TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                121’inci Birleşim

                                                                                             2 Ağustos 2016 Salı

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca’nın, Ezidi kadınların yaşadığı sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Şanlıurfa Milletvekili Kemalettin Yılmaztekin’in, 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL’e ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, millet demokrasi nöbeti tutarken yapılan antidemokratik uygulamalara ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Denizli Milletvekili Cahit Özkan’ın, millî egemenliğe dayalı demokratik anayasanın, millî birlik ve beraberliğin anayasal metne dökülmesiyle yapılacağına ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir’in, Cumhurbaşkanını ve Hükûmeti idam cezası konusunda daha duyarlı olmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

3.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, olağanüstü hâlin gerekli kılmadığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarılmasının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna ilişkin açıklaması

4.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, askerî okullarda öğrenci olan ve kalkışmada yer almayan, mezuniyetine kısa bir süre kalan onca öğrencinin ciddi mağduriyet yaşadığına, açığa alma ve tutuklamaların çok hassas yapılması ve mağduriyetlere yol açılmaması gerektiğine ilişkin açıklaması

5.- Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu’nun, 30 Ağustos 1922 tarihinin, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin kazanıldığı, topraklarımızın işgalcilerden geri alındığı bir tarih olduğuna ve Zafer Bayramı’nı kutlamak için meydanları coşkuyla dolduracaklarına ilişkin açıklaması

6.- Kayseri Milletvekili Çetin Arık’ın, darbecilerin en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğine, bu sürecin sağlıklı bir şekilde sonuçlanmasının, masum insanların mağdur edilmemesinin en büyük temennisi olduğuna ve FET֒yle bağlantısı tespit edilen siyasiler olup olmadığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

7.- İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in, kapatılan askerî okullar ile kışlaların arazilerinin korunması gerektiğine ilişkin açıklaması

8.- Denizli Milletvekili Kazım Arslan’ın, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kutlanmayacağı kararına şiddetle karşı çıktığına ilişkin açıklaması

9.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Bingöl’de şehit düşen polislere Allah’tan rahmet dilediğine, Fethullah cemaatinin 2010 yılında KPSS sorularını çalıp yakınlarına vermesiyle ilgili soruşturmanın yıllarca sümen altı edildiğine ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

10.- Kırklareli Milletvekili Türabi Kayan’ın, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında görevden el çektirilenlerin durumuna ilişkin açıklaması

11.- Bursa Milletvekili Erkan Aydın’ın, OHAL ilanı sonrasında FETÖ örgütüyle ilişkili olduğu gerekçesiyle okul, üniversite ve bazı iş yerlerinin kapatıldığına ancak bu okul ve iş yerlerinde çalışanların özlük hakları ve geleceklerinin düşünülmediğine ve mağduriyetlerin bir an önce giderilmesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

12.- Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil’in, darbe girişimi sonrasında siyasiler ve yöneticiler hiçbir bedel ödemezken öğretmenlerin, memurların ve akademisyenlerin neyin bedelini ödediğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

13.- Ordu Milletvekili Seyit Torun’un, askerî kışlaların şehir dışına taşınmasının son derece olumlu bir karar olduğuna ancak askerî alanların rant alanı olarak değil demokrasi ve özgürlük alanları olarak değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

14.- İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin, 30 Ağustos tarihinin, bir milletin makûs talihini yenerek ulus olma bilinciyle emperyalizmi Anadolu topraklarında hezimete uğrattığı tarih olduğuna ilişkin açıklaması

15.- Manisa Milletvekili Mazlum Nurlu’nun, darbe önlenmiş olsa da ekonomik sonuçlarının ağır olduğuna ve tarım sektörünün yaşadığı sıkıntıları aşmak için ihracat imkânlarını artıran, teşvik sistemini geliştiren ek önlemlerin alınması gerektiğine ilişkin açıklaması

16.- Millî Savunma Bakanı Fikri Işık’ın, açıklamasının 30 Ağustos törenlerinin yapılması veya yapılmamasıyla ilgili olmadığına, törenlerde askerî araçların gösteri yapmayacağına yönelik olduğuna ilişkin açıklaması

17.- Diyarbakır Milletvekili Çağlar Demirel’in, olağanüstü hâli yasal olarak inşa etmeden fiilî olarak uygulayan Hükûmetin bugün aynı uygulamaları Kürt illerinde bir sıkıyönetim tarzına çevirdiğine ve haksız ve hukuksuz yaşanan bu uygulamalara bir an önce son verilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

18.- Mardin Milletvekili Ali Atalan’ın, İstanbul Milletvekili Markar Eseyan’ın HDP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması 

 

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Antalya Milletvekili Çetin Osman Budak ve 22 milletvekilinin, koruma altındaki alanlarda oluşan daralma ve tahribatın boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)

2.- Burdur Milletvekili Mehmet Göker ve 24 milletvekilinin, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287)

3.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve 22 milletvekilinin, belediye başkanlarının mal varlıklarının ve mal varlıklarında usulsüz artış olup olmadığının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/288)

 

B) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisini temsilen bir heyetin, 29-31 Ağustos 2016 tarihleri arasında Kore Cumhuriyeti’nin başkenti Seul’de düzenlenecek olan Kuzey Koreli Mülteciler ve İnsan Hakları Uluslararası Parlamenterler Koalisyonu 13’üncü Genel Kurul Toplantısı’na katılmasına ilişkin tezkeresi (3/816)

2.- Başbakanlığın, Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe takdir ve tespit edilmek üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi ve Hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesine ilişkin tezkeresi (3/807)

 

C) Önergeler

1.- Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan’ın, (2/1167) esas numaralı 2.7.1964 Tarih ve 492 Sayılı Harçlar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/53)

 

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- HDP Grubunun, Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca ve Mardin Milletvekili Ali Atalan ve arkadaşları tarafından, Ezidi inancına sahip toplum kültürünün ve kimliğinin korunması ve tarih boyunca maruz kaldıkları zulüm ve şiddet politikalarının bütün boyutlarıyla araştırılması amacıyla 29/7/2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 2 Ağustos 2016 Salı günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

2.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurul gündeminin yeniden düzenlenmesine; Genel Kurulun 2, 9, 16 ve 23 Ağustos 2016 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 3, 10, 17, 24 ve 31 Ağustos 2016 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 4 Ağustos 2016 Perşembe günkü birleşiminde 406 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesine; 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin İç Tüzük’ün 91'inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi

 

VII.- OTURUM BAŞKANLARIN KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, intihar eden Ahmetli Kaymakamı Necmi Akman’a Allah’tan rahmet dilediğine ilişkin konuşması

2.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, milletvekili kimlik kartlarındaki düzenlemelere ilişkin konuşması

3.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Vergi Dairesi Tam Otomasyon Projesi’ni başlatan Zekeriya Temizel’e ve bu projeyi uygulamaya koyan Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerine teşekkür ettiğine ilişkin konuşması

 

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Manisa Milletvekili Erkan Akçay’ın, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

3.- Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç'in Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/1310) ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 409)

2.- Karadağın Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımına İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/742) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 407)

 

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İzmir Milletvekili Tacettin Bayır'ın, bir firmanın kamu bankalarından almış olduğu kredilere ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/6206)

2.- Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu'nun, Halkbankın işe alım sınavını yedekten kazanan ancak daha sonra işe alınmayan kişilere ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/6250)

 

 

2 Ağustos 2016 Salı

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet Akif HAMZAÇEBİ

KÂTİP ÜYELER: İshak GAZEL (Kütahya), Zihni AÇBA (Sakarya)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 121’inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Ezidi kadınların yaşadığı sorunlar hakkında söz isteyen Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca’ya aittir.

Buyurunuz Sayın Uca. (HDP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, haftanın ilk çalışma günü olmuş olması nedeniyle Genel Kurulda doğal bir uğultu hissediyorum.

Şimdi sayın hatip kürsüdedir. O nedenle, herkesin dikkatle sayın hatibi dinlemesini rica ediyorum.

Buyurunuz Sayın Uca.

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca’nın, Ezidi kadınların yaşadığı sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

FELEKNAS UCA (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ezidi soykırımı yıl dönümü sebebiyle Ezidi kadınların yaşadığı sorunlar üzerine HDP Grubu adına gündem dışı söz almış bulunmaktayım.

Yarın 3 Ağustos Ezidi katliamının yıl dönümü. Katliamda hayatını kaybeden bütün Ezidileri saygıyla anıyorum. Hâlâ IŞİD’in elinde bulunan kadınların bir an önce özgürlüğüne kavuşmalarını temenni ediyorum. Şengal’de mücadele eden bütün Ezidi savunma güçlerini selamlıyorum.

Ezidiler dinî söylemlerinde önce 72 millet için, sonra kendileri için dua ederler. Dinî inançları gereği şiddeti tamamıyla reddederler. Ancak, sahip oldukları Kürt dili, kültürü, kimliği ve Ezidilik inancı sebebiyle farklı devletler tarafından 73 defa kıyımdan geçirilmiştir.

Değerli milletvekilleri, 3 Ağustos 2014’te binlerce Ezidi Şengal’de IŞİD’in soykırımına maruz kaldı. Bu katliamı Ezidiler “73’üncü Ferman” olarak adlandırdı. Bu katliamda binlerce Ezidi öldürüldü, 6 yaşındaki kız çocuklarından 70 yaşındaki kadınlara kadar 5 bin ile 7 bin arasında çocuk ve kadın IŞİD tarafından alıkonuldu. Yüzlerce çocuk, hasta ve yaşlı açlıktan ve susuzluktan öldü. Ezidi çocuklar ailelerinden kaçırılıp IŞİD’in yanına verildi, kendi inançlarından ve toplumundan koparıldı, zorla dinleri değiştirildi. Bunlar Rakka, Musul ve Telafer gibi birçok yerde pazarda satıldı. Bu kıyımla Ezidilerin tarih sahnesinden silinmesi amaçlandı. Hâlâ yaklaşık 3 bin kadın IŞİD’in elinde bulunmaktadır.

Bu katliamdan sonra binlerce Ezidi Diyarbakır, Şanlıurfa, Şırnak, Siirt, Mardin ve Batman’da DBP’li belediyeler tarafından kurulmuş kamplar ile AFAD’a bağlı Midyat ve Nusaybin’de mülteci kamplarına yerleştirildi. Türkiye’de hâlâ herhangi bir yasal statüleri bulunmamaktadır. Bu kamplarda yaptığımız görüşmeler sonucunda kadınların kaygı ve güvensizlik, nefret ve öfke, gece uyumakta zorluk çekme gibi ciddi bir travmayla karşı karşıya olduğunu tespit ettik.

Diğer taraftan, Aralık 2015’te Alman ARD televizyonu Antep’te IŞİD’e bağlı Ezidi kadınlarının satıldığı bürolar olduğunu videolarla kaydetti. Bu iddiaları defalarca dile getirdik, bu konuda İçişleri Bakanlığına önerge verdik. Bakanlığın geçen hafta verdiği bilgiye göre, Antep Savcılığı soruşturma açmış ancak soruşturma hâlen sonuçlanmamıştır.

Değerli milletvekilleri, soykırımdan sonra Ezidi kadınları Şengal’de meclisler kurarak örgütlendiler, IŞİD’e karşı öz savunmalarını gerçekleştirdiler. Biz de bu sebeple, başta Şengal’de kaçırılan Ezidi, Türkmen, Süryani ve Arap kadınlar olmak üzere tüm kadınların özgürlüğünü sağlamak amacıyla Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformunu kurduk. 15 Haziran 2016 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi IŞİD’in Ezidilere yönelik soykırım işlediğini deklare etti.

Saygıdeğer milletvekilleri, Ezidiler bu toprakların kadim halklarındandır. Bu kültürel inanç sadece Kürtlere değil, insanlığa kalmış bir mirastır. Bu nedenle Türkiye Ezidi katliamını soykırım olarak tanımalıdır. Ayrıca, katliam sonrası ülkemize göç etmek zorunda kalan Ezidilerin güven içerisinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak, Ezidi kimliğini ve inancını koruyucu önlem ve tedbirler almalıdır.

Şengal Kadın Meclisi 3 Ağustosun “kadın kırımı ve soykırıma karşı uluslararası eylem günü” olarak kabul edilmesi için çağrıda bulunuyor. Ayrıca katliamda yaşamlarını yitirenleri anmak için, dünyanın her yerinde kadınlar yarın saat on birde sessizlik dakikası yapacaktır. Biz de bütün kadınları bu çağrıya sahip çıkmaya ve eyleme katılmaya davet ediyoruz. Suçlular hesap verene kadar adalet arayışımız devam edecektir. Umuyorum ki mücadelemiz bütün halkların kendi yurtlarında inançlarını özgürce yaşamalarına vesile olur.

Konuşmamı bütün halkların birlikte barış içerisinde yaşamalarını temenni eden bir Ezidi duasıyla bitirmek istiyorum. “…”(x) “Hakk’ın huzuruna geldim. Güzellik ve mutluluğu gördüm. Her şeyin başı birlik ve dayanışma.”

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uca.

Gündem dışı ikinci söz, 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL hususunda söz isteyen Şanlıurfa Milletvekili Kemalettin Yılmaztekin’e aittir.

Buyurun Sayın Yılmaztekin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2.- Şanlıurfa Milletvekili Kemalettin Yılmaztekin’in, 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL’e ilişkin gündem dışı konuşması

KEMALETTİN YILMAZTEKİN (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, Gazi Meclisin gazi milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikli olarak, her birinizi teker teker, şizofren bir âlim müsveddesinin ve onun sapık teröristlerinin giriştiği bu terör saldırısı karşısında göstermiş olduğunuz onurlu duruştan, cesaretten ve asaletten ötürü tebrik ediyorum. Her birimiz, kuruluşundan bugüne en zor günlerini geçiren, âdeta yeni bir kuruluş, diriliş ve kurtuluş mücadelesi veren Türkiye’nin tüm dünyaya verdiği bu onurlu mesaja ve tarihe imza atıyoruz.

Gazi Meclisimize bombalar yağarken yumruğunu bu kürsüye vura vura “Gerekirse burada öleceğiz.” diyen bakanlarımızın, milletvekillerimizin, tanklar üzerine yürürken bir an olsun tereddüt etmeyen aziz milletimizin, “Biz ölmek için bu yola çıktık.” diyen Cumhurbaşkanımız ile onun kadrolarının gösterdiği çelik irade, FETÖ militanlarına ve onların yularını, tasmalarını elinde tutan sahiplerine verilmiş en mükemmel mesajdır. Bu mesaj, dünyayı sarmalayan karanlık düzenin Türkiye’yi asla esir alamayacağının mesajıdır.

21’inci yüzyılda, halkın iradesini ve o iradenin tecellisi nezdinde bütün bir Türk milletine neden böylesine gözleri dönmüş, Orta Çağ yöntemleriyle saldırdıklarının, Türkiye’den neden bu denli rahatsızlık duyduklarının sebeplerini çok iyi biliyoruz. Türkiye’nin bölgedeki denklemleri nasıl bozduğunu, bu coğrafyada kafalarına göre at koşturacaklarını zannedenlerin enselerinde nasıl durduğunu; kan, gözyaşı, fitne, fesat ve ihtilaflardan beslenenlerin Türkiye karşısında nasıl acziyete düştüklerini her geçen gün daha net bir şekilde görüyoruz. Onlar, o karanlık odaklar bizlere ve bu ülkeye saldırdıkça biz doğru yolda olduğumuzdan daha güçlü bir şekilde emin oluyoruz.

Değerli milletvekilleri, 17-25 Aralıkla, 6-7 Ekim olaylarıyla, çeşitli toplumsal çatışmalarla, koalisyon süreciyle bölemedikleri bu milleti, düşüremedikleri bu Hükûmeti bir gecede alaşağı edeceklerini zannettiler. Dünyanın neresinde olursa olsun, mazlum bir millet gördüğünde yardımına koşan, Somali’den Bosna’ya insanlığın gönlünde taht kuran, Batı’nın ve emperyalizmin sömürge olarak gördüğü diyarlara dostluk hasletinden başka bir gözle bakmayan Türkiye’nin direnci kırılsın istediler. Rusya’yla ilişkilerini düzeltme yoluna giren, İsrail’e özür diletip tazminat ödeten, Filistin’i yeniden inşa etme rolünü üstlenen, Suriyeli muhacir kardeşlerimize karşı gösterdiği tavırla dünyaya insanlık dersi veren, 1915’te çizilen sınırları elinin tersiyle iten Türkiye’nin yükselişini durduralım dediler. Liderimizin, Reisicumhurumuzun da ifade ettiği gibi, Mavi Marmara’nın, Mısır’da dik duruşun, İran’da, Irak’ta ilkeli dış politikanın, Suriye’de insani tavrın, Filistin’de vicdani itirazın intikamını alalım dediler.

Ama onlar ne derlerse desinler, onlar ne tuzak kurarlarsa kursunlar, onların hesabı neyse, hangi hesabın içerisine girerlerse girsinler, son sözü bu millet ve onun evlatları söyledi. Bu millet,

“Kırılır da bir gün bütün dişliler,

Döner şanlı şanlı çarkımız bizim.

Gökten bir el yaşlı gözleri siler.

Şenlenir evimiz barkımız bizim.

Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze.

Kavuşuruz sonu gelmez gündüze.

Sapan taşlarının yanında füze,

Başka alemlerle farkımız bizim.

Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman.

Görürler nasılmış, neymiş kahraman.

Yer ve gök su vermem dediği zaman,

Her tarlayı sular arkımız bizim.

Gideriz, nur yolu izde gideriz.

Taş bağırda, sular dizde, gideriz.

Bir gün akşam olur, bizde gideriz.

Kalır dudaklarda şarkımız bizim.” diyen Âsım’ın nesli son sözü söyledi. Allah’ın izni ve inayetiyle, karşısına çıkarılan her türlü belaya, musibete karşı sarsılmadan dimdik ayakta duran, fırtınalara, tufanlara, fecr fecr üzerine yükselen dalgalara göğüs geren, göreve geldiği 2002 yılından beri hiçbir karanlık odağa, hiçbir kirli hesaba eyvallah etmeyen, yüz yıllardır bu toprakların ihtiyacı olan, liderliğin ayan beyan tecellisi olan Recep Tayyip Erdoğan, onun ak kadroları ve siz milletvekilleri, milletin vekilleri görevde oldukça son sözü hep bu millet söyleyecektir.

Kendisini ihanetin en ağababası görenlerin ve onun arkasındaki karanlık sistemin kırk yıl hazırlandıkları bir saldırı bu ülke tarafından 24 saati bulmadan bertaraf edilmiştir. Şu saatten sonra düşünmesi gereken de korkması gereken de titremesi gereken de onlardır. Çünkü biz ölene kadar buradayız, ölene kadar da mücadele etmeyi şeref kabul ediyoruz. Çok şükür ki bizim kaybedeceğimiz tek şey canımızdır ve biz canımızı hak uğruna kaybettiğimizde Resulullah’a komşu olacağımıza inanan bir dinin mensuplarıyız. Bu inançtan daha üstün bir inanç, bu iradeden daha üstün bir irade, daha üstün bir plan ve daha üstün bir güç ancak Allah’ın iradesi, Allah’ın planı ve Allah’ın gücüdür diyorum ve aziz kardeşlerim.

Allah bizimledir diyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yılmaztekin.

Gündem dışı üçüncü söz millet demokrasi nöbetindeyken yapılan antidemokratik uygulamalar hakkında söz isteyen Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’ya aittir.

Buyurun Sayın Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, millet demokrasi nöbeti tutarken yapılan antidemokratik uygulamalara ilişkin gündem dışı konuşması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, bugünkü konuşmamın konusu millet demokrasi nöbeti tutarken yapılan antidemokratik uygulamalardır. Aldanıp, ahmaklaşıp burnunun dibindeki tehlikeyi görmeyen ya da daha kötüsü görmezden gelen yöneticilerin derhâl istifa etmesi gerektiğine inanan tüm milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Mersin’de, Tarsus’ta, Erdemli’de, Anamur’un Abanoz Yaylası’ndaki vatandaşlar diyor ki: “Atatürkçü, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya kalkışan cemaate karşı demokrasimizi savunmak için her gün nöbet tutuyoruz. Bu telaşlı, hayati nöbetimizi fırsat bilen birileri Ankara’da demokrasinin “d”sine bile yakışmayacak işler yapıyor. 12 Eylül askerî darbesinde yaşananlara âdeta rahmet okutacak işler yapılıyor. Antidemokratik olağanüstü hâl düzenlemelerine güvenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi yani halkın iradesi yok sayılarak 3 tanecik kanun hükmünde kararnameyle devlet yeniden yapılandırılıyor. Bu antidemokratiktir. Bu KHK’larla üniversiteler kapatılıyor, açılıyor. Askerî hiyerarşi kökten değiştiriliyor. Askerî liseler ‘Cemaat sızdı, darbeye zemin hazırlanıyor.’ diyerek bu bahaneyle kapatılıyor.” ve vatandaş soruyor: “Madem öyle her türlü kumpası kuran hâkim, savcı ve polisleri barındıran Adalet Bakanlığını da kapatacak mısınız? Emniyeti kapatacak mısınız? İmam-hatip lisesini bitirip cemaatçi polis, savcı, hâkim olunuyor diye imam-hatip liselerini de kapatacak mısınız?” “İmam-hatipliden terörist çıkmaz.” diyordunuz, “FET֒nün kaçta kaçı imam-hatipli, bunun hesabını verecek misiniz?” diyor. Yine vatandaş soruyor, diyor ki: “77 bin kamu görevlisini bir çırpıda açığa aldınız, hepsini fişlemişsiniz. Yaklaşık 10 bin kişiyi tutukladınız, hepsini fişlemişsiniz. 30 bin pasaportu bir dakikada iptal ettiniz, hepsini fişlemişsiniz. Hukuk ve yargıyı işlevsiz hâle getirdiniz. Sonuçta, devlete kinli, hukuktan yoksun, mağdur, yüz binlerce kişilik bir kitle yarattınız.”

Saydığım bu uygulamalar gösteriyor ki hainler tarafından yapılan kalkışma fırsat kabul edilerek devletin tüm kurumları bir tek kişiye bağlanmaya çalışılmaktadır. Bunun adı otoriterleşmedir. Devlet yerine bir kişiye aidiyet ile FET֒ye aidiyet arasında demokrasi açısından hiçbir fark yoktur. Vatandaş diyor ki: “Evet, biz darbeyi engelledik ama sanki cunta iktidarda.” Akıllı Anadolu insanı diyor ki: “Sorunlar, onları yaratanlar tarafından çözülemez. Biri halkı aldatmaya çalışıyor ama kim?” Vatandaşımız yine soruyor, diyor ki: “Benim çocuğum çalışkan, zeki, soru çalmadan öğretmenlik kazandı. Okumaya gitti, yurt çıkmadı, devlet çocuğuma yurt yapmadı, ben de ev tutamadım. Bir cemaatçi ‘Gel sana yardım edelim.’ dedi. Bir de baktık ki bu cemaatçiler Cumhurbaşkanıyla, Başbakanla, bakanlarla kol kola, televizyonlarda herkese el sallıyorlar, içli dışlılar. Biz de bunlara güvendik, onlardan zarar gelmez diye yardımlarını kabul ettik. Ben suçluysam, çocuğum suçluysa, devleti yönetenler, devlet büyükleri neden serbest, neden suçsuz?”

Dün Mezitli’de, Davultepe’de bir işsiz baba bana “Çocuğum üniversiteyi kazandı. Okutmak için her yere başvurdum, burs istedim, asla burs çıkmadı. Biri çıktı, ‘Size yardım ederiz.’ dedi, biz de büyüklerimizin işaret ettiği bu yere gittik. Şimdi benim çocuğum gözaltında, bunun hesabını kim verecek?” diyor. Yine diyorlar ki: “Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmaya çalışan, cemaate her istediğini veren, memleketi parsel parsel satanların meydanlarda bayrak sallayarak demokrasi nöbeti tuttukları ve bizi de çağırdıkları bir ortamda benim çocuğum neden içeride? Neden demokrasi katlediliyor?”

Değerli arkadaşlar, devlet adamlığında maharet darbeden, musibetten ganimet çıkarmakta değil, demokrasi çıkarmaktadır. Kaostan kurtuluş, huzur ve refahımız Atatürkçü değerleri özümsemekten geçer; 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı yasaklamaktan geçmez.

Saygılarımla. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atıcı.

İç Tüzük'ün 59’uncu maddesine göre yapılan gündem dışı konuşmalar sona ermiştir.

Şimdi, elektronik sisteme girerek söz isteyen sayın milletvekillerine sırayla söz vereceğim.

İlk söz, Sayın Özkan...

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Denizli Milletvekili Cahit Özkan’ın, millî egemenliğe dayalı demokratik anayasanın, millî birlik ve beraberliğin anayasal metne dökülmesiyle yapılacağına ilişkin açıklaması

CAHİT ÖZKAN (Denizli) – Teşekkürler Sayın Başkan.

15 Temmuz hain FETÖ darbe teşebbüsünün yabancı işgal girişimi olduğu açıktır. Hain saldırıyı gören milletimiz, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla meydanlara, havalimanlarına akın etmiş, göğsünü siper ederek ülkemize sahip çıkmıştır; vatan savunmasının, birlik ve beraberliğin ne demek olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.

Milletimizin 15 Temmuzda ortaya koyduğu millî birlik ve beraberlik 18 Mart, 30 Ağustos, 19 Mayıstan farklı olmayan millî bir gündür. Millî irade nöbetleri tutan aziz milletimiz, bir taraftan hain FETÖ üyelerinin kamu kurumlarından tek tek ayıklanarak milletin yargısı önünde hesap sorulmasını isterken diğer taraftan da demokrasimizi bu tür hain saldırılara karşı kapatacak yeni anayasa talep etmektedir. Millî egemenliğe dayalı demokratik anayasanın işte bu millî birlik ve beraberliğimizin anayasal metne dökülmesiyle yapılacağını ifade eder, Gazi Meclisi ve Milletimizi saygıyla selamlarım.

BAŞKAN – Sayın Özdemir...

2.- İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir’in, Cumhurbaşkanını ve Hükûmeti idam cezası konusunda daha duyarlı olmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

SİBEL ÖZDEMİR (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Türkiye, Avrupa’nın en önemli kurumlarından Avrupa Konseyinin 47 ülkesinden biridir ve idam cezasını kaldıran 44 Avrupa Konseyi ülkesi arasında yer almaktadır. 2005 yılında imzalanan ve kanun niteliğinde sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13’üncü Ek Protokolü’yle savaş hâli dâhil olmak üzere her koşulda ölüm cezasını kaldırmıştır. Cumhurbaşkanı ve Hükûmet yetkilileri idam cezasıyla ilgili tutumları hakkında açıklamalarda bulunmaktadır. Anayasa’mıza göre kanun niteliğinde sayılan 13’üncü Protokol’den çekilmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda Türkiye, Avrupa Konseyi üyeliğinden ve Avrupa değerleriyle bütünleşmesinden vazgeçmek durumunda kalacaktır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanını ve Hükûmeti bu konuda daha duyarlı olmaya davet ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

3.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, olağanüstü hâlin gerekli kılmadığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarılmasının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, kanun hükmünde kararnamelerin düzenleme alanları Anayasa’mızın 121’inci maddesinin üçüncü fıkrası, 122’nci maddesinin ikinci fıkrası gereğince olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularla sınırlıdır. Olağanüstü hâlin gerekli kılmadığı konuların olağanüstü hâlle, kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi olanaksızdır. Olağanüstü hâlin gerekli kılmadığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarılması Anayasa’mıza, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır. Siyasi iktidarın bu alanda düzenleme yapması gerektiğini, bunun dışındaki düzenlemelerin masum olan insanları da mağdur ettiğinin bilinmesini arz eder, saygılarımı sunarım.

BAŞKAN – Sayın Gürer…

4.- Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in, askerî okullarda öğrenci olan ve kalkışmada yer almayan, mezuniyetine kısa bir süre kalan onca öğrencinin ciddi mağduriyet yaşadığına, açığa alma ve tutuklamaların çok hassas yapılması ve mağduriyetlere yol açılmaması gerektiğine ilişkin açıklaması

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Teşekkürler Sayın Başkan.

15 Temmuz cemaat darbe kalkışmasının ardından kanun hükmündeki kararnameyle askerî okullar kapatıldı. Bu okullarda öğrenci olan ve kalkışmada yer almayan ve mezuniyetine kısa bir süre kalan onca öğrenci ciddi mağduriyet yaşadığını bildirmektedir. Öğrenciler “Bizi devletimiz, MİT araştırsın. Devletimize bağlı olan ve hizmet için bu okulda okuyan bizlere okullarımızdan mezun olma hakkı tanınsın ve orduda görev alalım.” istiyorlar. Bu arada kurunun yanında yaşın da yanmaması için her açığa alma ve tutuklamaların çok hassas yapılması ve mağduriyetlere yol açılmaması gereklidir. Çok sayıda aldığımız başvuruda vatandaşlarımız bu konuda şikâyetlerini iletmektedir. Bu anlamda daha hassas davranılmasının gerekliliğini belirtiyor, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Altaca Kayışoğlu…

5.- Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu’nun, 30 Ağustos 1922 tarihinin, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin kazanıldığı, topraklarımızın işgalcilerden geri alındığı bir tarih olduğuna ve Zafer Bayramı’nı kutlamak için meydanları coşkuyla dolduracaklarına ilişkin açıklaması

NURHAYAT ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa) – Teşekkür ediyorum.

30 Ağustos 1922 tarihi, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelemizin kazanıldığı, topraklarımızı işgalcilerden geri aldığımız bir tarihtir. Dolayısıyla, bugünü kutlamak bu topraklarda özgürce yaşayan herkesin boynunun borcudur. Bağımsızlık mücadelesini verirken Mustafa Kemal Atatürk nasıl kimseden izin almadıysa, cumhuriyet çocukları olan bizlerin de Zafer Bayramı’nı kutlamak için kimseden izin almayacağını ve meydanları coşkuyla dolduracağımızı Hükûmet yetkililerine buradan duyuruyorum.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Arık…

6.- Kayseri Milletvekili Çetin Arık’ın, darbecilerin en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğine, bu sürecin sağlıklı bir şekilde sonuçlanmasının, masum insanların mağdur edilmemesinin en büyük temennisi olduğuna ve FET֒yle bağlantısı tespit edilen siyasiler olup olmadığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

ÇETİN ARIK (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Türkiye 15 Temmuz tarihinde ciddi bir badireyi geride bıraktı. Bu sürecin ardından binlerce kişiye kamudaki işlerinden el çektirildi. İş adamlarına, bürokratlara yönelik gözaltılar var. Elbette darbeciler en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde sonuçlanması ve masum insanların mağdur edilmemesi en büyük temennimizdir.

Diğer yandan, kamu personelinden generaline, bürokratlarından iş adamlarına binlerce kişinin içinde olduğu bu süreçte siyasetin de mercek altına alınması gerekiyor. Demokrasimizin taçlandırılması ve bu acıların bir daha yaşanmaması için varsa siyasetin içindeki örgüt mensuplarının da temizlenmesi gerekiyor.

Sayın Başbakana sormak istiyorum: Yapılan çalışmalar neticesinde FET֒yle bağlantısı tespit edilen siyasiler var mı? Varsa bunlar hakkında ne zaman ve nasıl bir işlem yapılacak, bu konuda nasıl bir yöntem izlenecek?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Şeker…

7.- İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in, kapatılan askerî okullar ile kışlaların arazilerinin korunması gerektiğine ilişkin açıklaması

ALİ ŞEKER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bu askerî okullar ve kışlaların arazileriyle ilgili ciddi spekülasyonlar var. Şehirlerin nefes alabildiği nadir alanlardan bazıları bu askerî alanlar ve mimari olarak da özel dokuya sahip askerî okullar. Bunların mutlaka korunması gerekiyor. Zaten şehirler yaşanılamaz hâle geldi. “İyi ki askeriye var ve bunlar burada korunmuş.” dediğimiz alanları yarın yüksek binalarla mı kaplı olarak göreceğiz? Bunun mutlaka engellenmesi gerekiyor, bu konuda doyurucu bir açıklama yapılması gerekiyor.

Çok sayıda imam “Fethullah Terör Örgütü’ne üye” diye açığa alınıyor. Bu yüzden biz camileri ve Diyaneti kapatalım mı diyoruz? Bu ne kadar sağlıklı bir mantık olursa askerî kışlaları da kapatmak aynı şekilde sağlıksız bir yaklaşımdır diye düşünüyorum.

Büyükşehir belediyelerinin parsel parsel arazilerini verip bunlara okul yaptırdığı yerlerle ilgili hiçbir soruşturma yapmayı düşünüyorlar mı, bunu da öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Arslan…

8.- Denizli Milletvekili Kazım Arslan’ın, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kutlanmayacağı kararına şiddetle karşı çıktığına ilişkin açıklaması

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Millî Savunma Bakanına soruyorum: FET֒cülerin darbe girişimi Parlamentonun ve halkımızın dik duruşuyla önlenmiştir. FET֒cüleri temizlemek için olağanüstü hâl ilan edilmiştir. Tehlike var denilerek sokaklarda vatandaşlarımızın toplanması istenmiştir. Meydanlarda şarkılarla, türkülerle kutlamalar yapılmaya devam edilmektedir. Saray ve köprü açılışları yapılmış, her türlü etkinlik yapılmaya devam edilmektedir. Durum böyle olmasına rağmen, değişik bahaneler üretilerek şimdiye kadar ulusal bayramlarımızın kutlamaları engellenmeye çalışılmaktadır. Şimdi de 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kutlanamayacağı Millî Savunma Bakanınca açıklanmıştır. Bu karara şiddetle karşı çıkıyoruz ve kaldırılmasını istiyoruz. Bu yanlış karar, bizim ortak paydamız olan ulusal bayramlarımızın kutlama katılımlarını azaltacak, darbe girişimcilerini mutlu edecektir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Atıcı…

9.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Bingöl’de şehit düşen polislere Allah’tan rahmet dilediğine, Fethullah cemaatinin 2010 yılında KPSS sorularını çalıp yakınlarına vermesiyle ilgili soruşturmanın yıllarca sümen altı edildiğine ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Dün Bingöl’de şehit düşen polislerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve halkımıza başsağlığı diliyorum. Gördüğünüz üzere, ülkemiz hâlâ yönetilemiyor, âdeta savruluyor.

Değerli arkadaşlar, din maskeli Fethullah Cemaati, KPSS sorularını 2010 yılında çalıp yakınlarına verdi. Halkın çocukları işe giremedi. Soruşturma, yıllarca, “Bana lazım olur, hele bekleyelim.” anlayışıyla sümen altı edildi. Buna sebep olanları bulalım ama muhtaç duruma düşürülen suçsuz Anadolu çocuklarını da aynı kefeye asla koymayalım.

Son on dört yıldan sorumlu Erdoğan “Ne yazık ki ciddi manada yanılgıya düşmüşüz, Allah bizi affetsin.” diyebiliyor. Bu nasıl olur? Allah’ın affetmesi veya etmemesi, öbür dünyadaki bir hesaptır. Halkımız için önemli olan, bu dünyadaki hesaptır ve bu hesap, bu dünyada, elbette Cumhuriyet Halk Partisi tarafından sorulacaktır.

BAŞKAN – Sayın Kayan…

10.- Kırklareli Milletvekili Türabi Kayan’ın, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında görevden el çektirilenlerin durumuna ilişkin açıklaması

TÜRABİ KAYAN (Kırklareli) – Sayın Başkan, 15 Temmuzda yapılan darbe girişimi püskürtülmüş, büyük bir tehlike atlatılmıştır. Darbe girişimi, toplumumuzda büyük bir endişe yaratmıştır. Bu endişe ortamından yararlanarak bulanık suda balık avlamak, cadı avına çıkmak gibi eylemlere tevessül etmek başka bir tehlikeyi doğurur. Bu tarz soruları insanlarımız sormaya başlamışlardır. Yaklaşık 1.600 dekanın istifasını istemek ne demek oluyor? 60 bin memura görevden el çektirildi. Bu insanların hepsi paralelci mi? Paralelci iseler eğer, bu makam ve mevkilere bunları kimler getirdi? Bulundukları makamlara getirenlerin suçları yok mu? Bu suçu işlediklerine göre, cezasız mı kalacaklar veya cezaları ne olacak?

İdamın konuşulduğu ülkemizde bunlar da konuşulmalıdır diyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Aydın…

11.- Bursa Milletvekili Erkan Aydın’ın, OHAL ilanı sonrasında FETÖ örgütüyle ilişkili olduğu gerekçesiyle okul, üniversite ve bazı iş yerlerinin kapatıldığına ancak bu okul ve iş yerlerinde çalışanların özlük hakları ve geleceklerinin düşünülmediğine ve mağduriyetlerin bir an önce giderilmesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

ERKAN AYDIN (Bursa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

OHAL ilanı sonrasında, FETÖ örgütüyle ilişkili olduğu gerekçesiyle, okul, üniversite ve bazı iş yerleri kapatılarak faaliyetleri durdurulmuştur ancak bu okul ve iş yerlerinde çalışanların özlük hakları ve gelecekleri düşünülmemiştir. Ayrıca, burada çalışanların birçoğuna cemaatle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen toplumda şüpheli gözüyle bakılmaktadır. Seçim bölgem Bursa’da eğitim veren bazı okulların öğretmenleri de bu mağdurlardan bir tanesidir. Çağdaş, laik, bilimsel eğitimden yana olan genç, idealist öğretmenler sadece okullarının kapatılması yüzünden işsiz kalmışlardır. Hiçbir suçu olmayan ve masum bu öğretmenlerin sicillerine hiçbir leke gelmemesini ve mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesini, Millî Eğitim Bakanlığının bu konuyu dikkate almasını talep ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın İrgil…

12.- Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil’in, darbe girişimi sonrasında siyasiler ve yöneticiler hiçbir bedel ödemezken öğretmenlerin, memurların ve akademisyenlerin neyin bedelini ödediğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Darbe girişiminin ardından 20 bin kadar öğretmenin lisansının iptal edildiğini biliyoruz ve bu okullar kapatıldı. Sizlerin bir zaman övdüğü, büyüttüğü ve Millî Eğitim Bakanlığından ruhsatlı bu okullarda ekmek parası için zor koşullarda çalışan bu öğretmenlerin günahı nedir, suçu var mıdır? Siz bu darbecileri meşrulaştırıp büyütürken, överken bu okullarda çalışılmasını teşvik eden bu siyasiler, yöneticiler hiçbir bedel ödemezken öğretmenlerin, memurların ve akademisyenlerin neyin bedelini ödediğini öğrenmek istiyoruz.

BAŞKAN – Sayın Torun…

13.- Ordu Milletvekili Seyit Torun’un, askerî kışlaların şehir dışına taşınmasının son derece olumlu bir karar olduğuna ancak askerî alanların rant alanı olarak değil demokrasi ve özgürlük alanları olarak değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

SEYİT TORUN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

OHAL kapsamında alınan kararla askerî kışlaların şehir dışına taşınması son derece olumlu bir karardır. Ancak İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin en güzel ve en değerli arazilerinde bulunan bu askerî alanların ne olacağı sorusuyla baş başa kalınmıştır. Bu alanların imara açılarak iktidar sahiplerine veya yandaşlarına çıkar sağlayacak bir rant kapısı oluşturacağı kamuoyunda büyük bir endişe yaratmıştır. Darbe girişiminin bertaraf edilmesinde milletimizin verdiği büyük mücadele, muhalefet partilerinin de göstermiş olduğu kararlı duruş millî iradenin en önemli göstergesi olmuştur. Şimdi millî iradenin yok sayılarak devletin inşasında “Ben bilirim, ben yaparım.” düşüncesiyle hareket etmek millî iradeye yapılacak en büyük haksızlıktır. Bu alanlar rant alanı olarak değil, demokrasi ve özgürlük alanları olarak değerlendirilmelidir.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Akkuş İlgezdi…

14.- İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin, 30 Ağustos tarihinin, bir milletin makûs talihini yenerek ulus olma bilinciyle emperyalizmi Anadolu topraklarında hezimete uğrattığı tarih olduğuna ilişkin açıklaması

GAMZE AKKUŞ İLGEZDİ (İstanbul) – Sayın Başkan, teşekkürler.

Millî Savunma Bakanı dün 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinin yapılmayacağını, ortada kutlama atmosferi olmadığını açıklamıştır. Hatırlatmak isteriz ki 30 Ağustos, sıradan bir tarih değildir; 30 Ağustos, bir milletin makûs talihini yenerek ulus olma bilinciyle emperyalizmi Anadolu topraklarında hezimete uğrattığı tarihtir. 30 Ağustos, harap olmuş bir vatanın bitap düşmüş halkının esaret zincirini kırdığı şanlı tarihtir. 30 Ağustos, Nene Hatun’un, Onbaşı Halide’nin, Şerife Bacı’nın, Onbaşı Nezahat’in, Emir Ayşe’nin destanıdır. 30 Ağustos, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve binlerce kahraman evladının bizlere olan mirasıdır. Unutturmak isteyenler unutmasın ki

“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket bizim.

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.”

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İlgezdi.

Sayın Nurlu…

15.- Manisa Milletvekili Mazlum Nurlu’nun, darbe önlenmiş olsa da ekonomik sonuçlarının ağır olduğuna ve tarım sektörünün yaşadığı sıkıntıları aşmak için ihracat imkânlarını artıran, teşvik sistemini geliştiren ek önlemlerin alınması gerektiğine ilişkin açıklaması

MAZLUM NURLU (Manisa) – Sayın Başkan, Gümrük ve Ticaret Bakanı FETÖ terör örgütü tarafından laik demokrasiye karşı girişilen 15 Temmuz darbe girişiminin ülkeye faturasının 300 milyar lira olduğunu açıklamıştır. Darbe önlenmiş olsa da ekonomik sonuçlarının daha ağır olduğu ortaya çıkmıştır. Turizm sektörü ve tarımsal ihracat büyük zarar görmüştür. Bundan en fazla zararı da çiftçiler görmüştür. Ürün fiyatları dip yapmış, toplama maliyetinin bile altında kalmıştır. Darbe öncesi yapılan ürün satış sözleşmeleri çöpe atılmış, maalesef çiftçi ürünü yarı fiyatına satmak zorunda kalmıştır.

Çiftçi bir milletvekili olarak tarım sektörünün yaşadığı sıkıntıları aşmak için ihracat imkânlarını artıran, teşvik sistemini geliştiren ek önlemlerin alınması gerektiğini belirtiyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Nurlu.

Millî Savunma Bakanı Sayın Fikri Işık’ın da söz talebi vardır. İç Tüzük’ün 60’ıncı maddesi çerçevesinde Sayın Bakana yerinden bir dakika süreyle söz veriyorum.

Buyurunuz Sayın Bakan.

16.- Millî Savunma Bakanı Fikri Işık’ın, açıklamasının 30 Ağustos törenlerinin yapılması veya yapılmamasıyla ilgili olmadığına, törenlerde askerî araçların gösteri yapmayacağına yönelik olduğuna ilişkin açıklaması

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI FİKRİ IŞIK (Kocaeli) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum. Milletvekili arkadaşlarımıza da yaptıkları katkılar dolayısıyla teşekkür ediyorum.

15 Temmuz gecesi yaşananlar, 30 Ağustos ruhunun bir yansımasıdır, aynı ruha milletimizin sahip olduğunun en güzel göstergesidir. 30 Ağustos törenleriyle ilgili benim açıklamam, sadece 30 Ağustos törenlerindeki geçitlerde askerî araçların kullanılmayacağına yöneliktir. Kastım 30 Ağustos törenlerinin yapılması veya yapılmaması değildir. Onu Hükûmet ve idare değerlendirecektir. Ancak, 15 Temmuz gecesi yaşanan ve yavrularımızda, gençlerimizde hâlâ bir travma olarak devam eden uçakların alçak uçması, tankların sokaklara çıkması gibi görüntüler nedeniyle oluşan travmadan dolayı bu 30 Ağustos törenlerinde askerî araçların gösteri yapmayacağını kastettim. Bütün milletvekili arkadaşlarım ve sizler aracılığıyla…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI FİKRİ IŞIK (Kocaeli) - Sayın Başkanım, müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan, süreniz bitti efendim.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI FİKRİ IŞIK (Kocaeli) – Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, önergeleri ayrı ayrı okutacağım.

İkinci sırada okutacağım Meclis araştırması önergesi 500 kelimeden fazla olduğu için önerge özeti okunacaktır ancak önergenin tam metni Tutanak Dergisi’nde yer alacaktır.

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Antalya Milletvekili Çetin Osman Budak ve 22 milletvekilinin, koruma altındaki alanlarda oluşan daralma ve tahribatın boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Millî park, doğal sit alanı ve özel çevre koruma bölgesi gibi koruma altındaki alanların plan değişiklikleriyle yapılaşmaya açılmasının bu alanlarda oluşturduğu tahribatın boyutlarının araştırılması ve koruma altındaki alanları geleceğe taşıyacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98, TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri kapsamında Meclis araştırması açılması konusunda gereğini arz ederiz.

1) Çetin Osman Budak                        (Antalya)

2) Gülay Yedekci                                                      (İstanbul)

3) Gürsel Erol                                                          (Tunceli)

4) Bülent Öz                                                             (Çanakkale)

5) İrfan Bakır                                                           (Isparta)

6) Mehmet Gökdağ                             (Gaziantep)

7) Musa Çam                                                            (İzmir)

8) Kazım Arslan                                                        (Denizli)

9) Mazlum Nurlu                                                       (Manisa)

10) Niyazi Nefi Kara                          (Antalya)

11) Ali Şeker                                                            (İstanbul)

12) Mevlüt Dudu                                                       (Hatay)

13) Cemal Okan Yüksel                                             (Eskişehir)

14) Nurhayat Altaca Kayışoğlu                                  (Bursa)

15) Kadim Durmaz                                                    (Tokat)

16) Mahmut Tanal                                                     (İstanbul)

17) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

18) Şenal Sarıhan                                                    (Ankara)

19) Barış Karadeniz                           (Sinop)

20) Namık Havutça                             (Balıkesir)

21. Onursal Adıgüzel                          (İstanbul)

22. Devrim Kök                                                         (Antalya)

23. Aydın Uslupehlivan                                             (Adana)

Gerekçe:

Türkiye, binlerce yıllık tarihî geçmişine ev sahipliği yapan alanlar ile eşsiz doğal güzellikleri ve biyolojik çeşitliliğini koruyarak geleceğe taşımak için yasal düzenlemeler yapmış, farklı koruma statüleri belirlemiştir. Bu kapsamda, Türkiye genelindeki 2.742 farklı alan millî park, tabiat parkı, sulak alan, doğal sit alanı ve özel çevre koruma bölgesi gibi 13 farklı statü altında korumaya alınmıştır.

Tarihî doku ve doğal yapının bozulmadan geleceğe taşınabilmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak, son yıllarda imar ve madencilik faaliyetleri dolayısıyla başta 100’ü aşkın koruma alanına ev sahipliği yapan Antalya olmak üzere pek çok bölgedeki koruma alanlarında ciddi tahribatların oluştuğu gözlenmektedir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığının verilerine göre, Türkiye genelinde kara ve deniz üzerindeki (doğal sit alanları ve özel çevre koruma bölgeleri dâhil) korunan alanlar 2013 yılında 7 milyon 883 bin 551 hektara ulaşırken bu rakam 2014 yılı sonunda 5 milyon 722 bin 474 hektara gerilemiştir. Korunan alanların ülke topraklarına oranı yüzde 10,11'den, yüzde 7,34'e düşmüştür.

Antalya sınırları içindeki Phaselis Antik Kenti, Olimpos Beydağları Millî Parkı, Köprülü Kanyon Millî Parkı, Kaş Kekova ve Patara Özel Çevre Koruma Bölgesi gibi alanlar turizm ve enerji faaliyetlerinin hedefindedir. Ayrıca, son günlerde Türkiye'nin en özel plajlarına sahip Kaş'ın betonlaşmasına yol açacak plan değişiklikleri kamuoyunda tartışılmaktadır.

Kaş Belediyesi ve Antalya Büyükşehir Belediyesi, Kaş Kekova Özel Çevre Koruma Bölgesi ile üçüncü derece doğal sit alanı olan Kaş Çukurbağ Yarımadası'nın bazı bölgelerini kapsayan alanların turizm tesisleri için imara açılmasını istemektedir. İki belediye Kaş'ı betonlaştıracak plan değişimini "Turizm alanı olarak planlama konut alanı olarak planlamaya göre daha düşük emsalle olacaktır." gibi bir gerekçeyle savunurken söz konusu bölgede korunması gerekli zeytinliklerin statülerinin de inşaat yapılabilmesi için bir günde değiştirildiği bildirilmektedir.

Kaş'ta zeytinlik, doğal sit alanı ve özel çevre koruma bölgesi olarak koruma altına alınmış alanların imara açılmasına dönük girişimler koruma mevzuatının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Bu durum koruma mevzuatının daha etkin bir hâle getirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenlerle; başta Antalya olmak üzere koruma altındaki alanlarda oluşan daralma ve tahribatın boyutlarının araştırılması, koruma altındaki alanların gerçekten korunmasını sağlayacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılması gerekli görülmektedir.

2.- Burdur Milletvekili Mehmet Göker ve 24 milletvekilinin, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287) (x)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gerekçesi ekte sunulan, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının nedenlerinin araştırılması, bu kapsamda oluşturulması gereken politikaların ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98’inci ve Meclis İçtüzüğü'nün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.

1) Mehmet Göker                                                          (Burdur)

2) Aylin Nazlıaka                                                          (Ankara)

3) Ali Haydar Hakverdi                                                  (Ankara)

4) Ömer Süha Aldan                                                      (Muğla)

5) Engin Özkoç                                                             (Sakarya)

6) Aydın Uslupehlivan                                                   (Adana)

7) Gürsel Erol                                                               (Tunceli)

8) Gülay Yedekci                                                          (İstanbul)

9) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                          (İstanbul)

10) Bülent Öz                                                               (Çanakkale)

11) Mehmet Gökdağ                                                      (Gaziantep)

12) Musa Çam                                                              (İzmir)

13) Kazım Arslan                                                          (Denizli)

14) Niyazi Nefi Kara                                                     (Antalya)

15) Mazlum Nurlu                                                         (Manisa)

16) Ali Şeker                                                                (İstanbul)

17) Mevlüt Dudu                                                           (Hatay)

18) Cemal Okan Yüksel                                                 (Eskişehir)

19) Nurhayat Altaca Kayışoğlu                                       (Bursa)

20) Kadim Durmaz                                                        (Tokat)

21) Mahmut Tanal                                                         (İstanbul)

22) Haydar Akar                                                           (Kocaeli)

23) Çetin Osman Budak                                                 (Antalya)

24) Şenal Sarıhan                                                         (Ankara)

25) Barış Karadeniz                                                       (Sinop)

Özet gerekçe:

Dünyada ve ülkemizde gelecek kuşakları tehdit edebilecek en önemli problemlerden biri çevre sorunları olarak görünmektedir. Nitekim, hızlı bir şekilde artan dünya nüfusu, sağlıksız kentleşme, plansız sanayileşme, karada ve denizde yapılan nükleer denemeler, verimi azamiye yükseltmek amacıyla bilinçsizce kullanılan tarım ilaçları ve her türlü kimyasal maddelerin serbestçe kullanımı çevre kirliliğinin en önemli nedenleri olmuş ve bu çerçevede çok önemli çevre sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak kirlenen hava, su ve toprak canlıların yaşamını olumsuz yönde etkileyecek boyutlara ulaşmış durumdadır. AKP hükûmetleri, iktidarda oldukları on üç yıl boyunca ülkemizde yaşanan çevre sorunları karşısında duyarsız kalmışlar ve bir türlü yaşanan sorunlara çözüm üretememişlerdir.

