komisyonda dinledik ve tüm bu çalışmalar ışığında raporumuzu hazırladık.

Ayrıca, üniversitelerin ve baroların çocuk hakları merkezlerine, tüm bunlara yazılar yazdık, sivil toplum kuruluşlarına da yazdık ve dedik ki: “Bizlere çocuk istismarı ve diğer çocuk istismarı çeşitleriyle ilgili olarak bunların sebepleri, önlenmesi noktasındaki görüşlerinizi iletin.” ve oralardan gelen 52 adet rapor oldu. Hemen hemen tamamına yakını gönderdi, barolarımız da gönderdi.

Ben Komisyonumuza katkı sunan tüm milletvekillerimize, uzmanlarımıza, üniversitelerimize, barolarımıza, çocuk haklarıyla ilgili çalışan derneklerimize, sivil toplum kuruluşlarımıza katkılarından dolayı çok çok teşekkür ediyorum.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – İsmimiz niye yok?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Sizlerin de önerdiği isimler vardı. Tabii ki liste hâlinde gelen isimlerden orada seçtiğimiz isimleri davet ettik ve onların görüşleri çok faydalı oldu.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Kendi ismimiz yok.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Rapora bu görüşleri yansıttık. Daha sonra, rapor hazırlandıktan sonra… Şunu yaptık: Taslağı hazırladık. Evet, taslağı bir sekretarya hazırlayacak.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Yok öyle bir şey ya, yok. Yok öyle bir şey yani. Bizim önerilerimizi dikkate almadınız ki.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Taslağı hazırladıktan sonra muhalefete gönderdik. “Muhalefet şerhinizi yazmadan önce taslakta yer almasını istediğiniz hususları bize bildirin.” dedik…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Görüş bildirdik, almadınız, yazmadınız.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – …ve Cumhuriyet Halk Partisinden 2 sayfalık bir eleştiri geldi.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Hayır, muhalefet şerhimiz konuldu sadece.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Ben, Deniz Hanım’a ve Filiz Hanım’a teşekkür ediyorum. Gerçekten, raporda yer alması gereken hususlarla ilgili görüşlerini gönderdikten sonra biz onları muhalefet şerhi yazılmadan önce taslak raporumuza dercettik ve raporumuzu tekrar gönderdik muhalefet şerhinden önce.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – İsmimi yazmamışsınız.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Çünkü bu konu, politik tartışmalara kurban edilecek bir konu değildir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Siyasi yankesici.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Çocuklarımız önemlidir. Bu konu üzerinden siyasi bir tartışmayı kesinlikle kabul edemeyiz.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Politik tartışmalara kurban etmeyecekseniz neden divanı AKP’li vekillerden oluşturuyorsunuz, neden divanda muhalefete yer verilmedi?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Komisyon çalışmalarına keşke biraz daha fazla katılabilseydiniz.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Biz tamamen katıldık Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri olarak.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Tabii, yoğun çalışmalarınız nedeniyle… Özellikle Afyon Milletvekilimize söylüyorum.

Yani ben buradan farklı bir şey söylemek istemiyorum. Önemli olan sorunu çözmektir. 88 somut önerinin içerisinde neler var, bunları buradan ana hatlarıyla belirtmekte fayda var.

Yasama ve ulusal çocuk politikasıyla ilgili tedbirler olarak baktığımız zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisinde daimi bir çocuk hakları komisyonu kurulması gerekir. Evet, burada yasama çalışmaları yapılırken, yasal düzenlemeler geçerken çocuk gözüyle de bakan ve özellikle çocuğun üstün yararı açısından yasa tasarılarını ve tekliflerini inceleyecek bir komisyona ihtiyaç var. Bu komisyona ihtiyaç olduğu konusunda da tüm siyasi partiler mutabık. Bu konuda da biz teklifimizi AK PARTİ’li milletvekilleri olarak verdik ve şu anda Anayasa Komisyonu gündeminde bekliyor. Umut ediyoruz, inşallah kısa süre içerisinde bu komisyon kurulur ve çocuklarımızla ilgili, Mecliste çok önemli çalışmalara imza atar ve çocuk istismarının önlenmesi noktasında da önemli çalışmalar yapar.

Yine, il ve ilçelerimizdeki çocuk koruma koordinasyon kurullarının etkin hâle getirilmesi önerimiz var.

Yine, bu konudaki uzmanların özellikle “Multidisipliner bir yapının mutlaka olması lazım.” görüşü hâkimdi. Bu anlamda da çocuk koruma koordinasyon merkezi, bir üst merkez olması lazım. Çünkü bu konunun, hem Adalet Bakanlığı hem Sağlık Bakanlığı hem Millî Eğitim Bakanlığı hem Emniyet, bir sürü boyutu var ve bu boyutların tamamını koordine edecek bir mekanizmanın mutlaka oluşması gerekiyor.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin başvuru usulüne ilişkin ihtiyari protokol onaylansın dedik. Bu, 7 Nisan 2017’de raporumuzdan sonra hayata geçen bir husus.

Hukuki ve adli tedbirler anlamında özellikle çocuk istismarı suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 103’üncü maddesiyle ilgili önerilerimiz oldu. Burada, özellikle Anayasa Mahkemesinin de iptal gerekçesinden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde 103’le ilgili yeni bir düzenleme yapıldı. Şimdi, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda çocuk istismarıyla ilgili suç “çocuk istismarı” olarak düzenlenmemişti, farklı bir şekilde düzenlenmişti, cezaları da bugüne kadar daha azdı, 2004 öncesi; 2004’ten sonra yeni TCK’de alt sınır sekiz yıl oldu, 2014’te yeni bir değişiklik yapıldı, bu sekiz yılı on altı yıla çıkardık; yeterli görmedik, yine, 2017’de de özellikle mağdurun yaş küçüklüğünü dikkate alarak alt sınır on sekiz yıl olarak belirlendi. Avrupa ülkelerindeki, mukayeseli hukuktaki ceza miktarlarına baktığımız zaman alt sınırın sekiz yıldan başladığını görüyoruz ama bizde şu anda alt sınır on sekiz yıldan başlıyor. Tabii, Ceza Kanunu’muzda düzenlenmesi gereken diğer hususlarla ilgili de raporumuzda önerilerimiz mevcut.

Özellikle Türk Ceza Kanunu’nda çocuk istismarı suçuna verilecek cezalarda istismar eden ile mağdur arasındaki yaş farkının da gözetilmesi gerektiğini önerdik, mağdur ile fail arasındaki yaş farkı arttıkça cezada da kademeli bir artış olmalıdır dedik. Yeni yasal düzenleme gelecek, tabii, bu konuda da inşallah raporumuzdaki bu teklif dikkate alınacaktır.

Çocuk pornografisine bilerek erişim sağlanması suç olarak tanımlanmalı ve Türk Ceza Kanunu’nda bu yönde düzenleme yapılmalıdır dedik.

Mağdurların, suç mağduru çocukların tekrar tekrar ifadelerinin alınmasının önüne geçilmesi ve onların örselenmemesi açısından çocuk izleme merkezlerinin sayısının tüm illere yaygınlaştırılması, eğer çocuk izleme merkezi yoksa bir ilde, orada da çocuk birimleri, adliyede olsun, bu noktada ifadeler alınırken çocuklar örselenmesin. Bu anlamda da özellikle Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da yapılması gereken değişiklikler var. Aynı zamanda da çocuk izleme merkezlerinin yönetmeliğinin de, şu anda hazırlanmakta olan yönetmeliğin de bir an önce çıkarılması ve mağdur hakları yasa tasarısının da Meclis gündemimize -şu anda hazırlanan tasarının- bir an önce gelmesi noktasındaki taleplerimiz hemen hemen icraata geçen talepler olarak önümüzde duruyor.

Suça sürüklenen çocukların takiplerinin yapılabilmesi için ulusal veri tabanına kayıtları sağlanmalıdır. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Kanunu’nda 108’inci madde meselesi, özellikle kastrasyon meselesi çok tartışılan mesele. Bu, Komisyon olarak bizim teklifimiz. Sanıkların, özellikle de pedofililerin tıbbi tedaviye tutulması, kimyasal kastrasyon dediğimiz. Bunun uygulanması, mevzuatta yerini alması ve Sağlık Bakanlığıyla koordineli bir şekilde etkin uygulanması, bizim Komisyonumuzun teklifleri arasında. Bu da tabii, kamuoyunda yanlış aktarılan bir husus. Burada, tıbbi tedavi olarak geçti kanunda. Bunun usulü yönetmeliğe bırakıldı. Adalet Bakanlığı bu konuda yönetmelik çıkardı. Tabii, yönetmelik, Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından Danıştaya götürüldü. Danıştay, Anayasa’mızdaki “Kişinin vücut bütünlüğüne dokunulması ancak kanunla mümkünse olabilir.” hükmünü gerekçe göstererek iptal etti. Şimdi, burada yasal düzenleme gerekiyor. Tıbbi tedavinin sınırlarının yasada belirlenmesi gerekiyor. Gerek ilaçla ilgili gerek fizikî müdahaleyle ilgili, cerrahi müdahaleyle ilgili tedbirlerin neler olduğunun sınırları yasada belirlenmesi gerekiyor. Bununla ilgili de bugün Adalet Bakanlığımız zaten gerekli açıklamayı yaptı, gerekli yasal düzenlemeyi gerçekleştireceklerini ifade etti. Bizim Komisyon olarak bir de bu tedbirin -denetimli serbestlik süresi içerisinde şu anda olabiliyor- denetimli serbestlik bittikten sonra da devam etmesi yönünde görüşümüz var.

Tabii, adli konularla ilgili çok sayıda, özellikle adliyelerdeki Çocuklarla Adli Görüşme Odaları dediğimiz -ÇAGO dediğimiz- birimlerin artırılması, çocukların yetişkinlerden ayrı yerlerde psikologlar, sosyologlar eşliğinde ifadelerinin alınması, çocuğun belki ifadesinin alındığını bile fark etmeden o ifadelerini gerek soruşturma aşamasında gerek kovuşturma aşamasında verebilmesi gerekiyor.

Tabii, raporun detayında eğitimle ilgili önemli tedbirler var. Süremiz kısıtlı olduğu için hepsine değinemiyorum. Eğitimle ilgili, özellikle çocuk istismarına yönelik, çocuk istismarı tehdidi olan yerler, yurtlar, okullar, özellikle özel yurtlar... Çünkü komisyonun kurulma aşaması bir özel yurttan ortaya çıkan olaydan sonra meydana geldi ve burada “Tüm yurtların ruhsatlarının verilmesi, denetimi, hepsi Millî Eğitim Bakanlığına verilsin.” önerimiz vardı, bizim bu önerimiz gerçekleşti. 2 Aralık 2016 tarihinde 6764 sayılı Kanun’la 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 13’üncü maddesinin 2’nci fıkrasına eklenen maddeyle artık Türkiye'de özel ya da kamu, tüm yurtların ruhsatları Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilecek ve Millî Eğitim Bakanlığı tarafından da denetlenecek.

Özellikle, rehberlik ders saatlerinin artırılması, rehberlik derslerinin zorunlu hâle gelmesi, rehber öğretmenlerin sayısının artırılması gibi eğitimle alakalı alınabilecek çok önemli önerilerimiz var.

Çocuklarla ilgilenecek tüm kurumlar, kuruluşlar -özel ya da kamu- kim çocukla ilgileniyorsa, kim çocuğa hizmet veriyorsa özellikle oralarda çalışacak kişilerin, artık, bu suçları işlemeyen, hatta kadın ağırlıklı olması noktasında da Komisyonumuzun önerileri var.

Üniversitelerde çocukla ilgili alanlarda meslek elemanı yetiştiren tüm bölümlerde çocuk ihmal ve istismarıyla ilgili konular müfredata dâhil edilmelidir diyoruz.

Kamu ve özel sektörde çalışan tüm öğretmenler zorunlu olarak, çocuk istismarı konusunda periyodik olarak hizmet içi eğitimden geçirilmeli diyoruz. Bu konuda, anne babalara çocuk istismarı konusunda eğitimler verilmeli, hatta bu eğitimler zorunlu hâle getirilmeli diyoruz önerilerimizde. Bu eğitimlere gelmeyenlere gerekli cezai yaptırım uygulanmalı diyoruz çünkü çocuklara, özellikle küçük yaştan itibaren istismardan korunabilmesi için “iyi dokunuş-kötü dokunuş” nedir, tüm bunları ilk etapta öğretecek olan anne babalardır ama anne babaların da bu konuda eğitilmesi, bilgilendirilmesi lazım. Bu konuda gerek Millî Eğitim Bakanlığının gerekse yerel yönetimlerin de çalışmalar yapmasını istiyoruz.

Aile ve sosyal politikalarla ilgili tedbirlere baktığımızda da çok geniş bir paketimiz var. Özellikle çocuk istismarının boyutlarıyla ilgili yani bu konuda net bir istatistiki bilgi… Maalesef, araştırmalar var ama çok değişik rakamlar var ancak elimizde, özellikle resmî rakam olarak ifade edebileceğimiz Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün sayıları var. Bunlar resmî rakamlar çünkü burada sürekli ifade ediliyor, “Çocuk istismarıyla ilgili oranlar AK PARTİ iktidarında yüzde 700 arttı.” deniliyor; böyle bir şey yok.

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Doğru, doğru.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bu, tamamen afaki, bir rakam değil, yüzde 700 diye bir şey yok.

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Her gün bir haber çıkıyor.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Yani, bu konuyu siyasi malzeme yapmamamız lazım.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Ne siyasisi ya, istatistiki.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bir tek çocuğumuzun bile istismara uğraması yüreğimizi sızlatır, hiç olmasın ama rakamları da çarpıtmamak lazım.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Nasıl çarpıtılmış?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bakın, çocukların cinsel istismarında suç ve karar sayıları, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün resmî rakamı: 2002 ile 2009 arasını farklı değerlendirmemiz lazım, 2009 ile 2017 arasını farklı değerlendirmemiz lazım. Niye? Çünkü UYAP’a geçtik. UYAP’a geçtikten sonra sistem suç sayısı farklılık arz ediyor. Neden?

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Son on yılda 700 kat arttı istismar.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Rakamı vereyim: UYAP’a geçmeden önce, 2002’de çocukların cinsel istismarı…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın Sayın Tunç.

Buyurun.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – …suçuyla ilgili açılan dava sayısı 4.988 -keşke hiç açılmasa yani hiç bu suç ortaya çıkmasa- mahkûmiyet 3.443. UYAP’a geçeceğimiz son yıl, 2008’de 4.061, mahkûmiyet 2.250. UYAP’a geçtik, ne oldu? 2009 geçiş süreci. 2010’da bir anda 16.135 yani bir yılda çocuk istismarı davası 4 binden 16 bine çıkar mı?

TEKİN BİNGÖL (Ankara) – Çıkar.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Çıkmaz. Dolayısıyla, UYAP’ta bir değişiklik oldu. Nedir o? UYAP sisteminde, çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin açılan davalara ait verilerin rakamları, 2002-2008 yılları arasında dava sayısı olarak dosyadaki en ağır suç esas alınarak veriliyordu, 2009 yılı ve sonrasında ise UYAP bilişim sisteminde yapılan değişiklikle dosyadaki tüm suçlar ve kararlar baz alınarak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, şu rakamları toparlıyorum.

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Teşekkür ederim.

O nedenle sayıda sanki 4 kat bir artış söz konusu gibi oluyor, böyle değil. O zaman ne yapacağız? 2010 yılında 16.135 dava vardı, 2017’de ne oldu, buna bakacağız, asıl sağlıklı değerlendirme budur. 16.135 dava, 16.348 olmuş 2017’de yani karşılaştırmayı yaparken 2002 ile 2017’yi yaparsak o aradaki değişiklikten dolayı kamuoyunu yanıltmış oluruz.

Mahkûmiyet sonuçlarına baktığımız zaman, 2010’da 4.651 mahkûmiyet var yani 16.135 davanın 4.651’i mahkûmiyetle sonuçlanmış, 2017’de 16.348 davanın 13 bin 396’sı mahkûmiyetle sonuçlanmış. Yani, burada mahkûmiyet sayısının artmış olmasıyla yargının da artık bu konu üzerinde daha hassas davrandığını ve mevzuatla ilgili belirsizliğin de ortadan kalkmasıyla karar sayılarının da arttığını görüyoruz. Onun için “Yüzde 700.” dediğiniz zaman ortada bir rakam olması lazım. Resmî rakamlar bunlar.

Komisyonumuzun gerek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bir kapanış, selamlama yapayım Başkanım.

BAŞKAN – Kapatalım artık.

Buyurun.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, bize birer dakika, iktidar partisine üç dakika. Hakikaten… Hani bize de verin, itiraz etmeyiz ama böyle olmaz, üç oldu.

BAŞKAN – Hayır, bitirdiği için biz kapattık yoksa birer dakika daha uzatırız, problem değil yani konu hassas.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Komisyonumuzun sağlıkla ilgili, medyayla ilgili, çalışma alanıyla ilgili, emniyet ve güvenlikle ilgili tespit ettiği çok sayıda öneri var. Bu önerilerin hayata geçmesi çocuklarımız için çok önemli. Bu konuyu lütfen siyasi, politik tartışmaların ötesinde tutalım ve gerekli tedbirlerin alınması noktasında el birliğiyle hareket edelim.

Şu anda Meclis Araştırması Komisyonumuzun raporu, Türkiye’de çocuk istismarıyla, gerek cinsel istismar gerek diğer istismar türleriyle ilgili hazırlanmış olan ve emek sarf edilmiş olan en önemli kaynaktır. Bu kaynaktan Hükûmetimiz faydalanıyor.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Nasıl?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Birçok kanunun bu kaynaktan yararlanılarak hayata geçtiğini görüyoruz, idari tedbirler olarak da…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Bir örnek söyle, bir örnek söyle.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Türk Ceza Kanunu 103, Millî Eğitim Temel Kanunu.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Bir örnek söyle, de ki: “Ben şunu söyledim, bunu yaptırdım.”

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Söylüyorum işte. “Bir örnek söyle.” diyorsun, söylüyorum, hâl⠓Bir örnek söyle.” diyorsun.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hayır, hayır, örnek ver, örnek. “103” deme, bana de ki: “Bizim rapordan şunu almış, buraya bunu koymuş.”

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Örnek söylüyorum…

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Millî Eğitimin, özel yurtların ve tüm yurtların denetiminin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - …Millî Eğitim çatısı altında toplanması Komisyonun önerisiyle Mecliste gündeme geldi ve Komisyon raporumuzun dikkate alınacağını ve çocukların korunması anlamında hayırlı bir iş yaptığımızı belirtiyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

TEKİN BİNGÖL (Ankara) – Yani bu rapor bu sorunu çözüyor, değil mi? Bu rapor hayata geçirilirse bu sorun çözülüyor, boşuna konuşuyoruz.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Önerilerinden dolayı yapıcı önerilerde bulunan arkadaşlarımıza, milletvekillerimize huzurlarınızda çok çok teşekkür ediyorum.

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Millî Eğitim o yurtları zaten denetliyordu ya, hiçbir şey değişmemiş.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Filiz Hanım, isim noktasındaki sekretarya hatası, o noktada “mail”le gönderilmiş ve o şekilde basılmış ancak sizin katkılarınızı biz her zaman burada önceki konularda da dile getirmiştik.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Öyle bir şey yok yani.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hayır, yeniden basacaksın canım.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Yeniden basılmalı.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tunç.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Sayın Kerestecioğlu’na söz vereceğim önce.

Buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

30.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda muhalefet şerhinde isminin yer almamasına, muhalefet şerhindeki kimyasal kastrasyonla ilgili konulara bir daha göz atılması gerektiğine ve bu konuda düzgün bir kamu spotu olmadığına ilişkin açıklaması

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Sayın Başkan, evet yani en azından en başında bunun ifade edilmesi gerekirdi ve bu böyle olmaz yani. Bu, emek sömürüsüdür o zaman. Bu kadar çalışmışız, buraya koymuşuz bunu ve ismimiz yok. Bunun yeniden basılması gerekir. Bu, başka bir partiye ait olsa yani AK PARTİ, MHP, bilmiyorum, CHP de olabilir, nasıl yapılması gerekiyorsa aynı şekilde bizde de bu şekilde yapılacak yani sadece afaki bir teşekkürle olmaz. Bu, dolaşan bir metin, bu dolaşan metinde kesinlikle ismimizin olması lazım, birincisi buydu.

İkincisi de ben özellikle kimyasal kastrasyonla ilgili yazdığımız bu şerhteki konulara bir daha göz atılması konusunda uyarmak isterim çünkü bu, gerçekten hep kısasa kısas gibi yapılmak istenen bir uygulama. Avrupa’da böyle uygulanmıyor, gönüllülük esasına bağlı olarak insanlar bunu isterse uyguluyor. Vücut bütünlüğü de önemlidir. Yani, sonuçta ben bir avukatım aynı zamanda ve insanların hakikaten kendi bedenlerine kendi rızaları dışında dokunulmaması gerektiğine inanırım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

Buyurun.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Ayrıca, bunun ötesinde, zaten bunun önleyici bir şey olmadığı da ifade ediliyor çünkü kimyasal kastrasyonun, cinsel suç yinelemesini bir ölçüde engelleyebildiği görülse de bu etkinin herkes için geçerli olmadığı ve cinsel davranışın yalnızca hormonlarla açıklanmayacağı, aynı zamanda fantezilerle de açıklanması gerektiği de ifade ediliyor. Yani, biz ceza avukatlığı yaptık bu konuda, aynı zamanda “bir cisimle, bir aletle tecavüz” diye bir şey de vardır yani siz onun kalkıp da hormonlarını azalttığınız zaman o insan aynı şeyi bir daha yapmayacak değil. Önemli olan, hakikaten, çocukları bilinçlendirmek ve bunu önleyecek yola en fazla oradan gitmektir ve bunun için, işte, çocuklarla bağlantılı olan herkesi eğitmek, çocuklar için… Ya, kalkıp, işte, yok “söz” “savaşçı”, bilmem ne, milyon tane diziye para ayrılıyor, bir tane kamu spotu yok doğru dürüst ortada.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Bir tane hakikaten düzgün kamu spotu yok ortada. Niye buna para harcanmıyor? Çocuklar televizyon seyrediyorlar, aileler televizyon seyrediyorlar. Yani, bunun için o kadar güzel dünya örnekleri var ki. Biz gittiğimiz zaman Avrupa Konseyinde falan görüyoruz yani bunu arkadaşlar da görüyorlar, AK PARTİ’li arkadaşlar da aynı konseyin üyesi ve orada görüyorlar bu Lanzarote Sözleşmesi’yle ilgili, işte, iyi dokunma, kötü dokunma, çocuklara verilen eğitimlerle ilgili her şeyi. Bunların hepsi yazılmış, o filmlerden, o kitapçıklardan sunduk biz bu rapora. Yani, şimdi, mesele gene aynı şekilde yok idamdı, hadımdı, bilmem neydi gibi şiddet üreten şeyler değil yani, bu, çözüm değil açıkçası, özellikle de bu kadar linç kültürü olan bir ülkede.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkanım, biraz önce sayın hatip konuşması sırasında Afyon Milletvekilimiz Burcu Köksal’ı doğrudan kastederek ve buna bir şüphe bırakmayacak şekilde Komisyon çalışmalarına yeterince katılmadığı gibi bir imayı yapmıştır. Kendisi, seçmenleri karşısında zor durumda kalacak bu durumda.

