TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                24’üncü Birleşim

                                                                                              9 Aralık 2014 Salı

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- KAPALI OTURUMLAR

İKİNCİ OTURUM

(Kapalıdır)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu'nun, 7-17 Aralık Mevlâna Haftası ve Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz'ın, tarımsal üretimde girdi maliyetleri sorunu ve çözüm önerilerine ilişkin gündem dışı konuşması

3.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, bisikletçilerin yaşadıkları sorunlara ve 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

V.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel'in, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

2.- Bursa Milletvekili Aykan Erdemir'in, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

3.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt'ün, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde sendikalı oldukları için işten çıkarılan işçilerin durumuna ilişkin açıklaması

4.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, AKP Hükûmeti tarafından Koza Altın İşletmesinin Gümüşhane’deki altın üretiminin durdurulmasına ilişkin açıklaması

5.- Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz'ın, atama bekleyen ziraat mühendisi, veteriner hekim, gıda ve su ürünleri mühendisleri ile ziraat teknisyeni ve veterinerlik sağlık teknisyenlerinin ne zaman atanacaklarını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

6.- İzmir Milletvekili Musa Çam'ın, rüzgârgülleri için doğanın ve ağaçların katledilmesine karşı olduğuna ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığını bu konuda göreve davet ettiğine ilişkin açıklaması

7.- Samsun Milletvekili Ahmet Yeni'nin, Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin açıklaması

8.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça'nın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerinden Gönen Çayı’nın kirliliği için çözüm üretmelerini beklediklerine ilişkin açıklaması

9.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, gümrüklerde yaşanan yolsuzlukların ortaya çıkarılması için gümrük müşavirlerinin görevlerine iade edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

10.- Konya Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu'nun, Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin açıklaması

11.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer'in, Tekirdağ’daki Kapaklı-Saray arası duble yolun ne zaman bitirileceğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

12.- İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan'ın, İstanbul Sultangazi’de PTT hizmetlerinin aksadığına ilişkin açıklaması

13.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in, eski milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın tutuklanmasının doğru olmadığına ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Din Şûrasında yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

14.- Kütahya Milletvekili Alim Işık'ın, Güney Kore yapımı KT-1 eğitim uçaklarının alınmasında ısrar edilmesinin gerekçesinin kamuoyuna açıklanması gerektiğine ilişkin açıklaması

15.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

16.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün'ün, kapatılan belde belediyelerinin durumuna ilişkin açıklaması

17.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz'ın, KPSS’de iltimas ve nüfuz suistimali yapılmasını kınadığına ilişkin açıklaması

18.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak'ın, eski milletvekili Feyzi İşbaşaran’a yapılan saldırılara tepki gösterilmemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yakışmayan bir tavır olduğuna ilişkin açıklaması

19.- Yalova Milletvekili Temel Coşkun'un, Yalova’da kesilen ağaçların yerine ağaçlandırma yapan Orman ve Su İşleri Bakanlığına teşekkür ettiğine ilişkin açıklaması

20.- İzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu'nun, iktidarın vergi oranları ve hizmetler konusunda İzmir’e karşı olduğuna ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Gediz Nehri’nin kirliliğiyle ilgili bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

21.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu'nun, Afşin-Elbistan Termik Santrali’nin özelleştirilmesi sonucu çalışanların durumuna ilişkin açıklaması

22.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz'ün, Bursa Paşa Çiftliği’nde birinci derece sit alanı olan arazinin İller Bankası tarafından neden satın alındığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

23.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Yalova Milletvekili Temel Coşkun’un yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

24.- Yalova Milletvekili Temel Coşkun'un, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

25.- Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı'nın, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

26.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan'ın, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

27.- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in (11/40) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde CHP Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

28.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Gürcistan Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının vaki davetine icabet etmek üzere Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Parlamentoları Dışişleri Komisyonları Ortak Toplantısı'na katılması Genel Kurulun 18/11/2014 tarihli 15'inci Birleşiminde kabul edilen Dışişleri Komisyonu heyetini oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin tezkeresi (3/1661)

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mardin Milletvekili Erol Dora ve 20 milletvekilinin, cezaevlerinde açlık grevi yapanların sağlık durumlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1164)

2.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, cezaevlerindeki açlık grevlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1165)

3.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekili Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, ana dilde savunma hakkından mahrum bırakılan vatandaşların durumunun araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1166)

C) Gensoru Önergeleri

1.- HDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/40)

2.- HDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek-sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41)

D) Meclis Soruşturması Önergeleri

1.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün ve 54 milletvekilinin, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda bekletilen 1,5 ton altının bulunduğu bir uçağın sahte belge ve beyanlarla Dubai’ye gönderilmesine imkân sağlayarak altın kaçakçılığıyla ilgili suç delillerini ortadan kaldırdığı, olayla ilgili sorumlulukları bulunan üst düzey kamu görevlileri hakkında hiçbir işlem yapmadığı, olayın etkin soruşturulmasını engelleyerek denetim görevini yerine getirmediği, altın kaçakçılığı ile rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kapatılmasına olanak sağladığı ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanunu’nun 257’nci maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma suçuna uyduğu iddiasıyla Anayasa’nın 100’üncü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107’nci maddeleri uyarınca Gümrük ve Ticaret eski Bakanı Hayati Yazıcı hakkında bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi (9/12)

E) Duyurular

1.- Başkanlıkça, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunda siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerine düşen 1 üyelik için aday olmak isteyen siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerinin yazılı olarak müracaat etmelerine ilişkin duyuru

F) Önergeler

1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, (2/1454) esas numaralı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/224)

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesine; bastırılarak dağıtılan 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; (11/40) ve (11/41) esas numaralı Gensoru Önergelerinin 9 Aralık 2014 Salı günü gündemin "Özel Gündemde Yer alacak İşler" kısmının 1’inci ve 2’nci sıralarına alınmasına ve ön görüşmelerin bu birleşimde yapılmasını müteakip sözlü soruların ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; (9/11) ve (9/12) esas numaralı Meclis Soruşturması Önergelerinin 6 Ocak 2015 Salı günkü gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının sırasıyla 1’inci ve 2’nci sıralarına alınarak ön görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına; 13, 20 ve 27 Ocak 2015 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmemesine; 7, 14, 21 ve 28 Ocak 215 Çarşamba günkü birleşimlerinde diğer denetim konularının görüşülmemesine ilişkin önerisi

VIII.- GENSORU

A) Ön Görüşmeler

1.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/40)

 

 

2.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel'in, Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün’ün (11/40) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında HDP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

3.- Manisa Milletvekili Hasan Ören'in, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

5.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına ve Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

X.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda açık bulunan üyeliğe seçim

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

3.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır ve Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın; Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun; Askerlik Kanununa Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (2/2512, 2/1851, 2/2513, 2/2515) (S. Sayısı: 665)

XII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İstanbul Milletvekili Umut Oran'ın, Süleyman Şah Saygı Karakolu'nda görev yapan askerî personelin tahliyesi için herhangi bir girişimde bulunulup bulunulmadığına ilişkin sorusu ve Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın cevabı (7/53300)

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, 2002-2014 yılları arasında TBMM ile bağlı kurum ve kuruluşlarınca tüketilen elektrik miktarına ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Sadık Yakut’un cevabı (7/53522)

3.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, 2002-2014 yılları arasında TBMM ile bağlı kurum ve kuruluşlarınca yapılan internet erişim hizmeti alımlarına ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Sadık Yakut’un cevabı (7/53523)

4.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu'nun, Katılım Öncesi Mali Yardım Fonları’nın vergi ve harçlardan istisna tutulmasına ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/54572)

5.- İstanbul Milletvekili Umut Oran'ın, Jandarma Genel Komutanlığının İçişleri Bakanlığına bağlanıp bağlanmayacağına dair yazılı soru önergesinin cevaplanmamasına ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/54573)

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, taşınır ve taşınmaz kiralamaları nedeniyle yapılan harcamalara ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/54574)

7.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, Ağrı'nın ekonomik durumuna ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin cevabı (7/54594)

8.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş'ın, TÜİK verilerine göre 2014 yılında tahıl ve meyve üretiminin azaldığı iddialarına ve alınacak tedbirlere,

- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli'nin, 10 Haziran 2014'te İzmir'in Tire ilçesinde yaşanan dolu yağışı neticesinde yapılan kesinleşmiş hasar tespitlerine ve ödemelere,

- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, taşınır ve taşınmaz kiralamaları nedeniyle yapılan harcamalara,

- Van Milletvekili Özdal Üçer'in, Van'da tarla ve meyve bitkileri konusunda gerçekleştirilen destek programlarına,

- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt'ün, kırmızı ve beyaz et ile çay üretimine,

TİGEM bünyesinde faaliyet gösteren işletmelere,

TİGEM tarafından yapılan satın almalara,

TMO tarafından hububat alımı için öngörülen fiyatlara,

Hububat üreticilerinin sorunlarına,

- Kars Milletvekili Mülkiye Birtane'nin, gebe hayvan kesiminin engellenmesi amacıyla yapılan denetimlere,

İlişkin soruları ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/54605), (7/54606), (7/54607), (7/54608), (7/54609), (7/54610), (7/54611), (7/54612), (7/54613), (7/54614)

9.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, Diyarbakır'da Dinî Yüksek İhtisas Merkezi yapımı için bütçeden ayrılan ödeneğin akıbetine ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin cevabı (7/54755)

10.- Bilecik Milletvekili Bahattin Şeker'in, Bilecik'e yönelik destek, teşvik ve hibe programlarına ve ilin Kırsal Kalkınma Programı’na alınmasına,

- İstanbul Milletvekili D. Ali Torlak'ın, gıda mühendislerinin istihdamına,

- Kütahya Milletvekili Alim Işık'ın, kırmızı ve beyaz et fiyatlarına,

- İstanbul Milletvekili D. Ali Torlak'ın, 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren görevden alınan bürokratlara,

- İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu'nun, zeytinlik alan tanımını değiştiren kanun tasarısına ve öngörülen düzenlemenin zeytinciliğe etkisine,

- Ankara Milletvekili Levent Gök'ün, Ankara'daki ekilebilir alanlara ve tarım faaliyetlerine,

- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, mezbahalara yönelik denetimlere,

Zeytinyağına verilen destekleme primine ve zeytinyağı üretim ve tüketiminin artırılması kapsamında yapılan çalışmalara,

Ağrı'da gıda, tarım ve hayvancılık sektöründe faaliyet gösteren iş yeri ve kişi sayısına,

İlişkin soruları ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/54780), (7/54781), (7/54782), (7/54783), (7/54784), (7/54785), (7/54786), (7/54787), (7/54788)

11.- İstanbul Milletvekili D. Ali Torlak'ın, özelleştirileceği iddia edilen Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğüne bağlı sülfürik asit ve borik asit fabrikalarına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/54867)

12.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, 2002-2014 yılları arasında Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca yurt dışında yapılan kira harcamalarına ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin cevabı (7/55065)

13.- Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan'ın, 2002-2014 yılları arasında Çanakkale'ye yapılan yatırımlara ilişkin sorusu ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/55201)

14.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, 2002-2014 yılları arasında Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca satın alınan sigorta hizmetlerine,

2002-2014 yılları arasında Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca yurt dışında yapılan kira harcamalarına,

Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca yapılan kira harcamalarına,

2002-2014 yılları arasında Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca satın alınan ilaçlama hizmetlerine,

2002-2014 yılları arasında Bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarca satın alınan bakım ve onarım hizmetlerine,

İlişkin soruları ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/55202), (7/55203), (7/55204), (7/55205), (7/55206)

15.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, 2010-2014 yılları arasında Bakanlıkta görev yapan özel kalem müdürlerine ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/55306)

16.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, 2010-2014 yılları arasında Bakanlıkta görev yapan basın ve halkla ilişkiler müşavirlerine ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/55307)

17.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, 2010-2014 yılları arasında Bakanlıkta görev yapan müşavirlere ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın cevabı (7/55308)

18.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, 2004-2014 yılları arasında bağlı kurum ve kuruluşlarda görev yapan müsteşarlara ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın cevabı (7/55808)

9 Aralık 2014 Salı

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.01

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Dilek YÜKSEL (Tokat), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, görüşmelere başlamadan önce, 19 Kasım 2014 tarihli 16’ncı Birleşimde yapılan kapalı oturuma ait tutanak özetinin İç Tüzük’ün 71’inci maddesine göre okunabilmesi için kapalı oturuma geçmemiz gerekmektedir. Bu nedenle, sayın milletvekilleri ile Genel Kurul salonunda bulunabilecek yeminli stenograflar ve yeminli görevliler dışındakilerin salonu boşaltmalarını rica ediyorum. Tutanak özeti okunduktan sonra açık oturama geçilecek ve görüşmelere devam edilecektir.

Sayın idare amirlerinin bu konuda yardımcı olmalarını ve salon boşaltıldıktan sonra Başkanlığa haber vermelerini rica ediyorum.

Şimdi kapalı oturuma geçiyoruz.

Kapanma Saati: 15.03

        III.- KAPALI OTURUMLAR

              İKİNCİ OTURUM

                  (Kapalıdır)

-----0-----

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 15.11

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: İsmail KAŞDEMİR (Çanakkale), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşiminin Kapalı Oturumundan sonraki Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, 7-17 Aralık Mevlâna Haftası ve Hazreti Mevlâna’nın 741’inci Vuslat Yıl Dönümü hakkında söz isteyen Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu’na aittir.

Buyurunuz Sayın Baloğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu'nun, 7-17 Aralık Mevlâna Haftası ve Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

MUSTAFA BALOĞLU (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hazreti Mevlâna’nın 741’inci Vuslat Yıl Dönümü ve 7-17 Aralık Mevlâna Haftası sebebiyle şahsım adına söz almış bulunuyorum. Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Mevlâna Celâlettin-i Rûmi 1207 yılında Horasan bölgesinin Belh şehrinde doğmuş, asıl adı Muhammed Celâlettin’tir. “Mevlâna” ve “Rûmi” de kendisine sonradan verilen isimlerdir.

“Efendimiz” manasına gelen “Mevlâna” ismi ona genç yaşlarda Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilmiştir. Bu ismi Şemsi Tebrizî ve Sultan Veled’den itibaren Mevlâna’yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembolü olmuştur.

“Rûmi” ise “Anadolu” demektir. Mevlâna’nın “Rûmi” diye tanınması, geçmiş yüz yıllarda “Diyar-ı Rum” denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmını da orada geçirmesi ve nihayet türbesinin de orada olmasındandır.

Mevlâna’nın babası, çağının en büyük bilginlerinden Sultanül Ulema (Bilginlerin Sultanı) Bahaeddin Veled’dir. Babasının vefatından sonra Konya’da İplikçi Medresesinde vaazlar vermeye başlayan Mevlâna, birçok talebe yetiştirmiş, sultanlar ve vezirler de dâhil olmak üzere din ve ilim öğrenmek isteyen çok sayıda insanı etrafında toplamıştır. 1244 yılında Şemseddin Tebrizî’yle tanışmış ve bu tanışmanın ardından Hazreti Mevlâna yalnız büyük bir fikir adamı olmakla kalmamış, büyük bir tasavvuf ve gönül adamına dönüşmüştür. Şemsi Tebrizî’nin ölümünden sonra ise inzivaya çekilmiş. Hazreti Mevlâna 17 Aralık 1273 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve ölümü, yeniden doğuş, Rabb’ine kavuşma anı, âşığın maşukla buluşma anına benzetmiştir. “Ölüm günüm düğün günümdür.” tabirini kullandığı için anma törenleri “düğün günü” ya da “vuslat günü” manasına gelen “Şebiarus” olarak adlandırılmaktadır. Onun düşüncesinde ve fikrinde ölüm hiçbir zaman yokluk olarak kabul edilmemektedir. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.” diyerek gönüllerdeki ölümsüzlüğe dikkat çekmiştir. “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan.” ifadesiyle ölümün ayrılık değil, kavuşmak olduğuna dikkat çekmiştir. Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım.” sözleriyle özetleyen Hazreti Mevlâna her türlü kemale erişi aşkta görür. Onun bütün eserleri aşka dairdir çünkü aşk, hayatın aslıdır, özüdür, kainatın yaradılış sebebidir. Mademki varlığın mayası aşktır aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Hazreti Mevlâna bu düşünceden hareketle binlerce beyitle ilahi aşkı dile getirmiştir. Hayatı boyunca en ünlü eseri olan Mesnevî’nin yanı sıra Fihi Mâ Fih, Divan-ı Kebir, Mecalis-i Seb’a ve Mektubat eserlerini vermiştir. Hazreti Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled Mevleviliği bir tarikata getirmiş, semayla birlikte musikiyi de Mevlevi ayinlerine dâhil etmiştir.

