TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                 55’inci Birleşim

                                                                                         12 Şubat 2015 Perşembe

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Sakarya Milletvekili Münir Kutluata’nın, Sakarya ilinde aksayan kamu hizmetleri ve yönetim zafiyetlerine ilişkin gündem dışı konuşması

2.- İzmir Milletvekili Musa Çam’ın, Türkiye’de grev hakkının kullanılmasına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Şanlıurfa Milletvekili Abdulkerim Gök’ün, Hükûmetin Şanlıurfa ilinde yaptığı yatırımlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Birleşik Haziran Hareketi tarafından “Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Boykottayız” eylemiyle ilgili Artvin’de stant açan öğretmen ve öğrencilerin gözaltına alınmalarına ilişkin açıklaması

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, olağanüstü yetkiler içeren iç güvenlik yasasının çıkarılmasının bazı görevlilerin aşırı güç kullanması, görevini abartması gibi durumları artıracağına ilişkin açıklaması

3.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, millî eğitim politikasının, öğrencileri aşarak velilerin de denetimi noktasına geldiğine ilişkin açıklaması

4.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, görüşmeleri yarım kalan Ceza İnfaz Kurumları Güvenlik Hizmetleri Kanunu Tasarısı’nın çıkarılması ve KPSS mağdurlarının taleplerine cevap verilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

5.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tokat’ta yaşayan emeklilerin sorunlarına ilişkin açıklaması

6.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’ün, Bursa’nın Değirmenkaya ve Kireçtepe mevkisinde bulunan taş ocağındaki patlamaların Derbent köyünde yapılmakta olan sulama amaçlı göleti tehdit ettiğine ilişkin açıklaması

7.- İzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu’nun, hak arama eylemlerine yasak koyan valilerle ilgili soruşturma açılması gerektiğine ilişkin açıklaması

8.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, Balıkesir’in bazı ilçe ve köylerinde yağış nedeniyle elektriklerin kesilmesine ilişkin açıklaması

9.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, üniversiteye kayıt için istenen sağlık kurulu raporlarından ücret alınmaması gerektiğine ilişkin açıklaması

10.- Malatya Milletvekili Ömer Faruk Öz’ün, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin 40’ıncı kuruluş yıl dönümününe ilişkin açıklaması

11.- İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın, okul aile birliklerinde çalışanlardan geriye dönük SGK primi istenmesi konusunda düzenleme yapılması gerektiğine ve Kahramanmaraş’ın kurtuluşunun 95’inci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

12.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu’nun 104 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Kanada Avam Kamarası Başkanı Andrew Scheer'in vaki davetine icabet etmek üzere 22-26 Şubat 2015 tarihleri arasında Kanada’ya resmî bir ziyarette bulunması Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 3/2/2015 tarihli 50’nci Birleşiminde kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek başkanlığındaki heyeti oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin tezkeresi (3/1697)

 

 

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Bursa Milletvekili Kemal Ekinci ve 29 milletvekilinin, sanayi amaçlı kullanılmak üzere tarım dışı ilan edilen tarım arazilerinin durumunun araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1203)

2.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve 24 milletvekilinin, Erzincan’da özellikle 1992’den sonra yapılan binaların depreme dayanıklı olup olmadıklarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1204)

3.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve 21 milletvekilinin, 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüyle ilgili iddiaların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1205)

 

VI.- GENSORU

A) Ön Görüşmeler

1.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu ve 25 milletvekilinin; milli eğitimle ilgili sorunlara çözüm bulamadığı ve sorunların daha kötüye gitmesine sebep olduğu iddiasıyla Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/44)

 

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

3.- Ceza İnfaz Kurumları Güvenlik Hizmetleri Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/742) (S. Sayısı: 616)

4.- Askeri Hakimler Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/1008) (S. Sayısı: 685)

5.- Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/292) (S. Sayısı: 54)

6.- Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Milli Eğitim, Kültür, gençlik ve Spor Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/333) (S. Sayısı: 104)

7.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkmenistan Hükümeti Arasında Tarım Alanında Teknik, Bilimsel ve Ekonomik Alanda İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/855) (S. Sayısı: 602)

8.- Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi Arasında İki Yıllık İşbirliği Anlaşması 2010/2011’in Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/392) (S. Sayısı: 162)

9.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Belçika Krallığı Arasında Diplomatik ve Konsüler Personelin Belirli Yakınlarının Kazanç Getirici Bir İşte Çalışmalarına Olanak Sağlayan Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/341) (S. Sayısı: 281)

 

VIII.- OYLAMALAR

1.- (S. Sayısı: 104) Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı‘nın oylaması

2.- (S. Sayısı: 602) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkmenistan Hükümeti Arasında Tarım Alanında Teknik, Bilimsel ve Ekonomik Alanda İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

 

IX.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, Ankara'nın bazı ilçelerindeki elektrik kesintilerine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58708)

2.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt'ün, İran'dan petrol ve doğal gaz alımına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58710)

3.- Ankara Milletvekili İzzet Çetin'in, Ankara'nın Beypazarı ilçesine doğal gaz getirilmesi çalışmalarına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58712)

4.- Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan'ın, Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki elektrik kesintilerine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58713)

5.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek'in, Türkiye Kömür İşletmelerinin bir bölgedeki kömür çıkarma işlemine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58714)

6.- İstanbul Milletvekili Umut Oran'ın, petrol fiyatlarındaki düşüşün uçak bileti fiyatlarına yansıtılmasına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58715)

7.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, tarımsal amaçlı elektrik kullanımına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/58718)

12 Şubat 2015 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: İsmail KAŞDEMİR (Çanakkale), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----0----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55’inci Birleşimini açıyorum.

Evet, bir sürpriz yapıyorum ve…

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz. (Alkışlar)

Sıfırcı hoca imajından azıcık kurtulmak için böyle bir iyilik yapmış durumdayım.

Şimdi yalnız gürültüyü kesiyoruz muhteremler çünkü 3 arkadaşım hazırlandı, onlar sizinle görüşlerini paylaşacaklar. Onlara duyduğumuz saygı sebebiyle tekrar ediyorum: Değerli milletvekili arkadaşlarım, uğultuyu keselim.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Yüz vermeye gelmiyor Başkanım işte böyle.

BAŞKAN – İşte, sıfır vermeye devam etmek lazım da hep hocaları görünce karşımda -orada Nur Hoca, orada Zuhal Hoca- öyle bir iyilik yapalım dedik.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Sakarya ilinde aksayan kamu hizmetleri ve yönetim zafiyetleri hakkında söz isteyen Sakarya Milletvekili Sayın Münir Kutluata’ya aittir.

Buyurunuz Sayın Kutluata. (MHP sıralarından alkışlar)

 

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Sakarya Milletvekili Münir Kutluata’nın, Sakarya ilinde aksayan kamu hizmetleri ve yönetim zafiyetlerine ilişkin gündem dışı konuşması

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sakarya ilinde aksayan kamu hizmetleri ve yönetim zafiyeti konusunda söz almış bulunuyorum.

İllerdeki yerel yönetimlerde yaşanan yönetim zafiyetlerinin esasen merkezî yönetimdeki zafiyetten kaynaklandığını biliyoruz, yolsuzluk ve bölücülük çeteleri tarafından tutsak alınmış iktidarın gündeminin vatandaşın ve Türk milletinin gündemiyle ayrıştığını da biliyoruz. Bu yüzden ortaya çıkan yönetim zafiyeti illerde hizmetleri ve yatırımları fevkalade aksatmaktadır. Bu cümleden olmak üzere, Sakarya’da yaşanan problemlere zamanımın yettiği ölçüde temas etmek istiyorum. Ancak, çoğu milletvekilimiz görecektir ki benzer problemler kendi illerinde de yaşanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Sakarya’da sağlık hizmetlerinde görülen aksamalar, AKP iktidarının hastayı müşteri, tedavi edenleri patron hâline getiren, adına da “sağlıkta dönüşüm” dediği ve kurmaya çalıştığı sistemin iflasa doğru gittiğini gösteren bariz örneklerdendir. İlimizde para getirmeyen sağlık hizmetlerinin -yoğun bakım gibi, acil gibi, kanser hastalarının durumu gibi- fevkalade aksadığını, yatak sıkıntısı yaşandığını ve bu hastalarımızı komşu illere sevk etmekle her gün meşgul olduğumuzu ifade etmek istiyorum. En son Sakarya Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesinin, yaşanan sıkıntılarla, yetersizliklerle gündeme geldiği çoğunuzun hafızasındadır zannediyorum. Bu, sağlık sisteminin iflasa doğru gitmesinin Sakarya’daki bir örneğidir.

Diğer taraftan, bu kadar sıkıntı yaşanırken devletin masraf edip harcama yaptığı, açmış bulunduğu ilçe sağlık kurumları, ilçe hastaneleri, ilçe devlet hastaneleri kapatılmaya başlanmıştır. Bunun ciddi bir örneği Kocaali ilçemizde yaşanmaktadır. Düşünebiliyor musunuz: Devlet hastane yapmış, ilçe uzun yıllar beklemiş, hizmete geçmiş, hizmete başlamış, kısa süre sonra kapanma noktasına getirilmiş. Bu sadece Sakarya’nın sorunu değil. Türkiye’de yaşanmakta olan, sağlığı kazanç kapısı hâline getiren sistemin iflası anlamına gelmektedir.

Değerli milletvekilleri, Sakarya’da yaşanan ve Türkiye’deki aksaklıklara önemli örnek teşkil edecek problemlerden bir tanesi “Adapazarı Ekspresi” diye bilinen, yüz yılı aşkın geçmişi olan tren seferinin hızlı tren yapım bahanesiyle üç yıl önce devreden kaldırılması ve şimdi de Adapazarı’nın içinden değil, Arifiye ilçesinden sefere koyularak zarar edişinin seyredilmesi ve kapatılmasının, tamamen ortadan kaldırılmasının zihnî altyapısının oluşturulduğunu görüyoruz. Bunu, alenen yapmadığı için, açıktan yapmadığı için, alıştıra alıştıra yapmaya kalkıştığı için iktidarı bu açıdan da tenkit ediyoruz. Yerel yönetimlerimizin il yönetiminin bu konuya ciddi şekilde sahip çıkmaması ve Demiryolları ile kendi arasında birtakım polemikle işi tamamen kapatma noktasına getirmeye çalıştığını görüyoruz.

Diğer taraftan, yine, Türkiye’nin her tarafında yaşanan, Sakarya’da elektrik kesintileri problemi çok ciddi boyutlardadır. Daha önce de söylemiştim; yağmur yağınca, kar yağınca, rüzgâr esince elektrikler kesilmekte ve doğal gazla ısınan şehirde ısınma işi aksadığı için hastalık sayıları artmaktadır. Ancak, vatandaş bu sıkıntı çok sık yaşandığı için devamlı oradaki elektrik dağıtım şirketinin kapısına dayanmakta, AKP’nin kapısına dayanması için gelişmeleri de yerel yöneticiler engellemektedir. Ama vatandaş bilmektedir ki elektrik dağıtım şirketleri elektrik yatırımlarını yapamadıkları için, iktidarla aralarındaki ilişkiden dolayı kontrole tabi tutulmamakta ve bu aksaklıkların önüne geçilmemektedir.

Bu örnekler çok daha artırılabilecek sayıdadır ve dile getirmeye vaktimiz yetmediği için Türkiye sathında yaşananlara örnek teşkil etsin diye bütün illerimizi şamil olanlardan örnek vermeye çalıştım.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündem dışı ikinci söz, Türkiye’de grev hakkının kullanılmasıyla ilgili söz isteyen İzmir Milletvekili Sayın Musa Çam’a aittir.

Buyurunuz Sayın Çam. (CHP sıralarından alkışlar)

Siz, hoca değilsiniz, değil mi?

MUSA ÇAM (İzmir) – Ben, efendim, marabayım.

 

2.- İzmir Milletvekili Musa Çam’ın, Türkiye’de grev hakkının kullanılmasına ilişkin gündem dışı konuşması

MUSA ÇAM (İzmir) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygıdeğer üyeleri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Grev hakkıyla ilgili söz almış bulunuyorum.

Anayasa’mızın 54’üncü maddesi “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması hâlinde işçiler grev hakkına sahiptirler.” diyor ve devam ediyor fakat son, AKP’nin on üç yıllık iktidarı döneminde grev hakkının ne yazık ki kullanılmadığını açık ve net bir şekilde görüyoruz. AKP’nin on üç yıllık iktidarı döneminde yaklaşık olarak 9 kez madenlerde, metalde, lastikte ve cam iş kollarında grevler ertelenmiştir.

Şimdi, 1 Ağustosta Türkiye’de metal iş kolunda çalışan yaklaşık 80-90 bin işçiyi kapsayan bir toplu sözleşme görüşmeleri başladı. Burada TÜRK-İŞ’e bağlı TÜRK METAL, HAK-İŞ’e bağlı ÖZ ÇELİK-İŞ ve DİSK’e bağlı BİRLEŞİK METAL-İŞ Sendikasını kapsayan, yaklaşık olarak 89 bin işçiyle bir toplu sözleşme süreci yaşandı. MESS’le, METAL İŞVERENLERİ Sendikasıyla görüşmeler yapıldı. Yapılan görüşmeler ve müzakereler sonucunda, TÜRK-İŞ’e bağlı TÜRK METAL SENDİKASI ve HAK-İŞ’e bağlı ÖZ ÇELİK-İŞ Sendikası toplu sözleşmeyi imzaladı. DİSK’e bağlı BİRLEŞİK METAL-İŞ Sendikası yapılan bu görüşmeler sonucunda, işçilerin söz ve karar ilkesi çerçevesinde, toplu sözleşmenin iki yıldan üç yıla çıkartılması, en düşük ücret olan 1.200 liranın insanca yaşayabilecekleri bir ücrete çıkartılması ve Türkiye’deki enflasyon, hayat pahalılığı, ekonomik ve sosyal hakların toplu sözleşmeye giydirilmesi konusundaki tutum ve davranışları, talepleri sonucunda MESS’le anlaşamadılar ve prosedür grev aşamasına kadar geldi. 29 Ocak son tarih ve 29 Ocakta da BİRLEŞİK METAL-İŞ Sendikası yaklaşık 41 iş yerinde, 15 bin işçiyi kapsayan greve çıktı arkadaşlar. Bu anayasal bir haktır çünkü eğer greve çıkmamış olsalardı toplu sözleşme yapma yetkisini kaybedeceklerdi. Grevin ikinci günü, ayın 30’unda Bakanlar Kurulu Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında bir kanun yayınlandı, diyor ki, 29 Ocakta Bakanlar Kurulu toplandı ve metal iş kolunda çalışan 15 bin işçiyi kapsayan bu grevin millî güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesiyle grevi altmış gün süreyle erteledi.

Şimdi, burada iki temel nokta var:

Bir; millî güvenliği gerçekten etkiliyor mudur metal iş kolunda, otomobil sektöründe, buzdolabında, çamaşır makinasında, mikrodalgada, demir-çelikte millî güvenliği engelleyen ne var ki Bakanlar Kurulu toplanıp bunu millî güvenlik gerekçesi yaparak grevi erteliyor?

İkincisi; gerçekten 29’unda Bakanlar Kurulu toplanmış mıdır, toplanmamış mıdır?

Şimdi, burada çok değerli iki bakanımız var; Sayın Veysel Eroğlu ve Sayın Millî Eğitim Bakanımız burada. Kendilerine sormak istiyorum: 29 Ocakta Bakanlar Kurulu toplanıp böyle bir karar aldı mı, almadı mı arkadaşlar? Ama bizdeki verilere göre 29’unda Bakanlar Kurulunun toplanmadığı açık ve net. 29’unda Sayın Başbakanın programı:

Saat 11.00’de törende Sayın Başbakan.

Sayın Grup Başkanvekili,13.00’te Cumhurbaşkanıyla görüşme yapıyor.

15.30’da Genelkurmay Başkanıyla görüşme yapıyor.

16.30’da MİT Müsteşarıyla görüşme yapıyor. Büyük bir ihtimal MİT Müsteşarıyla görüşme yaparken adaylığı da mutlaka konuşmuşlardır.

17.00’de de çözüm süreciyle ilgili bir toplantıya katılıyor.

Şimdi, Sayın Bakanlar, siz 29’unda katılmadığınız Bakanlar Kurulunda elden imzayla millî güvenliği zedeleyici noktada BİRLEŞİK METAL-İŞ Sendikamızın grevini erteliyorsunuz.

Şimdi, arkadaşlar, millî güvenliği ilgilendiren bir konuda mutlaka Bakanlar Kurulunun toplanıp karar alması gerekiyor. Millî güvenliği etkileyen nedir? Ülkede savaş mı var; Türkiye Rusya’yla, İran’la, Irak’la, Suriye’yle, Yunanistan’la savaş mı yapıyor, kendi içimizde mi bir savaş var, nedir? Ama bunları gerekçe göstererek grevi erteliyorlar arkadaşlar. Bu antidemokratiktir, bu hukuk dışıdır, bu yasa dışıdır. Bunu bir kez daha burada söylemek istiyorum ve AKP on üç yıllık iktidarı döneminde 13 kez grevi ertelemiştir. Buradan protesto ediyorum.

Nazım Hikmet diyor ki: “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim/ Akarsuyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı/ Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına: Çürüyen diş, dökülen et/ Bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecektir/ Ve elbette ki, sevgilim, elbet/ Dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya/ Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: İşçi tulumuyla bu güzelim memlekette.”

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Bu arada “Marabayım.” dediniz ama ceket hiç öyle demiyor. (Gülüşmeler)

MUSA ÇAM (İzmir) – Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Gündem dışı üçüncü söz, Hükûmetin Şanlıurfa’da yaptığı yatırımlar hakkında söz isteyen Şanlıurfa Milletvekili Sayın Abdulkerim Gök’e aittir.

Buyurunuz Sayın Gök.

 

3.- Şanlıurfa Milletvekili Abdulkerim Gök’ün, Hükûmetin Şanlıurfa ilinde yaptığı yatırımlara ilişkin gündem dışı konuşması

ABDULKERİM GÖK (Şanlıurfa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Şanlıurfa’da hükûmetlerimiz döneminde yapılmış olan yatırımlara ilişkin şahsım adına gündem dışı söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ iktidarları döneminde Şanlıurfa’ya    -rakam yalan söylemez- bütçemizden tam 18 milyar TL yatırım ve destek sağlanmıştır. Birileri bugünlerde Şanlıurfa’ya uğrar durumunda oldular. Onlar bilsinler ki, seçim yaklaştı mı Urfa’ya gidebilirsiniz, Urfalı misafirperverdir, sizi kucaklar ve Urfalı müziğiyle, folkloruyla, kültürüyle sizlere o güzel bir geceyi yaşatır ama Urfalı biliyor, her hafta sonu biz Urfa’dayız. Şanlıurfa milletvekili arkadaşlarımla beraber, AK PARTİ Grubuyla beraber biz Urfa’dayız.

Bu 18 milyar TL nereye gitti? Eğitime gitti, sağlığa gitti, aynı zamanda dünyanın sayılı projelerinden olan Suruç Sulama Tüneli’ne gitti. Bakınız, önümüzdeki günlerde açılışını gerçekleştireceğimiz sağlık alanında 800 yataklı Eyyübiye Devlet Hastanemizi ağustos ayı itibarıyla hizmete koyacağız. Bundan önce ne yapmıştık? 500 yataklı devlet hastanesini devreye koymuştuk. Milletvekilleri olarak, 2011 yılında dört yılda 400 projeyi gerçekleştirmek doğrultusunda bir kitapçık hazırlamıştık. İşte, şu anda, tam 500’e doğru giden bu projeleri,  hamdolsun, gerçekleştirdik. Yetti mi? Hayır, yetmedi. Tam yüz yıl devam eden Ceylanpınar’da tapu sorununu çözdük. Yetti mi? O da yetmedi; yüz yıllık bir sorunu daha beraber çözdük. Bu Meclisteki bütün arkadaşlarımla beraber geçirdik, göçerler sorununu çözdük.

Öte taraftan, bütün ilçelerimizde 1 tane yüzme havuzu, 1 spor kompleksi, 1 kapalı spor salonu, 1 sentetik çim  saha, devlet hastaneleri… Tüm alanlarda yatırımlarımız Şanlıurfa’da tüm hızıyla devam ediyor.

Değerli milletvekilleri, bakınız, 600 yataklı Harran Üniversitesi -devlet hastanesinin dışında- Araştırma ve Uygulama Hastanesini ağustosta devreye koyuyoruz. 1.700 yataklı şehir hastanesinin, inşallah, mart ayında     -sizleri buradan davet ediyorum- beraber temelini atacağız ama bilinsin ki gerek Şanlıurfa merkezde ve gerekse ilçelerde son derece önemli gelişmeler kaydediliyor.

Biraz da eğitim konusuna değineyim. 2013 ve 2014 yılları arasında tam 300 okulun temelini attık, eğitim öğretime açılışlarını gerçekleştirdik. 60 tane okulun şu anda  temeli atılmak üzere çalışmalar yapılıyor. Nereden geldi? Şanlıurfa merkezde derslik başına 65 olan öğrenci sayısını 40’lara, Şanlıurfa’da ilçelerde derslik başına 65 olan öğrenci sayısını 30’lara çektik.  Hamdolsun.

Bunu neyle yaptık?  Bunu, AK PARTİ’nin ak kadrolarının o sevdasıyla Şanlıurfa’ya, doğu ve güneydoğuya vermiş olduğu önemin, sevdanın bir gereği olarak gerçekleştirdik ama biz bunları burada ifade ederken “Mutlaka olumsuz bir şey bulmak istiyor musunuz, mutlaka bir kara yakalamak istiyor musunuz?” anlayışıyla hareket ederseniz o ayrı bir husus ama bilinsin ki bizim daha çok yapacaklarımız var.

Biz, Şanlıurfa’da ve Türkiye'nin birçok ilinde iddialı bir şekilde siyasetimizi gerçekleştiriyoruz. Siyasetimizin adı, hizmet üretme siyasetidir. Siyasetimizin adı, millete tepeden bakma, milleti hor görme siyaseti değildir, “Milletle beraber, halkla beraber, halk için.” anlayışından hareket ettiğimiz için Rabbim bizlere mahcubiyet vermesin diyorum.

Değerli milletvekilleri, elbette ki, dört dörtlük müyüz, her şeyi bitirdik mi? Hayır, böyle bir iddiada olmadığımızın mutlaka ama mutlaka bilinmesini istiyorum. Yani her şey dört dörtlükmüş gibi bir tablonun içerisinde olmadığımı ifade etmek isterim. Zaten “Her şey bitti.” derseniz orada o zaman hayat bitmiştir, sizin siyaset yapma gereğiniz ortadan kalkmıştır. Biz de diyoruz ki, Türkiye'ye ve ülkemize, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusuna ve özellikle de ilim olan Şanlıurfa’ya âdeta yirmi yılda yapılacakları özellikle son dört yılda gerçekleştirdiğimizi ifade etmek isterim. Bu manada emeği geçen siz değerli milletvekili arkadaşlarıma, Parlamentoya, Hükûmetimize, Sayın Bakanımıza, bakanlarımıza -elbette ki, büyük sevdası olan Şanlıurfa’ya- o dönem Başbakanımız olan Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Başbakanımıza ilim adına yürekten teşekkür ediyorum.

Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gök.

60’ıncı maddeye göre söz veriyorum 10 arkadaşıma.

Sayın Bayraktutan, buyurunuz.

 

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Birleşik Haziran Hareketi tarafından “Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Boykottayız” eylemiyle ilgili Artvin’de stant açan öğretmen ve öğrencilerin gözaltına alınmalarına ilişkin açıklaması

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Değerli Başkanım.

Değerli milletvekilleri, Birleşik Haziran Hareketi tarafından 13 Şubatta gerçekleşmesi öngörülen “Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Boykottayız” eylemine ilişkin olarak bugün Artvin’de buna ilişkin stant açan öğretmen ve öğrencilerin bulunduğu stant ne yazık ki güvenlik görevlileri tarafından zor kullanılarak dağıtıldı. 9 Şubatta da aynı şekilde bir olay olmuştu, 9 Şubatta cumhuriyet savcısının vermiş olduğu talimat üzerine bu genç  çocuklar ve öğretmenler tekrar gözaltına alınmıştı.

Önümüzdeki hafta güvenlik paketi Türkiye Büyük Millet Meclisine gelecek, güvenlik paketi gelmeden faşizm ülkeye geldi Değerli Başkanım. Ben buradan Artvin’deki zor kullanmaya ilişkin talimat veren güvenlik görevlilerine sesleniyorum: Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bunun hesabını ve bedelini ödeyeceksiniz, öncelikle bunu ifade etmek istiyorum. O genç çocuklara acımadan gözaltına alan güvenlik görevlilerine de seslenmek istiyorum: Bir gün bu siyasal rüzgâr değişebilir, herkes ayağını ona göre denk alsın. O gençlerin yanında…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yeniçeri…

 

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, olağanüstü yetkiler içeren iç güvenlik yasasının çıkarılmasının bazı görevlilerin aşırı güç kullanması, görevini abartması gibi durumları artıracağına ilişkin açıklaması

ÖZCAN YENİÇERİ (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Yılmaz Koçyılmaz adlı vatandaşımız Ankara’ya aracıyla gelirken trafik polisi tarafından kontrol amacıyla durduruluyor. Aracında kış lastiği ve zincir olmasına rağmen vatandaşın yolculuğuna izin verilmiyor. Bu yüzden çıkan tartışma sonucu şahıs yere yatırılıyor, adam “Yapmayın, ben tansiyon hastasıyım, kelepçelemeyin.” demesine rağmen de kelepçeleniyor. O sırada yaşanan arbede sonucunda vatandaşımız kalp krizi geçiriyor ve ölüyor. Ayrıntılar günlük gazetelerde var.

Son zamanlarda görevini abartmak, aşırı güç kullanmak, durumdan vazife çıkarmak bazı görevlilerin davranışı hâline gelmiştir. AKP’nin yeniden yürürlüğe koyduğu “makul şüphe” kavramı bu tür olayları artırmıştır. Makul şüphenin üstüne bir de olağanüstü yetkiler içeren iç güvenlik yasasının çıkarılması, durumu daha da vahim bir konuma getirecektir. AKP’ye ikazen ve ilanen duyurulur.

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

 

3.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, millî eğitim politikasının, öğrencileri aşarak velilerin de denetimi noktasına geldiğine ilişkin açıklaması

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Millî Eğitim Bakanı buradayken bir konuyu kendisiyle paylaşmak istiyorum. Osmaniye’nin Cansan İlköğretim Okulunda, on beş tatile gitmeden önce bir din dersi öğretmeninin verdiği ödevi, size, kameralar yaklaştırırsa göstermek istiyorum.

Sayın Bakan, din dersi öğretmeni, bu ekte gösterdiğim yazıda görüldüğü gibi, öğrencinin adı soyadının altına diyor ki: “Ailenizde bu on beş tatil süresi içerisinde kaç cüz okundu, salavat çekildi, kaç kez Yasin okundu, kaç İhlas, kaç Fatiha okundu?” Bununla ilgili bir görev veriyor ve bu görevin sonrasında, on beş gün sonra, öğrenciye din dersinden ev ödevi notu veriyor.

Sayın Bakan, dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu: Millî eğitimde getirmiş olduğunuz eğitim politikası, artık öğrencileri aşarak, öğrencilerin velilerinin de denetim noktasına getirmeye çalıştığınız bir noktadadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yılmaz…

 

4.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, görüşmeleri yarım kalan Ceza İnfaz Kurumları Güvenlik Hizmetleri Kanunu Tasarısı’nın çıkarılması ve KPSS mağdurlarının taleplerine cevap verilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle, ben burada hükûmet yetkililerine ve buradaki gündemi belirleyen bütün yetkililere şunu belirtmek istiyorum: Cezaevlerinin dış güvenliğiyle ilgili tasarının görüşülmesi yarıda kaldı ve infaz koruma memurlarının, cezaevi çalışanlarının fiilî hizmet zammı, yani erken emekliliği ve aynı zamanda da özlük haklarıyla ilgili talepleri yarıda kaldı. Önce bu insanlar umutlandırıldılar, daha sonra da bu, Maliye Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı anlaşamıyor diye yarıda bırakıldı. İnfaz koruma memurları, elbette bütün iktidar mensuplarını aradığı gibi bizleri de arıyorlar ve bir an önce bunun görüşülmesini istiyorlar.

Bunun yanında KPSS mağdurlarının çok ciddi bir talepleri var. Haziranda mezun olacaklarını düşünerek taleplerini gerçekleştirmişler, çok da yüksek puan almışlar. Ancak, ne yazık ki atamaların nisana alınması nedeniyle haziran mezunları bundan yararlanamayacak. 2 Sayın Bakana ben buradan çok özel rica ediyorum, çocukların da, gençlerin de burada çok özel…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Doğru…

 

5.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tokat’ta yaşayan emeklilerin sorunlarına ilişkin açıklaması

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Ülkemizin en önemli sorunlarının başında fakirlik ve yoksulluk gelmektedir. Bu konuda da emekliler başta geliyor. Tokat ilinden emekli Mustafa Bilir ve arkadaşları ve birçoğu bizleri telefonla arayarak konuyu Meclis gündemine getirmemizi istiyorlar. AKP iktidarının kendilerine takdir edilen yüzde 2,32’lik zammı kabul etmediklerinin bilinmesi isteniyor. 4 kişilik ailenin açlık sınırı 1.257, yoksulluk sınırı 4.094 liradır. Bu durumda kaç tane memur, SSK ve BAĞ-KUR emeklisi bu kadar maaş alıyor? Yok diyorsak, birçok emeklimiz açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor demektir. Ülkemizde sayıları yüzleri bulan dolaylı ve dolaysız vergiler var. Vergi adaletsizliğinden ve enflasyondan yürekler parçalanıyor. Emekli insanların ve diğer sosyal katmaların sesini herkesin duyması gerekiyor.

Ses duyulmaz ise 7 Haziran seçimlerinde onlar seslerini duyuracaklardır diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Demiröz…

 

6.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’ün, Bursa’nın Değirmenkaya ve Kireçtepe mevkisinde bulunan taş ocağındaki patlamaların Derbent köyünde yapılmakta olan sulama amaçlı göleti tehdit ettiğine ilişkin açıklaması

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Bursa Yenişehir ve İznik ilçeleri sınırlarında Değirmenkaya ve Kireçtepe olarak adlandırılan mevkide kalker ocağı ve kırma eleme tesisi kurulmuştur. Ruhsat verilen kalker ocağı ve kırma eleme tesisinin su havzası üstünde olduğu, civar köylerin içme ve sulama ihtiyaçlarının bu kaynaktan sağlandığı belirtiliyor. Taş ocağı ruhsatı verilen bu bölgede gerçekleştirilecek patlamalar, aynı bölgede yer alan Derbent köyü sınırlarında yapılmakta olan sulama amaçlı göleti de tehdit ediyor. Firmaya verilen işletme ruhsatıyla ilgili hukuki süreç devam ederken, Bakanlık olarak bir inceleme, değerlendirme yapmayı ve tekraren bir tasarrufta bulunmayı düşünür müsünüz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Moroğlu…

7.- İzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu’nun, hak arama eylemlerine yasak koyan valilerle ilgili soruşturma açılması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MUSTAFA MOROĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, öğretmenler ve öğrencilerini her gün okula nasıl gönderdikleri konusunda endişe içinde olan veliler, 13 Şubattan itibaren çağdaş, laik bir eğitim için anayasal güvence altında olan hak arama eylemlerine başlıyorlar. Düşünce ve ifade özgürlüğünün anayasal güvence altına alındığını düşündüğümüz Türkiye’de, maalesef İzmir Valisi bu hak arayışlarını AK PARTİ karşıtı eylemler olduğu gerekçesiyle yasaklama yolunda çabalar ve düşünceler ifade etmektedir. Bulundukları makamın ve yaptıkları görevin bilincinde olmayan ve bütün görevlilerini sanki AK PARTİ Hükûmetine ve AK PARTİ’ye karşı yapılan eylemlere karşı durmak gibi algılayan bu valilere karşı bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Onların görevlerini kötüye kullandıkları konusunda bir soruşturma yapılması için İçişleri Bakanlığını ve gerekli makamları görev…

BAŞKAN – Sayın Havutça…

 

8.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, Balıkesir’in bazı ilçe ve köylerinde yağış nedeniyle elektriklerin kesilmesine ilişkin açıklaması

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sayın Başkan, Sayın Bakan; Balıkesir bu kış ikinci kez kara teslim oldu. Bakın, Balıkesir’e iki damla yağış düşüyor, köylerin elektrikleri kesiliyor ve günlerce sürüyor bu. Şimdi, Sayın Bakan, bakın, bir önceki kar yağışında 300’ün üzerinde köy yolu kapanmıştı. Şu anda da Balıkesir’de salı sabahında başlayan kar yağışıyla ilgili Savaştepe’de 39, Balya’da 6, Gönen’de 5, Sındırgı’da 10, Karesi’de 41, Susurluk’ta 20, İvrindi’de 47, Manyas’ta 7, Havran’da 3, Balya’da 5, Altıeylül’de 29 ve Kepsut’ta 6 olmak üzere toplam 218 kırsal mahallenin yani köyün yolları ulaşıma kapandı. Aynı şekilde, İvrindi’de 16, Savaştepe’de 8, Susurluk’ta 26, Kepsut’ta 8, Karesi’de 13 olmak üzere toplam 71 köyde de elektrik yok. Yani, şimdi, burada, Enerji Bakanlığı… Ki bizim bölgede beyaz et sektörüyle ilgili burada çok ciddi…

BAŞKAN – Sayın Korkmaz…

 

9.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, üniversiteye kayıt için istenen sağlık kurulu raporlarından ücret alınmaması gerektiğine ilişkin açıklaması

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkanım, bir öğrenci arkadaşımız bir mektup gönderdi bana, kendisi Süleyman Demirel Üniversitesinden: “Üniversiteye kayıt için bazı fakültelerin isteyip bazı fakültelerin istemediği sağlık kurulu raporu için benden 200 lira para istediler ve ben de bu 200 lirayı yatırdım. Fakat benden sonra sağlık raporu almak isteyen öğrencilerden bu para alınmadı. Demek ki aynı durumda olan yüzlerce, binlerce öğrenci var.” Kendisi Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliğine başvurduğunda da Türkiye’de uygulamaların farklı olduğunu, Isparta Kamu Hastaneleri Birliği de bu parayı iade etmeyeceğini ifade etmiş. Takdir edersiniz ki bir öğrenci için 200 lira önemli bir para. Bunun özellikle Millî Eğitim Bakanımıza duyurulmasını istiyor öğrenci menfaatlerini koruması açısından. Lütfen, Sağlık Bakanıyla irtibata geçerek binlerce öğrencimizin bu menfaatinin korunması yönünde harekete geçmesini istiyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Öz…

 

10.- Malatya Milletvekili Ömer Faruk Öz’ün, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin 40’ıncı kuruluş yıl dönümününe ilişkin açıklaması

ÖMER FARUK ÖZ (Malatya) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne giden yolda önemli bir dönüm noktası olan Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşunun 40’ıncı kuruluş yıl dönümünü tebrik ediyorum. Bu devlete giderken Kıbrıs Türk halkının onurlu mücadelesi uğruna şehit olan başta Mehmetçiklerimizi, Kıbrıslı mücahitlerimizi ve Kıbrıslı Türk vatandaşlarımızı rahmetle anarken, yine, burada öncülük yapan rahmetli Fazıl Küçük’ü, Rauf Denktaş’ı, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan Hoca’mızı da tekrar rahmetle ve şükranla anıyorum.

Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenada kazanımlarının artırılması noktasında özellikle hükûmetlerimiz döneminde gayretlerimiz aynen devam etmekte. Kıbrıs Türk halkının yaşam kalitesinin artırılması noktasında da, inanıyorum ki, önümüzdeki günlerde daha güzel şeyler olacaktır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Vural…

 

11.- İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın, okul aile birliklerinde çalışanlardan geriye dönük SGK primi istenmesi konusunda düzenleme yapılması gerektiğine ve Kahramanmaraş’ın kurtuluşunun 95’inci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Millî Eğitim Bakanıyla ilgili verdiğimiz gensoru önergesi görüşülecek olmakla birlikte bir konuyu bilgilerine arz etmek istiyorum: Bu okul aile birlikleri. Okul aile birliklerinde çalışanlar, özellikle okullara hizmet amacıyla çalışanlar var; bunlar “özel işletme” kapsamında belli bir teşvikten faydalanıyordu ama SGK, bunları “kamu iş yeri” olarak belirledi ve geriye dönük olarak bunlardan prim tahsil edilmesi için borç çıkartmış, 8-10 milyar. Tabii, 8-10 milyar lira para aynı zamanda öğrenci velilerine yüklenecek. Bu konuda bir kanuni düzenleme yapılması gerekiyor.

Ayrıca, bir de, Kayseri Pınarbaşı Ahmetbeyli İlköğretim Okulu’nun öğretmenle ilgili sıkıntıları olduğunu ifade etti vatandaşlarımız. Bu konuyu da bilgilerinize arz etmek istiyorum.

Bugün 12 Şubat, Kahramanmaraş’ın zafer günü. Bize bu zaferi yaşatanlara, Hakk’ın rahmetine kavuşanlara Allah’tan rahmet, gazilerimize minnet duygularımızı ifade etmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır. Okutup bilgilerinize sunacağım.

 

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Kanada Avam Kamarası Başkanı Andrew Scheer'in vaki davetine icabet etmek üzere 22-26 Şubat 2015 tarihleri arasında Kanada’ya resmî bir ziyarette bulunması Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 3/2/2015 tarihli 50’nci Birleşiminde kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek başkanlığındaki heyeti oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin tezkeresi (3/1697)

9/2/2015

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek başkanlığındaki heyetin, Kanada Avam Kamarası Başkanı Andrew Scheer'in vaki davetine icabet etmek üzere 22-26 Şubat 2015 tarihleri arasında Kanada’ya resmî ziyarette bulunması, TBMM Genel Kurulunun 03/02/2015 tarih ve 50’nci Birleşiminde kabul edilmiştir.

Anılan kanunun 2’nci maddesi uyarınca, heyetimizi oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimler Genel Kurulun bilgisine sunulur.

                                                                               Cemil Çiçek

Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                               Başkanı

1)    Sadık Badak                                 (Antalya)

2)    Ahmet Kenan Tanrıkulu                 (İzmir)

3) Ahmet Tevfik Uzun  (Mersin)

4)    Engin Özkoç                                 (Sakarya)

 

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, ayrı ayrı okutuyorum:

 

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Bursa Milletvekili Kemal Ekinci ve 29 milletvekilinin, sanayi amaçlı kullanılmak üzere tarım dışı ilan edilen tarım arazilerinin durumunun araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1203)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Plansız kentleşmeyle birlikte plansız sanayileşme de ülkemizin temel sorunları arasında yer almaktadır. İzlenen sanayi politikası sebebiyle ülkemiz sanayi tesislerinin Marmara Bölgesi’nde yoğunlaşması, çarpık kentleşmenin yanı sıra, verimli, ekilebilir tarım alanlarını da âdeta yok etmiştir.

Özel sektörün pazara ve ulaşım yollarına yakın alanları tercih etmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, olur olmaz alanlarda kamu yararı gözetilmeksizin yasaları âdeta arkadan dolanarak tarlaları arsaya çevirmek suretiyle sanayi kuruluşlarına birinci sınıf tarım arazilerini tahsis etmek, kamu adına görev yapan kurum ve kurulların görevleri olmamalıdır.

Sanayi yatırımlarına arsa tahsis etmek, istihdamı teşvik etmek, ülke ekonomisine katkı vermek, şüphesiz ki başta hükûmetler olmak üzere tüm kamu kurumlarının görevleri arasındadır.

Ancak bu kurumların, ülke topraklarını korumak, tarımsal alanları geliştirmek gibi de temel görevleri vardır.

Sakarya ili, arazi yapısı itibarıyla tarıma elverişli bir ilimizdir. Mevcut arazinin yüzde 50’si tarım alanı, yüzde 42’si orman ve fundalık alanı yüzde 6’sı tarım dışı alan, yüzde 2’si ise çayır ve meradan oluşmaktadır.

Erenler ilçesi de bu ortalamaları yansıtmaktadır. İlçe, D-100 devlet yolu ve Anadolu Otoyolu’na yakın mesafededir. Erenler ilçesi, esas itibarıyla 2008’de kurulmuş bir ilçemizdir.

2008 yılında Erenler Belediyesine mahalle olarak bağlanan Bekirpaşa Belde Belediyesi, 2003 yılında yapmış olduğu mevzi imar planı çalışmaları doğrultusunda, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Üretim Genel Müdürlüğünden, Kamışlı ve Reşitpaşa köyleri tarım arazilerini de kapsayacak şekilde, söz konusu bölgenin sanayi amaçlı ilave imar planı yapılmak üzere tarım dışı kullanılmasını talep etmiş ve bu Bakanlıkça 17/12/2002 tarih ve TAD/250 11 11 12-2416-018777 sayılı yazı ile uygun görülmüştür.

İlgili belediye 05/02/2003 tarih ve 01 no.lu Belediye Meclisi Kararı ile mevzi imar planını onaylamıştır.

Plan onaylanmasını müteakip  bahse konu bölgede Türk-Hollanda şirketlerine ait ortak traktör fabrikası kurulmak üzere arazi tahsisi yapılmıştır.

Birinci sınıf tarım arazisi olan bu bölge, hangi uzmanların oluşturduğu belli olmayan kurullarca tarım arazisi dışına çıkarılmıştır? Açıklanmalıdır.

5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Yasası’nın kabulünden önce belediyece mevzi imar planı onaylandığından söz konusu arazi kapsam dışında tutulmuştur. Kamu yararı gözetilmemiştir. Âdeta örtülü af niteliği taşımaktadır. İşlem denetimden kaçırılmıştır.

Bugün mahalleye dönüşen belediyenin hangi gerekçelerle mevzi imar planı yaparak mücavir alanı genişlettiği, sanayi arsaları üretmeye ihtiyaç duyduğu, bunu neden tarım alanlarını yok ederek yaptığı açıklanmaya muhtaçtır.

Sanayi arsası üretilen bölgede taşınmazların kimlere ait olduğu, karar mercilerindeki kişi ya da kişilerle yakınlıkları araştırılmalıdır.

Bölgede oluşacak sanayi tesislerinin tarımsal alanlara etkileri hususunda bilimsel veriler göz önünde bulundurulmuş mudur? Bu hususta oluşan rapor, belge, bilgi ve dokümanlar açıklanmalıdır.

Dışa bağımlılığın her gün biraz daha artış gösterdiği tarımsal üretimde ülkemizin verimli arazilerinin herhangi bir sebeple heba edilmesine kayıtsız kalmamız düşünülemez.

Bu sebeple Sakarya ili Erenler ilçesi (eski Bekirpaşa Belediyesi) Kamışlı ve Reşitbey köylerinin birinci sınıf tarım arazileri hangi gerekçe ile sanayi amaçlı kullanılmak üzere tarım dışı alan olarak ilan edildi? Söz konusu alan özelinde, ülkemizde yapılan benzer uygulamalara da örnek teşkil etmesi açısından Anayasa’nın 98’inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddesine göre Meclis araştırması açılması konusunda gereğini arz ederim. 

1) Kemal Ekinci                                                        (Bursa)

2) Turhan Tayan                                                       (Bursa)

3) Mahmut Tanal                                                      (İstanbul)

4) Yıldıray Sapan                                                      (Antalya)

5) Osman Kaptan                                                      (Antalya)

6) Ali Haydar Öner                                                    (Isparta)

7) Arif Bulut                                                             (Antalya)

8) Mehmet Şeker                                                      (Gaziantep)

9) Ali Rıza Öztürk                                                     (Mersin)

10) Recep Gürkan                                                     (Edirne)

11) Sakine Öz                                                          (Manisa)

12) Mustafa Serdar Soydan                                       (Çanakkale)

13) Sena Kaleli                                                        (Bursa)

14) Candan Yüceer                                                   (Tekirdağ)

15) Mehmet Hilal Kaplan                                           (Kocaeli)

16) Haydar Akar                                                                     (Kocaeli)

17) İdris Yıldız                                                                        (Ordu)

18) Kazım Kurt                                                                       (Eskişehir)

19) Osman Aydın                                                                   (Aydın)

20) Mehmet Ali Susam                                                          (İzmir)

21) Vahap Seçer                                                                    (Mersin)

22) Turgut Dibek                                                                    (Kırklareli)

23) Ümit Özgümüş                                                                 (Adana)

24) Kamer Genç                                                                     (Tunceli)

25) Celal Dinçer                                                                    (İstanbul)

26) İlhan Demiröz                                                                  (Bursa)

27) Selahattin Karaahmetoğlu                                               (Giresun)

28) Gürkut Acar                                                                      (Antalya)

29) Mehmet Siyam Kesimoğlu                                               (Kırklareli)

30) Namık Havutça                                                                (Balıkesir)

 

2.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve 24 milletvekilinin, Erzincan’da özellikle 1992’den sonra yapılan binaların depreme dayanıklı olup olmadıklarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1204)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Erzincan'da yeni yapılan, özellikle 1992'den sonra yapılan binaların sağlam olduğu düşünüldüğü için dayanıklı olup olmadıkları incelenmemektedir. Biliyoruz ki depremlerde can ve mal kaybı binaların sağlam olmaması nedeniyle yaşanmaktadır. “Deprem öldürmez, binalar öldürür.” söylemi de çok doğru bir söylemdir.

Son yıllarda Erzincan'da yapılan binaların çok sağlam olduğu yönündeki yaygın olan kanı, geçtiğimiz günlerde yaşanan bazı olaylarla sarsılmıştır. Son yıllarda yapılan binaların özellikle devlet eliyle ve bağımsız bir ekiple incelemeye alınması gerekiyor. Şahıslara ve belediyelere bırakılması doğru ve güvenli sonuç vermeyecektir. Bundan dolayı bir araştırma ekibinin kurulmasıyla olabilecek can ve mal kayıpları önlenecektir. İleride olası bir depremde Erzincan'ımızın aynı acıları tekrar yaşamaması için gerekli önlemlerin alması amacıyla Anayasa’nın 98'inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Muharrem Işık                                                                    (Erzincan)

2) Ali Demirçalı                                                                      (Adana)

3) Mehmet Ali Ediboğlu                                                         (Hatay)

4) Ali Serindağ                                                                       (Gaziantep)

5) Mustafa Serdar Soydan                                                     (Çanakkale)

6) Hurşit Güneş                                                                      (Kocaeli)

7) Hülya Güven                                                                      (İzmir)

8) Ahmet İhsan Kalkavan                                                       (Samsun)

9) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                                  (İstanbul)

10) Veli Ağbaba                                                                     (Malatya)

11) Ali Rıza Öztürk                                                                 (Mersin)

12) Haluk Eyidoğan                                                               (İstanbul)

13) Namık Havutça                                                                (Balıkesir)

14) Osman Aydın                                                                   (Aydın)

15) Hasan Ören                                                                     (Manisa)

16) Selahattin Karaahmetoğlu                                               (Giresun)

17) Mahmut Tanal                                                                  (İstanbul)

18) Ali Sarıbaş                                                                       (Çanakkale)

19) Kamer Genç                                                                     (Tunceli)

20) Gürkut Acar                                                                      (Antalya)

21) Recep Gürkan                                                                  (Edirne)

22) Kadir Gökmen Öğüt                                                         (İstanbul)

23) Mehmet Şeker                                                                 (Gaziantep)

24) Ahmet Toptaş                                                                  (Afyonkarahisar)

25) Ramazan Kerim Özkan                                                    (Burdur)

Gerekçe:

Erzincan, birinci derecede deprem kuşağında olan bir ilimizdir. Hatta Türkiye'deki depremlere bakıldığında en kötü sonuçlara sebep olan depremler Erzincan'da olmaktadır. 1939 depreminde Erzincan yerle bir olduğu hâlde ders alınmamış ki 1992 depreminde de Erzincan bir kez daha yerle bir olmuş, can ve mal kaybı yaşanmış ve binlerce insan Erzincan'ı terk etmiştir. Doğunun en güzel şehri olan Erzincan'da ne yazık ki depremden dolayı istenen sosyal ve ekonomik gelişmeler olmamıştır. Bunda gelen iktidarların yatırım yapmamalarının payı kadar depremlerin de rolü büyüktür. 1992 depreminden sonra Erzincan'da yeni bir yapılanmaya gidilmiş olup daha sağlam binalar yapılmaya çalışılmıştır. Özellikle çok katlı bina yapımına izin verilmemiş ve depreme dayanıklı sağlam binaların yapımına özen gösterilmiştir. Fakat son günlerde yaşanan olaylar nedeniyle acaba bu konuda halk ve bizler kandırıldık mı diye düşünmeye başladık.

Binalarda en önemli sağlamlık göstergesi kullanılan demirin ve betonun kalitesidir. Son günlerde Erzincan'da kullanılan betonların kalitesinin düşük olduğu yönünde söylemler vardır. Bu konuyla ilgili olarak Rekabet Kurumunun 10/10/2012 tarihinde Erzincan ilinde faaliyet gösteren hazır beton üreticilerinin aralarında anlaşmak suretiyle kurdukları ortak şirket vasıtasıyla satışlarını gerçekleştirdikleri beton fiyatlarına maliyet artışlarıyla açıklanmayacak oranda zam yaptıkları, fiyat artışlarına karşılık beton kalitesinde düşüş yaşandığı iddialarını içeren şikâyet başvuruları üzerine başlatılan ön araştırma Rekabet Kurulunca karara bağlanmıştır.

Ön araştırmada elde edilen bilgi, belge ve yapılan tespitleri 10/10/2012 tarihli toplantısında müzakere eden Kurul, bulguları ciddi ve yeterli bularak 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un 41’inci maddesi uyarınca,

Erzincan Teknik Hazır beton İnş. Taah. Nakl. Mad. İth. İhr. San. ve Tic. Ltd. Şti.

Koru Gayrimenkul Yatırım İnşaat AŞ.

Öz Çakıroğlu İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti.

İşbirlik Hafriyat İnş. Taah. Tic. ve San. Ltd. Şti.

Betaşcan inşaat Mad. Petrol Oto ve Nak. San. Tic. Paz. Ltd. Şti.

İlkadım Beton Maden Petrol ve Nak. San. Tic. Paz. Ltd. Şti.

Haklarında soruşturma açılmasına karar vermiştir.

Bilindiği üzere, 4054 sayılı Kanun'un 4’üncü maddesi, teşebbüsler arasındaki rekabeti sınırlayıcı anlaşmaları ve uyumlu eylemleri yasaklamaktadır. Rekabet Kurumu, yukarıda adı geçen ve Erzincan il merkezinde hazır beton üretimi ve/veya satışında faaliyet gösteren 6 teşebbüsün ortak satış bayileri oluşturmak, fiyat, miktar, ödeme bilgileri vb. rekabete duyarlı bilgileri ve müşterileri paylaşmak, sunulan betonun kalitesini düşürmek, fiyat ve ödeme koşullarını birlikte belirlemek suretiyle “4054 sayılı Kanun'un 4’üncü maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla soruşturma başlatıldı.” şeklinde açıklama yaparak soruşturma açılmasına karar vermiştir. Bu karara bakarak ve Erzincan gerçekleri göz önüne alınarak şu ana kadar yapılan binaların depreme ne kadar dayanıklı olduğu araştırılmalıdır. Araştırma yapılırken bu firmaların sahiplerinin de kimler olduğu ve iktidar partisiyle aktif ya da pasif (direkt ya da dolaylı ) bir ilişkisinin olup olmadığı da araştırılmalıdır. Araştırmanın sağlıklı olabilmesi için Erzincan'ın deprem gerçeği göz önüne alınarak bağımsız üniversitelerden deprem konusunda uzman kişilerin katılımı ile bir heyet oluşturulması ve araştırmanın bu heyet tarafından yapılması gerekir.

Bu firmaların ortak şirket kurarak beton fiyatlarında tekelleşmeye gitmeleriyle vatandaşlar büyük zararlar görmüştür. Ayrıca, alınan betonlarda istenen kalitenin dışında betonlar satılmış ise vatandaşlar bir de bu anlamda zarar görmüş olacaktır.

 

3.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve 21 milletvekilinin, 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüyle ilgili iddiaların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1205)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1993 yılı Nisan ayında on iki günlük yurt dışı gezisine çıkmış, gezinin ardından 17 Nisan 1993 tarihinde vefat etmiştir. Turgut Özal'ın vefatı Türkiye'nin yakın tarihinde hâlâ aydınlatılmayı bekleyen önemli olaylardan biridir. Vefatının üzerinden on dokuz yıl geçmesine rağmen, değişik tarihlerde Özal’ın bir suikasta kurban gittiği, zehirlenerek öldürüldüğü iddiaları kamuoyunda tartışılmış, hâlâ da tartışılmaktadır.

İddialar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürülen soruşturma ile yeni bir boyut kazanmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla mezarından çıkarılarak otopsi yapılan 8’inci Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın ölümüyle ilişkili adli süreçte önemli bulgulara ulaşıldığı belirtilmektedir. Basın yayın kuruluşlarında Adli Tıp Kurumunun otopsi raporuna dayanılarak verilen haberlerde Özal’dan alınan örnekler üzerindeki toksikolojik inceleme sırasında fazla miktarda zehir bulgusunun tespit edildiği belirtilmektedir. Yapılan incelemelerde zehrin mezar bölgesinden geçme ihtimalleri de incelenmiş, yapılan toprak analizlerinde Özal'ın anıt mezardan alınan kabir toprağında herhangi bir zehir bulgusuna rastlanmadığı belirtilmektedir.

Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan incelemeler ve kamuoyuna aktarılan bilgiler ışığında 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirlendiği iddiaları gerçeklik kazanmaktadır. Özal’ın tarım ilaçları ve ağır metaller gibi vücuda dışarıdan verilen maddeler nedeniyle zehirlenmiş olabileceği dillendirilmektedir.

Özal’ın ailesi, 1993 tarihinden bu yana şüphelerini dile getiren çeşitli örnekler vererek Özal’ın öldürüldüğünü iddia etmektedir ancak aradan on dokuz yıl geçtikten sonra zehirlenme iddiaları dikkate alınarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından incelenmiştir. On dokuz yıllık süre içerisinde çeşitli kesimler tarafından ortaya konulan çok ciddi iddiaların yeterince araştırılmaması, yetkililerin konunun üzerine gitmemesi kamuoyu tarafından sürekli eleştirilmiştir.

8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın hangi nedenlerle zehirlenmiş olabileceği hâlâ bilinmemektedir. Özal ailesinin, Özal'ın 2000 yılında yakınlarına verilmek üzere yazdığı beş mektubun beşinin birden kaybolması, 18 Haziran 1988 günü Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapılan ANAP kongresinde Özal’a gerçekleştirilen suikastta Kartal Demirağ'ın salonda yalnız olmayıp ikinci bir kişinin ona yardım ettiği ve Demirağ'ın arkasında gizli güçlerin olduğunu dile getirmeleri, Özal’dan alınan kan örnekleri ve 8 sayfalık tahlil raporunun kaybolduğu söylemleri zehirlenme ile ilgili ciddi şüpheleri beraberinde getirmektedir.

8’inci Cumhurbaşkanı Özal'ın vefatının ardından, bu kadar ciddi iddialar olmasına, ailesi ve yakın çevresinin ölümü şüpheli bulduklarına dair söylemlerine rağmen, on dokuz yıldır görevini yapmayan, Özal ailesinin iddialarını incelemeyen ve ölüm olayının tam olarak aydınlatılmasını sağlamayan yetkililerin belirlenmesi ve gerekli işlemlerin yapılması beklenmektedir.

Adli Tıp Kurumu Turgut Özal'ın ölümünü aydınlatmak amacıyla otopsi raporunu bir an önce kamuoyuna açıklamalı, zehirlenmenin en önemli bulgusu olan saç örnekleri incelenmeli, Turgut Özal'a gerçekleştirilen suikastın dosyası da tekrar açılmalı, konu tüm ayrıntıları ile ele alınıp ciddi bir sorgulama ile kamuoyuna açıklanmalıdır.

Yukarıda açıklanan sebeplerle, Malatya'nın yetiştirdiği önemli siyaset adamlarından 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümüyle ilgili iddiaların tüm yönleri ile değerlendirilmesi, ölümündeki ihmallerin ve sorumluların tespit edilmesi amacıyla, Anayasa'nın 98'inci maddesi, İç Tüzük’ün 104’üncü ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1) Veli Ağbaba                                       (Malatya)

2) Ali Demirçalı                                     (Adana)

3) Mehmet Ali Ediboğlu                          (Hatay)

4) Ali Serindağ                                      (Gaziantep)

5) Mustafa Serdar Soydan                      (Çanakkale)

6) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                   (İstanbul)

7) Ahmet İhsan Kalkavan                        (Samsun)

8) Ali Rıza Öztürk                                   (Mersin)

9) Hülya Güven                                      (İzmir)

10) Osman Aydın                                   (Aydın)

11) Hasan Ören                                     (Manisa)

12) Ali Sarıbaş                                      (Çanakkale)

13) Haluk Eyidoğan                                (İstanbul)

14) Namık Havutça                                 (Balıkesir)

15) Selahattin Karaahmetoğlu                (Giresun)

16) Mahmut Tanal                                  (İstanbul)

17) Gürkut Acar                                     (Antalya)

18) Recep Gürkan                                  (Edirne)

19) Kadir Gökmen Öğüt                          (İstanbul)

20) Mehmet Şeker                                  (Gaziantep)

21) Ahmet Toptaş                                   (Afyonkarahisar)

22) Ramazan Kerim Özkan                      (Burdur)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler, gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz.

Bu kısımda yer alan Ankara Milletvekili Zühal Topcu ve 25 milletvekilinin; millî eğitimle ilgili sorunlara çözüm bulamadığı ve sorunların daha kötüye gitmesine sebep olduğu iddiasıyla Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin (11/44) esas numaralı Gensoru Önergesi’nin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelere başlıyoruz.

 

 

VI.- GENSORU

A) Ön Görüşmeler

1.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu ve 25 milletvekilinin; milli eğitimle ilgili sorunlara çözüm bulamadığı ve sorunların daha kötüye gitmesine sebep olduğu iddiasıyla Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/44)

BAŞKAN – Hükûmet? Yerinde.

Önerge bastırılıp 7 Şubat 2015 tarihinde dağıtılmış ve Genel Kurulun 10 Şubat 2015 tarihli 53’üncü Birleşiminde okunarak bilgiye sunulmuştur.

Sayın milletvekilleri, Anayasa’nın 99’uncu maddesine göre, bu görüşmede önerge sahiplerinden bir üyeye, siyasi parti grupları adına birer milletvekiline ve Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakana söz verilecektir.

Konuşma süreleri, önerge sahibi için on dakika, gruplar ve Hükûmet için yirmişer dakikadır.

Şimdi, söz alan sayın üyelerin tümünün ismini okuyorum:

Önerge sahibi, Balıkesir Milletvekili Sayın Ahmet Duran Bulut; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın Zühal Topcu; Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Ağrı Milletvekili Sayın Halil Aksoy; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Fatma Nur Serter; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Amasya Milletvekili Sayın Avni Erdemir; Hükûmet adına Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı.

İlk söz, önerge sahibi olarak Balıkesir Milletvekili Sayın Ahmet Duran Bulut’a aittir.

Buyurunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı hakkında vermiş olduğumuz gensoru üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, devlet, Anayasa ve kanunlarla yönetilir. Devlette keyfîlik olmaz, yapan, hem devlete hem millete hem de kendine zarar vermiş olur. Görüşmekte olduğumuz Sayın Bakanın başında bulunduğu Bakanlık, Millî Eğitim Bakanlığı, çok önemli görevleri bulunan, hataları asırlar sonra ortaya çıkan bir Bakanlık, 1739 sayılı Kanun’la yönetilen bir Bakanlık. Türk millî eğitiminin genel amaçları yani Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk’ün tarif ettiği milliyetçiliğe bağlı, Türk milletinin millî, ahlaki, insani, manevi, kültürel değerlerini benimseyen, koruyan, geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş  yurttaşlar olarak yetiştirmek.

Değerli milletvekilleri, şüphesiz, Millî Eğitim Temel Kanunu’nun ilgili maddeleri, ilahî maddeler değildir ancak bu hükümler, köklü bir geçmişimizin, zengin bir tarihimizin, eşsiz bir tecrübenin sonucunda damıtılarak oluşmuştur. Dolayısıyla, her gelenin keyfine göre değiştirilemez, yok sayılamaz, gereği savsaklanamaz. Bu ülkede kanunlar karşısında hiçbir vatandaşa, hiçbir şahsa, zümreye, aileye, cinsiyete, dine, mezhebe ayrıcalık gösterilemez. Her vatandaş eşit yurttaştır bu ülkede. Eğitim, herkesin hakkıdır. Bu hak, hiçbir şekilde engellenemez.

Değerli milletvekilleri, hepimizin içinden geldiği eğitim sistemini uygulayıcıların beceriksizliği ve başarısızlığı karşısında tenkit kolay bir yoldur. Millî eğitimin amaçları ortak paydamızdır. Bu hedeflere ulaşmak, programlarla, müfredatla, önemli gün ve haftalarla mümkündür. Bu programları uygulayacak öğretmenlerin yetiştirilmesi, eğitim yöneticilerinin yetiştirilmesiyle mümkündür.

Türkiye’de eğitimin, amaçlarına uygun yapıldığını kimse iddia edemez, gerçek ortada. Öğrencilerimizi millî kültürden, millî değerlerimizden uzaklaştırıyorsunuz. 19 Mayıs Bayramı, emperyalizme başkaldırış, vatan işgaline karşı koyuştur. Neden bu bayramı amacına uygun kutlamıyorsunuz, temsilî hâle getiriyorsunuz? 23 Nisan, millî egemenlik kavramının pekiştirilmesidir. 30 Ağustos, Zafer Bayramı’dır. Ellerde bayrak bütün halkın, Türk milletinin coşkuyla kutladığı bir bayramdır. 29 Ekim, kanla, irfanla kurduğumuz bir cumhuriyetin büyük bir coşkuyla kutlanmasıdır.

Bunlar bir ritüel hâline getiriliyor. Okullarda -her okul değil- okulun kendi içerisinde küçük bir tören, ilde veya ilçede tek bir okulun gösterdiği bir müsamere şeklinde, coşkudan uzak, eğitimden uzak bir hâle getiriliyor. Neden bunları tıraşladık, bunları neden kuşa çevirdiniz Sayın Bakan? Her Türk çocuğu, bu vatanın neye mal olduğunu bilirse, düşmanına karşı müdafaa gücü artar. Her Türk çocuğu, Mustafa Kemal’i öğrenirse, ondaki yüksek vatan aşkını, liderlik ve kahramanlığını bilirse, Türk milletine mensubiyet duygusu artar. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözlerinden, “Türkiye Cumhuriyeti” ibarelerinden nedir sizin rahatsızlığınız? Tabelalardan ya çıkardınız ya da yazıların bir yerine sakladınız. Türkiye Cumhuriyeti’ni, “Ne mutlu Türküm diyene!” yazılarını fırsat bulduğunuz yerlerden kaldırıyorsunuz, toplumsal bir tepki olursa tekrar yerine koyuyorsunuz.

Balıkesir’de Millî Kuvvetler Caddesi’nde böyle bir yazı vardı, Büyükşehir Belediyesi kaldırdı, Balıkesir ayağa kalktı. Kuvayımilliye şehri, Türklüğüyle gurur duyan bir il. Nasıl kaldırılır, neden kaldırılır, anlamış değilim! Sonra bir başka yere koydular. “Ne mutlu Türküm diyene!” sözlerinden, ibarelerinden rahatsız olmamak gerekir.

Bu davranışlarınızla, Sayın Bakan, IŞİD’e sempatizan, bölücü terör örgütlerine özenen, katılan gençler yetiştiriyorsunuz, katılmalarına sebep oluyorsunuz. Eğitim sistemleriyle oynuyorsunuz. Zamanın Başbakanı, “Yapın.” dediği için, hiç düşünmeden, tartışmadan, “Acaba doğru mu, değil mi?” demeden 4+4+4 sistemini getirdiniz. Her getirdiğiniz sistemin eğitime geri dönüşünün hesabını yapıyor musunuz, ne getirdiğinin, ne götürdüğünün hesabını biliyor musunuz? Aynı partiden farklı bakanların ayrı ayrı getirdiğini bir sonraki bakan geliyor, ortadan kaldırıyor.

Ortada bir gerçek var: Millî Eğitim Bakanlığı, millî eğitimin temel amaçlarını yerine getirmekten çok uzak. Sistem kargaşası içerisinde bunalmış, bilimde başarısız, sporda başarısız, sanatta başarısız bir nesil sizin eseriniz.

Kendi kendinizi aldatıyorsunuz, tabii, milleti de. Kralın çıplak olduğunu hiçbiriniz söyleyemiyorsunuz. Türk çocuklarına kötü örnek oluyorsunuz. Haksızlık karşısında susuyorsunuz. Para sıfırlamacılarına, İranlı uşağın önüne yatanlara, ayakkabı kutularına, takılan kol saatlerine... Karşınızdaki Türk gençliğine hesap veremiyorsunuz ama Türk milleti, Türk gençliği, inşallah, 7 Haziranda size “Saat kaç?” diye soracak.

Öğrenciler verdiğiniz eğitimi sevmiyorlar, “Tatil olsa da okula gitmesek.” diyorlar çünkü verilen eğitimin öğrencilere faydası yok. OECD araştırmalarında, raporlarında eğitimde 64 ülke içerisinde 42’nci sırada oluşumuz çok üzücü, acı. Aileler perişan, sorunlu ve başarısız, veliler çaresiz.