BAŞKAN – Ben, yerinden söz vereceğim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – 69’a göre kürsüden cevap hakkını kullanacak efendim, sataşma vardı orada.

BAŞKAN – Peki.

Buyurun Sayın Köksal. (CHP sıralarından alkışlar)

Lütfen, iki dakika sürede tamamlayalım, yeni bir sataşmaya meydan vermeyelim.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eğer AKP Grubu siyasi egolarından ve inadından sıyrılıp kurtulabilseydi o Komisyonda kurulan Komisyon Divanı tüm siyasi partiler tarafından temsil edilebilirdi ve Komisyondaki çalışmalar, programlar ve en nihayetinde çıkan rapor da bir ortak aklın ve çabanın ürünü olurdu ama maalesef orada da yine siyasal saik güdüp sayısal çoğunluklarına güvenerek Komisyon Divanında muhalefet vekillerine yer vermediler. Buna rağmen, bizler, Cumhuriyet Halk Partili Komisyon üyeleri olarak Divana dinlenecek konunun uzmanları, çalışmalar, ziyaret edilecek yerlerle ilgili görüş ve önerilerimizi bildiren metinler sunduk fakat hiçbirisi dikkate alınmadı, uyarılarımız dinlenmedi.

Bunun yanı sıra, bu Komisyon, başta cinsel istismar olmak üzere çocuğa karşı her türlü istismarın araştırılması ve önlenmesi için kurulmuş bir komisyondu ancak Komisyonda sadece cinsel istismar incelendi -o da kâğıt üzerinde, teorik olarak- başka hiçbir istismar incelenmedi. Örneğin, tüm ısrarlarımıza rağmen, çocuk işçiliği konusu ele alınmadı.

Yine “Cinsel istismar incelendi.” dedik ama bu da tamamen teorik olarak, kâğıt üzerinde, Bakanlık yetkilileri, uzmanlar tarafından defalarca aynı şeyler tekrar edilerek Komisyon toplantıları geçiştirildi. Sadece Karaman’da -ki, Karaman olayından sonra kurulmuştu bu Komisyon biliyorsunuz- bir kere mülki amirle toplantı yapıldı fakat yurdun dört bir yanından gelen cinsel istismar vakalarının üzerine gidilmedi, bu konu araştırılmadı.

Yine, Karaman’daki Ensar Vakfı ve KAİMDER’le ilgili de hiçbir şey yapılmadı, âdeta bu vakıflar iktidar tarafından korundu.

Şimdi, şunu soruyorum: Elinizi vicdanınıza…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BURCU KÖKSAL (Devamla) – Lütfen Sayın Başkan, ben de bir dakika istiyorum.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Soruya cevap vermedi ki Sayın Başkan.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Başkanım…

AHMET AKIN (Balıkesir) - Başkanım, vallahi bence verin, sıkıntı olur.

BAŞKAN – Sataşmadan dolayı iki dakikadan fazla vermiyoruz ama hadi, bugün böyle yapmış olalım.

Buyurun, tamamlayın lütfen bir dakikada.

BURCU KÖKSAL (Devamla) – Elinizi vicdanınıza koyun ya. Milletin gazını almak için bir komisyon kurup kâğıt üzerinde istismarı kınayarak, istismarın yaşandığı dernek ve vakıfları koruyarak ne istismar önlenir ne de istismarla mücadele edilir. Elinizi vicdanınıza koyun. Bundan sonra bu ülkede çocukları daha fazla istismar kurbanı ettirmeyin, çocuklar geleceğimiz, geleceğimizi istismara teslim etmeyin. Bunu sadece bir vekil, bir siyasetçi olarak söylemiyorum, bir anne olarak söylüyorum.

Genel Kurula saygılarımla. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Tanal, hayırdır.

Bir saniye, Sayın Tunç, söz vereceğim.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkanım, çok teknik, çok özel bir konu. 60’a göre mümkün mü acaba bir dakika söz istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Tanal, buyurun.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Tam konuyla ilgili katkılar sağlayacak.

BAŞKAN - Konuyla ilgili bir katkınızı almış olalım sizin de.

Buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

31.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, cezanın caydırıcı olma özelliğinin öneriler arasında açık ve net bir vaziyette yer alması gerektiğine ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tabii, biraz önce Sayın Komisyon Başkanı konuşunca… Anayasa'mızın 10’uncu maddesi çocuklara özgü pozitif ayrımcılığı getiriyor. Ancak burada 88 tane önerinin içerisine -Ceza Kanunu’nda bunlarla ilgili- “Mahkemenin, hükmün geriye bırakılması” ibaresinin de eklenmesi lazım. Büyük bir eksiklik. Yani çünkü hükmün geriye bırakılması, bu tür suçlardan yararlandırılmaması lazım, bu bir.

İkinci bir tespit: Denetimli serbestlikle ilgili, yine aynı şekilde, bence burada bu denetimli serbestliğin, direktman o hükmün infazı gerekir. Yani burada yarı açık cezaevi… İnfazın o iyileştirilmiş olan koşullarından yararlandırmamak lazım. Burada biraz daha cezanın caydırıcı olma özelliğinin bu öneriler arasında açık ve net bir vaziyette yer alması gerekiyor.

Teşekkür ediyorum, saygılarımı sunarım.

BAŞKAN – Teşekkürler katkınıza.

Sayın Tunç, buyurun, şimdi size söz veriyorum.

32.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ile İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in yaptıkları açıklamaları ve Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Şimdi, Mahmut Bey’in bahsettiği hususlar önemli, özellikle mevzuat değişiklikleriyle ilgili. 88 önerinin dışında raporumuzda, özellikle ayrıntılı kısımda, baktığınız zaman denetimli serbestlikten yararlandırılmama noktasında da önerilerimiz var.

Ayrıca, muhalefetin tekliflerinin dikkate alınmadığı önerisi bir kere doğru değil. Çünkü dinlenen profesörlere, akademisyenlere, gerek sivil toplum kuruluşu temsilcilerine baktığımız zaman sizin verdiğiniz listelerden… Bizim AK PARTİ olarak verdiğimiz listenin de tamamını dinleyemedik çünkü üç ay, artı bir; dört aylık süremiz vardı ancak ilk dinlediğimiz akademisyen, sizin önerdiğiniz listenin başındaki akademisyendi, hatta ilk olarak sizin verdiğiniz ismi dinledik…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – O, ortak olduğu için, başka akademisyen bulamadığınız için.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – …ama siz diyorsunuz ki: “Bizim önerilerimizin hiçbiri dikkate alınmadı, verdiğimiz listeden hiç kimse dinlenmedi.” Bunu söylediğiniz zaman çocuğun üstün yararını unutmuş olursunuz. Özellikle çocuk işçiliğiyle ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü temsilcileri geldi, tabii, o toplantıda siz bulunamadığınız için dinleyemediniz.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Hayır, bilakis dikkate almadınız, çocuk işçiliğini dikkate almadınız.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Çocuk işçiliğini de biz gündeme getirdik. Hatta UNICEF temsilcileri…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Raporda bir tane kelime yok çocuk işçiliğiyle ilgili.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Keşke çalışmalarımıza biraz daha fazla katılabilseydiniz bunları söylemezdiniz diyorum.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Çocuk işçiliğiyle ilgili raporda tek bir şeye yer vermediniz.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ayrıca, Sayın Filiz Kerestecioğlu’nun talebi haklı bir talep, Sayın Başkanlığımızdan özellikle istirham ediyoruz, bu maddi hatanın giderilmesi ve raporun HDP temsilcisi Filiz Kerestecioğlu’nun da imzası alınarak yeniden basılması talebimiz vardır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Talebini bizler de ileteceğiz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel, son olarak… İnşallah son olur.

Buyurun.

33.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun 435 gün boyunca Genel Kurula gelmemesinin büyük bir ayıp olduğuna ve bu raporda Ensar ile KAİMDER’in isminin geçmemesine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, konu önemli tabii, buna siyasi partilerin, milletvekillerinin katkısının olması önemli; buna da açık davranıyorsunuz, bunu da takdir ediyoruz. Ama bir gerçek var, bu Komisyon neden kuruldu? Ensar Vakfı ve KAİMDER tarafından işletilen, onun kontrolündeki evlerde ortaya çıkan cinsel istismar meselesinin yarattığı toplumsal infial. Şu raporun içinde, sizin yazdığınız kısımda -emin olamadım, bilgisayarla arattırdım yukarıda arkadaşlara- “Ensar” ve “KAİMDER” kelimeleri geçmiyor. Bu kadar kayırıcı, bu kadar örtbas edici bir tutum içindesiniz.

İkincisi, 88 öneri var, başka bir düzenlemeyle kıyısından örtüşen bir öneri örnek gösteriliyor. Sayın Tunç’la birlikte Soma Komisyonunda 138 sayfa öneri yazdık, bir tanesi dikkate alınmadı, hâlâ rapor bile görüşülmedi. Geçen hafta ortaya çıkan ve toplumda infial yaratan bu durumdan sonra bu raporun bugün gündeme alınmasını önerdik -zaten herkesin gündemi o- siyasi partiler de getirdi, o sayede, maalesef, rapor görüşülüyor ama…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

Buyurun.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - …Komisyon Başkanı olarak hem bütün Başkanlık Divanını dörtte 4 almayı bilecek AKP, kimseyle ortaklaşmayacak, ondan sonra kendi raporlarının dahi takipçisi olmayacaklar. 435 gün sonra görüşüldü. 435 gün boyunca bu raporun bu Meclise gelmemesi en başta büyük bir ayıptır. Şimdi Sayın Bakan birazdan konuşacak, umuyorum şöyle bir katkı sağlar: 6 bakan görevlendirilmiş. Bence bu Komisyonu üyeleriyle birlikte –resmî olmayabilir, informel olur, olur olmaz her şey tahsis edilen Meclis Genel Sekreterlik toplantı salonunda olur- 6 bakanın derhâl dinlemesi, bu raporu incelemesi ve önerilerini alması ve tüm partilerin üzerinde ortaklaştıkları konularda hızlı, ortak akılla yasama çalışmalarına geçilmesi lazım. Yoksa “Biz biliyoruz.” veya işte, “Başkasının tecavüzcüsü kötüdür ama bizim taraftan olunca ismi bile anılmasın, örtbas edilsin.”; bu, doğru bir yaklaşım değil, cesaret artırıcı bir duruma geliyor. Bu konuyu son derece önemsiyoruz.

Son olarak, ben Sayın Bakanın Ensar ve KAİMDER’in isminin bu raporda geçmemesini, bu Komisyonun kuruluş gayesiyken, normal karşılayıp karşılamadığını Hükûmet adına da dile getirmesini bekliyorum.

Çok teşekkür ederim.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Kimseyi korumadığımızı defaatle söyledik.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tunç…

34.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Şimdi, Ensar ve KAİMDER bu raporda geçiyor.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Nasıl geçiyor ağabey? Muhalefet şerhlerinde geçiyor.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Biz Karaman’da da ilgili dernek temsilcilerini dinledik ve orada yaptığımız toplantılarda da konunun hassasiyeti açısından önemli tespitlerimiz oldu. Onların hepsi buraya geçti. İfadeler…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Nerede ya? Bana bir göster ya!

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – KAİMDER nerede geçiyor, Ensar nerede geçiyor?

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ensar, KAİMDER nerede geçiyor? Muhalefet şerhinde geçiyor, biz yazdık.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Bakın, o derneklerin mensupları dinlendi ve onların büyük bir kısmının olayın mağduru oldukları ve çocuklarının deşifre olmaması anlamında, çocukların korunması açısından da isimler burada geçmedi.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Çocukların ismini demiyoruz, Ensar ve KAİMDER’in ismi geçmedi Sayın Tunç.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Çocuğun ismini yazma.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Dolayısıyla çocukların üstün yararı açısından, orada beyanına başvurduğumuz kişilerin isimlerinin…

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Vakfın ismi geçmiyor, çocukların demiyoruz biz.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – …ve görevlerinin burada geçmiş olması, çocukların yararına olmaz. Komisyonumuzun düşüncesi buydu.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Çocuklar demiyoruz ki, Ensar ve KAİMDER’in adı geçmiyor.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, Sayın Tunç herkesin gözünün içine baka baka son derece ayıplı ve nezaketsiz bir iş yapıyor.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Toplantıya gelmemişsiniz zaten.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Kes be, ne diyorsun? Kes, kes!

BAŞKAN – Bir dakika, Sayın Özel’i dinliyoruz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, Sayın Tunç hepimizin gözünün içine baka baka affedilmeyecek bir iş yapıyor, diyor ki… Benim ne dediğimi hepiniz duydunuz, tutanak şahit. Bu Meclisin namusu tutanak. Ben dedim ki: Ensar ve KAİMDER ismi geçmiyor. Diyor ki: “İsimleri geçiyor.” Geçtiği yer muhalefet şerhi, biz yazmışız, onların yazdığı kısımda yok.

İkincisi, sonra dönüyor: “İsim geçmesinin istenmesi doğru değil. Çocuğun üstün yararı açısından isimleri…” Ben çocuğun ismi mi geçsin dedim? Ben Ensar ve KAİMDER’deki istismar üzerine kurulan bu Komisyonun raporunda Ensar ve KAİMDER’in isminin geçmemesi, korumak, kollamak, örtbas etmek anlamına gelir dedim. Çocuğun ismini tabii ki yazmayacaksınız, bunu isteyen yok. Her zaman yapılan bir algı yönetimini bu sefer gözümüzün içine baka baka, gerçekten uzaklaşarak yaptı. Ayıplıdır. Tutanaklar önünde milletimize şikâyet ediyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Bir saniye.

Sayın Turan…

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sayın Başkan, sabahtan beri altını çizmeye çalışıyoruz. Dört partinin de ortak olarak acıyla, üzüntüyle bahsettiği bir gündemi tartışıyoruz. Israrla meseleyi bir vakfın, bir partinin meselesiymiş gibi altını çizmeye çalışmak, bence iyi niyetten uzak bir yaklaşım.

ALİ ŞEKER (İstanbul) – Bu vakıfları beslemeyin siz de.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Hangi vakıf olursa olsun, hangi dernek olursa olsun, hangi parti olursa olsun, bu yanlışı yapan bedelini öder, ödemelidir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ödedi mi Ensar?

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Ödedi mi yoksa mükâfatlandırıldı mı?

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Ödemedi, protokol imzaladınız Millî Eğitim ile Ensar Vakfı arasında.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Ancak konuyu böyle görmeyip -aynen şimdi olduğu gibi- toplantıya gelmeyip, rapora yardımcı olmayıp olduğu yerden bağıran bir üslubun hiç kimseye faydası olmaz.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Muhalefet şerhi gönderdik.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Meselenin ne olduğu belli ama tutup tutup sadece bir vakıf üzerinden bunu konuşuyor olmak, elli altmış yıllık bir vakfın yaptığı çalışmaların yanında şahsi olarak hata yapanların hatalarının da sanki tüm vakfı bağlıyormuş gibi değerlendirilmesi doğru olmaz.

Bakın, istemiyordum ama söyleyeceğim: Daha yeni, bir partinin kongresine giderken otobüsteki bir iddiadan bahsediliyor. Eğer mesele o partiyle ilgili araştırma yapmaksa herkes altında kalır, bu doğru değil. Yanlış adamın partisi olmaz; yanlış, her yerde yanlıştır. Yanlışın vakfı olmaz; yanlış adamın vakfı veya derneği olmaz; yanlış, her yerde yanlıştır. Bu yanlışı yapan kim varsa onu araştırır komisyon.

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Cezalandırın, mükâfatlandıracağınıza.

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Bu konuda hata yapan kim varsa onu araştırır komisyon. Kaldı ki söz konusu sanık çok büyük cezalar aldı ama diyoruz ki biz: Çalışalım, bir daha böyle bir şey olmaması için tedbir alalım. Mesele, o vakfın, bu partinin yapması meselesi değil; bu meselenin yapılmaması, bu meselenin olmaması meselesi.

Tekrar tüm arkadaşlarımızı bu hassasiyete davet ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel, bir saniyenizi alayım.

Sayın milletvekilleri, bakın, bütün siyasi parti gruplarının ortaklaştığı ve gerçekten hepimizin yüreğini burkan, içimizi acıtan çok önemli bir meseleyi şu anda konuşuyoruz ve hepimizin ortak gayreti, bundan sonra bu tür olayların olmaması için burada neler yapabiliriz. Şimdi, bunu konuşurken başka birtakım olaylar üzerinde polemik oluşturarak…

Sayın milletvekilleri, lütfen, konudan ayrılmadan, gündemin dışına çıkmadan ve bu işi de çok fazla uzatmadan, karşılıklı sataşmalara meydan vermeden bu tartışmaları yapalım. Sonuçta her grup adına konuşmacılar çıktı, konuşmalarını yaptı; Komisyon Başkanı konuştu; birazdan Hükûmeti dinleyeceğiz eğer müsaade ederseniz. Herkes fikrini söylüyor, takdir kamuoyunun ama diliyoruz ve umuyoruz… Hepimizin ve benim de gerçekten katıldığım çok önemli bir mevzuda, ne olursunuz, sataşmasız bir şekilde, bu ülkenin, bu milletin ve çocuklarımızın faydasına olacak ortak bir karara burada imza atalım derim. Eğer uygun görüyorsanız burada tamamlayalım, kapatalım bu işi.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hayır. Partinin ismini anarak bir konudan bahsetti, ona açıklık getirmek gerekiyor, böyle bırakılabilir mi? E, canım yaptığınız işi…

BAŞKAN – Ama karşılıklı isim anarak bu işi uzatmayalım, lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Tabii, tabii.

BAŞKAN – Buyurun, toparlayalım, bitirelim.

35.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan’ın yerinden sarf ettiği bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, öncelikle, Cumhuriyet Halk Partisinin Komisyon üyeleri Komisyona gittiler, katkı sağladılar, yazı verdiler, muhalefet şerhi yazdılar. Aksini iddia etmek büyük bir haksızlık.

İkincisi: “İstemiyorum.” dedi ama yaptı. Ben dün bir basın toplantısı yaptım. Basın toplantısında dedim ki… Cumhuriyet Halk Partisinin kongresinde -partiye ait bir araç değil, partinin kiraladığı bir araç değil, bir derneğin aracı- bir olay yaşanmış. Olayın zanlısı ertesi sabah partiden ihraç edildi. Genel Merkezimiz ve Aydın İl Başkanlığımız bir komisyon kurdu, olaya sebebiyet verenler, şartları yaratanlar, başka suçlular var mı diye araştırıyoruz. Ama bir şey dedim dün basın toplantısında “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının bu konuda bir görevlendirme yaptığını öğrendik, memnuniyet duyuyoruz. Partimizde yürütülmekte olan soruşturmaya katkı sağlamak üzere de Sayın Bakanın Kuşadası’ndaki otobüs vakasıyla ilgili kendisine sunulacak raporu parti olarak da talep ediyoruz.” dedim. Bu kadar da açığız, mesele bu kadar net.

Kendilerine yakın gazeteler “CHP’li sapık” diye manşet atıyor, biz hayatımızda bir kere “AK PARTİ’li bilmem ne, tacizci, tecavüzcü” demedik. Bizim bir tane beklentimiz var. Tacizcinin, tecavüzcünün, sapığın partisi olmaz ama tacizin, tecavüzün yaşandığı yer sizin bir vakfınız, bir derneğinizse, adını 500 sayfanın içinde anmıyorsanız bu da manidar olur, bunun da bir siyasi bedeli olur, bu eleştiri yapılır. Yoksa bizim varıp da “AK PARTİ’li sapık, AK PARTİ’li tecavüzcü” demişliğimiz yok. Bunun çok net olarak altını çizelim. Sapığın, tecavüzcünün, işkencecinin partisi olmaz. Bunların tamamının en ağır şekilde cezalandırılması lazım; söylediğimiz budur.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – “Suçların şahsiliği” prensibi malum, uluslararası hukukun da tanıdığı evrensel bir kaidedir. Yani şahıslar suç işlerse kurumları suçlayamayız. Eğer kurum tümden suçluysa o zaman gereği yapılır.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayıp Depboylu, Sayın Kerestecioğlu, size de söz vereceğim.

Buyurun Sayın Depboylu.

36.- Aydın Milletvekili Deniz Depboylu’nun, daimî çocuk hakları komisyonunun ne zaman kurulacağını, 115 çocuk hamileliğiyle ilgili olarak ihmali olanlar ile istismar edilen çocuğun annesinin ifadesini dikkate almayan yetkililer hakkında ne yapıldığını öğrenmek istediğine ve rehberlik derslerinin kaldırılmasına ilişkin açıklaması

DENİZ DEPBOYLU (Aydın) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle, Sayın Tunç, daimî çocuk hakları komisyonu kurulmasıyla ilgili siz de önemli olduğunu belirttiniz ama biz 10 Kasım 2017’de bunu kanun teklifi olarak getirdiğimizde reddedildi, reddettiniz. Ne zaman kuracağız, bunu bir kere öğrenmek istiyorum.

Bir diğeri: 115 çocuk hamileliğiyle ilgili olarak ihmali ve kusuru olan hastane yetkilileri, haber vermeyen, bildirmeyen yetkililer hakkında neler yapıldı acaba, bunları da öğrenmek isteriz.

Babası tarafından istismar edilen çocuğun annesi Emniyete başvurduğunda “İftira etmek günahtır.” diyerek dikkate alınmadığını ifade ediyor. O kurum yetkilileri ve orada cevap verenlerle ilgili yapılan bir işlem var mı acaba, onu da merak ediyoruz.

Yine, Sayın Tunç “Rehberlik ders saati artırılsın.” dediniz, çok da iyi yaptınız ama Millî Eğitim Bakanlığı rehberlik ders saatini tamamen kaldırdı, bunu da ifade etmek isterim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kerestecioğlu…

37.- İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu Demir’in, Meclis Araştırması Komisyonu çalışmalarında her şeyin güllük gülistanlık gerçekleşmediğine ve özellikle çağrılmayan insanlar olduğuna ilişkin açıklaması

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Sayın Başkan, az önce “suçların şahsiliği” dediniz, gerçekten benim için de göz yaşartıcı bir açıklama olduğunu ifade etmek isterim. Keşke her konuda böyle bir yaklaşımınız olsa.

BAŞKAN – Öyledir.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Yani suçlar şahsi midir, değil midir? Biz pek bu muameleyi görmüyoruz da genellikle topluca terörist ilan ediliyoruz ve topluca mahkûm ediliyoruz.