İlmiyle hem Doğu’da hem Batı’da çeşitli din ve kültürden pek çok insanın gönlünde taht kuran Hazreti Mevlâna vuslatının üzerinden yedi yüz kırk bir yıl geçmesine rağmen sevgi ve birlik felsefesiyle kendi zamanını aşarak bütün dünyayı hâlâ ışığıyla aydınlatmaktadır. “Gel, ne olursan ol, yine gel.” diyerek her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hazreti Mevlâna’nın şahsı ve eserleri üzerinden milyonlarca kişi insan olmanın anlam ve değerini daha iyi kavramaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün savaşların, şiddetin ve haksızlıkların hüküm sürdüğü bir dünyada Hazreti Mevlâna gibi bir ilim ve irfan kaynağına derinden ihtiyaç hissetmekteyiz. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşırlar.” Diyen, evrensel barışın, sevginin ve hoşgörünün simgesi olan Türk-İslam dünyasının bu büyük düşünürü ve mutasavvıfını anlama ihtiyacı her geçen gün daha da artmaktadır. Hazreti Mevlâna’nın -Şebiarus’u vesile kılıp- onun büyük bir mütefekkir, büyük bir insanıkâmil olduğu insanlığa anlatılmalıdır. Onun çağrısı Hakk’a, hakikate, doğruluğadır. Hazreti Mevlâna’nın tüm insanlığa yol gösteren evrensel mesajlarını yaşatmak ve bizden sonraki nesillere aktarmak hepimizin görevidir.

741’inci Vuslat Yıl Dönümü’nde Hazreti Mevlâna’yı rahmet ve şükranla anıyor, hepinizi Konya’da 17 Aralık’ta yapılacak olan Şebiarus törenlerine davet ediyor, saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Baloğlu.

Gündem dışı ikinci söz, tarımsal üretimde girdi maliyetleri sorunu ve çözüm önerileri hakkında söz isteyen Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz’a aittir.

Buyurunuz Sayın Yılmaz. (MHP sıralarından alkışlar)

2.- Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz'ın, tarımsal üretimde girdi maliyetleri sorunu ve çözüm önerilerine ilişkin gündem dışı konuşması

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 7 milyarı aşan dünya nüfusunun yaklaşık 1 milyarı maalesef açtır ve 1 milyarıysa yetersiz beslenmektedir. 2050 yılında 9 milyarı bulması beklenen dünya nüfusunu besleyebilmek için dünya gıda üretiminin 2050 yılına kadar yüzde 70 oranında artırılması gerektiği Birleşmiş Milletler kaynaklarında yer almaktadır. Günümüzde dünya nüfusunu besleyecek kadar gıda üretimi yapılmasına rağmen bazı ülkelerde açlık ve yetersiz beslenmeden dolayı sorunların yaşanması, sorunun gıda üretimiyle değil, gıdaya erişimle ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri eski Dışişleri Bakanı Kissinger’ın “Petrolü denetlersen ulusları, ülkeleri; gıdayı denetlersen, insanları denetlersin. Gıda silahtır ve bizim müzakere çantamızdaki araçlardan biridir.” sözü de göstermektedir ki emperyal güçler açlık ve yoksulluk üzerinden bazı ülkelerde ekonomik reformlar, tasarruf tedbirleri, önemli hizmetlerin özelleştirilmesini içeren politika gibi dayatmalarla müdahale etmektedirler. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi tarımsal üretimi fazla olan ülkelerin kendi üretim fazlalarını pazarlayabilmek için mesela Somali gibi birçok gelişmekte olan ülkenin tarımsal sektörünü ve ekonomilerini Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar kanalıyla destabilize ettikleri bilinmektedir. Bu ülkelerde “gıda yardımı” adı altında ücretsiz veya çok ucuz tarımsal ürünler iç pazarlarda yerini aldığından üreticiler bu fiyatlarla rekabet edemediklerinden gittikçe tarım dışı kalmakta, üretim yapamamakta, dışa bağımlılığın artarak devam etmesi sonucunda ise tüm tarımsal üretim giderek yok olmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu anlattıklarım senaryo değil bugün Somali ve benzeri pek çok ülkede maalesef bu dram yaşanmaktadır.

Son zamanlarda ülkemizi de tesiri altına alan küresel iklim değişikliğinden kaynaklanan kuraklık, sel gibi doğal afetlerin artması, gelişmiş ülkelerin tarımsal üretimdeki sübvanse oranlarını artırmaları yanında ithalat ve ihracatta korumacı politikaları, bazı ülkelerin gıdaya olan taleplerinin artması, tarımsal girdi maliyetlerinin sürekli olarak yükselmesi, tarım sektörüne yeterli yatırımın yapılmaması gibi pek çok etken dünya gıda fiyatlarını etkilemektedir. Gıda fiyatlarının artması geri kalmış ve gelişmekte olan pek çok ülkede açlığı tetikleyen önemli faktörler noktasındadır.

Değerli milletvekilleri, gelişmiş ülkeler dünya siyasetinde gıdayı bir silah olarak kullanmaktan çekinmemektedir. Ülkemiz de dünyadaki bu gelişmeler ve politikalara direnebilmek ve dünyada en stratejik meta hâline gelen gıda üretiminde kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra dünya piyasalarında da rekabetçi bir konuma gelmek durumundadır. Ülkemizde nüfusun yaklaşık üçte 1’i geçimini stratejik önemi her geçen gün artan tarımdan sağlamaktadır. Ülkemizin gayrisafi hasıla açısından dünyada 7’nci sırada olduğu ifade edilse de, tarım sektörünün çok ciddi yapısal sorunları sebebiyle potansiyelinin çok gerisinde kaldığı bir gerçektir. Bunun içindir ki, ithal ham yağına, ithal yem ham maddesine, ithal tohumlara mahkûm oluyoruz. Zaman zaman da ne yazık ki kurbanlık ve saman bile ithal etmek zorunda kalıyoruz.

Değerli milletvekilleri, yapısal sorunlar yanında üretimimizi olumsuz etkileyen en önemli sorunlardan biri tarımsal girdi fiyatlarının çok yüksek olmasıdır. Çiftçi perişandır. Tarımsal girdiler, yani, mazot, gübre, ilaç, tohum, fidan, fide, yem, sulamada kullanılan elektrik fiyatları çiftçinin belini bükmüştür. Dünyanın en pahalı mazotunu kullanan Türk çiftçisinin pek çoğu hububatını bu sene gübresiz ekmek zorunda kalmıştır. Bu da ürünü ve verimi olumsuz etkileyecektir. Gelişmiş ülkelerin çiftçilere, üreticilere vermiş olduğu desteğin dörtte 1’ini bile esirgediğimiz çiftçilerimiz bu girdilerden hiç olmazsa ÖTV ve KDV’nin kaldırılmasını bekliyor. İktidara gelmeden önce söz verdiniz ama tutmadınız. Denizcilik sektörüne ucuz mazot verdiniz, çiftçinin traktörüne, biçerdöverine, sulama motoruna, patpatına ucuz mazot neden vermiyorsunuz? Yoksa, evlatlarınızın tarım sektörüne girip traktörcüklerinin veya traktör filolarının olmasınımı bekliyorsunuz? Gemiciklere nasıl ucuz mazot verdiyseniz çiftçilerimiz de tarımsal üretimde ucuz mazot almak istiyorlar. Bu, çiftçilerimizin en tabii hakkıdır, Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu konunun takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Gündem dışı üçüncü söz, bisikletçilerin yaşadıkları sorunlar hakkında söz isteyen İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’a aittir. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Tanal.

3.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, bisikletçilerin yaşadıkları sorunlara ve 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, tabii, gündem dışı konuşmalarda o gün ülkede bulunan sorunlar, can yakan sorunlar neyse esas onların gündeme alınması gerekirken daha önceden bu konuda dilekçe verdiğim için asıl can alıcı olan konuya gelmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, yolsuzluk demek ahlaksızlık demektir, yolsuzluk demek haysiyetsizlik demektir; ülkede 80 kişinin istisnai memurluğa alınma yoluyla… Umudunu sınava bağlamış olan, umudunu başarıya bağlamış olan, iş, aş bekleyen insanlarımızın sorunları çok yüksek. Nedir? Yolsuzlukla ilgili, 4 tane bakanla ilgili dosya varken 80 tane dosya daha oldu. 80 tane dosya ne demek? 80 tane AKP’li milletvekilinin, bakanın eş, dost çocuklarının istisnai yolla memurluğa atanması demek. Bu ne demektir? İnsanların umuduyla oynamak demektir. Yolsuzlukla mücadeleyle ilgili iktidara geldiniz, yolsuzluğun tam ortasına, tam göbeğine, tam çukura düştünüz. Yani burada KPSS sınavlarıyla ilgili bir kanun teklifi verdim ben, bundan sonra AKP’li milletvekilleri ve bakanların çocukları, yakınları KPSS’den muaf olsun. Gerçekten de bu sizlere yakışıyor. Eğer rüşvetle, yolsuzlukla mücadele etmek istiyor isek sizden istirhamım o sorumlu makamlarda oturan insanların ve bunlara iş tutan, bu işi, zemini hazırlayan kişilerin o makamlardan istifa etmesi gerekiyor. Bakın, Avrupa ülkelerinde böyle bir olay olsa o bakanların, o milletvekillerinin, o bürokratların tamamının mevcut olan görevlerinden istifa etmesi gerekirken maalesef içinizde bunu yalanlayan yok. “Burada bir ekleme, yanlışlık var.” diyen de yok. Peki, madem buna itiraz edemiyorsanız namuslu, dürüst, ahlaklı olan insanların yapması gereken nedir? Bu insanları ya içinizden dışlayacaksınız veya bu insanların istifasını sağlayacaksınız. Aksi takdirde, burada bizim söylediğimiz bu laflar… İçinizde bulunan namuslu insanları tenzih ediyorum, bu lafımız dürüst, namuslu olan vekillere, bakanlara değil ama bu namussuzluğu yapan insanların siyaset kurumunu bu kadar aşındırmaya hakları yoktur. Siyaset dendiği zaman, Türkiye’de en fazla itibar kaybeden kurum siyaset kurumudur. Bu siyaset kurumunun da itibar kaybetmesine neden olan siyasi iktidarın ta kendisidir. Onun için, ben, Adalet ve Kalkınma Partisi sıralarında oturan namuslu, dürüst milletvekillerine sesleniyorum: Bunları lütfen aralarınızdan siliniz. Eğer gücünüz yetmiyorsa güç vermeye hazırız, destek vermeye hazırız. Bunlar gerçekten emek bekleyen, ekmek bekleyen, iş bekleyen, umudu olan, ümidi bekleyen insanlarımızın geleceğiyle oynamaktadırlar. Siz 4 bakanla ilgili soruşturmada dediniz ki: “Bunu paralel yapı yaptı.” Peki, 80 tane yakınınızı işe yerleştirmeyle ilgili hangi yapı yaptı? Burada herhâlde paralel yapı yapmadı. Buna da itiraz edemiyorsunuz.

Bu açıdan, gerçekten, Türkiye’de asıl olan sorun işsizliktir. Ondan sonra gelen sorun yolsuzluktur, adam kayırmadır. Yolsuzluk demek mutlaka ihale almak demek değildir. İstisnai yolla memur almanın yöntemi nedir? Teknik konuda, o konuda memura ihtiyaç vardır, o personel bulunamamaktadır; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 59’uncu maddesi uyarınca istisnai yoldan memur alınıyor. Siz burada kanunu dolandırıyorsunuz, kanuna karşı hile yapıyorsunuz. Kanuna karşı olan hileyi hiçbir kurum kabul edemez.

Onun için, son söz olarak şunu söylüyorum: Namussuzlar kadar namusluların da cesaretli davranmasını bekliyor, hepinize teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanal.

Gündeme geçmeden önce, sisteme girmiş sayın milletvekillerine birer dakika söz vereceğim.

İlk söz Sayın Tüzel’in.

Buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel'in, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü. Bu alanda çalışan Uluslararası Şeffaflık Derneği bugün grubumuzu ziyarete geldi ve hep birlikte bu yolsuzluğa karşı deklarasyonu imzaladık. Yolsuzluk üzerine dernek diyor ki: “Kamu görevinin özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılmasıdır. Yolsuzluk dünyadaki milyonlarca insanın temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesidir. Kamu kaynaklarının adaletsiz ve usulsüz biçimde dağıtılmasına, toplumsal ve sosyal alandaki ahlaki çöküntüye yol açar, gelecek nesiller için daha iyi bir hayat kurma şansını yok eder.” Ve böyle devam ediyor.

Biliyorsunuz, bu kapitalist sistem bir yandan yoksulluğu, bir yandan yolsuzluğu üretiyor, yol arkadaşlığı yapıyor. Ve Türkiye’nin 17-25 Aralıktan sonra, o dönemin Başbakanı ve bakanlarının adının geçtiği yolsuzluk iddialarından sonra dünya listelerindeki yeri daha da belirginleşmiştir ve şimdi Soruşturma Komisyonunda gerçekleri halk duymasın diye üstünü örtmek için çabalıyorlar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Kamu ihalelerinden KPSS atamalarına kadar yolsuzluğun her alanda karşımıza çıktığı günümüzde mücadele etmekten başka şansımız yok.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tüzel.

Sayın Erdemir…

2.- Bursa Milletvekili Aykan Erdemir'in, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

AYKAN ERDEMİR (Bursa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü. Birleşmiş Milletler bu yıl Yolsuzlukla Mücadele Günü mesajı olarak “Yolsuzluk zincirini kır.” ifadesini benimsedi. Ben de bu vesileyle Türkiye’de yolsuzluk zincirini kıran onurlu memur Teoman Dudak’ı anmak istiyorum.

Memur Teoman, 17-25 Aralık sürecinde sahte evrakla altın ticaretinde kullanılan uçağın kalkışına izin vermeyen memur olarak tanındı. Reza Zarrab ve Rüçhan Bayar’ın telefon görüşmelerinde dinlemeye takılan “Teoman’a neler yaptım yani ne vaatler, ne şeyler. Yok, yok yani adam almıyor.” ifadeleriyle halkımızın gönlünde taht kurdu. Bu ülkede “Senin önüne yatarım Reza.” diyenler olduğu gibi, dimdik duran Memur Teomanlar da var. Dürüstlüğünün cezasını İstanbul’dan Gaziantep’e sürülerek ödeyen Memur Teoman’a teşekkürü bir borç bilir, Türkiye’de yolsuzluk, hırsızlık, arsızlık ve yüzsüzlük zincirinin er ya da geç kırılacağına inancımı vurgulamak isterim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Erdemir.

Sayın Öğüt…

3.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt'ün, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde sendikalı oldukları için işten çıkarılan işçilerin durumuna ilişkin açıklaması

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

AKP, 12 Eylül 2010 referandumunda Anayasa değişikliğini emekçilere sendika müjdesi olarak duyurmuş, birden fazla sendikaya üye olunabileceğini dile getirmişti. Bunu hatırlatarak İstanbul Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yaşanan bir durumu sizlere aktarmak istiyorum. Oradaki işçiler üç aydır DİSK’e bağlı DEV SAĞLIK-İŞ çatısı altında örgütlenmektedirler.

Önce 1, sonra 3 işçi sendikalı oldukları için işten çıkarılmıştır. Hastane yönetimince işçilere sendikadan istifa etmeleri için rüşvet teklif edilmiştir. Rektörle yapılan görüşmelerden netice alınamadığı gibi, üstüne üstlük 94 kişi daha işten çıkarılmıştır. İşten atılanlar kadrolu personeldir. Aralarında eşleriyle birlikte işten çıkarılanlar vardır. Kanser sebebiyle üç ay önce operasyon geçirip tedavisi devam eden bir işçiyi bile, on sekiz yıllık emeğini hiçe sayarak işten çıkarmışlardır. Bu insanların suçu sendika üyesi olma haklarını mı kullanmalarıdır? Haklarının bir an önce verilmesini talep ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öğüt.

Sayın Yeniçeri…

4.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, AKP Hükûmeti tarafından Koza Altın İşletmesinin Gümüşhane’deki altın üretiminin durdurulmasına ilişkin açıklaması

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Koza İşletmesinin Gümüşhane’deki altın üretimi AKP tarafından durduruldu. Yasal yönden hiçbir eksiği olmayan şirkete “paralelle mücadele” adı altında izin verilmemesi Gümüşhane’de sosyal sorunlara yol açmıştır. 38 bin nüfuslu olan bir kentte 600 işçinin işsiz kalmasının ne anlama geldiğini bilenler bilir. AKP resmen Gümüşhanelinin ekmeğini elinden almıştır. Gümüşhanelinin işsiz bırakılması yoluyla paralelle mücadele olmaz. Kaldı ki AKP Hükûmeti bir şirket kadar dahi Gümüşhane’ye yatırım yapmamıştır. Paralelle mücadelenin bedeli Gümüşhaneliye ödettirilemez. AKP’nin Gümüşhane’ye yaptığı haksızlıktır, zulümdür. Başta Enerji Bakanını, sonra da Gümüşhane Valisini görevlerini yapmaya davet ediyorum.