Türkiye'de çevre sorunlarının başında su kirliliği gösterilmektedir. Her çeşit su kirliliği, kirliliğin bulunduğu havzanın çevresinde veya içinde yaşayan tüm canlılara zarar verdiği gibi, çeşitli türlerin ve biyolojik toplulukların yok olmasına ortam hazırlar. Türkiye, su kaynakları açısından dünyanın şanslı ülkelerinden biri olmasına rağmen söz konusu kirlilik, tarımsal etkinliklerle, sanayi etkinliklerle ve yerleşim yerleriyle bağlantılı olarak artmaktadır. Bu durum karşısında su kaynaklarına ulaşan sanayi atıkları, kimyasal ve radyoaktif maddeler doğanın dengesini ciddi bir biçimde bozmaktadır.

Öte yandan, hava kirliliği de ülkemizin önemli çevre sorunlarından birisidir. Türkiye'de hava kirliliğinin başlıca kaynakları arasında evsel ısınma, sanayi işletmelerinin faaliyetleri, egzoz gazı emisyonu ve termik santrallerin faaliyetleri gösterilebilir. Ülkemizde özellikle büyük şehirlerde kalitesiz yakıt kullanımından dolayı hava kirliliği ciddi boyutlara ulaşmıştır.

Kirli havanın içerdiği zehirli gazların neden olduğu asit yağmurları ve kirletici gazların toprakta birikmesi, çeşitli yollarla kirlenen sularla sulanan toprağın kirlenip yapısının bozulması, tarımda kullanılan ilaçlar ve yapay gübrelerin bilinçsiz kullanımıyla uzun süre bozulmadan kalabilen katı atıkların gerekli süreçlerden geçirilmeksizin depolanması gibi etkenler toprağı kirletmekte ve hatta kullanılmaz duruma getirmektedir.

Gürültü kirliliği, teknolojideki gelişmeler ve buna bağlı olarak yaşam biçiminde oluşan değişiklikler sonucu insanoğlunda olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Standart Örgütünün normal saydığı gürültü düzeyi 58 desibel olmakla birlikte, insan sağlığına 90 desibelin üzerindeki gürültülerin zararlı olduğu ve 140 desibeli aşan gürültülerin ise ciddi beyin tahribatına neden olduğu belirtilmektedir.

Tarımsal ilaçların çevreye olan etkileri de hızla artan nüfusun gıda ve beslenme ihtiyacını karşılamak ve daha fazla ürün alabilmek adına negatif yönde artmaktadır. Nitekim bitkilerde ve toprakta bulunan ilaç kalıntıları yağmur sularıyla ilaç endüstrisi artıklarının akarsulara karışması ile boş ambalaj kaplarının akarsularda yıkanması veya gelişigüzel çöplere atılması yoluyla tarım ilaçları doğadaki su sistemine dâhil olmaktadır.

Öte yandan, madencilik faaliyetlerinin sonlandırıldığı alanların çevreyle uyumlu hâle getirilmesi veya doğaya yeniden kazandırılma işine ait usul ve esaslar 2010 yılı 27471 sayılı Madencilik Faaliyetleri ile Bozulan Arazilerin Doğaya Yeniden Kazandırılması Yönetmeliği’ne göre yapılmaktadır.

Diğer taraftan, hidroelektrik santrallerinin (HES) kurulum aşamasından yapım aşamasına kadar çevreye birçok zararı olduğu bilinmektedir. Nitekim tesislerin kurulumu aşamasında oluşan inşaat artıkları ve molozlar firmalar tarafından önemsenmemekte ve yeteri kadar temizlenmemektedir.

Bu çerçevede, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının nedenlerinin araştırılması, bu kapsamda oluşturulması gereken politikaların ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98 ve Meclis İçtüzüğü'nün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.

3.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve 22 milletvekilinin, belediye başkanlarının mal varlıklarının ve mal varlıklarında usulsüz artış olup olmadığının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/288)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Anayasa’nın 127’nci maddesine göre mahallî idareler il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları gene kanunda gösterilen seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişilikleridir. Mahallî idarelerin bütünü içinde 5393 sayılı Kanun’a göre kurulan ve faaliyet gösteren belediyeler önemli bir yere sahiptir.

Son dönemde medyada büyük bir kampanya yürütülerek CHP'li belediye başkanları hakkında kamuoyunda olumsuz algı yaratılmaya çalışılmaktadır. Çeşitli basın organlarının bilinçli haberleriyle belediye başkanlarının usulsüzlük yaptığı ve haksız kazanç sağladığı ve mal varlıklarına ilişkin artışın haksız olduğuna dönük yayınlar yapılmaktadır. Bu haberler basında sürekli yer almasına karşın cumhuriyet savcıları ve İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından konuyla ilgili araştırma ve soruşturma yürütülmesi konusunda çekingen davranılmaktadır. Bu durum karşısında CHP'li belediye başkanları kendileriyle ilgili iddiaları araştırmak üzere adli makamlara başvurmaktadır.

CHP başta olmak üzere muhalefet partilerine mensup belediye başkanları zor şartlar altında kamuya hizmet götürmeye çalışmakta, bu konuda iktidar tarafından son on üç yıldır baskı ve yıldırma politikalarına maruz kalmaktadır. Zaman zaman bu politikalar neticesinde belediye personelinden daha fazla müfettişin aylarca belediye hesaplarını incelemesi dahi söz konusu olabilmektedir. Yine kamuoyunca bilinmektedir ki İçişleri Bakanlığı, söz konusu CHP'li belediyeler olduğu zaman soruşturma izni vermekte tereddüt etmemekte ve Bakanlık yetkilileri en fazla mesaiyi CHP'li belediyelerde yapmaktadırlar. Buna karşın bugüne kadar en ufak bir yolsuzluk dosyasına dahi rastlanmamış, bu belediyeler her alanda alınlarının akıyla bu soruşturmalardan çıkmışlardır.

Bununla beraber, özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında çeşitli iddialar gündeme getirilmiş, bu konuyla ilgili seçimler sonrasında açıklama yapılacağı söylenmiş ve bugüne kadar hiçbir işlem yapılmamıştır. Bugüne kadarki uygulamalara bakıldığında AKP'li belediyeler hakkında yolsuzluk iddiaları gündeme geldiğinde İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturma izni verilmeme noktasında gayret gösterildiği görülmektedir. Geçmişte Adıyaman ve Kayseri başta olmak üzere birçok ciddi iddialar söz konusu olmasına rağmen yeterli bir soruşturma yapılmamış, konu sümen altı edilmiştir.

Bu durum kamu vicdanını ve toplumsal adalet anlayışını zedelemektedir. İktidar veya muhalefet, hangi partiye mensup olursa olsun belediyelerin hukuka uygun bir işleyiş içinde olması, kamu kaynaklarını kullanırken hak ve hukuktan ayrılmaması ve her bir yurttaşımızın vergilerinin doğru şekilde kamu hizmeti için kullanıldığından emin olması gerekmektedir. Bu nedenle kamuoyunda gazeteler üzerinden yürütülen kampanyalarla değil, TBMM çatısı altında gerçekten adil ve dürüst biçimde tüm Türkiye'deki belediye başkanlarının göreve gelişlerinden bugüne mal varlıklarındaki artışın incelenmesi gerekmektedir.

Bu nedenlerle belediye başkanlarının mal varlıklarının incelenerek mal varlıklarında usulsüz artış olup olmadığının araştırılması için Anayasa’nın 98’inci ve TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddelerine göre Meclis araştırma komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz.

1) Veli Ağbaba                                                         (Malatya)

2) Tekin Bingöl                                                         (Ankara)

3) Şenal Sarıhan                                                      (Ankara)

4) Cemal Okan Yüksel                                               (Eskişehir)

5) Tahsin Tarhan                                                      (Kocaeli)

6) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                      (İstanbul)

7) Ali Şeker                                                              (İstanbul)

8) Çetin Arık                                                            (Kayseri)

9) Gülay Yedekci                                                      (İstanbul)

10) Mevlüt Dudu                                                       (Hatay)

11) Nurhayat Altaca Kayışoğlu            (Bursa)

12) Aylin Nazlıaka                             (Ankara)

13) Mehmet Gökdağ                           (Gaziantep)

14) Kadim Durmaz                             (Tokat)

15) Mahmut Tanal                              (İstanbul)

16) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

17) Aydın Uslupehlivan                                             (Adana)

18) Çetin Osman Budak                                            (Antalya)

19) Ahmet Akın                                                         (Balıkesir)

20) Namık Havutça                             (Balıkesir)

21) Onursal Adıgüzel                         (İstanbul)

22) Devrim Kök                                                        (Antalya)

23) Melike Basmacı                            (Denizli)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki ön görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Sayın Demirel, söz talebiniz olduğunu görüyorum.

60’ıncı madde çerçevesinde bir dakika süreyle söz veriyorum.

Buyurunuz.

IV.- AÇIKLAMALAR (Devam)

17.- Diyarbakır Milletvekili Çağlar Demirel’in, olağanüstü hâli yasal olarak inşa etmeden fiilî olarak uygulayan Hükûmetin bugün aynı uygulamaları Kürt illerinde bir sıkıyönetim tarzına çevirdiğine ve haksız ve hukuksuz yaşanan bu uygulamalara bir an önce son verilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, 15 Temmuz darbesiyle birlikte, bu uygulamaların yeniden gözden geçirilmesi ve darbecilere yönelik geliştirilmeye çalışılan OHAL Yasası’yla birlikte, aslında, bugün, günümüzde, Türkiye'de bütün haklar, insanların yaşam hakkı ve bütün alanlarda ihmallerin ne kadar arttığını görüyoruz ve bizzat yaşıyoruz. Türkiye'de demokrasinin inşasını ve halkın demokrasiye sahip çıkmasını isteyenler, ne yazık ki halkın tüm yaşam alanlarını kısıtlayan, demokrasiyi bir yana bırakın, gözaltılar, işkenceler ve bütün yaşam alanlarını kısıtlayan bir yaklaşımla karşı karşıyayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Bugün ülkenin geldiği duruma baktığımızda, aslında cezaevlerindeki işkencelerden, gözaltılardan, rahat hareket etme olanağı bile kalmayan bir süreçten geçiyoruz.

Ben özetle şunu söyleyeyim: Şimdiye kadar Kürt illerinde yaşanan katliamları ifade ettiğimizde, böyle bir şeyin olmadığını ifade edip söyleyenler, bugün Türkiye'nin genelinde yaşanan darbeyle birlikte olağanüstü hâli ilan ettiler, ama, şu anda, zaten geçmişte olağanüstü hâli yasal olarak inşa etmeden, uygulamadan, fakat fiilî olarak uygulayan Hükûmet, bugün de aynı uygulamaları Kürt illerinde bir sıkıyönetim tarzına çevirmiş durumdadır. O yüzden, haksız ve hukuksuz yaşanan bu uygulamalara bir an önce son verilmesi gerektiğini bir kez daha ifade etmek istedim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Demirel.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutup oylarınıza sunacağım.

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

B) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisini temsilen bir heyetin, 29-31 Ağustos 2016 tarihleri arasında Kore Cumhuriyeti’nin başkenti Seul’de düzenlenecek olan Kuzey Koreli Mülteciler ve İnsan Hakları Uluslararası Parlamenterler Koalisyonu 13’üncü Genel Kurul Toplantısı’na katılmasına ilişkin tezkeresi (3/816)

01/08/2016

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Kuzey Koreli Mülteciler ve İnsan Hakları Uluslararası Parlamenterler Koalisyonu 13’üncü Genel Kurul toplantısı, 29-31 Ağustos 2016 tarihleri arasında Kore Cumhuriyeti’nin başkenti Seul’de düzenlenecektir.

Anılan toplantıya, Türkiye Büyük Millet Meclisini temsilen bir heyetin katılması hususu, 28/3/1990 tarihli ve 3620 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 9’uncu maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur.

                                                                                               İsmail Kahraman

                                                                                       Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                     Başkanı

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Karar yeter sayısı talep ediyorum efendim.

BAŞKAN – Evet, bir karar yeter sayısı talebi vardır. Karar yeter sayısını arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler... Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 15.51

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 16.01

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet Akif HAMZAÇEBİ

KÂTİP ÜYELER: MUSTAFA AÇIKGÖZ (Nevşehir), Zihni AÇBA (Sakarya)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 121’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tezkeresinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi tezkereyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısını arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir, karar yeter sayısı vardır.

Anayasa’nın 92’nci maddesine göre Başbakanlığın bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

2.- Başbakanlığın, Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe takdir ve tespit edilmek üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi ve Hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesine ilişkin tezkeresi (3/807)

Sayı: 31853594-165-28-2919                                                           13/7/2016

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin 25/4/2013 tarihli ve 2100 (2013) sayılı Kararı’yla, Mali'de BM Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonunun (MINUSMA) kurulması oy birliğiyle kabul edilmiştir. MINUSMA'nın son olarak BM Güvenlik Konseyinin 29/6/2015 tarihli ve 2227 sayılı Kararı’yla tadil edilen görev yönergesinde ülkede istikrarın sağlanması, ateşkes sürecinin desteklenmesi, izlenmesi ve denetlenmesi, barış sureci yol haritasının uygulanması, ulusal siyasi diyalog sürecine destek sağlanması, BM personeli ve sivillerin korunması, insan haklarının güvence altına alınması ve teşviki, insani yardım faaliyetleri ile kültürel varlıkların korunmasına destek verilmesi ana görevler olarak tanımlanmış ve MINUSMA'nın acil ve ciddi düzeyde tehdit altında olması durumunda, BM Genel Sekreterinin talebine binaen, Fransız birliklerinin bu misyona destek vermek üzere müdahale etmesine imkân tanınmıştır.

Diğer taraftan, BM Güvenlik Konseyinin 10/4/2014 tarihli ve 2149 sayılı Kararı’yla Orta Afrika Cumhuriyeti'nde BM Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu (MINUSCA) kurulmuştur. MINUSCA'nın görev yönergesinde imkânlar ölçüsünde ve konuşlanılan bölgelerde sivilleri korumak, sivil halka yönelik tehditleri tespit etmek ve kayıt altına almak, ülkedeki geçiş sürecinde siyasal hayatın işleyişine ve devlet otoritesinin ülkede tesis edilmesine katkı sağlamak, ülkenin toprak bütünlüğünü korumak, insani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak, BM personelini korumak, insan haklarını korumak ve teşvik etmek, silahsızlandırma ve ülkeye geri dönüşlere destek vermek ile Orta Afrika Cumhuriyeti'nde güvenliğin yeniden tesisi için reform çalışmalarını desteklemek gibi hususlar yer almaktadır.

BM tarafından ülkemize söz konusu misyonlara katılım davetinde bulunulmuştur. Ayrıca, BM 70’inci Genel Kurulu görüşmeleri sırasında düzenlenen Barışı Koruma Zirvesi’nde söz konusu BM misyonları için ülkemizden katkı sağlanması talebinde bulunulmuştur.

Afrika'da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce askerî katkıda bulunulmasının, bölgede ve genel olarak Afrika kıtasında izlemekte olduğumuz faal dış politikamızın doğal bir uzantısını oluşturacağı değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşımdan hareketle, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe takdir ve tespit edilmek üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına gönderilmesi ve Hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesini arz ederim.

                                                                                                 Binali Yıldırım

                                                                                                    Başbakan

BAŞKAN – Tezkere görüşmelerine başlayacağız.

Hükûmet? Burada.

Başbakanlık tezkeresi üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre görüşme açacağım. Gruplara, Hükûmete ve şahsı adına 2 üyeye söz vereceğim. Konuşma süreleri gruplar ve Hükûmet için yirmişer dakika, şahıslar için onar dakikadır.

Tezkere üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini bilgilerinize sunuyorum: Hükûmet adına Millî Savunma Bakanı Fikri Işık. Gruplar adına; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Öztürk Yılmaz, Ardahan Milletvekili; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kadir Koçdemir, Bursa Milletvekili; Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Ayhan Bilgen, Kars Milletvekili; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Şirin Ünal, İstanbul Milletvekili. Şahıslar adına 2 sayın milletvekili konuşacaktır; ilk olarak Murat Bakan, İzmir Milletvekili; ikinci olarak da Burhanettin Uysal, Karabük Milletvekili konuşacaktır.

Şimdi, Hükûmet adına Millî Savunma Bakanı Fikri Işık.

Buyurunuz Sayın Bakan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz yirmi dakikadır.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI FİKRİ IŞIK (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına gönderilmesi ve hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesine ilişkin tezkere vesilesiyle huzurlarınızda bulunuyor, hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, tezkerenin içeriğine geçmeden 15 Temmuzdaki hain darbe girişiminden sonra ilk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden söz almak vesilesiyle bu konudaki duygu ve düşüncelerimi sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.

Öncelikle milletimize geçmiş olsun. 15 Temmuz gecesi girişilen, bu FETÖ terör örgütü tarafından girişilen darbe girişimi sırasında bu teröristlere kahramanca direnen ve bu uğurda hayatını kaybeden tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Bu 15 Temmuz gecesinde yaralanan ve gazi olan bütün gazilerimize de Rabb’imden acil şifalar diliyorum, milletimize başsağlığı diliyorum.

15 Temmuz gecesi, bizim ne kadar büyük bir milletin mensupları olduğumuzun bir kez daha tescil edildiği bir gece olmuştur. Özellikle çocukluğumda yaşadığım Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan, o sağcısının, solcusunun, Alevi’sinin, Sünni’sinin, her farklı görüşten insanın millî bir duyguyla bir araya geldiğini gördüğüm 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra 15 Temmuzda da aynı manzarayı, aynı tabloyu görmüş olmak benim için en büyük bahtiyarlıktır. Bu noktada, bu asil milletin genlerinde var olan asaleti bir kez daha 15 Temmuz gecesi gördük, milletimize ne kadar teşekkür etsek azdır.

Elbette bu süreçte bu hainler, bu teröristler, maalesef asker elbisesi giymiş bu teröristler milletimizin üzerine göz kırpmadan bomba yağdırdılar, kurşun sıktılar. Elbette şunu vurgulamak istiyorum: Bunlara asker demiyoruz; bunlara Türk subayı, Türk astsubayı, Türk askeri demiyoruz; bunlara asker elbisesi giymiş teröristler diyoruz ve yaptıklarını, şanlı bir maziye sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleriyle asla bağdaştırmıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerimizin de bu noktada o andan itibaren üzerine düşeni en iyi şekilde yapmanın gayreti içerisinde olduğunu da özellikle ifade etmek istiyorum.

O akşam milletimiz gerçekten çok büyük bir dayanışma gösterdi. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısından, Sayın Başbakanımızın hemen televizyonlara canlı bağlanarak yaptığı çağrıdan sonra milletimiz akın akın meydanlara çıktı. Burada en çok sevindiğimiz noktalardan biri de milletimizden bu çağrıya uyanlar sadece AK PARTİ’liler, sadece Cumhuriyet Halk Partililer, sadece Milliyetçi Hareket Partililer değildi, millet bir bütün olarak bu çağrıya uydu ve o zor zamanların milleti olduğunu bir kez daha gösterdi. Tabii ki burada o gece bu çağrıya uyarak sokağa çıkan, alana inen bütün insanlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. Ama, bu Gazi Meclis, Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş bu Meclis maalesef o gün bombaların altında çalışmak zorunda kaldı. İhanetin büyüklüğünün aslında en önemli göstergesi ve bunların ne kadar büyük bir ihanet içerisinde olduklarının en önemli göstergesi, o akşam milletin iradesinin tecelligâhı olan, kayıtsız şartsız hâkimiyetin milletin olduğu ifadesinin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisine attıkları bombalardır, yaptıkları haince saldırılardır. Bundan dolayı bütün milletvekillerimize, gösterdikleri asil duruş ve kararlılık dolayısıyla teşekkür ediyorum. Meclisimiz Gazi Meclistir ama 1961 yılında hizmete açılan bu binamız da artık gazidir. Bize düşen görev, asla 15 Temmuz darbe girişimini unutturmamaktır ve Meclisimizin bu noktada çok özel tedbirler alacağına yürekten inanıyorum. Tekrar, bütün milletvekillerimize de geçmiş olsun diyorum. Gösterdikleri dayanışmadan dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bütün milletvekillerimize teşekkür ediyorum.

İnanıyorum ki 15 Temmuz Türk demokrasi tarihinde bir milat olacak, bir dönüm noktası olacak. Artık birbirimize daha toleransla, daha hoşgörüyle yaklaşacağız. Artık meselelerimizi daha yakın bir diyalog ortamında çözeceğiz. 15 Temmuz gecesi başlayan süreçten sonra özellikle parti genel başkanlarının ortaya koyduğu tavır bizim geleceğe çok daha ümitle bakmamızın önemli bir göstergesi. Ben, bu noktada emek veren, gayret gösteren tüm genel başkanlara da teşekkür ediyorum. Allah birliğimizi beraberliğimizi bozmasın. Hepimiz siyaset yapıyoruz, elbette olaylara farklı cephelerden her zaman bakacağız ama mevzubahis vatansa geride her şey teferruat kalacak. Bu anlayışla yolumuza devam edeceğimize inanıyorum ve bu dönemin Meclisinin Türkiye’de bundan sonrası için son derece güzel örnekler ortaya koyacağına, koymaya başladığına da inanıyorum.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, tezkerenin içeriğiyle ilgili bazı bilgileri sizlerle paylaşacağım ve bu noktada sizden Hükûmet adına yetki isteyeceğiz.

Tezkerenin konusunu oluşturan misyonlardan ilki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 25 Nisan 2013 tarihli ve 2100 sayılı Kararı’yla Mali’de icra edilmeye başlanan Mali Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu MINUSMA’dır. Söz konusu misyonun görev süresi, son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 29 Haziran 2016 tarihli ve 2295 sayılı Kararı’yla 30 Haziran 2017 tarihine kadar uzatılmıştır.

MINUSMA misyonu, Mali’de güvenlik durumunun 2013 yılında kötüleşmesi sonucu ülkedeki siyasi süreci desteklemek ve güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla oluşturulmuştur.

MINUSMA kapsamında temel görevler; ülkede istikrarın sağlanması, ateşkes sürecinin desteklenmesi, izlenmesi ve denetlenmesi, barış süreci yol haritasının uygulanması, ulusal, siyasi diyalog sürecine destek sağlanması; Birleşmiş Milletler personeli ve sivillerin korunması, insan haklarının güvence altına alınması ve teşvikiyle kültürel varlıkların korunmasına destek verilmesi olarak tanımlanmıştır.

Hâlihazırda 52 ülkeden yaklaşık 12 bin personelin katılımıyla icra edilmekte olan harekâta ülkemiz tarafından 2 polisle katkı sağlanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tezkerenin konusunu oluşturan ikinci misyon ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 10 Haziran 2014 tarihinde aldığı 2149 sayılı Kararı’yla Orta Afrika Cumhuriyeti’nde kurulan, Orta Afrika Cumhuriyeti Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu MINUSCA’dır. Misyonun görev süresi son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 26 Temmuz 2016 tarihli ve 2301 sayılı Kararı’yla 15 Kasım 2017 tarihine kadar uzatılmıştır. Söz konusu misyon, Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki şiddet olaylarının, etnik ve dinî çatışmaların 2013 yılında artması, bu ülkedeki güvenlik ve insani durumun kötüye gitmesi sonucu oluşturulmuştur. Temel hedefi Orta Afrika Cumhuriyeti’nde artan çatışma ve şiddet ortamında sivillerin korunması olan misyonun görevleri arasında sivil halka yönelik tehdit tespit etmek ve kayıt altına almak, ülkedeki geçiş sürecinde siyasal hayatın işleyişine ve devlet otoritesinin ülkede tesis edilmesine katkı sağlamak, ülkenin toprak bütünlüğünü korumak, insani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak, Birleşmiş Milletler personelini korumak, insan haklarını korumak ve teşvik etmek, silahsızlandırma ve ülkeye geri dönüşlere destek vermek ile Orta Afrika Cumhuriyeti’nde güvenliğin yeniden tesisi için reform çalışmalarını desteklemek de bulunmaktadır.

Hâlihazırda 49 ülkeden yaklaşık 12.500 personelin katılımıyla icra edilmekte olan harekâta ülkemiz 1 polisiyle katkı sağlamaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından ülkemize söz konusu misyonlara katılım davetinde bulunulmuştur. Ayrıca, Birleşmiş Milletler 70’inci Genel Kurulu görüşmeleri sırasında düzenlenen Barışı Koruma Zirvesi’nde söz konusu Birleşmiş Milletler misyonları için ülkemizden katkı sağlanması istenmiştir. Ülkemiz Birleşmiş Milletlerin barışı korumadan kalkınmaya, iklim değişikliğinden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi reform çalışmalarına kadar her faaliyete etkin katkısını artırarak sürdürmeye devam etmektedir. Ülkemiz gerek tek başına bir güç olarak ve gerekse Birleşmiş Milletler dâhil üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla geniş bir yelpazede barışçı, ilkeli ve etkin bir güvenlik politikası izlemekte ve barış operasyonlarına katkı sağlayan ülkeler arasında yer almaktadır.

Güvenlik politikasının temellerini iş birliği ve ortaklık politikası üzerine inşa etmiş olan Türkiye, bu minvalde, bir yandan uluslararası barış ve istikrarın korunması için ülkelerin toprak bütünlüğünün korunması, kolektif savunma ve kriz yönetimi operasyonlarına katkıda bulunulması; barışı koruma, insani yardım ve polis görevleri gibi katkılarda bulunulması; kitle imha silahlarının ve bunları fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesi, silahsızlanmanın teşvik edilmesi gibi hususlara önem vermeye devam ederken diğer yandan istikrara katkı amacıyla uluslararası iş birliğinin küresel ölçekte artırılmasıyla ortaklığa, diyaloğa ve yumuşak güce dayalı güvenlik anlayışını da giderek ön plana çıkarmaktadır. Ayrıca, ülkemizin bölgesinde ve dünyada sahip olduğu ağırlığı ve etkinliği artırmak dış politikamızın önem verilen amaçlarından biridir.

Birleşmiş Milletler sisteminde görünürlüğün en önde gelen göstergelerinden biri uluslararası barış ve istikrara katkıdır. Barışı destekleme ve koruma operasyonlarına katılımımız uluslararası politikadaki etkinliğimizin artmasına da yardımcı olmaktadır.

Ülkemiz, dünyanın çeşitli yerlerine konuşlandırılmış 10 Birleşmiş Milletler barış misyonuna 30 Haziran 2016 itibarıyla 41 askerî personel, 93 polis ve 2 uzman olmak üzere toplam 136 personelle katkıda bulunmaktadır. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin doğrudan gerçekleştirdiği operasyonlar dışında Afganistan, Bosna-Hersek, Kosova gibi dünyanın çeşitli yerlerinde konuşlanmış NATO ve Avrupa Birliği barış operasyonlarına da katkı vermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler 70’inci Genel Kurul görüşmeleri kapsamında 28 Eylül 2015 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama başkanlığında New York’ta gerçekleştirilen ve Başbakan düzeyinde temsil edildiğimiz Barışı Koruma Liderler Zirvesi’nde Birleşmiş Milletler barışı koruma harekât ve misyonlarının yürütülmesinde karşılaşılan eksikliklerin giderilmesi amacıyla üye ülkelerce ilave taahhütlerde bulunulmuştur. Anılan zirvede ülkemiz tarafından MINUSMA karargâhında 5 karargâh subayı görevlendirilmesiyle MINUSMA veya MINUSCA operasyonlarında kullanılmak üzere bir ulaştırma uçağı sağlanması ilave taahhütlerimiz olarak beyan edilmiştir. Afrika ortaklık politikamız, kıtada barış ve istikrarın tesisine, siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardımcı olmayı; bu amaçla siyasi, ekonomik, ticari, insani yardım, yeniden yapılanma, güvenlik, kamu diplomasisi ve arabuluculuk alanlarında karşılıksız yardımda bulunmayı içermektedir. Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce katkıda bulunulması da söz konusu politikamızın bir gereğini oluşturmakta ve bölge halkının refahı için sorunların bir an önce çözümlenmesi amaçlanmaktadır. Türkiye, Afrika politikamız kapsamında, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün ve ulusal birliğinin sağlanması, ulusal uzlaşma çabalarının başarıyla sonuçlanması, demokratik düzene dönüşte siyasi istikrarın ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın sağlanması yönünde bir politika takip etmektedir.

Ayrıca, askerî ilişkilerimiz kapsamında, ikili anlaşmalar doğrultusunda kıta ülkelerine askerî eğitim ve askerî yardımlar yapılmaktadır. Afrika ülkelerinden askerî personel ise Türkiye’de icra edilen kurs ve eğitim faaliyetlerine iştirak etmektedir. Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki çatışma ortamının sona erdirilmesi, bu sorunların diğer ülkelere sirayet etmemesi açısından önem taşımaktadır. Nitekim, bahse konu iki ülkenin coğrafi konumları ele alındığında buradaki istikrarsızlığın Sahra-Sahel bölgesindeki terör örgütlerini de güçlendireceği düşünülmektedir. Libya’da DAEŞ’in güç kazanması ise bu bölgede meydana gelebilecek sorunların bizim için de önemli tehdit oluşturabileceği düşüncesini doğurmaktadır.

Bu itibarla, Mali’deki MINUSMA ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki MINUSCA güçlerine ülkemiz tarafından sağlanacak katkıların bahse konu ülke hükûmetlerini terör örgütlerine karşı güçlendirmesine destek vermesinin yanı sıra, bunun gerek terörün her türlüsüyle olan mücadelemize gerek bölge ülkeleriyle olan ilişkilerimize olumlu yansıyacağı düşünülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar bir Afro-Avrasya ülkesi olan ülkemizin 21’inci yüzyılın gerçekleriyle uyum içerisinde yeni bir döneme giren Afrika politikasının da bir gereği olarak bölgede yer alması stratejik bir önceliktir. Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemiz tarafından askerî katkıda bulunulması ülkemizin barışı destekleme harekâtlarına olan yaklaşımıyla örtüşmekte, ayrıca bölgede ve genel olarak Afrika Kıtası’nda izlemekte olduğumuz aktif dış politikamızın doğal bir uzantısını oluşturmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu düşüncelerle hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe takdir ve tespit edilmek üzere Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına gönderilmesi ve Hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Hükûmete Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesini yüce Meclisimizin takdirlerine saygılarımla sunuyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Şimdi siyasi parti gruplarına söz vereceğim.

Gruplar adına ilk konuşmacı Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Öztürk Yılmaz, Ardahan Milletvekili.

Buyurun Sayın Yılmaz. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz yirmi dakikadır.

CHP GRUBU ADINA ÖZTÜRK YILMAZ (Ardahan) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Birleşmiş Milletler kapsamında yürütülecek harekâta Türkiye’den kuvvet katılımına ilişkin Hükûmet tezkeresinin bugün görüşülmesi nedeniyle söz almış bulunuyorum grubumuz adına. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak elbette çok söz söylendi, çok konuşuldu; müsaade ederseniz, söz aldığım bu oturumda ben de bunun dış politikamıza olan etkileri hususunda konuşmak istiyorum.

Bir kere, 2010 yılından sonra dünyada yaklaşık 30 tane ya darbe olmuş ya da girişim olmuş, bunların 7’si darbeyle sonuçlanmış, diğer 23’ü ise darbe girişimi olarak kalmış. Bizim bugün Mali’ye ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne yapacağımız katkı dikkate alındığında bu ülkelerin ikisi de darbe sürecinden geçmişler. 2012 yılında Mali’de bir darbe olmuş, bir buçuk ay sonra karşı bir darbe olmuş. Keza 2013 yılında Orta Afrika Cumhuriyeti’nde bir darbe olmuş yani biz darbe girişimine maruz olan bir ülke olarak darbe yapılmış, darbenin iş başında olduğu ve siyasi geçiş sürecinde, o arayış içerisinde olan 2 ülkeye yardım ediyoruz. Bu 2 ülkenin barış ve istikrarına katkı sağlamak istiyoruz.

15 Temmuzla ilgili olarak her şeyden önce, bu yüzyılda Türkiye’de bu tür bir kalkışmanın olması bizim asla kabul etmeyeceğimiz bir konudur. O gün bunu en şiddetli kınayan partiydik. Şahsen ben de darbe girişimini daha ilk duyduğum andan itibaren, on bir buçukta ilk kınayan kişilerden birisiydim. Türkiye’nin bu yüzyılda böyle bir şeye konu olması hiçbir şekilde Türkiye’nin imajına katkı sağlamamıştır, bu girişimde bulunanları da yerin dibine çakmıştır. Türk milleti buna başkaldırmıştır çünkü demokrasiye sahip çıkmıştır, sahip çıkmak zorundayız. Bu konuda siyasi parti tercihlerimiz farklı olur, bu gayet normal ama bu Meclisteki 4 siyasi parti de bu darbe girişimine karşı durmuştur, halkımız da bu karşı duruşla darbeyi defetmiştir.

Bir kere her şeyden önce şunu anlamamız gerekiyor. Bu darbe süreciyle birlikte dış politikamıza ciddi manada yansımalar olacaktır. Nedir o yansımalar? Bir: Türkiye veya dünyada darbe sürecine tabi olan ülkeler böyle dönemlerde mercek altına alınırlar, ne yaptığınız merak edilir. Bu süreci nasıl tamamlayacağınız, ne kadar kısa sürede tamamlayacağınız, ne yönde tamamlayacağınız merak edilir. Türkiye’nin önünde -uzatmadan söyleyeyim- iki yol var. Birincisi, demokratik alanın daraltılmasıdır, böyle dönemlerde demokratik alan daraltılır. Bazı ülkeleri örnek verebiliriz yani muhtemel başka bir darbe korkusuyla gücü merkezileştirmek, demokratik alanı daraltmak ve böylece güven ve istikrarın sağlanabileceği düşünülür ve bu çerçevede kanun hükmünde kararnamelerle devlet yönetildikçe yönetilir. Sonuçta bu yol demokratik alanın daraltıldığı ve küçültüldüğü bir yoldur. Bu da uluslararası toplumun kaygıyla karşıladığı bir alandır.

İkinci yol: “Her şerde bir hayır vardır.” derler, bundan bir toparlanma sağlanır ve demokratik alan genişletilir. Buna da çok örnek vardır darbe sürecinden geçmiş ülkeler için. Bu süreçte de önemli olan bir an önce normalleşmenin sağlanmasıdır, Türkiye’de devletin kanun hükmünde kararnamelerle yönetimine son verilmesidir; bir an önce devletin normal rayına oturtulması, demokratik alanın genişletilmesi, temel hak ve hürriyetlerin alanının genişletilmesi ve devletin demokratik özelliğinin ön plana çıkarılmasıdır. Hiç şüphesiz, bizim tercihimiz ikinci yoldur yani demokratik alanın genişletilmesidir.

Her şeyden önce Türkiye şu anda uluslararası toplumun gözünde bir demokrasi sınavından geçmektedir. Hükûmetin ne yaptığı, Sayın Cumhurbaşkanının ne yaptığı, Türk halkının ne yaptığı merak konusudur. Biz ne yapıyoruz; bir darbe oldu, son derece kötü bir şey oldu Türkiye için ama biz bunu nasıl atlatmaya çalışıyoruz, ne yönde hareket ediyoruz, mercek altındayız.

Bizim bu süreci nasıl takip ettiğimiz her şeyden önce sadece bizi ilgilendirmiyor. Dışarı da son derece yakından bizi izliyor. Görüştüğümüz, bizimle görüşen yaklaşık 50’nin üzerinde büyükelçi “Türkiye bu süreci nasıl atlatacak? Ne kadar sürecek? Demokratik kurallar, kurumlar rafa mı kaldırılacak?” diye merak ediyorlar.

Bizim önümüzde bir iki alan var özellikle hassas götürmemiz gereken. Bunlardan bir tanesi ABD’yle ilişkilerimiz. Biliyorsunuz, ABD’yle bizim ilk ters düşmemiz PYD konusuydu Suriye’de; daha o zaman, darbe girişimi öncesi ilk konu. İkinci konu Fethullah Gülen’in iadesi konusuydu. Darbe girişimiyle birlikte üçüncü bir konu çıktı, o da Türkiye’de özellikle siyasi iktidarın veya siyasi iktidara yakın bazı çevrelerin bu darbenin içerisinde Amerika Birleşik Devletlerinin parmağı olduğu yönündeki iddiası; bu da üçüncü bir konudur. Şahsen küresel bir güçle elimizde somut veriler olmadan eğer böyle, bu tür iddialarda bulunuyorsak uluslararası ilişkilerin götürülmesi konusunda ciddi sorunlar yaşarız. Çünkü, bu tür ithamlar somut verilere dayanır, eğer bu tür bir iddia varsa, eğer böyle bir şey varsa bunun açıklanması ve muhalefet partisi olarak bizim de onu kınamamız gerekir. Ama, bu yoksa sadece vehimle hareket ediliyorsa, sadece düşünceyle hareket ediliyorsa ve daha doğruluğu kanıtlanmamış bazı hususlarla hareket ediliyorsa o zaman küresel bir güçle bu konuda tartışma yaşanır ve Türkiye’nin de bu konuda hassas olması gerektiğini şahsen düşünüyoruz.

İkinci konu, AB’yle olacak husustur. Elbette eleştirilebilir, Avrupa Birliğinin darbenin bizatihi gerçekleşmesine istendiği kadar veya istendiği ölçüde cevap vermediği düşünülebilir. Ancak, bu, Avrupa Birliğinin dayandığı ilkeler çerçevesinde Türkiye’yi temel hak ve özgürlükler konusunda müzakere eden bir ülke olarak hiç eleştirmeyeceği anlamına gelmemeli, bundan alınmamalı, eleştiri konusuna tabi olmak bizim zorumuza gitmemeli. Özellikle, Avrupa Birliğiyle ilgili de en önemli konu, bizim bundan sonraki süreçte atacağımız adımlar, Türkiye’nin zaten zayıf olan, cılız olan ve hatta bir noktada durma noktasına gelen darbe girişimi öncesindeki Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerimizin bundan sonraki süreçte ne yönde cereyan edeceğidir. Şahsen eğer temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye bu süreci demokrasinin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, toplumda yakalanan uyumun pekiştirilmesi yönünde harcamaz ise bu konuda da eleştiri alacağız.

Yine, en fazla eleştiri alabileceğimiz bir başka konu idam cezasıyla alakalıdır. Darbe girişimi nedeniyle şehitlerimiz oldu, maalesef ortam çok sıcak, her fikir tartışılabiliyor, her düşünce ortaya konulabiliyor. Bizim devlet olarak elbette sorumluluğumuz, devleti yönetenlerin sorumluluğu halkın taleplerine kulak vermesidir; bundan daha doğal bir şey olamaz. Ancak bunu daha geniş bir çerçevede değerlendirmek, Türkiye’yle ilgili olabilecek yansımalarını dikkate almak ve o çerçevede de bu konuyu götürmek daha uygun olur diye düşünüyoruz. Çünkü Türkiye'nin, gereksiz polemiklere konu olması, gereksiz tartışmalara konu olması, gereksiz bir şekilde manevra alanının daraltılması bu dönemde bizim hayrımıza olmayacak diye düşünüyoruz. Bu konuda da Hükûmet yetkililerinin özellikle bu süreci götürürken dikkatli davranmalarının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Bir başka konu: Şimdi, psikolojik bir öfke var, bir öfke patlaması yaşıyor toplum ve bu öfke patlamasının sonucu olarak bir kızgınlık var Batı’ya; bunu görüyoruz, bunu özellikle Hükûmet çevresinde açık açık görüyoruz. Yalnız, bu bir tercihe dönüşmemeli dış politikada. Yani, “Nasıl olsa bunlarla ilişkiler gitmiyor veya bunlar istediğimiz kadar bize destek olmuyorlar.” gibi bir anlayışla hareket edip, Türkiye'nin yönünü değiştirebilecek veya o şekilde anlaşılabilecek yeni bir mecraya Türkiye’yi sürüklememek gerekiyor.

Bu çerçevede, özellikle darbe girişiminden sonra Rusya’yla ivme kazanan ilişkiler konusunda da birkaç hususa değinmek istiyorum: Biz elbette Rusya’yla normalleşmenin olmasını, İsrail’le normalleşmenin olmasını, Mısır’la normalleşmenin olmasını başından beri savunan bir partiyiz, bu konuda tam desteğimiz var. Normalleşme mutlaka olmalı. Yalnız bu normalleşme bir eksen tartışmasına sebebiyet verecek şekilde gelişmemeli yani Türkiye'nin Batı’yla olacak ilişkileri, Rusya’yla… Rusya bir tercih konusu ediliyormuş şeklinde algılanmamalı ve bundan da Türkiye zarar görür. Özellikle Orta Doğu’daki, Türkiye'nin şu anda taraf olduğu konularla ilgili Türkiye sıkıştırılır. Rusya’yla ilişkiler, dolayısıyla bir alternatif olarak değil Batı’ya, bir tamamlayıcı unsur, çok boyutlu dış politikanın bir gereği olarak ele alınmalı ve böyle götürülmelidir diye düşünüyoruz.

Evet, bir başka konu İran’la ilgili. Bu darbe girişiminden hemen sonra ilk tepki veren ülkelerden bir tanesi İran’dır. Hâlbuki darbe girişiminden önce bizim belki de ilişkilerin çok sıcak olmadığı ülkelerden biri İran’dı. Darbe girişiminden önce en sıcak olan ülkelerden biri Suudi Arabistan’dı ama darbeden yedi sekiz gün sonra kınama yaptı. Buna da bir duygusallıkla yaklaşılmamalı yani bizim ilişkilerimizde duygusal bir kopuş olmamalı ülkelerle. Türkiye ağır bir süreçten geçiyor, tehlikeli bir süreç atlattı ve o sürecin sonucunda gözler üzerimizde. Bunu da bilmemiz gerekiyor. Hiçbir zaman yalnız olmadığımızı, burada söylenen hiçbir kelimenin dışarıda boşa gitmediğini bilmemiz lazım. Bizim ne niyetle ne kelimeyi söylediğimizi araştırmak zorunda değiller ama bizim her söylediğimizi dikkate aldıklarını biliyoruz. İran’la ilişkiler keza değerlendirilmeli, bu daha da geliştirilmeli ama Orta Doğu’da özellikle bu darbe sürecinden önce Türkiye’ye yakın duran ülkelerin takınmış olduğu tavır düşünüldüğünde bu konularla ilgili de bir kopuş yaşanmamalı. Yani Türkiye bu dönemi aklıyla atlatabilmeli, aklıyla, ferasetiyle atlatabilmeli; duygularıyla, tepkileriyle, öfke patlamasıyla değil. Devlet sorumluluğu bunu gerektirir. Bizim övündüğümüz, binlerce yıldır varlığını hissettiğimiz devletimiz de ancak bu şekilde ayakta kalabilir. Bu dönemde Türkiye üzerine özellikle Batı’yla ilişkilerde biz ne kadar duygusal davranır, eleştirel bir yaklaşım sergilersek Türkiye’nin Orta Doğu’daki konularıyla ilgili de benzer şekilde bazı eleştiriler alırız. Bu konuda da hassas davranmalıyız.

Bizim dış politikada en önemli araçlardan birisi millî güç unsurunu oluşturan ordumuzdur. Ordumuzun içerisindeki çürükleri ayıklamalı, cezalandırmalı. Burada hiç kimsenin bir itirazı olamaz ama orduyu toptan yıpratacak bir söylem veya imalardan da kaçınmalıyız. Bu coğrafyada başka şekilde ayakta kalmak mümkün değildir.

Bakınız, darbe girişiminin olduğu gece Rum tarafından açıklama yapılıyor: “Keşke hazırlık planımız olsaydı, o gün Türk askeri acaba darbeciler mi geliyor, Rumlar mı geliyor bilmezdi, biz de giderdik kuzeydeki askerleri esir alırdık ve adaya hâkim olurduk.” deniliyor. “Kurt puslu havayı sever.” Kendi ordumuzu, kendi milletimizin içerisinden çıkan orduyu böyle yerden yere vuracak eylemlerden kesinlikle uzak durmamız lazım.

Dışarıya gidecek heyetler veya giden heyetlerle ilgili de bir şey paylaşmak isterim. Elbette bu darbe girişimini anlatsınlar, bunun içeriğini anlatsınlar ama gidenler bizim kendi içimizdeki kendi kurumlarımızı yıpratacak, başkalarına maskara olabilecek eylemlerden, söylemlerden kaçınsınlar. Sonuçta bu darbeye karşı duran Türk halkı olmuştur; her kesim olmuştur, her kesim karşı çıkmıştır ve güç buradadır. Biz başkalarına kendi içimizdeki kurumlarımızı şikâyet etmek suretiyle doğrusu sadece alay konusu oluruz.

Bir başka konu: Millî güç unsurlarından en önemli ordu dedik. Bakınız ordudaki yeni yapılanma dışarıda çok yakın takip ediliyor. İki noktadan dolayı yakın takip ediliyor. Bir: Türkiye NATO üyesi, takip ediyorlar. Türkiye’deki ordu hiyerarşisinin nasıl olduğunu, nasıl şekil aldığını takip ediyorlar. İki: Dışarıda komşularımız bizi takip ediyorlar. Türkiye’nin caydırıcılık unsurunun en önemli ayağını oluşturan ordunun nasıl bir yapılanmaya gideceğini takip ediyorlar; bunu bilmemiz lazım. Bu çerçevede özellikle orduyla olan ilişkilerde farklı komuta yapılarının çıktığını görüyoruz. Üçüncü kanun hükmünde kararname yapısıyla bakıyoruz ki Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığına bağlanmak isteniyor. Kuvvet komutanları Millî Savunma Bakanlığına bağlandı. Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri Bakanlığına bağlanıyor.

Şöyle bir çıkarım yapalım: Bugün siyasi iktidarla Cumhurbaşkanı aynı çizgide ve yarın olağanüstü bir durum olması hâlinde bu güçleri çabucak toparlayabilirsiniz ve bir komuta yapısına tabi tutabilirsiniz. Ama, yarın bir koalisyon olduğu zaman veya Hükûmetle Cumhurbaşkanı farklı çizgide olduğu zaman Cumhurbaşkanının Genelkurmay Başkanına vereceği talimatı farklı bir hükûmete bağlı kuvvet komutanlıkları nasıl icra edecek? Bunların örnekleri vardır. Biz komuta yapısını bu kadar bozuyorsak burada gerçekten soru işaretleri vardır. Burada dikkatli olmamız gerekiyor ve bu uyarıyı da, lütfen, iyi niyetle almanızı rica ediyoruz.

Bir başka konu: Bu dönemde en önemli dış politika konularından birisi, özellikle Amerika’yla bu soğuk rüzgârların estiği bir dönemde IŞİD’e karşı mücadeledir. IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye'nin çok içe gömülmemesi gerekiyor. Bu dönem Türkiye'nin içe gömüleceği bir dönem değildir, toparlanma dönemidir. Türkiye'nin toparlanması için de darbeye nasıl karşı durduysa millet şimdi demokrasiye sahip çıkması gerekiyor, sahip çıkarak toparlanacak ve Türkiye'nin iç konuları dışarıyı çok ilgilendiren bir mecraya girmiş durumdadır. Artık, sadece “dış politika” deyip geçmemek gerekiyor. İçeride olan demokratik gelişmeler Avrupa Birliğini, Amerika Birleşik Devletlerini, ordudaki yapılanma NATO’yu ilgilendiriyor ve coğrafyadaki ordunun reorganizasyonu bölgemizdeki kuvvetleri ilgilendiriyor, Suriye’deki yapılanmaları ilgilendiriyor. Bu dönem hassas bir dönemdir. Her şey iç içe geçmiştir ve o hassasiyetle de olayları bizim takip etmemiz gerekir.

Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki misyonlara Cumhuriyet Halk Partisi olarak desteğimizi vereceğiz. Evet bunlar küçük küçük misyonlar. 3 tane polis gönderiyoruz; 2 tanesi Mali’ye gidiyor, 1 tanesi de Orta Afrika Cumhuriyeti’ne gidiyor. Sayın Bakan yok… Biz bunlara destek vereceğiz ama şunu bilelim: Şu anda Türkiye'nin imajı kirlenmiş durumda dış dünyada. Darbeye konu olmak kirletmiştir Türkiye'nin imajını. Artık, lütfen, bu dönemde birbirimizi anlayalım, eleştirilere kulak verelim. Bir şey söylediğimiz zaman yüz bin tane trol karşımıza çıkıyor. Sanki bu ülkenin düşmanıymışız gibi biz muamele görüyoruz. Buna son verin; siz de son verin, başkaları da son versin. Türkiye için yeni bir milat başlasın, yeni bir dönem başlasın. Bu dönem de demokrasiyle taçlansın.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yılmaz.

Gruplar adına ikinci olarak, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kadir Koçdemir, Bursa Milletvekili konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Koçdemir. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz yirmi dakikadır.

MHP GRUBU ADINA KADİR KOÇDEMİR (Bursa) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; sözlerimin başında, hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.

Bugün, öğleyin, Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli’yle birlikte, 15 Temmuz gecesi güvenlik güçlerinden en çok kaybı verdiğimiz Gölbaşı’ndaydık ve orayı gezerken o kâbusun izlerini bir kere daha hatırladık. Ben de sözlerimin başında, Cenab-ı Allah bu millete, bu ülkeye bir daha böyle kâbus yaşatmasın diyorum; hem 15 Temmuzda hem de iç güvenlik alanında verdiğimiz ve vermeye devam ettiğimiz şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.