Ama konu bu değil, konu gerçekten çocuklar ve o nedenle samimiyet ve niyet önemli. Fakat bu iş bir yerde gerçekleşmişse o yerin adının verilmesi de gerekiyor çünkü başka yerlere örnek teşkil etmemesi için. Yani orada insanlara güven verilmedi bu olay olduğu zaman ve sanki o vakıf bir korumaya alındı. Bu şekilde bir muameleyle karşılaştı insanlar ve o vakfın korumaya alınması zaten tepkileri daha da büyüttü. Yani samimiyet varsa, korunacak olan çocuklarsa gerçekten önce çocukların korunması gerekiyordu. Çünkü biz gerisini bilemedik bile, daha fazla nerelerde yapılmış bu iş. Bir tek kişiyle sınırlı değildi bu. Ben hiç öyle olduğuna inanmıyorum. Bunun üstünü örtenler de vardı, idarenin sorumluluğu vardı. İdarenin önleme yükümlülüğü vardır, idare hukukunun temel esasıdır bu, hep bunlardan söz ediyoruz. O yüzden sanki gerçekten her şey o Komisyonda çok güllük gülistanlık gerçekleşmiş gibi de konuşmayalım, öyle de olmadı. Özellikle çağrılmayan insanlar da oldu ki bunlardan birisi benim için çok değerlidir; Seda Akço, gerçekten çocuk hakları alanında Türkiye’de eşi bulunmaz bir insandır ama çağrılmadı. Gündem Çocuk aynı şekilde çağrılmadı. Bunları da çok yok sayamayız yani iyi niyetle bir şey yapmaya çalışıyoruz ama, zedelenmesin istiyoruz ama, önümüzdeki yolu açmak da biraz eleştirileri kabul etmekle olabilecek olan bir şey.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Kerestecioğlu.

Komisyon güzel bir çalışma koydu ortaya, hepiniz güzel emekler verdiniz. Biz de burada bu emeklerin sonucunda bir netice alalım istiyoruz.

Sayın Karabıyık, size de son bir söz vereyim, en son Komisyon Başkanına da…

Buyurun.

38.- Bursa Milletvekili Lale Karabıyık’ın, çocuk istismarı konusunun çözümünü ararken bazı gündem maddelerini kaçırmamak gerektiğine ve göstermelik çalışmaların yeterli olmadığına ilişkin açıklaması

LALE KARABIYIK (Bursa) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Şimdi, konunun çözümünü ararken bazı gündem maddelerini de kaçırmamak lazım. Bakın, yaş sınırını, Kur'an kursuna giden çocukların yaş sınırını düşürdüler, hemen ardından da 2013’te “263” dediğimiz, TCK 263’ü kaldırdılar ve bu şekilde ne oldu? Sadece para cezası olunca önüne gelen okul açmaya, eğitim kurumu açmaya başladı ve savcılar müdahale etmiyor. Sadece Kadıköy’de bu şekilde 50 tane okul var okul öncesi eğitimde. Bir savcının ise müdahale ettiği tek örnek Karaman örneğidir. Bunlara dikkat çekmek isterim.

Şunu unutmayalım: Geçen yıl bu tarihlerde, bu konu gündeme geldiğinde Mecliste yaptığım bir konuşmanın ardından bir oylama olmuştu ve ne kadar acıdır ki sayın bakana tebrikler yağmıştı “komisyon kurulmama kararı çıktı oylamada” diye. O konuşmanın ardından Türkiye içinden ve dışından çok tepki geldi ve sonra komisyon kurulması gerekti ama göstermelik çalışmalar hiçbir zaman yeterli olmuyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Karabıyık.

Sayın Tunç, lütfen kapatalım artık.

Buyurun.

39.- (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç’un, 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda çocukların korunması için isimlerin zikredilmediğine ve çok detaylı bir çalışma yapıldığına ilişkin açıklaması

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Komisyonumuzun Karaman ziyaretiyle ilgili, raporda 126’ncı sayfadan 132’nci sayfaya kadar çalışma ziyaretimizin detayları bulunuyor. Tabii, burada isimleri zikretmememizin nedeni çocukların korunmasıdır.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Çocuğun ismini demiyorum arkadaş ya!

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) – Ensar ile KAİMDER’i diyoruz ya, çocukları demiyoruz.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Hayır.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Tunç, sanki şey demişiz gibi… Biz onu istemiyoruz.

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Şimdi, oradaki dernek yöneticileri, derneklerin okul isimleri, tüm bunlar rapora yazıldığı takdirde… Çocukların deşifre olması ve ömür boyu onların damgalanması endişesiyle -olayı biz tüm detaylarıyla buraya naklettik, okursanız- isimleri koymadık çünkü çocuğun üstün yararı var; o çocuklar mağdur olmasın, ömür boyu damgalanmasınlar.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ensar yazmamışsın, Ensar. Vakfın adı, vakfın. Vakfın adı ya!

(10/123, 124, 125, 126) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Burada önemli olan, alınacak tedbirlerin belirlenmesidir. Bu anlamda da raporu keşke inceleme fırsatı olsaydı -bu noktada inceleyen arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz- çok detaylı ve tafsilatlı bir çalışma yapıldığını göreceksiniz ve alınması gereken tedbirlerin de bundan sonra gerek yasamaya gerek yürütmeye yön göstereceğine inanıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.11

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 18.32

BAŞKAN: Başkan Vekili Ahmet AYDIN

KÂTİP ÜYELER: Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa), İshak GAZEL (Kütahya)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 61’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442) (Devam)

BAŞKAN – 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşmelere devam ediyoruz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi söz sırası, Hükûmet adına Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’a aittir.

Buyurun Sayın Akdağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Saygıdeğer Başkanım, yüce Meclisimizin değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 26’ncı Döneminde oluşturulan değerli bir Meclis araştırması komisyonu raporunu görüşmek üzere Genel Kuruldayız; başta cinsel istismar olmak üzere çocuklara yönelik her türlü istismar olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan bir meclis araştırması komisyonu ve 442 sıra sayısıyla 3 Kasım 2016’da basılmış bir rapor.

Önce şunu ifade etmek isterim: Bu raporda söz konusu edilen problem kuşkusuz hepimizin ortak bir problemi ve ben bu konuda Meclisimizdeki parti gruplarının ve milletvekillerimizin temel hususlarda farklı düşünmediğini çok iyi biliyorum. Önemli olan, gerek bu komisyon raporunda ortaya çıkan gerekse bu görüşmeler ve sonrasında yapacağımız çalışmalarla ortaya konulan iyi niyetli yaklaşımların en güçlü biçimde icraata dönüşmesidir. Hepinizin bildiği gibi, herhangi bir konuda doğru işleri yapmak için önce doğru teşhisler koymak gerekiyor. Yani politika döngüsünün temel noktalarından birisi, şartlarınızı değerlendirerek doğru teşhisler koymaktır. Eğer teşhisi yanlış koymuşsanız zaten geliştireceğiniz politikalar da sizi doğru sonuçlara götürmez. Bu hususta Birleşmiş Milletlerin konuyla ilgili kararları, uluslararası anlaşmalar Türkiye’nin aslında dünyadaki demokratik toplumla birlikte hareket ettiğini gösteriyor. Ancak bunun üstünde, bunun ötesinde, bizim millet olarak inançlarımız, kültürümüz, çocukların istismarına, herhangi bir şekildeki istismarına asla müsamaha etmez. Bu hepimiz için böyledir. Bu sebeple, bugün parti gruplarının toplantısında konuya temas eden Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Devlet Bahçeli’ye hususi teşekkürlerimi takdim ediyorum çünkü her ikisi de konuyu geniş olarak ele aldılar, geniş bir çerçeveden, geniş bir perspektiften yapılması gerekenleri aslında ifade ettiler ve daha önce de konuşuldu. Bütün bu sebeplerle, dün Külliye’de yaptığımız Bakanlar Kurulu toplantısında, Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla Sayın Başbakanımız bir komisyon oluşturdu. Başbakan Yardımcısı olarak benim koordinasyonumda, 6 bakan arkadaşımızla elimizdeki bütün verileri değerlendirerek süratli bir eylem planı gerçekleştireceğiz, oluşturacağız. Bu eylem planının birinci ayağı derhâl yapılacak işlerle alakalıdır ki bunların hiç gecikmeden, behemehal uygulamaya konulması gerekecek; diğer kısmı ise orta ve uzun vade için doğru stratejiler oluşturarak bir stratejik belge ve eylem planı çerçevesinde yola devam etmektir.

Bu anlamda, mevcut Meclis araştırması raporu çalışmalarımız için önemli bir zemin teşkil ediyor. Biz, bugün, bu Komisyonun Başkanı değerli Yılmaz Tunç milletvekilimizle de oturduk, raporu enine boyuna epeyce tartıştık. Gerçekten Türkiye Büyük Millet Meclisinde kıymetli bir çalışma yapılmış, çok sayıda bilim insanı dinlenmiş, çok sayıda uzman dinlenilerek güzel bir rapor ortaya konulmuş. Mutlaka bu raporun da eksikleri olabilir. Nitekim, biraz önce muhalefetten değerli milletvekili arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi bu rapora muhalefet şerhleri de yazılmış. Aslında, nihayetinde, Meclis araştırması raporları icra edenlere yani bizlere de yol gösterdiği için muhalefet şerhlerini de bu raporun bir mütemmim cüzü olarak rahatça değerlendirebiliriz. Yani ana raporda yer alsın almasın, muhalefet şerhlerinde ifade edilen hususlar da mutlaka bize yol gösterecektir.

Rapordaki önerilerden aslında bir bölümü hayata geçirilmiş durumda. Biraz zamanımız kısıtlı olmasına rağmen, bir değerlendirme yaptık. Mesela, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızla ilgili önerilerden “Çocukların yardıma ihtiyaç duyduğu anda kolayca erişebilecekleri, ücretsiz bir hat kurulmalıdır.” Alo 183, çocuk yardım çağrı merkezi kurulmuş ve bugün bu söz konusu danışma hattı yirmi dört saat hizmet vermektedir ücretsiz olarak. “Çocuk gelişimi ve istismarı konusunda anne ve babalara annenin gebelik döneminden başlamak üzere eğitim verilmelidir.” Bir “mecburi” ifadesi var, bunu mutlaka değerlendirmeye tabi tutmak lazım, ancak neticesinde, 1 milyon 700 bin kişiye, ebeveyne bu hususta eğitim verildiğini görüyoruz. Yine aynı şekilde, bir çocuk haklarına dair sözleşmenin başvuru usulüne ilişkin ihtiyari protokolün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair bir kanun tasarısının yasalaşması uygun görülmüş bu Komisyon raporunda ve Türkiye Büyük Millet Meclisimiz bu yasayı onaylamış ve bu kanun tasarısı yasalaşmış. Buna benzer başka örnekler de verebilirim. Bunlardan birisi, mesela benim Sağlık Bakanlığım döneminde oluşturduğum çocuk izlem merkezlerinin biraz daha geliştirilmesiyle ilgili bir öneri. Çocuk izlem merkezleri, gerçekten Türkiye'de bugün mükemmel, gelişmiş durumda. 28 ilimizde 31 adet çocuk izlem merkezimiz var. Bir şekilde mağdur olan, özellikle cinsel istismara maruz kalan çocuklar herhangi bir şekilde örselenmeden, doğrudan bu merkezlere götürülebiliyorlar. Bu merkezler çocukların ruh durumlarına göre hazırlanmış merkezler, yirmi dört saat uzmanlar bulunuyor ve aslında, hem de savcıların bu merkezlerde ifadeleri çocukla doğrudan karşı karşıya gelmeden almaları öngörülüyor. Çocuk ile psikolog uygun bir odaya giriyorlar, bir aynalı odaya; savcıyı görmüyor çocuk, savcının sorularını da işitmiyor, sorulan soruları psikolog çocuğun yaşına göre tercüme ediyor ve bu şekilde ifade orada tamamlanıyor. Ama bu uygulamada gördüğümüz bazı eksiklikler var. İşte, bütün bu çalışmalar esnasında, biraz önce bahsettiğim Komisyonumuzun çalışmalarıyla inşallah bu eksiklikleri de önümüzdeki günlerde ortadan kaldıracağız.

Burada konuşmalarda gündeme geldiği için söylüyorum, bir polemik açmamaya kesin niyetim var çünkü böyle bir konuda polemik yapmak bize fayda vermez. İşte, mesela kim “6 yaşındaki bir çocukla evlenilebilir.” demişse çok açık söylüyorum, halt etmiştir. Bunun AK PARTİ’yle, bizimle, bizim düşüncemizle uzaktan yakından bir alakası yoktur, bizi bağlamaz.

SİBEL YİĞİTALP (Diyarbakır) – Hukuki bir işlem yapıldı mı?

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Bununla ilgili bir açıklama yapmanız gerekir.

BAŞBAKAN YARDIMCISI RECEP AKDAĞ (Devamla) - Yaptım işte, başka nasıl açıklama yapacağım? Hükûmetin bir üyesi olarak, Başbakan Yardımcısı olarak açıklıyorum.

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Daha öncesinde…

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Siz devam edin Sayın Bakanım, biz dinliyoruz. Onların derdi üzüm yemek değil.

BAŞBAKAN YARDIMCISI RECEP AKDAĞ (Devamla) - Bu hususta AK PARTİ’mizi ve Hükûmetimizi suçlayıcı ifadeleri asla kabul edemeyiz çünkü bu hususta yaptıklarımız, düzenlemeler ve bu düzenlemelerin gelişme tarzı çok açıktır. Dolayısıyla aman, ne olursunuz, birbirimizin niyetini sorgulamaya burada kalkışmayalım. Tekrar ifade ediyorum. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altındaki her milletvekilinin bu hususta yapılacak her olumlu işe katkı vereceğine eminim, niyetlerinden de eminim.

Mesela, daha kısa bir süre önce bu erken yaşta evliliklerle ilgili gereksiz bir polemik ortaya çıkacakken Diyanet İşleri Başkanımız hemen ön aldı. Bütün camilerde, bir cuma günü, cuma hutbesiyle bunun aslında İslam’ın kabul etmediği, uygun görmediği bir davranış olduğu bizzat camilerde, cuma hutbelerinde o namaza giden bütün insanlara, vatandaşlarımıza anlatıldı.

Burada zaman zaman dinî eğitimle çocuk istismarı ahlaksızlığını dolaylı da olsa ilişkilendirmeye çalışan bazı talihsiz yorumlarla karşılaşıyoruz, zaman zaman kamuoyunda böyle yorumlar oluyor. Gerçekten, bunların aslında doğru olmadığı, gerçekleri yansıtmadığı gibi bilimsel anlamda da hiçbir iler tutar tarafı yok. Birincisi, yüce dinimiz İslamiyet bize ahlaklı olmayı emreder ve çocuk istismarı gibi zalimce, ahlaksızca davranışları hem dinin dışında görür hem de çok açık söyleyeyim, bugün bizim modern toplumlarda cezalandıramadığımız biçimde, çok ağır biçimde de cezalandırılmasını öngörür; bu o kadar net, açık bir husustur ki. Dolayısıyla biraz önce de ifade ettiğim gibi doğru teşhislerle doğru politikaları oluşturabileceğimizi bilmeliyiz.

Bakınız, bizzat Komisyona çağrılan değerli bilim insanlarından İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Gökhan Oral’ın Komisyondaki ifadelerine ve Komisyon raporuna geçmiş olan hususlara temas etmek isterim. Uzmanlığına başvurulan Sayın Profesör şunu söylüyor: “Dini bakımdan daha muhafazakâr hatta fundamentalist –kendi ifadesi yani radikal- çevrelerde cinsel istismar hadiselerinin ortaya çıkma olasılığının daha yüksek olduğu görüşüne kesinlikle katılmıyorum; tam aksine, inanç sistemlerinin kendine has özel bir koruyuculuğu vardır.” Ancak şunu da ekliyor tabii ki bu bilim insanı, işin uzmanı olan arkadaşımız: Çocukların olduğu her yerin risk altında olduğunu, bunun bale okulu da olabileceğini, Kur’an kursu da olabileceğini, yatılı okul ya da çocuk evleri de olabileceğini ifade ediyor; doğru bir yaklaşım, doğru bir teşhis bu. Çünkü eğitimsiz bir kişi bu işi yapar da eğitimli, yüksek lisanslı, doktoralı bir kişi yapmaz dersek yanılırız. Bu sapkınlık, bu sapıklık, aslında psikolojik bu ağır arıza toplumun her çeşidinden, her kesiminden insanda görülebilen bir problemdir. Dolayısıyla kategorik birtakım yanlış sınıflamalar yaparsak ifade ettiğim gibi yanlış teşhislere doğru gideriz ve politikalarımızı doğrultamayız. Pedofili hastalarının herhangi bir meslekten, herhangi bir eğitimden, herhangi bir toplum katmanından olabileceğini bugün bilim dünyası olarak hepimiz biliyoruz.

Ben bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanıyım, yıllarca üniversitede profesörlük yaptım. Buna benzer vakalar bize çok geldi. Şunu biliyoruz: Toplum ve aileler, bu konuyu saklamak ister. Dolayısıyla ebeveynlere yapılacak eğitimler son derece önemli. Evet, belki saklamak kısa sürede o aile için bir çözüm gibi gelebilir ama neticesinde, çocuğun bütün hayatını mahvedecek yakıcı bir travmayla karşı karşıya olduğunu çok iyi bilmek gerekiyor.

İfade ettiğim gibi şimdi atılabilecek en hızlı adımları atacağız ve bir taraftan bunları uygulamaya koyarken bir taraftan da yeni bir strateji belgesi ve eylem planı hazırlayacağız.

Şunu da ifade etmek isterim: Konumuz Komisyon raporu olduğu için Komisyon raporundan örnek vermekte fayda görüyorum. Mesela bir başka öğretim üyesi, Psikolojik Danışma ve Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Profesör Ayşe Rezan Çeçen Eroğul, Amerika’da genel nüfusta yapılan istismar oranlarına bakıldığında kadınların yüzde 27’si, erkeklerin yüzde 16’sının cinsel istismara maruz kaldığını söylüyor. Korkunç rakamlar bunlar. Biraz önce, ben Dünya Sağlık Örgütünün sitesinden indirerek baktım. Dünya Sağlık Örgütü, çocukların yüzde 12’sinin bir önceki yılda cinsel kötü muameleye, istismara maruz kaldığını söylüyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, Türkiye'deki oranlar birçok ülkeden daha az olsa da hatta çok çok altında olsa da bizim için elbette çok önemlidir. Bir tek yavrumuzun bile böyle bir ağır bir travmaya maruz kalmasını, bir ailenin çocuğunun böyle bir haksızlığa maruz kalmasını asla kabul edemeyiz ve elbette, bunun için sizlerle birlikte mücadeleye devam edeceğiz.

Gerçi Değerli Komisyon Başkanı bahsetti ama gereksiz polemiklerin önüne geçmek için bir konudan ben de bahsetmek isterim, bir anlamda tekrar olacak; o da şudur: Şimdi, afaki rakamlarla bu olayların artışından zaman zaman bahsedebiliyoruz. Doğru yapmıyoruz açık söyleyelim. Elbette ki doğru veri elde etmek ve bu verilerle yapılan icraatın, girişimlerin, ne kadar muvaffak olduğunu izlemek gerekir, bunda hiçbir kuşkumuz yok, artabilir de azabilir de sayısı aynı da kalabilir. Amacımız ne? Azaltmak hatta bir ideal olarak, bu işin bir Kızılelması olarak yok etmek, yok edemeyeceksek olabildiğince azaltmak. Hepimizin istediği bu değil mi?

Şimdi, 2002’ye baktığımız zaman, açılan davaları biliyoruz. Türkiye’de bütün toplumu içine alan bir örnekleme yapılmış araştırma yok ve bu araştırmaların çok zor olduğunu da biliyoruz. Bu araştırmaların metodolojisinin iyi tespit edilememesi ve araştırmasının doğru yapılamaması hâlinde yanlış sonuçlara ulaşılabileceğini de biliyoruz. Ama elimizde en azından adli kayıtlar var, açılan davalar var, bitirilen mahkemeler var. 2002 yılında 4.988 dava açılmış, 2008’de de 4.061 dava açılmış yani AK PARTİ’nin iktidarda olduğu bu ilk altı yılda aslında dava sayısı artmamış, azalmış. Peki ne olmuş da 2010 yılına geldiğimizde birdenbire UYAP’ın veri tabanında 16 bin davadan bahsediliyor. Bu, tamamen teknik bir mesele çünkü -2009 yılına kadar ki- 2009 yılı bir geçiş dönemi, 2010 rakamlarına bakmak lazım, 2010 yılına kadar çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin açılan davalara ait veriler dosyadaki en ağır suç esas alınarak istatistiklere girmiş durumda. Yani bir dosyada o cinsel suçtan daha ağır bir suç varsa –ki var, birçok dosyada olduğunu biliyoruz- o ağır suç olarak dosyaya girmiş oluyor ve öyle sayılmış, o günkü istatistik bu şekilde toplanmış. Peki, o zaman daha doğru veriyi nasıl tartışabiliriz yani bu olayın büyüklüğünü görmek, alacağımız tedbirleri, oluşturacağımız politikaları tespit ederken kullanacağımız istatistik verilerini değerlendirmek üzere? 2010 yılında 16.135 vaka –açılan dava- var, 2015 yılında 16.957 vaka var, 2016’da 15.051 vaka var, 2017’de yine 16 bin vaka var. Aslında, açılan dava sayılarının değişmediğini görüyoruz. Aşağı yukarı, istatistiksel olarak değerlendirirseniz bunlar birbirine benzer. Değişen ne? Mahkûmiyetler. Bütün bu yaptığımız tartışmalar, toplumun bu husustaki duyarlılığının artmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu meseledeki duyarlılığı yükseltmiş olması, neticede mahkûmiyet kararlarının daha hızlı verilmesine, yargının, adaletin daha hızlı tecellisine, evet, sebep olmuş. Bu, olumlu bir gelişme. Dolayısıyla rakamları kullanırken de yanlış bir şekilde kullanmanın bize bir fayda getirmeyeceğine ben inanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, aslında şunu biliyoruz: Toplumda uyuşturucu kullanımı, alkol kullanımı, daha önce geçirilmiş, ailelerde geçirilmiş ağır travmalar, buna benzer birtakım hazırlayıcı faktörler var. Bu hazırlayıcı faktörlerin bulunduğu çevrelerde ya da ailelerde cinsel istismarın daha yüksek oranda seyrettiğini biliyoruz. Ama üçüncü defa tekrarlıyorum bu kürsüden: Hiçbir hazırlayıcı faktör dışarıdan görünmese bile, her seviyede, her meslekte, her eğitim seviyesinde, her ekonomik gelişmişlik seviyesinde bu belanın, bu ahlaksızlığın, bu zulmün meydana gelebildiğini de görüyoruz. O zaman bize düşen, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak burada, öbür tarafta da icra olarak Bakanlar Kurulumuzda el ele vermek ve bu yakıcı dertle, sıkıntıyla birlikte mücadele etmektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, yüce Meclisimizin, bu gördüğümüz raporu hazırlamış olması, aslında Meclisin bu hususta ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın talimatlarıyla kurulmuş olan ve meseleyle ilgisi olan bakanların bir araya geldiği bu Komisyon, bizim burada icra olarak ne kadar hassas olduğumuzu gösteriyor. Sizleri, yüce Meclisimizi önümüzdeki günlerde de bilgilendireceğiz.