Sayın Vali, Erdoğan’ın yasalarını değil cumhuriyetin yasalarını uygulayın. Yasal olarak tekemmül etmiş ruhsatlarına izin verin. Görevinize ve Gümüşhane’ye ihanet etmeyin.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Sayın Yılmaz…

5.- Afyonkarahisar Milletvekili Kemalettin Yılmaz'ın, atama bekleyen ziraat mühendisi, veteriner hekim, gıda ve su ürünleri mühendisleri ile ziraat teknisyeni ve veterinerlik sağlık teknisyenlerinin ne zaman atanacaklarını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının araştırma, yayım, destekleme ve kontrol hizmetleri, veterinerlik hizmetleri maalesef eleman eksikliği nedeniyle ciddi şekilde aksamaktadır. Toplumun içinde bulunan ziraat yüksek mühendisi bir milletvekili olarak bu aksaklıklara bire bir şahit oluyorum. Atama bekleyen ziraat mühendisi, veteriner hekim, gıda ve su ürünleri mühendisleri ile ziraat teknisyeni ve veterinerlik sağlık teknisyenlerini ne zaman atayacaksınız? Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının eski bir Personel Genel Müdürü olarak Bakanlıkta münhal kadrolarınızın olduğunu biliyorum. Atama yapacak mısınız? Yapacaksanız ne zaman yapacaksınız? Yoksa hizmetlerin aksamasından memnun musunuz, âdeta zevk mi alıyorsunuz?

Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Sayın Çam…

6.- İzmir Milletvekili Musa Çam'ın, rüzgârgülleri için doğanın ve ağaçların katledilmesine karşı olduğuna ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığını bu konuda göreve davet ettiğine ilişkin açıklaması

MUSA ÇAM (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İzmir’in Karaburun ilçesinin Salman ve Parlak köylerinde yüzlerce ağaç katledilerek rüzgârgüllerine ruhsat verildi. Yetmedi, Çeşme’nin Ovacık köyünde de aynı şekilde binlerce çam ağacı ve zeytin ağacı katledilerek rüzgârgüllerine ruhsat veriliyor. Şimdi, yeni olarak da Urla’nın Ovacık köyünde yüzlerce çam ağacı kesilmekte ve oraya rüzgârgülleri dikilmektedir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığını bu konuda bir kez daha uyarıyorum. Lütfen, ÇED raporları istensin ve oralara rüzgârgüllerinin dikilmesi engellensin. Doğanın ve ağaçların katledilmesine şiddetle karşıyız. Çevre ve Şehircilik Bakanlığını bu konuda göreve davet ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çam.

Sayın Yeni…

7.- Samsun Milletvekili Ahmet Yeni'nin, Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin açıklaması

AHMET YENİ (Samsun) – Sayın Başkan, Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümü’nde Hazreti Mevlâna’yı rahmetle anıyorum. Hazreti Mevlân⠓Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız, bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.” diyerek gönüllerdeki ölümsüzlüğe dikkat çekmiştir. “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan.” ifadesiyle de ölümün ayrılık değil, kavuşmak olduğuna dikkat çekmiştir. Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım.” sözleriyle özetleyen Mevlâna, her türlü kemale erişi aşkta görür. Onun bütün eserleri aşka aittir çünkü aşk hayatın aslıdır, özüdür, kâinatın yaratılış sebebidir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlâna bu düşüncelerinden hareketle binlerce beyitte ilahî aşkı dile getirmiştir.

Ne mutlu Hazreti Mevlâna’nın yolundan gidenlere, Allah onlardan razı olsun.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeni.

Sayın Havutça…

8.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça'nın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerinden Gönen Çayı’nın kirliliği için çözüm üretmelerini beklediklerine ilişkin açıklaması

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Balıkesir, tarım ve hayvancılığın başkenti. Sayın Bakan, bu topraklarla ilgili, suların kirlendiğini, denizin kirlendiğini, çevrenin kirlendiğini defalardır burada ifade ediyoruz ve Çevre Bakanına soruyoruz, bize Balıkesir’in sularının birinci derecede kirli olduğunu söylüyor ama biz Bakanlıktan, kirli olduğunu söylemesini değil, kirliliğe önlem almasını istiyoruz.

Bakın, Gönen Ovası, Gönen Çayı… 180 bin hektar arazi oradan sulanıyor ve Gönen’de yetişen baldo pirinci Türkiye'nin markası. Gönen pirinci baraj gövdesinden sulandığı ve temiz olduğu hâlde, şu an için, zehirli pirinç olarak kamuoyuna lanse edildi. Oysa, şu anda barajdan sulandığı için Gönen Ovası’nda yetişen pirinçte bir zehirlilik yok, bir kirlilik yok. Ancak, Gönen Çayı ve göletlerinden aşağıda sulanacak olan Tahirova yani denizin kenarındaki arazilerde önlem alınmazsa, orada arıtma yapılmazsa, deniz sanayisi önlenmezse gelecekte orada büyük bir çevre kirliliği ve tarımsal zehirlenmeler yaşayacağız. Biz buradan uyarıyoruz: Gönen Çayı’nın kirliliği için lütfen tedbir alın artık ve sorunu “su kirliliği” diye tespit etmek yerine çözüm üretin diyoruz. Çevre Bakanlığı yetkililerinden bekliyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Sayın Atıcı…

9.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, gümrüklerde yaşanan yolsuzlukların ortaya çıkarılması için gümrük müşavirlerinin görevlerine iade edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, gümrüklerimizde ortaya çıkan skandallar AKP dönemindeki yolsuzlukların hangi boyutlara geldiğini gözler önüne sermektedir. Mersin Limanı’na getirilen kırmızı etlerin transit geçişinin yapılması gerekirken iç piyasaya sürülmesi, bununla birlikte zehirli ayakkabıların ülkeye girişine izin verilmesi suç olduğu gibi onursuzluktur. Hükûmet, bu sorunların her noktasında var iken sanki bütün suç yetkilendirilmiş gümrük müşavirlerindeymiş gibi bir algı oluşturmaya çalışmaktadır. Gümrük müşavirleri, yetkileri tırpanlanarak hem maddi hem manevi olarak cezalandırılmak istenmektedir. Saptanan yolsuzlukların ucunun kendine dokunacağından korkan Hükûmet yetkilileri, panik hâlinde yetkilendirilmiş gümrük müşavirlerini devre dışı bırakmak istemekte, böylece bundan sonra da yapılacak yolsuzlukların ortaya çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu tutuma derhâl son verilmeli ve yetkilendirilmiş gümrük müşavirleri görevlerine iade edilmelidir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Türkmenoğlu…

10.- Konya Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu'nun, Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümüne ilişkin açıklaması

AYŞE TÜRKMENOĞLU (Konya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

7-17 Aralık tarihleri arasında Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümü törenleri başlamıştır Konya’da. Özellikle bu yıllarda dünyamızın hoşgörüye, evrensel sevgi mesajlarına çok ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bakıyoruz, bölgemizde, Orta Doğu’da yaşanan sorunlar, yine dünyanın genelinde yaşanan insan hakları ihlalleri, savaşlar ne yazık ki hoşgörünün ve sevginin yoksunluğundan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Ben Hazreti Mevlâna’nın bir sözünü paylaşmak istiyorum sizlerle:

“Yüzde ısrar etme, doksan da olur.

İnsan dediğinde, noksan da olur.

Sakın büyüklenme, elde neler var.

Bir ben varım deme, yoksan da olur.

Hatasız dost arayan dosttan da olur.”

Ben tüm sevgi gönüllülerini, hoşgörü taliplilerini 7-17 Aralık tarihleri arasında Konya’ya davet ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkmenoğlu.

Sayın Yüceer…

11.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer'in, Tekirdağ’daki Kapaklı-Saray arası duble yolun ne zaman bitirileceğini öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

AKP iktidarı döneminde, 2002 yılından bugüne kadar –benim değil, yanlış anlaşılmasın- dönemin Maliye Bakanı tamimiyle ne var ne yoksa babalar gibi satarak 61,2 milyar dolarlık özelleştirme uygulaması gerçekleştirilmiştir. “Bu paralar nereye gidiyor?” diye sorduğumuzda biz sürekli aynı cevabı aldık: “Duble yol yapıyoruz.”

Ben size seçim bölgem Tekirdağ’dan, yılan hikâyesine dönen, hiç kimsenin ne zaman biteceğini bilmediği, trafik kazalarında onlarca kişinin hayatını kaybettiği, yaralandığı Kapaklı-Saray arası duble yolun bitmek bilmeyen hikâyesini anlatmak istiyorum.

Bu yol 2009 yılında gündeme geldi, aynı yıl ihaleye çıkıldı. Yüklenici firmanın işi zamanında bitirememesi nedeniyle ihale fesholdu. 2012 yılında tekrar ihaleye çıkıldı. 2012 Temmuzunda bir çalışma başlatıldı, yolun 7 kilometrelik kısmı tamamlandı. Ancak, sel felaketinden sonra hasar meydana geldi ve yolun yapımı tekrar durdu, hasar onarım çalışmaları oldu. Bu yılın ağustos ayında da altyapı çalışmaları tamamlanarak Devlet Karayolları ekipleri tarafından asfaltlanma çalışması başlatıldı, ancak çalışmalar yeniden durdu. Artık hemşehrilerim yolun bir an önce bitirilmesini talep etmektedir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür Ederiz Sayın Yüceer.

Sayın Eyidoğan…

12.- İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan'ın, İstanbul Sultangazi’de PTT hizmetlerinin aksadığına ilişkin açıklaması

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkanım.

PTT “AŞ” oldu. Teşvikle personelin bir bölümü emekli edildi. Yapılan anketlere göre PTT’den, eskiden halkın memnuniyet oranı yüksek bir kurumdan şimdi şikâyetler gelmeye başladı. İstanbul’da Sultangazi’de posta, paket ve evrak dağıtımı sorunlu, gönderiler gecikiyor. Sorduğumuzda “Personel yetersiz.” diyorlar. Esnaf ve vatandaş şikâyetçi. Bu sorununun çözümünü bekliyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Eyidoğan.

Sayın Genç…

13.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in, eski milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın tutuklanmasının doğru olmadığına ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Din Şûrasında yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçimini müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı yemini metne uygun yapmamıştır, metindeki “inkılâplarına” ifadesini, “enkılaplarını” şeklinde okuduğu için Cumhurbaşkanlığı statüsünü kazanamamıştır. Bu kişi, Din Şûrası’nda yaptığı konuşmada, Atatürk’ün getirdiği devrimleri Türk toplumunu şah damarından koparma olarak anlamış ve kendisinin bu devrimlerde dönüş yapacağını, tekrar bu devrimleri kaldıracağını söylemiştir ve böylece Anayasa’yı ihlal etmiştir.

Ayrıca, Feyzi İşbaşaran’a bazı AKP’li milletvekillerinin yaptıkları teşebbüsü de kınıyorum. Bundan sonra, Tayyip Erdoğan hâlâ Cumhurbaşkanı statüsünü kazanmadığı için buna göre yapılacak herhangi bir işlemin normal bir vatandaşa yapılmış gibi işleme tabi tutulması ve mahkemelerin bu şekilde yargılaması gerekirken tutup da bu kişiyi hemen tutuklamaları da yerinde bir olay değildir. Bunu belirtmek istedim efendim.

Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

Sayın Işık…

14.- Kütahya Milletvekili Alim Işık'ın, Güney Kore yapımı KT-1 eğitim uçaklarının alınmasında ısrar edilmesinin gerekçesinin kamuoyuna açıklanması gerektiğine ilişkin açıklaması

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Türk Hava Kuvvetleri tarafından daha önce Güney Kore’den alınmış 40 adet KT-1 eğitim uçağına ek olarak son günlerde 15 adet uçağın daha alınmak istendiği yönündeki haberler medyaya da yansımıştır. Bir taraftan TAI tarafından geliştirilen yerli yapım “Hürkuş” isimli eğitim uçağının test uçuşları devam ederken ve Savunma Sanayii Müsteşarlığı Türk Hava Kuvvetlerinin bu ihtiyacını karşılayabileceği yönünde görüşler bildirmesine rağmen, diğer taraftan Güney Kore’den alelacele 15 adet daha uçağın alınmak istenmesi kamuoyu tarafından anlaşılamamaktadır. Bu çelişkili durumun derhâl giderilerek ek uçak ihtiyacının yerli yapım Hürkuş uçağıyla karşılanması konusu kamuoyu tarafından da talep edilmektedir. Bugüne kadar düşük operasyon yüzdesiyle çalışmış olan Güney Kore yapımı KT-1 model uçakların alınmakta ısrar edilmesi mutlaka kamuoyuna açıklanmalıdır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Hamzaçebi...

15.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, 9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü’ne ilişkin açıklaması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü.

Yolsuzluk, kamu görevinin, bir diğer ifadeyle de kamu kaynaklarının özel çıkarlar için kullanılmasıdır ve yolsuzluk sonuçta bütün insanların hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesidir. Demokrasimizin kurumsallaşması, insan hak ve özgürlüklerinin derinleşmesi için yolsuzluğun önlenmesi toplumsal bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Bugün, yolsuzluk konusunda mücadele etmekle kendini görevli kılmış olan Uluslararası Şeffaflık Derneği, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarını ziyareti kapsamında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunu da ziyaret etti. “Yolsuzluğa Karşı Deklarasyon” adı verdikleri bir metni tüm milletvekillerinin imzasına açılmak üzere biz teslim aldık. Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü’nde Uluslararası Şeffaflık Derneğinin “Yolsuzluğa Karşı Deklarasyon” metnini Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun imzalayacağını bilginize sunuyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Sayın Düzgün...

16.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün'ün, kapatılan belde belediyelerinin durumuna ilişkin açıklaması

ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, hepimizin bildiği üzere, bu Hükûmetin almış olduğu bir kararla birçok belde belediyesi kapatıldı. Bu kapatılan beldelerin araç ve gereçleri özel idareye devredildi. Seçim zamanında bu araçların bu beldelere tekrar iade edileceği, kendilerinin mağdur edilmeyeceği sözü verilmesine rağmen özellikle Cumhuriyet Halk Partili beldelerden alınan araçlar AKP’li beldelere dağıtılmış durumda. Şu anda, CHP’ye oy veren bu insanların, köylerinde cenazeleri olduklarında mezar kazacak araçları yok. Aynı şekilde, bu beldeler şu anda çöp yığınlarından salgın hastalık tehlikesi altında. Üstüne üstlük, devletin kamu görevlileri bu köylerin muhtarlarını çağırarak kendilerine oy verilmezse bu hizmetlerin kendilerine verilmeyeceği yönünde de ağır bir tehditte bulunmaktalar.

Şunu açıkça söylemek istiyorum ki bu, Anayasa’ya aykırı bir davranıştır ve er ya da geç bunu uygulayan kamu görevlilerinin de hesabını mutlaka soracağız.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Düzgün.

Sayın Yılmaz…

17.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz'ın, KPSS’de iltimas ve nüfuz suistimali yapılmasını kınadığına ilişkin açıklaması

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, biliyorsunuz, Kamu Personel Seçme Sınavı aslında bütün devlet memurlarının, herhangi bir iltimas olmaksızın bilgi birikimlerine göre devlet memurlarının açık yerlere yerleştirilmesi amacıyla yapılmaktadır ve Anayasa’nın eşitlik ilkesi çerçevesinde herkes aynı şekilde sınava girmek durumundadır. Yıllarca bu sınava emek vermiş olan insanlar ne yazık ki giremeyip de Sayın Haluk Koç’un açıkladığı gibi, daha çok AKP milletvekillerinin ve bakanlarının yakınlarının açıktan atamayla devlet memuriyetine yerleştirildiğini hep beraber gördük. Bunlardan bir tanesi de 23’üncü Dönem AKP Milletvekili Mustafa Çetin’in yakınlarının yerleştirildiği Uşak ve civarındaki bu açıktan atamalardır. Ben İnsan Hakları Günü’nde, insanların eşit olması gereken bir dönemde böylesine iltimasla ve nüfuz suistimali yaparak bu şekilde işlem yapılmasını kınıyorum ve bu kişilerin bu görevlerinden acilen istifa etmeleri gerektiğini söylüyorum çünkü onlarca, binlerce insanın emeği söz konusudur.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Sayın Uzunırmak…

18.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak'ın, eski milletvekili Feyzi İşbaşaran’a yapılan saldırılara tepki gösterilmemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yakışmayan bir tavır olduğuna ilişkin açıklaması

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin ve Başkanlık Divanının dikkatini çekmek istediğim bir konu var. 19’uncu Dönem Anavatan Partisi ve 23’üncü Dönem AKP milletvekilliğini yapan Sayın Feyzi İşbaşaran çok büyük bir bahtsızlıkla karşılaşmıştır. Bunlardan birincisi: Eski bir milletvekilinin bir “tweet” -ağır da olabilir belki sonuçları ama- yüzünden, denetimli serbestlik ve başka alanlar var iken hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına uygulanmayan şekilde tutuklu olarak mahkeme edilmesi çok yakışıksızdır. Ama bunun ötesinde bir hadise var ki, karakolda, avukat olduğunu iddia eden birisi tarafından, en güvenli bölge olması gereken, devletin denetiminde olması gereken karakolda bir eski milletvekilinin dövülmesi ve buna tepki konulmaması Türkiye Büyük Millet Meclisine yakışmayan bir tavırdır. Türkiye kişisel hesapların devlet gücüyle görüldüğü bir diktatöryaya ve düşünce açıklanmasının engellenmesine doğru gitmektedir. Bu çok dikkat çekici bir noktadır. “Tweet”in içeriği belki ağır olabilir ama netice itibarıyla bu bir milletvekilidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Uzunırmak.