ÖSYM’de 1 milyon 200 bin öğrenci sınava giriyor. Bunların içerisinde 900 bin öğrenci, fen bilgisinden sıfır alıyor; 420 bin öğrenci matematikten sıfır alıyor. Ne olacak bunlar? Nereye götürüyorsunuz bu Millî Eğitim Bakanlığını Sayın Bakan? Öğrenciniz okulu sevmez, öğretmen sizi sevmez. Bakanlık personeliniz arasında lütfen, bir anket yaptırın, sonucu da kimseye açıklamayın; size yol gösterecek o sonuç, bunu bilin.

Sayın Bakan ve değerli milletvekilleri; Bakanlıkta bir sürü genel müdürlük vekâleten yönetiliyor. Türkiye’de bakanlığın temsilciliği olan millî eğitim müdürlüklerinin çoğu vekâleten yürütülüyor. Ben, Sayın Bakana soruyorum: Siz “Bakanlığın başı benim.” diyebiliyor musunuz? Size dilek ve temennilerini, sorunlarını anlatanlara yanınızda oturan müsteşar sizden izin almadan “Bunları bizzat Başbakanla görüşeceğim.” dedi mi? Size rağmen eğer böyle bir davranış sergilemişse Cengiz Han’ı size hatırlatırım: “Benim başımın emrine eğer ayaklarım uymazsa, o ayakları keser, atarım.” Sizi ben severim Sayın Bakanım, sayarım da, aynı Komisyonda çalıştık. Ancak, sizin personeliniz değil sadece, Hükûmet bizzat, sizi başarısız kılmaya çalışıyor; sizi atlıyor, memurlarınızla Millî Eğitim Bakanlığını yönetmeye kalkıyor. Buna dur demelisiniz veyahut da onurlu bir tavır ortaya koymalısınız.

Eğitimdeki bu başarısızlık, millette, gelecekte vahim sonuçlar doğuracaktır. Bu sistem değişiklikleriyle sürekli olarak devam eden bu yapı, Türk gençliğinde ve eğitim sisteminde derin yaralar açacaktır. Siz, Kandil’le, ampulle bu işlerin çözüleceğini sanıyorsunuz. Merak etmeyin, 7 Haziran gelmekte. Öyle bir güneş doğacak ki Kandil’in de, ampulün de gözleri kapanacak, Türk milletine yeni bir aydınlık yol açacak, millet yeniden bu sorunlardan kurtulacak. Millî eğitimin sorunlarını çözmek, atanamayan öğretmenlerin derdini ifade etmek ve bu büyük yükü ortadan kaldırmak için milletin Türk milletine ihtiyacı var, Türk milletinin Milliyetçi Harekete ihtiyacı var.

Sayın Bakanın durumunu gözden geçirmesini ve değerli milletvekillerinin bu önergemizi kabul etmesini diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ederim Sayın Bulut.

Gruplar adına ilk söz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın Zühal Topcu’ya aittir.

Buyurunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisinin Millî Eğitim Bakanı hakkında verdiği gensoru üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, ben birkaç gün önce basına yansıyan, gerçekten trajikomik bir haberle konuşmaya başlamak istiyorum. Burada Denizli Valisinin yaptığı bir açıklama vardı. Okulların ihtiyaçlarını karşılamak için okulların ismini sattığına yönelik, bir hayırsevere satıldığına yönelik bir haberdi. Bu haber aslında, Millî Eğitim Bakanlığının ne hâle geldiğinin, ne kadar aciz bir durumda olduğunun da göstergesidir. “Yeni Türkiye” denilen, 2023’te 10’uncu büyük ekonomi olması beklenen Türkiye bu mu acaba? Gerekçe olarak da sunulan, okulların ihtiyaçlarının karşılanması. Aslında bu ayıp, bu ülkenin okullarının düştüğü bu ayıp AKP’ye yeter diye ifade edebiliriz. Nerede eğitime o yüksek bütçeyi ayırdık diye övünenler? Nerede “Aslında en yüksek bütçeyi verdik.” diyen çığırtkanlar? Burada bu rezalete bir  son verilmesini istiyoruz.

Özellikle 2002 ve 2015 yılları arasında tek partinin hâkim olduğu süreçte 5 bakan, 6 müsteşar değişti, bunun yanında birçok da bürokrat değişti aslında. Bu kadar  sık değişen bakan ve bürokratları dikkate aldığımızda acaba eğitim kalitesi de değişti mi diye baktığımızda, gerçekten eğitim kalitesi değişti ama hangi yönde değişti? Aşağı yönlü değişime uğradı çünkü eğitim şu anda kontrolden çıkmış durumda çünkü bu bakan değişikliklerinin, bu bürokrat değişikliklerinin gerçekten hiçbir akli gerekçesi yok, bu politika değişikliklerinde hiçbir mazeret beyan edecek durumda değil şu andaki AKP.

Eğitimde büyük reformlar yapan, işte birkaç gündür basında yer alan Finlandiya örneği var, 800 bin öğrencisiyle dünyada ilk sıralamada. “Fakat o çok küçük bir ülke.” denebilir ama bunun yanında Amerika’yı, Japonya’yı, Çin’i, birçok ülkeyi, Almanya’yı örnek olarak verebiliriz, nüfusları bizden fazla olmasına rağmen eğitim alanında gösterdikleri başarıları dikkate alınabilir.

2013-2014 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı  özellikle “Okul çeşitlerini azaltıyorum.” diye yüz altmış altı yıllık, öğretmen yetiştiren okulları da kapattı. Gerçekten bu, 851 bin öğretmenin olduğu, neredeyse 24 milyon öğrencisiyle beraber inanın üçte 1 nüfusa karşılık gelen böyle bir yapının ne hâle getirildiğinin de göstergesidir. Eğitim sistemiyle bu kadar çok oynanır mı? Sayın Bakan, özellikle sormak istiyoruz:

Ve eğitimi eğiticilere, öğretmenlere emanet etmediğiniz bir Bakanlıktasınız. Müsteşarlar… Eğitimle ilgisi yok, eğitim alanıyla. Getirdiğiniz bürokratlara bakıldığında aynı durumda. Yani “Bu bakan çözmezse nasıl olsa başka bakan gelir.” diye, böyle bir yapı devam ediyor.

Sayın Bakan, özellikle öğretmen alımlarındaki politikalarınıza baktığımızda inanın neye hizmet ettiğinizi hâlâ anlamış değiliz çünkü öğretmen alımlarına bakıldığında artık bunun siyasete alet edildiğini ve seçim zamanlarının klasiği hâline geldiğini de görebiliyoruz. Yeni 15 bin öğretmen ataması yapıldı ama şu anda ihtiyacın 90 bin olduğu bildiriliyor. Ama özellikle 350 bin atama bekleyen öğretmen adayımız var. Buna göre yeniden bu politikaların oluşturulması lazım ve AKP’nin seçim ihtiraslarına bu gençlerin alet edilmemesi lazım.

Yeni atanan öğretmen adaylarının da çilesi atamayla bitmiyor hiçbir zaman çünkü 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 43’üncü maddesi sekiz ay içerisinde üç kere değişti. Özellikle vurgulamak istiyoruz, üç kere değişti çünkü burada, bu sınavlar acaba Millî Eğitim Bakanlığı tarafından mı yapılsın, ÖSYM tarafından mı yapılsın, “ve/veya” diye -ne oldu- değişiklikler yapıldı. Ardından bu sınavlar yazılı mı yapılsın, sözlü mü, yoksa yazılı sözlü beraber mi yapılsın diye tekrar “ve/veya” çalışmalarıyla değiştirildi ve bu şekilde üç kere değişikliğe uğradı.

Yine, bu sizin iktidarınızda uygulanacağı söylenen bir performans değerlendirme sistemini getiriyorsunuz. Kim ölçecek bu performansı, nasıl ölçecek? Malum sendika üyeliği aranacak mı bu performans ölçümlerinde? Kart hamili yakınımdır denecek mi? Burada onlar aranacak mı? Kriterler ne, performans kriterleri ne? Hiçbir şey belli değil. Akşam yatıyorsunuz, sabah kalktığınızda “Aklımıza bir fikir geldi.” deyip ondan sonra yeni şeyleri açıklıyorsunuz, ondan  sonra da “Pardon, biz hata yaptık.” deyip geri dönüyorsunuz. Ne olacak bu gençliğin hâli? Ne olacak bu kadar stres yükünü kaldıramayan ailelerin hâli? Acaba bu performansı kimler ölçecek? İl millî eğitim müdürleri mi, ilçe millî eğitim müdürleri mi, yandaş sendika mı yapacak yoksa sınavlarınızı? İşte artık diyoruz ki: Doğru dürüst oturun ve kararınızı verin.

Bu öğretmenler var olmayan bir yönetmelikle bilinmeyen bir performans değerlendirmesine tabi tutulacaklar. Buradan anlıyoruz ki Millî Eğitim Bakanlığı “ve/veya”larla ne yaptı? Bu ülkeyi kandırmaya devam ediyor. Yapmak istediği şey çok açık aslında, öğretmen atamalarında artık, fikri ve zikri size uymayan, yandaş tanımlaması içine girmeyen gençlerimiz sınavlarda kazandırılmayacaklar. Artık ne yapılıyor? Kendi ekipleri yoğun olarak oluşturulmaya başlanıyor. Bu gençliğe yazık, bu ülkenin geleceğine yazık.

Ayrıca, eğitim gibi hassas konularda skandal sayılabilecek uygulamaların gündeme geldiğini görebiliyoruz. Millî Eğitim Bakanlığı güya öğretmen atamalarında o kadar hassas davranıyor ki, bütün yönetmelikleri değiştiriyor ve gündeme geliyor. Ama gördük ki, basından ve velilerden edindiğimiz bilgilere göre, ilçe ve il millî eğitim müdürlükleri -buraya dikkatinizi çekmek istiyorum- bazı vakıflarla anlaşmalar yapıyorlar. Gençliklerinin en güzel yıllarını öğretmen olmak için eğitim almak üzere harcayan gençlerimiz bir kenara bırakılıyor, bu çocuklar, bu ülkenin emanetleri, bu ne idüğü belirsiz vakıftaki insanlara emanet ediliyor. “Formasyon” diyorsunuz bu çocuklara, “KPSS” diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki sonra “Sözlü ve/veya yazılı sınavlar” diyorsunuz, ondan sonra bu çocukları atamıyorsunuz, dışarıdan hizmet alıyorsunuz. Elimizde yapılan anlaşmaların -sizlerde de vardır, basına yansıyanları da var- yazılı dokümanları var.

Şimdi soruyoruz: Bu insanlar kimlerdir? Bu vakıflar kimlerdir, kimlerden oluşmaktadır? Bu konferansı veya eğitimi verecek kişilerin formasyonları var mı, alan eğitimleri nedir? Hatta bu vakıf elemanları rehber öğretmenlerini sınıftan çıkarıp kendileri konferans verecek kadar da cüretkârlar, bunu buradan açıklamak istiyoruz. Bu kadar pervasız nasıl davranıyorlar? Her konuda eğitim verebiliyorlar, konferans verebiliyorlar ve kimdir bunlar, buradan soruyoruz. Bu çocukları nasıl emanet ediyorsunuz? Eğer öğretmenlik vasfı için gerekli formasyona ve diplomaya ihtiyaç yoksa o zaman üniversiteleri de kapatalım, bu Bakanlığı da kapatalım -bu teklifimizi de dikkate almanızı istiyoruz- bu vakıflar Millî Eğitimi yönetsinler.

Sayın Bakan, siz bir akademisyensiniz -ve gerçekten de saygı duyuyoruz, onu özellikle belirtmek istiyoruz- nasıl böyle şeylere müsaade ediyorsunuz? Çocukları, eğitimi, geleceğin nesillerini böyle yapılanmalara nasıl alet ediyorsunuz? Bu skandallara “Dur.” demeniz gerekiyor. Bakın, öğretmenlerimize neden güvenmiyorsunuz? Bu öğretmenler, gerçekten fedakârlıklarıyla türkülerimize, romanlarımıza ilham kaynağı olan Çalıkuşlarımız bunlar; bu vatan, bu ülke, bu millet için çalışan isimsiz kahramanlar bunlar.

Evet, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri; özellikle ortaöğretime geçiş amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı tarafından birçok sınav ve değişiklik yapıldı; işte SBS, OKS ve en son TEOG. TEOG’da da, yine baktığımızda, 2013-2014 yıllarında yine iki değişiklik yapıldı, sınav sayısı ikiye çıkartıldı ve yalnızca 8’inci sınıflara uygulandı ve bir sınavda bile, Ortaöğretime Geçiş Sınavı’nda bile bu kadar ciddiyetsiz uygulamanın nasıl millîliği olacak, onu da tekrar sormak istiyoruz buradan.

Şimdi, tekrar, yine bir hatayla karşı karşıyayız. TEOG sınavlarında 4.800 öğrenci 1’inci oldu. Şimdi bakıyoruz, “Acaba sorular mı çok kolaydı? Kopya mı çekildi?” dendi ama acaba her öğrencinin kendi okulunda sınava girmesi mi sebep oldu, bu sonucu doğurdu? Bu çocukların okul tercihlerini nasıl yapacaklar? 4.800 tane tam puan alan çocuk var. Şimdi, baktığımızda, bu çocuklar şampiyonlar ama bunları nasıl yerleştireceksiniz? Acaba böyle bakıldığında eğitimde çağ mı atlanıyor?

Şimdi, o zaman soruyoruz: Acaba bu sınavda sıfır çeken kaç tane öğrenci var? Bunları neden açıklamıyorsunuz? Korktuğunuz bir şeyler mi var acaba? Bu sınavın istatistiklerinin paylaşılmasını istiyoruz. Şimdi diyoruz ki, illere göre başarı sıralamasını, özel-devlet okulu ayrımına göre başarı sıralamasını istiyoruz. Cinsiyete göre, okul türlerine ve derslerine göre yapılması lazım. Korktuğunuz bir şey var mı?

Sayın Bakan, özellikle bu istatistikleri neden açıklamıyorsunuz? Başarısızlığı kamufle etmek için, acaba, saklanan bu istatistiklerin arkasına mı sığınmak istiyorsunuz?

Yine, sayın milletvekilleri, çok önemli bir konu var: Özellikle Anayasa’nın 42’nci maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti devletinin eğitim dili Türkçedir ama görülmektedir ki -yine de baktığımızda basında yer alıyor- şubat ayında da birinci dönemin bitiminde belediye tarafından açılan okullarda öğrencilerin karne aldıklarına yönelik basında yer alan bilgiler var. Şimdi diyoruz ki: Defaatle sormamıza rağmen Sayın Bakan “Bilmiyorum, görmüyorum.” dedi ama bunlara nasıl müsaade ediliyor, nasıl görülmez, nasıl duyulmaz bunlar? Anayasa ihlal edilmektedir burada. Vatanın bölünmez bütünlüğü, millî birlik ve üniter yapı temelden sarsılmaktadır. Burada okuyan çocuklar, acaba ikinci ve üçüncü dört yılda nereye gidecekler? Erbil’e mi göndermeyi düşünüyorsunuz? Suriye’ye mi göndermeyi düşünüyorsunuz bu çocukları? Ve şuradan da diyoruz ki “Yeni vakıf kurup Afrika’daki okulları kapatacağız.” diye televizyon televizyon gezileceğine aslında buradaki okulların öncelikli olarak kapatılması, mühür vurduğunuz okulların, bu mühre rağmen açılan, eğitimine devam eden okulların kapatılması gerekiyor.

Yine AKP on üç yıldır iktidarda ama geldiğinden beri mağdur edebiyatı yapıyor. “Darbe kurumu” diye YÖK eleştirildi ama şu anda baktığımızda hâlâ yeni bir YÖK yasasının ve bilim kurulunun bile oluşturulmadığını görebiliyoruz ve yine bu yeni yapılan yapılandırmayla özellikle 2015 yılında tıp ve hukuk alanlarında belli bir barajın getirileceğine yönelik açıklamalar geldi, puan sıralaması olacak. Acaba bu karara ulaşılmadan önce herhangi bir alt çalışma yapıldı mı, bilimsel çalışmalar yapıldı mı?

Hükûmet, parti programlarında “Sınav odaklı sistemden okul odaklı sisteme geçiyoruz.” dedi ama bakıyoruz ki hedeflenenin tam aksine uygulamalar var. Çünkü baktığımızda, sınav odaklı sistemi sürdürmeye yönelik icraatlar devam ettiği gibi… Yani bunlara devam ediliyor ve özellikle, işte, kendi iç hesaplaşmalarının ortaya çıkardığı ve dershanelerin kapatılmasıyla sanki çözüme ulaşmış gibi bir durum yansıtılmaya çalışılıyor.

Şimdi, soruyoruz, diyoruz ki: Acaba, dershaneleri kapatınca sınav odaklı sistemden vazgeçildi mi? Sorun çözüldü mü? Başarı arttı mı? Sistem mükemmel hâle geldi mi? Hatta “Dershaneleri kapatıp onun yerine okullarda kurslar açtık, açıyoruz.” dediniz. Şu andaki kursların hâli hiç iç açıcı değil çünkü baktığımızda, bu kurslar yirmi saat, gece ona kadar devam ediyor. Tekli okullarda okul saat beşte bitiyor, çiftli eğitim yapanlarda saat yedide bitiyor. Yediden sonra veya beşten sonra bu çocuklar ve öğretmenler okulda kalacaklar, saat ona kadar ders dinleyecekler. Böyle bir garabet olamaz.

Ayrıyeten, öğretmenlere söz verdiniz, hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan, saat ücretleri konusunda. Şu anda 9 lira, akşam kursuna giren bir öğretmen 9 lira alıyor. Saat ondan sonra arabası olmayan bir öğretmen neyle evine gidecek? Taksiyle. Taksiye ne kadar para verecek? Herhâlde 10 liradan aşağı vermeyecek.

Ayrıyeten, temizlikçi arkadaşlara da hiçbir ücret ödenmiyor ve orada o sınıfların temizlenmesi lazım. Siz nasıl mazlumun yanındasınız? Siz nasıl çalışanın yanındasınız? Lütfen empati yapın;  hem öğretmen olarak hem öğrenci olarak hem de veli olarak yaptığınızda işin içinden çıkılmayacağını çok rahatlıkla göreceksiniz.

Şimdi, baktığımızda, özellikle bu öğretmenlere de baskının olduğunu görüyoruz kursların açılması için ama buradan belirtelim, birçok okul olmasına rağmen çok az okulda bu kurslar açıldı ve öğrenciler de artık kursları terk etmeye başladılar çünkü istedikleri verimi alamadılar.

Sayın milletvekilleri, şu anda çok önemli bir problemle karşı karşıyayız Millî Eğitim Bakanlığında, özellikle meslek liseleriyle ilgili olarak. Çünkü meslek liselerinde, özellikle 2011 ve 2012 yılında METEGEM Projesi’nde, METEGEM resmî yazıyla müdürlüklere ve okullara istatistiki veriler gönderdi. Verilerde deniyor ki: “Bu çocukların devamsızlık oranları yüzde 35.” Ve şu andaki verilere baktığımızda, 2012-2013 verilerine baktığımızda, devamsızlıkların ve okul terklerin yüzde 45’e çıktığını görebiliyoruz. Özellikle TEOG sınavı yerleştirmelerinde meslek liselerine başarı seviyesi düşük çocukların alındığını biliyoruz ve artık gördüğümüzü de, meslek liselerinin iflas ettiğini buradan bütün millete haykırmak istiyoruz ve diyoruz ki Millî Eğitim Bakanlığı bu sistemi kontrol edemiyor, birçok nedenden dolayı okulla ilişiği kesilen öğrenciler sanki sistemde gözüküyor gibi üç yıl sistemde yer alıyorlar.

Bakın, şurada önemli bir veri daha var; Emniyet Çocuk Şubenin verdiği bilgilere göre, bunları her yıl artırdığımızda, okul terk ile suç oranları arasında doğru orantı var ve şu anda, informel verilere göre, 1 milyon çocuğun suça bulaşmış olduğunu, uyuşturucuya bulaşmış olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliyoruz buradan çünkü MERNİS’e dayalı sistemde okulu terk eden çocuk da sistem içinde görülüyor.

Aslında buradan dün bir vatandaşın ilettiği küçük bir notu size iletmek istiyordum. 13-14 yaşındaki çocukların evinin duvarının dibinde nasıl uyuşturucu aldıklarını ve ondan sonra “Ana, bize dua et, biz ölelim, bu illetten kurtulalım.” diye yalvardıklarını da buradan kısa olarak paylaşmak istiyorum.

FATİH Projesi özellikle yılan hikâyesine döndü ama bazıları için de cüzdan hikâyesine dönüştü çünkü Hans’ta ne varsa bizim Hasan’da da olsun diyerek başladı ama bunun başlangıcı da yanlış oldu. Çünkü bütün projeler gibi bir sürü paralar harcanarak şu anda FATİH Projesi’nin yalnızca yüzde 10’u gerçekleştirildi. Dağıtılan tabletlerin de yüzde 40’ı üç ay içerisinde teknik servise gönderilmek durumunda kaldı. Şu anda gerçekten de o kadar çok şey var ki… Bir Öğretmen Strateji Belgesi hazırlandı ama ne oldu? Bunların hepsi hayal oldu.

AKP yalnızca hayal tacirliği yaptı, başka hiçbir şey olmadı. Ulusal Eğitim Strateji Belgesi… Nitelikli öğretmen nerede yetişecek? Hâlâ seçim dönemlerine yönelik geçici tedbirlerle durumu izah ediyorsunuz, geçiştirmeye çalışıyorsunuz. Bizim dinimizde israf haram. Biz zengin bir ülke değiliz, paramızı çöpe atamıyoruz. Onun için, o kadar çok söylenecek şey var ki.

Ücretli öğretmen durumu... Sayın Bakan, siz Bütçe Komisyonundaki konuşmanızda 47.825 ücretli öğretmen var derken, bütçede de 39 bin ücretliden bahsediyorsunuz. Biz, sizden bu gerçek rakamları öğrenmek istiyoruz.

Okul müdür ve müdür yardımcıların atanmasına geldiğinizde de gerçekten adaletsiz davrandığınızı buradan haykırmak istiyoruz. Mahkemeyi kazananları bile tekrar göreve atamıyorsunuz.

Ve sonuç olarak diyoruz ki: Artık, bu Millî Eğitim Bakanlığı enkaza çevrilmiştir. Anayasa’ya, hukuka, adalete uygun olmayan işler yapılmaktadır. Okul idarecilerinin atamalarında tek kriter olarak yandaşlık dikkate alınmaktadır. Eğitimde bilgi, beceri uygulanmamaktadır, adalet ve ehliyet dikkate alınmamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığının hafızası silinmiştir Adalet ve Kalkınma Partisiyle. Onun için diyoruz ki: Lütfen, lütfen Sayın  Bakan, biz sizi seviyoruz ama artık yeter.

Teşekkür ediyorum, sağ olun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN  - Teşekkür ederim Sayın  Topcu.

HALİDE İNCEKARA (İstanbul) – Bu nasıl sevgi sayın vekilim?

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Yani, çocukları daha çok seviyoruz, onu da söyleyelim.

BAŞKAN – Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Ağrı Milletvekili Sayın  Halil Aksoy. (HDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz.

HDP GRUBU ADINA HALİL AKSOY (Ağrı) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı hakkında verilen gensoru önergesi üzerine grubum adına söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Başlangıçta, cezaevlerinde yaşayan hasta tutsakların durumuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Ölüm sınırında bulunan çok sayıda hasta tutsak var. Tahliye edilmedikleri gibi gerekli tedavileri de ya yapılmıyor ya da geciktiriliyor, bu da acı sonuçların doğmasına neden oluyor. Bakınız, yirmi iki yıl cezaevinde kalan ve uzun yıllar kanser tedavisi gören, ancak tedavisi gerektiği gibi yapılmadığı için hastalığı ilerleyen Abdulsamet Çelik de yaşamını yitirdi. Çelik, uzun yıllar tek başına bu ağır hastalıkla cezaevinde mücadele etmek zorunda kaldı. Tek başına en basit gereksinimlerini dahi karşılayamayan ve hastane koğuşlarında, ring araçlarında âdeta işkenceye dönüşen bir yaşamı sürdüren Çelik’in zamanında tedavisi yapılsa belki şu anda yanımızdaydı.

Bakınız, konuyla ilgili olarak ben 14/3/2012 tarihinde Adalet Bakanlığına bir soru önergesi vermiştim. 20/12/2012 tarihinde verilen cevapta Adli Tıp Kurumunun “Cezaevinde kalabilir.” şeklindeki ciddiyetten uzak kararı gerekçe gösterilmişti ve bugün bu arkadaşımız aramızda yok.

Değerli milletvekilleri, Millî Eğitim Bakanlığı, temel sorunlara kalıcı çözüm politikaları geliştireceği yerde, her yıl sorunlara yeni sorunlar ekleyerek eşitsizlikler ve mağduriyetler yaratmaktadır. Sadece geçtiğimiz bir yıl içerisinde on binlerce eğitim yöneticisinin görevine son verildi, tabii, bunların yerine AKP iktidarı kendi kadrolarını yerleştirdi.

TEOG’da yapılan sistem değişikliğiyle on binlerce öğrenci mağdur edildi, binlerce öğrenci isteği dışında başta imam-hatipler olmak üzere meslek liselerine yerleştirildi. Kamusal eğitime harcanması gereken kaynaklar özele aktarıldı. Suriyeli, Iraklı ve Rojavalı on binlerce mülteci öğrenci eğitim öğretim haklarından hâlen yoksun. Eş durumu atamalarında sigortalı çalışma süresinin üç yıla çıkarılmasıyla aile bütünlüğü bozulan on binlerce öğretmene bu dönemde binlercesi daha eklendi. Eğitim kurumlarında siyasal kadrolaşmaya zemin oluşturan sözlü sınav şu anda yaygınlaştırılıyor. Tabii ki ana dilde eğitim için kendi kurumlarını açan halka yönelik baskı ve zor kullanımı da ayrıca hatırlatılması gereken önemli bir olgudur.

Bu sorunlarla birlikte, Eğitim Bakanlığının, eğitim emekçilerinden öğrenci sorunlarına, ana dilde eğitimden demokratik, laik ve bilimsel eğitime, müfredattan okulların fiziksel şartlarına, eğitimde yaşanan eşitsizliklerden eğitimdeki tekçi devlet söylemine kadar sayısız sorun alanları bulunmaktadır. Bunları saymakla da bitiremeyiz. Tüm bu sorunların temelinde yatan dinamik ise, Millî Eğitim Bakanlığının devlet ve siyasi iktidarların söylem ve uygulama alanı olmasından çıkarılmamasıdır. Başka bir anlatımla, Millî Eğitim Bakanlığı iktidarın ideolojik aygıtı hâline getirilmiştir. Eğitim örgütlenmesinin demokratik bir şekilde siyasal etkilerin en aza indirileceği bir örgütlenme modeline dönüştürülmemesi, müfredattan eğitim uygulamalarına kadar eğitimin laik, bilimsel ve demokratik bir içeriğe kavuşturulmamasında yatmaktadır sorun. Öğrenciler arasındaki farklılıkların -dil, inanç, kültür, bölge, cinsiyet ve benzeri- birer zenginlik olarak algılanmaması, aksine, birer tehdit olarak görülmesidir asıl sorun olan. Liyakatten ve eleştirel bir pedagojik yaklaşımdan uzak şahısların eğitimde karar mekanizmalarında yer alması ile yine, kamusal ve ücretsiz bir eğitim perspektifinden yoksun olması da sorunların temelinde görülen şeylerdendir.

Değerli milletvekilleri, ana dilde eğitim bütün dünyada vazgeçilmez temel insan haklarından biridir. Günümüzde dünya ülkeleri incelendiği zaman, Birleşmiş Milletler üyesi 194 ülkenin 113’ünde birden çok resmî dilin olduğu ve İngiltere, İspanya, İtalya, İsveç, Almanya, Çin, Hindistan ve benzeri birçok ülkede ana dilde eğitim ve öğretim yapıldığı görülmektedir. Ancak, Türkiye Anayasası’nın 42’nci maddesine göre “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” denmektedir. Eğitimde ana dilin kullanımını ilgilendiren düzenlemeler sadece Anayasa hükümleriyle de sınırlı değil. Anayasa hükümleri dışında, Tevhidi Tedrisat Kanunu, Millî Eğitim Temel Kanunu, Özel Eğitim Kurumları Kanunu, Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun, Azınlık Okulları Türkçe ve Türkçe Kültür Dersleri Öğretmenleri Hakkında Kanun gibi kanunlarda, kanunların yanı sıra birçok yönetmelikte de bu engeller bulunmaktadır. Bu yaklaşım sonucu Türkiye’de, başta Kürtçe olmak üzere, Gürcüce, Hemşince, Lazca, Pontusça, Süryanice, Abazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Çerkezce, Acemce, Mıhallemice, Pomakça gibi diller inkâr ve asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadır. Türkiye'de konuşulan yaklaşık 36 dilin yarısından fazlası yavaş yavaş yok olmaya başlamıştır çünkü çoğu tamamen güçsüz bırakılmış durumdadır. Temel bir insan hakkı olan ana dilde eğitim hakkını yok sayan AKP iktidarı, halkın talebini seçmeli ders ya da özel liselerde birkaç dersin ana dilde verilmesi aldatmacasıyla ötelemeye çalışmaktadır. Kürt halkının ve diğer halkların talebi ortaokulda birkaç saatlik ana dili öğretimi değildir, Kürk halkının talebi özel liselerde birkaç dersin ana dilde verilmesi de değildir; ana dil temelli çok dilli eğitim sistemi  bu ülkede yaşayan tüm halkların ortak dileği ve talebidir.

Değerli milletvekilleri, bizler eğitimin okul öncesinden yükseköğretime kadar kamusal ve parasız olarak sunulmasını savunmaktayız. Lakin, AKP iktidarı, iktidar olduğu 2002 yılından bugüne kadar eğitim sisteminin bütün alanlarında -eğitimin içeriğinden eğitimin yönetimine kadar- sayısız değişiklik yapmış, eğitim biliminin en temel ilkeleri ve sistemin acil ihtiyaçları göz ardı edilmiştir. Bunun yanında, AKP, on iki yıllık iktidarı boyunca eğitimi hem işlevsel hem de örgütsel açıdan piyasa merkezli bir işletmecilik mantığıyla sürekli olarak dönüşüme tabi tutmuştur. Dershaneler kanunu bu politikanın en açık bir ifadesidir. Özel okullara yönelik, devletin bütün olanakları seferber edilmiştir. AKP iktidarı bu kanunla kamu kaynaklarını sermayeye peşkeş çekmiştir. Hazine arazileri yirmi beş yıllığına, Millî Eğitim Bakanlığına tahsisli taşınmazlar üzerindeki okul binalarının tamamı veya bir kısmı ile bu binaların eklenti ve bütünleyici parçaları eğitim ve öğretim faaliyetlerinde kullanılmak üzere on yıla kadar sermayenin hizmetine peşkeş çekilmiştir. Bunlar yetmiyormuş gibi, kamu kaynaklarını özel okullara “eğitim öğretim desteği” adı altında aktarmaktadırlar.

Bugün, Türkiye'de 2013-2014 eğitim öğretim yılı özel okul ücretleri ilkokullarda ortalama 16 bin TL, ortaokullarda ortalama 18 bin TL ve liselerde ise ortalama 20 bin TL'dir. Türkiye'de acaba kaç milyon aile bu şartlarda çocuğunu özel okullarda okutabilir? Bu uygulama beraberinde derin ve telafisi imkânsız sınıfsal ve bölgesel eşitsizlikler de yaratmıştır.

Ayrıca, kamusal eğitim için harcanması gereken kaynakların -her ne ad altında olursa olsun- özel öğretim kurumlarına aktarılması da kabul edilebilir bir uygulama değildir. Hükûmetin "özel okullara destek" adı altında asıl yapmak istediği özel öğretimi özendirmek, öğrenci ve velileri parasal destek üzerinden özel okullara yönlendirmektir. Özel okulların yıllardır doğrudan kamu kaynaklarıyla desteklenmesinin, eğitimin zaten sorunlu olan kamusal niteliğini daha da düşürmek ve paralı eğitim uygulamalarını giderek yaygınlaştırmak olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Kamusal kaynakların, eğitimin ticarileştirilmesi ve her geçen gün daha fazla oranda piyasalaştırılması için, özel sermaye kesimlerine aktarılmaya çalışılması kabul edilemez. Keza Hükûmetin yeniden gündeme sokmaya çalıştığı üniversitelerde katlamalı harç uygulaması da kabul edilemez. Neyse ki bu uygulamanın geri çekileceği kararının alındığını dünkü Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Sayın Arınç ifade etti ama muhtemelen “Seçim öncesi böyle bir riske girmeyelim.” hesabı yapıldığı için geri çekildi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmetin liselere ibadethane açılma zorunluluğu getirmesini ve “başörtüsü serbestliği” adı altında temel olarak hayata geçirdiği tüm uygulamaları özgürlükler temelinde ele almak çok mümkün görülmemektedir. Peki, AKP'nin eğitimde dinî politikaları ve bu temeldeki müdahaleleri ne kadar doğrudur? Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu olması, liselerde ibadethanelerin zorunlu olması ve başörtüsünün ortaokullardan itibaren serbest olması ne kadar doğrudur? Bunlar özgürlükler temelinde ele alınabilir mi?