Muhalefetten bir değerli arkadaşımızın teklifi oldu “Bu Komisyondaki arkadaşlarımızla da mutlaka görüşün, istifade edin.” şeklinde. Elbette, seve seve, başımız gözümüz üstüne. Bunu da gerçekleştiririz, arkadaşlarımızdan her türlü desteği alırız ve ben inanıyorum ki bu şekilde, bu problemle ciddi bir mücadeleyi gerçekleştireceğiz.

Yine, benim sorumluluğumda olan, Hükûmetimizin mücadele ettiği alanlardan birisi de bağımlılıkla mücadele, onun içinde bulunan uyuşturucuyla, sigarayla, alkolle, kumarla mücadele konusudur. Bu konuların birbiriyle birtakım geçişkenlikleri de var. Dolayısıyla ben önümüzdeki günlerde meseleye ciddi bir şekilde zaten yoğunlaşacağım. Yüce Meclisimizin de bu hususta desteklerini almaya devam edeceğiz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Başbakan Yardımcımız.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkanım, 60’a göre bu konuyla ilgili kısa bir söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Adana) – Sayın Başkanım, sonra da ben istiyorum çok kısa bir söz.

BAŞKAN – Tamam, sonra da Sayın Beştaş’a söz verelim.

Buyurun Sayın Tanal.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

40.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’ın görüşülmekte olan 442 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde Hükûmet adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli Bakanım, biraz önce dediniz ki burada: “Çocuklarla ilgili Alo 183 ücretsiz hat…” Siz kürsüdeyken ben buradan hemen Alo 183’ü aradım. Alo 183’ü arayınca karşıma, aile için, kadın için, çocuk için, yaşlılar için, engelliler için… Yani 5 grup için aynı hat bakıyor ve beni 7’nci sıraya kaydettiler. Bunun, o 7’nci sıranın bana gelmesinin ne kadar süreceği belli değil tabii ki. Tabii, bununla etkin bir mücadele için, bence çocuklar için ayrıca bir hattın kurulması lazım. Sizden bunu hassaten istirham ediyorum. Yani 5 grup için tek bir hattın olması, bence yeterli değil.

Sigarayla ilgili mücadele dediniz mesela, onunla alakalı… Sigaraların üzerinde, işte “Alo şu hattı arayın.” “Sigara öldürür.” diyor. Ben onu da aradım, dedim ki: “Ben sizden destek istiyorum.” Bana desteği… Aşağı yukarı yarım saat, kırk beş dakikaya kadar dinledikten sonra, bu sefer ben operatörü aradım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Söyleyin, devam edin.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – O telefon operatörünü aradım, dedim ki: “Ben bu hattı arıyorum, bunlar ücretli mi, ücretsiz mi?” Maalesef, ücretli. Yani bu da vatandaşın ayrı bir soygun olayı. Yani o sigaraların üzerinde, işte “Sigara insanı öldürür…” Onun da ücretsiz hâle getirilmesini istirham ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tanal, Sayın Bakan notlarını aldı.

Sayın Danış Beştaş, buyurun.

Size de 60’a göre bir dakika süre veriyorum.

41.- Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş’ın, seçim bölgesi Adana’da yaşanan bir istismar olayına ve bu meselenin tüm ülkenin meselesi olduğuna ilişkin açıklaması

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Doğrusu, söz almamın sebebi, bizim grubumuz adına bütün ayrıntılar ifade edildi ancak benim seçim bölgem olan Adana’yla ilgili bir istismar vakası sebebiyle maalesef, çocuğa yönelik istismar meselesi ve geldiği boyutlar tüm Türkiye'de büyük bir infial yarattı. Özellikle, konu tartışılırken kamuoyunda zaman zaman illerle özdeşleştirilerek bir tartışma talihsizliğine düşülüyor. Bu sorun herhangi bir ilimizin, Adana’nın da bir bütün olarak yargılanması -tırnak içinde- sebebi değil, başka bir ilimiz için de olamaz. Sorun bütün Türkiye'nin, bütün yurttaşların karşı çıkmasıyla ve bu konuda Meclisin de gerekli önlemleri bir siyasi iradeyle ortaya koymasıyla çözülebilir. Söz almamın en önemli sebebi, bu mesele Adana’nın meselesi değil, bu mesele tüm ülkenin meselesidir ve…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gayet doğru, haklı bir durum, illeri bu noktada töhmet altında bırakmamak lazım.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

1.- Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/123, 124, 125, 126) (S. Sayısı: 442) (Devam)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Başta Cinsel İstismar Olmak Üzere Çocuklara Yönelik Her Türlü İstismar Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşmeler böylece tamamlanmıştır.

Burada, özellikle çocuklara yönelik her türlü istismarın son bulacağı ümidiyle gerek Komisyon çalışmalarına gerek Genel Kurul çalışmalarına katkı sunan, emek veren, destek veren tüm siyasi parti grupları ve tüm milletvekillerine ben de hassaten teşekkür ediyorum. Dileğimiz, bir daha bu tür olaylarla karşılaşmamak. Bu olayların olmaması adına gerek yasal mevzuat açısından yapılması gereken değişikliklere gerekse de toplumsal bir olay olduğuna göre toplumsal bilinçlendirmeye de ihtiyacımız var ve bunu sağlayacak olan da hepimiziz, ayrı ayrı her birimizin emeği, katkısı son derece önemlidir.

Tekrardan, katkı sunan herkese teşekkür ediyorum.

Böylece gündemin “Seçim” kısmına geçiyoruz.

X.- SEÇİMLER

A) TBMM Başkanlık Divanında Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilliğine seçim

BAŞKAN – Başkanlık Divanında boşalan, Halkların Demokratik Partisi Grubuna düşen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilliği için Mardin Milletvekili Mithat Sancar aday gösterilmiştir.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Hayırlı uğurlu olsun diyoruz, Sayın Sancar’a da teşekkür ediyoruz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, kısa bir söz talebimiz var.

BAŞKAN – Sayın Özel, bir dakika süre veriyorum.

Buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

42.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, HDP kongresinde seçilen eş genel başkanları ve Meclis Başkan Vekili seçilen Mardin Milletvekili Mithat Sancar’ı kutladıklarına ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, geçtiğimiz hafta kongresini yaparak her iki eş genel başkanını seçen Halkların Demokratik Partisinin kongresinin hayırlı olmasını… Seçilen eş genel başkanların şahıslarını da ayrı ayrı kutluyoruz.

Ayrıca, bugün bu göreve biraz önce Meclis tarafından seçilen Sayın Mithat Sancar’a da görevinde başarılar diliyoruz ve kendisini Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak kutluyoruz.

Teşekkürler. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

IV.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI (Devam)

2.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Ahmet Aydın’ın, bu zamana kadar Meclis Başkan Vekili olarak görev yapan Pervin Buldan’a teşekkür ettiğine ve yeni görevinde başarılar dilediğine ilişkin konuşması

BAŞKAN – Bu zamana kadar görev yapan Pervin Buldan Hanım’a da teşekkür ediyoruz, yeni görevinde de başarılar diliyoruz.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.58

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.13

BAŞKAN: Başkan Vekili Ahmet AYDIN

KÂTİP ÜYELER: Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa), İshak GAZEL (Kütahya)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 61’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan işleri sırasıyla görüşmeye başlıyoruz.

1’inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet? Yerinde.

Komisyon Raporu 519 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince bu teklif İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında görüşülecektir. Bu nedenle teklif tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelere geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Şimdi, teklifin tümü üzerinde söz isteyen gruplar adına ilk söz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Zühal Topcu’ya aittir.

Buyurun Sayın Topcu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, konuşmama bir ön sözle, bir kitabın ön sözünü okuyarak başlamak istiyorum, ondan sonra da açıklamayı yapacağım: “Temelinde ilim bulunmayan içtimai ve iktisadi kalkınma düşünülemez. Gerçekte de, ilim müesseselerini ve ilim zihniyetini tesis etmeden kalkınmış, endüstrileşerek bugünkü manada modern cemiyet hâline gelmiş bir memleket bilinmemektedir. Bilakis tarih, ilim müesseselerinden evvel endüstri kurma teşebbüslerinin daima boşa çıktığını göstermektedir. Kaldı ki, ilim yalnız iktisadi kalkınmayı temin etmekle kalmıyor manen ayakta durabilme, müstakil ve hür kalabilme imkânlarını da veriyor. Bugün bütün milletlerin ilme ve ilim müesseselerine dört elle sarılmaları, bu uğurda büyük fedakârlıklara girmeleri bu yüzdendir. Beride bütün eksiklik ve kusurlarına rağmen ilmi ve ilim müesseselerini üniversiteler temsil etmektedir. Hakikaten hiçbir müessesede ilim üniversitede olduğu gibi geliştirilip idame ettirilememektedir. İşte bunun içindir ki ‘ilim’ ve ‘ilim müessesesi’ denilince akla üniversiteler gelmektedir. İstikbale emniyetle bakabilen ve bakabilecek olan memleketler üniversite problemini layıkıyla halleden, yeteri kadar hakiki ve yüksek seviyede üniversitelere kavuşabilen memleketlerdir, ancak bunlardır. Bugün hiçbir medeni millet istikbalinin teminatını sahip olduğu veya olacağı fabrikalarda, barajlarda vesair sanayi tesislerinde göremiyor çünkü bugünkü medeniyeti fabrikalar değil üniversiteler temsil ediyor, üniversiteler ayakta tutuyor. İşte, hakiki ve asıl gerilik bu idrake erişememektedir.”

Bunu yazan yazarın kitabına baktığımızda -Allah rahmet eylesin, merhum Profesör Doktor Mümtaz Turhan- 1960’lı yıllarda yazılmış bir kitap ve hâlâ günümüzde, biz, bugün şu kürsüde aynı sorunların tartışmasını dile getiriyoruz, aynı sorunlarla boğuşuyoruz. Kırk yıl geçmiş, kırk yıldan fazla bir zaman var ama görüyoruz ki gide gide bir adım bile mesafe katedememişiz.

Evet, sorunlar hep aynı, öğretim elemanlarının kalitesi, öğretim elemanlarının yetiştirilmesi ve seçilmesi, atanması, yabancı dil eğitimi -evet, bu kitapta hepsi var- yabancı dil eğitiminin nasıl olması gerektiğine yönelik olarak, yurt dışına öğrenci göndermeye yönelik olarak, öğrencilerin seçilmesi, Avrupa, Amerika, Almanya bu konuda neler yapmış, onlara yönelik çalışmalar var. Ordinaryüs profesör ve profesör akademik unvanlarının profesörler kurulundan kurtarılıp ihtisas komisyonlarına yönelik bir çalışmanın yapılmasından da bu şeyde bahsedilmektedir.

Evet, üniversite problemi demek ki hâlâ yakıcı hızıyla devam ediyor. Bu kanuna baktığımızda da üniversitelerde acaba gerçekten hangi ihtiyacı ve hangi problemi çözmeye yönelik olarak bir öneri sunuyor? Bunlara baktığımızda, aslında, çok fazla dikkate değer bir önerinin de olmadığına şahitlik ediyoruz biz burada. Şimdi, üniversitelerin akademik kadrolarına baktığımızda bunlar birçok başlık altında toplanmaktaydı. Profesör, doçent ve yardımcı doçent olarak aldığımızda, öğretim üyesi olarak alınıyordu; şimdi, yardımcı doçentlik yerine doktor öğretim üyesi kadrosunun ihdas edildiğini görebiliyoruz. Uzmanlar, okutmanlar da öğretim görevlisi kadrosu altında toplanırken bir de araştırma görevlilerinin tasnif edildiğini görebiliyoruz.

Burada o kadar çok gün yüzüne kavuşturulması gereken sorun var ki… Doktor öğretim üyesi olarak ihdas ettiğiniz bir makamda acaba neler değişecek, nasıl, hangi konular açıklığa kavuşturulacak? Üniversitelerde o kadar çok kadrolar var ki. Doktor uzmanlar var, doktor okutmanlar var yani doktorasını almış olan okutmanlar var. Acaba, bunlar bu kadroya geçiş yapabilecek mi, bunları sormak istiyoruz çünkü bu arkadaşlar sürekli olarak bizi arayıp soruyorlar. “Bu kadroya geçebilecek miyiz, yoksa öğretim görevlisi kadrosuna mı aktarılacağız?” şeklinde problemleri var, sorunlar hâlâ netleşmedi.

Bir diğeri, yardımcı doçentken alınan maaşlar acaba doktor öğretim üyesi olunduğunda direkt olarak yansıyacak mı yansımayacak mı, bunların da kafalarda karışıklık yarattığını buradan paylaşmak istiyoruz. Maaşlar aynen alınacak mı? “İyileştirmeler yapılacak.” deniliyor. Biz de diyoruz ki ta, Mümtaz Turhan’ın 1960’lı yıllarda yazdığı kitapta da altını çizerek belirttiği gibi, akademisyenlerin veya bütün eğitim kurumlarında öğretim görevini icra eden bütün çalışanların, öğretmen, müdür, akademik hayatta, üniversitelerde hocalık yapanların, artık çok rahat bir şekilde görevlerini ifa edebilmeleri için, yeterli hayat standardına karşılık gelebilecek bir ücreti alabilmeleri gerekmektedir. Gözlerini başka tarafa çevirmeden ve akademik çalışmayı tam anlamıyla yapabilmek için, hayat kaygısı olmadan, “Evime ekmeği nasıl götürebilirim?” kaygısı olmadan bunların yapılması gerekiyor. O kadar muallak kavramlar var ki bunlar düzeltilecek. “Düzeltme” kavramını tırnak içerisinde belirtmek istiyorum, “düzeltme” derken hangi standarda uygunluktan bahsedilmektedir? Onun için, geri gitmemeleri lazım, bu arkadaşlarımızın, buralarda görev yapan arkadaşların motivasyonlarının sürekli olarak yüksek tutulması gerekmektedir. Ve maaşlardaki bu düzenlemeler yapılırken neye göre yapılacak? Ne kadarlık bir artış öngörülüyor? Şu anda, sosyal medyada yazılan böyle rakamlar var; bin liralık, 1.250 liralık, 1.750 liralık şeklinde artışlardan bahsediliyor. Onun için, bunların bir an önce netleştirilip kafa karışıklığının ortadan kaldırılması gerekmektedir ve aynı düzenlemelerin bütün akademik personel için, doçent, profesör, öğretim görevlileri için ve aynı zamanda diğer yardımcı personel için de yapılması gerekmektedir.

Özellikle yine yurt dışına giderken akademik personele birtakım kolaylaştırmaların yapılması ve yurt dışına çıkışlarda, vize almalarda… Gerçi gri pasaport alınıyor ama yine de bir sürü işlemlerden geçilmesi, işlemlerin başlatılması gerekiyor. Burada da kolaylıklar sağlanması, her zaman çalışma şartları açısından ve sürecin daha rahat ilerletilmesinde iyi bir adım olur diye düşünüyoruz.

Yine, doktor öğretim üyelerinin idari makamlardaki ve kurullardaki hak ve yetkileri devam edecek mi? Yardımcı doçent arkadaşların bazı kadrolarda, yönetici kadrolarında veya kurullarda görev aldığını biliyoruz. Bunlar, doktor öğretim üyesi olduğunda devam edecek mi? Bunların da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Doçentliğe geçtiğimizde, doçentlik kademesi için kâbusa dönüşen ve sürekli olarak mektup aldığımız, bu şikâyetten de her tarafta bahsedilen bir problemimiz var. Burada, bu 519 sıra sayılı Teklif’te dil puanı, doçentliğe geçişte 55 olarak belirleniyor. Ben şimdi sormak istiyorum: Acaba 54 aldığında bu dili çok iyi bilmiyor mu veya bu yapılan sınavlarda 80 aldığında -hangi dilden aldıysa- gerçekten okunan bir yabancı kitap çok rahatlıkla anlaşılabiliyor mu, okunan makale anlaşılabiliyor mu? 79 aldığınızda kalıyorsunuz, 80’de geçiyorsunuz. Yani bunun kriteri nedir, bir tek sınav mı? Sınavla mı ölçülüyor? Şimdi 55 alan geçiyor, 54 alan kalıyor. Bir sürü akademisyen arkadaşımız var, üniversite camiasında çalışan arkadaşlarımız var. Bizler, neyse, 70-80 aldık, geçtik ama uygulamaya baktığımızda, gerçekten hangimiz derdimizi anlatabiliyoruz ve hangimiz okuduğumuz makaleyi tam olarak çözümleyebiliyoruz? Onun için buradan diyoruz ki: Gelin, bunu sınava indirgemeden, “Şu kadar puan aldı, bu kadar puan alması gerekiyor.” şeklinde stres katsayısını yükselterek değil de devletin, YÖK’ün, Millî Eğitim Bakanlığının bu sorunu kökünden halledecek bir şekilde çözüme kavuşturması lazım. Ya öğretecek bu dili ya da öğretmesi lazım yani “ya, ya”. İkisinin de sonunda başarılı bir öğrenmeyle, bu dili kullanmayla -hangi dilse- o şekilde sonuçlanması gerekiyor. Kamp mı olur bu, kampa mı alınır, yoksa herkesin daha ilk üniversiteye girdiğinde mutlaka yurt dışına mı gitmesi gerekiyor, dil okuluna mı veya Türkiye’de belirli bir dil eğitiminden mi geçirilmesi lazım, bunun kesinlikle çözümlenmesi gerekiyor.

Şu anda 50 yaşında, 60 yaşında olup yabancı dili aşamadığı için ilerleme kaydedemeyen, doçent olamayan mağdur arkadaşlarımız var. Bunların sayısı azımsanamayacak derecede, onu da belirtmek istiyorum ben; bayağı çok rakam var.

Şimdi, deniliyor ki: “55 oldu, biz 55 alamayız.” Çünkü öğrenilmiş çaresizlik var. Artık o dil barajı beyinde öyle bir baraj oluşturdu ki “Ben bu dil sorununu halledemiyorum, bu sınavdan ben geçemem artık.” diyor. Biraz önce bir arkadaşımız bir mektup gönderdi, aynı şekilde bu sorundan bahsediyor. Yani bu arkadaşlarımızı dil kamplarına alabiliriz. Motivasyonlarını yükselterek, bu öğrenilmiş çaresizliğin biraz ötesine geçerek “Sen yapabilirsin, bu dili geçebilirsin.” mantığından hareketle, bu arkadaşlarımızın problemlerini de bir an önce YÖK olarak çözmek lazım, bir an önce. Çünkü alanlarında gerçekten otorite olan arkadaşlarımız var ama bir dil problemi yüzünden ilerleyemiyor, doçentliğini, profesörlüğünü alamıyor. Çok kaliteli olan bu arkadaşlarımız, yardımcı doçent olarak kalanlar ne doçentler ne profesörler yetiştiriyorlar. Yani dünyada böyle literatüre girenleri yetiştirirken kendileri bu ilerlemeden veya doçent, profesör olma haklarından bir dil yüzünden mahrum kalıyorlar. Bunun için diyoruz ki burada mutlaka ve mutlaka, nasıl çözümlenirse çözümlensin mutlaka çözümlenmesi lazım. Kampa alalım bu arkadaşları ve ona göre sınav yapalım ve bu problemi çözüp bu arkadaşların da önlerinin açılması gerekiyor. Onun için diyoruz ki bunun tekrar sınav odaklı olmadan, 1-2 puanla veya “40 tane soru yaptın, tamam, sen geçtin, bu dili öğrendin.” şeklindeki bir uygulamayla değil de artık farklı bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Beyin fırtınaları yapılabilir. YÖK’ün bu konu üzerine acil olarak eğilmesi gerekmektedir, onu diyoruz.

Şimdi, diğer şeye geldiğimizde, doçentlik yeterlilik belgesine geldiğimizde orada da problemlerin olduğunu görebiliyoruz ve çelişkilerin olduğunu görebiliyoruz. Üniversitelerarası Kurul yayınlardan geçen arkadaşa doçentlik yeterlilik belgesi veriyor, doçentlik belgesi veriyor, “Doçent olabilir.” diyor. Ama ondan sonra üniversitelere başvurduğunda görülüyor ki üniversite eğer gerekirse Üniversitelerarası Kuruldan dil sınavı isteyebiliyor. Yani bu ne biçim bir çelişkidir? Hem diyorsunuz ki: “Sözlü sınavı kaldırdık, artık yapmayacağız.” ama ondan sonra diyorsunuz ki: “Üniversitelerarası Kurulun belirlediği komisyonlarla -ondan komisyon istenecek- tekrar sözlü sınava tabi tutulacak.” Madem öyle, neden bu sözlü sınav kaldırılıyor doçentlikte? Yok, eğer kaldırılmayacaksa kesin bütün üniversiteler için uygulanabilecek bir maddenin yerleştirilmesi gerekiyor. Burada da çelişki var. Tamam, yayınlardan geçince doçentlik hakkını elde ediyorsunuz. Ne yapılması lazım? Sözlü sınav var mı, yok mu, kesin olarak belirlenmesi lazım. Sözlü sınav yapılacak mı? Ama bu arada sözlü sınav yapılmazken… Biz biliyoruz ki çok büyük şirketler var, tez yazıyor, makale yazıyor, her şeyi yapıyor sizin için. Bunların da adım adım takip edilerek ortadan kaldırılması ve tedbirli olunması gerekmektedir.

Bir diğeri madde 5’te, özellikle doçentliğe atamanın… Madde 24/(b) bendinde “Üniversitelerarası Kurul, adayın başvurduğu bilim ve sanat dalından” gibi ifadeler var. Şimdi, bilim ve sanat dalının kullanımı yüksek lisans ve doktoralar için geçerliyken doçentlik için “bilim ve sanat alanı” olarak değiştirilmesi gerekir, bunu da zaten biz o madde geldiğinde bunları da önerge olarak, değişiklik önergesi olarak vereceğiz.

Ve yine, doçent kadrosuna, 5/(c)’deki doçent kadrosuna “fazladan başvuru olunca ek düzenleme yapılır.” diye... Ek düzenleme nedir, bunun açıklanması lazım yani ek düzenleme kime göre, hangi üniversiteye göre, bunlar olmaz. Doçentlik belgesini alan, yetki belgesini alan hiçbir arkadaşımızın mağdur edilmeden hepsine kadro sağlanması gerekmektedir. Yani üniversite gerekli görürse ÜAK’tan sözlü için jüri ataması isteyecek, bunlar da çelişkili ifadeler. O zaman soruyoruz: Sözlüyü niye kaldırıyorsunuz? Üniversite sizden tekrar sözlü yapılmasını isteyecekse, komisyon oluşturulmasını isteyecekse o zaman kaldırmayın veya buna daha farklı... Böyle bir çelişki içerisine düşmeyin diyoruz.

Ve yine, 5/(b)’de eserlerden geçen adaya sözlü için geri bildirim yapılıyordu, Şimdi, tekrar geri bildirim yapılıyor, niye? Doçentlik belgesiyle beraber geri bildirim yapılıyor. Niçin? Zaten sen doçentlik belgesini de veriyorsun, burada da bir çelişkinin olduğunu görebiliyoruz.