Sayın Coşkun…

19.- Yalova Milletvekili Temel Coşkun'un, Yalova’da kesilen ağaçların yerine ağaçlandırma yapan Orman ve Su İşleri Bakanlığına teşekkür ettiğine ilişkin açıklaması

TEMEL COŞKUN (Yalova) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Geçen hafta sonu Yalova’da kesilen 180 ağacın yerine biz bu hafta sonu 200 çınar ağacı diktik. Ayrıca, ıhlamur, ceviz ve elmadan oluşan 8 bin fidanla yine Altınova ilçemizin Geyikdere köyünü ağaçlandırdık. Orman Bakanlığımıza ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Her yerde ağaç kesimine tepki gösteren ancak Yalova’da sesini çıkarmayan muhalefeti kınıyorum. Biz kesen değil, diken; yıkan değil, yapan olacağız ve bundan sonra da yeşillendirmeye, çevreye azami derecede özen göstereceğiz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Coşkun.

Sayın Moroğlu…

20.- İzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu'nun, iktidarın vergi oranları ve hizmetler konusunda İzmir’e karşı olduğuna ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Gediz Nehri’nin kirliliğiyle ilgili bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

MUSTAFA MOROĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, İzmir vergide merkezî bütçeye 7 verip 1 alıyor. Bu yıllardır devam ediyor ama 2013 Sayıştay Raporu’na yansıyan bir gerçeği de Meclisle paylaşıp aslında Bakan buradayken cevaplandırmasını isteyecektim. İzmir Kalkınma Ajansına Büyükşehir Belediyesinin verdiği miktar yıllık 7 milyonken merkezî iktidarın verdiği miktar 1 milyon olarak kalmış yani 7’ye 1 oranını devam ettiriyor merkezî iktidar İzmir’e karşı. Bu oranı ne zaman değiştirmeyi düşünüyorlar, onu sormak istiyorum.

Ayrıca, Veysel Eroğlu, Orman Bakanı, Gediz’in kirlenmesiyle ilgili 2012’de saat ve gün vererek “31 Aralık saat 16.59’da artık 2012’de Gediz’de balık tutacağız, bu bizim yüz akımız olacak.” diyordu, iki yıl geçti hâlâ bir ses yok.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Moroğlu.

Sayın Dedeoğlu…

21.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu'nun, Afşin-Elbistan Termik Santrali’nin özelleştirilmesi sonucu çalışanların durumuna ilişkin açıklaması

MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Kahramanmaraş Afşin Elbistan Termik Santrali’mizin bazı bölümlerinin özelleştirilmesi söz konusu. Bu, o bölgede yaşayan vatandaşlarımızın, orada çalışan personelimizin, orada çalışan işçilerimizin çok büyük tedirginlik hâlinde yaşamasına sebebiyet vermektedir. Böyle bir konunun olup olmadığı kamuoyunda daha paylaşılmamıştır ama orada yaşayan bölge halkımız bunu merakla takip etmekte, bunun sonucunun kamuoyuna duyurulmasını beklemekte. Bununla beraber o işletmeye alınacak olan 219 kişi için yaklaşık 7.000-7.500 kişi müracaat etmiş, yarısından fazlası yazılı imtihanı kazanmış ve diğerleri de hâlâ işe başlayıp başlamayacağı, sözlü imtihan olup olmayacağı konusunda tereddüt yaşamaktadır. İlgili bakanlıklardan ricamız, bu iki konunun da gün ışığına çıkması ve bölge halkının rahatlatılması noktasında çalışmaların ve açıklamanın yapılması.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dedeoğlu.

Sayın Demiröz…

22.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz'ün, Bursa Paşa Çiftliği’nde birinci derece sit alanı olan arazinin İller Bankası tarafından neden satın alındığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, Bursa’nın yeşil, hava alabileceği bir bölgesi var, Paşa Çiftliği. Burada 349 ve 350 no.lu parseller 191 dönüm, İller Bankası tarafından kurulan bir şirket tarafından satın alındı çünkü burası birinci derecede sit alanı. Plan ve Bütçe Komisyonunda Sayın Bakana sordum “Neden satın alındı, gerekçesi nedir?” diye. Bize verilen yanıtta, gerekçesiyle ilgili genel müdürlüklerinde ve bakanlıklarında bir bilgi olmadığını ifade etti. Buradan tekrar soruyorum: Birinci derecede sit alanı olan bu bölüm, 191 dönümlük alan niçin satın alındı?

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Demiröz.

Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

23.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Yalova Milletvekili Temel Coşkun’un yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Biraz önce Adalet ve Kalkınma Partisi sıralarından bir milletvekili -siz “Sayın Coşkun” dediniz ama tam tahmin edemedim- Yalova milletvekilimiz Sayın Koçak olduğunu söylediler, Yalova’da kesilen ağaçlarla ilgili muhalefeti eleştiren bir konuşma yaptı.

BAŞKAN – Sayın Temel Coşkun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Temel Coşkun, evet, ben yanlış telaffuz ettim, özür diliyorum Sayın Coşkun.

Geçen hafta Sayın Coşkun benzer bir konuşmayı kürsüde yaptı, ben de çıktım Sayın Coşkun’un konuşmasına bir cevap verdim. Aynı şeyi tekrar edeceğim: Biz Yalova’da kesilen ağaçlar nedeniyle halkımızdan, Yalovalılardan özür diledik, Sayın Muharrem İnce yetinmedi insanlıktan özür diledi. Yalova’da sıkılan biber gazı nedeniyle ben kürsüden özür diledim. Ama, bir soru sordum, onun cevabını lütfen istiyorum sizden: Siz biber gazı fişekleriyle öldürdüğünüz gençlerin ailesinden özür dileyecek misiniz? “Siz” derken Hükûmetinizi kastediyorum, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemini kastediyorum. Onlardan özür dileyecek misiniz? Gezi’de kestiğiniz ağaçlardan özür dileyecek misiniz? Atatürk Orman Çiftliği’ne saray yapma gerekçesiyle orada katlettiğiniz ağaçlar nedeniyle milletten özür dileyecek misiniz?

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Buyurunuz Sayın Coşkun.

24.- Yalova Milletvekili Temel Coşkun'un, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

TEMEL COŞKUN (Yalova) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Geçen hafta, tabii, grup başkan vekilimizin bir kapalı mekânda biber gazı sıkılmasından dolayı özür dilemesini özellikle ben de takdirle karşıladım, hiç sorun yok. Ben, bugünkü konuşmamda geçen hafta Yalova’ya verilen zararları telafi etme anlamında ve açısından hemen, sıcağı sıcağına 200 tane çınar ağacını diktiğimizi ifade ettim. Kaldı ki bizim hiçbir canın yok olmasına, öldürülmesine elbette ki gönlümüz razı olmaz. Önemli olan bu sokaklara insanların davet edilmemesi, bu sokakların can verecek noktaya gelmemesi; hepimizin hedefi o olmalı. Hiçbir insanın ölmesine de hiçbir arkadaşımızın gönlü elbette ki razı olmaz. Biz üzüntümüzü o zaman da belirtmişizdir, şimdi de belirtiriz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Coşkun.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutup bilgilerinize sunuyorum.

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Gürcistan Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının vaki davetine icabet etmek üzere Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Parlamentoları Dışişleri Komisyonları Ortak Toplantısı'na katılması Genel Kurulun 18/11/2014 tarihli 15'inci Birleşiminde kabul edilen Dışişleri Komisyonu heyetini oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin tezkeresi (3/1661)

04/12/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir heyetin Gürcistan Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanının vaki davetine icabetle Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Parlamentoları Dışişleri Komisyonları Ortak Toplantısı'na katılımı Genel Kurulun 18/11/2014 tarihli ve 15'inci Birleşiminde kabul edilmiştir.

28/03/1990 tarihli ve 3620 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 2'nci maddesi uyarınca Heyeti oluşturmak üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimler Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

Cemil Çiçek

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

 

Adı Soyadı:                                                    Seçim Çevresi:

1) Sinan Oğan                                                Iğdır

2) Osman Aşkın Bak          İstanbul

3) Ahmet Berat Çonkar      İstanbul

4) Osman Oktay Ekşi         İstanbul

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mardin Milletvekili Erol Dora ve 20 milletvekilinin, cezaevlerinde açlık grevi yapanların sağlık durumlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1164)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Türkiye'de şu anda 70'e yakın cezaevinde 700 civarında tutuklu ve hükümlü açlık grevi eylemlerini devam ettirmektedir. 12 Eylül 2012 tarihinde açlık grevlerine başlayan mahkûmlardan sonra hemen her gün farklı cezaevlerinden mahkûmlar da açlık grevlerine girmekte ve sayı giderek artmaktadır. 51’inci güne giren açlık grevinde eylemcilerin sağlık durumu giderek kötüleşmektedir. Bu münasebetle açlık grevine giren eylemcilerin sağlık durumlarının araştırılması ve ölümlerin yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması amacıyla Anayasa'nın 98’nci, TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ederim.

1)           Erol Dora                                                                      (Mardin)

2)           Pervin Buldan                                  (Iğdır)

3)           İdris Baluken                                                                (Bingöl)

4)           Sırrı Sakık                                                                    (Muş)

5)           Murat Bozlak                                    (Adana)

6)           Ayla Akat Ata                                   (Batman)

7)           Hasip Kaplan                                   (Şırnak)

8)           Hüsamettin Zenderlioğlu                                             (Bitlis)

9)           Emine Ayna                                                                  (Diyarbakır)

10)         Nursel Aydoğan                               (Diyarbakır)

11)         Altan Tan                                                                      (Diyarbakır)

12)         Adil Zozani                                                                   (Hakkâri)

13)         Esat Canan                                                                  (Hakkâri)

14)         Sırrı Süreyya Önder                                                     (İstanbul)

15)         Sebahat Tuncel                                (İstanbul)

16)         Mülkiye Birtane                                (Kars)

17)         Ertuğrul Kürkcü                                (Mersin)

18)         Demir Çelik                                                                 (Muş)

19)         İbrahim Binici                                  (Şanlıurfa)

20)         Nazmi Gür                                                                    (Van)

21)         Özdal Üçer                                                                   (Van)

Gerekçe:

Türkiye'de şu anda ölüm oruçları da dâhil olmak üzere 70'ye yakın cezaevinde yüzlerce tutuklu ve hükümlü eşit bir yaşamın önündeki engelleri protesto amaçlı olarak açlık grevi eylemini sürdürmektedir. 12 Eylül 2012 tarihinde tam da 1980 darbesinin yıl dönümünde başlayan açlık grevleri Hükûmetin sorumsuz ve duyarsız politikaları yüzünden bitmek şöyle dursun, aksine her geçen gün yeni bir cezaevinde çocuklar dâhil olmak üzere artarak devam etmektedir. Açlık grevleri tutsakların en son çare olarak başvurdukları politik bir eylemdir. Şu anda açlık grevinde olan tutsakların makul ve anlaşılır iki talebi bulunmaktadır. Birincisi, her insanın temel evrensel insani haklarından kabul edilen ana dilde eğitim ve savunma hakkı başta olmak üzere ana dil önündeki tüm engellerin kaldırılması; bir diğeri de, ülkemizi yıllardır hâkimiyeti altına almış çatışmalı sürecin bitmesi amacıyla diyalog ve müzakere yollarının açılmasıdır. Bunun yolu da herkesin bir şekilde kabul ettiği, çatışmalı süreci bitirecek kişi olduğu konusunda hemfikir olunan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelerin başlatılmasından geçmektedir. Abdullah Öcalan aylardır avukatları dâhil kimseyle görüştürülmemekte, yasal haklarından mahrum bırakılmaktadır. Açlık grevine giren eylemciler cezaevi koşullarının düzeltilmesi için değil ülkenin iyiliği ve halkların kardeşçe yaşayabilmesi için böyle bir eyleme başvurmuşlardır. Ana dilde eğitim ve savunma kutsaldır. Bir kişinin kendini ana dilde savunamaması kadar korkunç bir şey olamaz. Şu anda ülkemizde bazı adli davalarda sanıklar kendi ana dillerinde kendilerini savunmakta, tercüman aracılığıyla söylediklerini çevirme imkânı bulunabilmektedir. Ancak siyasi davalara gelince Kürtçe, "bilinmeyen bir dil" olarak kayıtlara geçmektedir. Hiç kimse hâkim olmadığı bir dilde savunma yapmaya zorlanmamalıdır. Kişi savunmasını en iyi bildiği dilde yapabilmelidir. Mahkeme, sadece kişinin kendisi tarafından verilebilecek bir kararı o kişinin yerine geçerek verme hakkına sahip değildir. Söz konusu olan kişinin hürriyeti ise o kişiye kendini savunma imkânı sağlanması demokratik hukuk devletlerinin asli görevlerinden biridir.

Açlık grevine giren eylemcilerin talepleri zaten yasalarda olan taleplerdir. Anayasa’mızın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36’ncı maddesi "Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." der. Bu kapsamda savunma, anayasal bir haktır. Yine aynı şekilde Türk Ceza Kanunu'nun 3’üncü maddesi "Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz" hükmünü taşır. Böylelikle Anayasa güvencesi altında olan savunma hakkı, Ceza Kanunu ile de teminat altına alınır ve nihayet "Tercüman bulundurulacak hâller" başlıklı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 202’nci maddesi "Sanık veya mağdur, meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmiyorsa; mahkeme tarafından atanan tercüman aracılığıyla duruşmadaki iddia ve savunmaya ilişkin esaslı noktalar tercüme edilir." diyerek savunmanın gerçek anlamda tecellisi için alınması gereken önlemleri ve ana çerçeveyi çizer.

Açlık grevleri kritik bir aşamaya girmiş bulunmaktadır. Hükûmetin bir an önce devreye girmesi ve gerekli tedbirleri alması gerekmektedir. Hiçbir şey insan hayatından daha üstün olamaz. Bu münasebetle Anayasa’mızın 98, İç Tüzük’ümüzün 104 ve 105. maddeleri gereğince araştırma komisyonu kurularak araştırılmasını talep ediyoruz.

2.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, cezaevlerindeki açlık grevlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1165)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'deki önemli sorunların çözüm merkezi olarak görülen Türkiye Büyük Millet Meclisinin, cezaevlerinde kritik aşamayı gelen açlık grevleri sürecini doğrudan izlemek, periyodik olarak cezaevlerinde gerekli incelemelerde bulunmak, özellikle sağlık durumu gittikçe kötüleşen tutuklu ve hükümlülerin durumlarını takip etmek ve açlık grevlerinin amacına uygun bir şekilde sonuçlanması, diyalog ve müzakere süreci için neler yapılması gerektiğini araştırmak amacıyla Anayasa'nın 98'inci İç Tüzük’ün 104'üncü ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması için gereğini arz ve teklif ederiz.

            Pervin Buldan                                     İdris Baluken

         Grup Başkanvekili                              Grup Başkanvekili

Gerekçe:

12 Eylül 2012 tarihinde farklı cezaevlerinde bulunan 63 tutuklu ve hükümlü "Ana dilinde eğitim, ana dilinde savunma ve Abdullah Öcalan'a uygulanan tecrit ve izolasyon politikalarına son verilmesi" talepleriyle süresiz dönüşümsüz açlık grevine başladı. Yüzlerce tutuklu ve hükümlünün de aynı taleplerle açlık grevine başlamasıyla bu sayı 707'ye kadar ulaşmış durumda.

Bugün itibarıyla 51'inci gününe ulaşan açlık grevindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık durumları gün geçtikçe kötüye gidiyor. Açlık ve yetersiz beslenme vücutta ağır yıkımlara, ölümlere ve özellikle nörolojik sekellere yol açmaktadır. Birçok tutuklu ve hükümlüde görünen yaygın sağlık sorunlarının başında baş dönmesi, halsizlik, eklem ve baş ağrıları, düzensiz tansiyon düşmesi ya da yükselmesi, kilo kaybı, içecek almada zorlanma, uykusuzluk vb. gelmektedir.

Açlık grevinde günlük ortalama 1,5-2 lt/gün su ve 2 gr/gün tuz alımı olmalıdır. Açlık grevinde alınan şeker miktarı günlük en az 200-250 gr olmalıdır. Ancak aldığımız şekerin vücudun ihtiyaç duyduğu enerjiye dönüşebilmesi için B1 vitamini diye bildiğimiz "tiamin" adlı moleküle ihtiyaç vardır. B1 vitamini mümkünse günlük 500 mg alınmalıdır. Ülkemizde saf B1 preparatı olmadığından dolayı içerisinde 250 mg B1 bulunan Neurovit, Benexol, Apikobal ve eş değeri preparatlardan biri tercih edilmeli ve mümkünse günde iki tablet alınmalıdır. İçerisinde 10 mg B1 vitamini bulunan Bemiks draje ve eşdeğeri preparatlar tercih edilmemelidir.

Açlık grevi yapanlar aldıkları şekerin kullanılabilmesi için B1 vitaminine ihtiyaç duyarlar. B1 vitaminin alınması bu nedenle açlık grevini bozmaz, tersine alınan şekerin kullanılmasını sağladığı için açlık grevinin gerçek amacına ulaşmasını sağlar. Açlık grevi bir intihar eylemi olmadığı için eylem başarıya ulaştığında açlık grevi yapanların hayatlarına devam edebilecek bedensel ve zihinsel koşullara sahip olması için B1 vitamini almaları zorunludur.