15 Temmuz bir darbeydi. Neye karşı bir darbeydi? Demokrasiye karşı bir darbeydi. 15 Temmuz sonrasında, bir ülkenin bekası söz konusu olduğunda, Anayasa’mızda da meşruiyeti sağlanmış tedbirlerin alınması kapsamında, “olağanüstü hâl” ilan edildi ve bu çerçevede çalışmalar devam ettiriliyor. Fakat bu uygulamaya baktığımızda, bazı hususların zikredilmesinde, hatırlatılmasında fayda görmekteyiz.

Öncelikle, doğru hedefe doğru gitmeniz, yani hedefle ilgili istikametinizin doğru olması önemlidir. Ama çoğu zaman o hedefe doğru olan hızınız hedefteki istikametinizden daha önemlidir. Doğru hedefe yanlış hızla gidiyorsanız ya çok geç kalırsınız ya da kaza yapar hiç varamazsınız.

15 Temmuzdan sonra, 15 Temmuz öncesinde Sayın Cumhurbaşkanının başyaverlerine kadar, Genelkurmay Başkanının Özel Kalem Müdürü ve başyaverlerine kadar yapılanma sağlanır ve bu terör örgütü devlete yerleşirken devletin bununla ilgili araştırma, soruşturma yapması gereken kurumları işbaşındadır -Millî İstihbarat Teşkilatımız ve diğerleri- ve yine bunların yaptığı tespitlere göre bu terör örgütüyle mücadele edilmektedir. Bunların yaptıkları tespitlerin ne kadar isabetli, ne kadar doğru olduğu 15 Temmuzda görülmüştür. Hâliyle bundan sonra yaptıkları tespitlerde de yanılma paylarının olacağını gözden uzak tutmamak gerekir. Eğer aynı yöntemle gidersek korkarım ki yine mağdurlara ve haksızlıklara yol açma ihtimali vardır. Bununla ilgili şikâyetler de son günlerde artarak gelmeye başlamıştır.

Yine bu olayın olması da başlı başına… Yani olayı yapanlarla ilgili tabii ki buradaki 4 partinin 4’ü de müşterek tavır gösterdiler. Ama olayın olmasına yol açmak, meydan vermek de yine gözden kaçırmayacağımız bir husus olmalıdır. Ezeli ve ebedi mağdur durumu hiçbir kimseye ve kuruma verilmemiştir. Özellikle millet adına yetki kullanılıyor ise bu bir kere daha geçerlidir. 15 Temmuz hukuk devletinin ve hukuk devletini sağlamada kuvvetler ayrılığının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur. 15 Temmuzdan sonraki adımlarda bunun sürekli hatırda tutulmasında bilhassa fayda vardır çünkü yargı ve güvenliği, yürütme ve yargıyı siz birbirine geçişken hâle getirip ve iki alanda da aynı zihniyetin, cemaatin etkinliğini sağlarsanız o zaman bu kontrol, denge ve dengeleme mekanizmaları devre dışı kalır ve 15 Temmuza gelirsiniz.

Yine başka bir husus arkadaşlar, demokraside meşruiyetin kaynağı usuldür. Demokraside bütün organlar -başta yasama, yürütme, yargı olmak üzere- Anayasa’dan aldıkları yetkiyi kullanırlar. Ancak, bu organların içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin ayrı bir yeri vardır çünkü anayasayı yapan ve diğer organlara yetkisini veren Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Yani, tabiri caizse, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetki yetkisi vardır. Eğer bugün -bu salonda gördüğümüz gibi, iktidar partisinden 15-20 milletvekilimiz var- önemli konularda Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisini gönüllü olarak devre dışı bırakıyorsa sonuç itibarıyla darbecilerin sağlamak istediği şeyle bunun çok ciddi bir farkı yoktur.

Arkadaşlar, aramızdan bazıları bakan oluyor. Bakan olduğunda yirmi dört saatte şırıngayla o arkadaşımıza basiret, feraset, bilgi, devletin bekasıyla ilgili, doğru tavır almayla ilgili hususlar zikredilmiyor. Onlar da bizim gibi ve yetkiyi buradan alıyorlar.

Özellikle, orduyla ilgili hususlarda Türkiye Büyük Millet Meclisinin statüsünü bir kere daha hatırlatmak isterim. Bakın, bugün bir tezkere için burada söz almış bulunuyoruz ve oylama yapacağız çünkü Anayasa’mızın 92’nci maddesine göre, ordunun başkomutanı Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye’de silahlı kuvvetler bir Meclis ordusudur. Anayasa’nın 104’üncü maddesine bakarsanız, Cumhurbaşkanı başkomutanlığı Meclis adına deruhte eder. Hâliyle Silahlı Kuvvetlerle ilgili büyük düzenlemelerde, geleceği ve bu zamana kadarki birikimimizi bir tarafa atan düzenlemeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi müzakere etmeli, müşavere etmeli; muhtemel sonuçlarını burada gündeme getirip ona göre karar vermeliyiz. Yoksa bundan önce olduğu gibi, aynı şekilde eğer hareket edersek muhtemelen ileride bunları telafi etmek için tekrar tekrar buraya konular gelecektir.

Ordunun özellikle emir komuta birliğini muhafaza hususunda özel ihtimam göstermeliyiz. Eğer bu bozulursa, Balkan Harbi en yakın örneğidir, tarihimizde pek çok sefer gördüğümüz musibetlerle karşı karşıya kalma durumunda oluruz.

Yine, bu tezkerenin kendisi Türkiye Büyük Millet Meclisinin parmağını kaldırmasından önceki hazırlık safhasının ne kadar gayriciddi bir şekilde olduğunu ortaya koyması bakımından da ayrıca ibret vericidir. Çünkü Afrika’da Silahlı Kuvvetlerimiz görevlendirilmiştir, bu uygulama devam ediyor, biz bunun uzatılmasını bugün konuşuyoruz. Ama bu zamana kadar yaptığımız görevlerde elde ettiğimiz sonuçlar, yaptığımız harcamalar, bu ülkeler ve bunlara komşu olan ülkelerle bizim ekonomik, kültürel yakınlığımız, orada istikrarın sağlanması açısından neler yapılabildi, hangi amaçlara erişildi ve hangilerine erişilemedi, bunlarla ilgili tezkere metninde herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Yani bir yıldır ne yapıldı orada, biz bunun sonuçlarını bilmiyoruz. Bunun sonucunu bilmeyince de bir yıl uzatmayla ilgili kararımız ayağı yere basan bir karar olmayacaktır arkadaşlar. Bu ayağı yere basma hususu bilhassa önemlidir. Millet Meclisimiz kendisi bir kanun çıkarıyor, diyor ki: “Mali konularda, mali sonuçları olacak kanunlarda etki analizi yapılır.” Burası çıkarıyor ama 1 Kasımdan bu yana pek çok mali yönü olan kanunu burada görüştük, ben hiçbir etki analizi okumadım. Ne kadar gelir kaybımız olacak, rekabet gücümüz ne kadar artacak, bunları sağlamadık. Ama bunu yapmamış olmak ileride bu konudaki yanlışı örtmüyor arkadaşlar. Bakın, dün, gazetelerde yer aldı; Osmangazi Köprüsü’nden biz günde 40 bin araç geçecek diye varsaydık -on altı günlük araç geçişi- günlük 6.250 araç geçmiş. Yani, taahhüt ettiğimiz geçmediğinde, bizim cebimizden vergilerimizle tamamlayacağımız kısım yüzde 85’e tekabül ediyor; 40 bin varsaymışız, gerçekleşen 6.250 araç. İki haftada 60 trilyon lira ya da başka bir ifadeyle 20 milyon dolar bu vatandaşın cebinden bu köprünün finansmanı ve geri ödemesinin sağlanması için ödenmiş oldu.

Hani, yenidir denebilir, Zafer Havaalanı var Afyon-Kütahya arasında, orada da yıllık 900 bin yolcu ve her yıl yüzde 7 artacak diye varsaymışız. Gerçekleşen nedir arkadaşlar? 45 bin. Orada da dünya kadar havaalanını işleten firmaya vergi gelirlerinden para aktarıyoruz. Orada gerçekleşme oranı daha da düşük, sadece yüzde 5.

Bu hesaplar bizim önümüze konulmazsa, bunlar yapıldığında, biliyorsunuz demokrasi Magna Carta yani vergi hakkıyla başlamıştır. Biz bunu burada sağlayamıyorsak kendi kendimizi işlevsiz ve fonksiyonsuz hâle getirmiş oluruz. Hayatın sadece biyolojide değil, sosyal hayatta da değişmez bir kanunu vardır; işlevsiz organlar, işlevsiz kurumlar bertaraf edilir ve bunlar görevlerini yerine getiremez, onların görevlerini şahıslar doldurur.

Bugün ele alacağımız Mali’yle ilgili hususlarda bu bakımdan bazı benzerlikler vardır. Biliyorsunuz, Mali 1960 yılında bağımsızlığına kavuştu, 1880’de Fransız sömürgesi olmuştu, 1500’lerin ortalarından itibaren de Osmanlı’yla çok ciddi bağları vardı. Özellikle eski yazma eserler üniversite ve teknik alanında 16’ncı, 17’nci yüzyıllarda önemli bir merkezdi.

1960’ta bağımsızlığını kazanmasından itibaren Mali’de demokrasi yerleştirilemedi, bol bol darbeler oldu. En son, 1992 yılında yapılan darbeden ve bu darbeyi müteakip halk oylamasıyla kabul edilen anayasadan sonra Mali, Afrika’da demokrasi timsali, demokrasi örneği olarak gösteriliyordu. Ancak, bu çok uzun sürmedi, bilhassa ülkenin kuzeyindeki Tuaregler’in isyanlarıyla sürekli kesintiye uğrayan demokrasi, en son 2012 Mart ayındaki darbeyle kuzeyde Azavad diye bir bağımsız devlet ilanı yapılması Afrika’da demokrasinin örneği diye gösterilen bu ülkenin üzerindeki perdeyi kaldırdı ve korkunç hakikati ortaya çıkardı.

Libya iç savaşından kaçan askerlerin Kuzey Afrika’daki El Kaide benzeri yapılanmaların, Ensar Din gibi aşırı dinci terör örgütlerinin faaliyetleriyle Mali istikrarın sağlanamadığı bir ülke durumuna geldi. 2013 yılında Fransa yardıma çağırıldı Mali’deki hükûmet tarafından ve o Serval Harekâtı’yla güvenlik sağlanmaya çalışıldı. Daha sonra, Sayın Bakanımızın da ifade ettikleri gibi, Birleşmiş Milletler tarafından burada Çok Yönlü İstikrar Gücü Programı devreye sokuldu.

Ülkemiz geçmişte yakın ilişkilerimiz olan bu ülkeyle büyükelçilik bazında ilişkilerini devam ettirmekte. Bu program haricinde, TİKA tarafından da kalkınma, teknik yardım, el yazması eserlerin dijital ortama aktarılması gibi konularda iş birliğimiz devam etmektedir.

Ancak, Mali’den bizim alacağımız dersler de var. Mali’ye baktığımızda arkadaşlar şu hususları görüyoruz: Yargı ve basın üzerinde siyasetin kontrolü var. Muhalefetin kriminalleştirilmesi söz konusu. Muhalefet etmeye başladığınız anda bu belli suç tanımlarına girebiliyor. Devlet ve ekonomi birbirine eklemlenmiş vaziyette. Özellikle Latin Amerika ülkelerinden gelen uyuşturucu kaçakçılığı mafyası burayı bir geçiş noktası olarak kullanıyor. Bunu yaparken de siyasetçi, güvenlik görevlisi, devlet memuru, iş adamı, mafya elemanı hepsi birbirine karışmış ve bunlar arasındaki sınırlar fark edilemez vaziyette.

Yine, burada, müşterek biz duygusunu teminde başarısız olunmuş, milletleşme tamamlanamamış. Fransızca resmî dil ama bunun yanında 13 tane dil resmî dil olarak kabul ediliyor; 35 tane farklı dil konuşuluyor, bunlar, üç ana dil ailesinden kaynaklanıyor ve Mali, başkanlık yani Fransa örneğine uygun olarak yarı başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Başkan beşer yıllık iki periyot için seçiliyor, Millet Meclisinde de 147 artı 13 tane de yurt dışındaki Malililer için sandalye var.

Bu ülkedeki müşterek biz duygusunun sağlanamamış olması ülkedeki istikrarsızlığın da sürekli olmasının ana sebebini oluşturuyor. O açıdan, biz de kendi ülkemizde acilen müşterek biz duygusunu tesis edecek, bu ülkenin bütün fertlerinin kendisini mensup ve ait hissedeceği büyük ve onurlu bir aile olarak milletleşmeyi tamamlamak mecburiyetindeyiz. 15 Temmuz sonrası yakalanan ortamı bunun için kullanmak iyi bir fırsattır diye düşünüyoruz. Eğer bunun için bunu kullanmayıp zaten kutuplaşmış, kamplaşmış olan Türk toplumunu daha da kutuplaştırma ve kamplaştırmaya yarayacak adımlar atar isek, inanın, bunu telafi etmek, bu zamana kadarki problemlerimizi çözmekten çok daha zor olacaktır. Onun için, bugün her zamankinden çok daha fazla itidalli devlet adamına, itidalli devlet tavrına ihtiyacımız var; her zamankinden çok daha fazla bütün kurum ve kurallarıyla işleyen bir demokrasiye ihtiyacımız var; her zamankinden çok daha fazla Büyük Millet Meclisinin bu sistem içinde kendisine verilen fonksiyonu en iyi şekilde yerine getirmesine, olan bitenle ilgili karar almasına, görüş oluşturmasına, müzakere, müşavere, irade oluşturma ve karar alma mekanizmalarının tamamının kendinden geçmesini sağlamasına ihtiyacımız var.

Bu açıdan, bu 15 Temmuzun bir fırsat olarak değerlendirilmesi en büyük umudumuzdur. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, devletin bekası söz konusu olduğunda, milletin birliği söz konusu olduğunda, Hazreti Süleyman’a gelen 2 anne adayından gerçek annenin “Ben davamdan vazgeçtim.” dediği gibi, belli hususları dile getirmekten bugün için vazgeçebilecek derecede bu milleti seviyoruz ve iyiliğini istiyoruz. Onun için, her türlü desteği vermeye hazırız.

Ben bu tezkerenin Türkiye-Afrika ilişkilerinde, özellikle Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde olan ilişkilerimizde oradaki istikrarın sağlanması, orada insanların, kendilerini daha iyi şekilde gerçekleştirmesi açısından hayırlı uğurlu olmasını diliyor, yüce heyetinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AKP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Koçdemir.

Gruplar adına üçüncü konuşmacı, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Ayhan Bilgen, Kars Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Bilgen. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Orta Afrika ve Mali’ye asker gönderilmesiyle ilgili daha önceki grup konuşmalarına baktım, Genel Kurulda gruplar adına yapılan konuşmalara baktım. Hani Kasım 2014’ün sonrasında Mali’de, Orta Afrika’da ne değişti Birleşmiş Milletler misyonuyla birlikte, çatışmalar ne kadar azaldı, şiddet ne kadar sonlandı, barışı kurmak, insan haklarını orada egemen kılma adına Birleşmiş Milletler neyi başardı, neyi gerçekleştirdi ki biz şimdi aynı tezkerenin devamı üzerinden tartışma yürütüyoruz? Bir taraftan, meydanlarda Birleşmiş Milletlerin neredeyse varlık sebebini sorgulayan, örgütlenme biçimini, Güvenlik Konseyinin yapısını, Daimî Konseyi sorgulan mesajlar verip öbür tarafta, etnik ve mezhepsel çatışma gibi son derece ciddi bir krize 1 polis göndererek, 3 asker göndererek müdahil olmayı ve bunu da “barış misyonu” diye sunmayı, burada tartışmayı, doğrusu, ben, yani bizi izleyenler açısından da çok ciddi bulmuyorum.

Elbette ki dünyanın herhangi bir yerindeki bir çatışma, bir kriz, bir insan hakları ihlali, aktif dış politika adına hepimizi ilgilendirir, hepimiz bunu önemsemek zorundayız ve nerede bir ihlal varsa orayla ilgili sorumluluk üstlenmeyi de insani değerlerin gereği olarak görmeliyiz. Ülke çıkarlarının da ötesinde evrensel değerler açısından önemsemeliyiz ama basında küçük bir tarama bile yaptığınızda görüyorsunuz ki Mali’de, Orta Afrika’da Birleşmiş Milletler askerleriyle ilgili Türkiye basınına yansıyan birkaç haber var, onlar da sadece mülteci kamplarındaki kadın ve çocuklara tecavüz haberleri.

E, şimdi, bu gücü denetleyebilecek, bu gücün hareket planını yapabilecek bir inisiyatife Birleşmiş Milletlerde sahip miyiz? Hayır, değiliz ama uluslararası taahhütlerimiz dolayısıyla da üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Altını çizerek söylüyorum, burada da biz sadece bunun gereğini yerine getiriyoruz.

Değerli milletvekilleri, elbette bu ülkelerde savaşın neden devam ettiğini, savaşı kimin körüklediğini, silah tüccarlarının oradaki çatışmayı destekleyen konumlarını sorgulamadan Birleşmiş Milletler misyonunu tartışmak, sorgulamak da çok önemli değil. Hepimiz biliyoruz ki Orta Afrika’ya ilgi, Mali’ye ilgi, uranyumdan kaynaklanıyor ya da başka değerli madenlerinden kaynaklanıyor. Fransızların orada geçmişte üstlendikleri rolü şimdi de bir şekilde devam ettirme konusundaki girişimleri, çabaları bütün dünya tarafından biliyor. Şimdi, bir taraftan tek tek devletler orada bambaşka işler yaparken bir taraftan da Birleşmiş Milletler âdeta -tırnak içinde söylüyorum- bir paravan yapı gibi bir göz boyama, bir dekor yapılanma gibi orada güya insani, güya barışçıl bir misyon üstleniyor.

Şimdi, bir misyonu tartışırken o gücün hedefiyle o hedefe ulaşma ihtimali arasındaki dengeyi incelersiniz. Gerçekten vizyon doğruysa, misyon doğruysa biz bu yaptığımız işle bu misyona hizmet ediyor olur muyuz olmaz mıyız, bunu sorgularsınız. E, şimdi, eser ortada. Darbe yapılmış ülkeler var. Her iki ülkede de Mali’de de Orta Afrika’da da sivil hükûmetler çatışmaları önleyemiyor iddiasıyla askerler darbe yapmışlar, sonra kaos büyümüş, çatışma, etnik, mezhepsel çatışma derinleşmiş, Birleşmiş Milletler de oraya barış gücü göndermiş.

E, şimdi, bu çatışma niye devam ediyor, Birleşmiş Milletler neden etkin değil, neden başarılı olamıyor; bunları tartışmıyoruz burada, tartışamıyoruz, böyle bir veri de sunulmuyor. Biraz önce Millî Savunma Bakanımızın sunduğu, paylaştığı bilgilerde de buna dair ölçülebilir, değerlendirme yapılmaya değecek bir veri yok ortada. Peki, bir yılda olan biteni değerlendirmeden bir işin devamına, tekrarına burada karar vermenin anlamı nedir?

Değerli milletvekilleri, Hükûmete yakın -bakın, diğer sivil toplum örgütlerini bir tarafa bırakıyorum- yarı resmî pozisyondaki AFAD ve İHH’nın ve İHH’ya yakın birtakım sivil toplum örgütlerinin Mali’yle ilgili, Orta Afrika’yla ilgili, çatışmalar ve bu çatışmalarda Birleşmiş Milletler askerlerinin nasıl bir rolü, nasıl bir pozisyonu olduğuna dair yazıp çizdiklerine baktığınızda bile, burada, sadece prosedürü tamamlamanın ötesinde bir sorgulamaya ihtiyaç olduğu, bir tartışmaya ihtiyaç olduğu, orada Birleşmiş Milletlerin itibarının, Birleşmiş Milletler askerlerinin Mali’deki halklar, Orta Afrika’daki halklar nezdindeki algısının çok da meşru, çok da alkışlanan bir pozisyonu olmadığını görüyorsunuz.

“Biz bunun içinde olalım, dışında kalmayalım; dışında kalırsak, işte, bizim etkimiz olmaz, orada Birleşmiş Milletler askerleri, Avrupalılar, Batılılar kötü şeyler yapıyorlar.” demenin inandırıcı bir tarafı yok çünkü oradaki polis, asker sayınızla Birleşmiş Milletlerin toplam gücünün kıyasını, karşılaştırmasını yaptığınızda, sizin polisinizin, askerinizin orada diğer ülke asker, polislerinin yaptığı insan hakları ihlallerini önleyici, engelleyici, denetleyici bir rolü olamaz. Bizde orada askerin, polisin ne yaptığını parlamenter denetim imkânı da yok, böyle bir mevzuat da yok. Yani, geçtiğimiz günlerde İncirlik’e gelme konusunda ısrar eden Alman parlamenterler gibi bizim de gidip “Acaba Afrika’daki Türk Silahlı Kuvvetlerinin ya da Emniyet mensuplarının davranışları nasıl, Mali halkı bundan memnunlar mı? Gerçekten Orta Afrika’dakiler ‘Ne güzel, Türk askerleri var.’ diyorlar mı, demiyorlar mı?”, bunu görme, ölçme imkânımız da yok. Dolayısıyla, aslında, bugün burada yaptığımız, bir taraftan sokakta, miting alanlarında Batı’ya karşı olan tepkiyi yönetmek, algıyı yönetmek üzere Birleşmiş Milletlerle ilgili, Batı’yla ilgili, son derece ağır sözler söyleyip, öbür tarafta da “Başka bir şansımız yok, başka bir yetkimiz, gücümüz yok.” deyip burada prosedürü tamamlamanın ötesinde bir şey ifade etmiyor.

Değerli milletvekilleri, güvenlik konusu, elbette ki, aynı zamanda teknik ve uzmanlık gerektiren bir konudur. Dolayısıyla, güvenlik bürokrasisinin bir güvenlik sorunuyla ilgili ne düşündüğü, nasıl yaklaştığı elbette ki uzmanlık boyutuyla, teknik boyutuyla yine en çok askerlerin, polislerin, istihbarat birimlerinin işidir. Fakat dünyada artık demokrasi, kaliteli demokrasi, nitelikli demokrasi başka kavramlarla tartışılıyor ve bu kavramsal çerçeve içerisinde özellikle de “darbe” gibi son derece geri, son derece ilkel ve bir ülkede adının anılması bile, bir ihtimal olarak konuşulması bile kabul edilemeyecek şeyleri engellemenin, önlemenin önemli supaplarından birisi -burada daha önce birkaç kez ifade ettim, artık bu net, aslında bir uluslararası mekanizmaya dönüşmüştür; bununla ilgili çalışan kuruluşlar var, NATO içerisinde birimler var- güvenlik bürokrasisinin sivil ve parlamenter denetimi meselesi. Bütçeden tehdit tespitine kadar, operasyonlara kadar, sivil halka zarar verilip verilmediği konusuna kadar her şeyi Parlamentonun denetleyebilmesi, görebilmesi, sadece Parlamentonun değil, aynı zamanda sivil örgütlerin de, bu alanda çalışan, bu konuyla ilgili insan hakları örgütlerinin de denetleme yapması, demokrasinin olmazsa olmazı olarak kabul ediliyor.

Birkaç gündür tartışılan, Cumhurbaşkanının da önerdiği Genelkurmayın Cumhurbaşkanına bağlanması meselesi ya da kuvvet komutanlıklarının Millî Savunma Bakanlığıyla ilişkisi, hukuku elbette ki demokratikleşme açısından olumlanabilir ama bir boyutuyla olumlanabilir. Siyasi iradenin güvenlik bürokrasisine tam hâkimiyeti açısından elbette ki değerli bir girişim olabilir ama yine biliyoruz ki yürütmeden çok yasama organının denetlemesi ve sivil, tarafsız, bağımsız örgütlerin bu denetim işlevini yapabilmesi bunun asıl güvencesidir. Şimdi, bunu gündeme almadan yani Parlamento denetimini gündeme almadan, sivil denetimi tartışmaya bile henüz niyet etmeden, cesaret etmeden sadece Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanını Cumhurbaşkanına bağlamak ya da Millî Savunma Bakanlığının pozisyonunu güçlendirmek, olumlu gibi gözükse de sonuç itibarıyla bizim derdimizi çözmeye, bizim 15 Temmuzda yaşadığımız, daha önce defaatle yaşanan ve yapısal, köklü değişiklikler yapılmazsa ileride de muhtemelen yaşanabilecek olan bu tip gelişmeleri önlemeye asla yetmez.

Değerli milletvekilleri, galiba darbelerle mücadele konusunda en çok üzerinde odaklanılması gereken, yoğunlaşılması gereken şeylerden birisi de Parlamento denetiminin, sivil denetimin kurumsallaşmasının önündeki engelin ne olduğuyla bütün açıklığıyla yüzleşmektir. Eğer siz insan hakları örgütlerinizi, sivil toplum örgütlerini ya da Parlamentodaki partileri de bir tehdit unsuru gibi görüyorsanız, ötekileştiriyorsanız, düşman kategorisinde görüyorsanız, elbette Silahlı Kuvvetlerle ilgili, güvenlik güçleriyle ilgili alanı mahremleştirirsiniz, esrarengizleştirirsiniz ve onu korumak için aslında şeffaflığını önleyecek işler yaparsınız. Ama uluslararası angajmanlarınız, uluslararası taahhütleriniz, anlaşmalarınız, SEİA’lar yani 1950’den beri Amerika Birleşik Devletleri’yle yapılan savunma ekonomik iş birliği anlaşmaları, askerî eğitimler, silah alımları, NATO içindeki pozisyonunuz, zaten aslında artık bu teknolojiyle, bugünkü iletişim imkânlarıyla mahrem olmaktan çıkmıştır, gizlilik özelliğini büyük oranda kaybetmiştir.

Şimdi, dünyadan saklayamadığınızı, gizleyemediğinizi kendi toplumunuzdan, Parlamentodan, sivil toplum örgütlerinden niye saklayacaksınız? Onu gizlediğinizde gerçekten güvenlik adına bir şey yapmış olabilir misiniz? Kaldı ki artık “güvenlik” kavramının salt devlet güvenliği değil, insan güvenliği, toplum güvenliği perspektifiyle ele alınması gerektiği; tam da ancak toplum o sürece katıldığı ölçüde, güvenlik mekanizmaları içerisinde işlevsel rol oynayabildiği ölçüde gerçek kalıcı güvenliği, insan güvenliğini sağlamanın mümkün olduğu dünyada konuşuluyorken, tartışılıyorken bizim hâlâ bu tartışmayı erteliyor olmamız, aslında birilerinin, başka birilerinin, elinde silahı olanların, tankı topu olanların gücünü topluma karşı, seçilmiş siyasetçiye karşı kullanma yetkisini, inisiyatifini kendinde görmesine de fırsat vermektedir.

Darbeyle mücadele adına, darbecilerle mücadele adına 15 Temmuzdan bu yana, son on gün içerisinde yapılanlara baktığımızda da başka kaygılar taşımamız gerekiyor. Burada belki bazılarının çok yakından tanıdığı, benden çok daha eski hukukları bulunan birtakım gazetecilerin sadece o gazetelerde yazdıkları için tutuklanmış olmaları, aslında Türkiye'deki klasik, geleneksel terörle mücadele mantığının tipik bir yansımasıdır. İş, neticesiyle ölçülür. Eğer bugüne kadar bu mantık, bırakın güvenliği sağlamayı, barışı, huzuru sağlamayı, aksine, ters tepen, toplumda kopmayı, kırılmayı derinleştiren sonuçlar doğurmuşsa, bunu bir kez daha bir başka yapı üzerinde denemek, test etmek çok akıl kârı bir iş değil, çok yerinde, isabetli bir güvenlik yaklaşımı da değil. Özgürlüğü tehdit ettiği gibi aslında bu yaklaşım, güvenliği de tehdit ediyor.

Bakın, sadece bir bankada para işlemi yaptığı için, bir kitabevinden üst üste birkaç kez alışveriş yaptığı için insanlar -tırnak içerisinde ifade ediyorum- “terör örgütü üyesi olmak” ya da “müntesibi olmak” gibi kavramlarla -kararnamede bu ifadeler geçtiği için söylüyorum- tutuklanıyorlar, görevlerinden alınıyorlar. E şimdi, dostlukta aşırı gittiğinizde düşmanlıkta da aşırı gidersiniz ölçüsüyle galiba bir kez daha yüzleşmek zorundayız. Çünkü dostlukta aşırı giderken yapılan uyarıları dikkate almayıp, ne yazık ki arkasından da düşmanlıkta aşırı gittiğinizde, haksız yere de bir sürü insanı cezalandırdığınızda, işsizlikle terbiye ettiğinizde ya da okuduğu gazete dolayısıyla korkuttuğunuzda, tedirgin ettiğinizde, peşinen suçlu pozisyonuna ittiğinizde, aslında başka bir tehlikeyi kendi ellerinizle hazırlamış olursunuz.

Değerli milletvekilleri, son bir hafta, on gün içinde yaşananlara baktığımızda, galiba sormamız gereken en ciddi sorulardan birisi, bu yapılanma, askere, polise, yargıya, mülki idareye bu kadar kolay sızmış, bu kadar güçlü biçimde yer bulmuş, öyle ki kurmayların, generallerin neredeyse üçte 2’sini etkileyecek, kapsayacak düzeye ulaşmış ama belediyelerde, siyasi partilerde kendisine yer bulamamış. Yani, Türkiye’de belediyeler, partiler daha korunaklı, daha disiplinli, daha güçlü istihbarata sahip yerler, onun için mi buralarda bu örgütlenmeyle ilgili rakamlar telaffuz edilirken askerdeki, polisteki, hâkim, savcı içerisindeki ya da mülki idare içerisindeki sayıyla kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar? Buralar cazibe merkezi olmadığı için mi? Ya da soruyu böyle soralım: Yani, bir siyasi partiyi ele geçirmek, belediyeyi ele geçirmek çok kritik ve stratejik değil ama askeriyeyi, polisi, yargıyı ele geçirmek stratejikse o zaman oturup demokrasimize ağlayalım çünkü bir partiyi ele geçirmenin bir değeri yoksa, belirleyici, kritik bir anlamı yoksa ama güvenlik güçlerini ele geçirmek kritikse o zaman Türkiye demokrasisi, henüz, ne yazık ki, bırakın tam demokrasiyi, temsilî demokrasi düzeyinde bile değil demektir.

Son bir hafta, on gün içerisinde yapılan işlerin büyük kısmı, değerli milletvekilleri, bugün hoşumuza gitse de gitmese de kızgınlıkla, öfkeyle, tepkiyle, elbette ki bir kısmı haklı tepkiyle, dikkate almasak bile bir süre sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden Türkiye aleyhinde karar olarak önümüze gelecek. Bunun hiç duymazlıktan gelinecek, görmezlikten gelinecek bir tarafı yok. Yani siz 15’inci maddeyle ilgili, “Sözleşmenin 15’inci maddesiyle ilgili bildirimde bulundum ben.” deyip işin içinden çıkamıyorsunuz, böyle bir şey değil bu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15’inci maddesinin gereğini yaptığınızda, canınızın istediğini yapma hakkını falan elde etmiş olmuyorsunuz. Buna rağmen kısıtlamalar var, buna rağmen düzenlemeler var, buna rağmen vazgeçilmeyecek sorumluluklar var.

Örneğin, suçun, cezanın geriye yürümemesiyle ilgili düzenleme, en temel düzenlemelerden. Yani siz bu yapılanmayla ilgili, elinizdeki bütün devlet imkânlarına rağmen, istihbaratınıza rağmen, güçlü imkânlarınıza rağmen bu örgütün, bu yapının bu kadar tehlikeli olduğunu tespit edememişsiniz, 17-25 Aralığa kadar tespit edememişsiniz en azından ya da 15 Temmuza kadar tespit edememişsiniz. Yani eski parti yöneticileri, Hükûmet temsilcileri, Parlamento temsilcileri çıktılar, dediler ki: “Biz bu kadar vahim olduğunu ancak dün gece anladık.” Şimdi, devlet, elindeki bütün bu imkânlara rağmen bu tehlikeyi ancak yeni anlamış olacak ama herhangi bir öğretmen o bankaya para yatırılmayacağını ya da bir yazar o gazetede yazmanın “darbecilik” anlamına geldiğini, “darbeyi desteklemek” anlamına geldiğini bilecek(!) Böyle bir şey olabilir mi? Yani sizin bilemediğinizi, sizin tespit edemediğinizi sıradan bir vatandaş, bir akademisyen, bir gazeteci hangi donanımıyla, hangi imkânlarıyla tespit edecek de önceden buna karşı tavır takınacak?

Değerli milletvekilleri, bir demokrasi tartışmasında galiba kararlılığın ölçütü iyi niyet değildir. Hani o meşhur ifadeyle cehennemin yolu da iyi niyet taşlarıyla döşelidir bazen. İyi niyet, sonuçta ölçülebilir bir şey değil, sorgulanabilir bir şey değil. Hiçbirimiz, birbirimizin demokrasiyle ilgili samimiyetini ölçecek araçlara sahip değiliz, hiçbirimizin darbe karşıtlığıyla ilgili niyetini test edecek imkânlara sahip değiliz. Bu konuda bir tane ölçüt vardır, o da tutarlılıktır. Eğer dışarıya yansıyan davranışlarınız, aldığınız kararlar, yaptığınız açıklamalar darbe konusunda, demokrasi konusunda tutarlılık içeriyorsa, gerçekten kararlılıkla mücadelenizden söz etmek mümkündür.

Her şeyi bir tarafa bırakıyorum, sadece son birkaç gündür, yeni bir anayasa tartışmasında, Parlamentoda temsil edilen üçüncü gruba sahip bir partinin dışlanarak anayasa yapılabileceğine dair irade beyanının kendisi, aslında bu sürecin ne kadar tehlikeli yönetildiğini, ne kadar toplumda kamplaşmayı derinleştirecek biçimde yönetildiğini göstermeye tek başına yetiyor galiba.

Herkesi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bilgen.

Gruplar adına son olarak Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şirin Ünal konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Ünal. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA ŞİRİN ÜNAL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Avrupa Birliğinin Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali’de icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına asker göndermesine ilişkin tezkere vesilesiyle Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan evvel, 15 Temmuzda gerçekleştirilen hain saldırılarda hayatını kaybeden tüm demokrasi şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı ve sebat diliyorum. Yine, bu saldırılara karşı kahramanca mücadele veren kahraman gazilerimize acil şifalar diliyor, hayırlı ömürler temenni ediyorum.

15 Temmuz gecesi ülkenin her köşesinde, sokaklarda her siyasi anlayıştan, meşrepten ve dünya görüşünden insanlarımız olmuştur. O geceden beri, Türkiye, gerektiğinde tüm farklılıklarının üzerine çıkarak hürriyetini ve geleceğini sahiplenme iradesine sahip olduğunu dost-düşman herkese göstermiştir. Türkiye hakkında yapılan olumsuz hesapların tamamı, 15 Temmuzda geçerliliğini yitirmiştir. Sanıldı ki “PKK’sından DEAŞ’ına kadar dünyanın en eli kanlı, en vahşi terör örgütlerini üzerine salarsak bu ülkeyi sindirebiliriz.” Sanıldı ki FETÖ mensubu üniformalı teröristleri, uçakları, tankları, toplarıyla sokağa çıkardığınızda bu millet teslim alınabilir. Rabbim ne diyor? “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Allah bir daha ülkemize bu acıları yaşatmasın.

Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 25 Nisan 2013 tarihli ve 2100 sayılı Kararı’yla Mali’de Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’nun kurulması oy birliğiyle kabul edilmiştir. Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’nun son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 29 Haziran 2015 tarihli ve 2227 sayılı Kararı’yla tadil edilen görev yönergesinde, ülkede istikrarın sağlanması, ateşkes sürecinin desteklenmesi, izlenmesi ve denetlenmesi, barış süreci yol haritasının uygulanması, ulusal siyasi diyalog sürecine destek sağlanması, Birleşmiş Milletler personeli ve sivillerin korunması, insan haklarının güvence altına alınması ve teşviki, insani yardım faaliyetleri ile kültürel varlıkların korunmasına destek verilmesi ana görevler olarak tanımlanmış ve Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’nun acil ve ciddi düzeyde tehdit altında olması durumunda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterin talebine binaen Fransız birliklerinin bu misyona destek vermek üzere müdahale etmesine imkân tanınmıştır.

Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 10 Nisan 2014 tarihli ve 2149 sayılı Kararı’yla Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’nun görev yönergesinde imkânlar ölçüsünde ve konuşlanılan bölgelerde sivilleri korumak, sivil halka yönelik tehditleri tespit etmek ve kayıt altına almak, ülkedeki geçiş sürecinde siyasal hayatın işleyişine ve devlet otoritesinin ülkede tesis edilmesine katkı sağlamak, ülkenin toprak bütünlüğünü korumak, insani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak, Birleşmiş Milletler personelini korumak, insan haklarını korumak ve teşvik etmek, silahsızlandırılma ve ülkeye geri dönüşlere destek vermek ile Orta Afrika Cumhuriyeti’nde güvenliğin yeniden tesisi için reform çalışmalarını desteklemek gibi hususlar yer almaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından ülkemize söz konusu misyonlara katılım davetinde bulunulmuştur. Ayrıca, Birleşmiş Milletler 70’inci Genel Kurulu görüşmeleri sırasında düzenlenen Barışı Koruma Zirvesi’nde söz konusu Birleşmiş Milletler misyonları için ülkemizden katkı sağlanması talebinde de bulunulmuştur.

Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden biri ve NATO başta olmak üzere birçok Avrupa kuruluşunun üyesi, Avrupa Birliğine tam üyelik için müzakere sürecinde bulunan bir aday olarak Türkiye, güvenlik politikasının temellerini iş birliği ve ortaklık politikası üzerine inşa etmiştir. Türkiye, bu minvalde, bir yandan uluslararası barış ve istikrarın korunması için ülkelerin toprak bütünlüğünün korunması, kolektif savunma ve kriz yönetim operasyonlarına katkıda bulunulması yani barışı koruma, insani yardım ve polis görevleri gibi kitle imha silahlarının ve bunları fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesi, silahsızlanmanın teşvik edilmesi gibi hususlara önem vermeye devam ederken, diğer yandan istikrara katkı amacıyla uluslararası iş birliğinin küresel ölçekte artırılmasıyla ortaklığa, diyaloğa ve yumuşak güce dayalı güvenlik anlayışını giderek ön plana çıkarmaktadır.

Türkiye, iş birliği ve ortaklık politikası kapsamında hâlen Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında Lübnan’da, Afganistan’da, Mali’de, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, Liberya’da, Güney Sudan’da, Fildişi Sahili’nde ve Darfur’da; NATO kapsamında ise Kosova’da, Afganistan’da ve Akdeniz’de; Avrupa Birliği şemsiyesi altında da Bosna Hersek’te ve Kosova’da yürütülen barışı destekleme harekât ve misyonlarına katılmaktadır. Ayrıca, Aden Körfezi ve Somali açıklarında yoğunlaşan deniz haydutluğu ve korsanlık faaliyetlerine karşı yürütülen deniz operasyonlarına da politikamız kapsamında katkı sağlamaya devam etmekteyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemiz, Avrupa-Atlantik güvenliğinin bölünmezliği prensibinden hareketle, Avrupa'nın güvenliğini ilgilendiren konularda gerek NATO gerekse Avrupa Birliğini kapsayan bütüncül bir siyaset izlemekte ve Avrupa Birliğinin ortak güvenlik ve savunma politikasına dış politika öncelikleri ve ulusal çıkarları doğrultusunda katkıda bulunmaktadır.

NATO-Avrupa Birliği iş birliği bağlamında karşılaştığımız tüm engellemelere rağmen, ortak güvenlik ve savunma politikalarına katılımı, gerek Avrupalı bir NATO müttefiki gerekse Avrupa Birliğine katılım sürecinde olan aday ülke sıfatıyla ulusal güvenlik siyasetimizin bir gereği olarak görmekteyiz. Gündeme geldiği günden itibaren ortak güvenlik ve savunma politikası Türkiye tarafından Avrupa Birliğine üyelik perspektifi de dikkate alınarak imkânlar ölçüsünde desteklenmiş, NATO destekli ya da otonom Avrupa Birliği harekât ve misyonlarına katılım sağlanmış, Avrupa Birliği temel hedeflerine ve muharebe gruplarına taahhütlerde bulunulmuştur.

Türkiye, 2003’ten bu yana Avrupa Birliği kapsamında 7 misyon ve harekâta, Makedonya’da Konkordiya, tekrar Makedonya’da Proksima, Kongo’da Avrupa Birliği Uygulama Gücü, Kinshasa’da Avrupa Birliği Polis Misyonu, Bosna Hersek’te de 2 defa Avrupa Birliği Polis Misyonu, Filistin’de polis gücüne katılmış ve hâlen iki göreve, Bosna Hersek’te barış gücü ALTHEA, Kosova’da Avrupa Birliği Hukuk Misyonu’na katkı sağlamaktadır. Bosna’daki barış gücüne 239 personelle katkıda bulunan Türkiye, Kosova’daki Avrupa Birliği Hukuk Misyonu’na ise 3 personelle katkıda bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afrika ortaklık politikamız, kıtada barış ve istikrarın tesisine, siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardımcı olmayı, bu amaçla siyasi, ekonomik, ticari, insani yardım, yeniden yapılanma, güvenlik, kamu diplomasisi ve ara buluculuk alanlarında karşılıksız yardımda bulunmayı içermektedir. Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan bu gibi insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce askerî katkıda bulunulması politikamızın da bir gereğini oluşturmakta ve bölge halkının refahı için sorunların bir an önce çözülmesi amaçlanmaktadır.

Türkiye, Afrika politikamız kapsamında, Mali’nin toprak bütünlüğünün ve ulusal birliğinin sağlanması, ulusal uzlaşma çabalarının başarıyla sonuçlanması, demokratik düzene dönüşle siyasi istikrarın ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın sağlanması yönünde bir politika takip etmektedir. Bu kapsamda ülkemiz, Birleşmiş Milletler Mali Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu’na 5 personelle, Birleşmiş Milletler Demokratik Kongo Cumhuriyeti İstikrar Misyonu’na 2 personelle, Birleşmiş Milletler Liberya Misyonu’na 11 personelle, Birleşmiş Milletler Güney Sudan Misyonu’na 23 personelle, Birleşmiş Milletler Fildişi Sahili Harekâtı’na 11 personelle, Birleşmiş Milletler Darfur Ortak Misyonu’na ise 32 personelle katkı sağlamaktadır. Afrika ülkelerinden bugüne kadar Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi, Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi, Çok Uluslu Deniz Güvenliği Mükemmeliyet Merkezi ve misafir askerî personel kapsamında toplam 2.198 personel Türkiye’de icra edilen kurs ve eğitim faaliyetlerine katılmışlardır. Misafir askerî personel kapsamında hâlen 263 personelin eğitimi devam etmektedir.

Tezkerenin konusunu oluşturan harekâtlardan ilki, Avrupa Birliği tarafından “Orta Afrika Cumhuriyeti Avrupa Birliği Barış Gücü” adı altında icra edilen askerî harekâttır. Söz konusu harekât meşruiyetini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Birleşmiş Milletler Şartı’nın VII. Bölümü kapsamında 28 Ocak 2014 tarihinde aldığı 2134 sayılı Karar’dan almaktadır. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kararının verdiği yetki temelinde, Avrupa Birliği Konseyinin 1 Nisan 2014 tarihinde aldığı kararla, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde istikrarın yeniden tesisine ve siyasi geçiş sürecinin desteklenmesine matuf çabalara katkıda bulunmak maksadıyla başlatılmıştır. Hâlihazırda 12 Avrupa Birliği üyesi ülkeyle birlikte, Avrupa Birliği dışından Gürcistan ve Sırbistan tarafından toplam 741 personelin katılımıyla icra edilmekte olan harekâta ülkemiz tarafından da katkı sağlanması beklenmektedir.

Avrupa Birliğiyle olan politikamızın yanı sıra, Osmanlı’dan günümüze kadar bir Avrupa-Asya-Afrika ülkesi olan ülkemizin, 21’inci yüzyılın gerçekleriyle uyum içerisinde yeni bir döneme giren Afrika politikasının da bir gereği olarak bölgede yer alması stratejik bir önceliktir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tezkerenin konusunu oluşturan diğer misyonlar, Avrupa Birliği tarafından Mali’ye ilişkin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 20 Aralık 2012 tarihinde aldığı 2085 sayılı Kararı kapsamında verdiği yetki temelinde Avrupa Birliğinin 17 Ocak 2013 tarihinde aldığı kararla kurulan Mali Askerî Misyonu ile Avrupa Birliğinin 15 Nisan 2014 tarihinde aldığı kararla kurulan Avrupa Birliği Deniz Kapasitesini İnşa Etme Misyonu adlı sivil misyondur. Bu misyonların temel hedefi, Mali Silahlı Kuvvetlerine ve güvenlik güçlerine yani polis, jandarma ve ulusal muhafızlara stratejik tavsiye vermek ve eğitim desteği sağlamak olarak belirlenmiştir.

Ülkemizin barışı destekleme harekâtına olan yaklaşımıyla örtüşen ve Türkiye ile Avrupa Birliğinin uluslararası ve bölgesel sorunların çözümüne yönelik ortak anlayışlarının göstergesi olan bu tür katkılar, Avrupa Birliği üyelik sürecimize görünürlük kazandırmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce askerî katkıda bulunulmasının, bölgede ve genel olarak Afrika Kıtası’nda izlemekte olduğumuz faal dış politikamızın doğal bir uzantısını oluşturacağı değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşımdan hareketle, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetimizce takdir ve tespit edilmek üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına gönderilmesi ve Hükûmet tarafından verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca bir yıl süreyle izin verilmesini sağlayan bu tezkerenin, ülkemiz ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünal.

Tezkere üzerinde gruplar adına yapılan konuşmalar sona ermiştir.

Şimdi, şahsı adına söz talep eden sayın milletvekillerine söz vereceğim.

Şahsı adına ilk söz, Murat Bakan, İzmir Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Bakan…

Sayın Bakan, herhâlde, şu anda Genel Kurul salonunda değil.

İkinci konuşmacıyı davet ediyorum; Burhanettin Uysal, Karabük Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Uysal.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Geldi, geldi.

MURAT BAKAN (İzmir) - Buradayım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hayır, Sayın Uysal’ı davet ettim.

Buyurunuz Sayın Uysal. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BURHANETTİN UYSAL (Karabük) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmetimizce Meclisimize sunulan ve görüşmekte olduğumuz tezkere üzerinde şahsım adına söz aldım. Bu vesileyle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, öncelikle 15 Temmuz gecesindeki hain FETÖ darbe kalkışmasını lanetliyorum. 15 Temmuz gecesinde ülkemize yapılan alçak darbe girişiminde, hiçbir siyasi parti farkı gözetmeksizin direnen aziz milletimizi, o günden bugüne kadar meydanlarda demokrasi nöbeti tutan, meydanları dolduran kardeşlerimizin hepsini saygıyla selamlıyorum. O gece gösterdi ki en büyük gücümüz millî birlik, beraberlik ve kardeşliğimizdir. Bu aziz millet, tanklardan, helikopterlerden yapılan yaylım ateşlerine sadece iman dolu göğüsleriyle “Dur.” demiştir, inandığı değerler için canını hiç düşünmeden feda etmiştir. Çok şükür ki “Kefenimizi giyip çıktık bu yola, canımız feda olsun aziz vatanımıza.” diyen bir Başkomutanımız vardır. 81 vilayetimizden din, devlet, vatan ve millet müdafaası için canını seve seve veren aziz şehitlerimizin hepsine Allah’tan rahmet, şanlı gazilerimize acil şifalar diliyorum. İster FETÖ ister PKK isterse IŞİD olsun, Türkiye bu zalimlere boyun eğmeyecek kadar kudretlidir, ulusal ve uluslararası her türlü terörle mücadele edebilecek güçtedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden biri ve NATO başta olmak üzere birçok Avrupa kuruluşunun üyesi Türkiye, güvenlik politikasının temellerini iş birliği ve ortaklık politikası üzerine inşa etmiştir. Türkiye, bir yandan uluslararası barış ve istikrarın korunması için ülkelerin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardım gibi konulara önem vermeye devam ederken diğer yandan istikrara katkı amacıyla uluslararası iş birliğinin küresel ölçekte artırılmasıyla ortaklığa, diyaloğa ve yumuşak güce dayalı güvenlik anlayışını giderek ön plana çıkarmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afrika ortaklık politikamız, kıtada siyasi, ekonomik, ticari, insani yardım, yeniden yapılanma, güvenlik, kamu diplomasisi ve ara buluculuk alanlarında karşılıksız yardımda bulunmayı içermektedir. Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan bu gibi insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce askerî katkıda bulunulması politikamızın da bir gereğini oluşturmakta ve bölge halkının refahı için sorunların bir an önce çözümlenmesi amaçlanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Mali’de 22 Mart 2012’de gerçekleşen askerî darbenin ardından yaşanmaya başlanan siyasi ve sosyal kriz maalesef hâlen devam etmektedir. Sahra, Sahrel bölgesinin ötesinde kıta güvenliğini olumsuz yönde etkileyen ve küresel gündemde öne çıkan bir istikrarsızlık sürecinden geçmektedir. Bu dönemde Mali’nin kuzeyinde çeşitli grupların ayaklanmaları, askerî darbe, terör örgütü El Kaide’yle bağlantılı grupların bazı bölgelerde bağımsızlık ilanı gibi, gerek Mali gerekse Sahraaltı Afrika’da geniş bir coğrafyayı istikrarsızlığa sürüklemekte, bu olaylar yaşanmaktadır.

Söz konusu gelişmeleri müteakip, 6 Aralık 2012 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla onay verilen, Afrika Liderliğinde Mali Uluslararası Destek Misyonu, Mali ordusunun kapasitesinin geliştirilmesi ve ülkenin kuzeyinde yeniden istikrarın tesisine destek sağlamak amacıyla Mali’de konuşlandırılmaya başlanmıştır. İsyancı grupların ülkenin güneyine ilerlemesi üzerine önce Fransız birlikleri Mali’de askerî müdahalede bulunmuştur, sonra da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 25 Nisan 2013 tarihinde aldığı 2100 sayılı Karar’la Mali’de Birleşmiş Milletler Mali Çok Boyutlu Bütünleşik İstikrar Misyonu kurulmasına oy birliğiyle karar verilmiştir. Birleşmiş Milletler Mali Çok Boyutlu Bütünleşik İstikrar Misyonu, Emniyet Genel Müdürlüğümüze bağlı unsurlarla devam ettirilmektedir.

Ülkede istikrarın sağlanması, ateşkes sürecinin izlenmesi ve desteklenmesi, barışçıl sürecin yol haritasının uygulanması ve ulusal siyasi diyalog sürecine destek sağlanması, Birleşmiş Milletler personeli ve sivillerin korunması, insani yardım faaliyetlerine ve kültürel varlıkların korunmasına destek verilmesi ana görevler olarak tanımlanmaktadır.