Milyonlarca Alevi’nin, gayrimüslimin, ateistin, diğer bir deyişle İslam'ın Sünni Hanefi mezhebinden farklı bir mezhepte, inançta, dinde ya da dinî veya herhangi bir inanç şeklini yaşamının merkezine yerleştirmeyen yurttaşların bulunduğu bir ülkede dinî eğitimin zorunlu olması kabul edilebilir mi?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da açıkça belirtildiği üzere, bu zorunluluk eğitim hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Unutulmamalıdır ki Türkiye'de din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin içeriği büyük oranda Sünni ve Hanefi mezhebinin öğretileriyle doludur. Bu derslerde namazın nasıl kılınacağı, abdestin nasıl alınacağı, namazda okunan dualar ve benzeri öğretilmektedir. Böylelikle, Aleviler başta olmak üzere Sünni Hanefi olmayanların din ve vicdan özgürlükleri görmezden gelinmektedir.

Kamusal ve zorunlu eğitimin, herhangi bir din ya da inancın, genç kuşaklara, öğrencilere örtülü ya da açık empoze edildiği ya da iktidarın ideolojik arka bahçesi olarak ele alındığı yaklaşımlar da kabul edilemez.

Bakınız, hiçbir yetkisi olmadığı hâlde, Edirne Valisi çıkmış, Roman yurttaşlara -dikkat edin lütfen- 100 Türk lirası burs karşılığında hafızlık eğitimi vereceğini açıklıyor. Bir de sanki başka işi gücü yokmuş gibi, 41 kişilik Roman mehteran takımı kuracaklarını ifade ediyor. Açıkçası Roman halkının farklılıklarını, zenginliklerini asimile etmek istiyor. Bu kabul edilebilir bir uygulama değildir. Bırakın, halklar, aidiyetler, inançlar kendi kültürüyle yaşasın, eğitim alsın, ibadetini de ona göre yapsın.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'de siyasi iktidarlar yıllardır, eğitim sistemini kendi siyasal, ideolojik görüşleri doğrultusunda düzenlemek ve şekillendirmek istemişlerdir. Bu isteklerini gerçekleştirmek için başvurulan ilk ve en etkili yöntem ise siyasal kadrolaşma olmuştur.

Bugün, Eğitim Bakanlığı, müdür yardımcılığından şefliğe, okul müdürlüğünden il millî eğitim müdürlüğüne kadar her alanda atamaları liyakate, deneyime göre değil siyasi tercihlerine göre yapmaktadır. AKP iktidarı döneminde, Eğitim Kurumu Yöneticileri Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği sayısız kere değiştirilmiştir.

En son, geçtiğimiz 2014'te çıkarılan kanunla Millî Eğitim Bakanlığında görevli on binlerce yöneticinin görevine bir gecede son verilerek eğitim ortamı tam bir kaosa sürüklenmiştir. Söz konusu görevden almaların Millî Eğitim kurumlarında yarattığı olumsuz etki de hâlâ devam etmektedir.

Vali istediği kişiyi okul müdürü, istediğini müdür yardımcısı olarak atayabilecek bir yetkiyle donatılmıştır. Sonuçta valilerin çoğunlukla AKP'nin memuru gibi hareket ettiğini düşünürseniz, pratikte ortaya çıkan tabloyu da tahmin edebilirsiniz. Nihayetinde, valilerin atadığı kişi listelerinin Hükûmete yakın sendika şubelerinde hazırlandığı da bilinmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığındaki bu atama ve görevde yükselme sınavlarına sözlü sınav şartının getirilmesi ve bu sınavların hiçbir şekilde kayıt altına alınmaması, sınavlara ilişkin denetim mekanizmalarının işletilmemesi, Hükûmetin siyasi kadrolaşmadaki minareye kılıf bulma çabasından başka bir şey değildir. AKP bu gidişle yakın bir zamanda öğretmen atamalarında da sözlü sınav şartını getirirse şaşmayacağız.

Değerli milletvekilleri, AKP iktidarı döneminde Millî Eğitim Bakanlığının YÖK’le uyumlu çalışmaması, öğretmen ihtiyacı ile öğretmenlik bölümü kontenjanları arasında bir türlü sağlıklı bir şekilde kurulamayan arz-talep dengesi ve iktidarların yanlış politikaları nedeniyle, bugün 400 bine yakın ataması yapılmayan öğretmen bulunmaktadır. Bu rakam, Millî Eğitim Bakanlığı verilerine göre ise 250 binin üzerindedir. Millî Eğitim Bakanının açıklamalarına göre ise ihtiyaç duyulan öğretmen sayısı yaklaşık 120 bindir.

Bugün, bu kadar ataması yapılmayan öğretmene ve öğretmen ihtiyacına karşılık Bakanlık, 55 bin ücretli öğretmeni ucuz iş gücü olarak güvencesiz bir şekilde istihdam etmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan olmadan önce, 2002 yılında         -iktidara gelmeden hemen önce- İstanbul'da yaptığı bir mitingde aynen şöyle bir ifade kullanmıştı: "Bir çok gencimiz, özellikle öğretmen adaylarımız işsiz kaldı. Ülkede eğitim çökmüş, köy okulları kapanmış, merkezdeki okullar bile öğretmen diye can çekişiyorken sen sınavla öğretmen seçmeye kalkıyorsun. Bıraksana genç öğretmenlerimiz gitsin, çalışsın. O kadar sene beklet, sonra al; adamda artık heves kalır mı, öğretmenlik yapabilir mi? Ama, inşallah, biz, iktidar olunca öğretmenler okulun bittiği gün görev aşkıyla okuluna gidecek, merak etmeyin.”

Yine, 2002 yılında atanmayan öğretmen 70 binken bugün 400 bin. 20 Ocak 2013 tarihinde, Gaziantep'te Erdoğan'a "Şubatta atama bekliyoruz." diye seslenen öğretmen adayına Başbakan "Kusura bakma, biz ne dediysek o. Al oyunu, kendine sakla." diye cevap vermiştir.

Eğitim emekçilerinin üçte 2’si insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilmek için ek işler yapmak zorunda bırakılmış, özellikle öğretmenlerin satın alma gücü bugün belirgin bir şekilde azalmıştır. AKP'nin iktidarda olduğu on iki yıl itibarıyla eğitim emekçilerinin maaşları ile diğer kamu emekçilerinin maaşlarını karşılaştırdığımızda:

2002'de göreve yeni başlayan bir öğretmen aynı durumdaki polisten yüzde 4 daha az,

2014’te göreve yeni başlayan bir öğretmen 8'inci derecenin 1’inci kademesindeki bir polis memurundan yüzde 32 oranında daha az,

2002'de göreve yeni başlayan bir öğretmenin maaşı uzman doktor maaşından yüzde 43 daha az,

2002'de göreve yeni başlayan bir öğretmen kamuda çalışan avukatlardan yüzde 34 daha az aylık almaktadır.

OECD raporlarına göre, Türkiye'de ilköğretimde on beş yıllık bir öğretmen yıllık ortalama 27.338 Türk lirası kazanırken OECD ülkelerinde bu ortalama 38.914 Türk lirasıdır.

Ortaöğretimdeyse Türkiye'de on beş yıllık bir öğretmenin yıllık ortalama geliri 28 bin Türk lirasıyken OECD ülkelerinde 43.711 Türk lirasıdır.

Değerli milletvekilleri, eğitim sistemine dair radikal demokrasi temelinde farklı bir tez ileri sürmemiz gerekiyor. Bunun adı "demokratik okullar" olabilir.

Konuşmamızın başında da ifade ettiğimiz gibi, tüm sorunların en aza indirilmesi ve aşılmasında eğitim sisteminin demokratik bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Türkiye'de eğitim tamamen merkezî politikaların kontrolü ve baskısı altında yürütülmektedir. Okulların özerklikleri söz konusu değildir. Eğitim sistemindeki kadrolaşma, muhalif eğitim emekçileri üzerinde baskılar yaratmaktadır.

4+4+4 sistemiyle eğitim yapısı bir anda değiştirildi. Dershaneler kanunuyla 100 bin yöneticinin görevine bir anda son verildi. Bunları aşmak için okullara özerklik tanınmalı, öğretmenin, öğrencinin, velinin katılımıyla okul meclisleri kurulmalı, okula ilişkin birçok karar bu meclislerde alınmalıdır. Öğretmenliğin asli görev olduğundan hareketle, yöneticilik okullarda siyasal iktidarların kadrosu olmaktan çıkarılmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HALİL AKSOY (Devamla) – Bu anlamda, yapılması gereken bilimsel, özerk, parasız, demokratik ve ana dilde eğitim sisteminin tüm ülkeye hâkim kılınmasıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aksoy.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Fatma Nur Serter, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Teşekkürler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugüne kadar, Adalet ve Kalkınma Partisinin on iki yıllık iktidarı döneminde onun izlediği eğitim politikalarıyla ilgili pek çok şey söyledik: Eğitim planlamasından yoksun oluşundan, eğitimdeki nitelik konusunun tamamıyla göz ardı edilmiş olmasından, eğitimde tamamen siyasi amaçlı kadrolaşmadan ve bütün eğitim projelerinin, maalesef, siyasi ve hayalî içerikli projeler olmasından çok bahsettik, ama bu bir gensoru. Gensoru olunca somut şeyler söylemek lazım. Yani, ben eğitimin genel yapısıyla ilgili konuları değil, somut konuları gündeme getirmek ve bu somut konulardaki Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, Sayın Nabi Avcı’nın Bakanlığı döneminde, ne yazık ki bazı önceki bakanlarda dahi -dahi kelimesinin de altını özellikle çiziyorum- görmediğimiz, hukuku, yargı kararlarını yok sayan, Anayasa Mahkemesi kararını yok sayan ve ciddi hak ihlallerine yol açan uygulamalarla karşılaştık.

İkincisi: Temel bir hak olan inanç özgürlüğü konusunda, çok ciddi       -size belgeleriyle takdim edeceğim Sayın Bakan- inanç özgürlüğüne yönelik baskılarla karşılaştık.

Bir üçüncü temel konu: Sınav sistemindeki çöküşün ve bu çöküşe rağmen, sistemin yeniden ayağa kaldırılması konusunda bir irade gösterilememiş olmasının yarattığı mağduriyetlerle karşılaştık.

Şimdi, öncelikle, hem yargı kararını yok sayan hem de çok önemli hak ihlallerine neden olan bir konuyla başlamak istiyorum, Millî Eğitim Bakanlığı şube müdürlerinin atama meselesi.

Şimdi, değerli arkadaşlar, 2013 yılında ÖSYM bir sınav yaptı şube müdürlüğü için. Bu sınava 40 bin kişi girdi, yazılı bir sınav. Bu sınavı 5.914 kişi geçti. İkinci aşama olarak bunlar sözlü sınava alındılar. Sözlü sınava alınanlardan 3.287’si de sözlü sınavı geçti. Şimdi, doğal olarak bir yazılı sınav, bir de sözlü sınav varsa ne yapılır? İkisinin ortalaması alınır, değil mi? Hayır, öyle olmadı. Sözlü sınav esas alındı, yazılı sınav yok sayıldı yani yazılı sınav sonucu eşittir sıfır kabul edildiğini düşünün, sadece sözlü sınava dayalı olarak 1.709 şube müdürünün ataması yapıldı.

SEDEF KÜÇÜK (İstanbul) – Pes, rezalet!

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Bu 1.709 şube müdürünün ataması sadece sözlü sınavla yapıldığında, arkada kalanların not ortalamalarını biliyoruz. Bir örnek vereyim: Yazılıdan 83 almış, sözlüden 30 almış, nasıl işse! Yani, bu çok açık ve net bir kadrolaşmaydı.

Peki, ne oldu? Danıştaya başvuruldu. Danıştay yürütmeyi durdurma kararı aldı. İdari yargıya, idare mahkemelerine davalar açıldı, bireysel davalar tabii. Bu davalarda idare mahkemeleri, aritmetik ortalamayla atama yapılması gerektiğine ve sözlü sınava dayalı atama yapılamayacağına ilişkin kararlar aldı. En son olarak, Ankara 9. İdare Mahkemesi 1.700 şube müdürünün atamasını esastan iptal etti, iptal, iptal. Şimdi, burada ne yaparsınız? Benzeri bir durum, okul müdürleriyle ilgili olarak Sayın Hüseyin Çelik döneminde yaşanmıştı. Hüseyin Çelik bunun karşılığında yargı kararını tebliğ etti ve yargı kararının uygulanması yolunda yazı yazdı ilgili birimlere. Peki, Sayın Bakan ne yaptı? Hiç, hiçbir şey yapmadı, bu mağduriyet devam ediyor. Bugün, binlerce şube müdürü, uğradıkları bu ciddi hak ihlali ve yargı kararlarının yok sayılması karşısında “Acaba ne yapılacak? Belki Bakanın ağzından bir cümle dökülür.” umuduyla bizi izliyor. Ben Sayın Bakanın yapacağı konuşmada buna mutlaka bir cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum. Cevap vermesini düşünmeyi bırakın, zorunlu olduğu da çok açıktır. Bu hak ihlalinin ve hukuku yok sayan bu uygulamanın sonlandırılması gerekir.

Gelelim, Anayasa Mahkemesi kararını yok sayan ikinci bir ciddi uygulamaya. Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, ÖSYM’nin yaptığı üniversite giriş sınavlarında, sınav soruları Bilgi Edinme Yasası kapsamının dışına çıkarıldı. Şu demek bu: Yani, sınav soruları ve cevapları yayınlanmayacak. Böyle bir yasal düzenleme yapıldı, hiçbir mantığı olmayan. O dönemde, biz, burada itiraz ettik, bunun olamayacağını defalarca söyledik. Bunun üzerine, Cumhuriyet Halk Partisi bu maddeyi Anayasa Mahkemesine götürdü. Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti. Yani, şu anda, artık ÖSYM’de yapılan sınavlardaki soru ve cevaplar Bilgi Edinme Yasası kapsamı dışında değil, bilgi edinme hakkı kapsamı içerisinde.

Peki, ne oldu bunun sonucunda? ÖSYM bir açıklama yaptı orada Anayasa Mahkemesi kararı kapı gibi dururken ve bu açıklamada dedi ki: “Biz 6114 sayılı Yasa’da bu soruların yayınlanıp yayınlanmayacağı konusunda ‘Yönetim Kurulu kararı gerekir.’ diye bir karar aldık. Bizim Yönetim Kurulumuz bunu uygun görmüyorsa biz bunu yayınlamayız.” Bununla da yetinmedi, bir şey daha ekledi, dedi ki: “Canım, sorunun cevabını öğrenmek isteyen veya soruyu görmek isteyenler ÖSYM’ye başvurur. Yani, bir öğrenci üniversite sınavına girmiş, çıkmış; soru ve cevabı bir görmek istiyor. Gelir buraya, biz ona gösteririz.” Yani, bu trajikomik bir şey, bu ayıp bir şey. Elbette öğrenci o soruları alacak, kendini değerlendirecek, çizecek, yazacak, bir sonraki sınav için belki bir altyapı oluşturacak o sorular. Bu, Anayasa Mahkemesi kararını yok saymaktır. Oysa biliyoruz ki Anayasa Mahkemesi kararları bütün kamu kurum ve kuruluşları için, tabii ki ÖSYM için de bağlayıcıdır. Siz bunu yok sayıyorsanız, siz Anayasa’nın 146’ncı maddesini de aslında ihlal ediyorsunuz demektir.

Bu ÖSYM kimdir, nedir, gökten mi inmiştir, çok mu ayrıcalıklıdır da Sayın Bakan bu ÖSYM’yle ilgili hatalara, skandallara hiç söz geçirememektedir? Bunun da cevabının verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bir diğer büyük hak ihlali, 2014 yılında LYS-2 sınavında yaşanmıştır.

Değerli milletvekilleri, haziran ayında, üniversiteye giriş kapsamında LYS-2 sınavı yapılacak. Öğrenciler -yeni, uygulamada bir değişiklik oluyor- önce başvuru ücretlerini ÖSYM’ye banka aracılığıyla gönderiyorlar. Göndermişler, bir sorun yok, ellerinde de makbuzları var gönderdiklerine dair. Arkadan, ÖSYM’nin İnternet sitesinden bir form dolduruyorlar. Formu da doldurmuşlar. En son bir onay butonu varmış sonradan açılan, o onay butonunu görmedikleri için basmamışlar. Sınav sonuçları geldiğinde bakmışlar –yerler belli oluyor, nerede girecekleri- bu öğrencilerle ilgili hiçbir bildirim yok. Onun üzerine, dilekçeyle ÖSYM’ye başvurmuşlar ve paralarını yatırdıklarına dair makbuzları da göndererek. Kaç kişi bunlar? 9.343 kişi. 3 kişi, 5 kişi filan zannetmeyin, 9.343 kişi.

Şimdi, bu makbuzlar ve dilekçeyle başvurulara rağmen ÖSYM bunları sınava almadı. Başka bir şey var: Bu 9.343 öğrencinin 28 tanesi kendisi yapmamış bu İnternet üzerinden başvuruyu, okul müdürlükleri yapmış yani hata da okul müdürlüklerinin. Buna rağmen, ÖSYM bunları sınava almama kararını bildirdi ve bu çocuklardan 8 tanesi idari yargıya başvurdu, idari yargı yürütmeyi durdurma verdi ve bunlar sınava alındı. Kaç tanesi? 8 tanesi. Demek ki yargı “Haklısın.” diyor. “Haklısın.” dediğine göre ÖSYM’nin de dönüp “Haksızım.” deyip geri kalan 9.343 öğrenciyi sınava alması gerekir mi, gerekmez mi; almazsa bu bir hak ihlali midir, değil midir? O süreçte Sayın Bakanla bu konuyu konuştum, dedim ki: Kendi çocuğumuz olduğunu düşünelim bu 9.343’ten birisinin, dağları taşları devirirdik, neler yapmazdık ki. Lütfen, ÖSYM Başkanıyla görüşün, bu öğrencilerin sınava alınmasını sağlayın, siz Millî Eğitim Bakanısınız. Sayın Bakan görüşeceğini söyledi, sonra döndü ve bana şu açıklamada bulundu: “Aslında, evet, dediğiniz doğru yani vicdanen doğru en azından ama 10 bin soru kitapçığı daha basmak gerekiyormuş ve matbaalar dolu olduğu için ÖSYM yeni 10 bin kitapçık basamıyor, o nedenle de bu çocuklar sınava alınamıyor.” Ben bunu kabul etmediğimi Sayın Bakana söyledim. Bir matbaa kiralarsınız, güvenlik tedbiri alırsınız, bir gecede o kitapçıkları basarsınız, Ankara’da bir adres gösterirsiniz, hepsini Ankara’da sınava alırsınız, bu mağduriyeti ortadan kaldırırsınız. Şimdi, ne oldu? Sınava giren öğrencilerden birisi dava açtı -girip de bir tıp fakültesini kazanan öğrenci- davayı kazandı ve tazminat hakkı doğdu. Şimdi, bir, ben, burada üzerine düşeni tam olarak yapmayan Millî Eğitim Bakanını, maalesef, üzülerek kınadığımı ifade etmek istiyorum.

İki, kazanılan bu davayı emsal alarak bu 9.343 öğrenci ailesinin hepsinin tek tek dava açarak hayatlarının bir yılını gasbeden ÖSYM’den o bir yılın bedelini talep edebileceklerini de onlara duyurmak istiyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Bu bir hak ihlalidir, bu haksızlıktır. En basit deyimiyle Millî Eğitim Bakanının da burada görevi ihmali vardır, bunun da altını çiziyorum.

Şimdi, gelelim TEOG sınavlarına. Değerli arkadaşlar, TEOG sınavını biliyoruz, çok yakında yapıldı, yaşandı. TEOG sınavından çeşitli mağduriyetler ortaya çıktı. İşte, özel okul kayıtlarının geçe alınmış olmasının yarattığı sorunlar, çocukların istemedikleri okullara yerleştirilmeleri, vesaire, vesaire… Şimdi, bugün Millî Eğitim Bakanlığı ne yapıyor? Sayın Bakan açıkladı, dedi ki. “Bu sınavları yeniden ele aldık. Ne yapacağız? İşte, özel okulların kayıt takvimini değiştireceğiz, tek listede tercih imkânı vereceğiz.” Peki, ben şunu sorma hakkına sahip değil miyim, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak şunu soramaz mıyız: Değerli milletvekilleri, peki, bu mağdur edilen öğrencilerin günahı neydi? Bunlar deneme tahtası mıdır? Siz  “Bu sınavları yeniden ele alıyoruz.” dediğinizde, bu aslında başarısızlığınızın ikrarı değil midir? (CHP sıralarından alkışlar) Bu, başarısızlığın ikrarıdır ve bu öğrencilerin mağdur edildiğinin kabul edilmesidir. Dolayısıyla, hesapsız kitapsız, böyle hayalî projelerle yola çıkıp paldır küldür çocuklarımızın hayatından yıllar çalmaya hiç kimsenin, o kişi Millî Eğitimin başında da olsa, devletin başında da olsa, Hükûmetin başında da olsa hakkı yoktur.

Şimdi, gelelim bir başka ilginç projeye; değerler eğitimi: Değerler eğitimi yeni başlamadı, 2010’da Sayın Nimet Baş başlattı. Sessiz sedasız, gayet güzel bir şekilde devam ediyordu, birden değerler eğitimi ruh değiştirdi, yapı değiştirdi. Birden, değerler eğitimi öğrencilerin genetik yapısını değiştirmeye yönelik bir format kazandı ve Millî Eğitim Bakanlığı değerler eğitimi konusunda “Hizmet Vakfı” denilen vakıfla bir protokol imzaladı; bu protokolle, değerler eğitiminin ders materyalleri ve eğiticilerinin tamamının bu Hizmet Vakfı tarafından bulunmasını, belirlenmesini kabul etti.

Kimdir Hizmet Vakfı? Hizmet Vakfının İnternet sitesine girip baktığınızda kim olduğunu görürsünüz. Hizmet Vakfının kurucuları ve çok yakın tarihe kadar Başkanının resmî bir ilkokul diploması bile yoktur. Resmî hiçbir okuldan diploma almamış ve bugüne kadar tek yaptığı şey bazı dinî kitapların basımı ve dağıtımı olan bir vakfa, okuryazarlığı bile şüpheli olan insanlardan oluşturulan bir vakfa, tek özelliği Nurcu olmak olan bir vakfa “değerler eğitimi” adı altında, çocuklarımızın yaşamları emanet edilmiştir, bu bir.

Peki, nasıl oluyor da bu vakıf Nurcu olduğu hâlde, paralel çatışmaları böyle sürürken bu iş oluyor diye merak edenleriniz olursa hemen şunu söyleyeyim: Bu vakfın başındaki kişi, 31 Aralık 2013’te, Fethullah Gülen’in uygulamalarının Risale-i Nur’a tamamen aykırı olduğu ve kendisinin hiçbir şeklide Nurcu bile kabul edilemeyeceği yolunda çok sert bir açıklama yaptı. Bundan tam yedi ay sonra yani tamamen siyasi bir kararla bu protokol imzalandı ve çocuklarımızın “değerler eğitimi” denilen, aslında fevkalade değerli ve önemli olan temel etik değerleri edineceği eğitim, bütün işlevi üç beş tane dinî kitabı basıp dağıtmak olan bir vakfa teslim edildi. Ben, Sayın Bakanın şu protokolü yırtıp atmasını istiyorum, yırtıp atılacak bir protokol var burada. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu bekliyorum Sayın Bakan. 

Gelelim, son bir ilginç olaya: 3 Şubat 2015’te okullara bir yazı gönderildi, bakınız, din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle ilgili. Zorunlu oldu ya AİHM kararına rağmen, iddia ediyor, ısrar ediyor ya Millî Eğitim “Bu zorunlu derstir.” diye. Yazıdan bir satır okuyorum: “Hristiyanlık ve Musevilik  dışındaki diğer dinlere mensup veya herhangi bir dine inanmayan öğrencilerin din kültürü ve ahlak bilgisi dersini okumaları zorunludur.” Anladığınız değil mi? Yani “Hristiyan ve Musevi’ysen bu dersi almayabilirsin.” diyor Bakanlık “Ama bunun dışında bir dine mensupsan ya da hiçbir dine inanmıyorsan sana ben bu dersi zorla da olsa okuturum.” diyor. Bu mudur inanç özgürlüğü Sayın Bakan? Bu mudur inanç özgürlüğü? (CHP sıralarından alkışlar) Bu, kabul edilebilecek bir şey değildir. İşte baskının daniskası budur. Bu, bir baskıdır. Bunun da altından  kalkmanız kolay olmayacaktır.

Gelelim en hayalî projenize: En hayalî ve en siyasi proje olan ve 2011 seçimlerinden bir ay önce hayata geçirilen FATİH Projesi çökmüştür Sayın Bakan, hem de öyle bir çökmüştür ki o projenin siz de altında kaldınız. Proje yolsuzluklara bulanmıştır. Size kaç tane soru önergesi verdim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Soru önergeme cevap vermediniz ama soru önergesinde adı geçen şirket bana 100 bin liralık tazminat davası açtı ve o şirket beni telefonla tehdit etti. Bu konuda, size ileride bir dosya takdim edeceğim.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

ENGİN ALTAY (Sinop) – Hükûmet eşkıyalarla iş birliği mi yapıyor bu durumda?

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Serter.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Amasya Milletvekili Sayın Avni Erdemir.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA AVNİ ERDEMİR (Amasya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ankara Milletvekili Zühal Topcu ve 25 milletvekilinin Millî Eğitim Bakanımız Nabi Avcı hakkında vermiş olduğu gensorunun aleyhinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, gensoru ciddi bir müessese, verildiğinde, konular ortaya konduğunda kamu vicdanında ve yüce Meclisin vicdanında makes bulması gerekiyor, yoksa gensoru müessesesinin yıpranmasına, etkisini kaybetmesine sebep oluyor.

Bu gözle, gensoru konularından birkaçına şöyle bir bakalım; deniyor ki: “Fatih Projesi tamamlanmadı.” “Akademisyenler unutuldu.” “Dershaneler kapatıldı.” “Yeni atanan öğretmen adaylarına sözlü ve/veya yazılı sınav getirildi.” “YÖK Yasası hâlâ yapılamadığı için düzenlemeye geçilemedi.” Evet, gensoru konularından birkaçı bunlar değerli arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar, AK PARTİ’nin eğitim alanında yaptığı icraatlar bu gensoru konusu olarak sıralanıyor ve uygulamada karşılaşılan sorunlar gensoru sebebi olarak ortaya konuyor. İşin doğrusu, bu konuları gensoru sebebi olarak görünce, ben AK PARTİ milletvekili olarak, diğer taraftan da Sayın Bakan adına sevinmedim dersem yalan söylerim. Biz, AK PARTİ olarak on iki yıllık iktidarımızın ve eğitim alanında yaptıklarımızın arkasındayız. Sayın Hüseyin Çelik Beyefendi, Sayın Nimet Baş Hanımefendi, Sayın Ömer Dinçer Beyefendi bakanlıkları dönemlerinde AK PARTİ’nin eğitim politikalarını uygulamışlar…

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Erkan ne oldu?

AVNİ ERDEMİR (Devamla) - …ve eğitimde fiziki altyapının güçlendirilmesinde, eğitimin teknolojiyle buluşmasında, ders programlarının yenilenmesinde, yapısal reformların yapılmasında hepsi ayrı ayrı önemli hizmetler yürütmüşlerdir; buradan kendilerine teşekkür ediyorum.

ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Her gelen enkaz aldığını söyleyerek başladı ama nasıl oluyor?

AVNİ ERDEMİR (Devamla) - Sayın Nabi Avcı, nezaketi, zarafeti, bilge kişiliğiyle aldığı hizmet bayrağını daha yükseklere çıkarmak için samimi gayret göstermiş, eğitimde özgürlükçü, çoğulcu yaklaşımı benimsemiş, kılık kıyafet serbestisini getirmiş; okulu, öğretmeni ve öğrenciyi esas alan TEOG sistemini başlatmıştır. Ne yazık ki, bu önemli değişiklikler ve hizmetler karşılığında teşekkür edilmesi gerekirken hakkında gensoru verilmiş, bugün onu görüşüyoruz.

Biz, elbette, muhalefetin denetim hakkına saygı duyuyoruz ve eleştirilerini dikkate alacağız, karşılaşılan sorunlarla ilgili çözüm önerilerinden yararlanacağız. Bardağın boş tarafı var mı, neler yapılabilir, bir daha bakacağız. Bu gensoru vesilesiyle on iki yıllık eğitim hizmetlerimizi Meclisimizle, milletimizle paylaşacağız. Buna fırsat verdikleri için kendilerine teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, kuruluşundan bugüne AK PARTİ iktidarları güçlü devlet, evet, mutlu millet hedefine ancak eğitimle ulaşabileceği inancıyla eğitime büyük önem vermiş ve bütçeden hep en büyük payı eğitime ayırmıştır. Evet, 13 bütçe yaptık, hepsinde birinci sırada eğitim var. Devraldığımız Türkiye’de yani eski Türkiye’de, 2002 yılında Millî Savunma Bakanlığı bütçesi 8,2 milyar, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi 7,4 milyar yani…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Avni Bey, yatırım paylarını, yatırım bütçelerini söyle; yatırımlara gel.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) - …Millî Savunma Bakanlığı bütçesi, evet, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden fazlaydı. 2015 yılında Millî Savunma Bakanlığı bütçesinin 22,7 milyar, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin ise 62 milyar olduğunu görüyoruz. Yani 2002’de Millî Savunma Bakanlığı Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden fazlayken 2015’te…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Diyanet İşleri Başkanlığına da bir bakalım.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) - …Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi Millî Savunma Bakanlığı bütçesinin neredeyse 3 katına çıkmıştır. Bu, bizim eğitime ne kadar önem verdiğimizi göstermesi bakımından önemlidir.

AK PARTİ iktidarı olarak, Anayasa’da ifadesini bulan eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak için de çok önemli çalışmalar yürüttük. Evet, bu amaçla ders kitaplarını ücretsiz dağıttık ve velilerimizi büyük bir külfetten kurtardık. Doğru mu? Doğru. İsterseniz gelin “Yanlış.” deyin. Milletimiz okulların açıldığı gün kitapların masanın üzerinde olduğunu ve çocuğunun akşam eve kitapla döndüğünü görüyor ve bunu yaşıyor. Şartlı eğitim yardımlarıyla dar gelirli ailelerin çocuklarını okula göndermesini özendirdik. Taşımalı eğitim uygulamalarını liseyi de kapsayacak şekilde genişlettik.

Muhalefet gensoru gerekçesinde ne diyor? “FATİH Projesi tamamlanamadı.” Düşünebiliyor musunuz, bir projenin henüz tamamlanamamış olması gensoru konusu oluyor. Demek ki Sayın Nabi Avcı’yla ilgili gensoru verecek konu bulmak gerçekten zor. Evet, FATİH Projesi’ni biz başlattık, bilgi ve iletişim teknolojisinin kullanımıyla eğitimde kalite artışını hedefledik, 3.657 okula 65 bin akıllı tahta kurduk, 739 bin tablet bilgisayarı öğretmen ve öğrencilerimize dağıttık. Bu proje büyük bir proje olup en önemli özelliği, yerli bilişim sektörünün oluşmasını ve güçlenmesini sağlamak ve çocuklarımızı yaşayacağı çağa hazırlamaktır.

Değerli milletvekilleri, bütçeden en büyük payı eğitime ayırdığımız gibi, her yıl en fazla kadroyu da eğitime ayırdık. Bugün çalışan 866 bin öğretmenin 473 binini AK PARTİ iktidarı olarak biz atadık yani bugün çalışan öğretmenlerin yarıdan fazlası AK PARTİ iktidarında atandı. Sayın Nabi Avcı döneminde iki yılda 92.374 öğretmen atandı.

Biraz önce dendi ki: “Seçim ihtirası ile öğretmen ataması arasında ilişki kuruluyor.” Burada yanıldıklarını kendileri de biliyor. Eğer biz popülizm yapsak o zaman çok fazla -evet, ülkenin ekonomisini dikkate almadan- atama yapmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, eğitimde beşerî ve fiziki altyapıyı iyileştirdik. 2002 yılında 347 bin derslik vardı, biz son on iki yıl içinde 234 bin yeni dersliğin yapımını tamamladık.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Hâlâ birleştirilmiş okullarda, sınıflarda ders gösteriyorsunuz.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Başta kız çocuklarının okullaşması olmak üzere tüm kademelerde okullaşma oranlarında artış sağladık. Okul öncesi eğitimde yüzde 11’lerde olan okullaşma oranını yüzde 42’lere çıkardık. Gelin, deyin ki: “Hayır, çıkarmadınız.”