B1 vitamini alımı bu kadar önem arz etmekteyken birçok cezaevinde bırakalım Neurovit, BenexoI, ApikobaI ve eş değeri preparatlardan birinin alımı avukatların tutsaklara götürmüş oldukları B vitaminleri cezaevi idaresi tarafından cezaevlerine sokulmamaktadır.

Cezaevlerinde yaşanan açlık grevlerinde kritik günlere girilmesinin ardından, Ankara Tabip Odası, Çağdaş Hukukçular Şubesi, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi, Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) ve Tutuklu Hükümlü Aileleri Hukuk ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu bir izleme heyeti oluşturdu. İzleme heyetinin de belirttiği, Hükûmetin, tutuklu ve hükümlülerin taleplerini değerlendirip , diyalog ve müzakere yoluyla sorunu çözmek için bir an önce ciddi adımların atılması gerekmektedir. Fakat gerek Başbakan'ın gerekse diğer hükûmet yetkililerinin yaptıkları açıklamalar, sorunun diyalogla çözümünden çok uzak oldukları ve müdahale ile tehdit ettikleri görülmektedir. Olası bir müdahalenin nelere yol açtığı, 19 Aralık 2000 yılında "hayata dönüş" adı altında yapılan vahşice operasyonun sonuçlarından açıkça bilinmektedir.

Unutulmaması gereken temel nokta açlık grevinin bir intihar biçimi olmadığı aksine bir eylem biçimi olduğudur. Bu bağlamda cezaevlerindeki yüzlerce tutuklu ve hükümlünün kendi koşulları için değil, bu ülkenin en büyük sorunu ve kanayan yarası olan Kürt sorununun çözümü yönünde atılması gereken adımların bir an önce hayata geçirilmesi amacıyla yapılan bir eylemdir. Buradan hareketle, Türkiye'de barış ve müzakere isteyen her yurttaş, açlık grevindeki yüzlerce tutuklu ve hükümlünün sesini duymalı ve Kürt sorununda müzakere ve çözüm için harekete geçmelidir.

Türkiye'deki önemli sorunların çözüm merkezi olarak görülen Türkiye Büyük Millet Meclisinde cezaevlerindeki süreci doğrudan izlemek, periyodik olarak cezaevlerinde gerekli incelemelerde bulunmak, özellikle sağlık durumu gittikçe kötüleşen tutuklu ve hükümlülerin durumlarını takip etmek ve açlık grevlerinin amacına uygun bir şekilde sonuçlanması, diyalog ve müzakere süreci için neler yapılması gerektiğini araştırmak için acilen bir Meclis araştırma komisyonu kurulması gerekmektedir.

3.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekili Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, ana dilde savunma hakkından mahrum bırakılan vatandaşların durumunun araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/1166)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

"Ana dilde savunma hakkından mahrum bırakılan vatandaşların uğradıkları hak kaybı ve yaşadıkları mağduriyetin giderilmesi ve hâlihazırda açlık grevlerinin 52’nci gününde bulunan tutsakların talepleri arasında olan bu hususun çözümüne ilişkin araştırma yapmak amacıyla Anayasa’nın 98'inci, İç Tüzük'ün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını dilerim. 02.11.2012

İdris Baluken

BDP Grup Başkan Vekili

Gerekçe:

"Dil, genelde toplumların, özelde bireylerin varoluşlarından gelen tabii hakkıdır. Hiçbir makam bu hakka keyfî, yasal olmayan, adaletsiz bir biçimde müdahale edemez. Dilsel farklılık, dünyanın kültürel mirasının bir elementi ve geleceğidir. Dünya üzerinde konuşulan tüm diller bunda hayati öneme sahiptir. Bu kapsamda dile atfedilen önem, çok kullanılan dillerin kullanılarak uluslararası iletişimin kolaylaştırılması değil, farklı dillerin yaşatılması kaygısındandır.

Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş anlaşması Lozan Antlaşması'nın III. Bölümünde kültürel hakların korunmasına ilişkin hükümler yer almaktadır. Bu hükümlerin bir kısmı Türkiye'deki Müslüman olmayan azınlıklarının korunmasına yönelik olmakla birlikte, bazı hükümleri, aralarında Kürtlerin de bulunduğu gayrimüslim azınlık statüsünde olmayan, farklı kültürlerin haklarını da güvence altına almaktadır.

Lozan Anlaşması'nın 39'uncu maddesinin 4'üncü fıkrası "Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır." şeklindedir. Bu fıkra, bütün Türk yurttaşlarına istedikleri herhangi bir dili, herhangi bir yerde ve herhangi bir zaman kullanma hakkını vermektedir. Bu fıkranın hak sahibi kıldığı kişiler bütün yurttaşlardır, bunun pratikteki karşılığı ise "ana dili Türkçe olmayan yurttaşlar”dır.

Lozan Anlaşması'nın 39'uncu maddesinin 5'inci fıkrası ise "Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır." Bu fıkrada "Gayrimüslim azınlıkların" haklarından farklı olarak, ana dili Türkçe olmayan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının mahkemede kendi dillerini kullanmalarına olanak tanınmıştır. "Devletin resmî dili bulunmasına rağmen" tanımlamasıyla da "Resmî dilin" diğer dillerin kullanılmasına engel olmaması gerektiğine işaret edilmiştir.

Nitekim madde metninde geçen "Kendi dilleri"nden kasıt, tarafların ana dilidir. Duruşma dilini/resmî dili ne kadar iyi anlarsa anlasın veya konuşursa konuşsun, ilgili tarafın kendini en iyi ifade edebileceği dil, ilke olarak ana dildir. Bu hükmün amacı, savunma hakkının, duruşma sırasında en iyi biçimde icra edilmesini sağlamaktır.

Ancak; mahkemelerde süren yargılamalarda, kişilerin "ana dilde savunma" yapmak yönündeki talepleri çeşitli gerekçelerle reddedilmiş ve kişilerin savunma hakkı hukuksuz bir biçimde yok sayılmıştır. "Başka dilde savunma yapmakta ısrar ederse susma hakkını kullanmış sayılacaktır." hükmü bir süredir mahkemelerimizde ara karar veya mahkeme kararı biçiminde görülmektedir. Hatta bazı mahkemeler, aynı suçtan yargılanan iki sanıktan birine Türkçe savunma yaptığı için "Duruşmadaki iyi hâl" indirimini uygularken, ikincisine sırf Kürtçe savunma yaptığı için aynı indirimi uygulamaktan kaçınmaktadırlar. Yani, hukuk eliyle hukuksuzluk yaratılmış, kişilerin hakları hiçbir dayanağı olmaksızın açıkça gasbedilmiştir. Hak gasbının hukuk eli ile gerçekleştirilmiş olması ise işin diğer bir boyutudur. Ana dilde savunma hakkı duruşma tutanaklarına "Bilinmeyen dil", "Duruşma dışı dil" gibi tanımlamalarla yansıtılmıştır. Otuz altı farklı dilin konuşulduğu Türkiye coğrafyasında, bireyin en doğal hakkının nasıl yok sayıldığının bir delili de bu tutanaklar olmuştur.

Mahkemeler Lozan Anlaşmasını açıkça ihlal etmektedirler. Mahkemelerin bu tutumları sadece Lozan 39/5'i ihlalle kalmamakta; Anayasa'nın "Hak Arama Hürriyeti" başlıklı 36’ncı maddesinde yer alan "Savunma Hakkını Engelleme" hükmünü de ihlal etmektedir.

Ana dilde savunma hakkı yasal zeminde mevcut olan bir hak iken siyasi iradenin ve yargının tutumu ile yok sayılmış; kullanımı ise illegal zemine taşınmıştır. Özünde yasal olan bu hakkın kullanımını keyfiyete bırakmamak adına çözüme kavuşturulması amacıyla Anayasa’nın 98’inci İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması önem arz etmektedir.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması hususundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

İki gensoru önergesi vardır, önergeler daha önce bastırılıp sayın üyelere dağıtılmıştır.

Şimdi, önergeleri ayrı ayrı okutuyorum:

C) Gensoru Önergeleri

1.- HDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/40)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Soma ve Ermenek başta olmak üzere yaşanan iş kazaları ve işçi ölümleri nedeniyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik hakkında Anayasa’nın 98'inci ve 99'uncu, TBMM İçtüzüğü'nün 106'ncı maddeleri uyarınca gensoru açılmasını arz ederiz.

                Pervin Buldan                                                                                            İdris Baluken

        HDP Grup Başkan Vekili                                                                           HDP Grup Başkan Vekili

                        Iğdır                                                                                                         Bingöl

 

Gerekçe:

Türkiye'de 1980 darbesinin ardından girilen neoliberal siyaset kulvarı, AKP hükûmetleriyle birlikte daha derinleşmiş ve bugün Türkiye halkları ve emekçi sınıflara ağır faturalar çıkarmış, çıkarmaya devam etmektedir. Piyasalaşma ve esnek üretim modellerinin yaygınlık kazandığı bu dönemde, AKP iktidarlarının Türkiye emekçi halklarını içine çektiği durum tam bir kölelik düzeniyken on iki yılda en az 14 bin emekçi, çalışırken hayatını kaybetmiştir.

Bu politikaların en büyük faturasını, çalışan emekçi kesimler her gün canlarıyla öderken, bu konuda önlem alması gereken ve çalışanların can güvenliğine yönelik politikalar üretmesi gereken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı vurdumduymaz tavrını sürdürmektedir.

13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa'nın Soma ilçesinde bulunan bir madende meydana gelen hazin olay neticesinde 301 madencimiz hayatını kaybetmiş, çok sayıda madenci de yaralanmıştı. Soma faciası kuralsız, düşük ücrete dayalı, sermayenin azami kâr hırsının varacağı boyutları en açık şekliyle gösteren elim olaylardan biriydi. İlgili bakanlık ve siyasi sorumlular, binlerce madencinin Soma benzeri birçok faciadan sonra ortaya çıkan toplu ölümlerden hiçbir ders çıkarmamış, gerekli tedbirler ve yasal önlemler alınmamıştır.

Dur durak bilmeyen maden facialarından biri de geçtiğimiz 28 Ekim tarihinde Karaman'ın Ermenek ilçesinde yaşanmıştır. Soma sonrası meydana gelen ve 18 maden işçisinin sular altında kaldığı Ermenek'te, cansız bedenlerinin tümüne ancak otuz sekiz gün sonra ulaşılabilmiştir. Ermenek'te yaşanan bu facia başta olmak üzere, madenlerde yaşanan sayısız bu tür toplu işçi katliamı, çalışma hayatının insan hayatı için büyük riskler taşıdığını ve bu alana ilişkin herhangi bir önleyici politikanın devreye konmadığını bir kez daha göstermiştir.

İş yeri denetimleri etkin olarak yerine getirilmemiş, yaşam odaları oluşturulmasına dönük çalışmalar yapılmamış, işçilerin şikâyetleri yok sayılmış, çalışanların sosyal ve ekonomik haklarından mahrum vaziyette işverenin inisiyatifine terk edilerek, emekçi katliamının yolu daha fazla açılmıştır.

Bakan Faruk Çelik'in, Karaman'ın Ermenek ilçesinde meydana gelen maden faciası sonrasında ifade ettiği "Ocağı kapatacağımız zaman işveren 50 kişiyi devreye sokuyor." demesi ise tam bir itiraftır. Sayın Bakan bu konuya ilişkin hâlen kamuoyunu ikna edici bir açıklamada bulunmamıştır. Bu açıklama AKP iktidarının ve Sayın Faruk Çelik'in başında olduğu Bakanlığın, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiğini göstermiştir.

Geçtiğimiz Mayıs ayında bir konuşmasında "Taşeron sistem emeğin sömürüsüdür." diyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik, bu itirafına rağmen sorumluluğu altında bulunan bu alana ilişkin iyileştirici adımlar atmamıştır. Bu durum, Sayın Bakan'ın ya siyasi olarak irade sahibi olmadığı ya da doğruları sadece toplumsal manipülasyon ve oyalama aracı olarak kullandığını göstermektedir. Her iki ihtimal de oldukça vahimdir.

Aynı zamanda sayısı 4 milyon dolayında olan mevsimlik tarım işçilerinin sorunları da hâlen çözülmemiş, milyonlarca kadın, çocuk ve genç her gün ayrımcılığa ve sömürüye maruz bırakılmaya devam edilmektedir. En son Isparta'da kaza yapan araçtaki çoğu kadın ve çocuk 18 mevsimlik tarım işçisi hayatını kaybetmiştir. Bu tür kazalarda bugüne kadar binlerce tarım işçisi hayatını kaybetmesine rağmen bu durum ilgili bakanlığın gündemine dahi girmemiştir.

İş yeri denetimlerinin yetersizliği ya da hiç yapılmaması işçi ölümlerini daha da arttırırken, iş yeri denetçilerinin hâlen kamusal bir güvenceye kavuşturulmaması ve maaşını aldığı iş yerini denetlemesinin istenmesi cehalet değilse tam olarak ilgili bakanlığın sermayeyle iş birliğidir.

Bütün bu yaşananların net bir şekilde ortaya koyduğu, Sayın Faruk Çelik'in böylesine kritik bir alanda, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevini layıkıyla ifa edemeyeceğidir.

2.- HDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek-sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Soma ve Ermenek başta olmak üzere madenlerde meydana gelen facialar nedeniyle Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız hakkında Anayasa’nın 98'inci ve 99'uncu, TBMM İçtüzüğü’nün 106'ncı maddeleri uyarınca gensoru açılmasını arz ederiz.

                Pervin Buldan                                                                                            İdris Baluken

        HDP Grup Başkan Vekili                                                                           HDP Grup Başkan Vekili

Gerekçe:

AKP hükûmetleri boyunca, Türkiye'nin temel sorunları çözülmediği gibi daha da derinleşmiştir. Bu sorunların başında, enerji alanındaki rantçı ve gayriinsani üretim politikaları gelmektedir.

Türkiye, alternatif enerji kaynakları bakımından oldukça avantajlı bir ülke olmasına rağmen bunlardan yararlanmamış, aksine HES, nükleer santral ve fosil kaynaklar gibi canlı yaşamına kasteden ve doğal dengeyi bozan kaynaklara, ilkel üretim yöntemleriyle yönelmiştir.

13 Mayıs 2013'te Soma'da yaşanan maden faciasında 301 işçi hayatını kaybetmiş olmasına rağmen, Soma'dan önce olduğu gibi sonrasında da ilgili bakanlık sorumluluğu altındaki bu alana ilişkin hiçbir önleyici adım atmamıştır. Partimiz başta olmak üzere muhalefetin yapısal çözüm önerileri getiren teklifleri reddedilmiş, uzmanların, ilgili sendikaların öneri ve uyarıları dikkate alınmamıştır.

Soma katliamının üzerinden henüz altı ay geçmeden bu kez de Karaman'ın Ermenek ilçesinde bulunan madende 18 işçi sular altında kalmıştır. Aynı günlerde Bartın'da 2, Zonguldak'ta da 1 maden işçisi göçük altında kalarak can vermiştir. Ermenek'te madende sular altında kalan cansız bedenlerin tümüne ancak otuz sekiz gün sonra ulaşılabilmiştir.

Ermenek'te meydana gelen elim kazanın üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçtikten sonra ancak bedenlerin tamamına ulaşılmış olması, bakanlığın, bu gibi hayati durumlara karşı bir hazırlığının olmadığını, işçi sağlığı ve can güvenliğini tamamen göz ardı ettiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Emekçisine ölümü reva gören bu siyasal ve etik anlayışın, toplumsal adalet açısından ne denli sakıncalı olduğu gerçeği yaşadığımız bu facialarla bir kez daha ortaya çıkmıştır.

3213 sayılı Maden Yasası 4’üncü maddesinde madenlerin, devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilmiş, 5’inci maddesinde hakların bölünmemesi ilkesi kabul edilmiş olmasına rağmen, ilgili bakanlık redevans uygulamalarıyla maden çıkarma ve satış haklarını özel kişilere bırakmış, aralarında madencilik alanında uzman sadece 8-10'u geçmeyen şirketin bulunduğu 200'den fazla redevansçı taşeron şirkete müdahale etmeyerek bu iş cinayetlerinin önünü sonuna kadar açmıştır.

Soma katliamının ardından gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin uygulamada ortaya çıkaracağı sorunlar görmezden gelinmiş, gerekli önlemler alınmadığı için, işverenin, ortaya çıkan ek maliyetleri çalışanlara yansıtmasına izin verilmiş, hiçbir bilimsel çalışmaya tabi tutmadan Ermenek'te rezerv tükendiği için kapanan madenlerin hemen yanında ocak çalıştırılmasına göz yumarak madencilerimizin canı pahasına bu alanları sermaye için tam bir ilkel birikim zeminine çevirmiştir.

Maden ruhsatlarının neredeyse hepsinin iktidar partisine yakın veya organik ilişki içinde olanlara verilmesi tesadüfi olmadığı gibi, iktidarın bu yöntemlerle yandaş sermaye yaratma politikasını sonucunda genel piyasa dengesi bozulmuş, sermayenin karşılaması gereken maliyetler emekçiler omuzlarına yıkılarak emek sermaye dengesi sermaye lehine radikal bir şekilde dönüşmüştür.