Bir diğeri, şu anda, hâlâ gündemde olan ve birçok genç arkadaşımızın mağdur olduğu ÖYP ve 50/(d) sorunuyla karşı karşıyayız, hâlâ çözülmüş değil bu sorunlar. Diyoruz ki: Bu sorunların hemen çözülmesi lazım, bu çocuklar bizim çocuklarımız. Devlet anadır, devlet babadır, devlet şefkattir. Bunun için, devlette çalışan, karar mercisinde bulunan yetkililerin bu çocukların, bu genç arkadaşların mağduriyetlerini bir an önce gidermesi gerekmektedir. O kadar fazla üniversite açıldı ki üniversitelerde şu andaki bu arkadaşların bir an önce doktora çalışmalarını bitirerek atanmalarında fayda var. Kadroya alınıp alınmamalarının bir üniversite dekanının veya rektörünün iki dudağının arasında olması kabul edilemez. Onu belirtmek istiyoruz. Bazı üniversiteler hepsini kadroya geçirirken bazıları ne yapıyor, kadroya geçirmiyor. Eğer bir suçu varsa, eğer hatası varsa, herhangi bir terör örgütüne üyeliği varsa, onun için çalışması ve aidiyeti varsa tabii ki gerekçe gösterilerek el çektirilmesi lazım ama bunlar belirtilmeden bu şekilde bir uygulamayla -ÖYP’nin toptan 50/(d)’ye, burada çok tartıştık ama- “Sizi kadroya almayacağız, bitirdikten sonra yolunuz açık olsun.” deme lüksü yok. Onu burada belirtmek istiyoruz. Ve yine devlet kadrolarının bir başkasını korkutmak için -iki dudağının arasında- “Gerekirse işten atarız.” “Şunu yapmazsanız şöyle yaparız.” şeklinde tehdidin yerine… Şu anda baktığımızda, ülkenin içinde bulunduğu zor durum da dikkate alındığında, milletin birliğe ve beraberliğe ihtiyacının olduğu bir dönemde gerçekten bu vatanı seven, bu vatan için kalbi çarpan herkes için bir birlik zamanıdır ve her arkadaşımızı, bu vatan için kalbi çarpan arkadaşımızı genciyle, yaşlısıyla ötelemeden bu çalışmalara dâhil etmemiz gerekmektedir. Yine diyoruz ki tepede yapılan iyi niyet kararlarının üniversitelerde de artık gösterilmesi gerekiyor. Üniversitelerdeki bu makamların, kadroların olumsuz, birini tehdit makamı olarak da hiçbir zaman kullanılmaması gerekmektedir. Devlet makamlarında bulunanların, kararlarında objektiflikten, devlet sadakati ve bilimsellikten uzaklaşmadan bu kriterler çerçevesinde de elemanları yerleştirmeleri gerekmektedir. Üniversitelerdeki idari yapılanmaların da herhangi bir sendikaya bağlı olmadan yapılması gerekmektedir.

Hepinize bu sorunların çözülmesi ümidiyle teşekkür ediyoruz. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Topcu.

Söz sırası, gruplar adına ikinci söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Lale Karabıyık’a aittir.

Buyurun Sayın Karabıyık. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA LALE KARABIYIK (Bursa) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Öncelikle, Afrin’de şehit olan askerlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı ve yaralılara acil şifalar diliyorum ve yirmi altı yıl önce Hocalı katliamında yaşamını yitiren kardeşlerimizi de rahmetle anıyorum.

Sayın milletvekilleri, Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda görüşülen kanun teklifinin geneli üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Ülkemizde üniversitelerin sayısında son yıllarda gittikçe artan bir yükseliş var. Özellikle, son on yılda 135 ülke arasında üniversite sayısında 60’ıncı sıralardayken 2’nci sıralara geldik. Bu güzel bir şey ama aynı göstergelere baktığımızda, nitelik ve kalite açısından da bir gerileme net olarak karşımıza çıkıyor. O hâlde, nitelikli ve kaliteli yükseköğretim burada ön planda, hedeflerimizden birisi olmak zorunda. Bu nedenle, yükseköğretimde çok sayıda sorun var, bir kısmı çözülme çalışmaları içerisinde ama çözülmeyen de henüz aşılamayan da çok sayıda sorun var. Bunlardan bir tanesi, yine öğrenci başına yapılan harcamalar. Maalesef, OECD ülkelerinin çok altında, çok gerisindeyiz. Örneğin, bunun artması lazım daha kaliteli, nitelikli bir eğitim açısından. Bir başka nokta, üniversitelerde özgür bilim üretilmesi lazım. Bunun masaya yatırılması ve buradaki sorunların aşılması son derece önemli. Daha fazla da sorun sayabiliriz ancak tam bu sorunların arifesinde, bunların çözülmesi gayreti içinde bulunulması gerekirken birdenbire yeni birtakım değişiklikler geliyor ve bu değişliklerin aslında bir değişiklik olmadığı ya da yapılan değişikliklerin akademiye bir fayda sağlamadığını da görüyoruz. Yapılan güzel değişiklikler de var tabii ama hiç faydası olmayan, sadece öyle karar alındığı için yapılan değişikliklerden de söz etmek istiyorum.

Sayın vekiller, öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu ülkede eğer Yükseköğretim Kurumunda bir değişiklik yapılacaksa bunu YÖK Başkanının ağzından duymak isteriz ya da millî eğitim sisteminde sınavla veya herhangi bir konuda bir değişiklik yapılacaksa bunu da Millî Eğitim Bakanının ağzından duymak isteriz ama maalesef biz bu açıklamaları Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanından duyuyoruz ve Sayın YÖK Başkanı da ya da Millî Eğitim Bakanı da belki de o anda duyuyorlar ve arkadan bir çalışma başlatıyorlar. Bu uygulamalar kesinlikle yanlış, öncelikle bunu belirtmek istiyorum.

Son getirilen tasarıda, bundan yedi ay evvel, Temmuz 2017’de Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanının bir konuşması olmuştu, bir açıklaması olmuştu. Şimdi o konuşmadaki cümlesini size aynen okumak istiyorum. Aynen şöyle “Yardımcı doçentliğin sadece bir siyasi karar olduğunu dile getirdik. Dedik ki öyle bir adım atalım ki ara unvan olmasın, doktoradan doğrudan doçentliğe geçilmesini temin edecek çalışma yapalım. Önümüzdeki hafta büyük ihtimalle Parlamentoya getirilecek.” dedi.

Bakın, bu cümlenin üstünden yedi ay geçti, sonuç ne? Sonuç: Evet, bu konu geldi ama yardımcı doçentliğin kalktığı filan yok, işin gerçeği bu. Ne değişti? Sadece adı değişti. Yani Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanına yanlış bilgi mi verdiler ya da öyle mi zannedildi, bunu bilmiyorum ama kendisinin ifade ettiği gibi ortada kalkan bir durum yok, yardımcı doçentlik aşaması kaldırılmadı. Adına önce “doktor öğretim görevlisi” dediler, tepkiler gelince “doktor öğretim üyesi” oldu.

Sayın milletvekilleri, zaten öğretim üyesi olmak için doktoralı olmak gerekiyor. Buradaki isim kargaşasını da göz önüne sermek lazım. Bunların yanı sıra, bir faydası olup olmadığını düşündüğümüzde, yapılan anketlerde de, yapılan çalışmalarda da isim değişikliği dışında hiçbir fayda, yarar sağlamadığını görmekteyiz. Bu kadrolar, ayrıca, rektörlüklerce ilan edilecek ve atamalar da rektörler tarafından yapılacak. Bu, bize kadroların biraz daha siyasileşmesi gibi bir risk getirebilir. Bu konuda çekincelerimiz yüksek çünkü bu örnekleri gördük, görüyoruz ve görmeye de devam edeceğimiz konusunda çekincelerimiz var.

Yine, deniyor ki bu tasarıda: “Üniversiteler isterlerse atamalarda ek koşullar getirebilirler.” Ancak burası da muğlak ve bu, üniversiteler arasında bir fark yaratabilir ya da siyasi olarak kullanılabilir. Bu ek koşulları belirleme yetkisi şaibe yaratabilir değerli milletvekilleri.

Bir başka nokta: Doktor öğretim üyesi atamalarında yabancı dil şartı vardı, şimdi yok, yani yardımcı doçent atamalarında olan yabancı dil şartı şimdi doktor öğretim üyesinde, onun yerine geçen bu kavramda yok. Ancak takdir edersiniz ki bilim evrensel ve araştırma yapmakla kaliteli, nitelikli eğitime ulaşabiliriz. Bilim üreteceğiz, bu nedenle en az bir yabancı dili çok iyi kullanabilmek, bu beceriye sahip olabilmek bir bilim adamı, bir bilim insanı için son derece önemli. Burada, dil şartının kaldırılmasıyla bu akademisyenlere bir yarar sağlamıyorsunuz, bu öğrencilere de bir yarar sağlamıyorsunuz; nitelikli, kaliteli bilim üretmeyi aslında engellemiş oluyorsunuz, bunun da altını çizmek isterim.

Bir başka nokta: Doktor öğretim üyesi atama süresinde belirsizlik var. Yani, diyor ki: “En fazla dört yıla kadar atanır.” Daha kısa sürelerde de olabilir. Zaten burada temel konu hem buradaki belirsizlik hem de yardımcı doçentlerin özlük haklarında yaşanan bu sorun, bu sıkıntı. Çünkü, sayın milletvekilleri -üniversitede olanlar bilirler- yönetim kurulları, bölümler tarafından yardımcı doçentlerin sözleşmeleri sürekli yenilenir, yeniden atanırlar ama bu süre içerisinde “Eğer tekrar beni atamazlarsa, sözleşmemi yenilemezlerse…” diye bir kaygı yaşarlar; bu şekilde de özgür olamazlar, korku içerisinde görevlerini icra ederler.

Size birkaç örnek vermek istiyorum. Hep şunu söylüyoruz, diyoruz ki: “Siyaset üniversitelerden elini çeksin. Siyasetin arkabahçesi olmasın üniversiteler.” Ama bunu söylerken bakın bir iktisat fakültesi dekanı bir televizyon programına çıkıp hiç kendi alanı olmayan, alanıyla ilgili bir yere davet edilmiş ama alanı olmayan bir programda partimize çeşitli laflar söylüyor, Sayın Genel Başkanımıza değişik ifadelerde bulunuyor ama görevinde aktif bir dekan olarak hiçbir cezai müeyyideye çarptırılmıyor. Ama düşünün ki o yardımcı doçent kardeşimiz iktidarı eleştiren en ufak bir cümle kullansın bir daha atanamaz ya da görevine son verilir. Bütün bunları göz önünde bulundurarak bu örnekleri yaşıyoruz. Yardımcı doçentlerin kadro haklarını, özellikle de kadroya sahip olabilmeleri ve bir yönetimin iki dudağı arasında olmaması gerektiğini bir kere daha ifade edip özlük haklarını kendilerine teslim etmek gereğini söylemek istiyorum.

Diğer bir nokta, Üniversitelerarası Kurul yetkilerini 11 kişiden oluşan bir yönetim kuruluna devredecek. Burada, evet, bir pratiklikten bahsediliyor. Doğrudur, olabilir ama demokratik bir temsilin de bu şekilde biraz daha zor olacağını da vurgulamadan geçemeyeceğim. Bununla ilgili açıklamaları, ayrıntıları maddeler içerisinde arkadaşlarımız yine yapacaklar.

Doçentlik sınavında da doçentlik sürecinde de değişiklikler var sayın vekiller. Bir kere değişikliklerden bir tanesi dil barajı 55’e iniyor, diğer taraftan da sözlü sınav zorunluluğu kalkıyor. Önceleri yani şu ana kadar uygulanan sistemde doçent adayı Üniversitelerarası Kurula başvururdu, Üniversitelerarası Kurulun kurduğu bir jüri adayın yayınlarını incelerdi, yayından sonra bir mülakat jürisi, aynı jüri yeniden bir mülakat tarihi verirdi ve aday buradan sınavdan geçerdi ve bu sınavlar gerçekten uzun süren ve bilimsel olarak da zor sınavlardı.

Şimdi, bu sınavlarda birtakım şaibeler, yanlışlıklar olmuş mudur? Evet, olmuştur; yaşanan kötü örnekler de olmuştur ama bunlar düzeltilebilir. Bunun yerine, doçentlik sözlü sınavının kaldırılarak Üniversitelerarası Kurula sadece yayınları inceleyerek, yayınlardan doçentlik unvanı verilmesi yetkisini doğru bulmuyorum çünkü bir taraftan yayınların, sadece yayınların burada bir kriter olamayacağını da ifade etmek isterim. Şu anda azınlıkta olmakla beraber intihaller ya da yayınların dışarıda yazdırılması gibi örnekleri de görmüyor değiliz; bu gerçek de var ve bunların artması kaygısını da taşıyorum.

Bir taraftan sadece doçentlik sözlü sınavı kaldırılmıyor, unvanı alıyor doçent adayı Üniversitelerarası Kuruldan sadece yayınları incelenerek ama kadro için başvurduğu üniversite isterse sözlü sınav mecburiyeti getirebiliyor. Burada daha önceki taslakta, bize getirilen taslakta bu jüriyi de, eğer sınav yapacaksa bu jüriyi de üniversite kuracaktı ama daha sonra, eleştirilerimizden sonra dikkate alındı ve “Üniversitelerarası Kurul bu jüriyi kuracak” denildi. Buna memnun olduk ama bir üniversitenin yapıyor olması, birinin yapmıyor olması, sadece yayına göre unvan alınıyor olması burada doğru bir uygulama değil. Sözlü sınavı olmaz belki başka bir merkezî sınav olur ama sadece yayına bağlanmamalı diye düşünüyoruz.

Bize şöyle deniliyor: “Siz Cumhuriyet Halk Partisi olarak üniversitelerin özerk olmasını zaten istemiyor muydunuz? İşte, bırakalım üniversiteler kendileri karar versinler; kendileri atasın, kendileri yükseltsin, kendileri sınav yapsın.” Evet, bu çok güzel bir şey sayın vekiller ama özerklikten eğer bahsedeceksek önce üniversiteler rektörlerini kendileri seçebilmeli. Eğer rektör seçimlerinde birtakım sorunlar yaşanıyorsa bunun önlemlerini alacak çalışmalar yapılabilir, orada birtakım kriterler getirilebilir, bu bahane olmaz, bahane teşkil etmez. Ama üniversitenin rektörünü bile seçemediği bir ortamda üniversitenin özerk olmasından bahsetmek çok zor. Diğer tarafta, tabii ki, üniversite ve rektörü bazı şeyleri belirleyebilir, atamaları yapabilir, kadroları belirleyebilir ama hangi üniversitelerde? Siyasetten arınmış üniversitelerde. Oysa şu anda çoğu üniversitemizde siyasetten arınma diye bir şey söz konusu değil ve belli grupların elinde, belli cemaatlerin elinde yürüyen bir sistem var. Bununla ilgili sizlere de şikâyetler gelmiştir, bize de çok sayıda şikâyet geliyor, sanırım Yükseköğretim Kurumuna bu şikâyetler ulaşmıştır. Bu nedenle biz önce üniversitelerin siyasetten arınmasını sağlayacağız ki daha sonra rektörlere bu atama, yükseltme yetkilerini verebilelim. Bu nedenle, şaibeli olacak ve siyasileşecek, siyasi kadrolar yaratacak bu uygulamalardan uzaklaşmak zorundayız şu an için.

Bu tasarıda bir başka nokta: Hukuk devleti olmanın ön koşulu belirsizliğin olmamasıdır. Yani üniversitelerin belirleyeceği koşullar arasında fark olmaması veya koşulları istedikleri gibi değiştirememeleridir. Tabii ki ön koşul koyabilirler ancak buralardaki belirsizlikler birtakım şaibeleri yaratır. Bu da hukuk devletine aykırı uygulamalar olacaktır.

Bir diğer nokta sayın vekiller: Biz Komisyonda doktor öğretim üyesinin maaşını iyileştirecek bir önerge vermiştik çünkü bu tasarı doktor öğretim üyesi kadrosuna getirilen bu akademisyenlere 103 lira iyileştirme yapılmasını öngörmüştü. Bu, çok komik hatta teklif bile edilmemesi gereken bir rakam bize göre. Onların rahat bir ortamda, para sıkıntısı çekmeden bilim üretebilmeleri açısından biz, ortalamada 800 lira ama yardımcı doçentlikten şu anda, işte, doktor öğretim üyesi kadrosuna alınanlara 1.200 liralık bir teklif yapmıştık ama bu reddedildi.

Bir diğer nokta: Yine, Komisyonda Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı yani ÖYP’yle ilgili partimiz bir önerge verdi. Çünkü Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’nın tarihine şöyle bir bakarsak önce DPT’de başlayan, sonra ODTܒye geçen, daha sonra YÖK’e devredilen bir süreci izliyor. Bunun çeşitli aşamalarında bulundum, üniversitemdeyken bu konuda çalışmalar da yaptım, bu konuda idarecilik de yaptım, ÖYP koordinatörlüğü de yaptım. Onların hangi süreçlerden geçtiğini, hangi haklara sahip olduklarını ve daha sonra OHAL sürecinde nasıl mağdur olduklarını da yakından gördüm. Burada tabii ki belli ayrıştırmaların yapılmasını uygun görüyoruz yani FETÖ sürecinden sonraki ayrıştırmalar yapılmalı. Ama diğerlerinin mağdur edilmesi... Evet, bu ÖYP sistemi çok karmaşık, sulandırılmış bir hâle gelmişti ama sulandıran ÖYP’li akademisyenler değildi, sulandıranlar yine idarecilerdi. Daha önce farklı olan bir yönetmelik, ardından sulandırılmış hâle geldi ve altından kalkılamayacak bir sisteme dönüşmüştü. Ama bunun suçlusu ÖYP’li araştırma görevlileri değildi.

Şimdi ise bizim verdiğimiz teklif yani şu anda sadece, getirdiğimiz -önerge çerçevesinde- kadrosunu alamayan, atanamamış bu arkadaşlar eğer kriterleri sağlıyorsa, ölçütleri yerine getiriyorsa bir defaya mahsus olmak üzere onların da doktor öğretim üyesi olarak atanması ancak bu da tabii ki reddedildi. Bizim buradaki amacımız, ÖYP hususunda olabildiğince mağduriyetin giderilmesi yani kalkıyorsa da kalkmıyorsa da buradaki mağduriyetlerin öncelikle ön planda giderilmesi önemli. Bu arkadaşlar daha önce kadro sözü verilerek alındılar ve bir hukuk devletinde verilen hakkın geri alınması bu süreçte doğru değildir diye düşünüyoruz.

Bir başka nokta sayın vekiller: Yine, Komisyon sırasında öğrenci affıyla ilgili bir önergemiz vardı. Buradaki esas değinmek istediğimiz şey, disiplin suçu ve mahkeme kararıyla atılanlar değil tabii ki, onlar hariç ama öyle sorunlar var ki sağlık sorunları, yoksulluk -bu ülkede yoksulluk sebebiyle okuyamayan, eğitimini yarıda bırakan çok sayıda öğrenci var, ben bunları akademik hayatımdan da biliyorum- yine, bir taraftan ülkenin kaotik düzenlemeleriyle yaşanan karmaşalar gibi, bu sebeplerle eğitimine ara veren öğrenciler için bir af talebi olmuştu bizim tarafımızdan ama bu da reddedildi.

Son olarak söylemek istediğim şu: Bu ülkede üniversitelerin, yükseköğretimin kaliteli olarak gelişmesini isteriz. Yeterli kadro sayısıyla öğrencilerin geleceğe iyi hazırlanabilmelerini isteriz.

Bir taraftan da ülkemizin en önemli sorunlarından bir tanesi, değerli vekiller, işsizlik ama işsizliğe çözüm olacak tedbirlerden bir tanesi de üniversite kontenjanlarının planlı bir biçimde belirlenebilmesi. Yıllarca bu konuda envanter ve ihtiyaçlar belirlenmemiş olduğu için, planlı olarak kontenjanlar verilmediği için bir kaos ortamıyla karşı karşıya kalındı. Son yıllarda bu konularda gelişmeler var, bunu kabul ediyorum ama geçmişten gelen bir plansızlıkla hâlen bu sorun aşılabilmiş değil. Bu nedenle bu kontenjanlara çok dikkat edilmesi, ona göre ihtiyaç dâhilinde verilmesi işsizlik sorunu için de önemli olacak bir uygulamadır diye düşünüyorum.

Yine, işsizliği önleme konusunda, kalifiye eleman yetiştirme konusunda planlı birtakım çalışmaların üniversitelerce yapılması ve YÖK tarafından teşvik edilmesi ki edilmeye başlandığını görüyoruz ama bu çalışmaların artması, üniversite-sanayi iş birliklerinin geliştirilmesi hedef olarak kesinlikle konulmalı.

Son olarak, sayın milletvekilleri, bu teklifin akademik camiaya bir fayda sağlaması gerekirdi. Ancak, fayda değil, değişmeyen ya da biraz daha siyasileştiren bir boyuta getirildiğini görüyoruz. Buna kesinlikle karşıyız ama yine söylüyorum ki üniversiteler özgür bilgi üretemeden ve siyasetten, siyasetin etkisinden arındırılmadan hiçbir zaman başarıya ulaşamazlar ve bu da ülkeye bir fayda sağlamaz.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karabıyık.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan….

BAŞKAN – Sayın Özel, buyurun, 60’a göre söz veriyorum.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

43.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Suriye ordusuna bağlı “Ulusal Savunma Güçleri” adı altında bir grubun Afrin’e girdikleriyle ilgili haberler hakkında Hükûmetin Meclise bilgi vermesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, çok teşekkür ederim.

Dün yaptığımız bir basın toplantısında, Afrin’e Suriye ordusuna bağlı “Ulusal Savunma Güçleri” adı altında bir grubun girmek üzere olduğuna ilişkin haberleri hatırlatarak Hükûmetin bu konuda en kısa zamanda Meclise bilgi vermesi gerektiğini ifade etmiştik. Dün söylenti boyutunda olan, zaman zaman bazı kaynaklarca farklı şekilde yalanlanan, ardından Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Erdoğan ile Putin arasındaki görüşmeye de damgasını vurduğu anlaşılan bu iddialardan sonra ve Putin’in bu konuda güvence verdiğinin kamuoyuna yansımasından sonra bugün önce Reuters’da, daha sonra Deutsche Welle’de, ardından da biraz önce Suriye Haber Ajansı SANA tarafından Ulusal Savunma Güçlerinin Halep’in kuzeyinden Afrin’e girdikleriyle ilgili birtakım açıklamalar var.

Bu konuda en doğru bilgilendirmenin Sayın Bakan tarafından Meclise yapılabileceğini değerlendiriyoruz. Elbette belki birtakım görüşmeler yapmak da gerekebilir ama önümüzdeki dakikalar içinde Meclis çalışmasını sürdürürken Sayın Bakanın bu konuda Meclise bilgi vermesini talep ediyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519) (Devam)

BAŞKAN – Gruplar adına söz sırası, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul’a aittir.