2015 yılının Mayıs ayında Bamako’da imzalanan Mali Barış ve Uzlaşı Anlaşması ülkede istikrarın tesisi açısından önemli bir adımı teşkil etmesine rağmen, ülkedeki etnik temelli çatışmalar hâlen devam etmektedir. Son olarak, 19 Temmuzda ülkenin orta kesiminde, Moritanya sınırına yakın Segou kentindeki askerî üsse düzenlenen ve 17 askerin öldüğü saldırının ardından ülkede on günlük süreyle ilan edilen olağanüstü hâl, bu sürenin tamamlanmasının ardından 19 Mart 2017’ye kadar sekiz ay daha uzatılmıştır.

Ülkede hem askerî varlığı hem de siyasal çözüm sürecini hızlandırmaya yönelik bu çabalara rağmen çatışmaların önünü alacak bir çözüm hâlen bulunamamıştır. Türkiye, söz konusu anlaşmanın hayata geçirilmesine yönelik çabalara tam destek vermektedir. Anlaşmanın uygulanması açısından büyük önem taşıyan İzleme Komitesinin 10’uncu toplantısının yapılmış olması çatışmanın tarafları arasında karşılıklı anlayışın devam ettiğini göstermektedir.

Mali’nin istikrarı sadece Batı Afrika bölgesi için değil, tüm Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyası için önem arz etmektedir. Mali’ye bu bağlamda sağladığımız destek sadece aktif dış politikamızla örtüşmekle kalmayıp aynı zamanda Afrika ortaklık politikamızın kararlılığını da ortaya koyacaktır. Mali’nin ve yakın coğrafyasının krizlerden arındırılmasıyla, bölgeyle olan ekonomik ilişkilerimizin de kayda değer bir şekilde canlanacağı düşünülmektedir.

Mali’yle ekonomik ilişkilerimiz günden güne artan bir eğilim içerisindedir. 2015 Ocak-Mart döneminde 4 milyon dolar olan ihracat hacmimiz 2016 yılının aynı döneminde, Ocak-Mart ayında 9 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Mayıs 2015’te haftada 3 olarak başlayan Türk Hava Yolları seferi, Mart 2016’nın sonundan itibaren 5’e yükseltilmiştir.

Demokrasi havarisi ülkeler tarafından ülkemiz 15 Temmuz 2016 tarihinde verdiği demokrasi mücadelesinde yalnız bırakılsa da dünya barışına katkı sağlamak için Türkiye Cumhuriyeti var gücüyle her zaman destek olmaya hazırdır.

Bu amaçla, Hükûmetimizce Meclisimize sunulan ve görüşmekte olduğumuz tezkereye onay verilmesini temenni ediyor, sizleri saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uysal.

Şahsı adına diğer konuşmacı Murat Bakan, İzmir Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Bakan. (CHP sıralarından alkışlar)

MURAT BAKAN (İzmir) – Anlayışınız için teşekkür ederim Sayın Başkan, biraz geciktim az önce.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Ülkemiz zor günlerden geçiyor. Ulusal iradenin tecelli ettiği yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisine ve parlamenter demokrasiye karşı yapılan bu darbe girişimini hep birlikte önledik. Ülkemiz bir felaketin eşiğinden döndü, hepimize geçmiş olsun.

Değerli arkadaşlar, bu millet darbelerden çok çekti, ayrıca biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak darbelerden çok çekmiş bir siyasi partiyiz.

Elbette bu darbeye karışanlar adil bir şekilde yargılanacaklar ve hak ettikleri cezayı alacaklar fakat darbelerle ve darbecilerle mücadele ederken attığımız her adımı dikkatli atmalıyız. Darbeyle mücadelenin ülkenin iç politikasına yönelik olduğu hatasına düşmemeliyiz. Attığımız her adımın ve ülkemizde olan bitenlerin aynı zamanda ülkemizin dünyadaki itibarına etki ettiğini ve dış politikadaki pozisyonumuzu etkilediğini gözden kaçırmamalıyız. Öncelikle kendimize sormamız gereken soru şu: Biz bu noktaya nasıl geldik? Bir cemaat, tarikat örgütlenmesiyle devletin içine yerleştirilmiş ve bir örümcek ağı gibi, tüm kritik devlet kadrolarını ele geçirmiş, ülkede kendi iktidarını kurarak demokrasiyi sona erdirmeyi düşünen darbecilerden bunun hesabını sorduktan sonra, eğer “Bu yaşananlarda bizim sorumluluğumuz var mı?” sorusunu kendimize sormazsak ve bir öz eleştiri yapmazsak bulunduğumuz noktadan bir adım ileriye gidemeyiz. Bugün, ülkemize bu derece zarar veren Fethullahçı terör, örgütü gider, yarın, yerine aklını şeyhine, mürşidine kiraya vermiş, özgür düşünme ve karar alma yetisini yitirmiş bir başka tarikat, cemaat gelir, ülkenin başına bela olur değerli arkadaşlar. Bu bakımdan, öncelikle siyasi iktidar, geriye doğru dönerek son on dört yılda attığı adımlara bakmalı, ülkedeki kutuplaşmanın artmasının, hukuk devletinin ve basın özgürlüğünün zayıflamasının, ülkede giderek artan otoriterleşmenin, Parlamentoyu baypas eden çözüm süreçlerinin, “Ne istediler de vermedik?” yaklaşımının bugün yaşananlarda etkisini sorgulamalıdır. Eğer “Biz bu süreçte hiç hata yapmadık, öz eleştiriye de lüzum yok.” dersek, “Biz darbecilerden intikam alacağız.” mantığıyla hareket edersek, “Kurunun yanında yaş da yansın.” dersek ve suçluyu suçsuzdan ayıramazsak bu yaklaşımla ülkemiz kaybeder. Darbe girişimiyle yargı önünde hesaplaşırken stratejik düşünmeli, aklıselim ile ortak aklı öne çıkararak iktidarı ve muhalefetiyle demokrasimizi güçlendirmeliyiz. Bu diyaloğa, Mecliste, darbe gecesi olduğu gibi tüm grubu bulunan siyasi partileri de dâhil etmeliyiz.

Değerli arkadaşlar, iç politikada atacağımız adımlar dış politikamızı da etkileyecek. Eğer iç politikada, yukarıda tarif ettiğimiz üzere ortak akılla doğru adımları atarsak dış politikada da son on dört yıldır, bugüne kadar atılan yanlış adımları telafi edecek fırsatları yaratırız. Bu Hükûmet dönemine kadar sağ ya da sol tüm iktidarların aşarı yukarı çizgisini sürdüğü cumhuriyetin dış politikasına geri dönmeliyiz; ihtiyat, denge, barış perspektifinde oluşan millî dış politikamıza dönmeliyiz. Tekrar ediyorum: İhtiyat, denge, barış.

Değerli arkadaşlar, mezhepçi bir eksene oturtulan dış politika Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de iflas etmiştir. Şimdi yapmamız gereken, ülkemizin dış politikasını her konuda olduğu gibi cumhuriyetin ulusal dış politikasına döndürmektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının temeli barışçı esaslara dayanıyordu. Türkiye, henüz savaştan yeni çıktığı komşu ülkelerle dahi dostluk ve iyi ilişkiler kurmuştur. 1932 Temmuzunda İspanya’nın teklifi, Yunanistan’ın desteğiyle Türkiye, Milletler Cemiyetine üye olmuştur. Balkan Antantı aynı anlayışla kurulmuştur, Montrö Sözleşmesi yine bu anlayışla kazanılmış bir diplomatik zaferdir, Sadabat Paktı ona keza barış eksenli dış politikanın bir sonucu oluşturulmuştur. Türkiye'nin dış politikada yeniden hak ettiği saygınlığı kazanmasını sağlamak bu Meclisin ortak sorumluluğudur. Bu bakımdan, Türkiye'nin bugüne kadar olduğu gibi şimdi de Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu misyonlara destek vermesini biz olumlu karşılıyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun, istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümü için, sivillerin korunması için Türkiye'nin barış gücü olarak asker göndermesini doğru buluyoruz. Ancak bunu yaparken asker göndermek üzere Hükûmete yetki vermeyi konuştuğumuz Mali’de son altı ayda 24 Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerinin öldürüldüğünü gözden kaçırmamalıyız. Hem Selefi teröristler tarafından hem de Kuzey Mali’de ayrılıkçı gruplar tarafından Birleşmiş Milletler gücü saldırıya uğruyor. Mali, yeni bir Afganistan olma riskiyle karşı karşıya. Bu bakımdan, asker göndermeden önce Hükûmet Mali’de olup bitenleri iyi analiz etmelidir, askerimizin orada karşı karşıya kalabileceği riskleri iyi değerlendirmelidir.

Şu an Birleşmiş Milletler içinde kurulan misyonlar içinde en tehlikelisi MINUSMA’dır. Birincisi, bölge çok büyük yüz ölçümü açısından; ikincisi, ayrılıkçı grupların yanı sıra birçok cihatçı örgütün bulunduğu bölgede kimin kimi vurduğu belli değildir. Temmuz başından bugüne MINUSMA çerçevesinde yaşanan gelişmeler önemlidir. Bölgede askeri bulunan Hollanda helikopterlerini geri çekiyor ve başta Almanya olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri de MINUSMA’ya ilave asker gönderme konusunda tedirgin, çekimser davranıyor.

Değerli arkadaşlar, eski bir Fransız sömürgesi olan bölgede emperyalizmin çıkarları bulunduğunu, Fransa’nın hâlâ uranyum ihtiyacının bir kısmını buradan karşıladığını, Mali’nin zengin fosfat kaynakları olduğunu da Hükûmetin kendisine verilen yetkiyi kullanırken değerlendirmesi gerektiğini belirtmek istiyorum. Bizler için dünya barışı çok önemlidir, sivillerin korunması çok önemlidir, Türkiye’nin dünyada yaşanan ve insanların yaşam hakkını ihlal eden teröre karşı ortak tavır alması da önemlidir ancak bir o kadar önemli olan, Mehmetçik’in barış için gittiği bir ülkede hak etmediği bir saldırıyla karşı karşıya kalması riskidir. Bir askerimizin dahi canı bizler için çok önemlidir. Buradaki tüm milletvekillerinin hassas olduğu bir konu olduğunu biliyorum, bizler askerimiz konusunda, Mehmetçik konusunda hassasız. Bu darbe girişimi sonrası hepimizi rahatsız eden görüntüler seyrettik, hiç hak etmediği hâlde darbeden ve yaşanan olaylardan bihaber askerlerin “Tatbikata gidiyoruz.” denilerek götürüldükleri darbe girişiminde hayatlarını kaybettiklerini gördük. Biz, yüzlerce yıldır savaşa savaşa Mehmetçik’i, Osmanlı-Rus Harbi’nde, Balkan Harbi’nde, Yemen’de, Trablusgarp’ta, Çanakkale Harbi’nde, Kurtuluş Savaşı’nda şehit etmiş bir halkız. Askerine bu kadar çok türkü yazan bir başka halk olduğunu sanmıyorum. Yemen türküsünü hatırlayın değerli arkadaşlar. Hepimizin yüreğini sızlatan bir başka türkü vardır:

“Eledim eledim, höllük eledim.

Aynalı beşikte balam bebek beledim.

Büyüttüm, besledim, asker eyledim.

Gitti de gelmedi balam buna ne çare?”

Değerli milletvekilleri, biz evlatlarımızı askere gönderirken davulla zurnayla gönderiyoruz, Orta Afrika’ya göndereceğimiz askerlerimizi de gönderdiğimiz gibi sağ salim, davulla zurnayla karşılamak istiyoruz. Hükûmetin aldığı yetkiyi kullanırken, tüm bu hususları ve riskleri etraflıca değerlendirdikten sonra bu kararı vermesi gerektiğini düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, son olarak darbecilere ve demokrasi düşmanlarına en büyük darbeyi vurmak üzere, hepinizi İzmir’e, seçim bölgeme, Türkiye'de demokrasinin ve özgürlüklerin en içten ve derinden yaşandığı kente davet ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Gelin, darbeye karşı “Cumhuriyet ve Demokrasi” demek için, 4 Ağustos Perşembe günü saat 19.30’da Gündoğdu Meydanı’nda buluşalım.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi tezkereyi oylarınıza sunacağım: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Tezkere kabul edilmiştir.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 17.56

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.11

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet Akif HAMZAÇEBİ

KÂTİP ÜYELER: İshak GAZEL (Kütahya), Zihni AÇBA (Sakarya)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 121’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Halkların Demokratik Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır. Okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- HDP Grubunun, Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca ve Mardin Milletvekili Ali Atalan ve arkadaşları tarafından, Ezidi inancına sahip toplum kültürünün ve kimliğinin korunması ve tarih boyunca maruz kaldıkları zulüm ve şiddet politikalarının bütün boyutlarıyla araştırılması amacıyla 29/7/2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 2 Ağustos 2016 Salı günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

2/8/2016

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 2/8/2016 Salı günü (bugün) toplanamadığından, grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                Çağlar Demirel

                                                                                                    Diyarbakır

                                                                                             Grup Başkan Vekili

Öneri:

29 Temmuz 2016 tarihinde, Diyarbakır Milletvekili Sayın Feleknas Uca ve Mardin Milletvekili Sayın Ali Atalan ve arkadaşları tarafından (2521 sıra numaralı) Ezidi inancına sahip toplumumuzun kültürünün ve kimliğinin korunması ve tarih boyunca maruz kaldıkları zulüm ve şiddet politikalarının bütün boyutlarıyla araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis Araştırması Önergesi’nin Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 2/8/2016 Salı günlü Birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Halkların Demokratik Partisi Grubu önerisi lehinde ve aleyhinde toplam 4 sayın milletvekiline söz vereceğim.

Lehinde ilk konuşmacı Ali Atalan, Mardin Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Atalan. (HDP sıralarından alkışlar)

ALİ ATALAN (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Meclisin değerli emekçileri, bizleri dinleyen, izleyen değerli yurttaşlar; grubumuz Halkların Demokratik Partisi adına söz almış bulunmaktayım ve bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Önerge üzerine konuşmadan önce, milletin özgür iradesine, bu iradenin temsil edildiği Meclise yönelik 15 Temmuz darbe girişimini kınıyor, darbe girişimine karşı dik durup yaşamını yitiren bütün yurttaşları minnetle anıyorum. Bu bağlamda, çözümün demokraside, insan haklarında, hukuk devletinde ve özgürlükçü laiklikte olduğunu bir kez daha vurguluyor, ortaya çıkan birlik, uzlaşma ve helalleşme sürecinin kalıcı bir toplumsal barışa evrilmesini umut ediyorum.

Ayrıca, değerli milletvekilleri, yarın 3 Ağustos, Şengal Ezidi toplumuna karşı gerçekleştirilen soykırımın 2’nci yıl dönümüdür. En az 5 bin insanın katledildiği, bir o kadarının da -kadın ve çocuklardan oluşan insanların- esir alınıp en barbar yöntemlerle pazarlarda satıldığı biliniyor. Bu soykırım esnasında yaşamını yitiren bütün masum ve mazlumları buradan saygıyla anıyorum.

Bu konuda iki noktayı anımsatmak istiyorum, belki çoğumuz bilmeyebilir: Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti devleti hâlen Şengal’de gerçekleşen bu soykırımı resmen kınamış değildir. İkincisi ise Diyarbakır’da hâlen 2 bine yakın Şengalli mülteci oradaki büyükşehrin himayesinde kalıp, maalesef, hâlen mülteci statüsüne sahip olmamıştır, bunu elde edememiştir.

Değerli milletvekilleri, bölgede bilinen olağanüstü koşullar ve özellikle Nusaybin’deki sokağa çıkma yasağı nedeniyle aylarca Genel Kurul ve komisyon çalışmalarına katılamadım, çalışmalarına iştirak edemedim. Bundan söz etmişken Nusaybin’le ilgili önemli gördüğüm bir hususu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bana göre, nasıl ki 15 Temmuz darbe girişimi hepimize demokrasinin, çağdaş, özgürlükçü laikliğin değerini yeniden gösterdiyse inanıyorum ki Nusaybin’i mevcut hâliyle gidip görmek barışın, kardeşliğin kıymetini öğrenmemize kesinlikle yardımcı olacak ve belki de yeni bir sürecin başlamasına temel teşkil edecektir.

Şimdi esas konumuza dönmek gerekirse: Ezidi inancı veya Ezdayi inancı yani Allah’a tapanlarla ilgili belki aramızda bilmeyenler veya az bilenler olabilir. Onun için, evvela, kısaca, özetle söyleyeyim: Ezidi inancı, inanç sistemi, en az beş bin yıllık maziye sahip, çevresi ve kendi dışındaki bütün diğer topluluklarla sürekli barışık, misyonerliği katı bir biçimde yasaklayan, herkesi doğası ve kimliğiyle kabul eden, inandıkları tek tanrıya dua ederken önce 72 millete ve daha sonra kendileri için hayır ve selamet dileyen bir felsefeye sahiptir. Ezidiler, kendi tarihlerinde hiçbir dinî inanç grubuna zarar vermemiş, buna karşın sürekli katliamlardan ve soykırımlardan geçirilen bir tarihsel gerçekliğe sahip olmuştur. Tarihte Mezopotamya coğrafyası olarak bilinen Hanekin’den Afrin’e, Şengal’den Kars ve Urmiye’ye kadar geniş bir coğrafyada egemen bir inanç durumundayken hâlihazırda maalesef, toplam nüfusu 1 milyonun altına inmiş ve şu anda Türkiye'deki sayısı 500 insanın altına düşmüştür. Türkiye'de yoğunluklu olarak Batman, Diyarbakır, Mardin ve Urfa’da yaşayan Ezidilerin Osmanlı döneminden beri maruz kaldıkları asimilasyon politikaları maalesef, cumhuriyet döneminde de fiilen devam etmiştir; inançları yok sayılmış, toprakları ellerinden alınmıştır. Kırk yıl öncesine kadar Türkiye'de 80 bin civarında Ezidi’nin yaşadığı tahmin edilirken bugün bu sayının -dediğim gibi- 500’ün altına düşmüş olması, 1970’li yılların başında farklı kimliklere uygulanan asimilasyoncu politikalardan dolayı başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine göç etmek zorunda bırakılmaları nedeniyledir.

Zorunlu göç sebeplerine bakıldığında, temel olarak inançlarının yok edilmeye çalışıldığı, özgün inanç ve kültürün hiçe sayıldığı görülmektedir. Zamanında göç etmek zorunda kalmış Ezidilerden birisi olarak benim bugün bu Mecliste olma sebebim, ayrımcı ve ötekileştirici politikaya –umarım- sizinle birlikte dikkat çekmek, bu ülkenin bir bütün olarak demokratikleşmesine yine sizinle birlikte ortaklaşarak katkıda bulunmaktır.

Değerli milletvekilleri, şimdi size kendimle ilgili somut bir örnek vereyim. Belki bilirsiniz, Ezidilerin nüfus kâğıtlarındaki, nüfus cüzdanlarındaki din hanesine hâlen ya “İslam” ya da “Dinsiz” yazılmaktadır. Şu anda iki kimliğim var burada: Türkiye Büyük Millet Meclisinin kimlik belgesi, bir de genel Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı. Nüfus cüzdanımdaki boş, milletvekili kimlik belgemde yanlışlıkla “İslam” yazılmış. Şimdi, bu tabii bir istisna değil, tekil bir olay değil; bütün toplumumuzla ilgili her yerde aynı şekilde ya çarpı ya nokta ya boş ya da İslam yazılmaktadır. Bu aslında hem trajiktir hem komiktir, bunun mutlaka giderilmesi gerekiyor.

Değerli milletvekilleri, bu da gösteriyor ki Ezidilerin inancı hiçleştiriliyor; bununla beraber köy ve arazilerine zorla el koyuluyor, arazileri satmaya zorlanıyor. Ezidiler için özgür yaşam koşulları böylelikle büsbütün ortadan kaldırılıyor. Burada üzülerek söyleyeyim ki bazı kamu idaresinde görev alan kişilerin, devletin silah verdiği bazı köy korucularının ve hatta bazı parti temsilcilerinin kendi konum ve imkânlarından güç devşirerek Ezidilerin malına mülküne el koydukları, işgal ettikleri ve arazi sahiplerini sürekli tehdit ettikleri biliniyor, bunu sürekli görmekteyiz. Buna rağmen, Avrupa’da yaşayan bütün Ezidiler ölen yakınlarının, akrabalarının cenazelerini istisnasız kendi topraklarına getirip defnetmekte ve bu da aslında bu toplumun kendi topraklarına nasıl bağlı olduğunu göstermektedir. Yıllardır köylerinden, topraklarından uzakta yaşayan Ezidi ailelerin birçoğu ülkelerine geri dönmeyi düşünmektedir, bu noktada gereken yasal güvencelerin sağlanmasını talep etmektedir. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bu kadim toplumun kültürünü, inancını, toprağını, hak ve hukukunu korumak devletin görevidir. Dolayısıyla, Ezidi inancının tanınması, ibadetlerini yapabilecek koşulların sağlanması, kutsal mekânlarının koruma altına alınması, işgal ya da terk edilmiş Ezidi köylerinin tahribatının tespit edilmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, tam da bundan dolayı Ezidilerin göç etmek sebeplerinin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ ATALAN (Devamla) - …kapsamlı araştırılması, mağduriyetlerinin giderilmesi, inançlarını özgürce yaşayabilmeleri ve belki de kendi ülkelerine dönme olanakları yaratma hedefini kapsayan bu Meclis araştırması komisyonunun kurulması talebini…

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atalan.

Süreniz doldu.

ALİ ATALAN (Devamla) – Ben son…

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Adana) – Pozitif ayrımcılık yapabilirsiniz Başkan.

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Başkan, pozitif ayrımcılık olabilir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Bir pozitif ayrımcılık olsun bakalım Ezidilere.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Adana) - Bir pozitif ayrımcılık olsun ilk kez.

BAŞKAN – Buyurunuz.

Mikrofonunuzu bir dakika süreyle açıyorum.

ALİ ATALAN (Devamla) – Tam da bundan dolayı, Ezidilerin göç etme sebeplerinin kapsamlı araştırılması, mağduriyetlerinin giderilmesi, inançlarını özgürce yaşayabilme ve belki de kendi ülkelerine dönme olanaklarını yaratma hedefini kapsayan bu Meclis araştırması komisyonunun kurulma talebini desteklemenizi istiyorum.

Bugün Genel Kurulun açılışında AKP Grubu adına gündem dışı söz alan bir konuşmacı şöyle diyor: “Dünyada mağdurlar ve mazlumlar nerede olursa olsun biz onların yanında olacağız.” Çok güzel. Ben de diyorum ki dünyanın en mağdur ve mazlum topluluklarından biri olan Ezidilerdir, buyurun, gelin, onların yanında yer alın. Bu desteğinizin aynı zamanda Türkiye'nin çoğulcu yapısını korumaya, farklı din, dil ve etnik grupların tümünü anayasal koruma altına almaya, eşit ve yurttaşlık temelinde bir arada yaşama imkânı oluşturmaya az da olsa bir katkısı olacaktır.

Teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atalan.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Sayın Tanal...

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkanım, teşekkür ederim.

Şimdi, sayın hatip bizim, kimliklerimizi kontrol etmemize dikkat çekti, kendisine teşekkür ediyorum.

Şimdi, mesela benim kimliğimde kan grubu yazmıyor, diğer arkadaşlarımızınkinde yazıyor. Yani, Meclisin bu kimliklerimizi düzenlerken bu işin ciddiyetinin üstüne daha fazla eğilmesini istirham ediyoruz sizden.

BAŞKAN – Sayın Tanal, cümleleriniz tutanaklara geçmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilinin görevi Genel Kurul çalışmalarını yönetmektir ancak ben, işaret ettiğiniz bu konuyu not alıyorum, Sayın Meclis Başkanımıza bunu ileteceğim, çözümü için çalışacağım. (CHP sıralarından alkışlar)

Önerinin aleyhinde Markar Eseyan, İstanbul Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Eseyan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MARKAR ESEYAN (İstanbul) – Aziz milletimiz, Saygıdeğer Başkan ve değerli milletvekilleri; HDP Grubunun vermiş olduğu öneri aleyhinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunmaktayım, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, 15 Temmuz işgal ve darbe girişimi üzerine ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Bu hain işgal ve çökertme girişimine karşı tüm kesimleriyle direnen halkımız için ne söylesek, aziz milletimize ne kadar övgüler düzsek az. Böyle bir milletin vekilleri olmak büyük bir gurur vesilesi. Bu vesileyle bir kez daha şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize de acil şifalar diliyorum.

15 Temmuz darbesi eğer muvaffak olsaydı şu an bu Meclis kapanmış, Anayasa askıya alınmış, bizlerle birlikte binlerce kişi meçhul yerlere götürülmüş veya Allah korusun can vermiş, ülkemiz de acılı bir yok oluşun eşiğine gelmiş olacaktı. Çok şükür, bu büyük tehlikeyi milletimiz sayesinde dayanışmayla atlattık. Halkımız, canı pahasına egemenliğini, yüce Meclisi korudu. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, muhalefet liderleri ve tüm partilerimiz dik duruşlarıyla işgale geçit vermedi. Öyle ki bugün, bu Meclis kendi olağan hizmetine ve görevlerine ne iyi ki devam ediyor.

Bu noktada, 15 Temmuz gecesi Meclise koşan, yüce Meclisi açık tutan, darbecilere ve dünyaya güçlü bir mesaj veren tüm milletvekillerimizi, tüm parti gruplarımızı Meclis Başkanımız İsmail Kahraman Beyefendi’nin şahsında bir kez daha tebrik etmek istiyorum.

Hepimiz kabul etmeliyiz ki siyaset dili ve yöntemi, 15 Temmuz öncesi, arzu edilen nezihliğe ve ortaklaşma kapasitesine sahip değildi. 15 Temmuzda halkımızın meydanlarda verdiği demokrasi dersi bu kürsüye, Gazi Meclisimize kalıcı biçimde yansımalı ve bu yönde üretken, nezih siyaset gelenek hâline gelmelidir. İktidar ve muhalefet birbirlerinin düşmanı değildir; birlikte çözüm üretmek üzere halkımız tarafından görevlendirilmiş, meşru, politik aktörlerdir. 15 Temmuz sonrasında yapabildiğimizi gösterdiğimiz nezaket ve iş birliğini neden 15 Temmuzdan önce gerçekleştiremediğimizi mutlaka sormamız gerekiyor. Bu soru hep aklımızda olmalıdır çünkü eski alışkanlıklara dönülürse bunun hesabını millet bizlerden soracaktır. Ben de Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızın çağrısını yineliyor ve bu pazar Yenikapı’da Demokrasi ve Şehitleri Anma Mitingi’nde hep birlikte olmayı, dünyaya FETÖ ve tüm tehditlere karşı birlik ve beraberlik mesajı vermeyi diliyorum ve bunu çok önemsiyorum.

Araştırma önergesine gelince: Biliyorsunuz, tam da FETÖ ve ardındaki üst aklın çökertmeye çalıştığı siyasal sistemimiz ve bu Parlamento, son on beş yılda, özellikle dezavantajlı kesimler lehine birçok devrimsel reform yasasını gerçekleştirmiştir. Türkiye’de vesayet zihniyeti geriletilip halk iradesi merkezî işleve sahip oldukça, dezavantajlı kesimler yani eski zihniyetin haklarını kısıtladığı vatandaşlarımız hızla bu haklarına kavuşurken devletin halk için bir hizmet aygıtı olduğu zihniyeti de demokratik kültürümüze yerleşmiştir. Artık, millet, devlet için bir nesne değildir; devlet, millet için var olmakta, onun için, onun mutluluğu için çalışmakta ve çalışmaya da devam etmektedir. En azından bu yönde güçlü bir yönelim, aşama ve bir fikir devrimi, zihniyet devrimi gerçekleşmiş durumdadır.

Değerli arkadaşlar, saygıdeğer milletvekilleri; düne kadar dili, dini, ırkı, mezhebi ve meşrebini, hatta ve hatta adını bile saklamak zorunda olan toplumsal kesimler özgürleşmiş, kamusal alandaki yerlerini almaya başlamışlardır. Bu, büyük bir demokratik kazanımdır. Bu değişimin Türkiye’yi sadece güçlendirdiği 15 Temmuzda ispat olmuştur; eski korku, tehdit tezleri ise tamamen çökmüştür. Eskiden örneğin, mesela, hem Ezidi hem Ermeni hem Kürt hem dindar hem Alevi ama aynı zamanda hem de vatandaş olamıyordunuz; yazılı kurallar, Anayasa bunu öngörmese de yazılı olmayan pratikler bu şekilde yerleşmişti, gerektiğinde de antidemokratik uygulamalar hukuk kılığına sokuluyordu. Vatandaşlık haklarını kullanmak için doğumumuzla getirdiğimiz özellikleri inkâr etmemiz, asimile olmamız istenirdi ya da eğer kimliğinizi korumak isterseniz o zaman da haklarınızdan vazgeçmeniz gerekirdi. Neredeyse tüm vatandaşlar hep birlikte Kafka’nın “Dava” romanının melankolik figürlerine dönüşmüştük. İnsanlar, birer “Bay K” gibi şeffaf olmayan devletten korkarak, ondan saklanarak, darbenin nereden geleceğini kestirmeye çalışarak yaşamak zorunda bırakılmışlardı. Oysa bugün, Türkiye’de alt kimlikler ve üst kimlikler birbirine alternatif olmaktan çıkmış, travmatik çelişki giderilmiştir.

Bugün, Gazi Meclisimizde benim gibi farklı kimlik ve dinlerden vekiller vardır. “Başörtülü, dindar vekiller” gibi ayrımlar anlamsızlaşmış, daha beş altı yıl önce bu çatı altında yaşanan tatsız olaylar artık tekrarlanması mümkün olmayan ayıplı hâller olarak kabul görmüştür. Bu sürece emek veren herkese teşekkür ederken başat aktörün Sayın Cumhurbaşkanımız ve AK PARTİ olduğunu da teslim etmek durumundayız. Bu gerçeği teslim etmenin 15 Temmuz ruhuyla çelişmediğini düşünüyorum, bilakis 15 Temmuzda meydanları her kesimden insanlar doldurduysa bu kararlılık son on beş yılın demokratik kazanımlarını koruma adına da ortaya çıkmıştır. Yine, bundan beş altı yıl önce, azınlık vakıflarının mallarına el koyan antidemokratik uygulamanın, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun reformdan geçirilmesiyle düzeltilmesine dönük sert itirazların bugün yeniden yaşanması da artık imkânsızdır. Ana muhalefet partisi CHP bugün bu tür konularda çok daha pozitif bir konuma yerleşmiştir, MHP de aynı konuda övgüyü hak etmektedir.

Öte yandan, etnik ve mezhepsel sorunlara araçsal yaklaşmaktan da imtina etmek gerekir. Çözülmesi gereken sorunları etnisite veya grup hakları konsepti üzerinden tartışmanın 19’uncu yüzyılda olduğu gibi meselenin amacını suistimal eden zaaflar yarattığı, Habermas dâhil ciddi siyaset felsefecilerinin tespitidir. Grup haklarının öne çıkarılması terör örgütlerinin ve suistimal odaklarının güçlenmesini sağlamakta, bölücü zihniyet bu etnik sorunları Truva atı gibi kullanmakta, demokratik talepler ambalajına saklayarak amaçları uğruna istismar etmektedir. Konu ve sorunlara eşit, demokratik vatandaşlık ve demokratik, katılımcı, çoğulcu hukuk devleti noktasından yaklaşmak bu açıdan büyük önem arz eder. Demokratik, çoğulcu bir devlet yapısını kurmanın, bu inşayı halkın talepleriyle gerçekleştirmenin bireysel ve grupsal talepleri de en sağlıklı şekilde karşıladığı görülmüştür. Bu çoğulcu, demokratik yaklaşım hem etnisite sorunlarının dış güçlerce suistimalini hem de sorunlu olan etnik kesimin hedef olmasını, toplumsal barışın zarar görmesini engeller.

Bir Ermeni Türkiye vatandaşı olarak benim sorunlarımın çözümü Türkiye'nin bir bütün olarak demokratikleşmesi ve güçlenmesinde yatar. Bu yaklaşım açısının benimsenmesi çok kritik ehemmiyet taşır. Rahmetli Hrant Dink de Ermenilerin veya bir başka kesimin mutluluğunun tüm ülkenin mutluluğunu sağlamaktan geçtiğini ifade ederdi.

Burada belki bazı sorular akla gelebilir. Bu bütüncül yaklaşım acaba sorunları ertelemenin, alt kimlikleri çoğunluk içinde eritmenin bir yöntemi midir, bir tuzak mıdır? Kesinlikle hayır. Tek millet, tek devlet, tek bayrak ve tek vatan şiarı alt kimliklerin reddiyesi değil, bilakis, 15 Temmuzda da ispatlandığı gibi hepimizin onurlu, hür ve müreffeh yaşamasının garantisidir.

Ezidiler de gerçekten tarihte ve son Suriye iç savaşında çok acılar çekmiş, bedel ödemiş köklü Mezopotamya topluluklarından birisidir. Nitekim, son yıllarda on binlerce Ezidi, DAİŞ vahşetinden kaçarak başka bir ülkeye değil, Türkiye’ye sığınmış; Türkiye, Ezidiler gibi ülkemize sığınan hiç kimsenin dinine, diline ve mezhebine bakmadan kucağını herkese şefkatle açmıştır. Ancak, kimse Ezidilerin Ezidi oldukları için Türkiye’de ayrımcılık gördüğünü de iddia etmemelidir. Biraz evvelki hatibin iddiaları eğer somutsa lütfen bunu bizlerle paylaşsın çünkü bizim pratiğimiz -Viranşehir’de olduğu gibi- bu konuda bunu reddetmektedir. Suriye iç savaşından kaynaklanan durumun vahameti, karmaşıklığı ve ağır tablosu nedeniyle oluşabilecek münferit aksaklıkları değerlendirmek, çözme iradesi göstermek ayrı, sistemin bir ayrımcılık yaptığını ifade etmek, sistematik bir ayrımcılık olduğunu ifade etmek çok ayrı şeylerdir. Sorunları politik fay hatları yaratmak adına araçsallaştırmak sadece sorun yaşayan kesimlere zarar verir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; araştırma önergesine AK PARTİ adına karşı olduğumuzu yenilerken 15 Temmuz şehitlerini bir kez daha saygıyla anıyor, oluşan uzlaşma ortamını gözümüz gibi sakınmamız gerektiğini bir kez daha yineliyorum.

Aziz halkımızı, Gazi Meclisimizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Eseyan.

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Demirel…

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Hatip konuşmasında bizim milletvekili arkadaşımızın konuşmasına istinaden “Eğer söyledikleri şeyler somutsa burada bunu ifade edebilir.” dedi. Arkadaşımız bu konuda eğer anlaşılmayan bir durum varsa buna ilişkin bir açıklama getirebilir diye cevap vermek istiyoruz.

BAŞKAN – Sayın Demirel…

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Direkt sataşma olarak algılanmasa da söylemiş olduğu şey, söylediğimizin sanki doğru olmadığını…

BAŞKAN – Anladım.

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – …doğru olmasını kanıtlayacak bir bilgiye ihtiyacı olduğunu ifade etti. Bunu ifade etmek için de iki dakikalık söz hakkı talep ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Demirel, şimdi siz de ifade ettiniz, bu bir sataşma değil. Sayın Eseyan kendine göre, kendi görüşünü veya grubunun görüşünü ifade edebilir; bu görüşü ifade ederken herhangi bir sataşma cümlesi kurmadı. Ancak, bir dakika süreyle Sayın Atalan’a ben yerinden söz verebilirim.

Buyurunuz Sayın Atalan.

IV.- AÇIKLAMALAR (Devam)

18.- Mardin Milletvekili Ali Atalan’ın, İstanbul Milletvekili Markar Eseyan’ın HDP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ALİ ATALAN (Mardin) – Şimdi somut delil ve örnek istedi. Ben de Viranşehir’in yanı sıra Nusaybin’de bizzat AKP ilçe başkanı tarafından bir köye el konulduğu -yüzyıllardır bir Ezidi köyü- Ezidilere ait olduğu bölgede herkesçe bilinen bir Ezidi köyüne el konulduğu örneğini vereyim. Bunun yanı sıra Batman’a bağlı Beşiri’de de aynen o şekilde birkaç Ezidi köyüne el konulduğunu söyleyebilirim. Eğer daha somut delil ve ispat isterse kendisiyle görüşür, girişimde de bulunabiliriz. Sorunun çözümü konusunda yardımcı olunursa seviniriz.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atalan.

Sayın Atalan da ifade etti. “Eğer daha ayrıntı istenirse ben ikili görüşmemizde Sayın Eseyan’a bunları ifade edebilirim.” dedi.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bostancı.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Sayın Başkanım, arkadaş bir köye el koymaktan bahsediyor. Köy dediğimiz yer neticede evlerin, mülkün, tapuların olduğu bir yer. Böyle bir el koymak tabii ki hukuka, yasaya, ahlaka, vicdana aykırı bir durum.

BAŞKAN – Evet.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) - Bu durumun tahkik edilmesini buradan talep ediyorum. Böyle bir durum olmadığı kanaatindeyim. Türkiye bir hukuk devleti; dolayısıyla, bunu tahkik edecek makamlar vardır, edilsin.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bostancı.

ÇAĞLAR DEMİREL (Diyarbakır) – Sayın Başkan, tutanaklara geçmesi adına söylüyorum. Madem öyleyse o zaman bu araştırma komisyonuna herkes onay versin ve biz bunu hep birlikte araştıralım. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Demirel. Tutanaklara geçmiştir.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- HDP Grubunun, Diyarbakır Milletvekili Feleknas Uca ve Mardin Milletvekili Ali Atalan ve arkadaşları tarafından, Ezidi inancına sahip toplum kültürünün ve kimliğinin korunması ve tarih boyunca maruz kaldıkları zulüm ve şiddet politikalarının bütün boyutlarıyla araştırılması amacıyla 29/7/2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 2 Ağustos 2016 Salı günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Şimdi önerinin lehinde ikinci, öneri üzerinde üçüncü konuşmacı Selina Doğan, İstanbul Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Doğan. (CHP sıralarından alkışlar)

SELİNA DOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halkların Demokratik Partisi tarafından sunulan araştırma önergesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yüzyıllardır inançları nedeniyle sayısız katliama ve zulme uğrayan Orta Doğu’nun kadim halklarından Ezidiler hakkında bu Parlamentoda söz almış bulunmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Öncelikle bunu ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, yine, bu Parlamentoda görev yapan 2 Ezidi arkadaşımla beraber çalışmaktan da mutluyum ve bunun da çok kültürlü yaşamımıza, çok kültürlü siyasi ortamımıza bir katkı olduğunu düşünüyorum.

Yüzlerce yıldır Anadolu’da varlığını sürdüren Ezidiler, ne yazık ki en az tanıdığımız, haklarında en az şey bildiğimiz halklardan bir tanesi. Hâlen ve hâlen, ne yazık ki toplumumuzun kahir ekseriyeti “Ezidi” isminin Emevi halifesi olan ve sevildiği de pek söylenemeyecek olan Yezid bin Muaviye’den geldiğini düşünüyor. Hâlen Ezidilerin inançları hakkında sevimsiz yakıştırmalar yapılıyor, Ezidiler aşağılanıyor ve dışlanıyor.

Belki de Ezidileri en güzel Kardeş Türküler grubunun seslendirdiği bir Ezidi ezgisinin girişinde değerli büyüğümüz Sevgili Pakrat Estukyan anlatıyor. Ben de Ezidileri o sözlerle anlatmak istiyorum müsaade ederseniz:

“Ezidiler günde üç kez güneşe döner, dua ederler.

Her isteyen, çoluk çocuk, genç yaşlı olsun, şeyh olsun, emir olsun, herkes güneşin karşısına geçer içinden ne geçiyorsa güneşe söyler.

Belki de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualardır bunlar.

Belki de en güzel türküler, en güzel şiirler bu dualardan çıkmıştır.

Belki de Mezopotamya’nın bütün destanlarının temelinde bu dualar yatar.”

Ezidilerin tarihi ve kültürlerine ilişkin Ezidi milletvekillerimiz burada detaylı bilgi verdiler, ben tekrarlamak istemiyorum. Önergenin içeriğine değinmek istiyorum müsaadenizle.

Ne zaman bu topraklarda yaşayan ve sayıları zamanla azalan bir milletin sorunlarından bahsedecek olsak, konuyla ilgili bir tartışma başlasa hemen “Toprak mı istiyorlar?”, “Tazminat mı istiyorlar?” soruları gündeme geliyor ne yazık ki. Tüm sorunların tartışma ve çözüm yeri olarak bu Parlamentoyu görüyorsak eğer, bu sorunları da ön yargısız olarak burada konuşabilmeyiz. Mesela bunları tartışmaya Ezidelerden başlayabiliriz.

Ezidiler uzun yıllar boyunca, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana büyük baskılara maruz kaldılar. Ezidilerin, diğer Müslüman olmayan milletlerden daha fazla inançları aşağılanmakta ve kimliklerinde yer alan din hanesine, az önce sayın milletvekili arkadaşımızın ifade ettiği gibi “Müslüman” ya da “Dinsiz” yazılmakta. Bugün sayıları giderek azalan, toprakları başka köylüler tarafından gasbedilen, kültürel mirasları yağmalanan Ezidiler için bu Parlamento çatısı altında bir şeyler yapabiliriz. Ezidilerin yanı sıra Türkiye’de yaşayan tüm azınlıklar için Parlamentonun devreye girmesinin vakti geldi de geçiyor bile.

Evet, her azınlık grubu farklı farklı sorunlarla uğraşıyor ama hepsinin ortak maruz kaldıkları bir husus var, o da nefret suçu. Bakın, sizinle bir araştırmanın sonuçlarını paylaşmak istiyorum, yakın zaman önce yapılan. Avrupa Birliği ve Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen Sosyal Medya ve Azınlıklar Projesi kapsamında “KONDA” isimli araştırma şirketinin yaptığı araştırmada nefret söyleminin vardığı boyut açıkça görülüyor. Gayrimüslim azınlık gruplara mensup kişilerle yapılan araştırmaya katılanların yüzde 56’sı sosyal medyada paylaşım ve yorum yaparken tedirgin olduğunu veya çekinerek yorum yaptığını, çoğu zaman da gerçek düşüncelerini paylaşamadığını ifade etmiş. Yüzde 23’ü paylaşım ve yorum yapmadığını, sadece izlemekle yetindiğini belirtmiş. Bu durumda, özgürce paylaşım yaptığını belirten kişiler, katılımcıların yalnızca yüzde 21’i. Paylaşımları nedeniyle katılımcıların yüzde 15’i hakarete uğradığını, yüzde 14’ü aşağılanmaya maruz kaldığını, yüzde 8’i küfre maruz kaldığını ve yüzde 6’sı tehdit edildiğini belirtmiş yani sosyal medyada neredeyse hakarete uğramayan bir azınlık mensubu yok değerli milletvekilleri. Sosyal medyada giderek tırmanan bu nefret söylemini de kapsayan bir araştırma önergesini parti olarak verdik, umarım bu da Parlamentonun gündemine en kısa zamanda gelir.

Peki, insanlar nasıl bu kadar pervasızca davranabiliyor? Bunu engellemek için yasal düzenlemeler elbette çok önemli ama bunu engelleyebilmek için büyük bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. Her şeyden önce, biz siyasetçiler konuşmalarımıza dikkat etmek zorundayız. Toplumu yönetenler, affedersin, “Ermeni.” derse bir siyasetçinin hitap ettiği kitle acaba ne der, siz düşünün. Yine, bir terör örgütünü tanımlamak için “Bunlar Zerdüşt.” denilmesi, bir inancın aşağılanması değil midir? Bunlar başlı başına birer nefret söylemi değil midir sayın milletvekilleri?

3 Ağustos 2014 tarihinde IŞİD’in Şengal işgaliyle başlayan katliamdan dolayı binlerce Ezidi ülkemize sığındı. Bunların bir kısmı Türkiye’de can güvenliği olmadığı gerekçesiyle Avrupa ülkelerine gitti. Hâlen ülkemizde kamplarda yaklaşık 1.500 Ezidi barınmakta. Türkiye genelinde ise 50 bin civarında Müslüman olmayan göçmen yaşamakta. Bunların tamamı IŞİD’den kaçarak ülkemize sığınmış durumdalar.

Partimiz bünyesinde, daha önce burada yaptığım sunumda da ifade etmiştim, bir göç ve göçmenleri araştırma komisyonu kurduk. O komisyonun bir üyesi olarak şahsen kendilerini ziyaret etme imkânı buldum, sorunlarıyla bire bir yakından ilgilendim ve bunları da ayrıntılı olarak hazırladığımız “Sınırlar Arasında” isimli kitapta sizlerin bilgisine sunduk.

Burada kısaca değinmek gerekirse IŞİD’den kaçarak Türkiye’ye sığınan, Müslüman olmayan bu sığınmacılar üzerindeki IŞİD tehdidi ne yazık ki burada da devam ediyor. Hemen hepsi hâlen IŞİD’den korkuyor, IŞİD’in Türkiye’de serbestçe hareket ettiği gerçeği karşısında kendini güvende hissetmiyor. Mülteci olmaktan kaynaklı sorunlarının yanı sıra bir de kimlik bunalımı yaşıyorlar. İbadet etmeyi bırakın, doğan çocuklarını vaftiz etmeyi bırakın, ölülerini gömecek mezarlıkları bile yok bulundukları şehirlerde. Bu insanlardaki IŞİD korkusunun Türkiye’de devam ediyor olması bile başlı başına büyük bir sorun.

Bakın, ülkemizde önceki hafta bir darbe girişimi yaşandı. Bu vesileyle bu girişimi bir kez daha lanetliyorum. Bu girişimin ardından büyük bir operasyon başladı, çok açık bir istihbarat zaafı olduğu ortaya çıktı. Şimdi “Bu istihbarat zafiyeti nasıl giderilir?” diye tartışmalar dönüyor. Bu zafiyet nasıl giderilir açıkçası ben bilemiyorum ama şunu biliyorum ki bu tartışmayı 15 Temmuz tarihinin öncesine çekmeliyiz.

Ülkemiz 7 Haziran seçimlerinden bu yana yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği kitlesel katliamlara maruz kaldı. İşte, istihbarat zafiyeti tartışılacaksa bu katliamlardan başlanmalı. Bu katliamların nasıl önlenemediğini bırakın, gerçekleştirildikten sonra bile soruşturmalarda nasıl bir yol alındığı büyük bir soru işareti.

Tekrar Ezidilere gelecek olursak, tarih boyunca 72 katliama maruz kalan, 73’üncüsünü de hâlen yaşayan Ezidilerin çığlığını yeteri kadar duyabiliyor muyuz sayın milletvekilleri? Ezidilerin yaşadıkları Birleşmiş Milletler tarafından açıkça bir soykırım olarak tanımlandı. Geçen ay açıklanan Birleşmiş Milletler raporunda IŞİD’in 3 Ağustos 2014 tarihinde Şengal’i işgal etmesinin ardından Ezidileri zorla Suriye’ye götürdüğü, kadınları seks kölesi olarak kullandığı ve Ezidi kimliğini silmeye çalıştığı ifade edildi. Birleşmiş Milletler verilerine göre IŞİD’in elinde hâlâ 3.200 Ezidi kadın ve kız çocuğu bulunuyor.

Yine, aynı şekilde, IŞİD kendi inancı dışındaki tüm inanç gruplarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bugün neredeyse Suriye’de Hristiyan varlığı yok denecek kadar azaldı. Yüzlerce, binlerce yıllık insanlık tarihi eserleri yok ediliyor. İnsanlığa karşı işlenen bu suçların cezasız kalmaması için bizim de Parlamento olarak yapabileceklerimiz var muhakkak. Nasıl Bosna’da gerçekleştirilen katliamı burada tüm partiler olarak kınayabiliyorsak, lanetleyebiliyorsak, IŞİD’in, başta Ezidilere yönelik gerçekleştirdiği katliamlar olmak üzere, insanlığa karşı işlediği tüm suçları da lanetleyebilmeliyiz. Ben bu vesileyle IŞİD ve diğer cihadist grupların yaptığı katliamları bir kez daha lanetliyorum.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından demokrasiye sahip çıkma adına toplumun farklı kesimlerinin bir araya geldiği, siyasi gerilimin azaldığı günlerden geçiyoruz. Bu, hepimizin özlediği bir ortam gerçekten. Bu ortamın devam edebilmesi için farklı toplumsal kesimlerin bu ülkede kendini güvende hissetmesi gerekiyor öncelikle. Bunun için de “azınlık” olarak ifade ettiğimiz toplumsal kesimlerin sorunlarının bir an önce masaya yatırılması ve bunların çözülmesi gerekiyor. Bu, aynı zamanda dünyaya vereceğimiz güçlü bir mesaj da olacaktır. Bu bakımdan, gelin, bu kadim halkın hak ettiği itibarlarını iade edelim; bu kadim halkın yaşadığı sorunların tespit edilmesi ve çözüm önerilerinin üretilmesi için bir komisyonu çok görmeyelim.

Teşekkürler. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Doğan.

Öneri üzerinde son konuşmacı, aleyhinde olmak üzere Halis Dalkılıç, İstanbul Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Dalkılıç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HALİS DALKILIÇ (İstanbul) – Gazi Meclisimizin Saygıdeğer Başkanı ve gazi milletvekillerimiz, ben de yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Ben de 15 Temmuzda, bu toprakların görüp görebileceği en alçakça, en şerefsizce yapılmış bir darbe girişimini ve alçakça yapılmış işgal girişimini yapanları kınıyorum ve o gün hayatını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum, gazilerimize acil şifalar diliyorum. O gün büyük bir direniş gösteren, hiçbir siyasi parti farkı gözetmeksizin, gerçekten millet olmanın şuuruyla o gün sokaklara inen, meydanlara inen tüm milletimizi, tüm partileri ve partilerin üzerindeki tüm milletimizi gerçekten yürekten kutluyorum. Böyle bir milletin ferdi olmaktan dolayı da Allah’a hamdediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, o günden bugüne kadar tüm meydanlarda, Türkiye'nin tüm meydanlarında demokrasi nöbetleri tutuluyor; milletimizin gençleri, kadınları, çocukları, beyefendileri sabahlara kadar demokrasi nöbeti tutuyor, meydanları terk etmiyor, âdeta Okçular Tepesi’ndeki nöbetleri gibi kutsal bir şekilde bekliyorlar. Bu nöbeti tutan yüce milletimizin her bir ferdini buradan yürekten selamlıyorum, Allah hepsinden razı olsun. Millet olmanın, bayrak sevgisinin, vatan sevgisinin, toprak sevgisinin ne olduğunu sadece Türkiye'ye değil, dünyadaki tüm milletlere gösteren ve bu konuda okul olan Türk milletini gerçekten yürekten tebrik ediyorum.