Özel eğitimi destekledik değerli milletvekilleri.

Bu çalışmalar eğitimde kaliteyi artırdı, fırsat eşitliğine katkı sundu. Hep eleştirilen -biraz önce de eleştirildi- PISA sonuçlarını eğitimde fırsat eşitliği açısından değerlendirirsek bu başarıyı daha net görürüz. Zira, 2003’te en alt gelir grubuna sahip aile çocukları ile en üst gelir grubuna sahip aile çocukları arasındaki puan farkı 122’ydi, 2012’de bu puan farkı 86’ya indi. OECD ülkelerinde bu iki grup arasındaki puan farkı 90’dır. Yani, biz, on iki yıldır uyguladığımız fırsat eşitliğine yönelik politikalarla bu alanda OECD ülkelerinden daha iyi bir noktaya geldik.

Değerli milletvekilleri, gerçekten de 2003-2015 yılları eğitimde hamle yılları oldu. Bu dönemde biz daha demokratik ve özgürlükçü bir eğitim anlayışını benimsedik. 4+4+4 sistemiyle 28 Şubatın eğitimdeki son izlerini de sildik. 28 Şubat mağduru öğretmenlerimiz mesleklerine geri döndü. Ortaokul ve liselerde başörtüsü yasağını kaldırdık. Öğrencinin beceri ve tecrübelerini dikkate aldık, yeni seçmeli dersler getirdik; Kur'an-ı Kerim ve siyer derslerini seçmeli olarak okutmaya başladık. On iki yıllık kademeli zorunlu eğitimi başlattık.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, gensoruda “Meslek liselerindeki büyüme ve gelişme problemleri hâlâ çözülmedi.” deniyor. Bunu söyleyenler mesleki eğitim için yapılanları ve mesleki eğitimin bugünkü geldiği noktayı muhakkak bilmiyorlar. İnanıyorum ki, bu konuyu bilseler gensorularına gerekçe yapmazlardı. Maalesef, kesintisiz eğitimle, katsayı adaletsizliğiyle meslek liselerinin üniversite yolu kesilmiş; meslek lisesi elektrik bölümü mezununa “Elektrik mühendisi olamazsın.”, makine bölümü mezununa “Makine mühendisi olamazsın.” denmiştir. Sonuçta, kimse çocuğunu üniversiteye girme şansı olmayan meslek liselerine göndermemiş, meslek liseleri hiçbir umut taşımayan çocukların gittiği mutsuzlar, umutsuzlar lisesine dönüşmüştür. Mesleki eğitim nitelik sorunu yaşamış, büyük yara almıştır. Bu kararlardan mağdur olan bu milletin çocuklarının çığlıkları duyulmamış, gözyaşları sel olup oligarşiyi boğmuş, maalesef, farkına varılmamıştır. Evet, bizden önce yani AK PARTİ iktidarından önce “İmam-hatip liselerinin önünü keseceğiz.” diye getirilen katsayı adaletsizliğiyle bütün mesleki eğitime darbe vurulmuştur. Katsayı adaletsizliğini ortadan kaldırdık, mesleki eğitimin önünü açtık. Organize sanayilerinde yapılan meslek liselerini destekledik. Bu sayede meslek liselerine olan talep hızla arttı. Mesleki ve teknik eğitimin payını yüzde 36’dan yüzde 54’lere çıkardık. Şu anda Avrupa ortalamalarındayız. İşte, sonuç bu. Bu mu meslek liselerinde büyüme ve gelişmenin olmaması?

Değerli milletvekilleri, maalesef, bugün okulu, öğretmeni ve öğrenciyi eğitimin merkezine alan ve okul dışı kurumlara ihtiyacı azaltan TEOG sistemi gensoru sebebi yapılmış. Peki, TEOG’la ilgili bu eleştiriler niçin yapılıyor, sorun nerede? Ben inanıyorum ki bu eleştirilerin iki sebebi var: Ya her şeyi eleştirmeye dayalı, hakkı, hukuku unutturan köhnemiş siyaset anlayışı ya sistemi bilmeme, sistemi tanımamadır.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Hatanızı kabul ettiniz, sistemi değiştirdiniz.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) - TEOG’un temel özelliği, öğrenci başarısını anlık bir performansa dayalı olarak değil, geniş bir zaman dilimine yayarak belirlemektir. Siyasetçi olmanın ötesinde bir eğitimci olarak şunu inanarak söylüyorum ki TEOG şeffaf, açık bir sistem, kayırmacılıktan uzak bir sistem. 6 temel ders için 8’inci sınıfta öğretmen tarafından dönemsel olarak yapılan sınav, evet, merkezî olarak yapılıyor. Bu sınav öğrencinin okulunda, arkadaşlarıyla aynı ortamda, stressiz, sıkıntısız bir şekilde yapılıyor. 6’ncı, 7’nci, 8’inci sınıf başarı puanları  ile 8’inci sınıftaki       -biraz önce ifade ettiğim- ortak sınav puanları birleştiriliyor ve yerleştirme puanı oluyor. Bu yerleştirme puanlarıyla öğrenciler tercih yapıyor. İki tercih var: Bunlardan biri, (A) grubu tercih yani okul türü. Evet, puanına göre tercih yapıyor öğrenciler. Okulların kodu var. Edirne’deki öğrenci Kars’taki bir okulu, Kars’taki bir öğrenci İstanbul’daki bir okulu koduna göre, puanına göre tercih ediyor. Diğer taraftan, buraya yerleşemeyeceğine inanan öğrenci (B) grubu dediğimiz tercihlerden, 6 tercihten 4’ünü yapıyor. (A) grubu tercihlerine puanı tutan öğrenciler, adresi neresi olursa olsun, evet, istedikleri okula e-okul sistemi tarafından otomatik yerleştiriliyor. (A) grubu tercihlerine yerleşemeyen öğrencilerimiz (B) grubundan tercih ettikleri 4 okuldan 1’ine, tercih öncelikleri dikkate alınarak ikamet ettikleri adrese en yakın boş kontenjanı olan okula, puan üstünlüğü esasına dayalı olarak sistem tarafından otomatik atanıyor.

Değerli arkadaşlar, bir taraftan sıfır çekenlerin varlığından bahsediliyor, bir taraftan da “Çok fazla tüm soruları yapan öğrenciler var.” deniyor. Sizce bu bir çelişki değil mi? Evet, artık öğrenciler işledikleri konulardan sorumlu, onun için başarı artıyor. Değerli arkadaşlar, işte, TEOG’un en önemli başarısı da bu, okulu merkez olarak ortaya çıkarıyor.

Uygulama sonuçları nedir arkadaşlar? Evet, üzerinde fırtınalar koparılan yerleştirme sonuçlarına göre, inanın, 8’inci sınıfı bitirmiş, mezun olan 1 milyon 300 bin öğrenciden 1 milyon 136 bini tercih yapmış ve 134 bin öğrenci tercih yapmamıştır. Niçin? Özel okula gitmek istemiş veya azınlık okulunu bitirmiş, tercih yapmamış. Bu çocuklarımız tercih yapmadıkları için tabii ki sistem tarafından bir okulla ilişkilendirilmiş. Ancak, bu arkadaşlarımız, bu çocuklarımız diyelim ki Rize imam-hatiple ilişkilendirildi -sistemde kaçak olmasın diye ilişkilendirilmiş- bu arkadaşımız hangi özel okula gidecekse direkt kayıt olmak istediği özel okula gidiyor, kaydını otomatik yaptırıyor yani Rize’yi falan görmüyor; insanlarımızın, öğrencilerimizin mağduriyeti yok.

Değerli arkadaşlar, deniyor ki: “TEOG’dan öğrenciler memnun değil. TEOG sınavında yaşanan sorunlar yüzünden ailelerin ve öğrencilerin psikolojisi bozuldu.” Arkadaşlar, hiç üzülmeyin, öğrenci, öğretmen ve veli TEOG’dan memnun, yapılan anketlerde yüzde 85’in üzerinde memnuniyet var.

Değerli arkadaşlar, maalesef ve maalesef, gensoruda “Akademisyenler unutuldu.” deniyor. İnanın, siz bilmeseniz de akademisyenler unutulmadığını biliyor. Kendisi de bir akademisyen olan Başbakanımız göreve başlar başlamaz bu konuya el atmış, akademik teşvik ödeneğiyle birlikte öğretim elemanlarına yüzde 35 civarında zam yapılmıştır.

Evet, maalesef, ihtiyaç duyan öğrenciye okullarda bedava kurslar açmak bu memlekette gensoru sebebi olmuş. Gensoruda “Dershanelerin kapatılması yüzünden devlet eliyle kurslar açıldı. Sürecin başarısızlıkla sonuçlanacağı öğrenci talebinin azlığından ortaya çıkmaktadır.” deniyor. Bakalım, gerçekler öyle mi, talep az mı? 4 Kasım 2014 itibarıyla yurt genelinde açılan kurs merkezi olan okul sayısı 17 bin küsur, açılan kurs sayısı 196 bin küsur, müracaat eden öğrenci sayısı 2 milyon 547 bin 902, görevlendirilen öğretmen sayısı 104 binin üzerinde. Demek ki kurslara ihtiyaç var, demek ki talep az değil. Hiç şüpheniz olmasın, kurslara katılan öğretmelerin ücretleri de en kısa sürede düzeltilecek.

Değerli arkadaşlar, evet, serbest kıyafet uygulaması da gensoru sebebi. Arkadaşlar, velilere güvenelim, öğrencilere güvenelim, verecekleri kararlara saygı gösterelim. Yönetmelik gayet açık, kararı öğrenciler ve veliler veriyor. Dünyaya bakalım, gelişmiş ülkelere bakalım; tek tip kıyafet uygulamasını Fransa 1968’de, Almanya 1980’lerde, İngiltere 1950’lerde terk etti. Okul dışında aynı mahallede, sokakta bir arada serbest kıyafetlerle oynayan, arkadaşlık eden öğrencilerin okulda da serbest kıyafet giymelerinin ne sakıncası olabilir? Serbest kıyafet uygulayan okullardaki öğrencilerin öz güveni, gözlerindeki ışıltı ne kadar doğru bir iş yaptığımızı gerçekten gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, evet, yine YÖK Yasası’nın değişmemesini bile Sayın Nabi Avcı’dan soran ve gensoru sebebi sayan anlayışı, doğrusu, anlamakta da güçlük çekiyorum. Eğer YÖK Kanunu’nun değiştirilmemesi gensoru ve bakan düşürme sebebiyse 1982’den beri, içinde MHP ve CHP’nin de bulunduğu hükûmetlerin Millî Eğitim Bakanlarının hep istifa etmesi gerekirdi herhâlde.

Yine unutmayalım ki YÖK Kanunu Anayasa’dan da eski olup Anayasa değişikliği yapmadan -yükseköğretim kurumlarının kısaltılması olan- YÖK Kanunu’nun adını bile değiştirmek mümkün değil. Evet, Anayasa’yı değiştirmeden, köklü bir YÖK değişikliği zor. Gelin, Anayasa’yı ve YÖK Kanunu’nu değiştirelim desek yine biriniz “Çay içer gidersiniz.” dersiniz herhâlde, bir diğeriniz de “Hiç gelmeyin, kapımız kapalı.” dersiniz. Hiç merak etmeyin değerli arkadaşlar, inşallah, 2015 yılı yeni anayasa yılı olacak. İşte, o zaman, YÖK Kanunu da değişecek, onu değiştirmek de inşallah, bize, AK PARTİ’ye nasip olacak. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, işte, gerçeklikten ve dayanaktan yoksun gensoru ve gerekçeleri; işte, Sayın Bakanımız Nabi Avcı ve AK PARTİ iktidarının eğitim politikaları; inanıyorum ki elini vicdanına koyan herkes der ki: “Teşekkürler AK PARTİ, teşekkürler Sayın Nabi Avcı.”

Bu duygularla, AK PARTİ Grubu olarak Sayın Nabi Avcı hakkında verilen gensoru önergesinin aleyhinde olduğumuzu bildirir, yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erdemir.

Hükûmet adına Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; bir kere daha Millî Eğitim Bakanlığının yaptığı icraatı anlatmak üzere huzurunuzdayız gensoru vesilesiyle. Bu nedenle arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyoruz; yaptıklarımızı, yapmadıklarımızı bir kere daha hep birlikte hatırlamaya vesile oldular.

Şimdi, sürenin kısıtlılığı nedeniyle çok hızlı, başlıklar hâlinde gensoru gerekçesinde dile getirilen hususlarla ilgili konuları elden geçirmek istiyorum.

Birinci iddia: 4+4+4 eğitim sistemi pilot uygulama yapılmadan hayata geçirildi. Arkadaşlar, 4+4+4 eğitim sistemine kademeli bir şekilde geçiş yapıldı. İlk yıl 1’inci ve 9’uncu sınıflarda olmak üzere kademeli bir geçişti bu, ara sınıflar bu ilk geçişlerden etkilenmedi. Bu çerçevede haftalık ders çizelgeleri ve ders programları da kademeli olarak değiştirildi.

İkinci iddia çocukların okullara başlama yaşlarıyla ilgili. Okulların açılacağı yılın eylül ayının sonu itibarıyla 66 ayını dolduran çocukların ilkokula başlamaları gerekiyor. 60-66 ay arası çocuklar velilerinin talebi üzerine ilkokula kaydediliyorlar. Fiziken veya ruhen hazır olmadığı düşünülen 66-72 aylık çocuklarsa doktor raporuyla ilkokul yerine ana sınıflarına kayıt yaptırabiliyorlar. Ayrıca, hangi ayda, hangi yaşta olursa olsun, hangi ayda ilkokula kayıt yaptırmış olursa olsun bütün çocuklarımız öncelikle uyum eğitiminden geçiriliyor. Bununla ilgili çalışmaları, durum tespiti yapmak için 11.957 okul müdürünün katıldığı bir araştırma yaptık. Okul müdürlerinin yüzde 70’i 1’inci sınıf uyum ve hazırlık çalışmalarının öğrencilerin ve velilerinin okula uyumuna katkı sağladığını belirttiler.

Gerekçede yer alan üçüncü iddia: Serbest kıyafet uygulaması. İddiaya göre, bu uygulamamız hem okul yönetimlerine hem öğretmenlere hem de velilere problemler oluşturmuş. Şimdi, öncelikle şunu hatırlamakta fayda var: Hiçbir Avrupa Birliği ülkesinde zorunlu ve tek tip öğrenci kıyafeti uygulaması yok. Bizim uygulamamızda da öğrenci kıyafetleri velilerin çoğunluk kararına göre belirleniyor ve bu kararda da ekonomik, sade ve pedagojik esaslara uyulması ilkesi dışında bir kısıtlamamız yok. Ve bu uygulama, gerçekten özellikle okul aile birliği üzerinden kararlar geliştirildiği için demokrasi kültürüne de çok ciddi katkıda bulundu, bulunuyor.

4+4+4’le okulların birden fazla eğitim yapmak zorunda kaldığı iddiası da dördüncü iddia. Okulların dönüşümü bizim planlamamızda, stratejik planımızda üç yıla yayılmıştı ve 2014-2015 eğitim öğretim yılı itibarıyla binalarımızın yüzde 98’inin ilkokul ve ortaokul olarak dönüşümü tamamlanmıştır. Burayı alkışlayabilirsiniz, yüzde 98. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Ortaöğretim Genel Müdürlüğüne bağlı liselerin yüzde 3’ünde, mesleki ve teknik liselerimizin ise sadece yüzde 8’inde ikili eğitim yapılıyor; yüzde 3 ve yüzde 8. İkili eğitimi bütünüyle ortadan kaldırmak için çalışmalarımız da devam ediyor.

Beşinci iddia: “Öğretmen ve yöneticilere sahip çıkılmadı.” Şimdi, biraz önce Avni Bey rakamları açıkladı ama biz muhalefetin icraatımızı günü gününe takip etmemesini anlıyoruz da kendimiz bile kendimizi takip etmekte zorlanıyoruz. Avni Bey 92 bin atama yapıldığını söyledi; son atamayı, bu ayki 15 bini dâhil etmemişti. Dolayısıyla, onu da kattığımız zaman 107.374 ama bu iyi bir tevafuk oldu AK PARTİ’nin kendi kendisiyle yarıştığının bir göstergesi olarak. 107.374 öğretmen ataması gerçekleştirdik.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Emekli olanlar, meslekten ayrılanlar; aradaki fark ne kadar?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Onlarla birlikte, ben, hani övünmek gibi olmasın ama cumhuriyet tarihinin en fazla öğretmen ataması yapan Bakanı olmakla da ayrıca iftihar ediyorum ve grubumuza, Hükûmetimize bu konudaki destekleri nedeniyle ayrı ayrı teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bu, öğretmenlerimizin eş durumu tayinleri nedeniyle mağdur edildiklerine dair bir iddia: 2013-2014 yıllarında öğretmenlerimizin eş özrü ve sağlık özrü nedeniyle yer değiştirme taleplerinin tamamı karşılanmıştır. 2015 yılının ilk yarısında yani bugünlerde, sömestire girerken yapılan taleplerin de yüzde 98’ini karşıladık. 800 küsur civarında öğretmenimiz için de çözüm arayışlarımız sürüyor onları da bir şekilde eşleriyle bir araya getirmek için; yüzde 98’ini birleştirdik.

Sağlık özrü ve özel hayatı etkileyen durumlara bağlı yer değişiklikleri daha önce dönemsel olarak yapılıyordu, şimdi gerekli belgeler sunulduğunda her an yapıyoruz. Özellikle sağlık özrüyle ilgili veya özel hayatı ilgilendiren nedenlerle eğer bir yer değiştirme talebi olursa dönem sonunu beklemek gibi bir kuralımız yok, işin aciliyetine göre ve ciddiyetine göre hemen uygulamaya koyuyoruz.

Bir sonraki, altıncı iddia, yine bununla bağlantılı: “Parçalanan aileleri birleştirmiş gibi gözüküp alan değiştirme dayatılması sonucunda birleşen aileler, alanlarında mutsuz olmaktan dolayı intiharın eşiğine kadar geldi.”

Evet, tamamını birleştirdik. Ayrıca, alan değişikliği sebebiyle bundan hoşnut olmayan, geçtiği yeni alandan memnun olmayan, mutsuz olan öğretmenlerimizin de 2013 Aralık ayından itibaren eski alanlarına dönüşlerine imkân sağladık, bu sorunu giderdik.

FATİH Projesi’yle ilgili birtakım iddialar burada dile getirildi. Kısaca, hemen Avni Bey çok güzel özetledi ama tekrar da yarar var. Bu uygulama, FATİH Projesi’yle ilgili uygulamalar 2012 yılında başladı biliyorsunuz. Lise düzeyindeki okullarımızda 114.921 dersliğin tamamına etkileşimli tahta yerleştirildi. 20.269 okulumuzda çok fonksiyonlu yazıcının kurulumu tamamlandı. 737.800 adet tablet bilgisayar öğretmen ve öğrencilerimize ulaştırıldı. 3.516 okulun yerel alan ağ kurulumu tamamlandı.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Oranlarını söyler misiniz Sayın Bakan?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) - Projede özellikle önem verdiğimiz bir konu, alacağımız tablet bilgisayarların, bundan sonraki dönemlerde de alacağımız tablet bilgisayarların yasada da belirtildiği gibi, yerlilik oranının yüksek tutulması. O nedenle, ihalelerimizde ince eleyip sık dokuyoruz. O yüzden, ihale şartnamesinin hazırlanması biraz gecikti, orada bir gecikmemiz var. 2015 yılı içinde inşallah, 10 milyon 600 bin tablet bilgisayar alımını gerçekleştireceğimizi söylüyorum.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Oran yüzde 4.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) - Şimdi, ÖSYM ve sınavlarla ilgili iddialar var. Tabii, bu kopya iddiaları sınavların tarihçesi kadar eski, öteden beri oluyor bunlar. Ama, hiçbir zaman bu kopya iddialarıyla bu dönemde olduğu kadar etkili mücadele edilmediğini de bir kere daha vurgulayayım. 2010 yılı Kamu Personeli Seçme Sınavı’nın eğitim bilimleri alanıyla, bizimle ilgili olan alanla ilgili iddialar üzerine sınav iptal edilmişti; yeni bir sınav yapıldı, bununla ilgili adli soruşturma da devam ediyor. 2012 yılında avukatlar için adli hâkim ve savcı sınavında sınav sonrası ÖSYM’ce yapılan  analizler sonucunda ulaşılan anormal bulgular üzerine adli işlem başlatıldı. Kanuna işlenen caydırıcı hapis cezaları, sınav salonlarında ve binalarında uygulanan üst düzey arama ve güvenlik tedbirleri, sinyal kesiciler, salonlarda kullanılan kameralar, sınav sonrası analizler, başvuru ve kimlik kaydı denetimleri kopya teşebbüslerini de en aza indirdi. 

Şimdi, bununla çok doğrudan ilgili değil ama kurumla ilgili olduğu için, ÖSYM’yle ilgili olduğu için, biraz önce Fatma Nur Hanım’ın sözünü ettiği 10 bin öğrencinin paralarını yatırdıkları hâlde sınava girememeleriyle ilgili olan konu kendisinin anlattığı gibi ama bir ilave var; ben -kendisinin de söylediği gibi- o dönemde konuyla ilgili olarak ÖSYM Başkanımızla görüştüm fakat görüştüğümüz  tarihte soru kitapçıkları basılmıştı, salon planlamaları yapılmıştı ve o zaman ÖSYM dedi ki: “Bu öğrenciler, bizden kaynaklanan bir nedenle değil, sadece kendi o onay butonuna basmamaktan kaynaklanan nedenlerle bu sınava alınmıyorlar. Bizim, şimdi sınav salonlarını bu öğrencileri araya katacak şekilde yeniden planlamamız, sınav güvenliğini, soru güvenliğini… Çünkü o salonlara dağıtılacak olan soru kitapçıklarının isme yazılı ve cevap kâğıtlarının paketlerinin açılıp her bir öğrencinin, o 10 bin öğrencinin o paketlere tekrar yerleştirilmeleri gerekiyor; bu da, bütün sınav güvenliğini berhava edecek bir işlem olacağı için yapamayız.” dediler.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Öyleydi zaten, ben de aynı şeyi söyledim. 

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Efendim, on yıllık AK PARTİ kadrolarını yok sayıp uzman olmayan kadrolarla devam ettiğimize dair gerekçede bir iddia… Bizim mevcut personelimizden, özellikle üst düzey yönetimimizin eğitimle ilgisi bakımından bir eleştiri vardı anladığım kadarıyla. Müsteşar yardımcılarımızın ortalama eğitimle ilgili kariyerleri yirmi dört yıllık, genel müdür düzeyinde en az on yedi yıllık, daire başkanı düzeyinde en az on iki yıllık eğitim…

FATMA NUR  SERTER (İstanbul) – Kime söylüyorsun? Bana mı söylüyorsunuz? Ben öyle bir şey demedim.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Sizinle ilgili değil.

Efendim, dershaneler meselesi… Bence bu gensorunun asıl verilme nedeni burası. Şimdi, son durum nedir? Ben, onunla ilgili bilgileri sizinle kısaca paylaşayım.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Mahkeme kararlarını uygulamamanız olamaz mı Sayın Bakan?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) - Dershanelerden özel okula dönüşmek için başvuru yapan kurumların sayısı 1.295. Bunlardan 979 tanesinin dönüşüm programına alınmasına onay verildi.

Şimdi, “Dershanelerin dönüşüm süreci çalışanları işsiz bırakacak.” gibi orada bir gerekçe veya iddia var. Tam tersine, okula dönüşen dershanelerin daha çok personele ihtiyacı olacak ve dolayısıyla bu hatta yeni bir istihdam alanı açmaya da vesile olacak.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Madem niye o kadar dershane açtırdın Sayın Bakan?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) - 6 Şubat 2015 tarihi itibarıyla dershanelerde, dershanelerimizde, dönüşmekte olan dershanelerimizde eğitim personeli olarak 44.470 kişi çalışıyor. Şimdi önergede bir 100 bin rakamı, “100 binlerce kişi işsiz kalacak, eğitim personeli dışında orada hizmette çalışan 100 binlerce insan işsiz kalacak.” deniliyor. Gerçek rakamı söyleyeyim: Dershanelerde çalışan, sigortalı, kayıtlı çalışan sayısı -bu durumda olan 100 binler filan değil- 5.536 kişi.

Şimdi, bir de bu takviye kurslarımızla ilgili, dershanelerle bağlantılı olarak takviye kurslarımızla ilgili, önergede, işte, takviye kurslarının açıldığı ama öğrencilerin ve öğretmenlerin buna ilgi göstermediği gibi iddialar var, burada da dile getirildi.

Peki, dershaneye giden öğrenci sayısı neydi, açtığımız takviye kurslarına giden öğrencilerin sayısı ne? Düzenleme öncesinde dershanelere giden öğrenci sayısı 1 milyon 220 bin, dershanelere gidenler. Bizim Ekim 2014 tarihinden itibaren örgün ve yaygın eğitim kurumlarında açtığımız takviye kurslarına gelen öğrenci sayısı 2 milyon 547 bin 902. Dershanelere giden 1 milyon 200 bin, takviye kurslarına gelen öğrencilerimizin sayısı 2 milyon 547 bin, 2 katından fazla. Ayrıca bu takviye kurslarımızda -sizin de söylediğiniz gibi- çok düşük ücretlere rağmen -ona teşekkür ederim- artırdık ders saati ücretini ama…

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – İktidarınız döneminde dershanelerin sayısını niye artırdınız o zaman Sayın Bakan?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) - …104.799 öğretmenimiz ücrete falan bakmadan bu takviye kurslarında görev yapıyorlar. Ben buradan hepsine ayrı ayrı bir kere daha çok teşekkür ediyorum. Çocuklarımız adına, Millî Eğitimimiz adına çok teşekkür ediyorum.

İLHAN CİHANER (Denizli) - Sayın Bakan, boykota destek verecek misiniz? Yarın boykot var.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Bu, öğretmenlere tatmin edici ücret verilmediği iddiası belki de bu gensoru önergesinin tek doğru iddiası. Doğru, tatmin edici bir ücret vermiyoruz ama dediğim gibi 104 bin öğretmen buna rağmen gönüllülük, artık gönüllülük sayılır… Onu artırdık yani Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi. Plan ve Bütçe Komisyonundaki katkılarından ötürü bütün Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum. Bu takviye kurslarında görev yapan öğretmenlerimizin ders saati ücretlerini 2 katına çıkardık. 2 katına çıkardık da ne yaptık? 9 liraydı 18 lira yaptık. Dolayısıyla öğretmenlerimize fedakârlıkları için tekrar çok teşekkür ediyorum.

İLHAN CİHANER (Denizli) - Boykot için bir şey söyleyecek misiniz? Yarın boykot var.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Bu, yeni atanan öğretmen adaylarına sözlü sınav getirilmesine ilişkin. Şimdi, süre çok azaldığı için hızlıca okuyacağım. Yeni atanan öğretmenlerin öncelikle yeterlik alanlarına uygun bir şekilde çok yönlü olarak yetişmeleri sağlanacak, hizmet içi eğitimlerden geçirilecek, daha sonra performans değerlendirmesi, ardından yazılı ve sözlü sınava alınacaklar. Dolayısıyla sadece sözlü sınav iddiası doğru değil.

Açık liselere kayıt yapan öğrencileri takip ediyoruz.

“Okul müdürü atamalarında yandaş sendikalardan kişiler seçildi.”

Dört yıllık görev süresini tamamlayan 16.559 eğitim kurumu müdürünü değerlendirmeye aldık. Yapılan değerlendirmeler sonunda 75 ve üzeri alanlardan 8.156’sı görevlerine devam ediyor.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Neye göre aldınız? Bir sürü, emek veren müdürü görevden aldınız.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Sendikalara göre söylüyorum şimdi.

Görev sürelerinin uzatılması kapsamında 75 ve üzerinde puan alan müdürlerin sendikalara göre dağılımı:

EĞİTİM-BİR-SEN; 6.903 kişi değerlendirmeye alınmış, 4.900’ü başarılı, 75’in üzerinde.

TÜRK EĞİTİM-SEN; 3.922 kişi değerlendirmeye alınmış, 1.146’sı 75 üzerinde almış.

EĞİTİM SEN; 1.207 kişi değerlendirmeye alınmış, 386 kişi 75 üzeri almış,

EĞİTİM-İŞ; 403 kişi, 84’ü… 

Diğerleri daha küçük rakamlar.

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Yüzde 80 EĞİTİM-BİR-SEN Hocam!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – “TEOG sınavlarında yaşanan sorunlar yüzünden ailelerin psikolojileri, öğrencilerin psikolojileri bozuldu.”

Tam tersine, burada, yaptığımız çok ciddi araştırmalar var. ”Ortak sınavların kendi okulumda yapılması -yani “TEOG” dediğimiz sınavlarla yapılması- beni rahatlatıyor.” diyen öğrencilerin oranı yüzde 87’i.

Ortak sınavların iki ayrı günde yapılması olumlu, yüzde 86.

Yani sınavın bütün bileşenlerini sorduğumuzda anket çalışmalarımızda yüzde 80-90’lar arasında memnuniyet görüyoruz.

“Şimdi bugünlerde, bu son yapılan sınavlarda 4.800 öğrenci, efendim, nasıl bu çocukların hepsi tam puan aldılar?”

Şimdi, arkadaşlar, 1 milyon 300 bine yakın öğrenci. Bunlar yarışma sınavı değil, bunlar sınıflarda yapılan denetimli yazılılar. Yani sizin de, benim de, hepimizin normal lise hayatımızda girdiğimiz yazılı sınavlar. Yazılı sınavlarda çocuklardan bazıları tam puan almış. Ne kadarı? 1 milyon 300 bin öğrenciden 4.800’ü. Bu da şüphe uyandıracak bir oran değil. Kaldı ki buna rağmen biz herhangi bir şekilde bir yığılma olduğu zaman bir yerde onları ayrıca araştırıyoruz orada bir sorun var mı diye.

Bir de “Bu TEOG sınavları tekrar değiştiriliyor.” falan gibi bir söylem burada da, dışarıda da söyleniyor. Bu doğru değil.

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Hocam sonuçları neden açıklanmıyor? Sonuçları istiyoruz.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Bakın, geçen sene ilk defa uyguladığımız özel okullara teşvik kapsamında çocukları ister istemez bir devlet okuluyla irtibatlı gösteriyorduk. Şimdi bu sene özel okullarda okuyan çocuklarımıza da bu teşviki verebileceğimiz için çocukların illa bir devlet okulunda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Biraz müsaade eder misiniz? Üç grup altmış dakika konuştu.

BAŞKAN - Bir saniye, ben size iki dakika söz vereceğim.

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Hocam, istatistikleri istiyoruz.

BAŞKAN – Buyurun.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Biraz daha uzatın.

BAŞKAN – O kadar olamaz. Ben hayatımda ilk defa böyle bir şey yapıyorum.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – TEOG sınavlarını yeniden şey yapmış değiliz, sadece geçen sene yaptığımız bazı uygulamalara bu sene gerek kalmadı. Bunu da ayrıca Millî Eğitim Bakanlığının sitesinden duyurduk, yapmayı düşündüğümüz değişiklikleri, taslağımızı, bunu çok yapıyoruz ama ne yazık ki gözden kaçıyor. Her yeni yönetmelik veya düzenlememizi mutlaka Millî Eğitim Bakanlığı sitesinden duyuruyoruz. İlgili bütün paydaşlar, öğrenciler, öğretmenler, siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları, eğitimciler girsinler, lütfen orayla ilgili değerlendirmelerini, eleştirilerini, önerilerini bize iletsinler diye bunları açıklıyoruz.

Meslek liseleriyle ilgili -böyle artık rastgele seçerek gitmek zorundayım- bakın, 2004 yılında meslek liselerimizde o katsayı uygulaması yüzünden 1 milyon 102 bin öğrenci vardı, 2014’te 2 milyon 513 bin ve 62 alanda 226 dalda meslek eğitimi veriyoruz. Bu öğrenci sayısı ve bu okullaşma oranı OECD ortalamalarının üzerinde.

Öğretmenlerin maaşlarıyla ilgili, öğretmenler biliyorlar onun dolar bazında, avro bazında, yüzde 200, yüzde 98,17 artış olduğunu.

Yurt dışındaki akademisyenlerle ilgili düzenlemelerimizi, yurt dışındaki çocuklarımız, doktora yapan, master yapan öğrencilerimiz, kendilerine sağlanan imkânları biliyorlar.