Buyurun Sayın Toğrul. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, 519 sıra sayılı, aslında kamuoyuna “yardımcı doçentliğin kaldırılması” şeklinde takdim edilen bir yasa teklifi üzerine grubum adına söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, aslında son dönemde ülkemizde birçok kararın tek kişi tarafından verildiğini ve sonrasında bakanların alelacele verilen bu kararlara yasa tasarısı yetiştirmek ya da çözüm önerileri yetiştirmek gibi bir derde düştüğünü görüyoruz.

Bakın, bu ülkede en az oynamamız gereken bakanlık Millî Eğitim Bakanlığıdır, en az müdahale etmemiz gereken alan eğitim alanıdır. Çok uzun tartışmalar ve mutlaka örnek çalışmalar yapılarak hayata geçirilmesi gereken birtakım çalışmalar maalesef AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan’ın taksi durağında ya da bir grubu ziyaret ederken ya da bir açılışta yaptığı konuşmalar üzerine gündeme geliyor. Bakın, hepimizin çocuklarının geleceğini ilgilendiren TEOG sınavı bunlardan bir tanesiydi. Bir gün taksi durağında Sayın AKP Genel Başkanı “Bu TEOG nedir? Kaldırılmalıdır.” dedikten sonra, maalesef Millî Eğitim Bakanı hazırlıksız yakalandı ve alelacele “Sınav sisteminden TEOG’u kaldırıyoruz.” dendi, hiç tartışılmadı. Sonra bir çember formülü uyduruldu. “Efendim, üç çemberden oluşacak, çocuklar istediği yere gelecek.” Bugün de kamuoyundan duyuyoruz ki çember daraltılacak ve maalesef, geleceğimiz olan çocuklarımız psikolojik baskı altında geleceklerini, hâlâ sınavın olup olmayacağını ya da nasıl okul seçeceklerini bilemez hâldeler.

Değerli arkadaşlar, peki, bu söz konusu, üzerinde konuştuğumuz yasa teklifi nasıl gündeme geldi? Hemen söyleyeyim. Bakın, yine sarayda İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Toplantısı’nın açılış konuşmasında Erdoğan şu açıklamayı yaptı: “Ülkemdeki rektörlerimizden bir ricam var. YÖK Başkanımızla da bunu konuşuyorum. Allah aşkına, şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin. Yardımcı doçentlikte ön kesiyoruz. Dünyanın kaç yerinde acaba yardımcı doçentlik var? Ben araştırdığım yerlerde doğrusu böyle bir mekanizma pek görmüyorum. Bunu birilerini oyalamak için yapmışlar. Bu, gerçekten ilmiye sınıfına bir paravan, engel oluşturuyor. Bunu aşmamız lazım ve aşacağımıza inanıyorum." Böylelikle yardımcı doçentliğin kaldırılması gündeme giriyor. Peki, gerçekten, değerli arkadaşlar, yardımcı doçentlik kaldırılıyor mu? Kaldırılmıyor. Üniversitelerimizde üçlü hiyerarşik kadro yapısı vardır öğretim üyeliğinde; şu anda mevcutta yardımcı doçent, doçent ve profesörlük kadrosu. Peki, bu getirilen taslakla yardımcı doçentlik kaldırılıyorsa o zaman herkesin aklına ikili hiyerarşik sisteme geçtiğimiz gelir. Yok arkadaşlar, isim değiştiriliyor, yerine “doktor öğretim üyesi” getiriliyor. Bir an için gerekçede yazılı olan işte -6 Kasım 1981’deki- YÖK’te bu yardımcı doçentliğin o “yardımcı” kelimesinin kötü bir ifade olduğunu ve haklı olarak bunun değiştirildiğini düşünüyorsanız peki, yerine niye böyle bir mekanizma kuruyorsunuz şimdi “doktor öğretim üyesi” diye?

Değerli arkadaşlar, AKP’nin on altı yıllık iktidarında üç temel hedefi vardır eğitimde: Piyasalaşma, merkezîleşme, kadrolaşma. Eğer gerçekten sadece bir isim değişikliği olmuş olsaydı bu, kamuoyuna bu kadar değişik bir şekilde “Kaldırıyoruz.” diye pompalanmazdı. Değerli arkadaşlar, aslında AKP Genel Başkanı bu tasarıda ne demek istemiştir? Bakın, diyor ki: “Paravan, engel oluyor.” Birilerine şu talimatı veriyor: “Bizim arkadaşlarımızı hızlı bir şekilde yardımcı doçent yapalım, doçent yapalım, profesör yapalım, bir an önce bunların atamasını sağlayalım.” şeklindedir. Eğer böyle olmamış olsaydı bakın, bunu hangi ortamda yaptığına da dikkat etmemiz gerekirdi. Bugün üniversitelerimiz ne hâldedir? Bugün üniversitelerimizde özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başlatılan OHAL ve KHK rejimiyle üniversitelerin ne hâle getirildiğini vurgulamamız gerekir. Kimdir üniversiteleri yönetenler, bunu söylememiz gerekir.

Değerli arkadaşlar, bakın, o tarihten bu yana yapılan çalışmalardan birkaç tanesini söyleyeceğim. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı Türkiye’de görev yapan 1.577 fakülte dekanını bir günde işten el çektirdi, dekansız kaldık. Hatırlayın, kamuoyuna yansıdı; rektör 7 fakülteye kendisini dekan olarak atadı, üniversite kurulunu ve senatosunu böyle oluşturdu.

Değerli arkadaşlar, başka ne darbe vuruldu? Darbe girişiminin hemen ardından üniversitelerden 4.225’i akademisyen, 1.117’si idari personel olmak üzere toplam 5.342 kişi hızla görevlerinden uzaklaştırıldı. İhraç edilen akademisyenlerin pasaportları iptal edildi. Yabancı uyruklu imzacı akademisyenlerin çalışma izinleri hukuksuzca iptal edildi. TÜBİTAK, ihraç ya da açığa alınmış akademisyenlere ULAKBİM bünyesindeki dergilerde görev verilmesini engelledi. İhraç edilen akademisyenlerin özel alanda bile çalışması yasaklandı. 15 vakıf üniversitesi kapatılarak bu kurumlarda çalışan 2.808 öğretim elemanı olmak üzere çalışanlardan 6 bin kişinin üzerinde insan bir gecede işsiz kaldı.

Değerli arkadaşlar, disiplin yönetmeliğine yeni suçlar ihdas edilerek 12 Eylül darbe, cunta döneminden daha ağır hâle getirildi. Bakanlara, YÖK’e, rektörlere istediği kişiyi herhangi bir soruşturma yapmaksızın işten atma yetkisi verildi 667 sayılı KHK’yle. Disiplin soruşturmalarındaki süre kaldırıldı 669 sayılı KHK’yle. Görevden uzaklaştırma uygulamasındaki üç aylık süre sınırı kaldırıldı 675 sayılı KHK’yle. Rektörlük seçimleri kaldırılarak rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması sağlandı 676 sayılı KHK’yle. 683 sayılı KHK’yle terör örgütüyle irtibatı olduğu iddiasıyla hakkında adli soruşturma ve kovuşturma yürütülen doçent adaylarının doçentlik başvuruları engellendi bir süre ve böylece devam eden bir sürü engelleme.

Şimdi, değerli arkadaşlar, yardımcı doçentliğin adı değişiyor, üçlü hiyerarşik yapı korunuyor ama atama kriterleri değiştiriliyor. Eğer gerçekten liyakati önemsiyorsanız… Değerli arkadaşlarım, şu anda üniversitelerde –Millî Eğitim Bakanımız da burada değil- doktorasını bitirmiş araştırma görevlisi doktor görevliler var, yıllardır atanamıyorlar yardımcı doçentlik kadrolarına. Niye? Keyfiyet ya da üniversite yönetimleriyle, AKP siyasi iktidarıyla uyum içinde olmadıkları gerekçesiyle.

Peki, bir anda yardımcı doçentlerin hepsi doktor öğretim görevlisi kadrosuna atanırken doktorasını bitirmiş bu arkadaşlarımız yıllardır… Bakın, ben Dicle Üniversitesinden örnek verebilirim: Yedi yılı aşkındır doktor araştırma görevlisi olarak çalışan insanlar var. Böyle bir hakkaniyet olur mu? Aynı şekilde, doçentliğini almış, yıllardır doçentlik kadrosu bekleyenler var. Bunu yaşayan biri olarak da söylüyorum değerli arkadaşlar, benden dört yıl sonra doçent olan arkadaşım benden önce profesörlüğe atandı. Bekleyenler bekliyor ama AKP kendi yandaşları önündeki engelleri bir bir kaldırıyor. Hiyerarşik yapı korunuyor, sözde yardımcı doçentlik kaldırılıyormuş gibi yapılıyor ama aslında hedeflenen tamamen kadrolaşmadır.

Şimdi, AKP bunları… “Efendim, ben üniversitelere devrediyorum, rektörlere devrediyorum. İşte, siz demiyor muydunuz ‘YÖK’ün görevlerini üniversitelere bırakın.’” Peki, biraz önce söyledim, hangi üniversitelere bırakıyoruz değerli arkadaşlar? Kendisini Cumhurbaşkanının il temsilcisi olarak gören rektörlere mi?

Bakın, size birkaç örnek söyleyeyim değerli arkadaşlar, rektörlerin icraatlarından birkaç tane örnek. Hepiniz duydunuz, rektörlerin kendi akrabalarını, dostlarını, siyasi partiye yakınlıklarını esas alarak, liyakati bir tarafa bırakarak nasıl kadrolaştıklarının bir örneği. Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi rektörü -ismini söylemeyeyim- eşini OKÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekan vekili yapıyor, YÖK görevden alıyor. Bakın, rektör, aynı zamanda, yakını olan birini rektör yardımcısı yapıyor, o rektör yardımcısı yaptığı kişinin eşini Mimarlık Tasarım ve Güzel Sanatlar Fakültesine dekan yapıyor, yine bir yakınını Sosyal Bilimler Enstitüsüne atıyor, o Sosyal Bilimlere atadığı kişinin eşini de, gıda mühendisi olan bu kişiyi de Sağlık Yüksekokuluna müdür atıyor; hepsi akraba.

Bakın, birçok üniversitede, girin, rektörle aynı soy ismini taşıyan 10’un üzerinde yakınını görürsünüz. Şimdi, bu örnekleri çoğaltmak mümkün değerli arkadaşlar, bizim muhalefet şerhimiz de var, ben süremi bunlarla öldürmek istemiyorum.

Şimdi, dolayısıyla, kadrolaşmanın önünü açıyoruz ama aynı zamanda “Merkezîlikten çıkıyoruz.” adı altında, rektörlerin tamamen bir kişi tarafından atandığı, üniversite kurullarının rektörlerin üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı… “Efendim, rektör atıyor, ne var işte, YÖK’ün görevini rektöre veriyoruz.” diyerek merkezîlikten çıktığını iddia ediyorlar. Tam tersi, değerli arkadaşlar, merkezîleştiriliyor.

Bakın, merkezîleşmeye bir başka örnek: Üniversitelerarası Kurulun yapısını değiştiriyorlar, Üniversitelerarası Kurulda bir yönetim kurulu tahsis ediyorlar. Kaç kişiden oluşuyor? 11 kişiden. Bugün üniversite sayımızın artmasıyla övünüyoruz ama Üniversitelerarası Kurulda tüm üniversitelerin iş ve işlemleri 11 kişilik yönetim kurulu tarafından yürütülecek. Daha önce doçentlik sınavını yürüten Üniversitelerarası Kurul şimdi kurallarını belirleyemeyecek, sadece ve sadece eserler aşamasını yaptıracak; zaten sözlü sınavı da kaldırıyoruz.

Değerli arkadaşlar, doçentliğe atanmada işi kolaylaştırdığını ifade ediyor: “Efendim, dil barajını 65’ten 55’e düşürüyoruz.” Değerli arkadaşlar, üniversitede mesele nicelik değildir. 65’ten 55’e düşürmeniz, bu dili geçeceği anlamına gelmez. Bir sınavla bir insanın bilimsel üretim yapacağı, okuduğu makaleyi anlayacağı, sunum yapabileceği ya da bir makale yazıp uluslararası indekslerde yayınlayabileceği anlamına gelir mi? Gelmez. 40’a düşürün isterseniz; sınavı zorlaştırırsınız, yine kimse geçemeyebilir. Mesele, nicelik, bir puan barajı koymaktan değil; mesele, gerçekten öğretim üyesi yetiştirmekten geçiyor.

Bakın, başlangıçta çok eleştirmiş olabiliriz ama ÖYP aslında bir adımdı. Peki, ne yaptık değerli arkadaşlar? Özellikle gelişmiş üniversitelerde doktorasını yaptırdığımız 13 binin üzerinde kişinin kaderini rektörlerin iki dudağı arasına bıraktık. Rektörler keyfine göre, yakınıysa, iltisaklıysa kadrosunu verdi ama beğenmediyse, kendisine aykırı bulduysa, hele hele siyaseten muhalefet eden biriyse kadrosunu vermedi. Bu kadar yetişmiş insanı kapının önünde bekletiyoruz. ÖYP, bu ülkenin kanayan bir yarası olarak önümüzde duruyor.

AKP her aşamada esnek çalıştırmayı dayatıyor önümüze. Bakın, esnek çalıştırmadan kastım nedir? Örneğin, yardımcı doçentlik kadrosu -biraz önce Lale Hocam söyledi- her üç yılda bir… Ama üniversite isterse bunu daha kısa aralıklarla yapardı. “Şimdi dört yıla çıkarıyoruz -ne yapıyoruz- biraz daha güvence veriyoruz.” Değerli arkadaşlar, eğer samimiyseniz bu arkadaşlarımızı, o zaman, aynen doçentlikte, profesörlükte olduğu gibi bunları daimî kadroya geçirelim. Niye bu baskı altında hissetsinler? Üniversitenin yükünü taşıyan araştırma görevlilerinin hepsini 33/a’ya göre değil -eskiden 33/a kadrosu daimî kadroydu- hepsini 50/d’ye… Yani yine kaderlerini rektörlerin iki dudağı arasına bıraktık. Rektörler kim? Sayın Erdoğan’ın illerdeki temsilcileri. Bunu ifade eden rektörler var, bunu ben söylemiyorum. Bu, o rektörlerin ifadeleridir, basına yansımıştır değerli arkadaşlar. Şimdi böyle olduğunda araştırma görevlilerinin kadrosu tamamen iki dudak arasındaysa, güvencesizse ve asıl yükü taşıyorsa -burada öğretim üyesi arkadaşlarım var- hepimiz biliyoruz en alttakilerin canı çıksın anlayışıyla o insanların kadrolarını iki kişiye bağlıyoruz.

Değerli arkadaşlar, doçentlikte dili biraz önce söyledim. Sözlü sınavın kaldırılması… Bakın, eğer üniversiteler gerçekten rahat bırakılırsa kendi dinamikleriyle, tüm üniversite bileşenlerinin katılımıyla yönetimlerini de seçebilirler ve nasıl bir sınava tabi olmaları gerektiğinin de kararını verebilirler. Ama YÖK bir karabasandı, AKP iktidarı 2007’den sonra üniversiteler üzerinde zifirî karanlığa dönüştü. “YÖK’ü kaldırmak istiyoruz.” diyerek iktidara gelen tüm yönetimler, maalesef, YÖK’ü böyle istedikleri gibi, kendi -tırnak içinde söylüyorum- istedikleri tipte insan yetiştirmek için, kadrolaşmak için bir araca dönüştürdüler. Bugün tabeladan ibaret üniversiteler kurduk.

Değerli arkadaşlar, üniversiteleri piyasalaştırdık. Bakın, YÖK’ün bütçesi artıyor, üniversitelerin bütçesi düşüyor. Üniversitelerin kantinlerini… Üniversiteleri şuna zorluyoruz: Kendi kaynaklarını yarat diyoruz ve birçok mesleği, birçok ana bilim dalını iş bulamadıkları gerekçesiyle ya da para getirmediği gerekçesiyle kapatıyoruz.

Şimdi, bu tasarıda ne var peki? Üniversiteler istedikleri kadar tezsiz yüksek lisans programı açabilecekler, ücretini de kendileri belirleyecek. Yani kaynak yarat, nasıl yaratırsan yarat.

Bakın, hepiniz bilirsiniz, normalde, geçmişte, üniversite kantinlerini öğrenciler kurdukları kooperatifler aracılığıyla çalıştırırlardı. Ne yaptık şimdi? AVM’ler kurduruyoruz, kantinler zinciri kuruyoruz, üniversiteyi tamamen piyasalaştırıp piyasanın istediği araçla, piyasanın istediği kişilikte insanlara teslim ediyoruz.

Öğretim üyelerinin ihracından kaynaklanan... Bu ülkenin değerleri, sadece bir basın bildirisine imza attıkları gerekçesiyle kapı önüne konuyor. Onların yerine kendi adamlarını atamanın tasarısıdır bu değerli arkadaşlar, kendi adamlarını atamanın tasarısıdır. Kadrolaş, merkezileştir ve piyasalaştır.

Şimdi, tüm bunların yanında getirilen tasarı, değerli arkadaşlar, gerçekten iyi niyetliyse biraz önce söylediğim üç şeyi Sayın Millî Eğitim Bakanı duymalıdır, YÖK duymalıdır.

Yıllardır kadro bekleyen araştırma görevlilerinin, yıllardır kadro bekleyen doçentlerin, yıllardır kadro bekleyen profesörlerin gerçekten bir an önce kadroları verilmelidir, liyakat esas alınmalıdır.

Üniversiteler gelecektir, hepimizin geleceğidir. Üniversite, bilimin üretildiği yerdir ve üretilen bilimin toplumla paylaştırıldığı yerdir. Üniversite, kafasını kuma gömen, dünyadaki problemlerden, ülkemizde yaşananlardan bihaber kişilik yaratmak değildir. Öğrencilerimizi cemaatlerin yurduna teslim ettiğimiz ve 3 öğrenci bir araya geldiği zaman memleket meselesiyle ilgili bir forum bile yapmalarına engel olduğumuz zaman biz üniversiteyi üniversite ortamından çıkarmış oluruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

MAHMUT TOĞRUL (Devamla) – Lütfen tamamlayayım.

Değerli arkadaşlar, çağrımızdır, bir an önce üniversiteleri kendi dinamikleri üzerinde dikilen, kendi dinamikleriyle yönetimlerini belirleyen, özgürlükler ortamı olan üniversiteyi tekrar o ortamı sağlayan bir yapıya dönüştürürsek bilim de üretiriz, uluslararası alanda diğer dünyayla da rekabet ederiz. Ama her şeyi bir kişiye bağlayan bu sistemi, eğitimi de tesadüflere ve Sayın AKP Genel Başkanının istem ve beklentileri doğrultusuna verdiğiniz zaman yaşanan bu.

Yargıyı teslim ettik, yürütmeyi teslim ettik, gelin bari millî eğitimi teslim etmeyin, ülkenin geleceğini karartmayın diyorum.

Saygılar sunuyorum. Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.

Gruplar adına son söz Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’e aittir.

Buyurun Sayın Bilgin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA VEDAT BİLGİN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün, bildiğimiz gibi, Karabağ şehitlerinin katledilmesinin 26’ncı yıl dönümü. Azerbaycan’daki bu menfur olayı kınıyor, şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

Tabii, mesele üniversite olunca, üniversite sorunu olunca, bilim olunca bunu şahsileştirmek, bugüne ait bir şeymiş gibi takdim etmek, hele hele bir siyasi partinin meselesiymiş gibi takdim etmek oldukça yanlıştır çünkü bizim ülkemizde üniversite sorunu çok ciddi bir sorundur ve yeni bir sorun değildir. Bu sorunların aşılması için zaman zaman yapılan düzenlemeler vardır; bu düzenlemelerden biri de bugün karşımızda bulunan 519 sıra sayılı düzenlemedir, Meclisimize sunduğumuz öneridir.

Peki, üniversite sorununun arkasında ne vardır? Üniversite sorunu neden bu kadar köklü bir sorundur? Bunun muhtelif sebepleri vardır ama her şeyden önce -bilim zihniyetinin gelişmesi- bilimsel zihniyete uzak bir anlayışın maalesef devlet ve üniversiteler arasındaki ilişkiyi düzenlemede belirleyici olduğu bir dönemin bunda önemli bir rolü vardır. Üniversiteler bilim üreten kurumlar olarak, üniversitelerde çalışan insanlar bilim insanları olarak, bilim adamları olarak özgür olmalıdırlar. Neye karşı özgür olmalıdırlar? Her şeyden önce, devlete karşı özgür olmalıdırlar. Maalesef, Türkiye’deki üniversite geleneği en başta bu sorunu yaşamıştır. Devletin âdeta ideolojik araçları gibi görülmüş bir kurumdur maalesef üniversiteler. Böylece, resmî ideolojiyi endoktrine eden kurumlar hâline sokulmuşlardır. Bundan kurtulmak da oldukça sorunludur, oldukça problemlidir. Fakat sadece sorunu bu şekilde, bu eksende tanımlamak eksik olacaktır. Elbette kuruluştaki bu sorunun üzerinden epeyce zaman geçmiştir, zaman zaman üniversite reformları yapılmaya kalkılmıştır fakat bütün bunlara rağmen üniversite sorunu devam ediyorsa bunda başka sebeplerin olduğunu görmemiz lazım, bunu araştırmamız lazım.

Değerli arkadaşlar, bir ülkenin gelişmesinin göstergesi üniversitelerin o ülkedeki toplumsal prestijiyle ilgilidir. Üniversiteler kurumsal olarak diğer kurumlarla mukayese edildiği zaman ya da diğer kurumlar içerisinde konumları daha düşük düzeyde ise o ülkede sorun vardır, o ülkede üniversite sorunu vardır. Maalesef, bizim üniversitelerimizin toplumsal kurumlar içerisindeki prestiji diğer kurumlarla mukayese edildiği zaman -zaman zaman bazı olumlu gelişmeler olsa da- hep geride kalmıştır. Bu bakımdan, öncelikle, üniversitenin kurumsal yapısını geliştirecek, kurumsal yapısını tahkim edecek, akademik çalışmaları özendirecek, doktoradan başlayarak aşama aşama akademik gelişmeyi teşvik edecek, düzenleyecek ve üniversitenin kendisine ait bir kültür ortamı içerisinde gelişmesini sağlayacak bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Üniversiteler çağdaş bilim anlayışına göre çalışan kurumlar olmalıdır. Çağdaş bilim anlayışı dediğimiz zaman herhangi bir ideolojik kıstastan vesaireden bahsetmiyoruz. Çağdaş bilim dediğimiz şey, skolastik kalıplardan uzaklaşmış, bilimsel bilgi üreten, bilimsel bilgiyi araştıran, bunu özgürce yapan, devletin veya bir ideolojik perspektifin içerisinden değil, bilim adamlarının özgürce bilgi üretmek maksadıyla geliştirdikleri projeler ekseninde baktıkları bir yer olmalıdır. Bunun için de elbette şunu bilmemiz gerekir, şunu hepimizin tahmin etmesi gerekir: Üniversite sorununun temelinde bilgi üretimi vardır. Bir ülkenin üniversiteleri ne kadar bilgi üretiyorlarsa… Tüketici bilgiden kastetmiyorum, elbette derslerimizde, ders kitaplarımızda standart bilgileri üniversitelerde öğrencilerimize anlatacağız, akademik gelenekten gelen hocalar bunu yapmışlardır ama bilimsel bilgi üretimi bununla sınırlı bir şey değildir. Ders kitaplarıyla sınırlı bir faaliyet hâline geldiği zaman üniversite, üniversite olmaktan çıkar, üniversitenin altındaki diğer eğitim kurumlarına benzer, yüksekokullara benzer. Bu bakımdan, Türkiye'nin üniversitelerinde, eleştirel bir şekilde üzerinde durmamız gereken temel sorunlardan biri, bu tüketici bilgiye mahkûm olmuş bir üniversite anlayışının giderek yaygınlık kazanmasıdır ki bu konuda, ciddi bir sorun olduğunu fark ederek, geleceğimiz olduğunu fark ederek ileri adımlar atmak zorundayız.