Enerji politikalarında sürekli sermayenin önceliklerini dikkate alan Sayın Yıldız, gelişmiş ülkelerdeki madencilik uygulama ve mevzuatını dikkate almamıştır. TBMM bünyesinde kurulan maden araştırma komisyonu raporları başta olmak üzere, çok sayıda bilimsel rapor görmezden gelinmiş, katliamdan hemen önce muhalefet vekillerinin feryadına kulak tıkanmıştır.

Madenlerde gerekli düzenlemeleri yapmayan, madencileri işverenin insafına terk eden, yer altı maden kaynaklarını sermaye lehine yasaları hiçe sayarak sermayeye peşkeş çeken Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız'ın, emekçilerin can güvenliği ve çalışma koşulları için işgal ettiği mevkiden istifa etmesi, toplumsal, ahlaki ve demokratik bir zorunluluk hâlini almıştır.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Gensoruların gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmenin gününü de kapsayan Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi biraz sonra işleme alınacaktır.

Bir Meclis soruşturması önergesi vardır. Önerge bastırılıp sayın üyelere bugün dağıtılmıştır.

Şimdi önergeyi okutuyorum:

D) Meclis Soruşturması Önergeleri

1.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün ve 54 milletvekilinin, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda bekletilen 1,5 ton altının bulunduğu bir uçağın sahte belge ve beyanlarla Dubai’ye gönderilmesine imkân sağlayarak altın kaçakçılığıyla ilgili suç delillerini ortadan kaldırdığı, olayla ilgili sorumlulukları bulunan üst düzey kamu görevlileri hakkında hiçbir işlem yapmadığı, olayın etkin soruşturulmasını engelleyerek denetim görevini yerine getirmediği, altın kaçakçılığı ile rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kapatılmasına olanak sağladığı ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanunu’nun 257’nci maddesinde düzenlenen görevi kötüye kullanma suçuna uyduğu iddiasıyla Anayasa’nın 100’üncü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107’nci maddeleri uyarınca Gümrük ve Ticaret eski Bakanı Hayati Yazıcı hakkında bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi (9/12)

 

5/12/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İran'da tutuklanarak tüm malvarlığına el konulan Babek Zencani'nin kiraladığı ULS Havayollarına ait TC-ABK KZU755 sefer sayılı kargo uçağında Babek Zencani'ye ve Rıza Zarrab'a ait kanun dışı yollardan Türkiye'ye sokulmak istenilen, hiçbir resmi belgeyi haiz olmayan ve Gana'dan kaçak yollarla getirilen 1.500 kg altın dolusu uçağın yoğun sis gerekçesiyle, 1 Ocak 2013'te İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı yerine İstanbul Atatürk Havalimanı'na inmesi üzerine; Babek Zencani ve Rıza Zarrab'a ait 1.500 kg altının, herhangi bir fatura ve taşıma belgesi olan konşimentosunun bulunmadığı gerekçesiyle uçak parkına çekilerek mühürlenmiş, yasal belgelerinin ibrazı istenilmesi üzerine de, sahte konşimento ve uçağın inişinden sonrası tarihe ait faturalarla Gümrük İdaresi yanıltılarak işlem yaptırılmaya çalışıldığı anlaşılmıştır. Bunun sonucunda 17 gün havalimanında bekletilen altın dolusu uçağın 18.01.2013 tarihinde sahte belgelerle ve beyanlarla Dubai'ye gönderilmesine imkan ve ortam tanıyarak altın kaçakçılığındaki suç delillerini ortadan kaldıran Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı, yapılan işlemlere yasal kılıf hazırlandıktan ve söz konusu uçağın ülkemizi terk etmesinden 29 gün sonra, 15 Şubat 2013'te olayın incelenmesi için 254 sayılı soruşturma talimatında "uçağın taşıdığı eşyanın transit eşyası olduğunu, Dubai'ye gittiğini, akaryakıt ikmali için uçağın Türkiye'ye iniş yaptığını" belirterek bu yönüyle soruşturma yapılmasını, yapılan soruşturmanın da 1 aylık süre içerisinde tamamlanmasını istemiş ve görevlendirdiği müfettişi yönlendirerek, soruşturma süresini 1 aylık süreyle kısıtlamış, görevlendirdiği müfettiş tarafından hazırlanan raporla altın kaçakçılığı olayına dair yolsuzlukların kapatılmasını sağlamıştır. Yine, kendi ve/veya üst düzey kamu bürokratlarının talimatıyla kaçakçılık olaylarının kapatılmasına yardım etmiş veya bilerek müsamaha göstermiş kamu görevlilerini koruyarak ve bu amaçla göstermelik olarak alt düzey kamu kamu görevlileri hakkında soruşturma yaptırarak, Gümrük Müsteşarı dahil olaya dahli bulunan üst düzey bürokratlar hakkında hiçbir işlem yaptırmamış, 5607 sayılı Yasanın 4/6 ncı maddesine ve TCK'nın 279/1 inci maddesine göre açıkça suç işleyen kamu görevlilerini aklamış, mevzuatın Bakanlıklarına tanıdığı kontrol ve denetim görevlerini yerine getirmemiş, 1.500 kg altın kaçakçılığı olayının ve bu kapsamda yapılan rüşvet ve yolsuzluk olaylarının kapatılmasına bilerek olanak tanımış, altın kaçakçılığı olayının ileride adli makamlarca öğrenilmesi ve bu kaçakçılık fiilinin 5607 sayılı Yasa 3/11 4/1, 4/2, 4/5'nci maddesi kapsamında ve bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlendiği iddiası ile yeniden soruşturulabileceği düşüncesiyle, Zencani'nin şirketlerine ve ortağı olan Rıza Zarrab'a ağır cezaların verilmesinin 'önüne geçilebilmesi amacıyla, 11 Nisan 2013 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan, 6455 sayılı Kanun ile 5607 sayılı Yasanın 3/11'inci maddesini kabahat olmaktan çıkararak, bununla ilgili olarak taksirle suç işlenen fiillerin cezalandırıldığı 4458 sayılı Gümrük Kanununda düzenlemeler yaparak, kaçakçılık sayılan bu fiil ve kabahat ifadesinin 5607 sayılı Kaçakçılık Kanunundan çıkarılmasını sağlamış, bu sayede süreç içerisinde altın kaçakçılığı fiil ve eylemini gerçekleştirmeye teşebbüs eden ULS Havayollarına ve yetkililerine idari para cezası kesmek yerine, söz konusu suçu işlemeyen firmalara idari para cezası keserek haksız ve hukuksuz kesilen para cezalarının mahkemeler nezdinde daha kolay iptal ettirilmesi sağlanmıştır. Yukarıda açıklanan nedenlerden ve bunları görevi sırasında işlemesinden dolayı eski Gümrük ve Ticaret Bakanı Rize Milletvekili Hayati Yazıcı'nın eylemleri Türk Ceza Kanununun 257. maddesinde yer alan görevi kötüye kullanmak suçlarına uygun düştüğünden Anayasa’nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. Maddeleri uyarınca Meclis Soruşturması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.

1)        Orhan Düzgün                                                  (Tokat)

2)        Ali Özgündüz                                                     (İstanbul)

3)        Mustafa Serdar Soydan                                  (Çanakkale)

4)        Ali Rıza Öztürk                                                   (Mersin)

5)        Mehmet Hilal Kaplan                                       (Kocaeli)

6)        Kemal Ekinci                                                     (Bursa)

7)        Osman Oktay Ekşi      (İstanbul)

8)        Adnan Keskin                                                    (Denizli)

9)        Ali İhsan Köktürk         (Zonguldak)

10)    Ayşe Eser Danışoğlu                                       (İstanbul)

11)    Melda Onur                                                        (İstanbul)

12)    Turgay Develi                                                   (Adana)

13)    İhsan Özkes                                                       (İstanbul)

14)    Ali Serindağ                                                       (Gaziantep)

15)    Aykut Erdoğdu                                                  (İstanbul)

16)    Atilla Kart                                                            (Konya)

17)    Ali Sarıbaş                                                         (Çanakkale)

18)    Mevlüt Dudu                                                      (Hatay)

19)    Erdal Aksünger                                                 (İzmir)

20)    İzzet Çetin                                                          (Ankara)

21)    Emre Köprülü                                                    (Tekirdağ)

22)    Rıza Türmen                                                      (İzmir)

23)    Ercan Cengiz                                                    (İstanbul)

24)    Haluk Ahmet Gümüş                                       (Balıkesir)

25)    Alaattin Yüksel                                                  (İzmir)

26)    Osman Kaptan                                                  (Antalya)

27)    Muharrem Işık                                                   (Erzincan)

28)    Selahattin Karaahmetoğlu                             (Giresun)

29)    Ayşe Nedret Akova     (Balıkesir)

30)    Doğan Şafak                                                     (Niğde)

31)    Ömer Süha Aldan       (Muğla)

32)    Arif Bulut                                                            (Antalya)

33)    Turhan Tayan                                                    (Bursa)

34)    Mustafa Moroğlu         (İzmir)

35)    Aytun Çıray                                                        (İzmir)

36)    Sedef Küçük                                                      (İstanbul)

37)    Ali Haydar Öner          (Isparta)

38)    Mustafa Ali Balbay     (İzmir)

39)    Aytuğ Atıcı                                                          (Mersin)

40)    Mehmet Volkan Canalioğlu                           (Trabzon)

41)    Mahmut Tanal                                                   (İstanbul)

42)    Özgür Özel                                                         (Manisa)

43)    Gürkut Acar                                                        (Antalya)

44)    Muhammet Rıza Yalçınkaya                          (Bartın)

45)    Aykan Erdemir                                                  (Bursa)

46)    Haluk Eyidoğan                                                (İstanbul)

47)    Uğur Bayraktutan        (Artvin)

48)    Osman Faruk Loğoğlu                                    (Adana)

49)    Süleyman Çelebi        (İstanbul)

50)    Hüseyin Aygün                                                 (Tunceli)

51)    Turgut Dibek                                                      (Kırklareli)

52)    İdris Yıldız                                                           (Ordu)

53)    Müslim Sarı                                                       (İstanbul)

54)    Ramazan Kerim Özkan                                   (Burdur)

55)    Refik Eryılmaz                                                   (Hatay)

BAŞKAN – Anayasa’nın 100’üncü maddesi ve İç Tüzük’ün 108’inci maddesine göre Meclis soruşturması açılıp açılmaması hakkında yapılacak görüşmelerin günü, önergenin verilişinden itibaren bir ay içinde görüşülüp karara bağlanacak şekilde, bir özel gündem hâlinde Danışma Kurulunun teklifi üzerine Genel Kurulca tespit edilecektir.

E) Duyurular

1.- Başkanlıkça, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunda siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerine düşen 1 üyelik için aday olmak isteyen siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerinin yazılı olarak müracaat etmelerine ilişkin duyuru

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunda siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerine de 1 üyelik düşmektedir. Bu Komisyona aday olmak isteyen siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerinin, 23 Aralık 2014 Salı günü saat 18.00’e kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazılı olarak müracaat etmelerini rica ediyorum.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesine; bastırılarak dağıtılan 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; (11/40) ve (11/41) esas numaralı Gensoru Önergelerinin 9 Aralık 2014 Salı günü gündemin "Özel Gündemde Yer alacak İşler" kısmının 1’inci ve 2’nci sıralarına alınmasına ve ön görüşmelerin bu birleşimde yapılmasını müteakip sözlü soruların ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; (9/11) ve (9/12) esas numaralı Meclis Soruşturması Önergelerinin 6 Ocak 2015 Salı günkü gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının sırasıyla 1’inci ve 2’nci sıralarına alınarak ön görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına; 13, 20 ve 27 Ocak 2015 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmemesine; 7, 14, 21 ve 28 Ocak 215 Çarşamba günkü birleşimlerinde diğer denetim konularının görüşülmemesine ilişkin önerisi

Sayı: 1271                                                                                      9/12/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 09/12/2014 Salı günü (bugün) toplanamadığından İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince, grubumuzun aşağıdaki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Mustafa Elitaş

Kayseri

AK PARTİ Grup Başkan Vekili

Öneri:

Bastırılarak dağıtılan 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 3’üncü sırasına alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesi,

Genel Kurulun,

11/40 ve 11/41 esas numaralı gensoru önergelerinin, 9 Aralık 2014 Salı günkü (bugün) gündemin "Özel Gündemde Yer alacak İşler" kısmının 1’inci ve 2’nci sıralarına alınması ve Anayasa’nın 99’uncu maddesi gereğince gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelerin bu birleşimde yapılmasını müteakip sözlü soruların ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesi ve 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarına devam etmesi,

9/11 ve 9/12 esas numaralı Meclis soruşturması önergelerinin 06 Ocak 2015 Salı günkü gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının sırasıyla 1’inci ve 2’nci sıralarına alınarak Anayasa'nın 100'üncü maddesi gereğince Meclis soruşturması açılıp açılmaması konusundaki görüşmelerinin 06 Ocak 2015 Salı günkü Birleşiminde yapılması ve görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarını sürdürmesi,

Yukarıdaki birleşimlerde gece 24.00'te günlük programın tamamlanamaması hâlinde günlük programın tamamlanmasına kadar çalışmalarını sürdürmesi,

13, 20 ve 27 Ocak 2015 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmemesi ve 21.00'e kadar çalışmalarını sürdürmesi,

07, 14, 21 ve 28 Ocak 2015 Çarşamba günkü birleşimlerinde diğer denetim konularının görüşülmemesi,

07, 08, 14, 15, 21, 22 ve 28, 29 Ocak 2015 Çarşamba ve Perşembe günlerindeki birleşimlerinde 14.00-21.00 saatleri arasında çalışmalarını sürdürmesi,

önerilmiştir.

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisinin lehinde İstanbul Milletvekili Mehmet Doğan Kubat.

Buyurunuz Sayın Kubat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlar; partimizin vermiş olduğu grup önerisinin lehinde görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum, bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, grup önerimizde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun bugünkü çalışma gündemi ile ocak ayı içerisindeki çalışma gündemi ve çalışma gün ve saatleri hakkında değişiklik yapılması önerilmektedir. Buna göre, kamuoyunda “bedelli askerlik” olarak bilinen 665 sıra sayılı Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden bugün gündeme alınarak, görüşmelerinin de bitimine kadar yapılması önerilmektedir.

Öte yandan, yine, bugün, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız hakkında verilmiş gensoruların gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” bölümünde 1 ve 2’nci sıralara alınmak suretiyle görüşmelerinin yine bugün -Genel Kurul eğer grup önerimizi kabul ederse- yapılması önerilmektedir.

Öte yandan, Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı hakkında verilen (9/11), Gümrük ve Ticaret eski Bakanı Sayın Hayati Yazıcı hakkında verilen (9/12) esas numaralı Meclis soruşturma önergelerinin görüşmelerinin de 6 Ocak 2015 günü yapılması ve bunların da özel gündemin o günkü 1 ve 2’nci sıralarına alınmak suretiyle görüşmelerinin o gün yapılması önerilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu daha önce aldığı kararla bütçe takvimini kabul etmişti. Yarın bütçe görüşmelerine başlayacağız. 22 Aralık Pazartesi günü bu görüşmeler bitecek, 6 Ocağa kadar da bir ara verme kararı almıştık. 6 Ocaktan itibaren de yine Türkiye Büyük Millet Meclisinin ocak ayı içerisinde yapacağı salı günkü birleşimlerin 15.00-21.00, çarşamba ve perşembe günü yapacağı birleşimlerin de 14.00 ile 21.00 saatleri arasında olması önerilmektedir.

Önerimize desteklerinizi bekler, yüce heyetinizi saygılarımla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kubat.

Aleyhinde, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan.

Buyurunuz Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

AK PARTİ Grubunun önergesi aleyhinde söz aldım.

Belki dikkatinizi çekmiştir, arkadaşlar, bu önergede son tarih 29 Ocak 2015, kendi gündemini belirliyor. Yani bu şu demek -sayın bakanlar da burada- erken seçim tarihi 26 Nisan, 1 Şubattan itibaren Meclis seçim takvimi nedeniyle tatile girecek, herkes ona göre bundan sonra hareket etsin. Bu önergenin anlamı budur çünkü AK PARTİ hep kendi gündemini Türkiye'nin gündemi olarak sunmuştur, böyle bir yanlışın içine girmiştir. Şunu açık ifade etmek istiyoruz: Bugün Türkiye'nin gündeminde çok hayati konular var, bütçe görüşmeleri de yarın var, bunları biz tartışacağız elbette, 23 Aralık tarihine kadar hep konuşacağız.