Harç sorunuyla ilgili olarak katlamalı harç meselesini dün Bakanlar Kurulunda görüştük. Onunla ilgili düzenlemeyi açıkladık.

Daha söylenecek çok şey var ama süre maalesef bu kadar.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sayın Bakan, şube müdürlerini söyler misiniz?

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Kürtçe okullarla ilgili…

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Ben bu önergeyi veren arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum, muhabbet izhar eden arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum. Muhabbet karşılıklı. Ama biliyorum, sizin gözünüzde en iyi Millî Eğitim Bakanı giden Millî Eğitim Bakanı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Devamla) – Daha buradayız.

Çok teşekkür ediyorum. İyi çalışmalar diliyorum. Hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Avcı.

Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı hakkındaki gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususunu oylarınıza sunuyorum: Gensoru önergesinin gündeme alınmasını kabul edenler… Kabul etmeyenler… Gensoru önergesinin gündeme alınması kabul edilmemiştir.

Birleşime on beş dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 16.46

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 17.05

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: İsmail KAŞDEMİR (Çanakkale), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----0----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

BAŞKAN –  Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan, Ceza İnfaz Kurumları Güvenlik Hizmetleri Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

3.- Ceza İnfaz Kurumları Güvenlik Hizmetleri Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/742) (S. Sayısı: 616)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Askeri Hakimler Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

4.- Askeri Hakimler Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/1008) (S. Sayısı: 685)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

5’inci sırada yer alan, Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

5.- Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/292) (S. Sayısı: 54)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

6’ncı sırada yer alan, Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

6.- Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Milli Eğitim, Kültür, gençlik ve Spor Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/333) (S. Sayısı: 104)(x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet burada.

07/05/2014 tarihli 86’ncı Birleşimde tasarının 2’nci maddesi üzerinde görüşmeler tamamlanmıştı.

2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Şimdi, 3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerinde söz talepleri var.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili Sayın  Yusuf Halaçoğlu.

Buyurunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, gerçekten, maddeler konuşuldu bunda ama sizlerle bir önemli konuyu paylaşmak istiyorum, onun için söz aldım.

Balkanlarda bıraktığımız kültürel varlıklarımız Türkiye açısından, hepiniz takdir edeceksiniz ki son derece önemlidir. Bunların restorasyonu ve koruma altına alınması son derece önemlidir. Çünkü, beş yüz yıllık bir oradaki Osmanlı Dönemi Türk hâkimiyetinin hepsi birer eseridir bize kalan, intikal eden. Burada bir iki konuya değineceğim ama sizlerle bir konuyu paylaşmak istiyorum.

Biliyorsunuz, 1923’te mübadele söz konusu oldu ve Yunanistan’daki Türkler Anadolu’ya nakledildi; Anadolu’daki, İstanbul dışındaki Rumlar da Yunanistan’a nakledildi. İşte, bu sırada çok hazin durumlar meydana geldi. Oradan Türkiye’ye göç eden Türkler, beş yüz yıllık yurtlarını terk ederken aslında bütün atalarının, analarının, babalarının mezarlarını da orada bırakarak döndüler. İşte, onlardan size bir örnek vermek istiyorum, hüzünlü bir örnek vermek istiyorum, bizzat baştan geçmiş olan bir örnek. Buna “Son Ezan” ismini veriyorlar, “Son Ezan.” Bunu büyükelçimiz Erol Uzsoy yazmıştı. Konuyu sizlerle paylaşmak için olduğu gibi okumak istiyorum.

“Müezzin İsmail Efendi yıllardır her gün 5 defa çıktığı minareye bu defa adımlarını zorlukla atarak yavaş yavaş çıktı.”

Arkadaşlarımız, konuşmadan… Lütfen konuşmazsanız, istirham ediyorum.

“Gecenin sessizliği ve serinliği içinde ovanın karanlığına, aşağıdaki evlerdeki zayıf ışıklara baktı. Daha önce yüzlerce defa okuduğu ezanın, atalarının yüzyıllardır yaşadığı bu küçük kasabada son defa yankılanacağını düşünerek ellerini kulaklarına götürdü. Derin bir iç geçirerek gözlerini kapattı. Sicim gibi yaşlar kır düşmüş sakallarına doğru süzülürken ağır, yanık bir sesle yatsı ezanını okumaya başladı.

Yağ kandilleriyle aydınlatılmış camide imam efendi ve cemaat, başları öne eğilmiş, gözlerinden süzülen yaşlarla İsmail Efendi’nin okuduğu yatsı ezanını son defa dinlediler. Kasabanın en uçtaki evlerine kadar bütün kasabalılar aynı hüzün ve sessizlikle, başları önlerinde, ezanın bitmesini beklediler.

İmam Şefik Efendi son rekâtı kıldırıp selam verdiğinde cemaatin hıçkırıkları sessizliğin içinde yankılanırken, sanki yarın her biri bir tarafa dağılmayacak, belki de birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerini düşünmeden, herkes başı önde, kafalarında bin bir düşünce, evinin yolunu tuttu. Cemaatin tamamı dağılınca Şefik Efendi, kapıda dikilen Müezzin İsmail Efendi'den başka kimsenin kalmadığını gördü. "Sen de gidebilirsin İsmail Efendi" dedi. "Kapıyı ben kapatırım." İsmail Efendi boğazına düğümlenen acıyla hiçbir şey diyemeden ağır adımlarla çıktı.

İmam Şefik Efendi, cübbesiyle olduğu yere çöktü, sarığını çıkardı. Küçücük bir çocukken dedesiyle bu camiye geldiklerini, camide kılınan bayram namazlarını, avludaki bayramlaşmaları, cami hocasından gördüğü dersleri aklından geçirdi. Birisi bu tarihî camide son namazı kendisinin kıldıracağını söylese idi herhâlde kötü bir rüya diye düşünürdü. Ama işte, önce söylenti şeklinde duydukları, sonra jandarma kumandanı ve cemaat liderleri tarafından da resmen bildirilen o gün gelmişti. Yüzyıllardır yaşadıkları, bütün atalarının gömülü olduğu bu toprakları yarın terk edeceklerdi. Bu tarihî camide son namazı kıldırmak da ona düşmüştü.

Çöktüğü yerden yavaşça kalktı. Kandilleri tek tek söndürdü. Son kalan kandilin titrek ışığında minbere çıktı. Bohçanın içinde sarılı Kur'an'ı öpüp başına koyduktan sonra koynuna soktu. Ağır adımlarla dışarı çıkarak halının altındaki kocaman anahtarla kapıyı her zamanki gibi iki kere kilitledi. Gecenin serinliğinde içinden "Allah yardımcımız olsun, camimiz de atalarımızın ruhlarına emanet olsun." diyerek gözlerinden süzülen yaşlarla, ağır adımlarla karanlığın içinde kayboldu.”

Değerli milletvekilleri, aslında burada bizim üzerimize düşen görevi İmam Efendi son cümlesinde çok iyi açıklamış. Atalarının ruhlarına emanet ettiği oradaki bizim kültür varlıklarımızı atalarının torunları, bizler, maalesef hangi ölçüde koruyabiliyoruz? Bunu çok iyi düşünmemiz lazım. Bakın, ben yıllardır ifade ediyorum, Kültür Bakanlığının, yurt dışındaki mimari yapılarımızı aslına uygun restore edebilmek için bir birim kurması gerektiğini söylüyorum ama bir türlü gerçekleşmiyor, TİKA’ya bırakılıyor. TİKA’ya bıraktığınız bu onarım meselesi maalesef aslına uygun restorasyona imkân vermiyor, maalesef. Nitekim, bakın, Rodos Murat Reis Külliyesi, buradaki Mehmet Paşa Türbesi şu an yıkılmış durumda ve hiç kimse ilgilenmiyor. Keza, Rodos Süleymaniye Medresesi’ne Yunanlılar el koymuş durumdalar…

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Doğru değil. Sorun Yunanistan’da.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Bakın, bir dakika, Yunanistan’da değil.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – TİKA, Yunanistan…

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Ben söyleyeceğim… Kardeşim, bir dinleyin, ben size söyleyeyim. Gidip gören, bilen insanım. Konuşmayın, dinleyin, ondan sonra konuşun.

Yunanlılar el koymuştur, Ege Üniversitesi, kendilerinin üniversitelerine tahsis etmişlerdir, orası Türk vakfına ait olmasına rağmen. Biz burada Vakıflar Yasası çıkarıyoruz, onlar vakfa ait olan bir eseri kendi üniversitelerine veriyorlar.

Yine, Şumnu Şerif Halil Paşa Camisi 1998’den beri sözde restore edilmekte. Balkanlarda UNESCO tarafından tescil edilmiş tek eserimizdir. Buna rağmen, maalesef, restorasyon devam etmemektedir. Keza, Filibe Sultan Murat  Camisi içinde, Bursa Yıldırım Camii’nde olduğu gibi, içeride şadırvanı vardır onun da, maalesef, bizim tarafımızdan yapılan restorasyonda bu şadırvan yerle bir edilmiş, dümdüz hâle getirilmiş, şadırvan yok edilmiştir. Yani, tıpkı Yıldırım Camii’ndeki, hepimizin bildiği Ulu Camideki o şadırvanı biliyorsunuz, o şadırvan yok edilmiştir orada. Keza, Üsküp Mustafa Paşa Camisi bahçesinde bulunan şadırvan, maalesef, yine TİKA tarafından restore edilirken aslına uygun restore edilmek yerine modern hâle getirilmiştir, yıkılmıştır. Buna benzer bir sürü örnekler vardır.

Rodos’a gelince, bakın, söyleyeyim size -Rodos’a ben de gittim, kaç kere gittim- Rodos’ta, arkadaşım, Süleymaniye Camii… Bakın, şimdi, Murat Paşa Külliyesi var biliyorsunuz orada. Şu an, onun bakıcısı olan kişi de rahmetli olmuştur. Ama, orada, inanın ki yıkılmıştır. Bakın, yine oradaki birçok türbeler yıkılmayla yüz yüzedir. “Yunanistan’dan kaynaklanıyor.” diyorsunuz ama Yunanistan’la her türlü anlaşmayı yapıyorsunuz ama, restorasyon konusunda niye anlaşma yapmıyorsunuz? Onlarla ilgili, bakın, 52 tane kiliseyi onardınız siz Türkiye'de. Ama, bakın, bunları da ibadete açtınız. Bunlara karşılık siz niye Fethiye Camisi’ni, Atina’dakini açmıyorsunuz? Niye Selanik’teki bir tanesini açmıyorsunuz? Ama, buna karşılık ne yapıyorsunuz? 1023 Lozan Antlaşması’nda olmamasına rağmen siz Bursa’ya metropolit atıyorsunuz. Hangi sebeple atıyorsunuz? Zeytinbağı’nın ismini Tirilye yapıyorsunuz; hangi sebeple yapıyorsunuz, söyler misiniz? Niye Isparta’ya veya Kütahya’ya metropolit atıyorsunuz? Lozan’a göre metropolit atayacağınız sadece İstanbul ilçeleridir, başka hiçbir yere atayamazsınız. Bunları atarken niye Yunanistan’la eşdeğerlik üzerine, mütekabiliyet üzerine yapmıyorsunuz bunları? Bakın, ben size bir şey söylüyorum: Oradaki eserlerimizi araştıran, restorasyonunu yapan Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla, benim eşimdir, hepsinden tek tek haberim var. Dolayısıyla, bakın, bir şey söylüyorum, bunu herhangi bir siyasi sebeple söylemediğimi konuşmalarımdan anlıyor olmanız lazım. Ne diyorum? Kültür Bakanlığı bunları ciddi bir şekilde yapmak üzere kendi içinde bir birim oluştursun diyorum, yurt dışında restorasyon yapacak birim oluştursun, özel statüyle yapsın bunu. Birtakım kanunlar çıkarılsın, o kanunlar çerçevesinde yurt dışında, şimdi Türkiye'deki gibi bir ihale sistemi dışında bir özellik verilsin ve bu eserler aslına uygun olarak yapılsın. Ama, bakın, Makedonya’nın Ohri kentinde Fetih Camii, Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan cami yıkıldı mı? Yıkıldı. Kimin izniyle yıkıldı? Kültür Bakanlığının izniyle yıkıldı ve şimdi kilise yapıldı oraya. Şimdi, bakın, bunlar bizim hatalarımızdır, bunu kabul etmek zorundayız.

Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Halaçoğlu.

Özellikle konuşmanızın ilk bölümü… Hepimizi kalbimizden vurdunuz, sağ olasınız, hele benim gibileri.

Sağ olun, çok teşekkür ederim.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan… (HDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz.

HDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biliyorsunuz, partimizin programında tarihe, kültüre ve varlıklarına hem Türkiye'de hem de dünyada sahip çıkma anlayışımız vardır çünkü insanlığın ortak kazanımları ve insanlığa mal olan bu tür değerli eserleri, yapıtları elbette ki korumak lazım.

Şuradan bu sözleşmeye baktığım zaman aslında koalisyon hükûmetlerinden AK PARTİ hükûmetlerine kadar, TİKA çalışmalarından günümüze kadar yapılanların ne kadar gayriciddi olduğunu bir gösteriyor zaten, onu söyleyeyim. Niye gayriciddi? Düşünün, 2007’de UNESCO tarafından Dünya Miras Listesine alınan bir eser. İkinci Dünya Savaşı’nda faşistler gelmiş, orada partizanlarla savaşmış, hasar görmüş, sonra Bosna-Hersek savaşında en büyük tahribatı yaşamış ve işte o 11 gözlü ve 1577’de Drina Irmağı üzerinde yapılan bu köprüyle ilgili çalışmaların yetersiz olduğu ve sonuçta bu sözleşmeyle tekrardan yapılması gerektiği dile getiriliyor.

Şimdi, biz, böylesine bir tarih mirasına, böylesine UNESCO’nun koruma altına aldığı bir gerçekliğe, böylesine de güzel bir esere… Ki Mimar Sinan’ın çok fazla eserleri var o bölgede ama Drina Köprüsü romanını bilirsiniz -edebiyatla ilgisi olanlar okumuştur mutlaka- Ivo Andric’in romanı da bu konuda çağrışım yapıyor. Şimdi, bu çok güzel arkadaşlar. Peki, Hükûmetin bu hassasiyetini, Osmanlı sevdasını ele alalım ve buradan gelelim, milliyetçi duygularla bu sahiplenmeye gelenlere de söyleyelim ve sonra şöyle dönelim: Allah aşkına, Allah aşkına vicdanlarınıza sesleniyorum. Vicdanlarınıza sesleniyorum çünkü Türkiye’de, dünyanın, 21’inci yüzyılda en büyük tarih ve kültür katliamı nerede yapılıyor biliyor musunuz? Hasankeyf’te yapılıyor. Hasankeyf’teki köprü sular altında bırakılacak. Hasankeyf’teki köprü öylesine bir köprü ki, o köprüden Hasankeyf’in o tarihî konaklarından, kayalıklarından tahtalar üst üste atılır ve öyle geçilirdi. Bugün hâlâ dimdik ayakta olan Hasankeyf’in camileri, kümbetleri, tarihî, on beş bin yıllık tarihini otuz yıllık bir elektrik kârına, marjına yabancı şirketlere ve küresel sermayenin uğruna kurban edip sular altında bırakırken bu ne yaman çelişkidir arkadaşlar, bu ne yaman çelişkidir.

Eğer tarihe sahip çıkmaksa önce kendi tarihinize de sahip çıkacaksınız, elbette ki Bosna-Hersek’teki tarihe de sahip çıkacaksınız. Ama kendi gözünüzün önünde yitip giden tarihe bakıp da burada vicdanen rahatsızım demeyecek, iki söz söylemeyecek milletvekilleri seyirci kalıyorlar.

Cizre’den… Hep Cizre’yi konuşursunuz değil mi? Bafid Köprüsü’nü Google girin, bir tıklayın bakayım. Önünüzde hepinizin bilgisayarlar duruyor. Cizre’nin hemen yanında çevre yolundan geçerken Dicle Nehri’nin sağ yakası Suriye’dir, sol yakası Türkiye’dir. Ve Dicle Nehri, ırmak taştığı zaman sular Suriye tarafına doğru aktığı zaman, Pira Bafid… Pira Bafid –pira, köprüsü demek- Bafid Köprüsü demek.

Bakın, işte, sular taştığı zaman Türkiye tarafından kalıyor -dikkat edin, Türkiye tarafında kalıyor- sular kuruduğu zaman, sol tarafından akmaya başladığı zaman Suriye topraklarında kalıyor. Ortada kalmış, harabeye dönmüş ve bu köprünün ayaklarında 12 tane burç var. Güneşin her ay doğduğu bir burcunun ayağında o köprünün bir anlam, bir ifade, bir felsefe var. Bilmeyen varsa AK PARTİ’li Oğuz Kağan Köksal Cizre Kaymakamıydı, size bu engin bilgiyi verebilir. Yok, yetersiz buluyorsanız İdris Naim Şahin’e gidin. Yok, onu da az buluyorsanız İçişleri Bakanı Yardımcısı şu an Müsteşar Osman Güneş’e gidin, o da Cizre Kaymakamlığı yaptı.

Şimdi, ben, Cizre Kalesi tarihe, kültüre kazandırılsın diye burada sekiz sene mücadeleden sonra bu karar alındı. Bakın, muhteşem bir Bedirhan Beyliği’nin o köprü kalıntıları, saray, hamam, Romalılara kadar giden, Mem û Zîn'in zindanı, orası, hepsi ne güzel kazandırılıyor.

Ama şöyle bir bakın etrafınıza, kaç yer askerî birliklerin içinde? Hakkâri Kalesi askerî birliğin içindedir. Patnos’un en tarihî kalesi askerî alayın içindedir arkadaşlar. Sayabilirim kaç tane. Kaç tane HES barajında kurban giden köprüyü buradan size sayabilirim.

Siz Allianoi’yi hatırlıyor musunuz? Ey Ege’nin milletvekilleri, zeybek deyince siz, efe deyince siz efeliğinizden geri durmuyordunuz. Hani Allianoi, söyler misiniz bana? Efelik burada taslanır kardeşim, burada. Ben  de oynayabilirim efeliği. Öyle efelik olmaz. Burada gelip sahip çıkacaksınız, sahip.

Biz şunu diyoruz: Kültüre sahip çıkın, tarihe sahip çıkın, eserlere sahip çıkın, zenginliğe sahip çıkın. UNESCO’nun yakasına yapışın. UNESCO da gereğini yapsın.

Bugün Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanı altı yıllığına seçilir. İki yıl Hırvatlar Cumhurbaşkanlığı yapar, iki yıl Sırplar Cumhurbaşkanlığı yapar, iki yıl da Boşnaklar yapar. Biz bu ülkede 20 milyon Kürt yaşıyoruz, burada hâlâ bu konuştuklarımız “Kürtçe yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur.” diye stenograflara tırnak içinde “x” işareti olarak yazdırılıyor. Siz de tarihe, kültüre, dile, bütün bunlara sahip çıkma vicdanı diye bir şey varsa, bu Meclisin kuruluş felsefesinde Kürdistan mebuslarının tuzu varsa, Lazistan mebuslarının tuzu varsa bütün tarihimizi, kültürümüzü hem Türkiye’de hem Avrupa’da hem dünyada sahipleneceğiz, sahipleneceğiz arkadaşlar. Dünya mirasını sahiplenmek, insanlığı sahiplenmektir. Onun için de buradan şunu çok açıklıkla söylüyoruz: Halkların Demokratik Partisi insanlığın kazanımı olan tarihin, kültürün, sanatın, eserin de sahiplenicisidir; koruyucusuyuz.

Böyle sözleşmeleri böyle senelerce burada tutmanın bir anlamı yoktu, niye geciktirmişsiniz de anlamıyorum. Bu sizin TİKA takalar başka işler mi yapıyor yoksa yurt dışında ya? Cidden soruyorum, başka işler mi yapıyor? Galiba başka işlerle uğraşıyorlar. İnanın, bunu bir araştırırsanız çok iyi edersiniz.

Bir şeyi daha hatırlatacağım size. Bakın, iç savaşlar, çatışmalar başladığı zaman ne tarih dinliyor ne kültür dinliyor ne de insanlık dinliyor. Suriye’de yıkılan tarihe bakınız, bir düşünün. Irak’ta yakılan tarihe bakın; IŞİD’in yaktığı camilere, ibadethanelere bakın. Şimdi, bütün bunlara sahip çıkmak… Afganistan’da yıkılan eski dönem kutsal mabetlerine bakın. Elbette ki bunlara sahip çıkacağız, çıkmak zorundayız. Yoksa Bosna-Hersek mahkemesi gibi ad hoc mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine benzer bir mahkeme orada kurulur; savaş suçları mahkemesinde, bu insanlığa karşı suç işleyenler, soykırım suçlarını işleyenler bu eserleri de katlettikleri için sorumlu tutulur ve bunun hesabı sorulur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bu duygularla destek verdiğimizi beyan ediyoruz, biraz da Türkiye’ye vicdanınızın bakmasını diliyoruz.

Saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Aytuğ Atıcı.

Buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Siyasi kariyerlerini ve kazanımlarını sağlam iradenin gölgesine borçlu olmayan milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü yani Drina Köprüsü Bosna ile Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul arasındaki kervan yolu üzerinde bulunan bir köprüdür ve etrafındaki köy ve şehirlerin gelişmesine tarih boyunca önemli katkılar sağlamıştır. Peki, ne olmuş köprüye? Köprü İkinci Dünya Savaşı’nda hasar görmüş ve ardından da aslına uygun olarak onarılmış. Güzel. Peki, daha sonra ne olmuş? Daha sonra olan şey şu: Bu köprüye yakın yerlere 2 tane hidroelektrik santral yapılmış. Bu 2 tane hidroelektrik santral nedeniyle de akarsuyun taban rejimi değişmiş ve köprünün temellerinde ciddi hasarlar olmuş. Yani oraya yapılan 2 tane hidroelektrik santrali köprünün temellerinde bile hasar yaratmış. Ne yaparak? Akarsuyun taban rejimini değiştirerek.

Şimdi, ben düşünüyorum, Türkiye’de akarsularımız üzerine adımbaşı yaptığınız ve daha sonra “Tüh, keşke yapmasaydık. Yanlış yapmışız.” dediğiniz HES’ler, bu barajlar acaba toprağın kompozisyonunu değiştirdi mi, değiştirmedi mi? Buradaki çiftçiler, köylüler sizin yaptığınız HES barajları yüzünden aç kaldı mı, kalmadı mı? Koskoca Drina Köprüsü’nün bile temellerini sarsan ve yıkılmasına neden olan bu HES barajları aynı şekilde Türkiye’de de çok ciddi hasarlar yaratmıştır. Bu konuda gerçekten çok ciddi suçlarınız vardır, halk bunu asla affetmeyecektir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nün restore edilmesine elbette bir itirazımız yok. El birliğiyle yapalım, ancak eğer Türkiye’deki gibi, burada yaptığınız icraatlar gibi bu köprüyü restore edecekseniz Allah rızası için elinizi çekin bu köprüden. Eğer bu şekilde davranacaksanız ne olur ellemeyin, bir başkası yapsın. Niye bunları söylüyorum? Eğer Mersin’e yaptığınız stadyum gibi yapacaksanız, yani 100 binlerce lira parayı harcayıp ondan sonra da bir tek futbol maçı bile oynayamayacak duruma getirdiğiniz Arena Stadyumu gibi yapacaksanız, Allah aşkına, Vişegrad köprüsüne dokunmayınız. Eğer Vişegrad köprüsünü yaparken tıpkı Mersin’deki spor komplekslerinde yaptığınız yolsuzluklar gibi yapacaksanız, Allah aşkına, ecdadın yadigârına dokunmayınız. Eğer Mersin’de yaptığınız kapalı spor tesisleri gibi, bir ay sonra her yağmurda şır şır akacak şekilde bir inşaat yapacaksanız, bir restorasyon yapacaksanız, Allah aşkına, baba yadigârı bu köprüye dokunmayın; bırakın daha düzgün, daha dürüst insanlar yapsınlar.

Bakın arkadaşlar, tarihî eserlere yurt dışında sahip çıkıyormuş gibi görünüyorsunuz ancak yurt içindeki tarihî eserlerimizi yok etmekten geri durmuyorsunuz. Tarihî yarımadada, İstanbul’da bütün tarihî eserlerimizin, başta Sultanahmet Camii olmak üzere, silüetini bozuyorsunuz, buradaki yapıları tehlikeye atıyorsunuz, sonra kalkıp gidip Vişegrad’daki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nü onarıyorsunuz. Yani hakikaten insanın acı acı gülesi geliyor.

Şimdi, silüeti bozuluyor bu yapıların diye çıkıp Cumhuriyet Halk Partisi bütün gücüyle muhalefet yapıyor. Siz de diyorsunuz ki: “Ne yapalım? Söyledim yapmadılar. Ben de küstüm.” Sonra, bu silüeti bozan yapıları, İstanbul’daki, tıraşlayacağınıza, utanmadan sıkılmadan hukuku tıraşlıyorsunuz ve buradaki yapıları sizin karakterinize uygun hâle getiriyorsunuz.

Bakın arkadaşlar, eğer Vişegrad’daki bu köprüyü yaparken yine yolsuzluk batağına batacak iseniz, ne olur, bari bizi yurt dışında rezil etmeyin.

Bazı rakamlar vereceğim: 1 Ocak 2002 ile 1 Ekim 2011 tarihi arasında tamı tamına 1.330 camide tamirat ve tadilat yaptınız. Bunları ben söylemiyorum, Diyanet İşleri Başkanlığı söylüyor. Bunların 212’si vakıf camisi, vakıf eseri yani tıpkı Vişegrad’daki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü gibi tarihî eserler. Fakat ne yazık ki dinî eserlerimizde bile ciddi yolsuzluk iddialarının çıkmasına neden oldunuz. Araştıralım dedik, kılınızı kıpırdatmadınız. Bakın, sadece Manisa’da 2005-2007 yılları arasında 7 tane cami onarımına 1 milyon 619 bin 681 lira bedel ayırdınız, hiçbir iş yapılmadığı hâlde müteahhide bunun 2 katı para ödediniz yani 2 milyon 821 bin lira para ödediniz, böyle iddialar var. Diyoruz ki: Bakın, bunlar ciddi iddialardır, bunlar bizi, Parlamentoyu gerçekten töhmet altında bırakır. Gelin, bir komisyon kuralım, cami onarımında yolsuzluk yapıldı mı yapılmadı mı, bunları araştıralım. Tık var mı? Yok. Rahatsız olan var mı? Vallahi yok. Bizim araştırma önergelerimiz sizleri bekliyor AKP Grubu, indirin raftan, bunlarla ilgili ciddi şekilde bir komisyon kuralım ve dinî eserlerimizin, tarihî eserlerimizin onarımlarında herhangi bir yolsuzluk yapıldı mı, bunlara bakalım.

Bakın, size gerçekten ironik bir şey anlatacağım. Bingöl ilimizde bir köprü var, Yedisu Barajı’nın altında kalıyor, üç yüz yıllık Osmanlı Selenk Köprüsü. Daha yeni yapılacak bu Yedisu Barajı ve bu üç yüz yıllık tarihî köprü sizin barajınızın altında kalacak. Kıyameti kopardık Bingöl’de, yapmayın, etmeyin, Yedisu’da bunu yapmayın, bu tarihî köprüye sahip çıkalım dedik, kılınız kıpırdamıyor.

Aynı şekilde, ne garip tesadüf ki Bingöl’de yine Pembelik Barajı yapıyorsunuz, Sürmelikoç ve Çayağzı köylülerinin tek bağlantı noktası olan iki köprüyü sular altında bırakıyorsunuz, kalkmışsınız bir de hiç boyunuza posunuza bakmadan Vişegrad’taki Drina Köprüsü için yatırım, onarım yapmaya çalışıyorsunuz. Yapın, elbette yapalım, el birliğiyle yapalım ama öncelikle kendi vatandaşlarımızın işini kolaylaştıralım, kendi tarihî eserlerimize sahip çıkalım.

Mersin’de birçok tarihî bina var. Allah rızası için hangi binaya el attınız Mersin’de? Bakın, eğer bu binalar cumhuriyet döneminin binaları diye sizi rahatsız ediyorsa bilemem. Mersin’de Kasaplar Çarşısı ve balık pazarı var, restorasyon kararı alındı. Kimse kılını kıpırdatmıyor, gözünüzü çevirmişsiniz Drina Köprüsü’ne, illa burayı restore edeceğim diye uğraşıyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, tarihimize, kültürümüze sahip çıkmak çok önemlidir. Kalkıyorsunuz, tarihimize, Osmanlı tarihine, Selçuklu tarihine sahip çıkacağım diye bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapıyorsunuz. Güzel, sahip çıkın ama bu sahip çıkma eğer yasal olmayan yollarla oluyorsa, kaçak saray yaparak tarihimize sahip çıkıyorsanız ciddi bir yanlışlık içerisindesiniz. Bu olmaz arkadaşlar, ben tarihime, kültürüme sahip çıkacağım diye yolsuzluğa kapı açıyorsam makbul değilim. Siz yapıyorsanız siz de makbul değilsiniz. Ama ne yazık ki kaçak olduğu 5. Bölge İdare Mahkemesi tarafından tescil edilen, tespit edilen bu kaçak sarayı hâlâ yapmaya, onarmaya, para harcamaya ve içinde oturmaya devam ediyorsunuz. Peki siz böyle yaparsanız kaymakamlar ne yapar? Türkiye’de 15 tane kaymakamlık hükûmet binasını aynı sizin kaçak sarayda yaptığınız gibi yapmaya çalışıyor, ona benzetiyor. E imam böyle yaparsa cemaat ne yapsın?

Değerli arkadaşlar, tarihimize, kültürümüze sadece binalarla sahip çıkılmaz. Tarihimize, kültürümüze sahip çıkmak istiyorsanız dürüst olacaksınız, yalan söylemeyeceksiniz, rüşvet almayacaksınız, yolsuzluk yapmayacaksınız, kul hakkı yemeyeceksiniz, din kisvesi altında çıkar sağlamayacaksınız, halka hizmet edeceksiniz, adil olacaksınız, adam kayırmayacaksınız tıpkı bizim yaptığımız gibi. Eğer bunları yaparsanız hem kültürümüze sahip çıkarsınız hem tarihimize sahip çıkarsınız. Çünkü bizim şanlı tarihimiz dürüstlüklerle, doğruluklarla doludur, adaletle doludur ama ne yazık ki son on iki yılda bütün bunlar ciddi şekilde tahrip edilmiştir ve maalesef bütün Türkiye’de çok ciddi pis kokular yayılmıştır. Bunun da tek müsebbibi sizsiniz ve tarih önünde de hesap vereceksiniz. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atıcı.

Şahıslar adına, Bursa Milletvekili Sayın Hakan Çavuşoğlu, buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın üzerinde şahsım adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, evladı fatihanın bir mensubu olarak ve aynı zamanda Bosna Hersek-Türkiye Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı olarak Vişegrad Köprüsü’nün, Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nün restore edilecek olmasından duyduğum memnuniyeti ayrıca ifade etmek istiyorum.

Tabii, Balkanlar, evladı fatihan deyince, bir acı coğrafyanın bir makus talihi ve tarihi aklımıza geliyor, hatırımıza geliyor. 1878-1879, 93 Harbi dediğimiz Rus Savaşı’ndan itibaren acıların dinmediği ve milyonlarca insanın buradan akın ederek Türkiye’ye sığındığı, ana kucağına sığındığı bir bölgeden bahsediyoruz. Tabii, buradaki keşmekeş, buradaki etnik çatışmalar, buradaki dinî, siyasi çatışmalar hiçbir zaman için son bulmadı, özellikle Sovyet blokunun çökmesinden sonra bölgede ortaya çıkan etnik çatışmalar birçok canın… Hatta, özellikle de Srebrenitsa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük soykırımı burada gördük. Dolayısıyla, bölgeyle ilgili olarak bizim akrabalık ilişkilerimizin, dostluk ilişkilerimizin, özellikle son yıllarda, son derece önemli bir ivme katettiğini görüyoruz ve tarihimizden bize miras bırakılan ancak yıllardan bu yana ne yazık ki atıl olan, yıkık, dökük hâle gelen çeşitli tarihî eserlerimizi, kültürel mirasımızı burada restore ederek, bir nadide eser hâlinde yeniden o güzel günlerine nazire yaparcasına burada gün yüzüne çıkarıyoruz. Bu konuda TİKA’mız çok önemli icraatlar yapmış durumdadır. TİKA bu noktada, gerçekten, ülkemizin, Türkiye’nin, sadece Balkanlar bölgesinde değil, Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, dünyanın çeşitli bölgelerinde yüzümüzü ağartan bir kurum olmuştur. Dolayısıyla, hatta, bunu çeşitli şekillerde sınıflandırabiliriz dahi. Biliyorsunuz, 2002’li yıllarda 85 milyonluk bir yatırımın yapıldığı TİKA tarafından bilindiği hâlde, bugün artık 5 milyara varan yatırımları telaffuz etmeye başladık. Dolayısıyla, Balkanlarda yaşayan akraba topluluklarımızın, bizim soydaşlarımızın bu noktada yapılan bu yatırımların, bu hizmetlerin kendilerine özgüven tesis ettiğini, o bölgelerde rahat ve huzur içerisinde, özgüvenli bir şekilde yaşamalarına, istikbale daha güzel ve istikrarlı bir şekilde bakmalarına vesile olduğunu söylediklerini burada ifade etmek istiyorum.