Değerli arkadaşlar, “bilim” deyince, “üniversite” deyince ekonomik ve toplumsal gelişmenin dinamiklerinin burada yattığını hepimiz biliyoruz. Bizler bilimsel gelişmenin -bilhassa 18’inci yüzyıldan sonra- gerisinde kaldığımız için dünyanın en büyük imparatorluğunu kaybetmiş bir siyasal kültüre, siyasal mirasa sahibiz. Bu bakımdan, üniversitelerimizin, İslam’ın gelişme çağında, bilim ışığının İslam ülkelerinde parladığı bir dönemdeki anlayışı mutlaka dikkate alıp oradaki bilimsel gelişmenin kaynaklarını, oradaki bilimsel gelişmenin, yaratıcı zekânın, entelektüel hayatın kaynaklarını, dinamiklerini dikkatle düşünmemiz, dikkatle incelememiz gerekir. Unutmayalım ki İslam’ın bu dönemi, üniversitelerindeki o skolastik anlayışın ortadan kalkmasının, çağdaş bilim anlayışının Batı üniversitelerinde yükselmesinin, daha da doğrusu Batı’daki üniversite anlayışının değişmesinin önemli nedenlerinden biridir. Fakat biz imparatorluk süreci içerisinde maalesef reformlar döneminde, üstelik de işte modernleşme yönünde reformlar olarak kabul ettiğimiz dönemde “bilimsel gelişme” diye maalesef pozitivist ideolojiyi üniversitelerimizin merkezine taşımış bulunuyoruz.

Pozitivizm bildiğiniz gibi bir 19’uncu yüzyıl ideolojisidir ve bilimsel gelişmenin önündeki önemli engellerden biridir çünkü pozitivizm sadece gözlem ve deneye dayanan bir bilgiyi eksen almaktadır, gözlem ve deney üzerinde bilgiyi sınırlandırmaktadır. Gözlem ve deney elbette ki bilimsel çalışmanın önemli unsurlarından biridir ama sadece bilim bunlara indirgenemez. Bilimsel bilgi, günümüzde baktığımız zaman, bu bilim teorisi, bilimsel yaklaşım, epistemoloji sorunlarıyla ilgilenen düşünce adamlarına baktığımız zaman bize şunu gösteriyor: Bilimsel bilgi mutlak bilgi değildir yani pozitivizmin temel amentüsü sayabileceğimiz varsayıma itiraz eder. Bilimsel bilgi değişken bir bilgidir. Bilimsel bilgiyi elde etmek bunun için zordur, uzun bir emeği gerektirir, hemen ulaşılacak bir şey değildir, uzun çaba gerektirir, her şeyden önce şüpheyle işe başlamayı gerektirir. Bilimsel şüphe, metodoloji içerisinde yapılan şüphedir. Bilimsel düşünce, bir yöntem içinde gelişen düşüncedir, yöntemsiz bilgi üretilemez. Bizim üniversitelerimizde -biraz sonra üzerinde duracağım- esas sorunlardan biri bununla ilgilidir. Bizim üniversitelerimizin büyük bir çoğunluğunda, özellikle mühendislik, tıp, fen bilimleri alanında bilimin ne olduğuna dair, bilim tarihine dair, bilimsel yönteme dair bir şey okutulmamaktadır; bu, ciddi bir sorundur. Bu bahsettiğim fakülteler, bu bahsettiğim üniversitelerin bu bahsettiğim bölümleri bilimin ne olduğunu bilmeden bir meslek öğretimi faaliyeti içerisinde kendilerini bulmaktadırlar. Bu, çok ciddi bir sorundur. Elbette ki işin mesleki tarafı vardır ama bilimsel kısmı bundan daha önemlidir. Bilimsel zihniyet olmadan bilimsel eğitim olmaz, bu ancak bir meslek öğretimine dönüşür. Burada da biraz önce bahsettiğim, altını çizmeye çalıştığım husus, tüketici bilgi ortaya çıkar; yeni bir bilgi, yeni bir bilgi üretimi, yaratıcı düşünce ortaya çıkmaz. Bunun da en önemli sonucu, hepimizin de bildiği gibi teknolojik gelişmeye, yenilik yaratmaya elverişli bir bilgiyi üniversitelerin üretememesidir.

Tabii, bütün bunları irdelediğimiz zaman, eleştirel olarak baktığımız zaman Türk üniversitelerinin ciddi sorunları vardır. Bu üniversitelerin ciddi sorunlarından biri de Türk modernleşmesine rehberlik edecek, Türk modernleşmesine öncülük edecek, Türk modernleşmesini daha da derinleştirecek, daha da gelişmesine katkı yapacak bilimsel çalışmaların ortaya çıkamamış olmasıdır, burada yaşanan sınırlılıklardır. Bunda iki önemli problemin altını çizmek isterim. Bunlardan bir tanesi, üniversitelerdeki geleneğin epistemik bir cemaat algısına yol açması ve bu kapalı topluluğun içerisinde hayat tarzlarının âdeta bilimin kutsallarıymış gibi sunulmasıdır. Bu, çok ciddi bir problemdir. Bu, cemaatin içerisinde, bahsettiğim epistemik cemaatin içerisindeki eleştiriyi de önleyen, bilimsel gelişmeyi de önleyen bir anlayış yaratmaktadır.

İkincisi: Üniversiteler, putların kırıldığı yerdir, dogmaların kırıldığı yerdir, idollerin kırıldığı yerdir. Maalesef “bilim” diye biraz önce bahsettiğim, bahsetmeye çalıştığım pozitivizmin yarattığı heyula hâlâ Türk üniversitelerinin üzerinde esmeye devam etmektedir. Bu idolün, bu putun kırılması gerekmektedir. Bunun için de yenilikçi bir bakış açısına ihtiyaç vardır ama bu yenilikçi bakış açısı için çağdaş bilim sorunlarına, epistemoloji sorunlarına, yeni yöntemlere açık bir zihniyete sahip olmamız lazım. Bunları gerçekleştirmeden karşılıklı olarak birbirimizi suçlayarak “Siz şunu yaptınız, biz bunu yaptık. Aslında üniversiteleri şunun yönetmesi gerekirdi.” Bütün bunlar da belki tartışılabilir ama bunların kıymeti yoktur, esas sorunun ne olduğunu görmemiz gerekir.

Üniversitelerde ciddi bir yönetim sorunu vardır değerli arkadaşlar. Bu, üniversiteyi kim yönetecek sorusuyla da başlayabilir. Üniversiteyi yönetenler seçimle mi gelsin, kurayla mı gelsin ya da atamayla mı gelsin? Bunların hepsi tartışılmıştır, literatürde de bunların tartışıldığını biliyoruz. Ama şunu unutmayalım; üniversiteler kendi fonksiyonlarına sahip olmadıkları sürece üniversiteyi kim yönetirse yönetsin üniversite bir arpa boyu yol alamaz, bir adım atamaz.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Siz kimin adına konuşuyorsunuz?

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Hatırlayalım ki arkadaşlar, mevcut tartıştığımız bu sorun, üniversite yönetim sorunu, doğrudan doğruya 12 Eylül yönetiminin düzenlemeleridir.

CEYHUN İRGİL (Bursa) - Olur mu canım!

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Yani yardımcı doçentlik kadrosu, YÖK yani Yüksek Öğrenim Kanunu’yla birlikte ihdas edilmiş bir kurumdur. Bakarsanız geriye doğru bunları fark edebilirsiniz, izlemek kolaydır çünkü öğretim tarihimizin belgeleri daha yenidir, bakabilirsiniz bunlara. Burada dönemin kurucu YÖK Başkanı Doğramacı, pratik bir sorunu çözmek için bu yönteme başvurmuştur, bu uygulamaya başvurmuştur. Doğramacı’nın da konuşmalarına ulaşabilirsiniz, yayınlanmış eserlerde de var bunlar. Nedir o zamanki sorun? O zaman doktor asistanlar vardır üniversitelerde, kadro bulamayan ve atanamayan. Öyle ki ben asistan olduğumda bizim üniversitemizde doktor asistan olan neredeyse emekliliği gelmiş ama bayağı bir yaşlanmış arkadaşlarımız vardı, ağabeylerimiz vardı. Doğramacı, bu sorunu çözmek için yardımcı doçentlik düzenlemesini ihdas etmiştir, bunu da muhtelif ülkelerde görerek ihdas etmiştir. Ama bu ciddi başka sorunlara yol açmıştır. Başka sorunları aşmamız lazım.

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) - Aşıyor musunuz şimdi bunları?

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Ne yaptı mesela hocam, kadro sorununu mu çözüyor?

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Bugün yapılan düzenlemede bu sorunun aşılması açısından…

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Ne aşıldı hocam, kadro sorununu mu çözüyor?

VEDAT BİLGİN (Devamla) - …ciddi bir adım atılmıştır. Nedir o?

CEYHUN İRGİL (Bursa) - Ne yapılmış? Neymiş?

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Arkadaşlar, akademik çalışmalarda doktora, yüksek lisans önemlidir ama doktora, akademik yeterliliğin en önemli statüsüdür.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Yani ne oluyor, kadro sahibi mi oluyor?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Doktorasını almış bir bilim adamının önünde, işte, yardımcı doçent mi olsun vesaire mi olsun tartışması anlamsızdır. Bunun ders veriyor olabilmesi lazım, bilimsel yeterlilik bunun… Evrensel bir kavram o, biliyorsunuz nereden geldiğini.

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – “Doktor öğretim üyesi” denilince halloluyor mu?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Dolayısıyla, bunun önünü açarak, bunu öğretim üyesi yaparak, yardımcı vesaire değil, öğretim üyesi yaparak, bunun önünü açarak…

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Yardımcı doçent, öğretim üyesi değil miydi hocam? Hocam, yapmayın!

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Bunun, doktorasını vermiş adamın derse girmesini sağlamak lazım.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Hocam, yardımcı doçent girmiyor muydu derse?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Bu yapılan düzenlemede iki şey getirilmiştir.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – E, ne yapıldı?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Birisi, doktorasını vermiş asistanların doktor öğretim üyesi olarak atanana kadar derse girmesinin önü açılmıştır.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Yardımcı doçentler giriyordu derse.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Ondan sonra da doktor öğretim üyesi olmasının, zaten öğretim üyesi sıfatını kazanmanın eşiği doktoradır, onu hak etmesidir.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Siz bu kanunu okudunuz mu efendim? İtiraz eden yok da…

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Dolayısıyla, bunlara itiraz edebilirsiniz, kendinize göre gerekçeler de üretebilirsiniz ama fazla anlamlı olmadığını söylemek isterim.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Hayır, siz bu kanunu okumamışsınız galiba.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, akademik çalışma, akademik faaliyetler, biraz önce vurgulamaya çalıştığım üniversite kurumunun itibarını artırarak, üniversite kurumunun çalışmasını, kendi içinde akademik faaliyetlerde özgürleşmesini sağlayarak yürütülebilir.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Memur rektörlerle mi özgürlük?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Bunun için, üniversitenin üzerindeki bu ideolojik baskıların, bu ideolojik eleştirilerin çok fazla bir anlamı yoktur. Üniversite, otoritenin olduğu bir yer değildir. Üniversitede rektörler kendi işine bakarlar.

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Tam tersi, şimdi otoriterleştiriyorsunuz rektörleri.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Akademik personel onların memurları değildir.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Hocam, olay nerede geçiyor?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Dolayısıyla, üniversitelerin nasıl idare edileceği, yani, işte, üniversite inşaatının nasıl yapılacağı…

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Siz İsviçre’de misiniz? Siz Zürih milletvekili misiniz?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – …bilmem neyin dersliğinin nasıl açılacağı, bu, üniversite rektörünü ilgilendiren bir konudur…

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Tahsisli bütün kadroları ona teslim ediyorsunuz ya!

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Ama akademik faaliyetlerin, doktoradan itibaren akademik faaliyetlerin sürdürülmesi, tamamen bilim adamlarının, bilim kurullarının işidir. Bu konuda da Üniversitelerarası Kurulun bir yönetim kurulu oluşturarak işin içerisine girmesi çok önemlidir. Bunun farkında değilsiniz. Ben söylemek istediğim şeyin iyice altını çizmek isterim. Üniversitelerde bürokrasi olmaz. “Üniversitelerarası Kurul” dediğiniz kurul bugüne kadar… Biliyorsunuz, oraya gelenler sırayla geliyorlar, kurul başkanları sırayla oluyorlar bir üniversiteden, bir üniversiteden ve değerli arkadaşlar, bunlar gittikleri zaman geriye kim kalıyor? Üniversitelerarası Kurulun bürokrasisi kalıyor. Üniversitelerarası Kurulu, Üniversitelerarası Kurulun bürokrasisi yönetiyor. Dolayısıyla bu, bürokratik mekanizmaları üniversitenin üzerinde etkisiz hâle getirmek için yapılan bir düzenlemedir. Ben Üniversitelerarası Kurulun yönetim kurulu ihdas edilmesini çok anlamlı buluyorum ve bu bürokratik yapının…

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Hocam, bu metni okumamışsınız.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Üstelik de akademik hayata yani üniversiter faaliyetlere dönük karar alacak bir kurul kim oluyor? Bürokratlar. Nereden alıyorlar bu yetkiyi? Üniversiteden mezun olmuş, ondan sonra üniversitenin önünden geçmemiş adamlar.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Siz, muhalefet adına mı konuşuyorsunuz?

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Dolayısıyla değerli arkadaşlar, bu meseleler önemlidir. Burada şunun üzerinde durmak isterim: Üniversitenin kurumsal olarak diğer kurumlara göre daha ileri bir konuma, daha ileri bir statüye kavuşması için mutlaka ekonomik anlamda düzenlemelerin yapılması lazım.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – “Düzenlemeler yapılsın.” dedik, Komisyonda reddettiniz.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Bugüne kadar birçok düzenleme yapılmıştır. Daha önce doçentlik kadrosunda bulunan akademisyenlerin ücretleriyle ilgili, asistanların, araştırma görevlilerinin ücretleriyle ilgili düzenlemeler yapılmıştı fakat bunların yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Hocam, önerdik, reddettiniz, siz reddettiniz, partiniz reddetti, partiniz reddetti.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Türkiye'de bilimi geliştirmek istiyorsak, Türkiye'de bilimsel çalışmaların önünü açmak istiyorsak üniversiteyi, üniversite çalışanlarını, üniversite çalışmalarını cazip hâle getirmemiz lazım, üniversiteden mezun olan en zeki çocukların üniversiteye gitmesini teşvik etmemiz lazım, üniversiteyi herhangi bir uzmanlıktan birisi olarak görmememiz lazım. Bu bakımdan Hükûmetimiz son yıllarda özellikle yurt dışına yaklaşık 1.400 doktora elemanı göndermiştir, ben bunu çok önemli buluyorum. Yüksek lisansta eğitim yapmak üzere, yüksek lisans derecesi almak üzere yurt dışında eğitim yapan 1.176 gencimiz vardır.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Sizin konuşmalarınızın tam tersini yaptı Hükûmet, tam tersini yaptı. Siz farkında değilsiniz; hangi partide milletvekili olduğunuzun farkında değilsiniz.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Bunlar, Türkiye’nin geleceği için ümit verici şeylerdir fakat ben bütün bu kadroların tahsis edilirken üniversitelerin bizatihi bölümlerinin akademik kadrolarının karar süreçlerine katılması gerektiğini düşünüyorum.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Kim elinizi tutuyor sizin? Elinizi tutan kim?

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Ah Kemal Kılıçdaroğlu, üniversiteleri ne hâle getirdi!

KADİM DURMAZ (Tokat) - Bu CHP yok mu, bu CHP, üniversiteleri ne hâle getirdi!

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Bu bakımdan, bu yapılan düzenlemelerin üniversite içerisinde akademik çalışmaları teşvik edeceğini, doktor öğretim üyesi kadrosundan rahatsız olmanın anlamsız olduğunu… Çünkü eşik olan çalışmayı yapmış adam, “Ona ‘öğretim üyesi’ sıfatını vermeyelim, ‘yardımcı’ sıfatını verelim.” “Doktorasını vermiş ama ders vermeyelim.” vesaire, bunları, bu tür iddiaları saçma buluyorum. Ama esas itibarıyla Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsak üniversitelere imkân sunalım.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Bravo! Bence de, sunalım.

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) - Yetiştirdiklerinizi önce bir alın Sayın Hocam, yetiştirdiklerinizi. Yetiştirdiklerinizi alın.

VEDAT BİLGİN (Devamla) - Genç asistanların, araştırma görevlilerinin kadrolarını tahkim edelim; onların bilimsel çalışma yapmak üzere yurt dışına gitmesinin önünü açalım, yani bu 1.450 kişiye bir 1.450 kişi daha ilave edelim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Siz de bir dakikada tamamlayın lütfen.

VEDAT BİLGİN (Devamla) – Unutmayalım ki Türkiye’nin geleceği, bilimsel düşüncenin gelişmesindedir, genç akademisyenlerdedir. Türkiye’nin bugün ekonomik gelişmesinin, Türkiye’nin bugün demokratikleşmesinin arkasında, yetişmiş insan gücünün niteliğindeki değişme vardır; bunu daha ileriye götürmemiz lazım.

Bu vesileyle, hepinize saygılar sunuyorum.

Heyetinizi selamlıyorum Sayın Başkan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel, buyurun, 60’a göre bir dakika süreyle söz veriyorum.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

44.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’in görüşülmekte olan 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Ana muhalefet partisi Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli hatibini dikkatle dinledik! Yaptığı eleştirilerden alacak çok dersimiz var! Örneğin, rektör seçimini ortadan kaldırıp bunu atamaya dönüştüren Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu adına, siyaset baskısı kurup üniversiteler üzerinde, bilim adamları üzerinde baskı oluşturan Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu adına, “maaşlara 1.200 lira zam” önerisini reddeden Kemal Kılıçdaroğlu adına yüce Meclisten özür diliyoruz! Ana muhalefet partisinin temsilcisini dikkatle dinledik!

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Sayın Toğrul, size de 60’a göre bir dakika süreyle söz veriyorum.

Buyurun.

45.- Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul’un, Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’in görüşülmekte olan 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, gerçekten AKP hatibini hayretler içerisinde dinledim.

Ben üniversiteye asistan olarak başladığımda her şeyin karar vericisi olarak ana bilim dalı başkanımı görüyordum, daha sonra bölüm başkanımı görüyordum, daha sonra dekanımı görüyordum. Şu anda mevcut, fiilî hâlde ben profesör olarak bırakıp geldiğimde ana bilim dalı başkanının yetkisi sıfırlandı, bölüm başkanının yetkisi sıfırlandı, dekanın yetkisi sıfırlandı, hatta bazı durumlarda rektörün yetkisinin sıfırlandığı dönemi de hatırlıyorum. Mesela, bir dönem YÖK’ün, Dicle Üniversitesi Rektörüne kızdığı için yıllarca, üç yıl boyunca tek bir kadro vermediği dönemi de hatırlıyorum. YÖK istemezse rektör hiçbir şeydir, rektör istemezse bölüm başkanı, dekan hiçbir şeydir, dekan istemezse, bölüm başkanı hiçbir şeydir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MAHMUT TOĞRUL (Gaziantep) – Bunun yaratıcısı olan AKP. Vallahi ben hayretler içinde dinledim Hocam. Bunu biz bozduk muhtemelen! Özgür Bey ironi yaptı, aynı ironiyi ben de yapıyorum.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Toğrul.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519) (Devam)

BAŞKAN - Şahıslara geçiyoruz.

Şahıslar adına ilk söz, Eskişehir Milletvekili Gaye Usluer’e aittir.

Sayın Usluer, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz on dakikadır.

GAYE USLUER (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Bu yasanın gerekçesinde akademik yükseltilmelerde daha şeffaf, sorunları giderici, merkeziyetçilikten uzak bir YÖK yönetimi, üniversiteleri karar alma süreçlerinde öne çıkaran, sistemde çeşitliliğe imkân tanıyan düzenlemelerden bahsediliyor. Ancak bu metinde yazılı olmayan gerçek gerekçenin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu gerekçelerin arkasındaki gerçek, Cumhurbaşkanının, AKP Genel Başkanının 26 Temmuz 2017’de yapmış olduğu konuşma.

Değerli milletvekilleri, konuşmakta olduğumuz bu yasa teklifi, hâlen mevcut 34.196 yardımcı doçenti, onların geleceğini ve hâlen mevcut 200’e yakın üniversiteyi etkileyecek. Ak sarayda İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Toplantısı’nda ne demişti AKP Genel Başkanı, hatırlayalım: “Rektörlerimizden ricam var. YÖK Başkanımızla bunu konuşuyorum. Allah aşkına, şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Dünyanın kaç yerinde acaba yardımcı doçentlik var?” Aynı, TEOG kalkacak emrinden sonra olanlara benzer telaş bu defa YÖK’te. “Eyvah, ne yapacağız?” dedi YÖK. Kısacası bu yasa teklifinin ortaya çıkmasına neden olan süreç saraydan gelen emirle başladı.

Sayın milletvekilleri, 2547 sayılı YÖK Yasası merkeziyetçi bir yasa; 1982 darbe anayasasının ürünü. Üniversiteleri, öğretim üyelerini, öğrencileri kontrol altında tutmak için çıkartılmış, üniversitelerde yönetsel ve mali özerkliği bitiren bir yasa. Bu yasaya göre üniversitelerde öğretim üyeleri, yardımcı doçent doktor, doçent doktor ve profesör doktor olmak üzere üç grup.

Önce, Sayın Cumhurbaşkanına bu kürsüden yüksek sesle yanıt verelim. Yardımcı doçentlik bir akademik kadrodur; bu akademik kadronun temel koşulu doktora yapmış olmaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde evet bu kadro var ama bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, bakın Çin’de, Rusya’da, Japonya’da, Pakistan’da, Kanada’da, Suudi Arabistan’da, İran’da, Mısır’da, Malezya’da, daha birçok ülkede, üniversitelerde yardımcı doçent kadrosu var. “Hani nerede var? Nereden çıktı?” demişti ya Sayın Cumhurbaşkanı, onun için söylüyorum.