Ancak, Meclisteki bütün milletvekillerine, bütün parti milletvekillerine bir şey açıklamak istiyorum ve bütün milletvekillerinin demokrasinin vazgeçilmez hakkı olan bütçe hakkını, bir milletvekili, üye olarak kullanmalarını talep edeceğim yani bir hukukçu milletvekili olarak, Plan ve Bütçe Komisyonunun üyesi bir milletvekili olarak bunu talep edeceğim çünkü biz zamanında bir muhalefet şerhi verdik. Muhalefet şerhimiz 108 sayfa arkadaşlar, gördüğünüz gibi yani bu muhalefet şerhidir ve gerçekten, emekçiler açısından, yoksullar açısından, çalışanlar açısından, halklar açısından nasıl bir bütçe olması gerektiğini, adaletsiz gelir dağılımını, haksız vergileri, Türkiye ekonomisini, nasıl gelişebileceğini; hepsini anlattık. Çok ciddi, gerçekten bütün milletvekillerinin okuması gereken bir muhalefet şerhi. Özellikle de bunu belirtiyorum çünkü biz eğer bütçe görüşüyorsak veya Hükûmetin bir Başbakan yardımcısı çıkıp “Otuz yıllık çatışma süreci 1,2 trilyon dolara mal olmuştur.” diyorsa, trilyon dolarlara mal olmuş bir olayı çözmenin getirisini veya çözümsüzlüğün getirisini de konuşmak bütçe ekonomi politiği üzerinde son derece önemlidir.

Biz bunları açıkladık arkadaşlar. Orta Doğu’daki gelişmelere dikkat çektik ve çok bilimsel bir dilde, siyaset bilim dilini kullanarak ne demişiz arkadaşlar çok net bir şekilde? Göstereceğim. Irak Federal Kürdistan Bölgesi’nde bir yerde geçmiş anlatırken. Bu, AK PARTİ Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerinizi son derece rahatsız etmiş. Şimdi, ben burada, doğrusunu isterseniz, bunu bütün arkadaşlarımın okumasını istiyorum çünkü bunu okudukları zaman bu kavramların ne kadar resmî kavramlar olduklarını görecekler. Yani Irak’ta bir federal devlet olduğunu, orada bir anayasa olduğunu, orada bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi olduğunu ve Türkiye’nin petrol, enerji, gaz sözleşmeleri imzaladığını görecekler yani resmî evraklarımızda bunlar var.

Şimdi, burada, yine, bir bölümü okurlarsa Kürdistan’daki ekonomiden, Rojava Kürdistan’ı Kobani’deki yaşanan olaylardan bahsediyor, çözüm sürecinden bahsediyor ve Türkiye’de, Şemseddin Sami’ye de atıfta bulunarak Kürdistan’la ilgili Meclis tutanaklarındaki bilgilere dikkat çekiliyor. Bunların hepsi 6 sayfa içinde birer paragraf bile değil ve biz burada çözüm sürecinin bütçe görüşmelerinde dikkate alınmadığını ifade ederken bu kavramları kullandık. Ne oldu? Bu bizim muhalefet şerhi, kullandığımız kavramlar bunlar, bütün partiler burada, arkadaşlarımın hepsi. Şimdi, Plan ve Bütçe Komisyonu, zamanında gönderdiğimiz muhalefet şerhini buraya eklememiş, raporda yok, yarın bütçe görüşmelerine başlayacağız, yok. Bir muhalefet partisinin, grubu olan bir partinin muhalefet şerhi yok. Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı sansürlüyor, zorbalık uyguluyor, hukuka aykırı geliyor, İç Tüzük 42’yi çiğniyor, Anayasa’yı çiğniyor arkadaşlar ve keyfî olarak “İstemiyorum.” diye buraya işlemiyor. Burada kimin muhalefet şerhi var? CHP’nin var, sonra MHP’nin var. HDP’nin şerhi nerede? Yok. Niçin bunun içinde yok? O da yok. Arkadaşlar, burası dağbaşı değil, burası muz cumhuriyeti değil, bu İç Tüzük’ün kuralları vardır, bir de Hükûmet söylediği sözlerin arkasında duracak arkadaşlar. Bakın, size açıklayacağım izninizle.

(Hasip Kaplan’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde bir AK PARTİ grup toplantısındaki konuşmasını dizüstü bilgisayardan dinletmesi)

HASİP KAPLAN (Devamla) Dinleyin, Cumhurbaşkanı konuşuyor, grubunuzda konuşuyor.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, ne söylediğini siz söylerseniz daha iyi anlaşılacak, bir de kürsü size ait çünkü.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Sayın Başkan, şimdi, bu, Cumhurbaşkanı -o zaman Başbakan- Erdoğan’ın AK PARTİ Grubunda yaptığı konuşmadır. Bu grup konuşmasında Kürt gerçekliğine, Kürdistan’ın varlığına, Osmanlı Dönemi’nde bir eyaletin Kürdistan olduğuna, Atatürk’ten Kürdistan mebuslarına, Lazistan’a atıf yapıp oradan Meclis tutanaklarını getirerek CHP ve MHP’ye çağrıda bulunuyor, hatta merhum Türkeş’ten de bahsediyor en sonunda, diyor ki: “’Damadım Kürt’tü.’ demişti.” ve böyle bir çağrıda bulunarak diyor ki: “Biz gerçek ismi kullanmalıyız.”

Şimdi, arkadaşlar, burada bunu niye size dinlettim? Çünkü şu anki Cumhurbaşkanı partinizin genel başkanıydı ve bu süre içinde bu konuşmaları yaptı.

Şimdi, tabii, sizin bizim muhalefet şerhinden çıkarmamızı istediğiniz “Kürdistan” ve “Kürt” kelimelerinin gerçekliğine bakacağız. Şimdi şu resme iyi bakınız şu resim size bir şey hatırlatıyor mu arkadaşlar? İyi bakın bu resme, bir tarafta Cumhurbaşkanı Erdoğan bir de Irak Federe Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani, arkada da Kürdistan bayrağı var. Yok mu şimdi bu? Yok mu, yok mu Kürt, Kürdistan? Muhalefet şerhini buraya koymayarak yarın hangi bütçeyi görüşeceksiniz?

Bunu da geçtik, bakın, şimdi bunu da geçtik. Size, yeni Başbakanımızın, taze başbakanımızın çok taze bir gezisinin resmi, çok yakışıklı iki resim. Birisi Başbakan Davutoğlu, nasıl, yakışıklı çıkmışlar değil mi? Arkada Türk Bayrağı var, Irak Federe devletinin bayrağı var, Kürdistan bayrağı var ve Mesut Barzani var. Burası, Kürt ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bulunduğu yer değil mi? İnkâr mı ediyorsunuz? Yani siz kendiniz değil misiniz bu?

Bakın, birazdan Enerji Bakanı hakkında gensoru görüşmeleri var. Burada, muhalefet şerhimizde dile getirmişiz enerjiyle ilgili çalışmaları. Peki, şu gördüğünüz Enerji Bakanı heyetinin görüşme resmi değil mi? Arkada Kürdistan bayrağı yok mu?

Şimdi, karar verin: Ya sizin Başbakanınızın, Cumhurbaşkanınızın dediği gibi Kürt ve Kürdistan vardır, yarın muhalefet şerhimizin ekini basar getirirsiniz buraya ya da yarın bütçe görüşmelerinde kıyameti koparırız. Bu bütçe görüşülmez, eksik raporla bütçe görüşülmez. Muhalefet partilerini bu konuda ses vermeye davet ediyorum. Muhalefet partileri bu konuda suskun kalma hakkına sahip değiller. Bugün bize yapılanı kendilerine yaparlar. Soruyorum: Eğer Kürt, Kürdistan yoksa Başbakanının sözlerini çıkarın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini çıkarın, bakanlarınızın sözlerini çıkarın ya da bizimkini ekleyin. “Kendinize ayar verin, ayar; artık karar verin, karar.” zamanıdır arkadaşlar. Biz bunu artık taşımayız, çekemeyiz. Size yarına kadar süre, basacaksınız bu kitabı. Ba-sı-la-cak! Yoksa cevabını alırsınız. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan.

Buyurunuz Sayın Bostancı.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Efendim, konuya ilişkin bir değerlendirmede bulunacağım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ne değerlendirmesi?

BAŞKAN – İsterseniz yerinizden söz vereyim, yerinizden açıklamayı yapınız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Siz Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi değilsiniz, Komisyon Başkanı gelsin. Komisyon konuşsun, Meclis Başkanı konuşsun. Var mı böyle usul?

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bostancı.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

25.- Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı'nın, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Hasip Bey, karşılıklı konuşmayalım.

Bu problemin geçen yıl yaşanan bir benzeri var. Yine, o zaman HDP’nin yapmış olduğu, bütçeye ilişkin şerhlerinde benzeri kavramlar geçmişti. Geçen yıl bu tartışmayı yaşamıştık. Bu tür metinler hazırlanırken Anayasa'ya ve yasalara uygunluğu konusunda bir mutabakat teşekkül etmişti genel olarak ve Genel Kurulun oylarıyla bunların düzeltilmesi için Meclise geri gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Aslında, bu yıl da aynı şekilde bir problemle karşı karşıya oluyoruz.

Hasip Bey’in ifade ettiği gibi, Kürtlüğe, Kürdistan’a, bu kavramların kullanılmasına yönelik herhangi bir antipati, herhangi bir alerji söz konusu değildir. Türkiye'de elbette Kürtler vardır, Türkiye'nin dışında da Kürtler vardır. Sosyolojik olarak tanımlama ile hukuka ilişkin insanların göstereceği uyum bazen birbirinden farklı olabilir. Türkiye'deki rayiç hukuka baktığımızda, bu tür ifadelerin, metinlerin, bütçe görüşmelerine ilişkin mevcut zabıtlarda bulunmasına Anayasa ve İç Tüzük izin vermiyor, dolayısıyla bunlar bulunmuyor. Geçen yıl da konuşmuştuk.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hangi maddeler izin vermiyor?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Hangi maddeler diyor ya?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Geçen yıl üç...

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İşinize gelince değil mi?

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Bir saniye... Hangi madde, İç Tüzük’ün hangi maddesi?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İşinize geliyor değil mi?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Hasip Bey...

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hangi madde?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bilerek konuşun, bilerek.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Hasip Bey... Hasip Bey...

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hangi maddeler?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bilerek konuşacaksınız, bilgili olarak konuşacaksınız.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hangi maddeler, lütfen söyleyin.

BAŞKAN – Sözünüzü tamamlayın Sayın Bostancı.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Hasip Bey’in sesini yükseltmesinde böyle tehdit edici bir hava var, uygun değil. Şurada...

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sizin anladığınız dil. Biraz öyle anlıyorsunuz!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Hasip Bey, çok rica ediyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Anladığınız dil biraz, sizin anladığınız dil o!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Biz her türlü dilden anlarız, her türlü dilden de cevap vermesini biliriz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Haddinizi de bileceksiniz o zaman.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Ama burada Parlamentonun dili sükûnet dolu bir dil olmalıdır. O zaman birbirimizi daha iyi anlarız.

Geçen yıl yaşanan tartışmayı ve sonrasındaki gelişmeleri Hasip Bey’in muhteşem hafızası muhakkak hatırlayacaktır. Dolayısıyla, bugün yaşanan böyle bir problem söz konusu. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor; Hasip Bey’in bugün itiraz ettiği konulara ilişkin meseleler de mevcut siyasal gündemin, çeşitli müzakerelerin de bir parçası. Bütün bunlar neticesinde, Türkiye’nin birliği, dirliği yolunda zaten bir yere varacağız. Lüzumsuz blokajlara da gerek yok.

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bostancı.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Blokajı kim yaptı?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, yanlış bir açıklamada bulundu. Bir kere kendisi bilgili değil. Bize gelen yazı var. Sayın Zozani ile ikimiz Komisyon üyesiyiz.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Benim de ayrıca söyleyeceklerim var Sayın Başkan Hasip Bey’den sonra.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tabii, tabii.

BAŞKAN – Yerinizden söz vereyim, lütfen. Yerinizden açıklama…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hayır efendim, bu usul sorunu.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Hayır efendim, bu bir usul sorunudur. Yarın bütçeyi görüşemeyiz. Bütçe konusu görüşülemeyecek bir hataya kurban gidiyor.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Bu bir usul sorunudur.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, söz vermeyeceğim demedim, yerinizden söz vereceğim dedim.

Lütfen, buyurunuz.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Hayır efendim, siz bunu yarın görüşemezsiniz. Bu kadar hukuk… “Anayasa” diyorsunuz, Anayasa’ya aykırı davranıyorsunuz.

BAŞKAN – Ama burada bu şekilde tartışarak da bu sorunu çözeceğimizi sanmıyorum. Başka şekilde müzakere etmemizde yarar görüyorum.

Buyurunuz.

26.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan'ın, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın yaptığı açıklamasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, İç Tüzük 42’nci madde çok açık: Raporların, muhalefet şerhinin yazılacağını yazar. Hiçbir komisyon divanı, başkanlığı bu raporlara dokunamaz; bu raporları basar, Meclis Başkanlığına gönderir. Bunun bir yetkisi varsa, bu tasarrufu varsa, Meclis Başkanlığı çağırır grubu, konuşur.

Bakın, bize Komisyon Başkanı e-mail gönderiyor. Bakın, yazılı, resmî tebligat bile değil, imzası bile yok, dikkat edin. Cumartesi, pazar günü gönderiyor, dikkat edin.Burada diyor ki: “Kürdistan ve Kürt kelimelerini çıkarın.” Bir iktidar partisi muhalefet partisine bunu dayatırken bir kere kendisinin aynı şeyi söylemesi lazım, bizim söylemek istediğimiz bu. Cumhurbaşkanınız mı doğru söylüyor, siz mi doğru söylüyorsunuz? Başbakanınız mı doğru söylüyor, siz mi doğruyu söylüyorsunuz? Sizin kaç yüzünüz var? Kaç gerçekliğiniz var? Çıktınız, size kürsüde okudum, size resim gösterdim. Eğer buysa, nasıl basmazsınız bizim bu muhalefet şerhini? Bizim muhalefet şerhi bu kavramları kullanırken ekonomik, politik çerçevesinde bir değerlendirme getiriyor. Sizin bahsettiğiniz “bölücülük” diye bir kelime sendromu sizin kafanıza, beyninize işlemiş. Yok böyle bir şey. Biz Türkiye'nin bütünlüğünü, bütünlüğü içinde çözümü savunuyoruz. Gerçekliği Türkiye'nin bu ama siz Türkiye'nin gerçekliğini konuşmak istemiyorsunuz, İmralı’yla görüşmek, konuşmak istemiyorsunuz, çözüm sürecini bu Mecliste konuşmak istemiyorsunuz. Bu çözüm sürecinin negatif, pozitif etkilerini, bu bütçeye yansımasını, tek kelime Hükûmet etmiyor, tek kelime çözüm süreci yok.

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bilmediğiniz konularda düzeltirsiniz. Düzeltmezseniz grup olarak yarın bu bütçeyi görüşemezsiniz. Bir partiyi yok sayamazsınız. Kendinize gelin biraz ya!

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İnkarcı ve tırşıkçı politikalarınıza mecbur değiliz sizin.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, teşekkür ediyoruz.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Sayın Başkan, bir hususu, müsaade ederseniz…

BAŞKAN - Bunun müzakerelerini…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Komisyon üyesi Adil Bey.

BAŞKAN – Evet.

…daha sonra şey yapınız lütfen.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Müsaade ederseniz Sayın Başkan.

Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olarak Sayın Kaplan’la birlikte bizim İç Tüzük’ün 42’nci maddesine uygun olarak hazırlayıp bütçe sıra sayısı içerisinde muhalefet şerhi olarak yayınlanmasını arzu ettiğimiz ve vaktinde Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığına ilettiğimiz metin, dağıtılan kitapçıkta yer almamaktadır.

BAŞKAN – Gayet net anladık Sayın Zozani bunu.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Kayıtlara geçmesi açısından Sayın Başkanım, biz de bir talepte bulunuyoruz.

BAŞKAN – Evet, buyurun. Tabii…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Yarın bu bütçe görüşülmeye başlanacak; takvimimiz dağıtıldı, belirlendi ve yarın görüşmeye başlayacağız ancak Parlamentoda bulunan 4 siyasi parti grubundan 1 tanesinin görüşü buraya yansımamıştır. Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı Sayın Recai Berber İç Tüzük 38 ve İç Tüzük 42’nci maddelerine göre usulsüz bir işlem yapmıştır.

Meclis Başkanlık Divanına şimdi sözlü, birazdan da yazılı olarak başvuracağız. Bu eksiklik giderilmediği takdirde…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Görüşülemez.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – …İç Tüzük 42’nci maddeye göre yarın bu görüşmeler başlayamaz. Başlamasında ısrar edilir ise Hükûmet temsilcilerinin, iktidar partisi temsilcilerinin çokça sevdiği Anayasa hükümlerine aykırı bir işlem gerçekleşmiş olacaktır. Mevcut Anayasa ve Meclis İçtüzüğü’ne aykırı bir işlem, bir hukuksuzluk vardır. Bunun düzeltilmesini, şu anda size resmen talepte bulunuyoruz sözlü olarak.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tutanaklara geçmiş oluyor aynı zamanda.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Tutanaklara hem geçirmiş oluruz hem de yazılı olarak birazdan Meclis Başkanlık Divanına ileteceğim.

Ama, sayın grup başkan vekilinden de rica ediyorum, biraz önce Türkiye kamuoyunu yanıltıcı bir ifade de bulundu, diyor ki: “İç Tüzük’e uygun işlem yapmıştır.” İç Tüzük’ün hangi maddelerine göre Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı işlem yapmış lütfen bizimle de paylaşsın, biz de bilelim, boşuna itiraz etmemiş olalım Sayın Başkan, biz de bilelim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Zozani.