Değerli milletvekilleri, bu nöbetlerin, Sayın Başkomutanımız Cumhurbaşkanımızın da daveti üzerine 7 Ağustosta Yenikapı mitingiyle taçlandırılması artık kararlaştırılmıştır. İnşallah, Türkiye'de yakalanan bu kardeşlik iklimi, millet olma iklimini orada da taçlandırmak istiyoruz. Tüm siyasi partilerin liderleriyle de inşallah orada, siyasi parti farkı gözetmeksizin, sadece Türk bayraklarının dalgalandığı ve sadece sloganda “Türkiye”nin haykırılacağı bir mitingi beraberce yapacağız. Buradan da Meclisin kürsüsünden de Cumhurbaşkanımızın bu davetini yenilemek istiyorum.

Önergeye gelince, HDP grup önerisini okudum. Gerçekten güzel tespitler yapmışlar grup önerisini hazırlayan arkadaşlar. Birçoğuna katılmakla birlikte, katılmadığım yerler var. Katılmadığımız yerler, Osmanlı Dönemi’nden bugüne kadar asimilasyondan bahsediliyor. Bizim ecdadımızın kültüründe… Asimilasyonu tanımlamamız gerekiyor. Bizim ecdadımızda, bizim medeniyetimizde asimilasyon diye bir şey yoktur. Osmanlı’nın cihan imparatorluğu olduğu dönemde bile hiçbir yerde bir asimilasyonun izini görmezsiniz, göremezsiniz, dönüştürmeyi göremezsiniz. Gerçekten, düşünün o koca Osmanlı cihan haritasını, oralarda hangi iz var, nereyi asimile etmişiz? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Herkesin kendi dinini, mezhebini, meşrebini, mal varlığını korumak üzere altı yüz yıl adaletle yönetmişiz ve biz onun torunları olarak şimdi dönüp bakıyoruz Ezidilerin uğradığı zulme, gerçekten, bu coğrafyada yaşayan zulme uğramayan hiç kimse yok maalesef. Emperyalizmin kuşatması altında olan bu coğrafyada, Ezidiler de Kürtler de Türkler de Türkmenler de Araplar da Şiiler de, herkes sistematik bir şekilde tahkir ediliyor, herkes sırayla zulme uğruyor, bunda mutabıkız. Ancak bizim mücadele etmemiz gereken en önemli alan, bu emperyalizm kuşatmasıyla ilgili mücadele etmektir.

Bakın, emperyalizm kuşatmasının bölgemize getirdiği her türlü tezgâhla karşılaşıyoruz. Bugün, karşı çıkmamız gereken emperyalizmin kuşatmasında olan ve bir proje olan PYD’ye karşı çıkmamız lazım, PKK’ya karşı çıkmamız lazım, FET֒yle mücadeleyi beraberce yapmamız lazım; IŞİD’e, DEAŞ’a karşı çıkıp onlarla mücadeleyi beraber yapmamız lazım ki bölgede halkların, dinî azınlıkların, ırkların her biri kardeşçe yaşasın. Bizim mücadele edeceğimiz alan burası, bizim bakmamız gereken alan burası.

Onun için, bakın, Suriye’deki, Irak’taki zulümden kaçan Ezidiler için, Türkiye her zaman olduğu gibi kucağını açmıştır. Biz yardım yaparken hiçbir şekilde, efendim, Kürt’tür, Türk’tür, Ezidi’dir, Hristiyan’dır, Müslüman’dır ayrımı yapmadık, yapmıyoruz. Bunun en önemli göstergesi, şu an AFAD kamplarına gidin, Mardin’de, Midyat’ta 3 bin, Nusaybin’de 15 bin Ezidi yaşıyor ve onları misafir ediyoruz. Onlar gene Türkiye’ye sığındılar. Onları iyi ki de misafir ediyoruz. Nerede bir zulüm varsa, nerede bir haksızlık varsa bu aziz millet onlara sahip çıkmıştır, geçmişinde de çıkmıştır, bundan sonra da sahip çıkmaya devam edeceğiz.

Onun için, değerli milletvekilleri, önergeyle ilgili zaten aleyhinde olarak söz aldım. Önergeye ben ihtiyaç duymuyorum ama önergeden daha önemli bir şeye ihtiyaç duyuyorum. Bakın, ülkemizin de zor zamanlardan geçtiği bu dönemde bu kuşatmanın, bölgeyi tahkim eden güçlerle mücadele etmenin bütün önergelerin üzerinde olduğu ve Türkiye’nin şu an bir uzlaşma zemininde olduğu ve artık ayrımın çok net olduğu, siya ile beyaz kadar ayrıldığı, vatan hainleri ile vatanseverlerin artık ayrıldığı, arada gri tonların kalmaması gerektiği bir dönemi yaşıyoruz. Onun için gri ton yok. Burada Ezidiler de Kürtler de Türkler de Müslümanlar da Araplar da Şiiler de bu bölgenin halkları, bu bölgenin medeniyetinin renklerinin her biri topyekûn uyanmak zorunda, mücadelelerini birleştirmek zorunda. Bu konuda, inşallah, bu günleri bu yüce Meclisin çatısı altında olan her bir milletvekilimizin sağlayacağına, bu süreci beraberce yöneteceğimize inancım tamdır.

Bu şekliyle sözlerimi tamamlarken yüce Meclisimizi yeniden saygıyla selamlıyorum.

Bugünler gelip geçecek. Bu millet çok zor günler atlattı, bugünleri de atlatacağız ama hafızamızda şu kalacak: Bugünlerde kimin ne yaptığı, kimin nerede durduğu, kimin hangi mücadeleyi verdiği çok net, ayan beyan ortada olacak. Onun için bugün Meclisimizin birlik beraberlik içerisinde 15 Temmuzdan beri verdiği mücadeleyi de gerçekten önemsiyorum. Bütün siyasi partilerin milletvekillerinin her birini gazi görüyorum, her birine tek tek saygılarımı ve hürmetlerimi iletiyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Dalkılıç.

İDRİS BALUKEN (Diyarbakır) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Halkların Demokratik Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Sayın Baluken…

İDRİS BALUKEN (Diyarbakır) – Tamam, vazgeçtim. Oylamadan önce bir uyarı yapacaktım ama…

BAŞKAN – Peki, teşekkür ederim.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

2.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurul gündeminin yeniden düzenlenmesine; Genel Kurulun 2, 9, 16 ve 23 Ağustos 2016 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 3, 10, 17, 24 ve 31 Ağustos 2016 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 4 Ağustos 2016 Perşembe günkü birleşiminde 406 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesine; 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin İç Tüzük’ün 91'inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi

Sayı:281                                                                                         2/8/2016

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 2/8/2016 Salı günü (bugün) toplanamadığından İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince grubumuzun aşağıdaki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

                                                                                                  Bülent Turan

                                                                                                    Çanakkale

                                                                                      AK PARTİ Grup Başkan Vekili

Öneri:

Bastırılarak dağıtılan 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1’inci sırasına, yine, bu kısımda bulunan 407, 406, 208, 35, 83, 181, 251, 361, 378, 248, 229, 142, 169, 321, 392, 380, 193, 195, 192, 352, 194, 189, 191, 50, 46, 47, 49, 45, 190, 74, 75, 339, 163, 167, 216, 205, 360, 215, 285, 340, 338, 76, 79, 355, 363, 166, 162, 164, 165, 201, 202, 236, 237 ve 240 sıra sayılı Kanun Tasarılarının ise yine bu kısmın sırasıyla 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54 ve 55’inci sıralarına alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesi; Genel Kurulun 2, 9, 16 ve 23 Ağustos 2016 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesi; 3, 10, 17, 24 ve 31 Ağustos 2016 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesi; 4 Ağustos 2016 Perşembe günkü birleşiminde 406 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesi; 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin İç Tüzük’ün 91'inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi ve bölümlerinin ekteki cetveldeki şekliyle olması önerilmiştir.

 

409 Sıra Sayılı

Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi

(2/1310)

BÖLÜMLER

BÖLÜM MADDELERİ

BÖLÜMDEKİ MADDE SAYISI

1. BÖLÜM

1 ila 6’ncı maddeler arası

6

2. BÖLÜM

7 ila 13’üncü maddeler arası

7

TOPLAM MADDE SAYISI

13

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisinin, lehinde ve aleyhinde söz isteyen sayın milletvekillerine söz vereceğim.

Lehinde ilk konuşmacı Yılmaz Tunç, Bartın Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Tunç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ grup önerisinin lehinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

AK PARTİ grup önerisi, ağustos ayı boyunca Meclisimizin çalışma programını ve hangi kanun tasarı ve tekliflerinin görüşüleceğini belirten bir grup önerisi.

Ancak grup önerisine geçmeden önce, ben de 15 Temmuz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle, şükranla anıyorum; gazilerimize acil şifalar diliyorum.

15 Temmuz mücadelesi, gerçekten hem Türk siyasi tarihine hem de dünya tarihine geçen bir demokrasi mücadelesi. Milletimiz, bu mücadelede dünyaya çok önemli mesaj verdi. Bu mesaj da şudur: Demokrasiye kastedildiğinde, millî iradeye kastedildiğinde, hukukun üstünlüğüne kastedildiğinde nasıl sahip çıkılması gerektiğini bütün dünyaya bu mücadeleyle, bu kahramanlıkla göstermiş oldu.

Tabii, bu mücadeleden bizim de Meclis olarak alacağımız, ülkeyi yönetenler olarak alacağımız önemli mesajlar var: Bu mesajları da en iyi şekilde almak ve bundan sonra ülkemizin bu tür karanlık girişimlerle, bu tür düşmanca, haince darbe girişimleriyle karşılaşmaması için gerekli tedbirleri almak. Bu anlamda da ilan edilen olağanüstü hâl kararı ve alınan kanun hükmünde kararnameler çerçevesinde gerekli mücadele devam ediyor; hukuki zeminde, bundan sonra Türkiye'nin darbelerle karşılaşmaması için, her on yılda bir demokrasimizin kesintiye uğramaması için gerekli tedbirler alınmaya devam ediyor.

Milletimizin verdiği mesaj, meydanlara inerek, topun, tüfeğin, tankın karşısında canı pahasına durarak “Evet, ben bu ülkeye, bu bayrağa kastettirmem, karşınızda beni bulursunuz.” mesajı. Ancak, asıl önemli mesaj, bundan sonra bu ülkede darbe girişimi olmaması için gerekli hukuki zemini, idari yapıyı düzenleme noktasında da Türkiye Büyük Millet Meclisine önemli mesajlar veriyor. Bu darbeye karşı koymakla “Asker-sivil ilişkilerini yeniden düzenle.” diyor milletimiz, “Eğitim sisteminin, gerek asker gerekse sivil eğitim sisteminin darbeci zihniyetten kurtulması noktasında gerekli tedbirleri al.” diyor milletimiz, ülke savunmasını üstlenen askerlerin siyasi otoriteye bağlanmasını istiyor milletimiz, “Bundan sonra ülkemizin bu tür karanlık geceler yaşamaması ve geleceğimizin karartılmaması için gerekli hukuki ve idari düzenlemeleri yap.” diyor.

Şimdi, yapılan işlemler bunlar. Bazı eleştiriler oluyor, elbette ki demokratik sistem içerisinde bu eleştiriler olacak ancak yapılan işlem tamamen hukuka uygun; uluslararası hukuka da uygun, ulusal mevzuatımıza ve Anayasa'mıza da uygun çünkü Anayasa'mızın 15’inci maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de yine aynı 15’inci maddesi olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlandırılacağını, hatta nasıl durdurulacağını açıkça belirtiyor. Burada istisnalar; bir, yaşam hakkı, işkence yasağı, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, bu istisnaların dışında düşünce ve ifade özgürlüğü yani 4 istisna var. “Bu 4 istisna dışında sınırlamaları yapabilirsiniz.” diyor. Kanun hükmündeki kararnameler de tamamen bu çerçeve içerisinde gerçekleştiriliyor, tamamen altına imza koyduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Anayasa’mıza uygun düzenlemeler yapılmaya ve milletimizin vermiş olduğu mesajı en iyi şekilde, bundan sonra her on yılda bir demokrasimizin kesintiye uğramaması anlamında gerekli olan hukuki ve idari tedbirler alınmaya devam ediliyor. Tabii, milletimizin en önemli beklentisi de bu düşmanca girişimde bulunan, bu saldırıları gerçekleştiren, Türkiye Büyük Millet Meclisine, milletin kalbine bomba atan FETÖ terör örgütü mensuplarının hak ettiği cezayı alması. Bu anlamda da gerekli soruşturmalar en titiz bir şekilde devam ediyor ve bağımsız yargı bu darbecilere, bu hainlere, bu vatan düşmanlarına en layık olan cezayı verecektir, bundan da hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ grup önerisi, Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşmeleri tamamlanan 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin öne alınmasını ve kırk sekiz saat geçmeden Türkiye Büyük Millet Meclisinde bugün görüşmelerine başlanmasını öngörüyor. Ne var bu kanun teklifinde? Milletimizin bizden beklediği önemli düzenlemeler var; yatırım ortamını iyileştirecek, müteşebbislerin yatırım yapma noktasındaki kararlarını daha da kuvvetlendirecek önemli düzenlemeleri içeriyor. Bu düzenlemelerin bir an önce, şu ortamda da olsa hayata geçmesinde büyük fayda var. Ayrıca, bazı önemli uluslararası sözleşmeler de grup önerimizde öne çekiliyor.

Teklifte, yatırımların artırılması, kalkınmanın hızlandırılmasına yönelik, özellikle iş dünyasının, esnafın yatırım kararlarına odaklanmasını sağlayacak düzenlemeler var. Özel sektörün kamuya olan borçlarına taksit imkânı getiriliyor. İhtilafların sulh yoluyla çözümlenmesine yönelik düzenlemeler var. Vergi incelemesinde olan konuların dava yoluna gidilmeksizin çözümlenmesi öngörülüyor. Kayıtlı ekonomiye geçişin teşvik edilmesi öngörülüyor. 6552 sayılı Kanun’a göre kamu alacaklarını yapılandıran ancak kanunun öngördüğü şartlar dâhilinde ödeyemeyen borçlulara yeni bir hak getiriliyor, yeniden onların borçlarının yapılandırılması imkânı getiriliyor. Tabii, burada vergi cezaları var, idari para cezaları var, gümrük cezaları var, sigorta prim borçları var; birçok kamu alacağı bu kanun teklifi sayesinde yeniden yapılandırılmış olacak.

Tabii, bir de bazı varlıkların millî ekonomiye kazandırılması hususu var. Yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye’ye getirilmesi suretiyle millî ekonomiye kazandırılması ve bu varlıkları getirenlerin bu varlıklarına serbestçe tasarruf edebilmelerini sağlama imkânı getiriliyor. Bu da önceki tasarıda vardı, tartışmalar olmuştu. Buna ilişkin yeni düzenlemeler Komisyonda yapıldı, eleştiriler dikkate alınarak yeniden huzurumuza geliyor. Burada da bu endişelere mahal olmadığını ben söylemek istiyorum.

Bu varlıklar hakkında, özellikle kara para, uyuşturucu, birtakım suç gelirlerinin aklanması vesaire bunlarla ilgili hiçbir endişe yok teklifte. Nedir? Teklifin 7’nci maddesi açıktır: Bu varlıklar hakkında başka bir gerekçe olmaksızın yurt dışından geldiği için vergi incelemesi, soruşturma ve kovuşturma yapılamayacak. Başka bir gerekçe varsa yani eleştirildiği gibi insan ticaretinden kaynaklanıyorsa, uyuşturucudan, kara para aklamadan kaynaklanıyorsa, buna ilişkin bir delil varsa, bir gerekçe varsa zaten bu ceza soruşturması, kovuşturması kapsamında olacak hususlardandır. O nedenle bir endişeye mahal de yoktur.

Grup önerisinin lehinde olduğumu belirtiyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tunç.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi aleyhinde Özgür Özel, Manisa Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Özel. (CHP sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İktidar partisinin grup önerisi özünde ağustos ayı boyunca Meclisin çalışmasına yönelik bir öneridir. İçerikten bağımsız olarak, 15 Temmuz darbe girişimini yaşamış olan ve bu darbe girişimine karşı parlamenter demokrasiyi hep birlikte savunmuş olan Meclisin ağustos ayı boyunca çalışmasına hiçbir itirazımız yok ancak Meclis açık olduğunda yapması gereken en önemli iş, ilk gün ilan edilirken de sakıncalarını dile getirdiğimiz olağanüstü hâl uygulaması içinde gündemine aldığı, yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerin zaman geçirilmeksizin Meclise gelmesi, burada görüşülmesidir.

Açıkça Anayasa’ya aykırı bir biçimde OHAL Kanunu’ndan yararlanarak, OHAL durumundan yararlanarak çıkarılan kanun hükmünde kararnameler, Anayasa’nın tanımladığı yetkinin dışına çıkmakta, OHAL’in amaçladığı kapsamın dışında düzenlemeler yapmakta ve ilan edilen OHAL süresinin dışında da etki yapacak düzenlemeler yapmaktadır.

Bunların içinde doğru olanları var, yanlış olanları var ama yanlış olan, bunu Meclis denetiminden kaçırarak, darbeye, istisnasız tüm grupların direndiğini herkesin ifade ettiği, bundan büyük bir onur ve gurur duyduğumuz bu Meclisin OHAL ilanıyla işlevsizleştirilmesini, Meclise -en hafif deyimle- bir siyasi nankörlük yapılmasını kabul etmemiz mümkün değil.

Bazı düzenlemeler var, doğrudur ama OHAL kapsamında yapılan kanun hükmünde kararnameyle düzenlenmesi Anayasa’ya aykırıdır. Biz, hep birlikte burada sabahlara kadar çalışmaya, darbecilerin cezalandırılmasıysa, ne gerekiyorsa yapılmasına, bunların, devletin tüm kurum ve kuruluşlarından ayıklanmalarına… Ama, bu mücadelenin hukuk içinde yapılması konusunda Meclisin iradesini ortaya koymak gerekir ama “Meclis bir yerde dursun, Meclis bizim söylediğimiz birkaç tane göstermelik işle meşgul olsun ama biz, devleti, sıfırdan, yeniden dizayn edelim.” anlayışı, doğru bir anlayış değil, sağlıklı bir anlayış değil.

On dört yıl boyunca zaten bugünkü Cumhurbaşkanına bağlı olarak çalışmış MİT’in, Cumhurbaşkanlığına bağlanması talep ediliyor. On dört yıl boyunca zaten Cumhurbaşkanına bağlı çalışmış dönemin Başbakanı sıfatıyla. Biz Suruç’ta istihbarat zafiyeti var demişiz, ilgili Bakan itiraz etmiş; 10 Ekim saldırısında istihbarat zafiyeti var demişiz, gözümüzün içine baka baka “Yok.” denmiş; 700 evladımız şehit olmuş, bombalı saldırılarda 300 sivil hayatını kaybetmiş, “İstihbarat zafiyeti yok.” denmiş ama darbe gecesi darbe, maalesef, enişteden öğrenilmiş. Eğer o bir kişiye bağlı olan MİT doğruları yapıyorduysa ve bundan sonra yapacaktıysa o zaman böyle bir düzenlemeye ne gerek var, nasıl böyle bir şey talep edilebiliyor? Bu yüzden, bir kişinin yönettiği akıl ve onun hükmettiği bir Parlamento grubunun ülkeyi darbe sürecine getirdiği, ne kendisini ne bizleri ne Cumhurbaşkanını bu darbe girişimi karşısında koruyamadığı açık. Demek ki ortak akla ihtiyaç var; demek ki Meclis üzerinde vesayet kurmaya değil, karşı karşıya kaldığınız durum karşısında Meclisin çoğulcu yapısının sizi vesayet altına almasına, sizi korumasına, bir tek akla değil, çok aklın bizleri hatadan uzak tutmasına ihtiyaç var.

Bunu teorik olarak anlatmak mümkün, bunu Anayasa’ya atıflar yaparak, İç Tüzük’e atıflar yaparak geçmişte, tek başınıza, çoğulcu değil çoğunlukçu anlayışla yaptığınız hataları uzun uzun anlatabilirim ama bugün başka bir yöntem tercih edeceğim. Bakın, bir kanun hükmünde kararnameyle âdeta haklıyı haksızı dinlemeden, ayırmadan dünya kadar askerî personel bir gecede ordudan atıldı, dünya kadar devlet memurunun görevine son verildi. Bunların ben belki de yüzde 90-95’inin doğru kararlar olduğuna ve yapılması gereken işler olduğuna da şahsen inanıyorum, ümit ederim de hata payı en azla tutularak bu iş olur ama bir KHK’yla insanların yargılanma, suçsuzluğunu ispat etmeye çalışma, kendilerini savunma haklarına engel olduğunuzda bakın ne oluyor? Manisa milletvekillerimiz salonda, bir Ahmetli Kaymakamımız vardı bizim. Ahmetli Kaymakamından iktidar partisinin Ahmetli teşkilatı ve Belediye Başkanı hiç memnun değildi. Devlet adamı gibi kaymakamlık yapıyordu, teşkilatın emrinde çalışmayı reddediyordu, sürtüşüyorlardı ama hizmetlerine bakınca da ben muhalefet partisi milletvekili olarak kendisiyle gurur duyuyordum. Onu nereden hatırlayacaksınız biliyor musunuz? Ahmetli’de öğrenciler güneşte, protokol gölgedeyken öğrencileri protokole oturtup protokolü güneşe alan kaymakam. O kaymakama iktidar partisinin ilçe başkanı, yöneticileri de dediklerini yapmadığı için gıcık oluyorlar ve o gün de tepki gösteriyorlardı. O kaymakam yapılan bir ihbarla –her yolu denediler kurtulmak için, olmadı- Fethullahçı yapıldı, görevine son verildi 17 Temmuzda. Kendisi 20 Temmuzda korumasının silahıyla kendisini vurdu.

Beyler -birazdan gruplara dağıtacağım- bir tane veda mektubu bırakmış. Bu veda mektubunda 15 Temmuz gecesini anlatıyor; Vali Bey’i aradığını, darbeye karşı direnmek gerektiğini söylediğini, valinin “Aferin evladım.” dediğini, görevinin başına geçtiğini; vekâlet ettiği Salihli ilçesini aradığını, “Tam teçhizat polisleri hazırlayın, darbeciler gelirse çatışacaksınız.” talimatını verdiğini; Ahmetli İlçe Emniyet Müdürüyle birlikte personele çelik yelek ve uzun namlulu silah dağıtarak hazıra aldıklarını… Devam ediyor rahmetli anlatmaya, diyor ki: “Gördes Kaymakamını aradım, ‘Derhâl ilçene dön, emniyeti direnişe hazır hâle getir. Bu darbeye karşı hep beraber direnmeliyiz.’ dedim. İzmir’deydi Gördes Kaymakamı. Sonra Alaşehir Kaymakamını aradım o gece ve dedim ki: ‘Ne yapıyorsunuz?’ Tertibat aldıklarını ve sonuna kadar direneceklerini söyledi. Memnun oldum, ‘Aynı durumdayız kardeşim.’ dedim.” diyor.

Burada bir es vereyim. Alaşehir’de trafik kazası olunca 5 tarım işçisi hayatını kaybetti. Gittim, Alaşehir Kaymakamına “Bu görüşme oldu mu?” dedim, “Abi, aynen öyle oldu.” dedi. Buradaki tüm kaymakamlar hayatta, görevde, tek tek arayıp sorabilirsiniz “O gece sizi arayıp bunları dedi mi?” diye. Demirci Kaymakamıyla görüşmesini, Salihli Belediye Başkanının -ki MHP’lidir- MHP’li belediye başkanının “Biz de darbeye direniyoruz, siz de direnin Kaymakamım.” dediğini; Gölbaşı’ndaki kaymakamı eskiden tanıdığını, sabaha karşı Gölbaşı rahatlayınca aradığını, Kaymakam Şahin Aslan’a “Ağabey geçmiş olsun.” dediğini, onun da “Çok şükür Gölbaşı tamam, bizim hâkimiyetimizde ancak çok şehit verdik.” dediğini, üzülerek bunu takip ettiğini söylüyor Ahmetli Kaymakamı Necmi Akman.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Valinin işini yapıyor, Vali ne iş yapıyor?

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Sonra diyor ki: “Ben halkı WhatsApp grubundan sokağa çağırdım; Ahmetli’de, Salihli’de hep birlikte direndik ama 17’sinde birileri bana “paralelci” demişler diye görevden aldılar.”

Bunun tamamını okuduğunuzda çok hazin şeyler var. Mesela, kızına diyor ki: “Ben doktor ol istiyordum, sen diş hekimi; yüksek puan aldın, ne istiyorsan onu yap. Kızım, artık baban öldü diye benim istediğimi yapma, sen nede mutlu olacaksan o mesleği seç.” diyor. Anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor, en sonunda eşine diyor ki beyler “Ben, 2002’den önceki eski Türkiye’den çok rahatsızdım, sağ olsun Recep Tayyip Erdoğan geldi, ben onun için çalıştım. Bana bu kara lekeyi çalanlar…” diyor, diyor, diyor, en sonunda şunu söylüyor beyler: “Hemen hemen hiç varlığımız yok, biliyorum, size pek bir şey bırakamadığım için üzgünüm. Sakın Başkomutanımıza, Hükûmetimize kırgınlık göstermeyin; olağanüstü zamanlarda böyle şeyler olur, her şey birbirine karışır. Siz, Allah’a emanet olun.” diyor, kendisini vuruyor.

Bu kaymakamın cenazesi Samsun’a gitti, Diyanetin fetvası gereği cenaze namazını kılmadılar. Ailesi tabutunu elden ele gezdirdi, gömülecek yere kabul etmediler -gömütlüğe, mezarlığa- köydeki evlerinin bahçesine gömdüler bu adamı.

Şunun için anlatıyorum bunu; bunu hepimiz okuyacağız, hepimiz ibret alacağız: Yargılanma bir haktır, yargısız infaz bir insanlık suçudur. Hepimiz çok kinliyiz, çok sinirliyiz. İnanın, ben bu FETÖ örgütünün yerle bir olmasını hepinizden 10 kat fazla istiyorum, hem de on yıllardır istiyorum ama bunu yaparken bir tane böyle hata yaparsak ne olacak? Bir tane yaptık. Daha önce benzer meselelerde Fethullah örgütüyle mücadele eden Manisa’nın Merkez Komutanı -Ergenekondan yargılanan- şimdi FET֒cü diye bir başka…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Özel, mikrofonunuzu açıyorum, bir dakika, lütfen…

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Bir kefalet koyacaksak ortaya… İlhan Cihaner FET֒cü savcı tarafından alınırken İlhan Cihaner’in arkasında duran Erzincan Merkez Komutanı, Saldıray Berk’in arkasında durduğu için Ergenekon 2’den -sonra birleşti- yargılanan Merkez Komutanı Murat Yılmaz -biraz önce Sayın Bakana da anlattım- bugün FET֒cü olmaktan bir gecede ordudan atıldı, oysa ki altı yıldır Ergenekon yüzünden terfi alamayıp general olamıyordu.

Öyle hatalar, öyle yanlışlar yapılıyor ki bu süreçte, herkes elini vicdanına koysun. Hepimiz çok hırslıyız, hepimiz çok kızıyoruz ama “hukuk” dediğiniz böyle zamanlarda hepimiz adına bu ülkeyi, bu devleti, bu milleti hatadan uzak tutmak için var. Yargılanma bir haktır, yargısız infaz insanlık suçudur. Siz yargısız infaz yöntemiyle milyonları cezalandırsanız bir tek bu kaymakamı geriye getiremediniz mi yaptığınız işin bir kıymeti olmaz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özel.

VII.- OTURUM BAŞKANLARIN KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, intihar eden Ahmetli Kaymakamı Necmi Akman’a Allah’tan rahmet dilediğine ilişkin konuşması

BAŞKAN – Sayın Özel’in okuduğu intihar eden kaymakamın mektubundan gerçekten çok duygulandım. Ben kendisine Allah’tan rahmet diliyorum; yakınlarına, ailesine başsağlığı diliyorum.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurul gündeminin yeniden düzenlenmesine; Genel Kurulun 2, 9, 16 ve 23 Ağustos 2016 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 3, 10, 17, 24 ve 31 Ağustos 2016 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 4 Ağustos 2016 Perşembe günkü birleşiminde 406 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesine; 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin İç Tüzük’ün 91'inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi lehinde Bülent Turan, Çanakkale Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Turan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BÜLENT TURAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ grup önerisi lehinde grubumuz adına söz aldım. Ben de hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün tüm vekillerimizin gündeminde olan 15 Temmuz aşağılık darbe girişimini ben de bugün kınayarak, üzüntülerimi ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Az önce Değerli Grup Başkan Vekilinin ifade ettiği mesele başta olmak üzere -tırnak içerisinde- “Kurunun yanında yaş da yanar.” anlayışında olmadığımızı, adaletle bu işin peşinde olacağımızı ve bu örgütün bu topluma zarar vermesinin sonuna kadar önüne geçeceğimizi ifade etmek istiyorum. Benzer yanlışlar olmasın diye de azami, hep beraber gayret edeceğiz inşallah.

Değerli arkadaşlar, şimdiye kadar ülkemizde, maalesef, âdeta sistematik hâlde darbe girişimleri oldu. On yılda bir olan darbelerden sonra toplumumuz ekonomide, siyasette, diğer alanlarda hep geriye gitti, demokrasimiz inkıtaya uğradı ancak hiçbir darbe toplumun vicdanında bu kadar makus bir yer bulmadı, hiçbir darbe bu kadar kötü, aşağılık, vahşice tasarlanmadı. Yabancı bir ülkeye, düşman bir ülkeye -Allah korusun- desek ki: “Türkiye’yi işgal et, 10 tane yeri bombala.” O yabancı ülkenin, düşman ülkenin belirleyeceği 10 yer bu örgütün bombaladığı 10 yerden farklı olmayacaktır. Polatlı’ya gelmiş Yunan askerleri Meclisi bombalamayı akıl etmediler; Boğaz Köprüsü’nü, garibanları, olmayacak makineli tüfeklerle, olmayan helikopter araçlarıyla bombalamayı akıl etmediler. Helikopterlerden “antiaraç” diye ifade edilen, savaşta bile kullanılmayacak, kişilere sıkılamayacak mermileri, maalesef, gençlerin üzerine sıkmayı kendileri açısından bir gereklilik gördüler.

Ancak hesap edemedikleri bir şey olmuştu: Şimdiye kadar, Adnan Menderes idam edilirken perdenin arkasından izleyip ağlayan büyüklerimiz, 1980 darbesinde “Bir sağdan bir soldan asın insanları.” diyenlere karşı vicdanımız acırcasına perde arkasından seyreden babalarımız, büyüklerimiz, 28 Şubatta okuldan atılan gençlerimizi gördüğümüz hâlde kan ağlayan yüreklerimiz bir yana, ilk defa toplum, lideriyle beraber, tüm siyasi partileriyle beraber ayağa kalkıp âdeta “Biz bir daha bu ülkede Menderes tarzı idamlar, 1980 darbesi tarzı idamlar, 28 Şubat tarzı sürgünler istemiyoruz.” deyip çok büyük bir kitleyle beraber bu olayın önüne geçtiler. Onların tankı, tüfeği olmasına rağmen, tabiri caizse, iman dolu yüreğimizin olduğunu hesap edemediler. Toplumun tümü bu konuda büyük bir hassasiyet gösterdi ve gördüğünüz gibi, dünya siyaset tarihine, dünya demokrasi tarihine âdeta altın harflerle yazılacak bir hatıra bıraktı.

Onun dışında, dediğim gibi, bu toplumun her kesiminden farklı tepkilerle beraber, çok az sayıda belki yanlış yapanla beraber toplumun tümü meseleye el koydu. Her siyasi partimiz, her kurumumuz, her STK’mız konuyu baştan itibaren engellemek için azami gayret gösterdi. Ben Çanakkale Vekiliyim. Biliyorsunuz, Gökçeada’da yaşayan Rum kardeşlerimiz var, vatandaşlarımız var; dün, her yıl yaptıkları panayırı bile “Biz 250 şehidin olduğu bir anda panayır falan yapmayacağız.” dediler ve iptal ettiler. Şunu demek istiyorum: Bu ülkede beraber yaşıyoruz. Bu ülkenin tüm kesimleri, tüm mezhepleri, tüm ırkları vatan sevgisinde, bayrak sevgisinde, millî iradeye sahip çıkma, demokrasiye sahip çıkma anlayışında bir arada olmaktan büyük gurur duydular. Bizim açımızdan 15 Temmuz bir millî egemenlik meselesiydi; âdeta 18 Marttaki millî egemenliğin bu milletin kendisinin olacağı kavgası gibi, 19 Mayıs gibi, 23 Nisan gibi, 29 Ekim gibi, bu ülkenin sahibi kim olacak kavgasıydı; uluslararası güçler mi olacak, bu milletin kendisi mi olacak kavgasıydı. Allah’a binlerce kere hamdolsun bu toplumun bir ferdi olmaktan büyük gurur duymayı bir daha yaşamış olduk. Tüm insanlarımız, örneğin, tüm malvarlığını, bir yıllık ürününü bir günde -uçaklar kalkıp Meclisi bombalamasın diye, Ankara’yı bombalamasın diye- yakan, dumanla uçağı engellemeye çalışan Kazanlı çiftçimizden tutun da Cumhurbaşkanımıza kadar, siyasilerden tutun da muhtarlarımıza kadar toplumun her kesimi, her alanı bu konuda benzer refleksi gösterdi ve hamdolsun çok büyük bir başarıyı ortaya koymuş oldular.

Hafta sonu Çanakkale’deydik, Edirne’deydik, değişik ilçelerdeydik; her yer aynı şeyi söylüyor “Bu ülkenin sahibi bu milletin kendisi. Siyasi kavgamız olabilir, polemiklerimiz olabilir ama hesabımızı sandıkta görürüz, silahla işimiz yok.” diyor insanlarımız. Bu, ayakta alkışlanacak, şapka çıkartılacak bir tarz diye düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ Grubumuzun grup önerisi, bildiğiniz gibi, Meclis çalışma saatini, takvimini ve gündemini düzenliyor. Buna göre, hepinizin yine yakinen takip ettiği gibi, geçen hafta Plan ve Bütçe Komisyonumuzdan geçen -az sonra grup önerimizin kabulü hâlinde- 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’ne başlayacağız. Bu teklif, toplumumuzun büyük kesiminin beklentilerini karşılayan, belki son on beş yirmi günde malum darbe süreciyle geciktirmek zorunda kaldığımız meseleleri tekrar öne çeken ve tüm toplum kesimlerinin de merakla beklediği bazı maddeleri içeren bir kanun teklifi.

Bu kanun teklifimiz neleri içeriyor diye baktığımızda, özellikle vergi ve vergi cezalarının yapılandırılması hakkında bölümler var, trafik cezalarının yapılandırılmasıyla ilgili bölümler var; askerlik, seçim ve Nüfus Kanunu tarzı kanunlardan kaynaklı cezaların yapılandırılmasıyla ilgili öneriler var. RTÜK gibi, YURTKUR gibi kurumların vermiş olduğu cezaların tekrar yapılandırılması söz konusu; gümrük, belediye, özel idare alacaklarının tekrar yapılandırılması söz konusu. Sosyal güvenlik primlerinin tekrar yapılandırılması gibi bazı önemli düzenlemeler içeriyor. Tabiri caizse toplumumuzun her kesimini ilgilendiren maddeler içeriyor.

Değerli arkadaşlar, isterdik ki bunları çok daha önceden planlayalım, çok daha hızlı sonuçlandıralım ancak hepinizin bildiği 15 Temmuz gecesinden kaynaklı o sorun bizi bugünlere getirdi.

Özetle, bu yapılandırmaların bir an önce kanunlaşmasını, toplumumuzun beklentisinin kısmen de olsa karşılanmasını ümit ediyorum. Kabulü hâlinde bu hafta bu kanunu görüşeceğimizi ve tekrar seçim bölgelerimize gideceğimizi, meydanlarda nöbetlere devam edeceğimizi ifade etmek istiyorum.

Tekrar, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Turan.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi aleyhinde İdris Baluken, Diyarbakır Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Baluken. (HDP sıralarından alkışlar)

İDRİS BALUKEN (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, bir kez daha, 15 Temmuz darbe girişimini buradan kınadığımızı ve yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet ve minnet duygularımızı ifade etmek istiyorum.

Tabii, belli konuları konuşmanın zamanı geldi. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bütün Türkiye’de demokrasi ve toplumsal barış adına Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve AKP iktidarından, belli dersler çıkararak bazı çalışmaların hızla hayata geçirilmesiyle ilgili beklentiler vardı ancak maalesef, üzülerek belirtmek istiyoruz ki bu beklentilerin tamamı gerek Erdoğan tarafından gerekse de AKP tarafından tamamen boşa çıkarılmıştır. Demokrasi beklentisi olan topluma 81 ilde olağanüstü hâl ilanıyla cevap verilmiştir. Yetmemiş, Meclis tamamen devre dışı bırakılmış ve kanun hükmünde kararnamelerle âdeta fiilî başkanlık sistemine giden bir çalışma sisteminin önü açılmıştır. Toplumsal barış beklentisi olan çevrelere, 6 milyon oy almış olan bir partinin dışlanması üzerinden Kürtlere, Alevilere, sol, sosyalist kesimlere, bu ülkenin HDP etrafında buluşan demokrat kesimlerine maalesef kutuplaştıran siyasetin mesajları verilmiştir. Meclis şu anda AKP’nin getirdiği bir çalışma önerisini konuşuyor ama Meclisin darbe girişiminden sonra bir onay ve bir noter mercisi durumuna düşürüldüğünü üzülerek ifade etmemiz gerekir. Bu Mecliste görüşülen hiçbir yasa tasarısı, şu anda Türkiye halklarının içerisinde bulunduğu bu mevcut durumu çözecek konulara herhangi bir şekilde temas etmiyor. Bakın, bu hafta getirdikleri torba yasa tasarısı da bizim “kara para aklama” dediğimiz, kendilerinin “varlık barışı” olarak adlandırmış olduğu son derece sakıncalı düzenlemeleri içeriyor. Oysaki şu anda, bütün toplumda, 79 milyonun tamamında bu kaos ve istikrarsızlık ortamından nasıl çıkılacağıyla ilgili muazzam kaygı ve endişeler var. Meclisin bu kaos ve istikrarsızlık ortamını gidermeye dönük tek bir beş dakikalık mesaisi bile, maalesef, söz konusu değildir. Hani, her kürsüye gelen Meclisin ikinci defa gazi olmasından bahsediyor, ama korkarım ki bu şekilde devam ederse, bırakın gaziliği, Meclisi, AKP eliyle, Erdoğan eliyle bitiren bir pratikle karşı karşıya geleceğiz.

Dolayısıyla, bu yanlışlarla ilgili bir kez daha iktidar partisinin grubunu burada uyarmak istiyoruz. Bugüne kadar Meclisi hep torba yasalarla çalıştırdınız, şimdi bir de kanun hükmünde kararnameyi keşfettiniz; torba yasa artı kanun hükmünde kararnamelerle âdeta halkın gündeminden koparılmış bir Parlamento anlayışıyla karşı karşıyayız. Tabii ki darbeyi savuşturmak önemlidir, tabii ki her siyasi parti bu konuda net tutumlar ortaya koymuştur ama şu anda, Türkiye'nin mevcut durumunu her birimizin gözünün önüne getirmesi gerekiyor. Şu anda Türkiye'de bir demokrasi sistemi var mı, kurumsal bir demokratik anlayış var mı diye mevcut tabloyu özetlememiz gerekiyor. Hâlâ Türkiye 12 Eylül Anayasası’yla yönetiliyor ve ibretlik olan durum odur ki o darbe Anayasası bile iktidar partisi eliyle askıya alınmış durumdadır. 81 ilin tamamında olağanüstü hâl uygulaması vardır, kanun hükmünde kararnamelerle baypas edilmiş bir Meclis pratiğiyle karşı karşıyayız. Deyim yerindeyse, kamuoyuna durumu kurtarmaya yönelik olarak Meclisi açık gösteren bir fotoğraf dışında, biz içinde bulunduğumuz süreç içerisinde halkımızın gerçek sorunlarını burada tartışmaktan son derece uzağız.

Şimdi, dağılmış bir devlet aygıtı yapısıyla karşı karşıya Türkiye toplumu. Burada önümüzde iki yol var; ya Büyük Millet Meclisinin kurulduğu 1920 ruhuyla ve onun devamında ortaya çıkan 1921 Anayasası ruhuyla Kürtleri, Alevileri, sol sosyalist kesimleri, muhafazakâr, mütedeyyin kesimleri, Müslümanlık dışında diğer inanç sahibi olan bütün halkları ve inançları kapsayacak şekilde bir yeniden inşa sürecini öngöreceğiz ya da tıpkı 1924’te yapıldığı gibi tekçi bir anlayış üzerinden, bahsetmiş olduğum kesimlerin büyük kısmını dışlayarak bir iktidar kavgasını yeniden ortaya koyacağız.

Üzülerek belirtmek istiyorum ki ilk işaretler hayra alamet değildir. 6 milyon oy almış bir partinin, mevcut potansiyeli düşünüldüğünde 20 milyona tekabül eden bir kitleyi temsil eden bir partinin bu sürecin dışında bırakılması ve CHP, MHP’yle birlikte bir milliyetçi cephe etrafında devletin yeniden inşasının, yeniden restorasyonunun öngörülmesi bizim açımızdan kaygıyla takip ettiğimiz hususlardır. Somut verilerle bunları söylüyorum: Siyasi liderler zirvesini darbeden sonra ilk öneren biziz. Ancak, Cumhurbaşkanı bu öneriden sonra, 3 siyasi partinin; AKP, CHP ve MHP’nin liderlerine yapmış olduğu çağrıyı HDP’nin eş başkanlarına yapmamıştır. Başbakan, yeni anayasa çalışmaları kapsamında CHP ve MHP’yle yapmış olduğu görüşme trafiğine HDP’yi dâhil etmemiştir. Hatta Cumhurbaşkanı kendisine yönelik davalardan vazgeçerken HDP’yi hariç tutacak şekilde, nasıl bir dışlama ve kutuplaşma anlayışı içerisinde olduğunu açık bir şekilde, 79 milyonun tamamının önünde ortaya koymuştur.

Yenikapı mitingiyle ilgili fazla bir şey söylememe gerek yok. Zaten Erdoğan’ın ve AKP’nin şovuna dönüşecek olan bir mitinge HDP’nin katılması söz konusu değildir ancak CHP ve MHP’ye resmî davetin gitmesi ve HDP’nin bu sürecin dışında tutulması da içerisinde bulunmuş olduğumuz ortamın nasıl bir tehlike içerdiği açısından son derece önemlidir.

Şimdi, yeni anayasayı HDP’yi dışlayarak 3 siyasi parti mi yapmaya çalışacaksınız? Nasıl yapacaksınız? 6 milyon oyu nasıl hiç yokmuş gibi varsayacaksınız? Bunu bütün Türkiye kamuoyunun sorgulamayacağını mı sanıyorsunuz ya da getirdiğiniz mini anayasa paketiyle birlikte fiilî başkanlık sistemine geçerken CHP’nin ve MHP’nin onayını bunun için yeterli mi görüyorsunuz? Büyük yanlış içerisindesiniz, son derece yanlış yapıyorsunuz. Sarayın kapalı kapıları ardında diğer liderlerle ne görüştüğünüzü bilmiyoruz ama biz kamuoyu önünde, tam bir yıldır yanlış yoldan gittiğinizi, darbe mekaniğini harekete geçirdiğinizi, iradeyi sivil inisiyatiften alıp askerî inisiyatife verdiğiniz anda bu ülkeyi yangın yerine çevirmeyle ilgili tehlikeli sulara yelken açtığınızı hep ifade ettik, bugün de aynı uyarılarımızı buradan ifade etmek istiyorum.

Özellikle muhalefet partilerine de ciddi eleştirim var: Hadi, velev ki Erdoğan ve AKP bu yanlışın içerisinde bu şekilde bir yolu kendisine rehber edinmiş olabilir ama muhalefetin de buna ortak olmasını yine büyük bir kaygı ve endişe kaynağı olarak ifade etmek istiyorum. Dikkat edin, yakında bir kanun hükmünde kararnameyle sizi saraya bağlarlarsa, CHP’yi ve MHP’yi saraya bağlarlarsa o zaman iş işten geçmiş olacak.

Değerli arkadaşlar, bu gidişat, gidişat değildir. Demokrasi, hukuk devleti, toplumsal barış ve insan hakları dışında bu darbe mekaniğinden çıkışın herhangi bir koşulu, herhangi bir şartı söz konusu değildir. Bugün Başbakan Binali Yıldırım uzun süredir bizim ifade ettiğimiz soruyu soruyor, “Tankların şehir merkezlerinde ne işi var?” diyor. Ey Başbakan, günaydın diyelim sana, “…”(x) diyelim; bir yıldır buradan söylüyoruz. Sur’u, Cizre’yi, Silopi’yi, Nusaybin’i, Şırnak’ı, Yüksekova’yı şehirden mi saymıyorsun ya da oralar şehir değilse o tankların şehir ortasında olması seni bugüne kadar hiç rahatsız etmedi mi? Eğer bu kadar gündemden, ülke gündeminden kopuksan bir önceki devrik Başbakanı arayıp sorabilirsin. Bu konuda hangi siyasi partinin neler söylediğini, neler yaptığını eğer öğrenirse bu soruyu sorma gereği de hissetmez. Biz daha fazla soru sorduk. Özel harp unsurlarının olduğu karakolların mahalle ortalarında ne işi var diye sorduk, SAS komandolarının, SAT komandolarının deniz olmayan Sur’da, Cizre’de ne işi var diye sorduk. Tankların işinin ne olduğunu bilmeyenler o tankları kullanan cuntacılar var ya, onları havyarla besleme alışkanlıklarını Türkiye kamuoyunun önünde maalesef ortaya koydular.

Yani, sözün kısası, yeni bir yol ayrımıyla karşı karşıyayız. Ya bir demokratik cumhuriyeti inşa edeceğiz ya da maalesef…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sözlerinizi tamamlayınız, bir dakika ek süre veriyorum Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Ya hep beraber bir demokratik cumhuriyeti inşa ederek ülkemizi, halklarımızı bu darbeler girdabından, bu büyük ayıptan kurtaracağız ya da kutuplaştırma ve çatışma siyaseti üzerinden bugüne kadar saplanmış olan yanlışlarda ısrar edilerek hep birlikte büyük bir felakete doğru hızla gideceğiz. Biz bu konuda Parlamentoya yeni inşa sürecinde, devletin yeni restorasyonu sürecinde bütün toplumsal kesimleri kapsayacak şekilde bir demokratik cumhuriyet inşa komisyonunun kurulması gerektiğini kanun teklifini vererek önerdik. 4 siyasi partiden eşit üyenin katılacağı bu Komisyon herhangi bir toplumsal kesimin dışlanmadığı, her toplumsal kesimin devlete baktığında kendisini gördüğü bir çalışmayı pekâlâ başarabilir. Ama, bunu başaramazsak da sanırım darbe girdaplarında daha kötü sonuçlarla sürekli olarak tartışmaya devam edeceğiz diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Baluken.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisini oylarınıza…

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Akçay, buyurun.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Baluken konuşması sırasında partimizin de adını zikretmek suretiyle milliyetçi cephede yer aldığımıza ilişkin, kanun hükmünde kararnamelerle saraya bağlanma gibi birtakım sataşmalarda bulundu.

BAŞKAN – Evet, buyurunuz Sayın Akçay. (MHP sıralarından alkışlar)

69’uncu madde çerçevesinde iki dakika süreyle söz veriyorum.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Manisa Milletvekili Erkan Akçay’ın, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

“15 Temmuz darbe girişimi” aslında yaşanan büyük, vahim olayı tanımlamakta noksan kalan bir kavram. Bu, darbe girişimi filan da değil. Buna “darbe girişimi” demek aslında konunun önemini bir ölçüde hafifletmektedir. Bu konuya da dikkati çekmek istiyorum. Bu, darbe girişimi görüntüsü altında, aslında, Türkiye'de bir iç savaş çıkarma ve Türkiye'yi işgal girişimi, bölüp parçalama girişimidir. Özellikle, 15 Temmuzdan bu yana çıkan birtakım hakikatlerin ve daha evvelki birtakım iddiaların hayat bulduğunu da gördüğümüz için, maalesef, bu facia karşısında bütün siyasi kesimlerin, ülkesini, milletini, vatanını düşünenlerin mutlaka bir refleks göstermesi gerekir. O nedenle biz de Milliyetçi Hareket Partisi olarak “devlet ebet müddet” anlayışından hareketle ve ilkesel olarak kesinlikle konjonktürel olmayan bir şekilde bu karşı duruşumuzu gerçekleştirdik ve bu duruşta da devam ediyoruz. Bu olağanüstü şartlarda bu FET֒cü veya diğer terör unsurlarının behemehâl Türkiye'nin içerisinden temizlenmesi ihtiyacı da acil bir gereklilik olduğundan hareketle olağanüstü hâl düzenlemelerine de olumlu oy verdik fakat bu bir reflekstir. Eğer illa ki bunu bir cephe olarak ifade ediyorsanız bu millî bir cephedir ve milliyetçi bir cephe olmasından dolayı hiçbir rahatsızlık da duymayız çünkü vatanımızın derdine düştük.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN AKÇAY (Devamla) - O nedenle bu tavrı göstermekle birlikte olağanüstü hâle dayanarak çıkan kanun hükmünde kararnamelere ilişkin gerekli uyarılarımızı da mutlaka yapıyoruz. Devletin temel kurumsal yapılanmalarında…

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Akçay.

ERKAN AKÇAY (Devamla) - …bu kanun hükmündeki kararnamelerle oynanmaması hususunu sürekli uyarılar hâlinde de dile getiriyoruz. Ayrıca, yanlış hesap elbette Bağdat’tan dönecektir.

Bundan sonraki görüşlerimizi inşallah değişik vesilelerle ifade etmek üzere şimdilik sözlerime burada son veriyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Akçay.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özel…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın İdris Baluken konuşması sırasında “muhalefet partileri” diyerek ve partimizi de kastederek “Kararnameyle inşallah saraya bağlanmazsınız…”

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Özel.

Size de iki dakika süreyle söz veriyorum.