Tabii, zaman zaman burada ifade ediliyor bölgeyle ilgili yapılan restorasyonlarda birtakım yanlışlıkların bulunduğu. Hatta yine ifade edildi, özellikle Ohri’yle ilgili olarak bir ifadede bulunuldu burada, denildi ki “Ohri’de bir cami, kilise olarak restore edildi.” Arkadaşlar, böyle bir şey mümkün değil, böyle bir şey mevzubahis değil, bu doğru bir bilgi de değil.

Bakınız, Ohri’de 2000 yılında İmaret Camisi restorasyonuyla ilgili bir anlaşma yapıldı. Bu İmaret Camisi’nin altında bir Plaosnik Kilisesi var. Bu restorasyon yapılırken bu Plaosnik Kilisesi’nin de restore edilmesi konusunda bir mutabakata varıldı. Dolayısıyla, burada söylenen sözlere özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Yani, bir caminin, bir ecdat yadigârı caminin yerine kilise yapıldığı hususunda, bunun da TİKA tarafından yapıldığı hususunda bir söylemde bulunurken özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Bu çünkü herkesi rencide edecek bir tutum olarak algılanabilir. Bunlar, üzerinde siyaset devşirilecek, siyaset konusunda istismar edilecek konular değil diye düşünüyorum.

Bakınız, ben size başka bir hususu anlatmak istiyorum. 2009 ya da 2010 yılında -beni hafızam yanıltabilir- Sayın Cumhurbaşkanımız -o zamanki Başbakanımız- Karadağ’a gidiyor. Karadağ’ın Podgorica ilinin Tuzi kasabasına gidiyor. Tuzi kasabasının o zamanki müftüsü Rıfat Feyziç -şimdi de aynı şekilde müftü, hatta geçtiğimiz hafta buradaydı kendisi de- orada bir Türk şehitliğini ziyaret ederken Sayın Cumhurbaşkanımızı -o zamanki Başbakanımızı- bir yere davet ediyor, burası Nizam Camisi. Nizam Camisi’ne gidiyorlar, bakıyorlar ki her taraf yıkık, harabe bir durumda. Ve diyor ki Rıfat Feyziç: “Sayın Başbakanım, bundan tam yüz yıl önce, 1911 yılında bu caminin mütevelli heyeti İstanbul’da Devlet-i Aliyye’ye bir mektup gönderiyor bu caminin birtakım hususlarının karşılanmasına matuf olarak. Ve ondan sonra Balkan Savaşları ortaya çıkıyor, irtibat kopuyor, Karadağ elimizden çıkıyor ve bu caminin bu talebi atıl kalıyor. 1933 ya da 1935 yılında bu caminin imamı da yine bir Hırvat tarafından katledilince camiye kilit vuruluyor, cami kapanıyor. Allah aşkına bu camiyi restore edin.” Ve bu cami 2011 yılında TİKA tarafından restore edilmek suretiyle Kadir Gecesi’nde açılışı yapılıyor. Bu açılışta oradaki halk ne diye sesleniyor biliyor musunuz? “Allah aşkına, Türkiye bizim mektuplarımıza cevap vermek için artık yüz yıl beklemesin.” diyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Devamla) – Arkadaşlar, bizim bakış açımız bu, bizim Balkanlara bakış açımız bu. Bilge Kral’ın söylediği gibi “Biz burada savaşıyorsak İstanbul’u savunuyoruz.” diyor.

Çok teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çavuşoğlu.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Halaçoğlu, bir şey var. Hızlıca bu işlemi tamamlayayım, sizinle konuşacağız.

Şimdi, sayın milletvekilleri, tasarı açık oylamaya tabidir…

3’üncü maddeyi oylayacağım değil mi?

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Onun için söz istiyorum.

BAŞKAN – Ben sizinle konuşacağım, orada bir sorun yok da. Sonra kafam karışıyor, bir saniye. Bak, karıştı zaten.

3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edildi.

Sayın milletvekilleri, tasarı açık oylamaya tabidir.

Bundan sonra görüşeceğimiz sıradaki uluslararası anlaşmalara dair kanun tasarıları da dâhil olmak üzere açık oylamanın elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edildi.

Hepsi için bir oylama yaptık.

Tasarıyı sonra oylayacağım.

Sayın Halaçoğlu, anladığım kadarıyla bilgi düzelteceksiniz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sadece bilgi düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN - Buyurun.

Ya, bitmez zaten; şimdi biz ha bire bilgi düzelteceğiz. Hadi bakalım.

Hakan Çavuşoğlu, katiyen söz vermiyorum size. Ha, baştan söyleyeyim. Tamam mı?

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Yok, söz talebim yok.

BAŞKAN – Sonra evladı fatihanın burada oturan temsilcisi olarak bir başlarım konuşmaya, var ya, on birde zor biter. Hadi bakalım.

Buyurun.

 

IV.- AÇIKLAMALAR (Devam)

12.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu’nun 104 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli Hakan kardeşim, Gümülcine doğumlu. Ben zaten oradaki kültür varlıklarını savunuyorum yani daha ciddi bir restorasyona tabi tutulsun istiyorum.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Aynı şeyi söylüyoruz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) - TİKA konusunda ise bunu yapamayacağını söylüyorum. Başarılı işler yapabilir ama onun işi değil, Kültür Bakanlığımızın işi bu. Kültür Bakanlığı bu konuda bir şey yapsın.

Hakan Bey, burada bir yanlışınız var, bilgi yanlışınız. Ohri’deki Fetih Camii’nin fotoğrafı bu, eski fotoğrafı bu ama bugün onun yerinde bu var. Bakın, ben oraya daha geçen sene gittim tekrar, yeniden fotoğrafını çektim, cami yerine yapılmış kilise bu.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Ne zaman yapılmış?

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Orada üniversite 2000 yılından sonra başlanmıştır ve…

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – 2000 yılında mı?

AHMET AYDIN (Adıyaman) – 2000 yılından sonra mı Hocam?

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) - Bakın, sizi ben suçlamadım yani buradaki caminin kilise hâline getirilmesi diye suçlamadım, Rumeli’deki kültür miraslarımızın ne hâle geldiğini anlattım ve dedim ki onun için Kültür Bakanlığı bir özel birim oluştursun. 1996’da yıkım kararı alındı ve Kültür Bakanlığının bir mensubu buna onay verdi. Bakın, benim söylediğim yanlış iş değil, şuradaki eser caminin yerine yapılmış kilisedir, giden herkes görmüştür, bilir bunu. Dolayısıyla, burada herhangi bir kimseyi suçlama yoktur, tam tersine, kültür mirasımız, demin okuduğum “Karaferye’de son ezan”da olduğu gibi, “Ruhları atalarımızın buna sahip çıkacaktır.” diyor. Ben de diyorum ki o ruhların sahip çıkmasını beklemeyin, torunları olarak bizler sahip çıkalım diyorum. Hepsi bundan ibarettir.

Teşekkür ediyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Halaçoğlu.

Şimdi bir şey söyleyeceğim, dolayısıyla ne bu taraf ne bu taraf ne bu taraf suçlu değil, 1996’da Refahyol vardı.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – 2000 yılında?

BAŞKAN - Bir adet temsilci olarak buradan şimdi sataşmadan söz istiyorum, çıkacağım orada konuşacağım, bir.

İki, sizden, hepinizden ben yönetirken bir konuda ricada bulunmak istiyorum, Sayın Halaçoğlu benim hocamdır, Allah rızası için tarihî konularda cevap vermeyin kendisine yani konuyu biliyor. Dolayısıyla, siyasi konularda istediğinizi konuşun ama bundan sonra ben yönetirken Sayın Halaçoğlu’nun tarihî konulardaki konuşmalarına rica ediyorum, rica ediyorum… (Alkışlar)

Tamamdır.

 

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

6.- Vişegraddaki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsünün Yapısal Unsurlarının Durumunun Tespit Edilmesi, Restorasyon Projesinin Hazırlanması ve Projenin Uygulanması Konusundaki İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Milli Eğitim, Kültür, gençlik ve Spor Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/333) (S. Sayısı: 104) (Devam)

BAŞKAN - Evet, şimdi, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamayı elektronik cihazla yapacağız.

Oylama için bir dakika veriyorum ve de başlatıyorum oylamayı.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Tasarı açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı

:

210

 

 

Kabul

:

210

(X)

 

Kâtip Üye

İsmail Kaşdemir

Çanakkale

Kâtip Üye

Fehmi Küpçü

Bolu”

Tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

7’nci sıraya alınan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkmenistan Hükümeti Arasında Tarım Alanında Teknik, Bilimsel ve Ekonomik Alanda İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

7.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkmenistan Hükümeti Arasında Tarım Alanında Teknik, Bilimsel ve Ekonomik Alanda İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/855) (S. Sayısı: 602)(x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet burada.

Komisyon Raporu 602 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE TÜRKMENİSTAN HÜKÜMETİ ARASINDA TARIM ALANINDA TEKNİK, BİLİMSEL VE EKONOMİK ALANDA İŞBİRLİĞİ PROTOKOLÜNÜN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

 

MADDE 1-  (1) 30/5/2013 tarihinde Aşkabat’ta imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkmenistan Hükümeti Arasında Tarım Alanında Teknik, Bilimsel ve Ekonomik Alanda İşbirliği Protokolü”nün onaylanması uygun bulunmuştur.

 

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Artvin Milletvekili Sayın Uğur Bayraktutan konuşacaktır.

Buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Aslında madde üzerinde daha değişik bir konuşma yapacaktım ama bugün Artvin’de olan bir gelişmeyi yüce heyetinizle, Parlamentoyla ve Türkiye kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Olay şu: Değerli arkadaşlarım, üç gün evvel yine Artvin’de Birleşik Haziran Hareketinin yapmış olduğu bir eylemden dolayı, bildiri dağıtmadan dolayı 4 kişi, 4 arkadaşımız, öğretmen ve öğrencilerinin bulunduğu bir grup polis tarafından gözetime alındı. Arkasından, ifadeleri alındıktan sonra cumhuriyet savcısının talimatı üzerine adliyeye götürüldüler, adliyede dört-beş saati aşkın süre bekletildiler. Yine, cumhuriyet savcımızın özel bir ilgisiyle, özel bir alakasıyla tutuklamaya sevk edildiler ama aynı gün yapılan yargılama sonucunda mahkeme tarafından serbest bırakıldılar. Her zaman derim “Bu ülkede hâlen hâkimlerin olduğuna inanıyorum.” diye. Ama gelinen noktada, aradan üç gün geçti, yine bugün öğlen saatlerinde değerli arkadaşlarım… Bunların içerisinde daha önceki eyleme katılanlar da var, ki bunların sadece bildiri dağıtmanın dışında herhangi bir şeyleri yok; polise mukavemet yok, zor kullanma yok, molotofkokteyli yok, herhangi bir şekilde taşlama yok, kamu malına zarar verme yok, polise mukavemet yok biraz önce dediğim gibi. Bugün bir stant kurmuş bu gençler, 8 kişi, aralarında öğretmenler de var. Bir baktık, öğlen vakti bize bir haber geldi, çok yoğun bir müdahaleyle, yine polis tarafından yoğun bir müdahaleyle… Artvin’de hiç olmadı bunlar değerli arkadaşlarım. Artvinliler tarihinde hiç devletle karşı karşıya gelmediler. Hep bunu onurla, gururla burada anlattım ama özellikle son şu bir haftada, on günde meydana gelen olaylardan sonra -Türkiye’deki tablo açısından- Artvin’deki bu tabloyu Türkiye’ye yansıtma gereği hasıl oldu.

Değerli arkadaşlarım, hani hep dersiniz ya bu darbelerle alakalı, 12 Eylül 1980’i yaşayan  bu kent büyük mağduriyetler gören bir kenttir. 12 Eylül 1980 darbesi olduğu zaman ben de 16-17 yaşındaydım değerli arkadaşlarım. Bir sabah vakti, evler basıldı, insanlar gözaltına alındı, Artvin’in en önemli eğitim kurumu Artvin Öğretmen Okulunda insanları işkencelerle, soğuk sularla, her türlü işkence yöntemiyle bertaraf etmeye çalıştılar. Daha sonra, Artvinlileri aldılar, Erzurum’a götürdüler.  Üç yıl, dört yıl süren yargılamalar meydana geldi. O yargılamalardan önce, yine Artvin Öğretmen Okulunda insanları işkencelerle öldürdüler değerli arkadaşlarım. Darbenin ne olduğunu en iyi bilen kentlerden bir tanesi de Artvin’dir.

Aradan yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra, otuz-otuz beş yıllık bir süre geçtikten sonra yeniden bir darbe hukuku yaratılmaya çalışılıyor Artvin’de. 12 Eylül savcılarının diz çöktüremediği Artvin’e sanki bu dönemin savcıları tarafından diz çöktürüleceği zannediliyor değerli arkadaşlarım.

Bakın, bu konuda bu soruşturmayı yapan savcı, biraz önce de belirtmiş olduğum gibi, bu soruşturmaya özel bir hassasiyet gösteriyor. Bu ne demektir? Sanki düşman ceza hukuku uygulanıyor değerli arkadaşlarım. Geçenki, bundan üç gün evvelki gözaltı olayları meydana geldiği zaman savcının sormuş olduğu sorular avukatlar tarafından tutanak hâline getirildi. Elimde var değerli arkadaşlarım, Adalet Bakanı burada olsa o tutanağı kendisine vermek isterdim.

Avukatlarla sanıklar arasında bazı diyaloglar geçiyor, savcı                   -Cumhuriyetin savcısı yapıyor bunu değerli arkadaşlarım- kalkıyor, avukatlara veya soru sorduğu sanıklara -durup dururken diyor bunu, hiç ortada bir şey yok değerli arkadaşlarım, tutanaklarda var, 4 kişiden de ayrı ayrı dinledim- “Atatürk din değildir.” diyor. Bu savcının Atatürk’le bir problemi var. Bakın, iddiayla söylüyorum, bu savcının Mustafa Kemal Atatürk’le bir problemi var. Ben, bu konuşmalarımda burada birçok kere, defaten söyledim, Mustafa Kemal Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, cumhuriyet savcılarına diyor ki: “Cumhuriyet savcıları, Meriç kıyılarında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanından tutunuz da bu vatanda yaşayanların uğrayacağı en ufak haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafaka bekleyen öksüzlerin göz yaşlarından siz sorumlusunuz.” Bunu Mustafa Kemal Atatürk’ün Adalet Bakanı cumhuriyetin savcılarına diyor, cumhuriyetin avcılarına demiyor değerli arkadaşlarım, aradaki ince fark bu.  Ama gelinen noktada, bugün, özellikle Artvin’de meydana gelen bu gözaltını ve bu gözaltında zor ve şiddet kullanılmasını, polisin aşırı güç kullanmasını kabul etmemiz mümkün değil. Yani burada birileri özellikle Artvin'deki yaşam tarzını, sosyal yapıyı değiştirerek devletle milleti karşı karşıya getirmeye çalışıyor, hiçbir Artvinli bu oyunun içerisinde olmayacaktır, öncelikle onu ifade etmek istiyorum.

Bakın, değerli arkadaşlarım, bir yargılama yapıldığı zaman, bir soruşturma yapıldığı zaman veya bir kovuşturma yapıldığı zaman, yargılama alenidir, insanlar giderler, onu izlerler. Biraz önce, buraya gelmeden evvel telefonla konuştum ne yapılıyor diye, Artvin Adliyesi abluka altına alınmış    -9‘undaki eylemde de aynıydı- hiçbir şekilde oraya vatandaşların girmesine çıkmasına izin verilmiyor. 12 Eylüldeki düşman ceza hukuku uygulanmaya çalışılıyor değerli arkadaşlarım, bunu kabul etmemiz mümkün değil. Neden kabul etmemiz mümkün değil?

Değerli arkadaşlarım, demokrasiyle yönetilen ülkelerde, hukukun egemen olduğu ülkelerde, AB normlarını kendisine ilke edinmiş olan ülkelerde hukuk devleti esastır, polis devleti istisnadır. Ama gelinen noktada şimdi böyle bir uygulamayla karşı karşıya kalındığı zaman, insanlar kendilerine ilişkin iddialarını demokratik hukuk devleti gerekleri çerçevesi içerisinde, hukuk çerçevesi içerisinde ileri sürüyorken basın açıklaması, buna ilişkin herhangi bir zor ve şiddet kullanmadan yapacakları ifade özgürlüğü kapsamında ele alınabilecek eylemlerin bu şekilde bastırılmasını asla ve asla kabul etmiyoruz değerli arkadaşlarım, asla ve asla kabul etmiyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

Bakın, bu konuda yapılan eylemi buradan ifade etmeye çalışıyorum, bu eylemin arkasında bir hukuksal dayanağı arayan kamu görevlileri vardır, onlara da buradan sesleniyorum: Kim olursa olsun, hangi konumda olursa olsun bu iktidar rüzgârı bir gün ters esecektir değerli arkadaşlarım. O cumhuriyet savcısına, oradaki kamu görevlilerine de sesleniyorum: Bu rüzgâr ters estiği zaman bakalım o rüzgâr sizin için nasıl ters esecektir onu da merak ediyorum. Benim onlara tavsiyem şu: Hukuk çerçevesi içerisinde kurallarını, görevlerini yapsınlar, ona bir lafımız yok ama cumhuriyetin savcılığını yapsınlar, siyasal iktidarın savcılığını yapmasınlar. Biraz önce de ifade ettiğim gibi, Atatürk’ün Adalet Bakanlığı savcıları ne yapacağını biliyorlardı, şimdiki savcıların hepsi için demiyorum, bir bölümünü tenzih ediyorum, kraldan daha fazla kralcı bir yapı içerisinde savcılık görevini yapmaya çalışıyorlar, kamu görevlileri de o görevi yapmaya çalışıyorlar.

Buradan Artvin'e tayin olan yeni Emniyet Müdürüne de sesleniyorum  –biraz önce ifade ettim- Sayın Müdürün iyi niyetli olduğuna inanıyorum, gelmeden evvel konuştum. Valiye de sesleniyorum, kamu görevlilerine de sesleniyorum: Lütfen, bu konuda daha duyarlı davranın, duyarlı davranacağınıza inanmak istiyorum, devletin görevlileri olduğunuzu asla unutmayın. Bakın, Artvin'i başka yerlerle karıştırmayın, başka yerlerde devletle karşı karşıya gelinebilecek bir tabloyu öngörebilirsiniz ama Artvin’de böyle bir tablo yok değerli arkadaşlarım. Bugün Artvin’in caddesinde olan, Artvin’in sokağında olan coplama olayı, zor kullanma olayı… Otuz yıl içerisinde hiç böyle bir olay olmadı belki, ilk olarak böyle bir olay oluyor. Biraz önce fotoğraflarla beraber bana gönderdiler, şaşırdım kaldım değerli arkadaşlarım, şaşırdım kaldım; böyle bir şey yok yani. İnsanlar bir eylem yapıyor, siz eğer bunun hukuka aykırı olduğuna inanıyorsanız zor kullanmadan da siz insanları karakola davet edebilirsiniz, adliyeye davet edebilirsiniz ama gelinen noktada, 18, 20 yaşında çocuklar var bunların içerisinde, onların anneleri var, babaları var; çaresizlik içerisinde beni telefonla arıyorlar “Bu nedir? 12 Eylülde bile böyle bir tabloyu yaşamadık.” diye değerli arkadaşlarım.

Biraz önce de ifade ettiğim gibi, Artvin 12 Eylül darbesinden en büyük zarar gören kentlerden bir tanesi. Gerçekten büyük zararlar gördük. İnsanlar cenazeler verdiler, hayatlarıyla bedel ödediler, mesleklerini kaybettiler, sürgünlere uğradılar. Hani her zaman diyorsunuz ya “Siz darbelerin yanındasınız.” diye, gelip 12 Eylülde bizimle beraber olsaydınız da darbenin nasıl olduğunu bir görseydiniz siz.

O nedenle, ben burada önümüzdeki hafta görüşülecek olan hani o ünlü bir güvenlik yasası var ya, daha yürürlüğe girmeden, yürürlük diye bir uygulama yapılmadan, daha bir hafta evvelden bir reklam arası yapılıyor, hani bir milletvekiliniz demişti ya, bir reklam arası yapılıyor, nasıl bir uygulamayla karşı karşıya kalacağımıza ilişkin bir “drive test” yapılıyor bize değerli arkadaşlarım; bunu kabul etmemiz mümkün değil. Çünkü orada getireceğiniz düzenlemelerde aramaların nasıl olacağına, özel hayatın gizliliğinin nasıl ihlal edileceğine, bir kişiyle alakalı olarak herhangi bir mahkeme kararı olmadan, cumhuriyet savcısı tarafından verilen bir soruşturmaya ilişkin bir evrak tanzim edilmeden kolluk tarafından, dikkat edin değerli arkadaşlarım, kolluk tarafından –bu bahsetmiş olduğum da adli kolluk filan değildir- hiçbir şeye gerek olmadan, belki keyfî bir şekilde gözaltına alınabileceğine, her türlü zorun kullanılabileceğine ilişkin kaygılarımızı daha kanun yürürlüğe girmeden, kanun ortadan yokken dile getirdik. Bu kanun hazırlanmadan önceki aşamada yaşadığımız bu olaylar karşısında demek ki bu kaygılarımızın haklı olduğu bir anlamda ortaya çıkıyor.

Değerli milletvekilleri, bakın, buradan bir kere daha ifade etmek istiyorum sayın bakanlar burada, Sayın Bakanın ilgi alanına girmediğini biliyorum ama, İçişleri Bakanı için de buradan seslenmek istiyorum: Eğer Artvin’de şu saatten sonra, bu saatten sonra tutuklamalar olursa, -hukuksal boyutu vardır, inanıyorum ki böyle bir olay olmayacaktır, üç gün evvel çünkü buna ilişkin bir serbest bırakılma oldu ama- Artvin’de bu saatten sonra bir tek kişinin burnu kanarsa, bir tek kişiyle alakalı problem olursa, bunun sorumlusu siyasal iktidardır.

Bunun altından kalkamayacağını ilave ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bayraktutan.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Kayseri Milletvekili Sayın Yusuf Halaçoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Hocam.

MHP GRUBU ADINA YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım, dayanışma içerisinde demesin kimse.

Ben hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Hocalık hukuku devam eder canım.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum, sağ olasınız.

Değerli arkadaşlar, Türkmenistan, tabii ki Orta Asya’da bizim ata yurdumuz olan bir bölge. Benim ahfadım da var, hâlâ orada duruyor, Halaçlar nahiyesi var, bizim orada soy ismimizi de taşıyan, aynı şeyden geliyoruz, çünkü aynı zamanda da Türkmenbaşı zamanında bana bir pasaport da verildi vatandaşlıkla beraber Türkmenistan’dan.

Şunu özellikle belirtmek istiyorum: Tarih Kurumu Başkanlığım döneminde çok sık gidip geldiğim ülkelerden bir tanesi Türkmenistan. Son derece akıllıca hareket edilen ve Sovyet izlerinin tümüyle silinmeye çalışıldığı bir düşünceyle hareket edilen bir yapısı var. Geleneklerine son derece bağlı, kıyafetleriyle, âdetleriyle, hatta bizim eski Türklerde olduğu gibi kurultay toplayan ve o kurultayda kararlar alarak kanun hâline getiren bir sistemleri de var.

Ben, tabii, bunların ötesinde bir şeyden bahsetmek istiyorum. Şimdi, Türkmenistan çok büyük bir nüfusa sahip değil, 4,5 milyon, 5 milyon civarına varmış bir nüfusa sahip, ama doğal gaz açısından bakarsanız dünyanın en zengin ülkesi, hatta bundan bir iki sene önce, Türkiye'nin ve Türkmenistan’ın kesintisiz yetmiş yıl ihtiyacını karşılayacak zenginlikte yeni bir doğal gaz ocağı açıldı, bu kadar zengin. Nitekim, Türkmen halkı tümüyle doğal gazı bedava kullanıyor, kibrit harcamamak için de doğal gazı yazın da söndürmüyorlar. Yani bu derece geniş bir imkânları var. Orada elektrik bedava, telefon bedava, buna benzer birçok konuda halka bedava hizmet veriliyor. Şimdi, petrol derken, o araçlarınızın deposunu doldurduğunuzda 1 dolara dolduruyorsunuz, o kadar. Dolayısıyla, böyle bir ülke. Son derece modern hâle getirilmiş, yeni imar faaliyetleriyle âdeta “Alice Harikalar Diyarında” diyebileceğiniz bir Aşkabat, başkent.

Ama, ben bundan çok şundan bahsetmek istiyorum: Bizim eski Merv şehri Türklerin ilim alanında da en ağır olduğu şehirlerden bir tanesi. Biliyorsunuz, burada Sultan Sencer’in mezarı vardı, türbesi vardı. 2000 yılında bunun ihalesi yapıldı, zannediyorum 2003 veya 2004’te, sizin iktidarınız döneminde de açılışı yapıldı Sultan Sencer Türbesi’nin.

Burada farklı önemli bir şahsiyet daha var. Bizim bugün bu topraklarda yaşamamızın en önemli unsurlarından bir olan Hükümdar, Sultan Alparslan’ın mezarı da Merv şehrinde bulunuyor. Onun babası Çağrı Bey’in mezarı da orada. Ancak, Sultan Alparslan, biliyorsunuz, Kara Yusuf tarafından öldürüldükten sonra -yaralı olarak Merv şehrine getirildi ve orada vefat edince- oraya, babasının mezarının yanına gömüldü. Bugün Savunma Bakanımız olan İsmet Yılmaz Bey o zaman Kültür Bakanlığı Müsteşarıydı, onunla birlikte gittik, mezarının yerini belli bir ölçüde tespit de ettik. Bugün o mezar yeri TİKA tarafından araştırılıyor. Ama, gariptir ki, çok beyanat verdiğim hâlde, bana diyorlar ki: “Sadece yerini söyle.” Ben de diyorum ki: “Bilim ahlakı böyle bir soru sorulmasına muhatap değildir. Yapılacak şey şu: Gelirsiniz birlikte gideriz ve bu konuyu birlikte, beraber araştırırız.” Çünkü, biliyorsunuz, bilim ahlakı, bir kişi bir konuda bir tespitte bulunmuşsa, o atlanarak başka birine mal edecek şekilde ortaya konmaz. Bunu tekrar ediyorum, İsmet Bey’le gittik, orada epeyce bir araştırma yaptık, gerekli kişilerle de görüştük ve yeri en azından yüzde 90 tespit edilmiş durumda. Yani, Sultan Alparslan’ın mezarı ortaya çıkacağı gibi babası Çağrı Bey’in de mezarı ortaya çıkacak. Bu, Türkiye için, bizim için son derece önemli. Nitekim, kültür işlerine bakan Cumhurbaşkanı Yardımcısı bir hanımefendiydi, onunla yaptığımız görüşmede şunu söyledim: Sultan Alparslan olmasaydı burada sizinle birlikte yaşıyor olacaktık. Hatta bana dedi ki: “Ruslar araştırdı, bulamadılar. Siz nasıl bulacaksınız?” Onlar Rus, biz de Türkmen’iz dedim ben de hatta. Böyle bir konuşma da geçti. Bunu özellikle belirtmek istiyorum ve bunun bir an önce, siyasi alan içerisine çekilmeden, ciddi bir biçimde ele alınması ve Sultan Alparslan’ın mezarının ortaya çıkarılması gerektiğini özellikle belirtmek isterim. Ki doğal gazda maalesef hata işledik biliyorsunuz. Cumhur Ersümer vardı zannediyorum zamanında, Türkmenbaşı onlara 47 dolardan teklif etmişti doğal gazı ama bizimkiler Mavi Akım vesair gibi birtakım konularla buna yanaşmadılar ve doğal gaz Türkmenistan’dan Türkiye’ye aktarılma imkânı bulmadı.

Şimdi, bununla beraber şunu da ifade etmek isterim: Bakın, demin Balkanlardan bahsettim. Değerli milletvekilleri, şimdi, ne kadar duyarsız olduğumuzu anlatmak açısından söylüyorum, Selanik’te Musa Baba Türbesi var, Yenişehir’de Tempi Hasan Türbesi var ki bunlar yıkılmak üzere, son derece kötü; bende resimleri var tek tek, yeni çekilmiş resimleri. Yine, Makedonya Ohrid Fatih Camisi’nden demin bahsettik ama en kötüsü, Narda Faik Paşa Camisi maalesef genelev olarak kullanıldı. Şu an boşaltılmış vaziyette ve harap durumda. Bakın, buna karşılık bizim onları imar etmemiz, yeniden restore etmemiz boynumuzun borcudur diye düşünüyorum. Keza, Sakız’da Süleymaniye Camisi, gerçekten şöyle bir bakın yani içler acısı... Cami, tamam, minaresi yıkılmış, kilise yapılmış, çan takılmış. Hani, bunu bir yere kadar kabul edebiliyorsunuz. Yani, bir ibadethane başka bir ibadethaneye çevrilmiş. Biz de kiliseleri cami yapıyoruz. Bu belli bir oranda tabii karşılanabilir ama kötü tarafı, Bulgaristan’ın Filibe Perşembe Pazarı Camisi içler acısı bir durumda. Caminin, gördüğünüz gibi, bakın, kubbesi müstehcen resimlerle dolu ve taverna şeklinde, lokanta şeklinde kullanılıyor...

Şimdi, bunu kabul etmemiz mümkün değil. Yani, bir dine, hangi dinden olursanız olun saygı göstermek zorundasınız, onların ibadet yerlerine saygı göstermek zorundasınız. Maalesef bu saygıyı burada göremediğimiz gibi, böyle çok kötü bir pozisyonda.

Yine, Drama’da Yıldırım Beyazıt Camisi var. Aynı şekilde, 2 çan kulesi yapılmak suretiyle o da kilise hâline getirilmiş, onarılmış fakat hani kilise yapılırken… Bakın, en azından, biz cami yaptığımız kiliselerin mimarisini bozmayız ama bunlar mimari diye bir şey bırakmıyorlar, hepsini yerle bir edip mimari tarzını değiştiriyorlar yani kültüre saygısızlık ediyorlar. Bunun önüne geçilmesi lazım.

Yine, çok acı verici, Kavala’daki Sadrazam İbrahim Paşa Camisi de aynı durumda, Karaferye’deki Namazgâh da keza aynı şekilde Saint Paul altarı şekline sokulmuş durumda, tamamen bozulmuş.

Yine, Kılkış’ta Beyazıt Baba Türbesi… Şimdi, yani, en azından, bir kişinin türbesine saygı göstermeleri gerekirken türbe kilise hâline getirilmiş durumda. Yani, şimdi bunları göz önüne almamız lazım.

Neden yaptılar, niçin yaptılar gibi bir meseleyi dile getirmenin ötesinde şunu söylemek istiyorum: İşte, sahip çıkıp çıkmamak bununla bağlantılıdır. Bu gibi hadiselerin olmaması için Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu ata yadigârı bölgelerde bıraktığı mimari yapıları, kültürel varlıkları hangi türde kullanacakları konusunda bunlarla kültürel anlaşmalar imzalıyoruz. Bunların içerisinde bunların değerlendirilmesi gerekmez mi? Bunları değerlendirmek gerekiyor. Bakın, bu görev Kültür Bakanlığımıza aittir. Camilerle ilgili bir kısım konular, biliyorsunuz, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülüyor ama Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Kültür Bakanlığı arasında bu konuda bir çatışma olmaması için yani sen camiye baktın, sivil mimariye baktın gibi bir çatışma olmaması için, tekrar ediyorum, bu kaçınılmazdır, gereken her türlü desteği verelim, gelin, Kültür Bakanlığında ayrı bir birim oluşturalım. Yurt dışındaki kültür varlıklarının restorasyonunu yapacak, özel statülü bir görev verelim ve burada, bunları denetleyebilecek, bu eserlerin gerçek yönlerini bilen, mimari tarzlarını bilen ve yanlış yapılmasını önleyecek bir ekip de koymak suretiyle bir birim oluşturalım ve Kültür Bakanlığımız bunları yapsın.

Aynı şekilde, bakın, biz Tarih Kurumundayken hem Balkanlardaki hem Orta Doğu’daki, Afrika’daki ve Asya’daki tüm kültür varlıklarımızın –ki Hindistan dâhil bunun içerisine- envanterini yapmaya başlamıştık ama, ben ayrıldıktan sonra bu envanter çalışması durdu. Hâlbuki yapılması gereken en önemli konulardan biriydi.