Üniversitelere ayrılan kaynağı artırmazsanız, her yıl üniversitelere alınacak öğrenci sayılarının belirlenmesinde bölümlerin öğretim elemanı sayısını, dersliklerin kapasitesini ve diğer imkânları dikkate alarak objektif kriterler belirlemezseniz öğretim elemanlarının çalışma koşullarını iyileştiremezsiniz. Onların kendilerini akademik bakımdan geliştirmelerini sağlayacak olanakları iyileştirmezseniz bu kanun teklifinde belirttiğiniz gerekçelerin hiçbirini gerçekleştiremezsiniz.

Bu çatı altında getirdiğiniz yasa tekliflerinin neredeyse tamamını müthiş ambalajlarla getiriyorsunuz. Gerekçeleri okuyanlar “Vay be!” diyor fakat işin içinde olunca, maddelere bakınca görüyoruz ki ürün çürük. Ürün rafa konulacak bir ürün hiç değil. İşte, sizin bu teklifinizde de gerekçeler gayet şık fakat amaç bir o kadar açık ve o ambalaja uymuyor.

YÖK Yasası’nı kaldırabiliriz, YÖK Yasası’nda değişiklikler yapabiliriz ama yapılacak her yeni düzenlemede hedefimiz daha iyiye, daha ileriye ve gelişmeye yönelik olmalıdır elbette.

Aslen durum, Sayın Cumhurbaşkanının ifade ettiği ya da birilerinin onun kulağına fısıldadığı şekilde değil, bunu biliyoruz. Yardımcı doçentlik, doçentlik öncesi bir ara akademik kadrodur. Aynı zamanda öğretim üyeliğine geçiş, başlangıç ve gelişim süreci olarak da adlandırılabilir. Bu kadronun olmazsa olmaz koşulu nedir? Doktora yapmış olmaktır. İşte, yaptığınız bu teklifle, buraya getirdiğiniz bu teklifle yardımcı doçentlik kalkmış gibi görünüyorsa da aslında zorlamayla, özel istek üzerine sadece unvanın ya da kadronun adı değiştirilmiştir. Nedir adı? Doktor öğretim üyesi. Soruyorum şimdi sizlere: Doktorasız öğretim üyesi var mıdır ki “doktor öğretim üyesi” diye yeni bir adlandırmada bulunuyoruz? Geçmişte rektör seçilip atanamayan bir akademisyen olarak acaba ben mi bilmiyorum yoksa ortada yine birileri birilerini kandırmak mı istiyor?

Mevcut sistemde doktora sonrasında yardımcı doçent kadrosuna atanmaksızın doçentliğe başvurabilme mevcut. Hatta doçentliğe başvurabilmek için illa da kişinin üniversitede olması, öğretim üyesi olması gerekmiyor. Yani yapılmak istenen, burada yapılmak istenen değişikliklerle akademik yükseltilmede bir bariyerin, bir engelin kaldırılacağı savı asla ve asla doğru değil. Yardımcı doçentlik kadrosunun kaldırılması, yerine doktor öğretim üyesi kadrosunun getirilmesi, ne yükseköğrenimdeki sorunları çözecek ne de eğitimde bilimsel yayın ve araştırmalarda kalitenin artmasına yarayacaktır.

Bakın, bu yasa teklifinde ileri sürülen doktor öğretim üyesinin atama yöntemine baktığımızda bütün yetki rektörlere veriliyor yani özerkleşen, yani siyasi iradeye göbekten bağlı, bugün yaptıkları haksız uygulamalarla herkesin dikkatinin üzerinde olduğu rektörlere geniş bir yetki veriliyor, deniliyor ki: “Rektörler her üniversite için ek koşulları belirlesinler. Rektörler kadrolara atama konusunda tek başlarına karar verebilsinler.”

Şimdi, bir siyasal partinin Genel Başkanı, rektörleri atıyorsa eğer ve siyasi erke koşulsuz bağlı rektörlerden onların yetkileri doğrultusunda yapacaklarından bahsediyorsak eğer, üniversitelerin hâli yaman diyebilirim. Bu yasa teklifiyle üniversitelerde öğretim üyesi kadroları siyasallaşacak, şaibeli atamalar artacak, üniversitelerde bozulmuş olan iç barış daha da bozulacaktır. Atamada esas, siyasi iradeye ne kadar yakın olduğumuz olacaktır. Üniversitelerde eğitim öğretim faaliyetlerinin önemli bir kısmını yerine getiren yardımcı doçentlerin adı ne olursa olsun, hangi kadroya atanırsa atansınlar esas yapılması gereken, bu kadrodaki başlangıç akademik yükseltilmede olan kişilerin özlük haklarını iyileştirmektir, güvenceli çalışma ortamı oluşturmaktır. Onlara sunulan, dört yıllık çalışma süreleri, dört yılda sözleşmelerin yenilenmesi olmamalıdır.

Yine, bu yasa teklifinde en önemli düzenlemelerden birisi, doçentlik atamalarının, doçentlik unvanının değiştirilmesidir. Doçentlik unvanının Üniversitelerarası Kurulun sadece yayın aşamasıyla alındığı, sözlü sınavın kaldırıldığı, yerine merkezî bir sınavın konulmadığı bir sistemden akademiye bir hayır gelmez. Ama ne olur? Kolayca doçent olan, doçentlik unvanı verilen kişiler kadroya atanabilmek, özlük haklarına kavuşabilmek için o siyasi erke göbekten bağlı rektörlerin gözü, kulağı, kaşı olmak durumundadırlar ki üniversitede kendilerine yer bulabilsinler.

Son söz olarak değerli arkadaşlar, üniversitelerimiz bilimsel makale üretmede dünyada ilk 18’inci, 20’nci sırada yer alırken, bilimsel makalelere yapılan atıflarda 38’inci, 40’ncı sıradaysa, yaptığımız yayınların kalitesinin ne kadar “iyi” olduğunu ne yazık ki göstermektedir.

Üniversitelerimiz patent üretme sayısı bakımından OECD ülkeleri arasında sonuncudur. Üniversite mezunlarımızın birçoğunun diplomaları iş çevrelerince yeterli görülmemektedir. Bu yasa teklifi, bu yasa teklifinin içeriği, üniversitelerin hiçbir yarasına merhem olamaz. Tüm bunların üstesinden gelebilmenin birincil koşulu, sorunu ve çözümü doğru yerde aramaktır. Bunun için de öncelikle, bunun için de ivedilikle partilerüstü yaklaşımla yeni bir üniversite yasası hazırlanmalı, üniversitelere hem yönetsel hem mali özerklik sağlanmalıdır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Şahıslar adına 2’nci ve aynı zamanda son konuşmacı…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, bir söz istiyorum, kısa.

BAŞKAN – Konuşmayı bitirelim, sonra verelim Sayın Özel.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Tam burada lazım ama.

BAŞKAN – Peki, buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

46.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, 519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerinde Millî Eğitim Bakanının bulunmamasının ve bu konuda muhalefete bilgi verilmemesinin kabul edilemez olduğuna ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, şunun için dedim, burada konuşmak gerekiyor: Şu an Hükûmet adına ilgili bakanın konuşma sırası. 2 tane on dakikalık şahıs adına konuşmanın tam arasında. Sayın Bakandan böyle bir şey beklemiyoruz çünkü kendi uzmanlık alanı değil. Ama, biraz önce cinsel istismar görüşüldü, Fatma Bakanımızın bir programı varmış, anlayışla karşıladık, tamam. Ama kanun görüşülüyor, Millî Eğitim Bakanı yok. Neden olmadığına ilişkin muhalefete bir bilgi verilmiş değil. Burada Hükûmet adına konuşma yapılmıyor. Yani Hükûmet, desteklediği, istediği kanunu çıkıp savunmuyor, anlatmıyor. Bu, Meclise büyük bir nezaketsizlik. Ben Bakana bir şey demem, buradaki Bakana ama Millî Eğitim Bakanının gelmemesi ve konuyla ilgisi olmayan ve doğal olarak çıkıp da konuşma yapamayacak bir bakanla Hükûmetin temsil edilmesi, çok özel şartlar ortada değilse, kabul edilebilir değil. Çok özel şartlar varsa, muhalefete bilgi verilmemesi kabul edilebilir değil.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Müsaadenizle bitiriyorum.

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Bu, parlamenter sistemin git gide aşındırıldığı ve yapılacak ilk seçimden sonra eğer birileri amacına ulaşırsa tamamen hiçleştirildiğinin tartışıldığı bir süreçte bu yaklaşımları doğru bulmadığımızı ifade etmemiz lazım. Soru-cevap olacak, arkadaşlarımız teknik sorular soracak, ona da Sayın Bakan, tabii, ne yapacak: “Daha sonra yazılı cevap verelim.” diyecek. Parlamenter demokrasi ve kaliteli yasama böyle bir şey değil. Bu konuyu sizin şahsınızda tüm Parlamentonun ve milletimizin bilgisine sunuyorum.

Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Hükûmet bir bakan tarafından sonuçta temsil ediliyor.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519) (Devam)

BAŞKAN – Söz sırası, şahısları adına ikinci ve son konuşmacı Konya Milletvekili Hacı Ahmet Özdemir’e aittir.

Buyurun Sayın Özdemir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HACI AHMET ÖZDEMİR (Konya) – Kıymetli Başkan, değerli Meclisin kıymetli üyeleri ve bizleri televizyonları başında izleyen aziz milletimiz; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, sözlerime başlamadan önce, Hocalı katliamında hayatlarını yitiren ve Afrin Harekâtı sırasında yine hayatlarını hakikaten Âkif’in dizelerinde çok anlamlı biçimde ifade ettiği gibi –“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi.” demişti- tevhit uğruna seve seve veren şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum, minnetle yâd ediyorum, gazilerimize de sağlık ve afiyet diliyorum.

Bugün burada tartışmaların, benim açımdan, bir üniversite hocası olarak incelediğimde ortaya çıkardığı tablo şu: Biz, ana muhalefet partisinin ve diğer muhalefet partilerinin YÖK’ten şikâyetçi olduğunu zannediyorduk; YÖK’ün uygulamalarından, YÖK’ün koyduğu kurallardan ve kırk sekiz yıl önce ihdas edilmiş bulunan, az önce Vedat Bey’in bahsettiği ara formül olarak öne sürülen yardımcı doçentlik kadrosundan, YÖK’ün uygulamalarından rahatsız olduğunu, üniversitenin tam özerkliğini savunduğunu filan zannediyorduk ama statükocu olmak ne kadar garip, tuhaf bir durum ki eskiyi kutsamak adına, bu defa, kırk sekiz yıl önce özerkliği yok ederek YÖK tarafından ortaya konulmuş olan uygulama âdeta kutsanıyor ve bugün yapılacak bir değişikliğe ciddi anlamda karşı çıkıldığını görüyoruz.

Şimdi, bakın, biz -tarihleri veriyorum- 1040 yılında Büyük Selçuklu Devleti olarak Gazneli Devletine son vermiş, yeni bir devlet kurmuşuz ve Büyük Selçukluların dünya eğitim tarihinde büyük çığır atlayan kurumları ortaya koymaları ise 1064 olarak gözüküyor. Yani bizim milletimizin çeyrek asır içerisinde yeni kurduğu bir devletin geçmişten tevarüs ettiği değerlerle dünya eğitim tarihinde çığır açacak eğitim müesseselerini kurabildiğini gösteriyor. Bugün biz 185 üniversite sayısına ulaştık. Darülfünun’un kuruluş hikâyesi şöyle: Darülfünun açıldı, öğrenci yokluğundan dolayı kapandı. İnâs Darülfünunu açıldı, onu sürdüremedik. Ara verdikten sonra Darülfünun yeniden açıldı, Türkiye'de tek üniversite olarak varlığını sürdürmeye başladı ve daha sonra da İstanbul Üniversitesine dönüştürüldü. Bugün 185 üniversitemiz var. “Üniversitelerimizde kalite yok.” “Hocalar şöyle.” “Durum bundan ibaret.” filan diye bardağın hep boş tarafını göstermenin bir anlamı yok.

Şimdi size Ahmet Hamdi Tanpınar’dan örnek alarak bizim hakikaten güzel bir iş yapıp yapmadığımızın örneğini vermek istiyorum. Tanpınar şöyle diyor: “İnsan, kaderinin büyük taraflarından biri de bugün attığı adımın kendisini nereye götüreceğini bilmemesidir…”

KADİM DURMAZ (Tokat) – En acı durumdur.

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Acı değil, bak.

“…Bâki'nin Fatih Camii'nde fakir bir müezzin olan babası, oğlunun Türkçeyi kendi adına fethedeceğini, sözün ebedî saltanatını kuracağını; Nedim'in anası, Türkçenin ikliminde oğlunun bir bahar rüzgârı gibi güleceğini, onun geçtiği yerlerde bülbül şakımasının kesilmeyeceğini, ağzından çıkan her sözün ebedîliğin köşesinde bir erguvan gibi kanayacağını biliyorlar mıydı? Bunun gibi, Malazgirt Ovası'nda dövüşen yiğitler, kılıçlarının havada çizdiği kavisin, bütün ufku dolduran nal şakırtılarının, Sinan'ın, Hayreddin'in, Itrî'nin, Dede'nin dünyalarına gebe olduğundan elbette habersizdiler. Kader, insan ruhu bir tarafını tamamlasın, yaratılışın büyük rüyalarından birisi gerçekleşsin diye onları bu ovaya kadar göndermişti. Yaratıcı ruhun emrinde idiler, onun istediğini yaptılar."

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Çok bilimsel oldu Hocam, bravo!

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Şimdi, bizim 185 üniversiteyi açışımız; üniversitenin, eğitimin, bilimin Şırnak’a gitmesi, Hakkâri’ye gitmesi, Tokat’a gitmesi, sadece Ankara’da ve İstanbul’da kalmaması nasıl ileride büyük bir eğitim hamlesine işaret edecek; bunu zaman gösterecek. Ve şu anda yurt dışında binlerce öğrencimiz yüksek lisans yapıyor, doktora yapıyor ve bunlar döndüklerinde de Iğdır Üniversitesinde, Bartın Üniversitesinde, Şırnak Üniversitesinde, zorunlu hizmete tabi olarak, öğrendikleri ilmi yaymaya gayret edecekler.

Şimdi, burada konuyu irdelediğinizde şunu görüyorsunuz: İki konuya hasredilmiş 37 maddelik kanun, 2 maddenin dışında burada tartışılan en küçük bir şey yok. Nedir o? Yardımcı doçentlik kadrosu kaldırılsın mı, devam etsin mi? Yani üniversite gelip de eğer “yardımcı doçentlik” unvanının kaldırılmasına veya devam ettirilmesine sıkıştırılacaksa biz bunu burada hiç konuşmayalım. Yani doktorasını bitirmiş bir hocamıza “yardımcı doçent” desek ne olur “doktora öğretim üyesi” desek ne olur? Ve aslolan, biz biliyoruz ki…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Birinde dil sınavı var, diğerinde dil sınavı yok.

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Müsaadenizle Mahmut Bey, sizi seviyorum biliyorsunuz, muhabbetimiz var, görüşmemiz var, konuşmamız var.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ben de saygı duyuyorum, özür dilerim.

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Şu kadarını ifade edeyim: Önemli olan filozofi doktoradır. Doktorayı bitirdikten sonra artık hocalık vasfını kişi akademisyen olarak kazanmıştır, bunun adına “yardımcı doçent” dersiniz “doktora öğretim üyesi” dersiniz, herhangi bir şey değişmez, özü değişmez. Dolayısıyla bunu tartışmanın yersizliği ortada. Kaldı ki yardımcı doçent olarak üniversitede çalışan bir arkadaşımız milletvekili olsa “yardımcı doçent” unvanını kullanamaz. Niye? Akademik bir unvandır. Buraya geldiği zaman tekrar “doktor filanca” olarak anılmaya başlar. Kaldı ki “yardımcı doçentlik” kadrosu için öne sürülen şartların ne gibi şartlar olduğunu da hep yaşayan, bilen insanlar olarak biz burada bulunuyoruz.

Doçentlik için getirilen kıstaslar… Yani bir üniversite hocası olarak söyleyeyim, burada üniversite hocaları bulunuyor, Allah için söyleyin, dünyada doktora her şeyden önce gelirken akademik kadrolarda, biz bu doçentlik işinde biraz kantarın topuzunu kaçırdık mı kaçırmadık mı?

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Topuzu kaçmayan mı kaldı? Her şeyin topuzu kaçtı.

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Bütün dünyadaki akademik sistemleri inceleyin, doçentliği doktoranın da ötesinde, profesörlüğün de ötesinde en zor alınan akademik unvan hâline getirdik mi getirmedik mi? Getirdik. Dolayısıyla kantarın topuzu şimdi yerine oturtulmaktadır.

Bu getirilen düzenlemeyle elde edeceğimiz verilerden bir tanesini veya verimli sonuçlardan bir tanesini izninizle ifade edeyim: Biz üniversiteleri yarı özerk hâle getirmenin yolunu açıyoruz. Kanunda da zaten gerekçe olarak bu çok net biçimde ifade ediliyor. Üniversitelere doçentliğin şartlarını belirlemede biraz daha özgür bir ortam sağlıyoruz. Bu, bizim üniversitelerimizin kendi içinde yarışması sonucunu doğuracaktır ve üniversitelerin kendilerinin de doçentlik kıstaslarını belirleme yetkisine kavuşturulmaları bazı üniversitelerin daha da öne çıkmasını sağlayacaktır. Zaten istenen bu idi.

Şimdi, taşra üniversitelerine sıkça ben burada laf atıldığını görüyorum. Komisyonda da ifade ettim, burada da izninizle, Meclisin huzurunda, Meclisteki sizlerin huzurunda söyleyeyim. Bir Anadolu kentine ilk defa tıp fakültesi açılırken bir siyasimiz bana bizzat anlatmıştı, ne sıkıntılar çektiğinden uzun uzadıya bahsetmişti. En büyük gerekçe “Olmaz.” deniyordu. Sebep de şuydu: “Ankara’da, İstanbul’da biz tıp adına o kadar güzel araştırmalar, çalışmalar yapıyoruz ki sizin bunu bir taşra üniversitesinde, Anadolu’daki bir kentte gerçekleştirmeniz imkânsızdır.” Eğer biz bilimi belli kentlere yığacak olursak, üniversiteleri sadece belli kentlerde açacak olursak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayın lütfen cümlelerinizi.

Buyurun Sayın Özdemir.

HACI AHMET ÖZDEMİR (Devamla) – Tamamlıyorum.

…o zaman bu üniversitenin evrensel oluşuna, bilginin ulusa yayılmasına, yurt sathına yayılmasına engel mi olur, katkıda mı bulunur? Takdirlerinize bırakıyorum.

Şimdi, bizim 185 üniversiteyi açmakla ve şurada getirilen düzenlemelerde yapılan birtakım değişikliklerle, kanunda yaptığımız birtakım değişikliklerle çok önemli bir adım attığımız kanaatindeyim. Bu münasebetle yasanın olumlu olduğu görüşündeyim, desteklediğimi belirtiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özdemir.

Sayın Bakan, Sayın Özel’in bir sorusu vardı Afrin’le ilgili. Bir açıklama yapmak isterseniz buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

47.- Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin, Suriye ordusuna bağlı “Ulusal Savunma Güçleri” adında bir grubun Afrin’e girdiklerine ve bu duruma müdahale edildiğine ilişkin açıklaması

EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Denizli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Özel’in biraz önce bana yöneltmiş olduğu bir soru vardı, Hükûmete yöneltmiş olduğu bir soru vardı bugün Afrin bölgesinde, Suriye’de yaşanan bir olayla ilgili. Söylediği vaka doğrudur. Bugün rejim yanlısı teröristlerin 20 civarında silahlı araçla Halep bölgesinden Afrin’e doğru harekete geçtiği görüldü ve bunlar istihbari unsurlarımız tarafından tespit edildi ve tespit edildiği andan itibaren de müdahale edildi. Bu müdahale üzerine, Afrin’e yönelen bu konvoy, daha doğrusu, terör unsurları geri çekilerek Nubul ve Zahara bölgesine çekildiler ve o bölge de, o civar da yine istihbari unsurlar tarafından çok yakından takip edilmekte ve öyle bir hareket olması hâlinde de gereği yine yapılmak üzere hazır beklenmektedir.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özel…

48.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye yaptığı bilgilendirme için ve İstanbul Milletvekili Mehmet Muş’a Millî Eğitim Bakanının bulunmaması konusunda partileri bilgilendirmesi ve görüşmeleri erteleme teklifinde bulunması nedeniyle teşekkür ettiğine ilişkin açıklaması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Bakana bu bilgilendirme için teşekkür ediyoruz. Bölgedeki operasyon ve yaşananlarla ilgili Hükûmetin -yarın ve yarından sonra Meclis açık; daha önceki talebimizi tekrarlıyoruz bu bilgilendirme için teşekkür etmekle birlikte- ilgili bakanların Meclise gelip İç Tüzük’ün ilgili maddesi gereğince konu hakkında Meclisi bilgilendirmesi çok yerinde olacaktır.

Bir de hep eleştiriyoruz ama bir takdirimizi iletelim. Biraz önce bir eleştiride bulundum ilgili Sayın Bakanın burada olmaması ve soru-cevabın nasıl yanıtlanacağına dair. Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Sayın Muş partileri bilgilendirdi ve “Soru-cevabı yarına bırakalım, Sayın Bakanla görüştüm, yarın gelecek." dedi.

Bu bizim istediğimiz, özlediğimiz bir iktidar davranış biçimidir, kendisine bu duyarlılığı için teşekkür ediyoruz.

BAŞKAN – Biz de teşekkür ediyoruz.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 20.07

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 21.09

BAŞKAN: Başkan Vekili Ahmet AYDIN

KÂTİP ÜYELER: Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa), İshak GAZEL (Kütahya)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 61’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

519 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerine devam ediyoruz.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2099) ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 519) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan 517 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlıyoruz.

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Arasında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Uluslararası Göç Örgütü Arasında Örgüt ve Ofisin Türkiyedeki Yasal Statüsü Ayrıcalıkları ve Bağışıklıklarına İlişkin Anlaşmayı Tadil Eden Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/848) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 517)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan 361 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlıyoruz.

3.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşma ve Eki Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/691) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 361)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan 477 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlıyoruz.

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti Arasında Deniz Taşımacılığı Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/729) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 477)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Gündemimizde başka bir iş bulunmadığından, alınan karar gereğince, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 21 Şubat 2018 Çarşamba günü saat 14.00'te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Hayırlı akşamlar diliyorum.

Beşiktaş’a da başarılar diliyorum.

Kapanma Saati: 21.10



(x) 442 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

(xx) (10/123, 124, 125, 126) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmeleri 24/3/2016 tarihli 61’inci Birleşimde yapılmıştır.

(x) 519 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.