2.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Baluken’i dinleyince gerçekten hayretler içinde kaldım. Olağanüstü hâle diğer muhalefet partilerinin verdiği destekten bahsediyor. Partimiz olağanüstü hâl uygulamasının doğru olmadığını, bunun yerine Meclisin etkin çalıştırılmasını, bu darbe girişimine karışanların cezalandırılması ve bunların tüm kurumlardan temizlenmesiyle ilgili tam bir mutabakat içinde çalışacağımızı ancak OHAL’in iki tane unsurunun son derece sakıncalı olduğunu… Bir tanesi, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisiyle Meclisin yasama yetkisinin yürütmeye devredilmesine karşı çıktık. Ayrıca, yargı denetiminden uzak olan bu döneme karşı çıktık ve karşı oy kullandık. Buradaki tavrımız son derece netti. Sayın Baluken bunu nasıl böyle yorumladı, inanmak güç.

Peki, belki de şunu söylüyor, kastediyor: Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bir davette kendi partilerinin davet edilmeme durumu. O durumda da Sayın Genel Başkanımız Sayın Başbakanla bizzat telefonla görüşerek -ki dört partinin bu darbeye karşı ortak bildiriye imza attığını hatırlatarak- Meclisteki bu birlik ve bütünlüğün sokağa da yansımasının önemini hatırlatarak partinizin davet edilmemesinin doğru olmadığını söylemiş, Sayın Başbakan da bu konuyu görüşeceğini söylemişti. Bu, Cumhuriyet Halk Partisinin tutumunu son derece netleştiren bir durum. Bugüne kadar darbeyle mücadelede oraya attığınız imzadan, ortaya koyduğunuz tavırdan dolayı darbe girişimi sonrası dönemde 4 değil, 3 parti varmış gibi davranan kim olursa olsun bunu doğru bulmadığımızı defalarca söyledik, bir kez de buradan söyleyelim. Ama, siz de lütfen söz alın ve bu yanlış anlaşılmanızı ve grubumuza yaptığınız bu haksızlığı telafi edin lütfen.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özel.

Sayın Baluken…

İDRİS BALUKEN (Diyarbakır) – Sayın Başkan, Sayın Özel, beni, CHP’yi olağanüstü hâle destek vermekle itham etti. Ben öyle bir cümle kullanmadım, sanırım dinleme şansı olmadı.

BAŞKAN – Buyurunuz.

69’uncu madde çerçevesinde söz veriyorum Sayın Baluken.

3.- Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in, Manisa Milletvekili Özgür Özel’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

İDRİS BALUKEN (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sanırım Sayın Özel konuşmam sırasında konuştuğu için dinleyemedi. Ben “Olağanüstü hâle Cumhuriyet Halk Partisi destek verdi.” gibi bir şey söylemedim, eleştirimi oranın üzerinden kurmadım. HDP’yi dışlayan tutuma, 6 milyonun iradesini yok sayan bir tutuma karşı ana muhalefet partisinin göstermesi gereken siyasi tavrı ortaya koymadığı üzerinden ağır eleştirilerimi getirdim ve bunlarda da, bu ağır eleştirilerimde de ısrarcıyım. Ne demek “Genel Başkanımız ‘HDP de olsaydı iyi olurdu.’” diye bir aktarım yapmış? Yani, bizim bir kere öyle lütufkâr bir yerde olma durumumuz yok, kimse bizi kabul etsin diye böyle yalvaran yakaran bir pozisyonda falan değiliz. Ancak Genel Başkanınızın HDP’nin bu sürecin içerisinde neden olmadığıyla ilgili mevcut bilgileri kamuoyuyla paylaşması gerekiyor. Ben geçen televizyon programında izledim, “Ben bunu Cumhurbaşkanına aktardım ama bana ne için HDP’nin olmaması gerektiğiyle ilgili verdiği bilgileri paylaşamam.” diyor ve ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi görüşmeye devam ediyor. Böyle bir ana muhalefet partisi tavrı olabilir mi? Siz Türkiye toplumundan neyi saklıyorsunuz? HDP tabanını siz de mi yok sayıyorsunuz? Bunların hepsine cevap vermek zorundasınız.

Bakın, Anayasa’yla ilgili görüşmeler de aynı şekilde. Dün Sayın Başbakan ve diğer siyasi parti liderleri, 3 siyasi parti arasında Anayasa görüşmelerinin geçeceğiyle ilgili vurgular yaptılar. Biz CHP’den herhangi bir itiraz falan duymadık. Eğer yaklaşım buysa tabii ki çıkıp biz burada CHP’yi ağır bir şekilde eleştireceğiz ve sizi de topluma şikâyet edeceğiz. Tabii ki sarayın kapalı kapıları ardında neler konuşulmuşsa bize de Türkiye halkına da anlatmak zorundasınız. Artı, Parlamentoyu işlevsizleştiren kanun hükmünde kararnamelerle ilgili de bugüne kadar, kusura bakmayın ama burada ana muhalefete yaraşır bir tablo içerisinde olduğunuzu biz hiç görmedik.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Baluken.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Son cümlesini sadece tekrar edeyim: “Ana muhalefete yaraşır...”

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Özel. (CHP sıralarından alkışlar)

4.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çok uzatma niyetinde değilim, aslında doğru da bir iş değil ama yani en kolay şey, bir muhalefet partisinin muhalefete muhalefet etmesidir. Ülkenin bu kadar sorunu, bu kadar acısı, bu kadar sıkıntısı varken yapmaya çalıştığınız şeyi anlayabilmiş değilim ama şunu çok net söyleyelim: Genel Başkanımız sizinle ilgili, olmamanızla ilgili tavrını net olarak söyledi, hepimiz de her ortamda söylüyoruz ama bunun üstüne siz ana muhalefetten ne bekliyorsunuz? “HDP yoksa ben de yokum.” deyip görüşmeyi mi terk etsin? Peki, o zaman üç yıl boyunca Parlamento odaklı bir çözüm dediğimizde -ki bugün nasıl da köşeye tosladığınız ortada- sadece ve sadece Hükûmeti hem de Parlamentoda da değil birtakım saraylarda, mesela Dolmabahçe Sarayı’nda beyefendi -laf atıyorsunuz ya “Saraya gidip görüştünüz.” diye- Dolmabahçe Sarayı’nda oturup mutabakatlar yapıp, “Masa böyle mi dursun, böyle mi dursun?” diye konuşup, elinize alıp şirin şirin açıklamalar yaparken bu ülkenin ana muhalefet partisi nerede demek neden aklınıza gelmedi? (CHP sıralarından alkışlar)

O gün, Adalet ve Kalkınma Partisiyle birlikte bugün Türkiye’yi tarihinin en çok kan akan, en çok şehit verilen, en çok acı çekilen son bir yılına mahkûm eden sürecin taşlarını birlikte döşerken aklınızda ülkenin sizin 6 milyonunuza karşı 14 milyon oy almış ana muhalefet partisi olmayacak, ondan sonra çıkacaksınız saraya gitmekle... Partimizin saray konusundaki tavrı bellidir. Örtülü ödeneği fahiş, maliyeti açıklanamayan ve yapıldığı yer itibarıyla da yapılış şekli itibarıyla da itirazlarımız olan bir yere ancak bir büyük memleket meselesi olursa çıkarız dedik. 15 Temmuzdaki hain darbe girişiminden daha büyük bir memleket meselesi görmediğimiz için de gittik; hesabı vicdanımıza, seçmenimize veririz. Siz Dolmabahçe’deki muhabbetinizi anlatın Türkiye kamuoyuna. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özel.

Birleşime on beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 19.51

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.10

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet Akif HAMZAÇEBİ

KÂTİP ÜYELER: İshak GAZEL (Kütahya), Zihni AÇBA (Sakarya)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 121’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurul gündeminin yeniden düzenlenmesine; Genel Kurulun 2, 9, 16 ve 23 Ağustos 2016 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 3, 10, 17, 24 ve 31 Ağustos 2016 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 4 Ağustos 2016 Perşembe günkü birleşiminde 406 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesine; 409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin İç Tüzük’ün 91'inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmiştir.

İç Tüzük’ün 37’nci maddesine göre verilmiş bir doğrudan gündeme alınma önergesi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

C) Önergeler

1.- Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan’ın, (2/1167) esas numaralı 2.7.1964 Tarih ve 492 Sayılı Harçlar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/53)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(2/1167) esas numaralı Kanun Teklifi’mizin İç Tüzük 37’nci maddeye göre doğrudan gündeme alınmasını saygılarımla arz ederim. (19/7/2016)

                                                                                                 Şenal Sarıhan

                                                                                                      Ankara

BAŞKAN – Öneri üzerinde teklif sahibi olarak Şenal Sarıhan, Ankara Milletvekili konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Sarıhan. (CHP sıralarından alkışlar)

ŞENAL SARIHAN (Ankara) – Değerli Başkanım, değerli kâtip üyesi arkadaşlar, yazman arkadaşlarım, milletvekili arkadaşlarım ve diğer emekçi arkadaşlar; kanun teklifim hakkında öncelikle kısaca bilgi vermek istiyorum.

Aslında, biraz önce okundu bu teklif ama nedir teklifimiz? Hepinizin bildiği gibi, geçtiğimiz haziran ayından başlayarak en son 15 Temmuz tarihine kadar çok yoğun bir biçimde Türkiye terör faaliyetleriyle karşı karşıya kaldı. Çok sayıda insanımız, herhangi bir biçimde ortaya çıkan terör eylemleriyle bir alakaları, bir ilgileri olmadığı hâlde sadece toplumsal alanda var olmaları, topluma bağlı bireyler olmaları nedeniyle zarar gördüler, yaşamlarını yitirdiler. Bütün bu olayların tümünde -bugün de ayrıntılı bir biçimde diğer muhalefet partilerinden ve iktidar partisinden arkadaşlar ifade ettiler- elbette devlet sorumlu durumda. Hangi nedenle sorumlu? Çünkü devletin yurttaşlara karşı, onların yaşam haklarının korunması konusunda görevleri var. Bir yanda devletin sorumluluğu -ki bu bir pozitif sorumluluktur- bir yanda da eylemcilerin, terör eylemini gerçekleştirmiş olanların sorumluluğu karşısında mağdur olanlar yani yakınlarını yitirmiş olanlar dava açma hakkını kullanmak durumundalar. Bu hakkın kullanımı sırasında, birçoğunuz tanıklık etmişsinizdir… Örneğin, en son, 103 insanın -en son değil, arada elbette ama- yitirildiği gar olayını düşünelim ve şimdi, 300’e yakın insanın yaşamını yitirmiş olduğu son darbe girişimini düşünelim, bu da bir terör faaliyetidir. Bu terör faaliyetlerinde yaşamlarını yitirmiş olan insanlar dava haklarını kullanmak isteyeceklerdir -bu onların doğal hakkıdır- ya adli ya da idari yargıya başvurmak durumunda kalacaklardır. İster adli yargı olsun ister idari yargı olsun bu iki alanda da, hepinizin bildiği, dava açmış olan arkadaşlarımızın anımsayabileceği korkunç harç giderleri vardır. Bu giderlerin herhangi bir biçimde terör mağduru olan kişilerden tahsil edilmemesi konusundadır bizim kanun teklifimiz.

Bu sebeple, yine hem uluslararası sözleşmelerde hem de Anayasa’mızın 40’ıncı maddesinde güvence altına alınmış olan etkili soruşturma, etkili hak arama olanağından fiilen yoksun kalmaktadırlar. Bu yoksunluğu ortadan kaldırmak için, daha doğrusu, onlara iki kez ceza vermemek için, yakınlarının yaşamını yitirmiş olması veya kendilerinin herhangi bir uzuvlarını yitirmiş olmaları nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetin giderilmesi için dava hakkını rahatlıkla ve etkili bir biçimde kullanmalarının koşullarının yaratılması gerekir.

Bu anlamda, Harçlar Kanunu’nun 13’üncü maddesine bir ek madde, 14’üncü maddeye de bir tek cümleyle bir ek yapılmasını öneriyoruz. 14’üncü maddedeki durum şudur: 14’üncü maddeye göre, er ve erbaşlar herhangi bir biçimde dava hakkı kullanacak iseler, bu görevleri nedeniyle bir zarar görmüş ve hak aramak durumunda kalmış iseler bunlardan harç alınmıyordu. 13’üncü maddede belli değerler vardır, o değerlerin üzerindeki talepler -örneğin vasilik için nafakaların miktarları vardır, bunlarla zaman almak istemiyorum- bunlarla ilgili harç muafiyeti söz konusudur. Önerimiz şudur: Terör eylemleri nedeniyle zarar görmüş olanların açtıkları tüm davaların harçsız görülmesidir. Bu konuda ne yazık ki AKP’li arkadaşlarımızla, grup başkan vekilleriyle bir anlaşma sağlamak mümkün olmadı. İddiaları şudur: Hazinenin bu konuda zor durumla karşılaşacağıdır. Oysa bunların yöntemleri bulunabilir. Davaların kazanılması hâlinde de zaten ödenen birtakım harç miktarları vardır. Önemli olan, insanların, yurttaşların terör faaliyetlerinden korunmasıdır.

Bugün burada “Birlikte davranalım, birlikte çalışalım.” diyen arkadaşların bu kadar masum bir yasa önerisi karşısında tarafsız durmalarını anlamamız mümkün değildir. Bu ne yazık ki gelecek için de bir olumlu işaret olmaktan uzaktır. Bilgilerinize sunuyorum ve sorumluluğa davet ediyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sarıhan.

Önerge üzerinde bir milletvekili olarak İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Bekaroğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

MEHMET BEKAROĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 15 Temmuzda yaşamış olduğumuz olayda, darbe girişiminde demokrasiyi kurtarıp tekrar biz siyasetçilere emanet eden halkımızı selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu teklifte, biraz evvel arkadaşımızın anlattığı gibi, terör dolayısıyla mağdur olanların, ölenlerin yakınlarının açacakları davalarda harç alınmaması öngörülüyor. Sadece terör dolayısıyla değil, başka zayıf toplum kesimleri var. Örneğin taşeron işçiler. İş kazalarında ölenlerin yakınları ya da yaralananların açacağı davalarda harçların alınmaması gerekiyor. Niye alınmaması gerekiyor? Çünkü devletin temel görevlerinden biri budur değerli arkadaşlarım. Devlet bütün insanların güvenliğini sağlar. Terör ortamı var, iş kazaları, bu gibi yerlerde temel sorumlu devlettir. Denetleyemediği için, iyi siyaset ortaya koyamadığı için bütün bunlar oluyor. Güvenlikle ilgili bir zafiyet ortaya çıkıyor.

Devletin temel görevlerinden bir tanesi de bütün yurttaşların refah içinde yaşamalarını sağlayacak ekonomik imkânlar oluşturmak, böyle bir ortam oluşturmak, ekmek meselesi. Üçüncüsü de özgürlük. Türkiye’de yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlarının her birinin bütün farklılıklarıyla beraber özgür yaşamalarını sağlayacak. Devletin temel görevidir bunlar. Buralarda aksaklıklar olduğu için bu tip olaylar oluyor ve bu insanlar mahkemelere gidecekler ama onları aşan harçlarla karşı karşıya kalıyorlar ve adalet gerçekleşemiyor. Niçin biz bu devletin yurttaşlarıyız? Niçin vergi veriyoruz? Niçin askere gidiyoruz? En temel görevlerinden bir tanesi adalet. Adaletin ayağa kaldırılması gerekiyor. Adaletin ayağa kaldırılmasının da bu şekilde harçlarla zorlaşmaması gerekir.

Değerli arkadaşlarım, herkesin elbette adalete, hukuka ihtiyacı var ama en çok ihtiyacı olan toplumun en zayıf kesimleridir. Hani bir laf vardır, bilirsiniz. “Zengin arabasını dağdan aşırır, fukara düz ovada şaşırır.” Ne demek bu? E, fukaranın kimi var? Fukaranın, hani kimsesizlerin kimsesi dediğimiz devlet, cumhuriyet. İşte bu yasa teklifi bu durumdaki yanlışlıkları, eksiklikleri gidermeyi amaçlıyor ama maalesef Meclisimizin çalışması böyle bir şeyi, yani milletvekillerinin getirmiş oldukları tekliflerin kabul edilmesini imkânsız hâle getiriyor; aslında tüzük böyle.

Aslında, değerli arkadaşlarım, millet kurtardı, tekrar bize verdi ya demokrasiyi, bu demokrasiyle ilgili çok ciddi problemler var. İşte bu olay vesilesiyle demokrasiyi tekrar derinleştirmek, hukuk devletini ayağa kaldırmak gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, demokrasi nedir netice itibarıyla? Millî irade diyoruz. Yani yurttaş iradesinin bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmesi, yansıması ve burada karara dönüşmesidir. İşte Harçlar Kanunu’nda olduğu gibi değişik vesilelerle yurttaşın tercihlerinin, taleplerinin Meclise gelmesini -Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu- engelleyen çok sayıda duvar var. Dolayısıyla vatandaşın talepleri, tercihleri, istekleri maalesef bu duvarlara çarpıp duruyor.

Aynı şekilde Meclis İçtüzüğü. Meclisteki alışkanlıklar, gelenekler, siyaset yapma biçimimiz de yurttaş taleplerinin burada kanuna, karara dönüşmesini engelliyor, milletvekillerinin vermiş olduğu teklifler hiçbir şekilde yasalaşamıyor. Bırakın milletvekillerinin tek tek vermiş olduğu teklifleri, muhalefet partilerinden gelen teklifler de asla karara dönüşemiyor.

Bu demokrasi değildir arkadaşlar. Elbette çoğunluk yönetecek, bunu defalarca söyledik. Demokrasinin gereklerinden biri budur. Ama bir uzlaşmaya ihtiyaç olduğunu en tepedekinden, Cumhurbaşkanından sokaktaki insana kadar konuştuğu bugünlerde bu uzlaşmanın zemininin Meclis olduğu… Meclisin sadece açık olması mesele değildir değerli arkadaşlarım. Mecliste iktidarıyla muhalefetiyle milletin tercihini, talebini buraya getiren, buraya yansıtan milletvekillerinin gerçekten sözlerinin kabul edilmesi gerekiyor ki bu Meclisin, demokrasinin anlamı olsun.

Bu teklifimizi desteklemenizi rica ediyoruz ama böyle bir görüntü de yok.

Teşekkür ederim.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bekaroğlu.

Sayın Bekaroğlu, peşinen hüküm verdiniz. Nasıl anladınız öyle bir görüntü olmadığını?

MEHMET BEKAROĞLU (İstanbul) – Psikiyatri uzmanıyım ben efendim.

BAŞKAN – Peki.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

VII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI (Devam)

2.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, milletvekili kimlik kartlarındaki düzenlemelere ilişkin konuşması

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, İstanbul Milletvekili Sayın Mahmut Tanal bir konuyu gündeme getirmişti. Milletvekili kimlik kartlarında kan grubunun bazı milletvekillerinin kimlik kartlarında yer alırken bazılarında almadığını ifade etmişti ve bunun düzeltilmesi yönünde bir talep ortaya koydu.

Milletvekili Hizmetleri Başkanlığından aldığım bilgiye göre uygulama şu şekilde yürütülmektedir: Milletvekili kimlik kartları milletvekilinin nüfus cüzdanındaki bilgiler esas alınmak suretiyle düzenlenmektedir. Nüfus cüzdanlarında kan grubu hanesi vardır. Kan grubu hanesinde kan grubu yazan milletvekillerinin kan grubu aynen milletvekili kimlik kartına da aktarılmaktadır, yazmayanlar dolayısıyla aktarılamıyor. Bu, dikkatlerden kaçabilir tabii ki. Ama talep hâlinde, yani milletvekili kimlik kartlarında kan grubu yer almayan milletvekillerimiz “Benim kan grubum şudur.” diyerek talepte bulunurlar ise kendilerine yeni milletvekili kimlik kartı düzenlenmesi mümkündür.

Bunu bilgilerinize sunuyorum.

FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (İstanbul) – Din hanesinde Vekilimiz Ali Atalan’ın boşken nüfus cüzdanında, “İslam” yazması…

BAŞKAN – Şimdi, Halkların Demokratik Partisi Grubu önerisi lehinde konuşan Sayın Ali Atalan, Mardin Milletvekilimiz bir sorunu gündeme getirdi. “Benim kimliğimde herhangi bir şey yazmadığı hâlde milletvekili kimlik kartımda dinim ‘İslam’ olarak yazıyor.” dedi. Evet, bu sorunuz karşısında, gerçekten, Milletvekili Hizmetleri Başkanlığının bu uygulamasını gözden geçirmemiz gerekir. Sayın Ali Atalan’ın bu durumunu ben inceleyeceğim.

Peki, teşekkür ederim.

Alınan karar gereğince, sözlü soru önergeleriyle diğer denetim konularını görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sıraya alınan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç'in Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/1310) ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 409) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Komisyon raporu 409 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince bu teklif İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında temel kanun olarak görüşülecektir. Bu nedenle, teklif, tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Şimdi, teklifin tümü üzerindeki söz taleplerini karşılayacağım.

Önce siyasi parti gruplarına söz vereceğim.

Siyasi parti gruplarından ilk olarak Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Kalaycı. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 409 sıra sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Bu düzenleme şeklen bir kanun teklifi olmakla birlikte içeriği Başbakan ve bakanlar tarafından kamuoyuna duyurulmuş, Komisyon görüşmelerinde de aynen Hükûmet tasarısı gibi Maliye Bakanı tarafından sunulmuş ve değerlendirilmiştir. İç Tüzük ve Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik hükümlerini aşmak için bu şekilde verildiği anlaşılan bu düzenlemenin gerekli bilgi ve değerlendirmeleri içeren düzenleyici etki analizi de bulunmamaktadır.

Yapılan düzenlemeyle ilgili sağlıklı bir analiz yapabilmek ve katkı verebilmek için Plan ve Bütçe Komisyonunda ısrarla talep ettiğimiz bazı bilgiler Maliye Bakanı tarafından verilmemiştir. Önceki uygulamaların mali boyutu, bu düzenlemeden beklenen gelir ve vazgeçilen kamu alacakları tutarı, vergi alacaklarının yıllar itibarıyla gelişimi, sektörel ve vergi mükellefleri niteliklerine göre dağılımı konusunda bilgi verilmemiştir. Daha da vahimi, Komisyonda dağıtılan vergi alacaklarına ilişkin tablonun sağlığı konusunda birçok soru işareti oluşmuştur. Sayın Maliye Bakanı da buna ilişkin endişelerini açıkça dile getirmiştir. Dolayısıyla, Hükûmetin ve Maliye Bakanlığının bu kanun teklifi üzerine rakam bazlı bir analiz çalışması yapmadığı da ortaya çıkmıştır.

Maliye Bakanının varlık barışıyla ilgili konuyu ayrı bir düzenleme olarak getirme sözüne rağmen, kapsamı daha da genişletilmiş bir şekilde bu kanun teklifinde yer almıştır. Hatırlarsanız, varlık barışıyla ilgili düzenleme 25 Temmuz 2016 tarihinde kabul edilen Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’a ait tasarının geçici 2’nci maddesinde yer almış, itirazlarımız üzerine Genel Kurulda tasarıdan çıkarılmış ve ayrı bir düzenleme hâlinde getirileceği sözü verilmiştir ama verilen söz tutulmamıştır.

Toplumun büyük kesiminin beklediği ve Milliyetçi Hareket Partisi olarak daha önce gündeme getirdiğimiz ve bu teklifin görüşmeleri sırasında da destek ve katkı verdiğimiz, vergi, sigorta primi ve diğer bazı kamu alacaklarının yapılandırılmasını öngören maddelerin arasına kara paranın aklanmasına imkân veren söz konusu madde de sıkıştırılmıştır. AKP’nin sıkça başvurduğu, olumlu konuları içeren maddeler arasına şaibeli ve sakıncalı özel düzenlemeleri yerleştirme uygulaması bu teklifte de kendini göstermiştir.

Hep, ısrarla vurguladığımız üzere, bu düzenlemeyle, konusu suç teşkil eden, gayrimeşru, hatta Türkiye ve insanlık aleyhine faaliyetlerden elde edilmiş varlıkların aklanmasına imkân ve fırsat verilmektedir. Söz konusu varlıkların Türkiye’ye getirilme işleminden dolayı ve bu işlemden hareket edilerek, hiçbir şekilde, herhangi bir araştırma, inceleme, soruşturma veya kovuşturma yapılmayacağı güvencesi verilmektedir. Yani bankalar ve gümrükler yurt dışından gelen varlıklar için, kara para da olsa şüpheli bildirimde bulunmayacaktır, bulunsalar bile MASAK dikkate almayacaktır; yapılan düzenleme bunu öngörüyor.

Yurt dışındaki varlıklar başka kişilerin nam veya hesabına getirilebilecek, serbestçe tasarruf edilebilecek, istendiği zaman tekrar yurt dışına çıkarılabilecek, hiçbir vergiye tabi olmayacak yani kara, para sıfır maliyetle ülkemize girip, güzelce yıkanıp kısa sürede çıkabilecektir. Diğer mevzuat bir tarafa, sadece Türk Ceza Kanunu’nun “Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” başlıklı 282’nci maddesinin uygulanmayacağı güvencesini vermek bile kara parayı davet etmek değil midir? Kara para, kirli para, kötü para gelmeyecekse bu güvence niye veriliyor? Amaç, denildiği gibi, millî ekonomiye kazandırmaksa niye bu varlıkların ülkemize gir-çık yapmasına imkân tanınıyor? Kimler, kimin adına para getirebilecek? Başkasının üzerinden varlık getirme ihtiyacı nereden doğdu? Böyle bir düzenlemeyi kimler talep ediyor? Bunlar, cevabını alamadığımız, izah edilemeyen sorulardır.

Değerli milletvekilleri, bu kanun teklifiyle başta vergi ve sigorta primi olmak üzere bazı kamu alacaklarının yeniden yapılandırılmasına yönelik düzenleme de yapılmaktadır. Hükûmet sağlıklı bir rakam verememekle birlikte, 300 milyar lirayı aşan kamu alacağının yapılandırılması söz konusudur. Kamu alacaklarının yapılandırılması konusunda AKP döneminde 6’ncı düzenlemeye gidilmektedir. Özellikle 2008 yılından bu tarafa peş peşe çıkarılan kanunlar ve süreleri uzatan Bakanlar Kurulu kararlarıyla bu uygulama süreklilik kazanmıştır. Daha 2014 yılında 6552 sayılı Kanun’la getirilen yapılandırmanın süresi dolmadan yeni bir yapılandırma düzenlemesi yapılmaktadır. Görünen o ki Hükûmet, “vergi barışı”, “varlık barışı” diye diye bir hâl olmuş ama bir türlü barışamamıştır.

AKP, esasen Türkiye'yi iyi yönetmediğini ikrar etmektedir. Vatandaşlarımızın borcunu ödeyemez hâle gelmesinin sorumlusu da elbette AKP iktidarıdır. Vergi ve diğer alacaklarla ilgili af düzenlemeleri devletin gelir yapısını bozmuştur. Sıkça çıkarılan af yasaları vergi sistemine olan güveni sarsmış, af konusunda toplumda sürekli bir beklenti ortamının doğmasına neden olmuştur. Her af gündeme geldiğinde bu affın bir zorunluluk olduğu, temiz sayfa açmak için gerekli olduğu, son defa affa gidildiği, artık etkin denetim yapılacağı, hızla vergi reformunun gerçekleştirileceği söylemleri hep havada kalmıştır. Bu türlü af düzenlemelerinin, borcunu zamanında ve düzenli ödeyen vatandaşlarımızı küstürdüğünü ifade etmemiz gerekmektedir. Vergisini düzenli ödeyenler her vergi affı kararından sonra haklı olarak “Hata mı ettik?” diye düşünmektedir, “Yıllardır vergilerimizi zamanında ödüyoruz, gerekirse faizle kredi kullanıyor ya da gayrimenkul satıp vergi ödüyoruz. Biz enayi miyiz?” diye büyük tepki göstermektedirler. AKP iktidarında, vergi kaçıranlar, vergisini zamanında ödemeyenler hep kazanmaktadır, vergisini düzenli ödeyenler cezalandırılmakta, vergisini ödemeyenler ise ödüllendirilmektedir.

Vergide af uygulamaları, vergisini zamanında ödeyen mükelleflere yapılan en büyük haksızlıktır. Bu uygulamalar, toplumda adalet duygusunu zedelemekte, vergiye gönüllü uyumu azaltmaktadır. Vergisini düzenli bir şekilde, zamanında ödeyenler vergi indirimi beklemektedir. Böyle bir düzenleme, hem onları psikolojik olarak rahatlatacak hem de vergi ödeme eğilimini olumlu yönde etkileyecektir.

Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri olarak Komisyonda verdiğimiz, üç yıl üst üste vergisini zamanında ödeyen mükelleflerin vergilerinde 5 puan indirim yapılmasına ilişkin önergemiz, Hükûmet ve AKP Grubu tarafından reddedilmiştir. Vergi kaçıranları, naylon faturacıları affetmeyi, kara para aklamayı içeren düzenlemeleri büyük bir hevesle yapan Hükûmet, artık toplumsal bir talep hâline gelen ve mutlaka yapılması gereken, dürüst mükelleflere vergi indirimi konusunda katı bir duruş sergilemektedir. Gerçi, Sayın Maliye Bakanı Komisyonda söz vermiştir ama biz de biliyoruz ki AKP’nin daha önceki maliye bakanları da öyle demişti ama sonuç ortada. Vergilerini üç yıl üst üste zamanında ödeyen mükelleflerin vergi oranlarında 5 puan indirim yapılması konusunda, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak burada da önerge vereceğiz. Temennimiz, bu önergemizin oy birliğiyle kabul edilmesidir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de yeterince vergi toplayamama ve vergideki adaletsiz dağılım kronikleşmiştir. Bugüne kadar sağlıklı bir vergi reformu yapılmadığı için, vergi adaleti sağlanmadığı için ve geniş bir kesimden vergi toplanmadığı için vergi yükü, esnafın, işçinin, memurun, asgari ücretlinin, dar ve sabit gelirlinin sırtında kalmıştır. Çalışanlar üzerinde adaletsiz ve ağır vergi yükü, bulunmaktadır. Çalışanların ücret ve aylıkları, vergi kesintileri nedeniyle yıl içinde aydan aya giderek azalmaktadır. Asgari ücretlinin bile vergi tarifesinden dolayı vergi oranı yükselmekte ve yıl içinde eline geçen ücreti düşmektedir.

Nitekim asgari ücretli, iki ay sonra yüzde 20 vergi oranına yakalanacak olup yılın son üç ayında 1.230 lira ücret alacaktır. Bu konudaki sorularımıza Sayın Maliye Bakanı gayet pişkince “Biz sözümüzü tuttuk, asgari ücreti 2016 başında 1.300 lira yaptık.” diye cevap verebilmiştir. Asgari ücretin ekim ayından itibaren 70 lira azalacak olması, Maliye Bakanının umurunda bile değildir.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Yapma Sayın Vekilim.

MUSTAFA KALAYCI (Devamla) – Patronlardan, sırça köşklerde yaşayanlardan, faizcilerden ve rantçılardan yeterli vergi toplayamayan, onların bazı vergi borçlarını da “uzlaşma” adıyla silen Hükûmet, gözünü çalışanlara, asgari ücretliye dikmiş durumdadır. Hani AKP’nin vaadi vardı, rant gelirlerine vergi koyacaktı. 64’üncü Hükûmet Eylem Planı’nda “İmar planı değişiklikleri sonucunda ortaya çıkan değer artışından kamunun pay alması sağlanacak.” denilerek 21 Mart tarihi verilmişti. Ne oldu? Tabii, yapılmadı, yapmazlar da. Zira o alan, AKP’nin koruma alanıdır, kendi mahallesidir. Rant işlerinin göbeğinde kimlerin olduğunu, imar düzenlemeleriyle kimlerin vurgun vurduğunu herkes biliyor, tabii, Hükûmet de biliyor. Sayın Maliye Bakanı, rantçılar hamuduyla götürürken bir şey yapmayıp da asgari ücretliden 70 lira

asgari ücretten 70 lira daha vergi kesmekten dolayı hiç mi vicdanınız sızlamayacak?

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Yapmayın Sayın Vekilim.

MUSTAFA KALAYCI (Devamla) – Bu haksızlık hemen düzeltilmeli, asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılmalı, çalışanların vergi yükü mutlaka hafifletilmelidir.

Değerli milletvekilleri, esnafımız ve çiftçimiz de ağır vergi ve prim yükü altında ezilmektedir. Bu yıl esnafın ödeyeceği aylık sigorta primi yüzde 29, çiftçinin aylık sigorta primi ise yüzde 35 oranında artırılmıştır. AKP, prim yükünün hafifletilmesi için işverenlere sağladığı 100 liralık prim desteğini esnafımıza ve çiftçimize vermemiştir. Mevcut primlerini ödeyemeyen esnaf ve çiftçiler, sağlık hizmeti alamaz hâle düştüğü için 29 Eylül 2015 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla 2015 yılı sonuna kadar kamu sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanmaları sağlanmış, 14 Aralık 2015 ve 21 Haziran 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararlarıyla da bu süreler altışar ay uzatılmıştır. Bu Bakanlar Kurulu kararları esnafımızın ve çiftçimizin ne hâllere düşürüldüğünü açık bir şekilde göstermektedir. Esnaf ve çiftçilerin vergi ve prim yükü hafifletilmeli, 100 liralık prim desteği, esnaf ve çiftçilere de verilmelidir. Ayrıca primlerini düzenli olarak ödeyen çiftçi ve esnaf da işverenlere sağlanan 5 puanlık prim indiriminden yararlandırılmalıdır.

Sayın Başbakanın 4 Temmuz 2016 tarihinde verdiği bayram müjdeleri arasında primlerini zamanında ödeyen BAĞ-KUR’lulara 5 puan indirim yapılacağı da yer almıştı. Henüz bu düzenleme yapılmadı. Sayın Başbakan esnaf, çiftçi ve muhtarlara “Vecibenizi yerine getirin ve bu haktan yararlanın.” demişti ama Hükûmet kendi vecibesini, verdiği sözü henüz yerine getirmemiştir.

Geçmişte esnaf olarak çalışmış ya da çiftçilik yapmış birçok kişi, bu çalışmalarına dair vergi mükellefiyeti, oda kaydı gibi resmî belgeler olmasına rağmen sigortalılık kayıt ve tescili olmadığı gerekçesiyle bu çalışma sürelerini hizmetlerine saydıramamış olup bu nedenle emekli olamamaktadır. Söz konusu süreler, daha önce kayıt ve tescil olma şartı aranmadan esnaf ve çiftçilerin hizmetine sayılmalı, geçmiş hizmetlerin borçlanılmasına imkân verilmelidir. Çıraklık ve staj süreleri de emeklilik hizmetine sayılmalıdır. Uygulamada, bir çalışma ya da sigortalılık olmaksızın geçen süreler dahi borçlanılabilmekteyken fiilî bir çalışmaya dayanan çıraklık ve staj sürelerinin sadece kısa vadeli sigorta kollarıyla sınırlı tutulması, haksızlığa, eşitsizliğe ve dolayısıyla mağduriyete neden olmaktadır. Yaşanan mağduriyetin giderilmesinin yanında, meslekî eğitimin özendirilmesine de katkıda bulunmak amacıyla çıraklık ve staj süreleri hizmetten sayılmalı, geçmiş hizmetler için borçlanma hakkı verilmeli ve bu süreler, sigortalılık başlangıç tarihi olarak esas alınmalıdır.

Esnaf ve çiftçi BAĞKUR emeklileri ülkemizde en düşük emekli aylığı bağlanan kesimlerdir. AKP, emekliler arasındaki maaş adaletsizliğini gidereceğini vadetmesine karşın yerine getirmemiştir. İntibak düzenlemesi olarak takdim edilen kanunla, sadece 2000 öncesi SSK emeklileri için kısmi bir iyileştirme yapılmış, diğerleri görmezden gelinmiştir. BAĞKUR emeklilerinin mağduriyeti hiç dikkate alınmamıştır. Emekli aylıkları arasındaki eşitsizlik ve adaletsizlikler mutlaka giderilmelidir.

Emekliler, banka promosyonu için sekiz yıldır mücadele vermektedir. Memurlar sekiz yıldır alıyor, işçiler sekiz yıldır alıyor, milletvekilleri sekiz yıldır alıyor ama emekliler bir türlü alamıyor. Önceki Başbakan Sayın Davutoğlu, Türkiye Emekliler Derneğinin 21 Ekim 2015 tarihli genel kurul toplantısında emeklilerin promosyon almaya başlayacağını söylemiş, sayın bakanlar sürekli umut veren açıklamalar yapmış ama hâlâ alamıyorlar. AKP Hükûmeti bunu bile becerememiştir.

Değerli milletvekilleri; başta kamyoncular olmak üzere nakliyeci esnafımız, her gün geriye gitmekte, sigorta primi ve vergilerini ödeyememekte, birçoğu son çırpınışlarını yaşamaktadır. Taşımacılık yapabilmek için zorunlu olan yetki belgelerinin ücretleri çok yüksektir. Ayrıca, uygulamada pek çok problemle karşılaşılmaktadır. Nakliyeciler yük değil, dert taşımaktadır. Ülkemizde bulunan kamyonların çoğu, takoza çekilmiş durumdadır. Çalışanlar da 10 numara veya yanmış yağ kullanarak tekerlerini döndürmeye çalışmaktadır. Acilen bu kesime yönelik bir iyileştirme yapılmalıdır. Denizcilerimiz ÖTV’siz akaryakıt alabilirlerken kara yolu taşımacılığı yapan esnafımız bu imkândan yararlanamamaktadır. Bu uygulama maalesef taciri esnafa karşı koruyan bir uygulamadır. Nakliyeci esnafına da vergisiz akaryakıt verilmelidir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, başta taksici, kamyoncu, minibüsçü, otobüsçü olmak üzere, tüm şoför esnafına bir kereye mahsus KDV ve ÖTV alınmadan araçlarını yenileme imkânı getirilmesini de savunuyoruz. Milliyetçi Hareket Partisinin bu vaadinden esinlenen önceki Başbakan Sayın Davutoğlu 12 Mayıs 2015 tarihinde “Ticari taksi, hatlı minibüs, servis aracı, özel halk otobüsünüzü 2016 yılı sonuna kadar yenilerseniz ÖTV’nizi biz ödeyeceğiz.” diye şoför esnafına müjde vermişti. Ayrıca, araçlara takılacak kamera ve GPRS bedelini vergiden düşüreceğini, minibüsçülerin motorlu taşıt vergisi konusundaki sorununu çözeceğini, halk otobüsleri tanımını kanuna ekleyeceğini söylemişti. On beş ay oldu ama hiçbir şey yapılmadı, şoför esnafı seçim vaadiyle kandırıldı.

Bu defa, şimdiki Başbakan Sayın Yıldırım, 4 Temmuz tarihli bayram müjdelerinde “Aracını yenileyeceksen ÖTV almadan yenileyeceksin; bundan taksi, dolmuş, minibüs, otobüs, kamyon ve kamyonet yararlanacak. Bu muazzam bir şey, otomotiv ve taşımacılık sektörü canlanacak. Araç eskidikçe maliyetler artıyor; tamir, bakım parası artıyor, işletme giderleri artıyor; bundan kurtulacak vatandaşımız, aracı da cillop gibi yeni olacak, daha ucuz alacak. Hem kendi hem üretici kazanacak, sonunda Türkiye kazanacak.” demişti. Bu sözlere ne oldu? Şoför esnafına verdiğimiz sözlerin üzerine mi yattınız? Siz nasıl bir iktidarsınız? Başbakanlar söz verir de yapılmaz mı? Bu söz derhâl yerine getirilmelidir.

Şoför esnafımız, ÖTV indiriminin hurda teşvikiyle desteklenmesini istemektedir. Ülkemizde hâlen 500 binin üzerinde araç hurdaya ayrılabilir durumdadır. Sınai üretimde demir ve çelik hurdasının çok önemli bir girdi olduğu ve hurda ihtiyacının önemli bir kısmının ithalat yoluyla karşılanabildiği dikkate alındığında, ÖTV indirimi ve hurda teşvikinin birlikte uygulamaya konulmasının çok olumlu sonuçları, ekonomiye çok önemli katkıları beraberinde getireceği açıktır. Uygulama, esnafın daha konforlu ve verimli bir şekilde ticari hayatlarına devam etmelerini sağlayacak ve ekonomik ömrü biten araçların yerine, çevreye daha az zarar veren ve daha güvenli yeni model araçların kullanılmasına da imkân getirecektir.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kalaycı.

Siyasi parti grupları adına ikinci olarak, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Garo Paylan konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Paylan. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA GARO PAYLAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, toplumda bilinen adıyla yeniden bir vergi affı ve yeniden bir varlık barışı. Ortalama iki buçuk, üç yılda bir vergi affı, birkaç yılda bir de varlık barışı yaşıyor toplumumuz. Neden? Çünkü, adil bir vergi sistemimiz yok, vergi ahlakı yok, vergi ödeme alışkanlığı yok, vergiyi bir finansman olarak kullanma ve ödememe üzerine bir ahlak oluşturulmuş durumda.

En son vergi affı 2014 yılında çıktı. Hâlâ bazı işletmeler taksitlerini bitirmediler, daha on sekiz ay olmadı vergi affının çıkması. Dediğim gibi, vergi ahlakını sağlayamadığımız için, bir vergi kültürümüz olmadığı için ve kazanç üzerinden vergi ödemek konusunda devletin de bir havucu ve bir sopası olmadığı için, devletimiz ve vergi sistemimiz “Nereden buldun?” diye soramadığı için insanlar ya keyfî vergi ödüyorlar… Zaten matrahlar anlamında, bu matrahları çıkanlar da finansman anlamında her zorlandığında ödememeyi tercih ediyorlar çünkü -ben de ticaretin içinden gelen bir insan olarak- şöyle bir gerçeklik içindeyiz: Herkes ilk zorlandığında vergiyi askıya alır. Neden? “Nasıl olsa iki yılda, iki buçuk yılda bir Maliye Bakanımız bir vergi affı çıkarır. Ben de yüzde 16’yla, yüzde 18’le banka kredisi kullanacağıma Maliye Bakanımız yüzde 4’le bize bir vergi affı çıkarır.” der ve kendi ihtiyaçlarına kullanır ama vergisini ödemez. Çünkü yüzde 4’le yapılandırma varken, 18 ay taksitle, 24 ay taksitle ödeme şartı varken herkes ilk zorlandığında ilk önce ödememesi gerekeni vergisi olarak görür.

Vergi sistemimizde, biliyorsunuz, kazanç üzerinden bir vergilendirme maalesef yapamıyoruz ve gelir üzerinden, servet üzerinden bir vergilendirme sistemimiz yok. Bakın, AKP iktidara geldiğinde servetin yüzde 38’i, Türkiye toplumunun yüzde 1’ine aitti yani en zengin yüzde 1, servetin yüzde 38’ine sahipti. Bu muhteşem vergi sistemimizden dolayı, bugün, 2016 yılında servetin yüzde 55’i, Türkiye toplumunun yüzde 1’ine ait çünkü Maliye Bakanımız “Nereden buldun?” diye soramıyor, herkes de servetini keyfine göre artırıyor, keyfine göre vergi veriyor ve yalnızca dolaylı vergilere yükleniliyor.

Vergi sistemimizin çok büyük çoğunluğu dolaylı vergilerden. Yani, bir benzin istasyonuna gidip mütevazı arabasıyla dar gelirli bir insanımız, deposunu doldurduğunda da aynı vergiyi veriyor; en zengini, milyarlarca dolara sahip bir sanayici de, bir tüccar da aynı vergiyi veriyor. Ama iş, adil bir vergi sistemine geldiğinde maalesef o adaleti kuramıyoruz.

Buradaki çözümümüz, tabii ki vergi afları konusunda, bunların tekrarlanmaması için… Artık bu yasa çıkacak, öyle gözüküyor, zor bir dönemden geçiyoruz, toplumda da beklenti var ama mesele, adil bir şekilde çıkması.

Bakın, gecikme faizimiz, yüzde 16 ama devletin finansman faizi yani hazinenin borçlanma faizi yüzde 10. Yani devlet, alamadığı her 1 lira vergi için gidip piyasaya borçlanıyor ve yüzde 10’la borçlanıyor ama varlık barışında yani vergi affında Maliyenin koyduğu oransa yüzde 4; ÜFE (Üretici Fiyat Endeksi) üzerinden yapılandırma yapıyor.

Yani yüzde 16’yla banka kredisi kullanarak vergisini ödeyenler keriz durumuna düşmüş oluyor ve vergiyi ödemeyenler, finansman olarak kullanarak yüzde 4’le 18 aylık yapılandırmaya tabi oluyor. Bu, vergisini düzgün, düzenli ödeyenlere karşı büyük bir haksızlıktır ve adaletsizliktir. Bu anlamda, en azından, şu yüzde 4 olan oranın, hazine faizi noktasına çekilmesi lazım, kaynak rakamını ve kaybettiğimiz rakamı telafi etmek için.

Bakın, yapılandırdığımız rakam, vergi rakamı için 90 milyar TL, bunun 45 milyar TL faizi var. SGK için de 67 milyar TL alacağımız var, 18 milyar da gecikme faizi var. Yani toplamda, yaklaşık 60 milyar TL’lik bir faizden bahsediyoruz. Devletimiz, yaklaşık bunun üçte 2’sinden vazgeçiyor, hatta, belki daha da fazlası. Yani 40 milyar TL’den vazgeçiyor eğer tamamı yapılandırılırsa. Tam 40 milyar TL arkadaşlar.

Yüzde 10 faizle aldığımız faizden dolayı, son bir yılda, yalnızca 16 milyar TL… Yani bu kaynakları, biz, vergi olarak alabilmiş olsaydık, hazinemiz daha az borçlanacaktı ve 16 milyar TL daha az faiz ödemiş olacaktık. Tabii, bunu hesaba katmadan, vergisini düzenli ödeyenleri cezalandırır bir şekilde, bu varlık barışını, bu vergi affını bu şekilde geçirmeye kalkıyoruz.

Çözüm ne? Çözüm, vergi aflarının bir daha olmayacağının net bir şekilde konulması. Bakın, bazı ülkeler anayasalarına “Vergi affı olmayacaktır.” cümlesini koyar çünkü vergi kutsaldır ve herkes gelirine göre vergisini vermelidir.

Peki, dara girenler ne olacak? Bunun da bir çözümü var. Bazı ülkelerin uygulamaları var, vergi ombudsmanlığı var. Bir işletme dara girmişse -özerk bir yapıdır vergi ombudsmanlığı- gider ombudsmanlığa başvurur, “Ben dara girdim; on yıldır, yirmi yıldır vergimi düzenli ödüyorum, finansman zorluğuna girdim, benim vergimi yapılandırın.” der, ombudsmanlık eğer ki ikna olursa vergiyi yapılandırır. O açıdan burada iyi niyetli ile kötü niyetliyi ayırmadan bir vergi affına gidilmesi son derece yanlış ve önerimiz, bir kez daha vergi affının olmaması ve yalnızca dar duruma düşenlerin bu vergi ombudsmanlığı çerçevesinde yapılandırmalarının yapılmasıdır.

Torba yasadaki diğer bir konu matrah artırımı. Matrah artırımı daha önce de uygulandı ve şu söylendi: “Şu yıllarla ilgili sen 10 lira vergi bildirmişsin, bunu 11 lira yap, ben seni incelemeyeyim.” Bu, gerçekten ahlaksız bir tekliftir arkadaşlar. Bir devlet “Ben seni incelemeyeyim.” diyemez ve 2011-2015 yılları arasında gelir vergisi, KDV, kurumlar vergisi için diyecek ki: “Sen 10 lira vermişsin, 11 lira ver, ben bu dört yılla ilgili, seninle ilgili hiçbir inceleme yapmayacağım.” Dedik ki Sayın Bakana: Sayın Bakan, peki, diyelim ki çok düşük bir gelir bildirmiş bir işletmeye veya zarar bildirmiş işletmelere bakalım. 200 bin TL ciro yapan bir işletme zarar bildirmiş, 2 milyar TL ciro yapan da zarar bildirmiş. Her ikisine de sen diyorsun ki: “10 bin lira ver, ben seni incelemeyeceğim.” E, ölçek farkı? Birisi 200 bin TL cirosunu 10 bin lirayla aklayacak, biri milyarlarca liralık cirosunu 10 bin TL’yle aklayacak! Bunun neresinde adalet var? O açıdan bir ölçek şartının mutlaka konulmasını söyledik -tabii ki ehvenişer- ama mutlaka bu “1 lira daha ver, incelemeyeceğim.” ahlaksız tekliflerinden de ivedilikle vazgeçilmesi gerekiyor.

Diğer bir mesele, varlık barışı. Bu, kaçıncı varlık barışı, artık bilmiyorum. Evet, vatandaşlarımızın yurt dışında kaynakları var. Bunun niçin olduğunun kaynağına inmezsek varlık barışlarını biz devamlı çıkarırız ve hep başarısız olur. Niye insanlar varlıklarını dışarı çıkarırlar? Bakın, gelişmekte olan pek çok ülkede veya demokrasisini kurumsallaştıramamış, hukuk devleti olamamış ülkelerde zenginleşenler -zaten adaletsiz bir şekilde pek çok zenginleşmeler söz konusu olur- vergilendirilmiş veya vergilendirilmemiş servetlerini yurt dışına çıkarırlar. Nereye çıkarırlar? Hukuk sistemi kurumsallaşmış, demokrasisi kurumsallaşmış, varlıklarının güvende olacağını hissettikleri yere çıkarırlar. Neden çıkarırlar? Ülke riskini azaltmak için. Eğer ki biz hukuk devletimizi kurumsallaştıramazsak, iç barışımızı sağlayamazsak ve bugün olduğu gibi ülkemiz eğer ışıldamıyorsa, hani dünyadan buraya bakarken bir üçüncü dünya ülkesi olarak görülüyorsa, ne yabancı buraya sermaye getirir ne de ülkemizin vatandaşları dışarı çıkardıkları servetlerini buraya getirirler. O açıdan hiçbir yasaya gerek yok. “Ben seni incelemeyeceğim arkadaş, ne getirirsen, nasıl gelirsen gel.” demekle bu iş çözülmez. Çözüm, demokrasimizi kurumsallaştırmak, iç barışımızı tesis etmek, her kesimin can güvenliğinin de, mal güvenliğinin de olduğunu göstermektir.