Bakın, Yunanistan diyoruz, demin konuştuk. Hiç ummadığınız kadar mimari yapımız var, kültür varlığımız var inancınız olsun ki. Bu, diğer coğrafyalar için de, Balkan coğrafyası için de geçerli ama en sıkıntılı olduğumuz yerlerden birisidir Balkanlar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) - Eserlerimizi bir yana bırakın, inancınız olsun ki bütün mezarlıklarımız park hâline getiriliyor ve yok ediliyor. Bunları bilginize sunuyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim, sağ olasınız.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Sayın Demir Çelik.

Buyurunuz.

HDP GRUBU ADINA DEMİR ÇELİK (Muş) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; şahsım ve partim adına hepinizi  saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Türkiye’nin Türkmenistan’la tarım, teknik, bilimsel ve ekonomik ilişkilerine dair bir sözleşmenin imzalanmasıyla ilgili tasarıyı beraberce tartışacağız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; globalleşen ve küreselleşen günümüz dünyasının ülkeden ülkeye, ulustan ulusa, kişiden kişiye ilişkileri tarihselliğin zorunlu bir gerekçesidir. Bu teknolojik ve bilimsel alandaki devrimsel devasa gelişmelerin de açığa çıkardığı yeni bir ilişkidir. Bu ilişki olmaksızın tek başına ne bir ülke ne bir devlet ne de bir milletin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. O nedenle, biz, uluslararası ilişkileri elbette ki savunan, medeniyetler çatışması yerine medeniyetlerin uzlaşmasını ve ortaklaşmasını esas alan, dinlerin ve halkların düşmanlığı değil kardeşliği esasına dayalı, cihanda barış içerisinde bir arada yaşama felsefesine, zihniyetine, anlayışına sahip olmak durumundayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uluslararası ilişkilerde beklenen ve meram edilen bu arzuya rağmen ilişkiler çıkara dayalıdır, hiyerarşiktir, demokratik olmadığından kaynaklı da hegemonik güçlerin palazlanmasına, büyümesine ama buna karşın da toplumun öz gücünü, ihtiyaçlarını da kaybetmesine neden olur. İşte, dikkat edilmesi gereken konu budur. Türkiye, uluslararası ilişkilerin de verdiği sinerjiyle bugün gelişmiş 20 ülkenin içinde yer almaktadır. Ancak, bu gelişmişliğine rağmen Türkiye'nin büyük fotoğrafını çektiğimizde hâl⠓açlık sınırı” denilen 1.250 TL’nin altında 949 TL’lik asgari ücretle 7 milyon insan geçinmek durumunda. Gelişmiş 20 ülkenin içerisinde bulunan ülkemizin 13 milyon insanı açlık sınırının altında bir yaşamı sürdürmek durumuyla karşı karşıyadır. Yoksulluk sınırı 4 bin TL’yken, başta emeklilerimiz olmak üzere, 25 milyonu aşkın bir kitle yoksulluk sınırının altında bir yaşam koşullarına maruz bıraktırılmıştır. Demek ki ilişkiler devleti büyütüyor, devletin ve iktidarın büyümesine, çoğalmasına yol açıyor ama toplum yoksullukla, açlıkla, sefaletle karşı karşıya, bu manada da iradesi satın alınmaya muhtaç kılınıyor. Sandıklarda oy devşirmenin, sandıklarda irade çelmenin bir yöntemi olarak insanlar aç, yoksul ve muhtaç bırakılıyor, sosyal yardımlaşma politikalarıyla onların iradesi çeliniyor. Bunun adı “demokrasi” değildir, bunun adı “insanın vicdani sorumluluklarının yerine getirilmesi bilinciyle hareket etmesi” hiç değildir, aksine bilerek ve isteyerek iktidarlar ve devletler toplumu yoksul bırakıyor, bıraktırıyor, kendisine muhtaç kılarak onun vesayetinin üzerinden kendi iktidarını pekiştirmeye çalışıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; böylesi bir tiyatroyu sergileyen iktidarcı, devletçi zihniyet, elbette ki toplumun ihtiyacı olan barışı, demokrasiyi ve özgürlükleri getiremez. Demokrasi, barış ve özgürlük ile iktidar, devlet bağdaşmaz, çatışır, çelişir. Bir yerde özgürlük varsa iktidarın hükümranlığı olmaz. Bu manada, evet, dünya ve yeryüzü üzerinde siyasal ve toplumsal olaylara yaklaşımda üç temel parametre vardır.

Birincisi: Güvenlikçi anlayışla Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı gibi, askerî operasyonlarla irade kırıp teslim almaktır. Âdeta Birinci, İkinci Körfez Savaşı’nda Afganistan’da ve Orta Doğu’da yaptığına benzer, bugün de yanı başımızda Rojava’da, Suriye’de, Irak’ta yaptığıyla irade kırmaktır.

İkincisi: Diyaloğa ve müzakereye dayalı her şeyin tartışılıp, konuşulduğu, ortaklaştırıldığı Avrupa Birliği Konseyi eksenli yaklaşımdır ki bu da Amerika Birleşik Devletleri’nin gölgesinden kendisini kurtaramadığı için, halklar kıyımı, toplumsal, siyasal yıkım, ekolojik tahribat had safhada devam ediyor.

Üçüncüsü: Devlet dışı kalmış, iktidar dışı kalmış bütün mazlumların, mağdurların, devletçi, iktidarcı sistemden çekmiş bütün yoksulların, emekçilerin, halkların barış ve özgürlük eksenli çözümüdür ki bu çözüm herkese ama herkese kazandırır. Ne yazıktır ki bu çözümün talebi arkasında duran, bu çözümün ısrarında bulunan insanlar da savaş, yoksulluk, açlık ve sefaletle terbiye edilmek durumuyla karşı karşıya kaldığı için de yeryüzünde, cihanda çok da öne çıkan temel bir çözüm parametresi olamamıştır.

Diliyor ve umuyorum, mazlum ve mağdur olanların, ezilenlerin, yoksulların, iktidarcı, devletçi sistemlere rağmen kardeşlik hukukuyla barış içerisinde bir arada yaşayabilecekleri bir dünya, bir gelecek var olsun.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu manada, yeni bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyorum. İnsanlık, milyonlarca yıl devlet ve iktidar olmadan, devletin ve iktidarın hiyerarşik ilişkisi olmadan kendisini demokratik, ekonomik, ekolojik olarak yönetmiştir, pekâlâ devletin yanı başında, devlete rağmen kendisini yine yönetebilir. O nedenle, biz, demokratik özerklik siyasal projemizle, Türkiye'nin 25-26 civarındaki siyasal bölgesel yönetimlerin demokratik cumhuriyete evrilmesiyle, demokratik cumhuriyetin idari, siyasi yapılanmasıyla yüz yıldır çözemediğimiz Kürt sorununu, Alevi sorununu, merkez ile çevre arasındaki, merkez ile dil arasındaki ilişkileri, çelişkileri, çatışmaları çözebiliriz. Bu manada, demokratik özerklik, sadece ve tek başına etnik kimliğe, coğrafi sınıra indirgenemeyecek kadar, devlet dışı kalmış her topluluğun, her halkın çıkarına olan bir projedir.

Türkiye'nin Çoruh’u, Kızılırmak’ı, Yeşilırmak’ı, Sakarya’sı, Menderes’i, Meriç’i, Ceyhan’ı, Seyhan’ı, Dicle’si, Fırat’ı -yetinmiyoruz- Van Gölü, Tuz Gölü, Göller Bölgesi’nin sulak havzalarında binlerce yıllık kadim medeniyetlerinin kültürel, tarihsel birikimlerini esas alan ve onun insanlığın ortak mirası olduğu tespitinden hareketle de bölgesel yönetimlerle, biz, merkezde maliye, merkezde diplomasi, merkezde savunma eksenli eşit halkalar sistemiyle adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplumu, bir geleceği, yeni bir Türkiye’yi var edebiliriz; bu mümkündür. Ama çözümsüzlükte ısrar edip irade kıran, inkâr ve imhayla toplumu hizaya getiren geçmişteki hükûmetlerin, iktidarların yanlışlığının benzeri yanlışlıklarda ısrar ettiğimizde de ya darbe mekanizması ya da bölünme riski ve tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünyanın yeniden şekillendiği, Orta Doğu’nun yeniden dizayn edildiği, yok sayılan, inkâr edilen bir kısım toplumsal dinamiklerin kendisini yeniden var ettiği günümüz dünyasında artık hiçbir şeyin eskisi gibi gizli kapaklı olamayacağı, her şeyin aleniyete dayalı, emeğin kurtuluşunun toplumsal kurtuluşla ilintili olacağı, toplumsal kurtuluşun kadının özgürlüğünden geçtiği, kadın özgürlüğünün toplumun özgürlüğü olduğu tespitinden hareketle yeni bir dünyanın mümkün olduğu ve bu dünyanın da demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü zihniyetle pekâlâ hegemon olan, egemenlikçi olan devletçi, iktidarcı sistemlere rağmen, mazlumların, mağdurların, yoksulların, emekçilerin ve ezilenlerin böyle başka bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancı gerçek, somut, elle tutulabilir bir realiteye dönüşebilir. Bu mümkündür ve bunu da ertelemeden, bugüne kadar verdiğimiz emek, gösterdiğimiz gayret ve çabanın üstüne yeni toplumsal ve siyasal değerlerimizi örterek, örtüştürerek geleceğin aydınlık Türkiye’sine, geleceğin demokratik, ortak vatanında birlikte barış içerisinde yaşayacağımız demokratik cumhuriyetle buluşma umudumla saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Diğer maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Diğer maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde şahıslar adına ilk söz Tokat Milletvekili Sayın Reşat Doğru’ya aittir.

Buyurun Sayın Doğru. (MHP sıralarından alkışlar)

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Kardeş devlet Türkmenistan’la ilgili bir uluslararası anlaşmanın onaylanmasıyla ilgili görüşmelerde söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, “kardeş devlet” denince rahmetli Türkmenbaşı’nı anmadan da geçmek mümkün değildir. Rahmetli Türkmenbaşı her zaman “Bir millet iki devlet.” sözünü söyleyen ve onun da arkasında duran bir insandı, onu da rahmet ve şükranla anıyorum.

Tabii, bu anlaşmanın da ülkemize, milletimize, her iki devlete de hayırlar getirmesini, bundan sonra daha farklı anlaşmaların da bu şekilde getirilmesini temenni etmek istiyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, 1990’lı yıllar, tabii, Türk dünyasıyla ilgili bahtın açılmış olduğu yıllardır. 1990’lı yıllarda, bir anda işte Sovyetler Birliği dağılmış, akabinde de bağımsız Türk devletleri ortaya çıkmıştır, bunlardan bir tanesi de Türkmenistan’dır. Türkmenistan bağımsızlığını kazandığı tarihten itibaren de Orta Asya’daki parlayan yıldız şeklinde olmuş ve hakikaten çok önemli gelişmeler oluşturarak millî gelir noktasından tutun da diğer yerlerine kadar Aşkabat kentinin görünümüne kadar çok büyük gelişmeler görülmüştür ve şu an itibarıyla da o bölgede büyük bir denge unsuru olan devletler içerisinde olduğunu söylemek durumdayız.

Tabii, bunların yanında özellikle diğer Türk devletlerini de şöyle değerlendirdiğimiz zaman bu devletlerin hepsinde çok ciddi manada gelişmeler olduğu da görülüyor. Tabii, biz Türkiye olarak önce bunların hepsinin bağımsızlıklarının devam etmesini ve bağımsızlığın ilelebet, artarak, güçlenerek devam etmesinden yana olmak mecburiyetindeyiz. Bu noktada da bu ülkelerle her türlü ilişkiye nasıl 1990’lı yıllarda başlamışsak bundan sonraki dönemde de devam ettirmek mecburiyetindeyiz.

Ayrıca bu ülkelerin birçoğunun şu anda çok ciddi manada sorunları vardır. Bakınız, önümüzdeki günlerde, 26 Şubatta, Hocalı katliamını hep beraber anacağız. Şu anda Azerbaycan devletinin topraklarının büyük bir kısmı yani üçte 1’ine varan kısmı maalesef Ermenistan tarafından işgal altındadır. Hocalı katliamı, 1992 yılında çok ciddi manada ağır saldırının olduğu ve saldırı da 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan bir gecede Ermeniler tarafından yapılmıştır; 83 çocuk, 106 kadın, 70’ten fazla yaşlı insan olmak üzere toplam 613 kişi katledilmiştir. Bu katliam bir soykırımdır yani orada yaşayan insanların hepsi Ermenilerin saldırıları neticesinde katledilmiştir. İşte, burada hatta daha sonra yapılan, bu öldürülen, şehit edilen kardeşlerimizin üzerindeki otopsilerde insanların cesetlerinin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu yani insanoğlunun kabul edemeyeceği ağır bir şekilde bunların katledilmiş olduğunu da görüyoruz.

İşte, burada hepimize çok farklı görevler düşmektedir. Hocalı katliamı dünyanın her tarafına anlatılmalıdır. Şu anda Hocalı katliamını yapanlar; işte Ermenistan’ın devlet başkanlarıdır, meclis başkanlarıdır, işte, Sarkisyan’dan tutun da diğerlerine kadar. Ama şurası bir gerçektir ki bunlarla ilgili, başta dünyadaki bütün devletler olmak üzere, dünyadaki STK’lar olmak üzere hiçbir şey yapılmamış olduğunu da görüyoruz. İşte, Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak bizlere burada çok ciddi manada görevler düşüyor. Bizler de diğer devletler gibi sessiz kalamayız, sorumsuz duramayız. Yani, orada bir işgal varsa, Azerbaycan topraklarının üçte 1’i işgal altındaysa, o bölgede yaşayan 1 milyonun üzerinde Azerbaycan Türkü kardeşimiz eğer kendi bölgelerinden başka bölgelere göç etmişlerse, onların tabirleriyle kaçkın konuma gelmişlerse onların haklarını savunmak da öncelikle bizlere düşmektedir. Yani, o, 1992 yılında yapılan Hocalı katliamını dünyaya unutturmamak ve onların faillerinin de mutlaka ve mutlaka cezalandırılmasını istemek mecburiyetindeyiz.

Saygıdeğer milletvekilleri, sadece bunlar mı? Hayır. Bakınız, Ahıska Türkleri, işte 1948’de Stalin döneminde zorla göç ettirilen gruplardan bir tanesidir. Aynı durum Kırım Türklerinin başına gelmiştir ama Kırım Türkleri kendi bölgelerine bir nebze olsun dönebilmişken Ahıska Türklerinin maalesef dönmemiş olduğunu da görüyoruz. Şu anda Ahıska Türklerinin de Ahıska bölgesine yani Türklerin öz yurdu, ana vatanı olan o bölgeye dönmesi gerekmektedir. Bu manada da Türkiye Cumhuriyeti devleti maalesef yine duyarsız kalmış. O, geriye dönüşle ilgili çok ciddi birtakım çalışmalar yapılmamış olduğunu da görüyoruz. Hâlbuki, Kırım Türklerine TİKA marifetiyle ev alınması, arazi alınması; yaklaşık olarak 5 bine yakın ailenin dönüşü bu şekilde sağlanmıştır. Aynı tabloyu Ahıska Türklerine sağlamış olsaydık herhâlde durum daha farklı olurdu diye düşünüyorum.

Bunun yanında, Doğu Türkistan’ında, Suriye’sinde, Irak’ında, IŞİD terör örgütünün saldırılarıyla beraber o bölgelerde çok ciddi manada Türklerin mağduriyet içerisinde olduğunu görüyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

REŞAT DOĞRU (Devamla) – İşte, öyleyse Türkiye Cumhuriyeti devletine buralarda görev düşmektedir diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Kocaeli Milletvekili Sayın Haydar Akar, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; evet, dün KİT Komisyonunda yani Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda Ziraat Bankasını görüştük. Ziraat Bankasının 2012 raporunu, Sayıştayın hazırlamış olduğu raporu görüştük. Burada Ziraat Bankasının 2014 yılında havuz medyasına vermiş olduğu teminatsız krediden bahsetmeyeceğim. Ziraat Bankasıyla ilgili bir tespit yaptık orada, bu, iktidar partisindeki arkadaşlarımız, muhalefetteki arkadaşlarımızla birlikte. Ve Sayıştay raporlarında da vardı 2012 raporlarında. Neydi bu tespit? Bankaların, Ziraat Bankası dâhil olmak üzere, 2012’de açılan dava sayısı yüzde 400 artmış, kaybettiği davalar da aşağı yukarı ona yakın. Bu davaların tümü bu kredilerle ilgili. Hangi krediler? Bireysel kredilerle ilgili, vatandaşın almış olduğu konut kredisi, araç kredisi, bireysel tüketici kredisiyle ilgili davaları kaybetmişler. Ki bununla ilgili Yargıtayın da kararı var. Ve ne yapıyor vatandaş? Hiç bankalara uğramadan direkt gidiyor, müracaatını yapıyor mahkemelere ve bu mahkemeler de vatandaşın lehine sonuçlanıyor genelde. Böyle olunca da bankanın masrafları daha çok artmaya başlamış. Yani, sadece, vatandaşa masraf diye yutturdukları -hani hiçbir masraf yok aslında- bir sözleşmeden ibaret olan bir masrafı, büyük meblağlarla vatandaştan kestikleri bu masrafları mahkeme kararıyla vatandaşlar almaya başlamışlar. Sadece masrafı almıyor, neyi alıyor? Bir de avukatlık ücretini alıyor. Neyi ödüyor? Mahkeme masrafını da ödüyor bankalar. Bankalar aslında, bunu böyle yaparken büyük bir zarar oluşturmaya, iş yükü oluşturmaya ve maddi kayıplara neden olmaya başlamış. Biz bunu Ziraat Bankası Genel Müdürüne sorduğumuzda, “Sayın Genel Müdür, niye bu masrafları almaya devam ediyorsunuz?” dediğimizde şunu söyledi: “Biz banka olarak karar aldık, artık bu masrafları almayacağız.” dedi, bir. İki: “Daha önce alınmış masrafları da, vatandaş mahkemeye gitmeden eğer bize müracaat ederse bu masrafları ödeyeceğiz.” dedi.

Şimdi, burası güzel bir şey aslında, vatandaşlar için gerçekten güzel bir haber. Ama, bugün bu devam etti, sadece Ziraat Bankasıyla sınırlı kalmaması gerektiğini söyledik ve bugün Bankalar Birliği de bir açıklama yaparak sadece bu olayın Ziraat Bankasıyla sınırlı kalmayacağını, diğer bankaların da aynı işlemi uygulayacağını ifade etti ve ifadelerinde başka bir şeyi de söylüyor tabii, orası çok önemli, “Vatandaşlar şubelere gittikleri takdirde, onları bekleyen bir şube görevlisi, bir memur veya görevli olacak ve vatandaşın taleplerini yerine getirecek.” dedi, mahkemeye gitmeden önce bunu yapması gerektiğini söyledi.

Şimdi ben buradan bankalara sesleniyorum: Vatandaşlar yarından itibaren şubelere, bankalara başvurmaya başlayacaktır çünkü bu haberler kamuoyunda paylaşılmaya başlandı ve paylaşılınca da vatandaşlar mahkeme sürecini  bir  süre erteleyecek, bir süre bu işlerle uğraşmayacak. Çünkü -biliyorsunuz- simsarlar da türedi yani hepimize SMS mesajları geliyor “Eğer bankalardan kredi  kullanmışsanız masraflarınızı geri alıyoruz.” diye. Bu işten para kazanan insanlar var ve gerçekten de, vatandaşın aslında bir kısmını iade olarak alabilmesine rağmen daha çok parayı bu simsarlar ve bu işi takip eden insanlar kazanmaya başladı. Bankalar kendileri mağdur oldukları için bu işe bir dur dediler, dur derken de şunu söylüyorlar: “Gitsinler bankadaki görevli memuru bulsun.” diyorlar.

Şimdi buradan seslenmek istiyorum: Sadece bunu demek yetmiyor, yarından itibaren vatandaş bankaya gittiğinde gerçekten bu işi çözecek bir memurla karşılaşması, bir görevliyle karşılaşması, buluşması gerekiyor. Eğer bankalar bu işi biraz ertelemek, bu talepleri geri ötelemek gibi bir gayret içerisine girerlerse bununla ilgili de bir yaptırım olması gerektiğine inanıyorum.

Bu iş gerçekten vatandaşın faydasına olmuştur. Bayburt Milletvekili arkadaşımızın da KİT Komisyonunda çok değerli katkıları olmuştur, diğer KİT Komisyonu üyeleriyle birlikte. Ve Ziraat Bankası Genel Müdürünün de bu işe ikna olmuş olması ve bu işin gerçekten bu şekilde yapılması gerektiğini orada ifade edip, bankaların da bu hizaya gelmesinin vatandaş açısından memnuniyet verici bir iş olduğunu düşünüyorum.

Bundan sonra umarım, vatandaşların, zaten zor şartlar altında geçinen, Hükûmetin uygulamış olduğu ekonomik politikalar nedeniyle bankalardan kredi almak zorunda kalan vatandaşların mağdur olmaması için de gerekenin yapılacağını ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylama için iki dakika süre veriyorum ve oylamayı başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Tasarının açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı

:

205

 

 

Kabul

:

 205

(X)

 

Kâtip Üye

İsmail Kaşdemir

Çanakkale

Kâtip Üye

Fehmi Küpçü

Bolu”

 

 

Tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

8’inci sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi Arasında İki Yıllık İşbirliği Anlaşması 2010/2011'in Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

8.- Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi Arasında İki Yıllık İşbirliği Anlaşması 2010/2011’in Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/392) (S. Sayısı: 162)

BAŞKAN – Komisyon yok.

Ertelenmiştir.

9’uncu sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Belçika Krallığı Arasında Diplomatik ve Konsüler Personelin Belirli Yakınlarının Kazanç Getirici Bir İşte Çalışmalarına Olanak Sağlayan Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

9.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Belçika Krallığı Arasında Diplomatik ve Konsüler Personelin Belirli Yakınlarının Kazanç Getirici Bir İşte Çalışmalarına Olanak Sağlayan Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/341) (S. Sayısı: 281)(x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet burada.

Komisyon raporu 281 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde gruplar adına söz talebi yok.

Şimdi, şahıslar adına Balıkesir Milletvekili Sayın Haluk Ahmet Gümüş.

Buyurunuz.

HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Değerli üyeler, küresel ekonominin yapısal krizi devam ediyor. 2008’den bu yana gelişmiş ülkelerde deflasyon beraberinde uzun bir durgunluk ve hatta bunalım denilebilecek şartlar yaşanmaktadır. Bu bunalım dünyadaki tüm bölgeleri aynı oranda ve şiddette etkilememektedir. Uluslararası güç dengeleri alışılmışın dışında değişme eğilimindedir. Büyük güçlerin dünyayı değiştirme yeteneği veya gücü farklılaşmış ve gerileme sürecine girmiş gözükmektedir. Gelişmiş ülkelerde dahi sosyal sınıflar arasındaki gelir uçurumlarının artması liberal ekonomi anlayışını yıpratırken koşullar dünyadaki siyasi yelpazenin sağ ve sol uçlarının güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Tüm bu kaos ortamına bölgesel savaşlar ve küresel kaynaklar üzerinde artan rekabeti eklediğimizde dünya barışının veya şu anki dengeler durumunun hiç de iç açıcı olmadığı gözükmektedir.

Değerli arkadaşlar, bu görüntü bir gerçekliğin, dünyada kökten bir değişiklik olduğunun göstergesidir, değişiklik ülkede değil, dünyada da olmaktadır. Bu değişikliğin ana hedeflerinden biri bundan böyle, bugüne kadar dünyada Batı’da odaklanan gücün dünya coğrafyalarına dağılacağı gerçekliğidir. Gelişmiş ülkelerin önemli raporlarında yer alan bu beklentinin bir kısmı hâlen gerçekleşmiş durumdadır. Buna dair açıklamayı dört ay önce IMF Başkanı Lagarde yapmıştır. Lagarde “IMF satın alma paritesine göre yapılan millî gelir hesaplamalarında Çin, ABD’yi geçmiştir.” demektedir. Geçmiş yıllarda Batı kaynaklı gelecek tahminlerinde Güneydoğu Asya’daki ekonomik büyümenin on beş yıl içerisinde ABD ekonomisini geçeceği öngörüleri vardı. Oysa yeni veriler on beş yıl sonrası için beklenen ekonomik verilerin bugün zaten gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. Peki, bu hepimizi derinden etkileyen rakamlar niçin geçmişte küçük gösteriliyordu? Bu rakamlar karartıldığında neleri göremiyorduk? Bazı ekonomistler Çin millî gelir rakamlarının düşük görüntüsünün bugün itibarıyla hem ABD hem de Çin’in işine geldiğini belirtiyorlar. ABD ise teknoloji ve silah gücüyle sağladığı liderliğin ekonomik  alanda da aynı görüntüyü vermesinden memnun gözüküyordu. Çin ise, henüz iç göç sorunlarını çözmeden, teknoloji ve silah gücü olarak ileri bir düzeye gelmeden ekonomik liderliği ve bu liderliğin getireceği yükümlülükleri yüklenmek istemiyordu. Tek istediği Çin’in, serbest ticaretten ve mevcut küresel sistemden yararlanarak büyümesi için gereken enerji ve ham madde tedarikini sorunsuzca sağlayabilmekti, yavaş yavaş dünyada ağırlığını hissettirmek ve hiç acelesi olmadan kendi planını uygulamaya sokmaktı.

Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum: Eğer Çin ekonomisinin ABD ekonomisini geçtiği konusundaki görüşler doğru ise -doğru olduğunu Lagarde söyledi- Çin ekonomisi yüzde 7,5-10’luk bir büyüme trendini sürdürdüğüne göre, bu durumun sekiz yıl, yedi yıl, belki de dokuz yıl sürebileceğini varsaydığımızda karşımızda -mümkündür- 2020’lerde ABD’nin o günkü ekonomik büyüklüğünün yaklaşık iki misli güçle karşılaşacağız Güneydoğu Asya’da. Bu durum, eğer gerçekleşirse, tüm küresel sistemi kökten etkileyecek sonuçları doğurabilecektir. Gerçekte üstü kapalı ve anlaşılmadan ve rakamlar telaffuz edilmeden şimdiden yapılan hazırlıklar da büyük ülkenin gerçekte bu durumuyla ilgilidir. Eğer küresel sıklet merkezinin Batı’nın gelişmiş ülkelerinden, dünyanın diğer coğrafyalarına dağılımı beklentisi on beş, yirmi yıl sonra değil de yaşadığımız yıllarda, yani şu an gerçekleşiyorsa dünyada bu yeni gerçeklik ışığında nasıl bir manzara ile karşı karşıyayız? Bugün neler olmaktadır? Şimdi, bu varsayım altında günümüzde yaşamakta olduğumuz gelişmeleri ele alalım. Çünkü güçler dengesinin gerçekte bize anlatılandan farklı olduğu anlaşılmaktadır ve süperler bu yeni duruma göre politika geliştirmektedirler ve bunların birçoğundan belki de haberimiz yoktur.

Suriye konusunda Rusya ile ABD’nin anlaşma zemininin yaratılması, Rusya’nın da Orta Asya ve Çin-Rus sınırında hissettiği büyüyen endişesinden mi kaynaklanmaktadır?

Başka bir şey: Bundan altı yedi yıl öncesine kadar basında, üniversitelerde yaygın olarak “Ulus devlet bitti.” söylemine bugün artık niçin aynı sıklıkta rastlamıyoruz? Bunun nedeni çok kutuplu dünyaya yeniden dönüş, tek kutuplu dünya yapısının terk edilmesi midir? Gelişmiş ülkelerin Orta Doğu’da tekrar büyük ve güçlü müttefiklere olan ihtiyacının artması bu nedenle midir? Bu durum ülkemize nasıl etki edecektir? “Arap Baharı” adıyla  bilinen ve ABD liderliğinin dışarıdan yumuşak güçle müdahalesinin arkasında Kuzey Afrika’da ve Doğu Akdeniz’de yeni güç yarışının hazırlıkları mı vardır? Evet, vardır.

Arap Baharıyla Akdeniz’de hedeflenen, Batı’ya entegre, demokratik yönetimli ve Güneydoğu Asya’ya alternatif müttefiklerden oluşan yeni bir ortak pazarın inşasının başlangıcı mı söz konusudur? Büyük bir ihtimalle söz konusudur. Tıpkı tarihte olduğu gibi İpek Yolu yeniden inşa edilirken Akdeniz Bölgesi Uzak Doğu’yu dengelemek için yeniden dizayn mı edilmektedir? İktidara gelirken desteklenip bugün AKP Hükûmetinin arkasından çekildiği anlaşılan Batı gücünü bu kararı almaya sevk eden nedir; var olan değişiklikler midir, yoksa kullanılan her şeyin olduğu gibi miadının dolması mıdır mevcut Hükûmetin? Sovyetlerin dağılmasıyla tek kutuplu dünya döneminde hedeflenmiş Ilımlı İslam Projesi’nin çok kutuplu dünya şartlarında geçerliliğinin ortadan kalkması ve Avrasya-Orta Doğu planlarının değişmesi bu yeni gerçeklik yüzünden midir?

ABD’nin güçlerini Orta Doğu’dan Çin coğrafyasının etrafına doğru çekme kararı, ekonomik olarak güçlenmiş ama henüz askerî gücünü yeterince büyütememiş Çin’e karşı köklü bir politika değişikliği midir? Bunun arkasından ne gelecektir? ABD-AB arasında yapılacak ve şu anda yapılmakta olan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın gündeme gelmesinin en büyük nedeni Çin’in büyümesi karşısında Batı’nın güçlü konumunu bir müddet daha koruyarak hazırlıklar için zaman kazanması mıdır? Bu anlaşmayla, dünyada deprem yaratacak FED kararının ilişkisi nedir? Beklenen FED kararlarının… Bu durum, büyük bir yeni planın parçası mıdır?

Orta Asya konusu ve Orta Asya’da Çin hedefleri Rusya-ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirme potansiyeline sahip midir? “Orta Asya’nın, geleceğin Balkanları” ifadesinin bu gerçekle ilişkisi nedir? Bugüne kadar kimsenin ilgilenmediği Uygur Türklerinin sorunlarına dünyada büyüyen ilginin nedeni nedir? Geçmişte kimse ilgilenmedi. AKP Hükûmeti son yıllarda niçin Uygur meselesinden uzaklaşmaktadır? Daha önce, sözleri vardı, hassasiyeti vardı, şimdi “Aman Çin kızmasın.” diyorlar. Bu, ABD’den ve AB politikasından uzaklaşma mıdır?

En önemli sorun, Çin ekonomisinin görülmemiş büyüme oranları nasıl dengelenebilecektir? Çin büyümesi dengelenmezse dünya barışı tehdit altında mı olacaktır? FED kararlarının gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarını dengeleyici etkileri olacak mıdır, bununla ilgili hazırlıklar var mıdır? Türkiye gibi Çin’i potansiyel pazar yapamayan, Çin’le dış ticaret açığı olağanüstü büyük olan ülkelerin çıkış yolları bundan sonra ne olacaktır? Yakın gelecekte Çin liderliği ihtimali gelişmişlere bizim coğrafyamızda ve dünyada ne gibi önlemleri dayatacaktır?

Bu soruların cevabını Hükûmet düşünmezse ve bulamazsa daha çok sıkıntı yaşar.

Çok teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE BELÇİKA KRALLIĞI ARASINDA DİPLOMATİK VE KONSÜLER PERSONELİN BELİRLİ YAKINLARININ KAZANÇ GETİRİCİ BİR İŞTE ÇALIŞMALARINA OLANAK SAĞLAYAN ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA

DAİR KANUN TASARISI

 

MADDE 1- (1) 31 Ekim 2008 tarihinde İstanbul’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Belçika Krallığı Arasında Diplomatik ve Konsüler Personelin Belirli Yakınlarının Kazanç Getirici Bir İşte Çalışmalarına Olanak Sağlayan Anlaşma”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…  Kabul edilmiştir.

Diğer maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…  Kabul edilmiştir.

Diğer maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…  Kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Bir dakika süre veriyorum ve oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Birleşime yirmi dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.53

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.16

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: İsmail KAŞDEMİR (Çanakkale), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----0----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

281 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümünün açık oylamasında toplantı yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi açık oylamayı elektronik cihazla tekrarlayacağız.

Oylama için üç dakika süre veriyorum ve oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Yapılan ikinci açık oylamada da toplantı yeter sayısı bulunamadığından, alınan karar gereğince, kanun tasarı ve teklifleriyle komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 17 Şubat 2015 Salı günü 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Hayırlı hafta sonları.

                                                                               Kapanma Saati: 19.20

 



(x)  104 S. Sayılı Basmayazı 07/05/2014 tarihli 86’ncı Birleşim Tutanağı’na eklidir.

 

(X) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

(x) 602 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

(X) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

(x)  281 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.