Bugünlerde çok kötü uygulamalar yapıyoruz. Bakın, bir örnek vereyim: Bir tüp bebek merkezi ya! Yani bugünlerde uğraşmamız gereken şey o mu? Bir tüp bebek merkezine kanun hükmünde kararnameyle el konulmuş; oradaki embriyolara, spermlere, yumurtalara el konulmuş. Milyonlarca liralık varlığa el konulmuş, götürülmüş Şişli Etfale bırakılmış. Sahibi kim? Bir Ermeni, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Ermeni. Böyle mi acaba biz hukuk devletiyiz, “Can güvenliğiniz de, mal güvenliğiniz de var.” diyeceğiz kendi vatandaşlarımıza ve buraya yatırım yapmayı düşünen insanlara? O açıdan, hem vatandaşlarımıza hem yabancılara ülkemizde bir riskin olmadığını, hukukun işlediğini göstermek, en büyük varlık barışı yasasıdır ve herkesin güvende olduğunu hissettirecek yasadır diyorum.

Çözüm ne peki? Bir mali milat bu konuda. Sayın Bakana -gerçi Sayın Bakan gitmiş, başka Bakan gelmiş- defalarca önerdim: Bir mali miladı oluşturmak, herkesin servetini gerçek değeriyle beyan etmesini sağlamak ve ondan sonraki servet artışlarını, kazançlarını, devletin “Nereden buldun?”, Maliyenin “Nereden buldun?” diyebilmesidir. Ama bunu siyasileşmiş ve bir partinin güdümündeki maliye yapamaz, Batı demokrasilerinde olduğu gibi özerk maliye sistemleri yapabilir. Biliyorsunuz, Amerika’da maliye sistemi özerktir, pek çok Avrupa demokrasisinde özerktir. Onlar, siyasi iktidarın “Git şunun tepesine bin, git şunu incele.” demesini beklemeden hangi siyasi partiden, hangi görüşten olduğuna bakmadan gidip incelerler ve kaçırılan her bir kuruş için sopasını gösterirler ve millet de gerek çekindiğinden gerek vergi ahlakı olduğundan vergisini düzgün, düzenli öder.

Bakın, vergi affıyla 40 milyar TL’den vazgeçiyoruz, faizlerinden vazgeçiyoruz dedik. Az önce arkadaşımız söyledi, ben gündeme getirdim, 1 Ekim tarihinde asgari ücret 1.230 TL’ye düşüyor arkadaşlar. 1.300 TL diye vadettiniz, 1 Ekim tarihinde asgari ücret 1.230 TL’ye düşüyor. Yalnızca üç ay için asgari ücretlimiz 70 TL eksik alacak ama biliyorsunuz ki asgari ücretli için 70 TL, önemli bir rakamdır. İnanın, 1 TL, 1 TL harcamalarını yapıyorlar -buradakiler çok bilmezler- 1 TL, onlar için önemlidir ve 70 TL’den üç ayda 210 TL zararları olacak. Bunun maliyeti nedir? Maliye Bakanına defalarca dedim ki “Bunu değiştirin, düzeltelim bunu.” 1 milyar TL yalnızca. Yani, devlet bu vergiden vazgeçse… Çünkü, asgari ücretli 1 Ekimde bir üst kademe çıkıyor. O birinci kademeyi yükseltip bu 1 milyar TL’den vazgeçeceğiz, hepsi hepsi 1 milyar TL. Yani sermayeye verdiğiniz 40 milyar TL’ye karşılık, asgari ücretli için yalnızca 1 milyar TL’den -o da milyonlarca insanımızın vereceği, cebinden alınacak- vazgeçeceksiniz. Kırkta 1’i. Sermayeye 40 milyar TL verirken asgari ücretlinin 1 milyar TL’sine tamah eden bir Meclisin üyesi olmaktan maalesef utanırım arkadaşlar. Bu yönde önergelerimiz olacak. Bu konuda mutlaka el birliğiyle, şu asgari ücretin sizin de vaadiniz olan 1.300 TL’nin altına düşmesini engelleyelim derim.

Değerli arkadaşlar, biraz da, son beş altı dakika da darbe girişiminden ve o günlere nasıl geldiğimizden bahsetmek istiyorum. 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyorum ama 2016 Türkiyesi’nde, 2016 dünyasında hâlâ darbe tehlikesi, darbe girişimi olmuş bir ülkede yaşamanın hepimiz utancı içinde olmalıyız diyorum.

15 Temmuza nasıl geldik? Bakın, 15 Temmuzu yargılıyoruz. Diyoruz ki: O gün darbeciler sokağa çıktı ve halkımıza karşı silah doğrulttular. O günü elbette yargılayalım ama o güne nasıl geldiğimize bakmazsak, darbe girişimcilerinin darbe iklimini nasıl yarattığına bakmazsak bu darbe girişimi maalesef cezalandırılmamış olur ve biz yeni darbe girişimlerine hep gebe oluruz. 2007 yılında da biliyorsunuz bir muhtıra oldu, o da bir darbe girişimiydi. Biz hep şunu söyledik: 2007 yılındaki darbeyle yüzleşilmedi. O muhtırayla yüzleşilmedi. 2007 yılındaki muhtıraya giderken olaylara bakılmadı. Eğer 2007 yılındaki muhtıraya giderken olan olaylara bakılsaydı bu darbe belki olmazdı.

2007 yılında neler oldu o muhtıraya giderken? Rahip Santoro katledildi, Malatya Zirve Yayınevi basıldı, Danıştay baskını yapıldı, Hrant Dink katledildi. Bir tek Hrant Dink cinayetine bakmış olsaydınız -çünkü biz “Hepiniz oradaydınız.” dedik, “Bu cinayet paralele sığmaz.” dedik, “Bu cinayet Ergenekon’a sığmaz.” dedik çünkü herkes oradaydı- bu darbe girişimi ve girişimcileri de belki bu anlamda mahkûm olacaktı, Ergenekoncular ve Dink cinayetinde olan herkes mahkûm olacaktı. On yıldır diyoruz ki: Elimizdeki video kaydında, orada, Jandarma görevlileri var. Telefon kayıtlarından biliyoruz ki sinyaller oradan geliyor. Tam on yıldır bunu söylüyoruz. Önce Ergenekonculara ihale edilmeye çalışıldı Dink cinayeti; Veli Küçükler, şunlar, bunlar... Evet, onlar da vardı, cinayetin yapı taşlarını onlar hazırlamıştı. Sonra Fethullahçılara ihale edilmeye çalışıldı, “Yalnızca paralelin işi.” dendi ve bazı Fethullahçı sanıklara ihale edildi. Şimdi bakıyoruz ki Jandarma görevlileri de orada ve şunu da biliyoruz ki dönemin valisi de oradaydı -dönemin valisi Muammer Güler- Celalettin Cerrah da oradaydı. Hepsi bildikleri hâlde bu cinayeti engellemediler. Ve bir tek Dink cinayetine bakılsaydı 2007 darbe döneminden sonra, muhtırasından sonra ve Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduktan sonra, belki biz bugünü yaşamayacaktık.

Şimdi, yeni bir darbe yaşadık. Bu toz bulutunun içinde 15 Temmuz darbe girişimine nasıl geldiğimize bakmak durumundayız. 15 Temmuz darbe girişimine nasıl yaratıldı bu iklim? Barış iklimi, barış süreci nasıl ortadan kaldırıldı? Barış süreci ortadan kaldırıldıktan sonra HDP’ye dönük saldırılara baktığımızda, binalarımızın bombalanmasına baktığımızda, mitinglerimizin bombalanmasına baktığımızda, darbe “Geliyorum.” diyordu. Bakın, pek çok AKP’li arkadaş bana gelip “Ya, sen ‘Darbe olacak, darbe olacak.’ diyordun, nereden bildin?” dediler. Ben de dedim ki: “Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Yalnızca Türkiye siyasi tarihini bilseniz biraz, biraz siyasi tarih bilseniz, biraz muhakeme yeteneğiniz olsa, daha önce yaşadıklarımıza baksanız bu darbenin gümbür gümbür geldiğini görürdünüz.” Oysa, biz darbelerin hazırlık sürecine bakmadığımız sürece bu darbeler devam edecek maalesef arkadaşlar.

Bakın, geçen yıl 22 Temmuzda, Ceylanpınar’da 2 polis katledildi. Lanetledik ve dedik ki: “Bunun failleri ortaya çıkarılsın.” Müstafi Başbakan Sayın Davutoğlu dedi ki: “Kandil’den telsiz mesajı gelmiş, onun bana istihbaratını verdiler, ben bütün uçaklara ‘Kalkın, bombalayın.’ dedim.” Çünkü “Kandil’den bu emir geldi.” diye teyit etmişlerdi istihbaratçılar. Biz dedik ki: “Bu, kirli bir cinayettir, araştırılsın.” Bir yılı geçti o savaşın başlaması. 800 güvenlik görevlisini, resmî kayıtlara göre binlerce insanımızı kaybettik ve demokrasimizi kaybetmek üzereydik.

Arkadaşlar, o döneme bakmadığımız sürece, 22 Temmuzda ne olduğuna bakmadığımız sürece, 22 Temmuzda o polislerin öldürülmesine, onların faillerine bakmadığımız sürece, Roboski cinayetinde plaket verdiğiniz askerlere bakmadığımız sürece ve Cizre’yi, Sur’u, Silopi’yi bombalayan komutana -darbeci çıktı ya- onlara “kahraman” dememize bakmadığımız, öz eleştiri yapmadığımız sürece, bugün “FET֒cü” denilenler tasfiye edilirler, yerine bir bakıyorsunuz, Ergenekon zanlılarını, Balyoz zanlılarını getiriyorlar, 2007 yılındaki zanlılar. Onlar mı bize yâr olacaklar?

Bakın, demiyorum ki hepsi suçlular. Ama adil bir yargılama yapılmadı, ne 2007 dönemiyle ilgili ne rahmetli Erbakan’a karşı yapılan darbeye karşı ne 12 Eylül 1980’e karşı. Gelin, el birliğiyle 15 Temmuz darbesine giden yollara bakalım. Nasıl bu toplum birbirine düşürülmeye çalışıldı, nasıl darbe iklimi yaratıldı? Bunlara bakmadığımız sürece FET֒cüler gider, başkaları gelir, tekrar darbe dinamikleri yaratır. Şunu çok iyi biliyoruz: “Ergenekoncu” denen zanlılar -hani bugün televizyonlara çıkıp kahramanlıklar taslıyorlar ya- darbe dönemlerini, darbe dinamiklerini, toplumu birbirine düşürme dinamiklerini çok daha etkin bir şekilde yapabilirler. O açıdan, yapmamız gereken, ademimerkeziyetçi bir yapıyla devleti yeniden yapılandırmak.

Sayın Cumhurbaşkanı bugün bir açıklama yaptı, “OHAL’i devletin işleyişini hızlandırmak için yapıyoruz.” dedi -yani Meclisi devre dışı bırakmak- “Devleti yeniden yapılandırıyoruz.” dedi. Biz neredeyiz arkadaşlar, Meclis nerede bu yeniden yapılandırmada? Sarayda birileri devleti yeniden yapılandırıyor, birtakım güç ilişkileri yeniden tahkim ediliyor, o güç ilişkilerinde milletin temsilcileri yok. Böyle bir yeniden yapılandırmadan hiçbirimize hiçbir hayır gelmez arkadaşlar. O açıdan, bir an önce Meclisin tekrar devreye geçmesini sağlamamız gerekiyor.

Saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Paylan.

Teklifin tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Bülent Kuşoğlu, Ankara Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Kuşoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sıra sayısı 409 olan Kanun Teklifi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına görüşlerimi açıklamaya çalışacağım bu saatte.

Biliyorsunuz, yaklaşık iki senede bir af çıkaran, yani yönetemeyen -iki senede bir af çıkarılıyorsa- bir iktidarın 6’ncı af düzenlemesini –bu, 6’ncı affıdır- konuşuyoruz, 6’ncı af düzenlemesi. İki senede bir af çıkarılıyorsa bu işi yönetemiyorsunuz demektir değerli arkadaşlarım. İktidar da maalesef özellikle kamu mali düzenini yönetemiyor.

Bu, kapsamlı bir mali af düzenlemesi; çok kapsamlı, görüyorsunuz. Kapsamlı bir mali af düzenlemesi yapılıyorsa bu ne olarak gelir? Hükûmet tarafından bir tasarı olarak getirilir. İlgili kurumlara, kamu kuruluşlarına sorulur, görüşleri alınır yazılı olarak, ilgili meslek kuruluşlarının görüşleri alınır, kamuoyunun görüşleri oluşturulur, ondan sonra gelir. Bu, teklif olarak geldi, bir grup başkan vekilinin ve Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanının imzasıyla geldi; ilgili kamu kuruluşlarının görüşleri de yok, meslek kuruluşlarının görüşleri de yok ve burada biz -alelacele Komisyonda, şimdi de çalışıyoruz- yanlış, eksik bir yığın konu var, onları ilave etmeye çalışıyoruz.

Teklif olarak gelmesi bir kere yanlıştı, bunu Komisyonda da eleştirdik, şimdi de eleştiriyoruz; bu yanlıştır, böyle bir usul olmaz. Kamuyla ilgili, kamuoyunu bu kadar çok ilgilendiren bir konuyla ilgili olarak ilgili bakanlık olan Maliye Bakanlığının, sosyal güvenlikle ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının gereken çalışmaları yapması, Bakanlar Kurulunun gereken çalışmaları yapması, ondan sonra bunu bir tasarı olarak getirmesi gerekirdi, maalesef öyle değil.

Değerli arkadaşlarım, istisnai bir iş yapıyoruz, bir af çıkarıyoruz. Şimdi, teklif sahipleri maalesef burada değil ama onlara soruyorum, tutanaklara geçiyor: Bu af kaç kişiyi ilgilendiriyor, kaç iş yerini ilgilendiriyor, kaç vatandaşımızı ilgilendiriyor biliyor musunuz? Ne kadar kişi bundan yararlanacak? Borcu olan, Maliyeye vergi borcu olan ya da SGK’ya prim borcu olan, 50 bin liraya kadar borçlu olan kaç kişi var, kaç iş yerimiz var? 50 ila 100 bin arasında borcu olan kaç kişi var, 100 bin ila 500 bin arasında ya da 1 milyon lirayı aşkın borcu olan kaç kişi var? Bunlara göre bir teklifte bulunulamaz mıydı, bunlara göre bir düzenleme yapılamaz mıydı? Bölgeler arasındaki farklılıklara göre -şu anda Diyarbakır’da durum farklı, İstanbul’da farklı, Ankara’da farklı, çeşitli bölgelerimizde farklı- bu bölgelerde özellikle nerelere bu borçlular yığılmış, hangi bölgelerde bu iş yerlerimizin borcu daha fazla ya da o bölgelerde küçük işletmeler mi, büyük işletmeler mi borçlu ya da sektörler itibarıyla bu borçların, kamunun alacağının durumu nedir, hangi sektörlerde daha fazla borçluluk söz konusu, bunları biliyor muyuz, teklif sahipleri bunları biliyor mu? Yok, bilmiyor. Ama ben onları ayıplamıyorum, teklif sahipleri bilmiyor ama Sayın Bakan da Hükûmet adına burada oturuyor, o da bilmiyor çünkü, onun için teklif sahiplerini ayıplamıyorum. İlgili Bakan da bilmiyor ya da biliyorsa da bize söylemedi.

Maliye Bakanlığı da, bizim vergi idaresi de, maalesef, dünyanın en az şeffaflaşan vergi idarelerinden bir tanesi. Geçenlerde OECD’de böyle bir çalışma yapılmıştı, maalesef öyle bir durum da var, yani Maliye Bakanlığı şeffaf değil, hesap verebilir değil; bunları açıklamada sürekli olarak tereddüt eden, duvar ören bir bakanlık maalesef.

Maliye Bakanlığı deyince Değerli Bakandan da bahsedeyim. Biz, Sayın Bakan Maliye Bakanlığında Hesap Uzmanları Kurulunu ya da kendi kurulu olan Maliye Teftiş Heyetini lağvettiği zaman, yani ona katkısı olduğu zaman “Genç bir arkadaşımız, demek ki bir devrim gerçekleştirecek, Maliye Bakanlığını yeniden inşa edecek.” diye düşündük ama, hem müsteşar olarak hem de bakan olarak, maalesef, bu konulara henüz giremedi.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Son derece önemli reformlara imza attık, son derece önemli reformları yaptık Sayın Kuşoğlu, siz de biliyorsunuz bunları.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – Çok önemli bir konuyu söyledim Sayın Bakanım, sizden bunları bekliyoruz. Bir genç bakan olarak madem Maliye Teftiş gibi, Hesap Uzmanları gibi kurulları yıktınız…

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Yıkmadık.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – …arkasından da bu yeni yapılanmayı yapacaktınız. Daha vergi reformu söz konusu değil; getirdiniz vergi reformu diye, geri çekmek zorunda kaldınız…

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Sizin hayalinizden dahi geçmez o yaptıklarımız!

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – …gelir ve kurumlar vergisi birleşmesi ortada duruyor, geçici bütçe yanlış oldu, şimdi de bunu getirdiniz. (CHP sıralarından alkışlar) Bunlar yanlış işlerdir, sizden bilgi ve birikiminize göre çok daha iyi işler bekliyoruz; Maliye Bakanlığının, Türkiye'nin, Türkiye'deki yapıların bunlara ihtiyacı var.

NURETTİN DEMİR (Muğla) – İyi yönetemiyorlar.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Yapacağız inşallah, merak etmeyin.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – İnşallah, inşallah, inşallah.

Değerli arkadaşlarım, bunları söylüyorum çünkü bunlar önemli konular. Türkiye’deki vergi sistemi sıkıntılı, vergi sistemi yok daha doğrusu.

Bakın, 2016 bütçesine göre -570,5 milyarlık bir bütçemiz var- 460 milyar lira vergi geliri var bütçemizde ama bunun içerisinde beyana dayanan vergiler -ki en önemlisi odur; beyana dayanan vergileri Maliye Bakanlığı alır, takip eder, denetler, bununla ilgili düzenlemeleri yapar- 36 milyar lira, kurumlar vergisi... 99 milyar liradır 2016’da gelir vergisi ama bunun çoğu kamu tarafından alınır ya da stopajla alınır, gerçekte 5-6 milyardır beyana dayanan kısmı. Yani, ne yapar 36, 5 daha? 41.41 milyar lira için Maliye Bakanlığı ya da Gelir İdaresi beyana dayanan vergileri almaya çalışır. Geri kalan, mesela en önemli kalan, 116 milyarla ÖTV’dir. Bunun için vergi idaresine gerek yok. Ya da 87 milyar liralık, ithalde alınan katma değer vergisi vardır, 51 milyar liralık dâhilde alınan katma değer vergisi vardır, bunlar çok yekûn tutar. Yani, 400 milyar liraya yakını bunlardan oluşuyor, çok az bir kısmı, maalesef beyana dayanan vergiler.

Böyle bir yapımız var, bunun bir an önce değişmesi lazım. Onun için, bir vergi sistemi olmadığı için Türkiye’de ikide bir, iki senede bir af çıkarıyoruz maalesef. Vergi idaresi olmadığı için, vergi sistemi olmadığı için, vergi bilinci olmadığı için, vergi ahlakı olmadığı için bunlara, maalesef, düçar oluyoruz. Onun için, bir an önce bunların değişmesi lazım.

Şimdi, vergi aflarının çok önemli bir sebebi, kamu alacağını azaltmaktır, kamu alacağını azaltmak için vergi affı çıkarırsınız. Bu teklifin gerekçesinde de “Kamu alacaklarını azaltmak için getiriyoruz.” denmiş zaten, genel gerekçede bu var. Peki, öyle mi? Bakın, iki sene önce, iki sene olmadı daha doğrusu, 2014’ün dokuzuncu ayında biz 6552 sayılı bir kanun çıkardık, bir nevi orada vergi affı yaptık, böyle geniş kapsamlı. İki sene olmadı, daha taksitlendirmeleri bitmedi, bitmedi, daha iki senesi dolmadı. O zaman sormuştuk “Maliyenin ne kadar vergi aslı alacağı var?” diye, 67 milyar liraydı, 67 milyar liraydı. Şimdi vergi aslı ne kadar? 90 milyara çıkmış. Ya iki senesi dolmamış, tamamlanmamış, nasıl oluyor vergi böyle buraya çıkıyor, bir anormallik yok mu bunda? Bunu niye Maliye Bakanı, Hükûmet sormaz? Daha iki sene dolmamış; 67 milyar alacağımız varmış, af yapmışız, af çıkarmışız, süresi dolmamış, 90 milyara çıkmış, “Bunun sebebi nedir?” diye sormaz mı? Bu nasıl bir anlayıştır? SGK’nın alacağı o tarihte 32 milyar. Şimdi ne kadar? 68’e çıkmış. Olur mu böyle bir şey yani af çıkarıyorsunuz, alacağınız artıyor, bir anormallik yok mu burada, bunu bir sormaz mı Hükûmet ya da Maliye Bakanlığı gündeme getirmez mi? Nasıl iş yapılıyor burada, nasıl bir kurumdur bu? Olur mu böyle bir şey?

Şimdi, bunlar yapılıyorsa, yani kamu alacağını azaltmak için yapılıyorsa, bir af çıkarılıyorsa -ki af çok önemli bir müessesedir, yapılmaması gereken, istisnai bir müessesidir- bütün bunların düşünülmesi gerekir; böyle ezbere getirilmez, böyle bir anlayış olmaz, böyle bir kamu maliyesi anlayışı olmaz. Yani, demek ki bir anormallik var.

Bakın, değerli arkadaşlarım, bunlar Maliye Bakanımızın bize, yalvardıktan sonra verdiği rakamlar. Vermiyor rakamları. “Ya nedir? Niye getirdiniz? Ne kadar borçlu var? Bu borçluların durumları nedir?” “Vereceğiz, maddelere geçince vereceğiz, daha sonra vereceğiz.” falan, verilmedi. Sonuçta verilen şu: 90 milyar 750 milyon liralık -vergi türleri bazında alacak stoku bu, Haziran 2016 itibarıyla- vergi aslı borcu var, gecikme zammı da 45 milyar 861 milyon lira.

Şimdi, bakıyorsunuz, katma değer vergisi -vergi türü itibarıyla- borçlu mükellef sayısı 1 milyon 533 bin, 1 milyon 533 bin. 2 milyon 477 bin katma değer vergisi mükellefi var, 1 milyon 533 bini borçlu. Şimdi, “Bunlar içerisinde faaliyetini terk etmiş olanlar var.” diyor ama 2 milyon 477 bin içerisinde de… “Biz onları sürekli olarak terkin işlemine tabi tutuyoruz.” diyorlar, burada da “Tabi tutuyoruz.” diyorlar. Onu anlamadım, bir.

İki: 1 milyon 533 bin terkin işlemine tabi tutulmuşsa da anormal bir rakam, çok anormal bir rakam. Yani, o zaman, demek ki vergi almıyorsunuz. Bakın, toplamı 2 milyon 477 bin. Hadi, 1 milyon 533 binin içerisinde terkin işlemine tabi tutulmamışlar var. Hadi çıkarın, 533 binini çıkardın, 1 milyon mükellef… Katma değer vergisi emanet bir vergidir. Siz birisinden alırsınız, bir işletmeden, bir mükelleften, Maliyeye yatırmak üzere geçici olarak alırsınız bünyenize, yatırırsınız. Bu 34 milyar 785 milyon lira. 18 milyar 733 bin lira da bunun gecikme zammı var. Anormal bir rakam bu. Bu nasıl ödenecek?

Bakın, gelir vergisi için de aynı şekilde. 2 milyon 841 bin borçlu mükellef sayısı. Gelir vergisi borçlu mükellef sayısı 2 milyon 841 bin, toplam 1 milyon 815 bin gelir vergisi mükellefi var. Borçlu mükellef sayısı 2 milyon 841 bin.

VEDAT DEMİRÖZ (Bitlis) – Ama, 1 lira, 3 lira, 5 lira borcu olanlar da var.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – 1 lira, 3 lira, 5 lira borcu olan var mı yok mu, söylesin Sayın Bakan.

VEDAT DEMİRÖZ (Bitlis) – Söyleyecektir.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – Söyleyemedi, ben de onu söylüyorum. Vedat Bey, bunu söylüyor…

VEDAT DEMİRÖZ (Bitlis) – Bir de on beş yıllık tortu var, on beş yıllık tortu.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – Bakın, bu 6’ncı aftır. Ya, bir gün bunların bir hesabını verin. Bu nedir, kaç kişi borçludur? Af çıkarıyoruz, borç artıyor. Gelecek sefer bunun altından kalkamayız. Bakın, af getiriyorsanız, af yapıyorsak bu bir sıfırlamadır. Ondan sonra öyle bir reform yapacaksınız ki bir daha affa gerek kalmayacak. Affedeceksiniz, “Devlet olarak ben büyüklük gösteriyorum, affediyorum, af çıkardım.” diyeceksiniz, ondan sonra da işi temizleyeceksiniz. İki senesi dolmadan borcu ikiye katlarsanız bu, af olmaz; bu, devlet idaresi olmaz. Burada bir hata vardır, bir anormallik vardır. Böyle bir şey olur mu?

Kurumlar vergisi: 559 bin 317 borçlu mükellef var. Haziran itibarıyla 715 bin kurumlar vergisi mükellefinin 559 bini borçlu ve biraz önce anlattım, bu sene tahsil edeceğimiz beklenti tutarı bütçede 36 milyar. 11 milyar 274 milyon lira vergi aslı borcu var, 5 milyar lira da bunun gecikme zammı var. 16 milyar lirayı aşıyor kurumlar vergisi. Nasıl ödeyecek? 36 milyar lira beklentisi olan bir yerden ilave olarak 16 milyar lira daha alacağız. Bütün bunları toplayın, SGK, vergi, matrah artırımından gelecekler “300-350 milyar lira alacağız.” diyor Maliye Bakanlığı, Bakanlar Kurulu. 300-350 milyar lira alamazsınız. Ülkenin bu ekonomi koşullarında bu parayı alamazsınız ve mükellefi, vatandaşı, esnafı, işçiyi, köylüyü çok daha kötü duruma getirirsiniz. Bu, yanlış bir iş. Bunlar düşünülmeden getirilmez. Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken konular.

Bakın, aynı şekilde, benzeri şekilde SGK’nın durumu da böyle. 7.413 kamu kuruluşu var, Emekli Sandığına bile borçlular yani belediyelerimiz, kamu çalışanı olan kuruluşlarımız, 7.413 kuruluşumuz borçlu. 1 milyon 790 bin BAĞ-KUR’lu var borcu olan ki toplamı 1 milyon 996 bindir yıl sonu itibarıyla. 1 milyon 250 bin de SGK işvereni yani eski tabirle SSK işvereni borçlu. İdari para cezalarıyla, gecikme zammıyla 86,5 milyar lira da SGK’ya para ödenecek. Af kapsamına giriyor. Bunları yapıyoruz, önemli bir değişiklik.

Bir darbe teşebbüsü yapılmış. Dedik ki: Madem bir darbe teşebbüsü sonrası toplumun, devletin yeni bir şekilde, yeni bir heyecanla düzenlenmesi söz konusu bu affı da daha doğru dürüst yapalım, daha kapsamlı hâle getirelim, gerçek bir af olsun, silelim bazı alacakları yoksa bunlar birikir, altından kalkılmaz hâle gelir. Yani şu -biraz önce bahsettim ya- 90 milyar lira Maliyenin alacağı; 67, 68 milyar lira da -sadece aslı- SGK’nın alacağı. Bunları topluyorsunuz; 157, 158 milyar yapıyor, gecikme zammı vesaireyle 200 küsur, 250 milyara yaklaşıyor. Bu, gelecek sefer, bu aftan sonra 2 misline çıkacak. Ondan sonra hiç alamayız, ondan sonra bir karmaşa yaşanır, ondan sonra altından kalkılmaz hâle gelir. Demek ki ekonomide büyük bir sorun var.

Darbe girişiminden sonra kanun hükmünde kararnamelerin ekonomiyle ilgili olanı nedir -bu arada dün çıktı- biliyor musunuz? İflas ertelemelerin ertelenmesi. “Mahkemeler bundan sonra iflas erteleme kararları veremeyecek.” diyor. Neden? Çünkü büyük bir sıkıntı var. Peki, böyle büyük bir sıkıntı varsa siz nasıl bu vergi affını böyle getirirsiniz, nasıl böyle bir af yaparsınız? Bunun bir anlamı var mı? Bu yarın Türkiye’yi çok daha büyük sıkıntılara sokacaktır, çok açık yani bunun örneği de var. Bakın, iki sene önceki alacakları, kamunun alacakları 2 misline çıkmış. Bu sefer yine aynı şey olacak, iki sene sonra yine 2 misline çıkacak, ödenmeyecek. Bunları anlatıyoruz ama göz göre göre yine de sağ olsun bunu Maliyemiz getiriyor.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir konudan da bahsetmek istiyorum, bizim programımızda da var. Her hâlükârda vergi ve primini zamanında ödeyenlerin teşvik edilmesi lazım. Onun için de ya onlarla ilgili olarak belli bir baz puan alınıp o puan üzerinden düşürülmesi gerekir ya da o kişilerin, o işletmelerin, düzgün ödeme yapan işletmelerin faizsiz kredi almaları sağlanmalıdır, bunun yapılması lazım. (CHP sıralarından alkışlar) Bu bizim programımızda var, buraya da eklenmesi lazım. Biz bunu Komisyonda da teklif ettik, burada da teklif ediyoruz tekrar, edeceğiz.

Şimdi, diğer bir konu da bu varlıkların, bazı varlıkların millî ekonomiye kazandırılması. Geçen sefer, biliyorsunuz -yatırım ortamının iyileştirilmesi- torba kanunda vardı bu, çıkardınız ısrarımız üzerine ama şimdi görüyoruz ki tekrar gelmiş; bir başka dille, aynı anlama gelecek şekilde tekrar yazılmış tekrar.

Değerli arkadaşlar, özellikle bu darbe girişimi Batı’da, küresel dünyada çok karşılık bulmadı, çok inandırıcı olmadı, bir NATO ülkesi olarak, Avrupa Birliği üyelik sürecindeki bir ülke olarak maalesef desteklenmedi, dış desteğimiz yok. Böyle bir ortamda kara parayı aklayan bir Türkiye herhâlde çok kötü olur kabul edersiniz ki. Yani, kara para aklayacak bir Türkiye bundan sonra sıcak para da bulamaz. En önemli konumuz budur. Bundan sonra Türkiye ekonomisinin özellikle sağlıklı olması lazım, ayakta durabilmesi lazım, özellikle finans problemi, döviz problemi olmaması lazım. Böyle bir düzenleme yapıyoruz, biz diyoruz ki: “Özellikle Körfez’den -ya da nereden gelecek bilmiyoruz- getir parayı, beyanda bulun, bir gün bankacılık sistemine girsin, ertesi gün çek götür, hiçbir şekilde vergi almayacağım, kayıtlara da sokma şartı yoktur; yabancı da olabilir, Türk vatandaşı da olabilir, yabancı da getirebilir, bir başkası adı altında da getirebilir.” Arkadaşlar, böyle bir düzenleme Türkiye’yi kara para ülkesi yapar ve Türkiye’ye şu anda gelen sıcak para gelmez olur, Türkiye durup dururken kendi ayaklarına kurşun sıkmış olur, ayakta duramaz hâle gelir. Bunu anlayamıyorum. Aranızda bunu bilenler var, yanlış olduğunu bize de söyleyenler var. Ama, gerçekten yanlış bir düzenleme, bunun bir kere değişmesi lazım, bunun kalkması lazım. Evet, bu AK PARTİ iktidarını götürür ama bu Türkiye’yi de götürür. Onun için bu kadar ısrarcı oluyoruz, onun için bu konuyla ilgili olarak geçen sefer de, bu sefer de ısrarla vurguluyoruz; yanlış bir iş yapıyorsunuz, bunun muhakkak düzeltilmesi lazım.

Özellikle bu konuyla ilgili daha fazla şey söylemek istiyordum ama sürem bitti. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kuşoğlu.

Teklifin tümü üzerinde siyasi parti grupları adına olan konuşmalar sona ermiştir.

Şimdi şahsı adına söz talep eden sayın milletvekillerine söz vereceğim.

Şahsı adına ilk konuşmacı Mustafa Savaş, Aydın Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Savaş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SAVAŞ (Aydın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 409 sıra sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi’yle ilgili olarak şahsım adına görüşlerimi aktarmak üzere söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisimizi ve milletimizi saygıyla selamlıyorum.

15 Temmuz akşamı aziz milletimizin iradesine karşı düzenlenen hain darbe girişimini lanetliyorum. Vatanımız uğruna yapılan mücadelede şehit düşen güvenlik görevlilerimiz ve vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza da acil şifalar diliyor ve meydanlara çıkarak demokrasi nöbeti tutan milletimize de şükranlarımı sunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ iktidarları döneminde hükûmetlerimiz, acil eylem planlarında yer alan ekonomik dönüşüm programları çerçevesinde vergi oranlarının düşürülmesi, vergi sisteminin basitleştirilmesi, yatırım ve istihdamın artırılması, üretimin teşvik edilmesi, araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin desteklenmesi ve ülkemizin cazip bir yatırım merkezi hâline getirilmesini bir takvim içerisinde belirlemiştir. 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren ekonomide yapılan reformlar, değişim ve gelişmelerle yatırım ortamının iyileştirilmesine ilişkin başlangıçta Hazine Müsteşarlığı, daha sonra da Ekonomi Bakanlığı bünyesinde, kamu ile birlikte meslek örgütleri, özel sektör temsilcileri ve sivil toplum temsilcilerinin geniş katılımıyla Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu oluşturulmuştur. Bu birliktelik aracılığıyla başta ticari şirketlerin kurulması ve sonlandırılması olmak üzere, ekonomik faaliyetlerinin önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve bürokrasinin azaltılması, şirketlerin sermaye yapılarının güçlendirilmesi ve enflasyondan en az şekilde etkilenmesini sağlayıcı düzenlemeler yapılması, büyük yatırım ve girişimleri teşvik etmek amacıyla şirketlerin sermaye yapılarının güçlenmesini sağlayacak şirket birleşme ve devri gibi müesseselerin işler ve basit uygulanabilir hâle getirilmesi, ekonomik ve ticari faaliyetlerde bulunan kişi ve kurumların vergisel yüklerinin azaltılması olmak üzere ekonomide ve mali hayatta çok önemli reformlar ve değerli katkılar sağlanmıştır. Ekonomik olarak gelişme ve kalkınmayı sürdürmek amacıyla da yine başlangıçta Hazine Müsteşarlığı, daha sonra Ekonomi Bakanlığı bünyesinde Maliye, Kalkınma, Bilim, Sanayi, Gümrük ve Ticaret Bakanlıkları başta olmak üzere diğer kurumların katkı ve destekleriyle yapılan çalışmalarla sektörel ve bölgesel yatırım ve istihdam teşvikleri hayata geçirilmiş, ekonomik faaliyet içerisinde olan kişi ve kurumlara yer tahsisi, enerji ve sermaye desteği, gelir ve kurumlar vergisi ile işletme çalışanlarına ait vergiler konusunda önemli destekler sağlanmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonominin önünü tıkayan, halk arasında “Nereden buldun?” olarak bilinen ve 1998 yılında yürürlüğe girmesine karşılık sürekli uygulaması ertelenen düzenleme sonlandırılarak vatandaşlarımızın yurt dışında bulunan tasarruf ve birikimlerinin ülkemize getirilmesinin önü açılmıştır. Ekonomide güven ortamının sağlanması amacıyla, ülkemizle ekonomik ve ticari faaliyet içerisindeki kişi ve kurumların yurt dışında bulunan birikim ve tasarruflarını ekonomiye kazandırmak, kişi ve kurumların sermaye yapılarını güçlendirmek amacıyla 2 defa “varlık barışı” adı altında yapılan düzenlemeyle ülke içerisinde yastıkaltı kaynakların ve ülke dışındaki birikim ve tasarrufların ekonomimize kazandırılması sağlanmıştır. Dünyada meydana gelen ekonomik kriz ve küçülmeden ekonomik ve ticari faaliyette bulunan işletmelerimizin en az etkilenmesini sağlamak amacıyla ödeme güçlüğü içerisinde bulunan kişi ve kurumların devlete olan borçları yeniden yapılandırılmıştır.

Mali alanda yapılan reform ve çalışmalar ise; Başta vergi kanunları olmak üzere mali mevzuatta basit, sade, anlaşılabilir mevzuat çalışmaları yapılmış, ticari hayatın ve ekonominin önünü açan, ona destek olan düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Bu kapsamda, bir taraftan Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunları yeniden yazılarak bu vergilere ilişkin oranlar indirilmiş, diğer taraftan Gelir İdaresi Başkanlığı koordinasyonunda kayıt dışı ekonomiyle mücadelede önemli çalışmalar ve denetimler yapılarak kayıt dışı ekonomi yüzde 28’lere indirilmiştir.

Geçmişte tüm kamu harcamaları Maliye Bakanlığından yapılmaktaydı. Şimdi ise Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’yla her bakanlığın ve her kurumun üst yöneticisinin sorumluluğu ve kontrolünde kamu kaynaklarının bir stratejik plana bağlı olarak etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasına ve yapılan harcamaların takip ve kontrolünün sağlanmasına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun teklifi Maliye Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Kurumu ve belediyelerin alacaklarını kapsamaktadır. Alacak türü açısından da 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi, resim, harçlar, vergi cezaları, gecikme faizi ve gecikme zamlarını, gümrük vergileri ve idari para cezalarını, gecikme faizi ve gecikme zamlarını, sosyal güvenlik primleri ve idari para cezalarını, gecikme faizi, gecikme cezası ve gecikme zamlarını, 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre vergi dairelerince takip edilen alacakları, emlak vergisi üzerinden hesaplanan taşınmaz kültür ve varlıkların korunmasına katkı payı ile buna bağlı gecikme zamlarını kapsamaktadır.

Bu kanun temelde vatandaşlarımızın devlete olan borçlarının yeniden yapılandırılması için hazırlanmıştır; amaç, içinde bulunduğumuz konjonktürde esnafımızın, tüccarımızın, sanayicimizin iş ve yatırım kararlarını daha süratli bir şekilde almasını sağlamak ve devlete karşı olan birtakım yükümlülükler noktasında sıkıntılarını gidermektir. Bu düzenlemedeki amaç birikmiş alacakların belirli bir ödeme dâhilinde tasfiye edilmesini sağlamak, ihtilafları sonlandırmak olduğundan, madde hükmünden yararlanmak isteyen borçluların dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri şartı öngörülmüştür.

Yeniden yapılandırmada kesinleşmiş kamu alacaklarının asıllarının tahsilinden vazgeçilmiyor, vergi aslından herhangi bir şekilde vazgeçme söz konusu değildir. Kamunun alacakları enflasyon oranında güncellenerek bugünkü değerin altına inmeyecek şekilde yeniden yapılandırılıyor. Enflasyon oranı olarak da Tüketici Fiyat Endeksi yerine Üretici Fiyat Endeksi kullanılmaktadır. Bu yapılan düzenleme vatandaşımızın lehine olan bir durumdur. Bu kapsamda, asıl alacaklara uygulanan gecikme faizi, gecikme zammı ve gecikme cezası yerine, “güncelleme oranı” olarak tabir ettiğimiz Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi esas alınarak belirlenecek tutarın ödenmesi imkânı getirilmektedir. Örnek vermek gerekirse, bugün itibarıyla geçerli gecikme zammı oranı aylık yüzde 1,40’tır, yıllıkta da yüzde 16,80’e tekabül etmektedir. 2015 yılına ait gecikmiş bir alacak bugün itibarıyla tahsil edilmek istendiğinde uygulanacak gecikme zammı oranı 16,80’dir, düzenleme sonrası bu oran, 2015 ÜFE oranı olan yüzde 5,6 olacaktır. Böylelikle, vatandaşımıza önemli miktarda gecikme zammı indirimi uygulanmış olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclis gündeminde bulunan ve görüşülmekte olan bu kanun teklifiyle yatırım ortamının iyileştirilmesi çalışmalarına devam edilmekte ve bu teklif, ülkemizin yatırım açısından bir cazibe merkezi hâline getirilmesini temin etmek ve ekonomik kalkınmanın devamlılığını sağlamak için özel sektörün kamuya olan borç yükünün azaltılarak taksitle ödeme imkânı getirilmesi, bir kısım ihtilafların sonlandırılması, vergi incelemesinde olan konuların dava yoluna gidilmeden çözülmesi, işletme kayıtlarının fiilî durumlarının uygun hâle getirilmesi ve kayıtlı ekonomiye geçişin teşvik edilmesi konularını içermektedir. Daha önce 2 defa uygulanan ve önemli sermaye ve döviz girdisi sağlayan uygulama kapsamında yine bazı varlıkların millî ekonomiye kazandırılması amacıyla bu düzenlemeler yapılmaktadır.

2016 ve 2017 yıllarında kamu gelirlerinde önemli bir katkı yapacağını düşündüğümüz bu kanun teklifinin ülkemize hayırlı olmasını diliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Savaş.

Şimdi, Maliye Bakanı Sayın Naci Ağbal’ın söz talebi vardır.

Buyurunuz Sayın Bakan.

Süreniz yirmi dakikadır.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Sayın Başkanım, değerli vekiller; Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi hakkında Hükûmet adına söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Mükelleflerimiz için gerçekten önemli bir düzenleme. Haziran 2016 tarihi itibarıyla vergi dairelerine olan, Sosyal Güvenlik Kurumuna olan, belediyelere olan, il özel idarelerine olan vergi borçları, prim borçları yeniden yapılandırılmaktadır, farklı taksit seçenekleri içerisinde mükelleflerimize büyük bir kolaylık getirilmektedir.

Öncelikle, sözlerimin başında, teklifin Komisyon aşamasında görüşülmesi sırasında gerek iktidar partisi milletvekillerimizin gerekse muhalefet partisi milletvekillerimizin teklifin gelişmesine yapmış oldukları katkılardan dolayı her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Komisyon görüşmeleri sırasında gerek iktidar partisi milletvekillerimizin gerekse muhalefet partisi milletvekillerimizin getirmiş oldukları önergelerle teklifin kapsamı genişletişmiş oldu. İlk başta gelen vergi ve prim alacaklarına yeni bazı amme alacaklarını da, kamu alacaklarını da eklemek suretiyle geniş toplum kesimlerini ilgilendiren bir konuda önemli bir çalışma yapmış olduk. Ben tekrar bu çalışmaya katkı veren bütün vekillerimize teşekkür ediyorum. Bugün, inşallah, hep birlikte Genel Kurulda teklifle ilgili yapacağımız görüşmeler neticesinde son şeklini vereceğiz ve inşallah, bu ay içerisinde yürürlüğe girdiği için, ekim sonuna kadar mükelleflerimiz bu yasadan yararlanmak için müracaat edecekler ve inşallah, otuz altı aya kadar varan taksitlerle de kesinleşmiş borçlarını ödeme imkânına kavuşacaklardır.

Bu yasayla aynı zamanda, ihtilaflı vergi ve prim alacaklarının da yeniden yapılandırılması, sulh yoluyla çözüme kavuşturulması imkânı getirilmektedir. Bu da son derece önemli bir düzenlemedir. Bugün gerek vergi dairelerinin gerek sosyal güvenlik kurumlarının mükelleflere dönük olarak yazmış oldukları raporlara dayalı vergi mahkemelerinde devam eden davalar var, bazısı vergi mahkemesinde, bazısı Danıştayda devam ediyor. Bunlarla ilgili olarak da mükelleflerimiz isterlerse, ihtilafın bulunduğu aşamaya göre ve en son mahkeme kararına göre belli bir ödeme yapmak suretiyle, bu ihtilafları da sulh yoluyla çözümleme imkânı getiriyoruz. Böylelikle vergi idaresiyle ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile vatandaşlar arasındaki ihtilafları da gidermiş oluyoruz.

Üçüncü olarak, özellikle vergi idaresi tarafından yürütülen vergi incelemeleri var. Devam eden vergi incelemeleri bakımından da mükelleflerimize bir kolaylık getiriyoruz. Mükelleflerimiz dilerlerse, devam eden vergi incelemelerine ilişkin olarak matrah artırımında bulunmak suretiyle bu kanunun hükümlerinden yararlanacaklar. Böylelikle incelemeler bir aylık süre içerisinde tamamlanacak. Buradan kaynaklanan inceleme süreçleri de tamamlanmış olacak.

Bu kanun teklifiyle getirilen önemli düzenlemelerden bir tanesi de matrah artırımı düzenlemesi. Biliyorsunuz, vergi kanunlarımızda vergi idaresinin geçmiş beş yıla ilişkin vergi inceleme yapma hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla, mükelleflerimizin geçmiş dönemlerine ilişkin olarak idare herhangi bir sebeple gerekli görmesi hâlinde vergi incelemesi yapabilmektedir. Burada yapılan düzenlemeyle, mükelleflerimiz daha önce yapmış oldukları beyanlarını belli oranlarda arttırırlarsa o takdirde geçmişe dönük olarak herhangi bir vergi incelemesine muhatap olmayacaklar. Ancak, mükellefimiz zarar beyan ettiyse veya matrah beyan etmemişse daha önce, bu durumda da kanunda öngörülen asgarî tutarlar üzerinden matrah artırımında bulunması hâlinde de bu şekilde kanun hükmünden yararlanabilecek. Bu, gerçekten son derece önemli bir düzenleme. Bugün, Türkiye’de, aslında bakıldığında vergi inceleme oranları yüzde 2-3 civarında. Vergi inceleme oranlarının çok yüksek olduğunu söyleyemeyiz ama buna rağmen, mükelleflerimizin geçmiş dönemlere ilişkin olarak vergi yükümlülüklerine dair bir belirsizlik hâli oluşabilir. Matrah artırımı düzenlemesiyle de geçmişe dönük bu belirsizlikleri ortadan kaldırmış oluyoruz.

Diğer taraftan da aslında bu düzenlemeyle vergi denetim birimlerinin inceleme işlerini daha fazla cari döneme hasretmelerine imkân sağlıyoruz. Bu da mükelleflerimiz için büyük bir kolaylık. Burada gelir vergisi, kurumlar vergisi, katma değer vergisi, gelir -stopaj- vergisi gibi temel vergilerle ilgili olmak üzere vatandaşlarımız matrah artırımında bulunabileceklerdir.

Yine, yapmış olduğumuz bu düzenlemede, vergi mükelleflerinin kayıtlarını düzeltmesine imkân verecek hükümler getiriyoruz. Bu da son derece önemli. Özellikle işletmenin bilançosunda, gerek kasa hesabında gerek stoklar hesabında gerek ortaklardan alacaklar hesabında kayıtlı tutarlar ile gerçek durum farklı nedenlerle olduğundan farklı olabiliyor. Bu durumda mükelleflerimize bu yasayla bir imkân getiriyoruz. Yıl sonu itibarıyla yani 31/12/2015 tarihi itibarıyla işletme kayıtlarında gözüken durum ile bu hesaplar bakımından olan durum farklıysa bu kanun hükümleri çerçevesinde kayıtlarını düzeltebilecekler ve böylelikle eğer stoklarında olmadığı hâlde kayıtlarında gözüken varlıkları varsa bunları kayıtlarından düşebilecekler, kasa mevcudu eğer olduğundan farklıysa bunu kayıt düzeltme suretiyle doğruya getirebilecekler. Bu da son derece önemli bir düzenleme.

Son olarak, bu kanun teklifiyle, gerek yurt içindeki varlıkların gerekse yurt dışındaki varlıkların ekonomiye kazandırılması için önemli bir düzenleme yapılmaktadır. Aslında bu düzenleme, bir önceki yatırım ortamının iyileştirilmesine ilişkin kanun içerisinde olan bir maddeydi fakat muhalefet partilerimizin burada ifade ettiği bazı tereddütler vardı, kendileriyle beraber, müştereken bunu yeniden değerlendirmek üzere o tasarıdan çıkarmıştık; bu defa bu teklif içerisinde farklı görüşleri de dikkate almak suretiyle yeni bir metin ürettik. Bu metinde, kanaatimizce, ifade edilen tereddütleri ortadan kaldıracak gerekli değişiklikleri yaptığımızı düşünüyorum. Buna rağmen, yine Plan ve Bütçe Komisyonunda maddenin yeni hâline ilişkin olarak da bazı tereddütler ifade edildi. Bunun üzerine, bu tereddütleri gidermek üzere de Komisyonda önerge vermek suretiyle değişiklikler yapmış olduk.

Burada önemli olan, gerek vatandaşlarımızın yurt dışındaki varlıklarının Türkiye’ye getirilmesi ve ekonomiye kazandırılması gerekse yurt içinde olan ancak işletme kayıtlarında yer almayan varlıklarının işletme kayıtlarına alınması suretiyle ekonomiye kazandırılması amaçlanmaktadır. Burada yapılan yasal düzenlemeyle, bu yıl sonuna kadar kişiler gerek yurt dışındaki varlıklarını banka kanalından veya gümrük kanalından Türkiye’ye getirmeleri hâlinde gerekse yurt içindeki varlıklarını işletmeye dâhil etmeleri hâlinde bu kanun hükümlerinden yararlanacaklardır.

Peki, bu düzenleme ne getiriyor? Zaman zaman burada speküle edilen bir konu. Bu düzenleme, eğer bir varlığınız varsa getirip onu Türkiye’de serbestçe tasarruf edebiliyorsunuz. Yani, herhangi bir şekilde bir vergi mükellefi değilseniz, ilk defa böyle bir varlığınızı Türkiye’ye getiriyorsanız, bu durumda bu varlığınızı bir bankada değerlendirebilirsiniz, bir şirkete sermaye olarak koyabilirsiniz, bir gayrimenkul alabilirsiniz. Bütün bu durumlarda da, gerek varlığın Türkiye’ye getirilmesi aşamasında gerekse varlığın Türkiye’de kullanılması aşamasında, her aşamada kayıt altına alınan, kayıtlı ekonomi içerisinde olan bir varlıktan bahsediyoruz. Yine, Türkiye’de işletme kayıtlarında olmayıp da işletme kaydına alınan varlıklar da esasen kayıtlı ekonominin birer parçası hâline gelmiş oluyor. O açıdan, yapılan yasal düzenleme, bir taraftan vatandaşlarımızın yurt dışındaki ve yurt içindeki varlıklarını ekonomiye kazandırırken, aslında, diğer taraftan kayıtlı ekonominin de büyümesine önemli bir katkı sağlıyor. Burada yapılan yasal düzenlemede, varlıklarını bu şekilde gerek yurt dışından getiren mükellefler gerekse yurt içinden bu işletme kayıtlarını alan mükellefler bakımından herhangi bir vergi öngörmüyoruz çünkü bu yasanın amacı herhangi bir şekilde bir vergi hasılası elde etmek değil, buradaki temel amaç, olabildiğince varlıkların ekonomiye kazandırılması.

Diğer taraftan, Komisyonda da ifade ettim, özellikle uluslararası vergilemeyle ilgili son dönemde önemli gelişmeler meydana geliyor. Bugün uluslararası toplum, uluslararası kuruluşlar özellikle uluslararası vergi kayıp ve kaçağıyla mücadele etmek için bir araya gelmek suretiyle platformlar oluşturuyorlar OECD bünyesinde, G20 bünyesinde; özellikle vergi kayıp ve kaçağının engellenmesi noktasında inisiyatifler alınıyor. Bu alanda en öne çıkan gelişme bilgi paylaşımı yani 2018’den itibaren bu uluslararası sözleşmeye imza atan ülkeler -ki bu kapsamda yaklaşık 100’ü aşkın ülke var- artık karşılıklı olarak bilgi paylaşımında bulunacaklar yani birbirlerinin vatandaşlarının kendi ülkelerindeki yaptıkları vergi muameleleri hakkında karşı ülkeye bilgi verecekler.

Bu gelişmeler çerçevesinde, özellikle gerek OECD gerekse G20, 2018 öncesi dönemde, ülkeleri, şu anda bizim yapmaya çalıştığımız düzenleme benzeri düzenlemeleri yapmaya teşvik ediyor, âdeta köprüden son çıkış noktası gibi. Yani “2018’den önce, ülkeler vatandaşlarının yurt dışında bulunan varlıklarını ülkeye geri getirecek yasal düzenlemeler yapmalıdır.” şeklinde ilke kararları alıyorlar, hatta bunların nasıl teşvik edilmesi gerektiğine dair de rehberler hazırlıyorlar ve bu rehberleri ülkelerin de kendi vatandaşlarına duyurmalarını istiyorlar.

Türkiye uluslararası toplumla bütünleşen, uluslararası yükümlülüklerine sonuna kadar bağlı bir ülke. Bu anlamda, Türkiye’de şu anda “varlık barışı” diye tarif ettiğimiz bu düzenleme tamamen bu uluslararası trendlerle ve uluslararası gelişmelerle uyumlu. Yapmış olduğumuz madde düzenlemesi Türkiye'nin bütün uluslararası yükümlülükleriyle uyumlu bir düzenlemedir, onu da baştan ifade edeyim. Bu düzenleme neticesinde Türkiye’ye gelecek bu varlıklar hem geldiği aşamada hem de sonraki aşamalarda tamamen kayıtlı ekonominin bir parçası olarak ekonomiye katılacak. Böylelikle, biz, ihtiyacımız olan kaynak ihtiyacını kendi vatandaşlarımızın veya başka ülke vatandaşlarının tasarruflarını değerlendirmek suretiyle karşılamış olacağız. Diğer taraftan kayıtlı ekonomiye ciddi anlamda bir destek vermiş olacağız. Diğer taraftan yapmış olduğumuz düzenlemelere bakacak olursak özellikle işletmelerimizin bilançolarının öz sermaye tarafını daha güçlü bir hâle getireceğiz.

Biz, hepimiz biliyoruz ki vatandaşlarımızın yurt dışında farklı saiklerle bulundurdukları varlıklar var. Bu, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına mahsus bir durum da değil. Bugün dünyada her ülkeden vatandaşlar, mükellefler ticaretin doğası gereği veya globalleşen sermaye “network”ünün içerisinde, özellikle nakit hâlde bulunan varlıklarını çok rahat bir şekilde sistem içerisinde ülkeden ülkeye dolaştırabiliyorlar. Dolayısıyla, bugün mevzubahis ettiğimiz konu, Türkiye’de olduğu gibi aslında bütün toplumlarda ve diğer devletlerde de konuşulan, üzerinde çalışılan ve düzenleme yapılan bir husus, bunu da özellikle belirteyim.

Yapmış olduğumuz düzenleme sırasında özellikle maddenin gelişmesine katkı veren vekillerimize ben tekrar teşekkür ediyorum. Burada ifade edilen tereddütleri gidermek bizim görevimiz. Biz de bu konuda Komisyon aşamasında gerekli değişiklikleri yaptık, Genel Kurul aşamasında da görüşmelerimiz var, inşallah burada da bu maddenin daha da gelişmesi noktasında katkı vereceğiz.

Önemli bir düzenleme; buna hepimizin, parti gruplarının destek verdiğini biliyorum, prensipte böyle bir düzenlemenin ilkesel olarak doğru olduğu konusunda hepimizin hemfikir olduğunu da biliyorum. Bu, bizi cesaretlendiren, güzel bir durum. Hep beraber yapmaya çalıştığımız husus, sadece, bu düzenlemenin mevzuat içerisinde tereddütleri daha da ortadan giderecek bir çerçeveye kavuşmasıdır.

Diğer taraftan, benden önceki konuşmacılar özellikle Komisyon aşamasında yapılan görüşmelerle ilgili bazı değerlendirmelerde bulundular, teşekkür ediyorum yapmış oldukları değerlendirmelere de. Öncelikle, Maliye Bakanlığı olarak bizim vergi borçlarına ilişkin olarak vermiş olduğumuz bir tablodan bahsettiler. Doğrudur, ben Komisyon aşamasında da ifade ettim, arkadaşlarımız o zaman… Yani, bir yalvarma hususu olmadı, biz biraz geciktik ama özellikle tablonun doğru bir şekilde üretilmesi noktasında titizlendiğim için bir miktar geciktik, kendilerine daha sonra tabloyu verdik fakat tabii tereddütler oluştu. Ben arkadaşlara talimat verdim; özellikle, o zaman da Komisyon aşamasında ifade etmiştik, vergi borçlusu sayısı olarak gözüken sayılar konusunda bir grup mükellefin aslında terk eden mükellef olduğunu ifade etmiştik, arkadaşlar onunla ilgili detaylı bir istatistik çalışması yaptılar, inşallah biraz sonra onu da getirip sizlerle paylaşacağız.

Vergi borçlarının artmasını tabii ki hiçbir şekilde, hiçbirimiz istemeyiz. Burada, genel olarak söylemek gerekirse, gerek vergi idaresinde gerekse Sosyal Güvenlik Kurumunda vergi tahsil kabiliyetini ifade eden temel gösterge tahakkuk/tahsilat oranıdır. Burada bakıldığında tahukkuk/tahsilat oranı gerek vergi idaresinde gerekse Sosyal Güvenlik Kurumunda yüzde 88 ila yüzde 90 arasında değişmektedir arkadaşlar. Bunu özellikle dikkatlerinize getirmek istiyorum. Burada vergi borcu olarak, kesinleşmiş olsun, ihtilaflı alacaklar olsun, artan alacakların önemlice bir kısmının kaynağına bakıldığında, aslında tahsil kabiliyeti olmayan, özellikle “hileli vergi suçları” dediğimiz vergi suçlarından kaynaklanan ve bu çerçevede yazılan raporlara dayalı olarak ortaya çıkan vergiler olduğunu görüyoruz. Yani, sahte belge düzenlenmiş, sahte belge kullanılmış, idare bunu tespit etmiş, belge düzenleyen ortadan kaybolmuş; bu doğru değil, bunu yakalamamız lazım, burada hiçbir sorun yok ama bu ortaya çıkan vergiyle ilgili bir dava açılmadığı için bu kesinleşmiş. Kesinleşen her alacak bizim normal alacak stokumuza giriyor.

Dolayısıyla, alacağın bir kısmının, burada ifade edilen alacak tutarlarının önemlice bir kısmının aslında bu şekilde oluşmuş alacak olduğunu da unutmayalım. Yüzde 88-90 oranı tahakkuk/tahsilat oranı olarak -daha iyi olabilir ama- çok kötüdür diyemem; daha iyi olması için her geçen gün çalışıyoruz. Bu alanda, bir önceki, yatırım ortamının iyileştirilmesiyle ilgili kanun tasarısında, özellikle vergi idaresi ile Sosyal Güvenlik Kurumu arasında bilgi paylaşımını artıracak düzenlemeleri de sizin desteklerinizle Meclisten geçirdik. Bu oranı 95’e çıkaralım, bu bizim de arzu ettiğimiz bir şeydir. Katılıyorum, bu konuda, yapısal düzenlemeler yapılması gerekiyor. İdarenin hem bilgi teknolojileri anlamında hem insan kaynağı anlamında kalitesinin de artırılması gerekiyor, bunlara da katılıyorum. Vergi kanunlarımızda reform yapmamız gerekiyor, bunlara da katılıyoruz. Bunları da yapıyoruz. Zaman zaman, hükûmetlerimiz döneminde, reform niteliğinde diyebileceğimiz düzenlemeler getirdik. İdariyi de dönüştürüyoruz yani bugün Maliye Bakanlığı 2002’deki Maliye Bakanlığı değil, 2016 yılındaki Maliye Bakanlığı tabii ki 2002 yılından çok daha farklı olacak. Devletin yapısı, ekonominin yapısı değişti. Ekonomideki değişime, kamu yönetimindeki değişime, global trendlere ayak uyduran bir idare olmak zorundayız.

Dolayısıyla, Maliye Bakanlığında yapmış olduğumuz düzenlemelerin çoğuna bakarsanız, bunların arkasında, idarede etkinliği artırmak, verimliliği artırmak, koordinasyonu artırmak, yönetimde hiyerarşik bir uyum sağlamak ve her şeyden önemlisi, her zaman söylüyorum, idarenin birinci görevi mükellefin hakkını ve hukukunu korumak ve geliştirmektir. Yani, eğer biz, idarede, mükellefin hakkını ve hukukunu merkeze alırsak, mükellefe hizmeti temel olarak, esas olarak belirlersek, bütün idari organizasyon yapımızı da mükellef hizmetlerimizi de bu eksene göre yaparsak inanıyorum ki Türkiye’de vergiye gönüllü uyum artar. Burada kimsenin endişesi olmasın, son dönemde yapmış olduğumuz gerek Gelir İdaresindeki reformların gerek idari iyileştirmelerin arkasında tamamıyla mükellef hizmetleri yatıyor.

Bakın, bugün, birçok Batılı memlekette olmayan şeyler yapıyoruz. Bugün, vergi beyannamelerinin yüzde 98’ini elektronik ortamda alıyoruz. Bu müthiş bir şey. Yani, bazen geldiklerinde diyorlar ki: “Ya, siz gerçekten bunu yapabiliyor musunuz?” Hep beraber yaptık. Bizden önceki hükûmetler döneminde de çalışmalar başladı, biz de o çalışmaları devam ettiriyoruz. Bu çalışmalara katkı veren herkese teşekkür ediyorum ama hep beraber bu ülkeyi büyüteceğiz, hep beraber bu ülkeyi geliştireceğiz. Vergi kanunlarında sayın vekillerimizin ifade ettiği konular çok önemli, ben de önem veriyorum, bunları hep beraber, inşallah, güzel noktalara getireceğiz.

Ben, bu yasanın görüşmeleri sırasında vereceğiniz katkılardan dolayı teşekkür ediyorum, şimdiden yasanın memleketimize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Sözlerimin sonunda hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

VII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI (Devam)

3.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Vergi Dairesi Tam Otomasyon Projesi’ni başlatan Zekeriya Temizel’e ve bu projeyi uygulamaya koyan Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerine teşekkür ettiğine ilişkin konuşması

BAŞKAN – Vergi beyannamelerinin yüzde 98’inin elektronik ortamda alınmasına imkân veren projeyi hazırlayan 2002 yılının Maliye Bakanına, Gelirler Genel Müdürüne ve Gelirler Genel Müdürlüğü yöneticilerine de burada teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Bu projeyi uygulamaya koyan Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetlerine de teşekkür ediyorum.

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Kim hazırlamıştı Başkanım? İsim söylemediniz.

BAŞKAN – Vergi Dairesi Tam Otomasyon Projesi’ni başlatan Sayın Zekeriya Temizel’e de buradan teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Bakan bu teşekkürü aslında cümlelerinin arasında yapmıştı, ben biraz daha bu teşekkürü açtım.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç'in Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/1310) ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 409) (Devam)

BAŞKAN – Şahsı adına ikinci konuşmacı Mehmet Bekaroğlu, İstanbul Milletvekili.

Buyurunuz Sayın Bekaroğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

MEHMET BEKAROĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 409 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasa Teklifi hakkında kişisel görüşlerimi açıklayacağım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, on beş yıllık bir hükûmetle karşı karşıyayız. Bugün buraya gelen teklifin aslında Hükûmetin tasarısı olduğunu biliyoruz ama Hükûmet on beş yılda 6’ncı kere af getirmeyi göze almış olmayacak ki teklif şeklinde sundular.

Sayın Bakanım, şunu kabul edelim: Değerli arkadaşlarım, işler iyi gitmiyor. Bu, on dört yılda 6’ncı kere mali af getirmenizin bir anlamı budur. Araştırdım, baktım, böyle aflar, yapılandırmalar ne zaman, nasıl olmuş Türkiye’de geçmişte, başka ülkelerde. Yeni iktidarlar geliyor, büyük iddialarla iktidarlar değişiyor. Özellikle bir önceki iktidardan son derece farklı ideolojik bakışı olan iktidarlar geliyor. Onlar yeniden, sıfırdan başlamak için böyle teklifler, böyle aflar getiriyorlar ya da çok zor durumlar oluyor; krizler oluyor, savaşlar oluyor, deprem oluyor, iç karışıklıklar oluyor, hem ekonomik konuda aflar geliyor hem de siyasal, sosyal konularda aflar geliyor. Böyle bir şey mi oldu? Yani olduysa bunu şimdi kimden arayacağız, soracağız? Bu Hükûmetin bir özelliği var, sürekli olarak sorunları dışarıya yansıtıyorlar. Yani işte, “Dünyada işler iyi gitmiyor. Şu işler böyle oldu, havalar da iyi değildi, kuraklık oldu.” falan. Sürekli şekilde kendilerinden sorumluluğu başka tarafa yansıtıyorlar. Siyasal konularda da böyle, yaşamış olduğumuz bu son 15 Temmuz olaylarında da böyle; Hükûmet hiçbir sorumluluğu üstlenmiyor.

Değerli arkadaşlarım, elbette hiçbir şekilde hırsız dururken ev sahibini suçlayacak değiliz ama değerli arkadaşlarım, evet, biraz süre geçtikten sonra ev sahibine soracağımız sorular var ve bu süre geçti. Şimdi, madem bir yeniden yapılanma dönemine giriyoruz, yeniden toplumsal barışı tesis edeceğiz diye iddiamız var, o zaman buraya nasıl geldik, bu soruların cevabını da aramak durumundayız.

Şimdi, ekonomik krizler yaşanmadı ama siyasi aflar, ekonomik aflar getiriyoruz. Ya, bu aflar gelirken, bu iş buraya gelene kadar neler oldu, bu sorunun cevabını Hükûmet aslında hiçbir şekilde vermedi. Sanki, işte, birtakım insanlar kendi… Evet, vardır, gerçekten bu aflardan yararlanıp, vergiyi ödemeyip, milletten bir şekilde kaçırıp kendi sermayesi olarak kullanan kötü niyetli insanlar da vardır ama bu kadar geniş tabanda gerçekten vergiler ödenemiyorsa, bu kadar cezalar birikmişse demek ki bu sistemin gidişinde bir problem var ama bu problemle ilgili bu Hükûmet çıkıp hiçbir öz eleştiri burada yapmadı değerli arkadaşlarım. Aslında bu son yaşadığımız siyasal kriz, darbe teşebbüsüyle ilgili de herhangi bir öz eleştiri henüz yapmış değil ve bu öz eleştiri yapmanın zamanı olduğunu düşünüyorum. Bütün bunların sorumluluğu on beş yıldan beri iktidar olan sizlerindir değerli arkadaşlarım, Adalet ve Kalkınma Partisinindir. Sürekli şekilde “Kandırıldık.” Bu olmaz değerli arkadaşlarım. Kandırılıyorsunuz ama bunun bedelini insanlar ödüyor, bu toplum ödüyor, halk ödüyor; ekonomik sorunlarla ilgili de ödüyor, başka şekilde de ödüyor. İşte, bu son darbe teşebbüsünde 237 insan canını verdi. “Dünyada kriz var, ne yapalım böyle oldu.” Peki siz ülkeyi yönetmiyor musunuz? Dünyada krizin geldiğini, gelmekte olduğunu görmediniz mi? Bunlarla ilgili ne tedbirler aldınız? Bunların hepsinin cevabını vermek gerekiyor.

Şimdi, Türkiye ilk defa başarısız bir darbe sürecinden sonra yeniden yapılanmayla karşı karşıya. Bundan önce ufak tefek girişimlerin dışında bütün darbeler başarılı oldu, sıkıyönetimler, olağanüstü hâller yaşadık ve biz tedrici bir şekilde demokrasiye geçtik. Şimdiyse başka bir durumla karşı karşıyayız ve böyle bir tecrübe de yoktur. Bu tecrübeden önce eğer iç barışı tesis etmek, gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyorsak daha evvelki alışkanlıklarımızdan vazgeçmeliyiz. Yanlışlarımızı da toplumla paylaşıp, muhalefetle paylaşıp bu toplumdan, halktan bir özür dilememiz ve bu alışkanlıklardan vazgeçmemiz gerekiyor.

Bunlardan en temeli -çok tekrarlandı, önemli olduğu için tekrarlıyorum- bir defa bu kimlik ayrıştırıcı siyasetten vazgeçmemiz gerekiyor. Bunu en baştakiler yaptı, Hükûmet yaptı, Cumhurbaşkanı yaptı, bundan vazgeçeceğiz değerli arkadaşlarım, buranın çıkışı yok. Bakın, gördünüz, baktınız, bir darbeyle karşı karşıya kaldınız ve hepimiz, kimlik ayrımı, siyasi görüş ayrımı, ideoloji ayrımı yapmadan hepimiz darbeye karşı çıktık ve demokrasiyi koruduk. Bu çok önemli bir şey.

İkinci önemli bir şey, muhalefeti dikkate alacaksınız değerli arkadaşlar. Muhalefetin olmadığı yerde demokrasi falan yok. Farklı düşüncelerin konuşulmadığı, ifade edilmediği yerlerde güzel şeyler bulunmaz. Çok yanlış işler yaptı bu Hükûmet, bunlardan da özür dilemesi gerekiyor ve bir daha tekrar etmemesi gerekiyor. Ya, muhalefeti teröre yazdınız, ana muhalefet partisini; bu olacak bir şey değil. (CHP sıralarından alkışlar) Muhalefetin mutlaka dikkate alınması gerekiyor.

Muhalefetin dikkate alınması gerekiyor derken, kim ne derse desin burada 6 milyon vatandaşın oyunu alıp gelen bir parti var, Halkların Demokratik Partisi; bunu yok sayamazsınız değerli arkadaşlarım. Bu ülkenin yaşamış olduğu en önemli sorunlardan bir tanesi Kürt sorunu, orada duruyor; bugünlerde konuşmuyoruz ama duruyor. (HDP sıralarından alkışlar) Bu sorunun muhatabıdır Halkların Demokratik Partisi. Dolayısıyla, onu yok sayarak hiçbir yere gidemeyiz değerli arkadaşlarım.

Şimdi görüşmekte olduğumuz yasayla ilgili de birkaç cümle söyleyeyim: Bakın, 2 tane temel ciddi problem var, bunu komisyonda da ifade ettim. Bir; evet, şimdi sıkıntısı olan, ödeme güçlüğü olan insanlarla ilgili bir düzenleme yapıyoruz. Peki, ödeyenlerle ilgili ne yapacağız arkadaşlar? Bu nasıl bir adalet olacak? Ben borçlarımı ödedim, öbürü borçlarını ödemedi, sermayesine kattı. Hepsi zor durumda değil bunların. Dolayısıyla, bu düzenlemeyle birlikte -geç kalmış da değiliz- borçlarını zamanında ödeyenlerle ilgili Cumhuriyet Halk Partisinin bir teklifi var; bu teklif, bu önerge kabul edilir ve onlara da gerçekten adalet adına bir şey söylenir, yapılır.

Değerli arkadaşlarım, vergi, aslında servetin belli ellerde toplanmasını engeller, aslında adaletin en önemli araçlarından bir tanesidir. Dolayısıyla, vergi üzerinde yapılan oynamalarda çok dikkat etmek durumundayız. Bakın, bu yasa görüşülürken işveren kuruluşları, herkes geldi buraya. Niye? Güçlüler onlar. Niye? Örgütlüler onlar. Niye? Onların parası var. Onlarla ilgili düzenlemeler değil bu düzenlemeler arkadaşlar. Bu vazgeçeceğimiz vergiden dolayı asgari ücretlinin maaşı 40 lira düşecek, onu geri veremeyeceğiz. Asgari ücreti 1.500 değil de 1.300’de tutuyoruz. Dolayısıyla, geniş halk kitlelerinin temsilcileri biziz. Biz koruyacağız onların, örgütlü olmayanların hakkını, Türkiye Büyük Millet Meclisi koruyacak. Devlet bunun için vardır, Türkiye Büyük Millet Meclisi bunun için vardır. Cumhuriyet bu sebepten dolayı kimsesizlerin kimsesidir değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar) Bu tasarı düzenlenirken bu düşüncenin hiç göz önüne alınmadığı çok açık görülüyor.

Bir de bu sistemle ilgili bir şeyi gözden geçirin. Bakın, vergi rekortmenlerinin listesi yayınlanıyor; bakıyoruz, tamamı rantla uğraşıyor, tamamı gayrimenkulle uğraşıyor, faizle uğraşıyor. Bakın, 2001 krizi gelmeden önce iş adamlarımızın, holdinglerimizin hemen hemen tamamı gelirlerinin, kârlarının yüzde 85’ini faaliyet dışı alanlardan temin ediyorlardı, devlete borç veriyorlardı; 2001 krizi böyle geldi. Şimdi, burada bu rakamlardan görüyoruz, yeni bir kriz geliyor değerli arkadaşlarım.

Bakın, bu affın ötesinde ikinci önemli konu da varlık barışı, bu ciddi bir problem; arkadaşlarımız anlattı, başkaları da anlatacak. Bu, Sayın Bakanın ifade etmiş olduğu bir konu değil, vergiyle ilgili problemi olan paraların -vergi kaçırmış, az vermiş, az vermek için arkadan dolanmış- Türkiye’ye gelmesi amacıyla çıkarılan bir şey değil; “OECD’nin teşvik ettiği” dediği paralar bu paralar değerli arkadaşlarım. Vergi dolayısıyla değişik yerlerde bulunan, vergi cenneti saydığımız yerlerde bulunan paraların geri gelmesi için yapılan bir düzenleme değil. Böyle bir düzenleme olsa “Hükûmetin tasarrufudur.” diyeceğiz ve karşı çıkmayacağız ama bu düzenlemede durum öyle değil. Bu düzenleme öyle bir şey ki kaynağı ne olursa olsun, nerede olursa olsun, nasıl kazanılırsa kazanılsın, bu paraların tamamı… Eğer yeni bir düzenleme, yeni bir teklif gelmezse, önerge gelmezse, şu hâliyle çıkarsa bu yasa Türkiye gerçekten kara para cenneti olacak. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Komisyonda Adalet ve Kalkınma Partisinin genel başkan yardımcılığını yapan bir arkadaşımız bu eleştirileri yaptığımızdan dolayı bizi darbecilikle filan suçladı. Değil arkadaşlar, böyle değil. Eğer siz bu kanunu çıkarırsanız Türkiye’ye para gelmez, gelirse bile gelecek paranın maliyeti kat kat artar ve bu maliyeti de bu millet öder.

Teşekkür ediyorum. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bekaroğlu.

Teklifin tümü üzerinde gruplar ve şahıslar adına olan konuşmalar tamamlanmıştır.

Şimdi teklifin tümü üzerinde yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapacağız.

Soru-cevap işlemini başlatıyorum.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli Bakanım, şöyle bir cümle sarf ettiniz bu teklifin 7’nci maddesindeki konuyla ilgili: “Bu yurt dışından gelecek olan paralarla ilgili biz vergi talep etmiyoruz, vergi almayacağız. Bizim tek bir amacımız var, bu paraların, bu varlıkların ekonomiye kazandırılmasına yöneliktir.” dediniz. Peki, bu paralar Türkiye’ye geldi, ekonomiye kazandırılması için bu paranın ne kadar sürede kalacağına ilişkin herhangi bir tedbir yok, herhangi bir yatırım zorunluluğu yok, herhangi bir şart yok, herhangi bir emniyet kilidi, emniyet sibobu yok. Bu para geldi -sadece ve sadece- biz yani Türkiye Cumhuriyeti devleti bu paraya aracılık yapacak- geldiği gibi çıkarsa, bunun herhangi bir kilidi olmadığına göre, emniyet sibobu olmadığına göre biz bunun neresinden yararlanacağız, neresinden yararlanacağız bunun?

BAŞKAN – Sayın İrgil…

CEYHUN İRGİL (Bursa) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Sayın Bakanım, değerli bürokratlar; öncelikle yeni başlayan bürokrat arkadaşlara görevlerinde başarılar dilerim. Gördüğüm kadarıyla kadro oldukça değişmiş ve ülkenin diğer her tarafına sızdığı gibi aynen sizin Bakanlığınıza da bugün “FET֒cü” dediğimiz bir dolu insanın sızdığını biliyoruz.

Daha önce sizinle yine konuşmuştum ama bütün Türkiye’nin duyması açısından sorumu tekrar ediyorum: Bu süreçte bir dolu insan himmete ve para vermeye zorlandılar. Hatta buna bürokratlarınız ve sizin Maliye memurlarınız ve yöneticileriniz ön ayak oldu ve bu insanlar -zorla verenler- bugün gözaltında, o valilerin, kaymakamların veya bürokratların zorlamasıyla verenler; vermeyenler de vergi cezası aldı veya hak etmedikleri cezaları aldılar.

Bu insanların mağduriyeti için bir şey yapmayı düşünüyor musunuz?

BAŞKAN – Sayın Arslan…

KAZIM ARSLAN (Denizli) – Birinci sorum Maliye Bakanına: Muhtarlarımız kamu hizmeti gören, mahallelerde devleti temsil eden görevlilerdir. Şu anda 1.300 Türk lirası ücret almaktadırlar ancak sosyal güvenceleri yoktur. Devletin hizmetindeki imkânları da az olan muhtarlarımızın sosyal güvenlik primlerinin Bakanlığınızca ödenmesi suretiyle bunların sosyal güvencesini sağlamayı düşünüyor musunuz?

İkinci sorum Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına: Ülkemizde oluşan olumsuz gelişmeler nedeniyle esnaflarımız ve çiftçilerimiz çok zor durumda kalmışlardır. Bu durum karşısında olan esnafımızın ve çiftçilerimizin borçlarını ödemekte zorlandıklarını görmekteyiz. BAĞ-KUR primlerinin haksız yere 400 Türk lirasından 570 Türk lirasına çıkarılması nedeniyle sıkıntı çekmektedirler. Bu nedenle, BAĞ-KUR primlerini 470 Türk lirasına ne zaman düşüreceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Durmaz…

KADİM DURMAZ (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Tokat ve ülkemizin muhtelif illerinde kırağı, don, dolu, yağış, sel sonucu oluşan afetlerde zarar gören, bu zararları da tarım il müdürlüğü ve ilgili resmî kuruluşlarca tespit edilip ilgili bakanlıklara bildirilen üreticilerin borç ertelemeleri hâlen yapılmamıştır. Bu konuda Bakanlığınızın bir çalışması ve tasarrufu var mıdır?

İkinci sorum: Geçmiş vergi barışlarında ödemede gerçekleşme oranı nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Sarıhan…

ŞENAL SARIHAN (Ankara) - Biraz önce, bir yasa önerisinde bulunmuştum; Harçlar Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin bir öneride bulunmuştum 13 ve 14’üncü maddeler için. Önerim şuydu: Terör mağdurlarının açtıkları davalardan harçlar alınmasın, böylece, hem suçtan mağdur olanlara ya da yetki istismarından mağdur olanlara adalet sağlanması konusundaki temel prensiplerin hem de Anayasa’mızın 40’ıncı maddesindeki etkili soruşturma olanağının verilmesi açısından.

AKP’li arkadaşlarımız, bunun Maliye Bakanlığına büyük bir yük getireceğini iddia ederek önerimi onaylamadılar. Nasıl bir yük getirecektir? Bu konudaki düşüncenizi öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Akkaya…

YAKUP AKKAYA (İstanbul) – Sayın Bakan, 1 Kasım seçimleri öncesi, Cumhuriyet Halk Partisinden kopya çekerek emeklilere promosyon ve kamuda çalışan taşeron işçilere de kadro sözü verdiniz. On ay geçti, henüz bununla ilgili bir işleminiz yok. Emeklileri ve taşeron işçileri kandırıyorsunuz siz. Her olayda “Kandırıldık.” diyorsunuz ama bu iki kesimi kandırıyorsunuz.

Sayın Bakan, devleti yönetmek ciddi bir iştir ve siz, Hükûmet olarak devleti yönetemiyorsunuz. 15 Temmuzda bu tasdiklenmiştir. Yapmanız gereken, esasen istifa etmek ve “Biz bu işi beceremedik.” diyerek erken seçim kararı almanızdır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bektaşoğlu…

BÜLENT YENER BEKTAŞOĞLU (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

“Fethullah Gülen Cemaati” adı altındaki hain örgütün başarısız darbe girişimi sonrasında, devletimizin mücadelesine ve kurumların içinden bu terör örgütünün tüm unsurlarının ayıklanmasına bütün gücümüzle destek veriyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu süreçte, devleti kuran parti kimliğiyle devleti onaran parti de olacağız. Ancak, açılan soruşturmalarda kişilerin adil yargılanma ve lekelenmeme haklarına saygı gösterilmesini istiyoruz. Bazı kişilerin mesnetsiz, delilsiz olarak sırf ihbar ve dedikodu mekanizmasıyla veya sırf okulda okuyan çocuğu, bankadaki parası, okuduğu gazete, komşusu vesaire gibi hukukta karşılığı olmayan nedenlerle suçlu ilan edildiği şeklinde şikâyetler alıyoruz -ilim Giresun’da da durum böyledir- ama bazı protokol kişilerine de hatırlı isimlere de dokunulmadığı, çifte standart uygulandığı görülmektedir. Soruşturma kapsamının, anlayışının ve tekniğinin buna göre oluşturulması hâlinde pek çok mağdur yaratılacak ve bundan da en çok FETÖ yararlanacaktır. Hükûmetin derhâl bir FETÖ suç tanımı oluşturması, soruşturmaların da buna göre yürütülmesi şarttır.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Karabıyık…

LALE KARABIYIK (Bursa) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, kanun teklifinin “Kesinleşmiş alacaklar” başlıklı 2’nci maddesinin (1)’inci fıkrasının (a) bendinde, aslı bu kanunun yayımlandığı tarihten önce ödenmiş olanlar dâhil olmak üzere asla bağlı olarak kesilen vergi cezalarının ve bu cezalara bağlı gecikme zamlarının tamamının tahsilinden vazgeçildiği hükmüne yer verilmektedir. Mezkûr maddenin (2)’nci fıkrasının (a) bendinde ise yine gümrük vergileri açısından benzer düzenlemeye yer verilmiştir. Söz konusu maddede yer verilen ve “vergi aslının ödenmiş olması” ifadesinin uzlaşma aşamasında ortadan kaldırılan vergi asıllarını da, örneğin vergi aslının tamamının uzlaşmada silinmiş olması, asla bağlı para cezasında ise uzlaşma sağlanmış olması hâlini kapsayıp kapsamadığının, bir diğer ifadeyle uzlaşma sonrası ortadan kalkan vergi aslının bu madde kapsamında ödenmiş sayılıp sayılmayacağının açıklanmasını istiyorum.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Gürer…

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, daha önce sormuştum, Niğde’nin Çiftlik ilçesinde Bozköy, Divarlı, Ovalıbağ, Çardak ve Aksaray Taşpınar Belediyelerinin 2014 yılında meydana gelen selde tespit edilen hasarla ilgili alacakları geçtiğimiz günlerde yaptığım görüşmede hâlâ ödenmemiş. Gerek Niğde Bozköy Belediye Başkanı Yalçın Tekeli gerek Aksaray Taşpınar Belediye Başkanı Cihan Yüksel, bunlar mağdur durumda belediye olarak. Halka yapılacak hizmet için bu ödemeler ne zaman yapılacak? Bu belediyelerin CHP’li olması ödemelerin bugüne kadar yapılmamasının bir nedeni midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Altaca Kayışoğlu…

NURHAYAT ALTACA KAYIŞOĞLU (Bursa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Birincisi: Sayın Bakan, Hükûmet olarak birkaç ayda bir emeklilere promosyon müjdesi veriyorsunuz ama bir türlü promosyonu vermiyorsunuz. Somut olarak bu promosyon ne zaman verilecek?

İkincisi: Kurban Bayramı yaklaşıyor. Emeklilerimizin yüzünü bu bayramda güldürecek misiniz? CHP Grubu olarak emeklilere ikramiye verilmesi için yasa teklifi vermiştik. Bunu bayrama kadar Meclise getirip geçirecek misiniz?

Üçüncüsü: OSB’lerin Sanayi Bakanlığından kullandığı kredilerle ilgili olarak onları da bu yasa kapsamına alacak mısınız?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Akın…

AHMET AKIN (Balıkesir) – Sayın Başkan, teşekkürler.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı belli aralıklarla canlı yayınlara çıkıp vatandaşımıza doğal gazda indirim müjdesi veriyor. Önceki gün yine bir TV kanalında canlı yayında konuşan Sayın Bakan kış gelmeden doğal gazda indirim yapılması yönünde çalışma yaptıklarını açıklayarak yeni bir müjde verdi. Bütün dünyada düşen petrol fiyatlarına paralel olarak doğal gaz ithal fiyatlarının da epeyce düştüğünü, uzun süredir eskiye nazaran Türkiye olarak daha düşük fiyatla doğal gaz ithal ettiğimizi biliyoruz. Ayrıca, İran doğal gazına ilişkin olarak tahkimdeki davayı kazandığımız ve oradan da aldığımız doğal gazın fiyatının da düştüğü yazıldı, çizildi.

Şimdi, yapılması gereken şudur: Düşen doğal gaz fiyatlarının artık zaman geçirilmeksizin vatandaşımızın faturasına yansıtılması gerekmektedir. Sayın Bakan iki üç ayda bir canlı yayına çıkıp vatandaşa bu konuda müjdeler vermek yerine bir an önce gerçekten indirim yapsın. Rica ediyoruz, siz de Maliye Bakanı olarak milletin bütçesini düşünerek lütfen konuyla ilgilenin.

BAŞKAN – Sayın Çamak…

HÜSEYİN ÇAMAK (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 1416 sayılı Kanun gereğince Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yabancı ülkelere gönderilen doktora öğrencilerinin bir talebi var. Yurt içi burslarına uygulanan faiz affının yurt dışı doktora öğrencilerine uygulanması daha önce olmuştu. Daha önce de benzer yasalarla, 2011 yılında 6111 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle, daha sonra 2014 yılında 6552 sayılı Yasa’nın 1’inci maddesiyle bu hak tanınmıştı. Bu durumdaki öğrencilerin mağduriyetlerinin önlenmesi için bir şey düşünülüyor mu?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Arzu Erdem…

ARZU ERDEM (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, milletimizin sorunları tarafımıza yansımaktadır. Vergi affı kapsamında taksitlendirme yaptırıp bu taksitlerin ödemelerini yapamayanlarla ilgili tüm gayrimenkullerine tedbir konulmaktadır. Bu tedbir kişi veya şirketin borcu oranında olmadığı gibi, borcunu bir gayrimenkulle karşılayabilecek durumda olan kişi gayrimenkulünü elinden çıkaramamaktadır ve bu şekilde mağdur olmaktadır. Bu hususta, borcunu ödemek isteyen kişi gayrimenkulünün bir tanesini satmak istese de tedbir dolayısıyla ödeyemediğinden dolayı diğer gayrimenkulleri üzerindeki haciz de devam etmektedir. Bu konuya bir çözüm getirecek misiniz? Vatandaşımız bununla ilgili cevap beklemektedir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erdem.

Şimdi cevaplar için Sayın Bakana söz vereceğim.

Buyurunuz Sayın Bakan.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Sayın Tanal, özellikle ekonomiye kazandırılmak amacıyla yurt dışından getirilen varlıklarla ilgili herhangi bir kullanma koşulu getirmediğimizi, herhangi bir sermaye ekleme, belli bir yerde kullanma koşulu getirmediğimizi, dolayısıyla o zaman bu düzenlemeyi yapmamızın bir anlamı olmadığı şeklinde bir değerlendirme yaptı. Tabii, burada, yurt dışından varlıkların getirilmesine ilişkin teşvik edici farklı yaklaşımlar kullanılabilir. Yani, bunlardan bir kısmı zorlayıcı tedbirler yani zorlayarak getirtmek; bir kısmıysa, bunu yapmak yerine, olabildiğince mükellefin veya vatandaşın getirmiş olduğu varlığı serbestçe tasarruf etmesini sağlayarak da teşvik edici olmak. Biz burada, bu iki tercihten serbest tasarruf yöntemini kullanıyoruz. Biz inanıyoruz ki burada, yurt dışından getirilen varlıkları getiren şahıslar kendileri için en rasyonel olacak şekilde kullanacaklardır. Dilerlerse bir bankada mevduat yapabilecekler… Bu da gerekir. Yani, bizim, Türkiye’ye getirilen varlığın sadece bir şirkete sermaye olarak konulmasını değerli görmemiz yanlış olur. Bir bankada mevduat yapılmış olması da bizim için değerlidir veya bir gayrimenkul edinebilir, bu da değerlidir.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Hemen çıkış yaptı Sayın Bakanım, kalmadı, çıkış yaptı, gitti Türkiye’den.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Bu bir varsayım. Yani, kişi kalabilir, yatırım yapabilir, önce getirebilir, sonra ilk baştaki amacını farklılaştırabilir. Burada yaklaşım farkımız var. Biz diyoruz ki vatandaşlarımıza, biz ne kadar serbest tasarruf hakkını verirsek kanunun teşvik edici yönü o kadar ağır olur ve Türkiye’ye getirilen kaynak da o kadar fazla olur.

Bu aracılık meselesini asla kabul etmiyorum. Türkiye’ye getirilen her kuruş para mevzuat çerçevesinde yani bu kanun dışındaki de meri mevzuat çerçevesinde getirilip kayıt altına alınacak, tekrar yurt dışına çıksa bile uluslararası yükümlülüklerimizin gerektirdiği her türlü işlemin bir parçası. Dolayısıyla, bu kanun kapsamında Türkiye’ye getirilen paraların herhangi bir şekilde tekrar Türkiye dışına çıkması hâlinde bu paraların herhangi bir şekilde öncesi sorulmayacak gibi bir düzenleme asla söz konusu değil. Dolayısıyla, burada bizim mevzuatımızın zorunlu kıldığı -her türlü bilgi paylaşımı dâhil- hükümler geçerlidir.

Sayın İrgil, bu gözaltı meseleleri konusunda birtakım hassasiyetlerini ifade ettiler. İnanın, şu anda, bu 15 Temmuz darbe girişimi sonucunda ortaya çıkan durum karşısında Hükûmetimiz, Olağanüstü Hal Kanunu ve diğer mevzuatın kendisine verdiği bütün yetkileri kullanarak terör örgütüyle ilgili soruşturmaları yürütmektedir. Bu soruşturmaların tamamı mevcut mevzuat çerçevesinde yürütülmektedir. Söylediğiniz kaygılara hepimiz dikkat ediyoruz, hassasiyetiniz hepimiz için ortak. Herhangi bir şekilde dedikoduyla, şununla bununla kimsenin hakkını ve hukukunu çiğnememiz asla söz konusu değil, Hükûmet olarak özellikle buna dikkat ediyoruz. Bu konuda zaman zaman size gelen, bize gelen farklı konular olduğunda da bu konuların üzerine hassasiyetle gidiyoruz.

FETÖ terör örgütüyle, gerek kamu kurumları içerisindeki yapılanmaları itibarıyla gerekse kamu kurumları dışındaki yapılanmaları itibarıyla terör örgütü unsurları bakımından gerekli bütün yasal mevzuat kullanılarak bu suç örgütüyle mücadele yapılacak. Sonuçta hepimiz biliyoruz ki 15 Temmuz gecesi yapılan darbe girişimi bu ülkedeki demokrasiye, bu ülkedeki millî iradeye karşı yapılmış bir darbe girişimidir. Herhangi bir şekilde şuna buna değil, hepimize karşı yapılmış bir darbe girişimidir ve gazi Meclisimizin o gün, o gece burada gösterdiği cesaret, gerçekten millî iradeye sahip çıkmış olması da takdire şayandır, her şeyin üzerinde takdire şayan bir durumdur. Bu konuda ifade ettiğiniz hassasiyetleri hep beraber takip edeceğiz inşallah.

Sayın Arslan, muhtarlarımızın maaşlarıyla ve sosyal güvenlik primleriyle ilgili bir değerlendirme yaptı. Öncelikle, muhtarlarımız mevcut Sosyal Güvenlik Kanunu çerçevesinde sosyal güvence sistemine dâhil edildiler yani uzun vadeli sigorta kolu olarak emeklilik sistemi çerçevesinde prim ödemek suretiyle emeklilik hakkından yararlanabilmektedirler. Burada, Hükûmet olarak özellikle son on dört yıldır muhtar maaşlarında sürekli olarak enflasyonun üzerinde zam yaptığımızı ifade etmek isterim. Diğer taraftan, özellikle 2015 yılı sonunda yaklaşık 950 lira olan muhtar maaşı 1.300 liraya çıktı yani muhtar maaşlarına yüzde 30 zam yapıldı. Dolayısıyla, bu konuda, muhtarlarımızın maaşlarının artırılması konusunda bugüne kadar yürüttüğümüz, önemli sonuç aldığımız düzenlemeler var. Bundan sonra da inşallah muhtarlarımızın emeklerinin karşılığını alması konusunda gerekli hassasiyeti göstereceğiz.

BAĞ-KUR’lularla ilgili olmak üzere de biliyorsunuz -şu anda Meclisimize de sevk edildi- yeni bir yasa tasarısı içerisinde BAĞ-KUR iştirakçisi vatandaşlarımızın sosyal güvenlik primlerine 5 puan indirim getiren bir yasal düzenleme getiriyoruz. Dolayısıyla, bu çerçevede de BAĞ-KUR iştirakçilerimizin de ödeyecekleri BAĞ-KUR primlerinde BAĞ-KUR priminin tutarına bağlı olarak, yanlış hatırlamıyorsam, en az 50 lira olmak üzere, aynı oranda ama farklı miktarlarda önemli bir iyileşme sağlıyoruz.

Sayın Durmaz, özellikle borç erteleme konusunda yapmış olduğumuz düzenlemeyle ilgili olarak bir soru… Yok, şeyle ilgili, çiftçilerimizin…

KADİM DURMAZ (Tokat) – Onu da sordum, onu da sordum.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Doğru. O konuda Tarım Bakanlığımızın illerden gelen zarar tespit çalışmalarına bağlı olarak yapmış olduğu hazırlıklar var. Maliye Bakanlığı olarak Tarım Bakanlığıyla şu anda çalışıyoruz bu konuları. İnşallah, yakın bir zamanda bu konuyla ilgili de çalışmayı neticelendireceğiz.

KADİM DURMAZ (Tokat) – Önceki barışlardaki ödeme oranını sormuştum. Yani yapılandırmaya giden mükellef sayısı…

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Müsaade ederseniz, o zaman, onu arkadaşlar Tarım Bakanlığımızdan alsınlar.

KADİM DURMAZ (Tokat) – Hayır efendim, vergi barışıyla ilgili, önceki barışlarda…

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Öyle mi? Pardon. Ben onu notlarımın arasına almamışım.

2003 yılında yapılan Yeniden Yapılandırma Kanunu’nda tahsilat oranı yüzde 67; 2011 yılında yapılan Yeniden Yapılandırma Kanunu’nda tahsilat oranı yüzde 67,2; şu anda devam eden, yani daha henüz bitmemiş olan 2014 yılında yapılan Yeniden Yapılandırma Kanunu’nda ise 43 milyar lira yapılandırılmış; şu ana kadar bu çerçevede 10,2 milyar lira tahsil edilmiş. Burada bir oran vermek mümkün değil çünkü zaten devam ediyor.

Sayın Sarıhan, bu terör mağdurlarının açtığı davalardan harç alınmaması konusunu ilk defa şimdi sizden duydum. Hani tartışmalardan haberdar değilim ama bir bakmama müsaade ederseniz -konu nedir- sizin yapmış olduğunuz öneriyi de dikkate alarak bir çalışma yapabiliriz.

Sayın Akkaya, promosyon konusu, taşeron konusuyla ilgili temennilerini gündeme getirdi, biz de bu konularda gerekli çalışmaları yapıyoruz. 15 Temmuz, demin de ifade ettim…

YAKUP AKKAYA (İstanbul) – Sayın Bakan, temenni söylemedim, siz öyle dediniz, vatandaşı kandırdığınız bir olaya nasıl baktığınızı sordum.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Yok, yok, vatandaşımızı kandırmadık, sözlerimizin hepsiyle bağlıyız, bundan emin olun.

YAKUP AKKAYA (İstanbul) – Her şeyi aldattınız, vatandaşları aldattınız.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Ama, 15 Temmuzla ilgili yapmış olduğunuz değerlendirmelere katılmam mümkün değil. Mecliste oluşan gerçekten son derece yapıcı…

YAKUP AKKAYA (İstanbul) – Sayın Bakan, bir günde 56 bin kişiyi görevden aldınız; on ayda 2 yasayı çıkartamadınız, taşeron ile emeklilerin promosyonu.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Peki. Bu konuda sizinle aynı şekilde düşünmüyorum.

Sayın Bektaşoğlu, adil yargılama, dedikodu meselelerine vurgu yaptı. Gerçekten, ifade ettiğiniz hassasiyetler hepimizin hassasiyetleri.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurunuz, devam ediniz Sayın Bakan.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – O konuda tabii çok kısa bir süre içerisinde çok sıcak gelişmeler olduğu için, çok kısa bir süre içerisinde bu soruşturmalar hızlı bir şekilde yürütüldüğü için zaman zaman yanlışlıklar olduğunu biz de görüyoruz. Bunları tespit ettiğimiz zaman üzerine gidiyoruz. Yani bu terör örgütüyle mücadele etme konusunda sizlerin de desteğiyle hep beraber inşallah mücadeleyi sonuna kadar yürüteceğiz. Ama hukuk devleti içerisinde, yasalara uygun bir şekilde, adalete uygun bir şekilde hak ve hukuk içerisinde yürüteceğiz. Soruşturmalar sırasında, incelemeler sırasında herhangi bir şekilde aksaklık ve yanlışlık olduğunda da süratle üzerine gidiyoruz, bu konularda da hani “Bize intikal etti.” dediğiniz konularda da her türlü hassasiyeti göstereceğimizi ifade etmek isterim.

BÜLENT YENER BEKTAŞOĞLU (Giresun) – Lekelenmiş oluyor.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – O konuda hassasiyetlerimiz ortak.

Sayın Gürer “Niğde’deki belediyelerimiz CHP’li belediyeler olduğu için mi bu AFAD paraları verilmiyor?” dedi. Kesinlikle söz konusu değil, yani burada parti ayrımı gözetilmesi gibi bir şeyi hiçbir şekilde düşünmemiz zaten mümkün değil. Burada belediyelerin 2014, 2015 ve 2016 yıllarından gelen talepleri var; Maliye Bakanlığı olarak, açık söyleyeyim, bir disiplin içerisinde, bütçe imkânları çerçevesinde bunları karşılamaya çalışıyoruz ama takdir edersiniz ki bütçe imkânlarını da gözetmek durumunda kalıyoruz.

Sayın Kayışoğlu “Promosyon ve ikramiye konularında bayram öncesinde bir müjde alacak mıyız?” diye sordu. Sayın Çalışma Bakanımızla ilgili bir konu olduğu için, bir açıklama yapmam yanlış olur diye düşündüğüm için o konuya girmeyeceğim.

Sayın Akın indirim konusuyla ilgili bir soru sordu ama tam notu alamamışım, bir sonrakinde uygun görürseniz ona devam edeyim.

Sayın Çamak, bu doktora öğrencilerinin borçlarının yeniden yapılandırılmasıyla ilgili konu bize de geldi ama açıkçası şöyle: Çok farklı talepler geliyor. Bundan önceki bütün yapılandırmalarda da bu doktora öğrencileriyle ilgili çalışma yaptık ama açık söyleyeyim, önceki yapılandırmalarda da aslında çok verim almadık yani burada yapılandırma yapıyoruz ama iş gerçekten başladığı amaca çok da fazla uygun düşmüyor ama ben arkadaşlara yine bir çalışmalarını söyleyeceğim, öncekilere bir daha bakmamızda fayda var.

Sayın Erdem, özellikle gayrimenkul hacizleri konusunda… Normalde kural olarak biz bir kişiye haciz koyarken vergi borcu miktarı kadar koymamız gerekir, normalde vergi borcunu aşan, onunla orantılı olmayan bir haciz işlemi yapmamız söz konusu değil. Dolayısıyla, bu konuda tebliğlerimiz, düzenlemelerimiz de var ama size intikal eden spesifik bir olay varsa onun üzerine gidelim olur mu? Yoksa biz de aynı hassasiyeti taşıyoruz, hatta şöyle söyleyeyim: Önümüzdeki dönemde, gerçekten zor durumda olan bu mükelleflerin bu zor durum hâlini dikkate alarak hangi kolaylıkları getirebiliriz diye yapısal bir düzenlemeyi de inşallah Meclise getireceğiz.

Mesela demin dediniz ya “Vatandaş gayrimenkulünü kendisi satsın, böylelikle oradan borcunu ödesin.” Bu tür imkânları getirecek bir düzenleme üzerinde çalışıyorum, inşallah onu da getiririz.

ARZU ERDEM (İstanbul) – Tamam, ben size o zaman somut örnek getireceğim.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Ama çok spesifik bir örnek varsa, onu da sizden rica edeyim.

ARZU ERDEM (İstanbul) – Tamam, ben yönlendireceğim size.

MALİYE BAKANI NACİ AĞBAL (Bayburt) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 22.33

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 22.36

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet Akif HAMZAÇEBİ

KÂTİP ÜYELER: İshak GAZEL (Kütahya), Zihni AÇBA (Sakarya)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 121’inci Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

409 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sıraya alınan, Karadağın Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımına İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/742) ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

2.- Karadağın Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımına İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/742) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 407)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Bundan sonra da komisyonun bulunmayacağı anlaşıldığından, alınan karar gereğince, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 3 Ağustos 2016 Çarşamba günü saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum, iyi geceler diliyorum.

Kapanma Saati: 22.37



(x) Bu bölümde hatip tarafından Türkçe olmayan kelimeler ifade edildi.

(x) (10/287) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin tam metni tutanağa eklidir.

(x) Bu bölümde Hatip tarafından Türkçe olmayan bir kelime ifade edildi.

(x) 409 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.