Başvurduğunuzda gerekli incelemeler yapılacaktır.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Biz şu anda başvuru yapmış olduk Sayın Başkan.

BAŞKAN - Evet ama ben şu anda…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tutanaklara geçti.

BAŞKAN – Biliyorum.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Biz şu anda size…

Hayır, bakın, başvurduğumuzda değil.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yani, Başkanlık Divanısınız.

BAŞKAN – Şu anda ben bunu…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Şimdi, saat beş mazeretinin arkasına Meclis Başkanlık Divanı sığınamaz.

BAŞKAN – Sayın Zozani, siz de gayet net bilirsiniz ki biz şimdi…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) - Ben mesai saatleri içerisinde Meclis kayıtlarına geçecek şekilde size şu anda resmen talepte bulunmuş oldum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kesinlikle, bunu yaptık, yarın gelecek.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yarınki görüşmelerde dile getirsinler.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Lütfen siz de İç Tüzük’ün hükümlerini yok saymayın.

BAŞKAN – Ben yok saymıyorum Sayın Zozani, siz beni dinlemediniz.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Ben talepte bulundum, “talepte bulunacağınız zaman” demeyin ama.

BAŞKAN – Hayır, yazılı da başvuracağınızı ifade ettiğiniz için de söyledim bunu.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Genel Kurul bu, geçti, tutanağa geçti.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Bakın, şu anda ben resmen size, sözlü olarak bu talebimi Meclis Başkanlık Divanına iletmiş oldum. Birazdan yazılı talebi de Meclis Başkanlık Divanına ileteceğim ama şu anda talebimizde bulunmuş olduk. Siz şöyle bir cümle kurarsanız muallakta kalır Sayın Başkan, Türkçeyi ben de biraz biliyorum.

BAŞKAN – Estağfurullah.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – “Müracaatta bulunursanız talebinizi değerlendiririz.” derseniz…

BAŞKAN – Öyle demedim.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – …o zaman “Mesai saatleri içerisinde yetişmedi, efendim, bürokrasiye takıldı.” dersiniz. O nedenle bu cümlenin ne olduğunu biliriz.

BAŞKAN – Sayın Zozani, bunu kastetmediğimi biliyorsunuz yani bunu kastetmedim. Lütfen, öyle bir şey söylemedim, “Yazılı olarak da başvuracağınızı belirtmiştiniz.” dedim. Yani, ona başvuracaksınız nasıl olsa aynı şekilde, bu Başkanlık da…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, yazılı başvurumuzu Meclis Başkanlığına, Genel Sekreterliğine bizzat Grup Başkan Vekilimiz imzasıyla yapmış durumdayız. Burada, matbaaya bunu göndereceksiniz muhalefet şerhimizi. Buna gelmedi, ek yapacaksınız, basacaksınız. Yarın basmazsanız burayı, Anayasa’yı ihlalden sizin başınıza ne gelebileceğini iyi anladınız. Bu muhalefet şerhini her gün okuruz bu kürsüde, her gün. Bu kadar da…

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kendinize gelin ya!

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Böyle şey yapamazsınız, İç Tüzük’e aykırı bir işlem yaparsınız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kendinize gelin. İşinize gelince Kürdistan, petrolde Kürdistan, işinize gelince bölücü. Parayı marayı görünce Kürdistan.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, Meclis Başkanlığı bunun gereklerini yerine getirecektir.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesine; bastırılarak dağıtılan 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; (11/40) ve (11/41) esas numaralı Gensoru Önergelerinin 9 Aralık 2014 Salı günü gündemin "Özel Gündemde Yer alacak İşler" kısmının 1’inci ve 2’nci sıralarına alınmasına ve ön görüşmelerin bu birleşimde yapılmasını müteakip sözlü soruların ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; (9/11) ve (9/12) esas numaralı Meclis Soruşturması Önergelerinin 6 Ocak 2015 Salı günkü gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının sırasıyla 1’inci ve 2’nci sıralarına alınarak ön görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına; 13, 20 ve 27 Ocak 2015 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmemesine; 7, 14, 21 ve 28 Ocak 215 Çarşamba günkü birleşimlerinde diğer denetim konularının görüşülmemesine ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Şimdi konumuza geçiyoruz tekrar.

Lehinde, Kütahya Milletvekili Alim Işık konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun vermiş olduğu grup önerisinin usulen lehinde ancak esasen aleyhinde söz aldım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu grup önerisinde, Türkiye’nin son kırk beş gününde, kırk beş gün önce Sayın Başbakanın “Ne bedelli askerliği? Anadolu çocukları askerlik yapacak, zengin çocukları bedel ödeyerek askere gitmeden tezkere alacak, olur mu böyle bir şey?” deyip kırk beş gün sonra ne olduysa, rüyasında mı gördü, yoksa başka bir yolla mı kendisine bilgiler geldi, bir anda bedelli askerlikten bahsetti. Genelkurmay Başkanlığının görüşü yok, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar irdelenmemiş, Hükûmet tasarısı hâline getirilmemiş, grup başkan vekillerinin imzasıyla hazırlanan bir kanun teklifi şeklinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine kırk sekiz saat bile geçmeden getirilen bedelli askerlik teklif var.

Değerli milletvekilleri, daha önce çıkartılan bedelli askerlik yasasında toplanan bedelli askerlik paralarının kanunen şehit ailelerine ve gazilerimize harcanacağını… Bu yüce Meclisten geçirilip daha sonra toplanan paraları Suriyeli mültecilere harcayan Hükûmet bu konuda sınıfta kalmıştır. Bu toplanacak yeni paraları nereye harcayacak, bütçenin hangi açığını kapatmak üzere yüce Meclisten kaçırarak Savunma Fonu’nda topladığı parayı ne amaçla harcayacak? Bunlar aydınlanmadan, Genelkurmay Başkanlığının resmî görüşü yüce Meclise açıklanmadan bunun görüşülmesinin doğru olmayacağı düşüncesinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Türkiye’nin gündemi Sayın Başbakanın, Sayın Cumhurbaşkanın söylemleri ardından belirlediği gündem olamaz. Türkiye’nin gündemi, bugün, VIP yolsuzluklarıdır, 17 ve 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarında kaçırılan millet malıdır, devlet malıdır. Bunların üzerinde konuşmaların yapılması ve sorumluların buna göre gerekli şekilde cezalandırılması gereken düzenlemeler yapılması gündemdeyken maalesef bugün, bu yüce Meclisin, yarın başlayacak bütçe görüşmeleri öncesinde alelacele böyle bir gündemle meşgul edilmesinin doğru olmadığını düşünmekteyiz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin gerçek gündemi, bugün kaybettiğimiz 3 şehidimizin, askerimizin hangi yolla kaybedildiğinin doğru bilgilerinin burada açıklanmasıdır. “Genelkurmay Başkanlığı açıklama yaptı.” diyor televizyonun biri, 1 asker cinnet geçirmiş, önce 2 asker vurmuş, sonra kendini vurmuş, şehit olmuş; Vali açıklama yapıyor “PKK/PYD güçleriyle savaş sırasında askerlerimizi şehit verdik.” diyor; öbür taraftan, Suriye’den açılan ateş sonucu askerlerimizin kaybedildiği söyleniyor. Değerli milletvekilleri, ne oluyor bu memlekette?

“Çözüm süreci” diyorsunuz, arka planda PKK-AKP pazarlığı devam ediyor; milletin vekilleri, AKP’li vekilleri burada ne konuşulduğunu bilmiyor, zaten muhalefet hiç bilmiyor, millet hiç bilmiyor. Bu gündemler varken, böylece AKP’nin bütçe açıklarını kapatacak, başka yerlere para aktaracak, kaynak açığını kapatmak üzere, alelacele, seçim öncesi âdeta rüşvet anlamını taşıyacak bedelli askerlik teklifinin bu gündeme getirilmiş olması doğru bir yaklaşım değildir; doğru değildir diyoruz.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Samsun Milletvekili Sayın Haluk Koç’un medyayla paylaştığı ve daha sonraki açıklamalarda paylaşılanlar, buz dağının sadece tepesi olarak kamuoyunun gündemine getirilen iddialar çok önemlidir, bu yüce Meclisin her bireyinin mutlaka üzerine gitmesi gereken en önemli konudur. Yüz binler KPSS’ye girecek, maddi ve manevi her türlü fedakârlıkta bulunacak, para harcayacak, emek harcayacak, sadece Anadolu çocuğu olduğu için ve yakın bir AKP’li milletvekili, bakan, siyasetçi ya da bürokratı bulunmadığı için dışarıda sıra bekleyecek, diğer evlatlar torpilli bir şekilde bu devletin en üst düzey kadrolarına atanacak ve bunda bu yüce Meclis sessiz kalacak. Bu gündemler varken böyle bir gündemin doğru olmadığını düşünüyoruz.

Daha sonra, getirilen bedelli askerlik yasası içerisinde erbaşların ilköğretim ve ortaöğretim mezunu olmaları hâlinde yaş sınırıyla ilgili hiçbir anlam ifade etmeyen bir düzenleme getiriliyor. Buradaki asıl sorun, sözleşmeli erlerde, erbaşlarda süresi gelen Anadolu çocuklarının hangi sebeple işine son verildiği belli olmayan sözleşmeyi sona erdirmeleri konusudur, gelin buna çözüm bulalım. Niçin bu Anadolu çocuklarının, askeriyenin ilgili birimlerinde, Hava Kuvvetlerinde, Deniz Kuvvetlerinde, Kara Kuvvetlerinde ve Jandarmada kendilerinin herhangi bir talebi olmadan, herhangi bir gerekçe gösterilmeden bir komutanın kararıyla işine son veriliyor?

Daha sonra, kanunla, söz konusu istifaları etmiş olan erbaşların devletin diğer kadrolarına geçebilme hakkı verilmiş olmasına rağmen, bugüne kadar sadece şimdiki Sayın Cumhurbaşkanının 2011 yılında yayınladığı bir genelgeye istinaden, “Devlet kurumlarında boşalan kadroların ancak maksimum yüzde 2’si bu amaçla kullanılabilir.” genelge hükmü doğrultusunda, bu Anadolu çocukları işsiz, psikolojik bunalım altında, bugün, kapı kapı dolaşıp iş arıyorlar. Gelin, bunu çözelim. Gelin, 45 yaşı, 50 yaşa, 55 yaşa, emekli olabileceği yaşa kadar yükseltelim, bu insanları sebepsiz bir şekilde mağdur etmeyelim. Getirilen diğer maddelerin hepsi dolgu madde. Askeriyenin sorunu bu değil ki. Askeriyenin sorunu, görevlerine son verilen Anadolu çocuklarının işsiz, perişan bir şekilde AKP’nin il ve ilçe yöneticilerinin önünde takla atması sorunudur. Bu sorunu çözelim. Bu sorunu çözmüyorsunuz, getirmişsiniz böyle bir kanun teklifini, asıl amaç bedelli askerlik, para toplama ve bazı üst düzey bürokratların çocuklarına, para vererek, 18 bin TL’ye belge alma amacı; onu gizleyerek başka maddeler koymuşsunuz. Buna onay veremeyiz. Gelin, Türkiye'nin gerçek gündemi konusunu bu yüce Mecliste tartışalım.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin önemli konularından birisi, bugün, gümrüklerde, antrepolarda yakalanan, kaçak etten tutunuz, kaçak saate kadar, sahte saate kadar yakalanan malların Türk piyasasında gezmesi konusudur. Gelin, bunları çözelim, bunları tartışalım. Ne oluyor bu memlekette? Kim, hangi malı, nasıl ihalelere katılarak alıyor da Türkiye'nin sınırlarından Türkiye’ye sokuyor, satıyor? Binlerce insan mağdur ediliyor ve kazananlar iktidar yandaşları oluyor. Bunların hesabını soralım.

O nedenle, bu gündemin yerinde bir gündem olmadığını bir kez daha ifade ediyorum.

Özellikle kadro yolsuzluklarının, “kamuya VIP atamaları”, “AKP kadrolaşması” ya da “kadro yolsuzluğu” ve benzeri isimlerle manşette yer alan konunun üzerine gidelim. Bu insanların istifalarını özellikle Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşlarımın bu kürsüden gelip söylemeleri ve bu haksızlıkları sona erdirmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Bunun -lütfen- hassasiyetle davranılması gereken önemli bir konu olduğunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bir diğer önemli konu, KPSS atamalarında sıra bekleyen binlerce, yüz binlerce gencimizin açılacak olan kadrolara yerleştirilmesi konusunda adaletsiz dağılım konusudur. Bazı alanlara müracaat sayısı ilan edilen kontenjanın altında kalmasına rağmen sürekli kadro verilirken bazı alanlara 1, 2, 3 gibi sembolik kadrolar verilerek, örneğin teknik öğretmenlere, teknik eğitim mezunlarına, birçok branş öğretmenine bu kadroların verilmemesi, esirgenmesi; gıda mühendislerine, ziraat mühendislerine, balıkçılık teknolojisi, su ürünleri mühendislerine, ziraat teknisyenlerine, veteriner hekimlere, teknikerlere bu kadroların esirgenmesi gerçekten anlaşılabilir gibi değildir. Geliniz, bu ülkenin gerçek gündemiyle uğraşalım, bu gündemi başka bir şekilde değerlendirelim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİM IŞIK (Devamla) - Teklifimizi kabul edin diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Aleyhinde, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi…

Buyurunuz Sayın Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisi grup önerisi üzerinde söz aldım.

Grup önerisi, bugünün çalışma programı ile ocak ayındaki, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun çalışma programını düzenliyor.

Bugünle ilgili olarak, bedelli askerliğin hemen görüşülecek olmasına Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak destek verdiğimizi burada ifade ediyorum. Dün bununla ilgili teklif Millî Savunma Komisyonunda görüşüldü ve bugün de kırk sekiz saat beklemeden teklif burada görüşülecek.

Buna mutabakatımızı bildirirken, bedelli askerliğin yanına sıkıştırılan ve gerektiği şekilde görüşülmeyen sözleşmeli er ve erbaşla ilgili düzenlemeyi şu aşamada, çok aceleye getirilmiş bir düzenleme olarak görüyorum; yeterince tartışılmamıştır. Onun bedelli askerlik gibi acilen çözülmesi gereken bir sorunun yanına yerleştirilmiş olmasını doğru bulmuyorum. Ayrıca, ocak ayında denetim günü olan her salı gününde sözlü soruların görüşülmemesi yönündeki Adalet ve Kalkınma Partisi grup önerisini de yanlış bulduğumu ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün, bedelli askerlik bekleyen gençlerimizin, vatandaşlarımızın gözü Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Buradan çıkacak olan yasa bizim sorunlarımızı çözecek midir? Ödeme konusunda bir iyileştirmeye gidilecek midir? İki ay gibi öngörülen vade uzatılacak mıdır? 1988 doğumlular da bu kapsama girecek midir? Herkesin beklentisi bu yöndedir. Umarım yararlı bir görüşme olur, beklentilerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin asker ihtiyacını buluşturacak, karşılıklı dengeleyecek şekilde bir noktayı hepimiz burada bulabiliriz.

Değerli arkadaşlar, bedelli askerlik maalesef Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bugüne kadar tam 4 kez bedelli askerlik düzenlemesi yapılmıştır; 1987 yılında, 1992 yılında, 1999 yılında ve en son olarak da 2011 yılında. 4 kez bedelli askerlik düzenlemesi yapılmış olması ve son bedelli askerlik düzenlemesinin de başarısızlıkla sonuçlanması yeni bir bedelli askerlik düzenlemesi yapılacağı konusunda toplumda bir beklentiye yol açmıştır. Hatırlanacaktır, 2011 yılında yapılan bedelli askerlik düzenlemesinde 30 yaş sınırı öngörülmüştü ve 30 bin liralık bedel öngörülmüştü. Hem yaşın yüksekliği hem bedelin yüksekliği o yasanın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı. O zaman itibarıyla 470 bin kişi kapsama girdiği hâlde, o yaş sınırının üzerinde 470 bin kişi olduğu hâlde bunun sadece 70 bini başvuru yaptı, 400 bini başvuru yapmadı. Şimdi, bu uygulamadan ders alınarak bugün bu düzenlemenin yapılması lazım. Alınacak ders şudur: Bedel yüksekti, yaş yüksekti. Demek ki bir makulü bulur isek -elbette bunun bir makul sınırı vardır- başarılı bir bedelli askerlik uygulaması yapabiliriz.

Bedelli askerlik beklentisine yol açılmasının, toplumda böyle bir beklenti oluşmasının iki temel nedeni vardır: Birincisi, Türkiye’de askerlik süresi uzundur. 1111 sayılı Askerlik Kanunu 1927 yılında çıkmıştır ve 1927 yılındaki Türkiye’de devletin ihtiyaçları ile bireyin, vatandaşın ihtiyaçları tamamen farklıydı, bugün tamamen farklıdır. Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, cumhuriyeti kurmuş olan bir yönetimin çıkarmış olduğu, cumhuriyet kadrolarının çıkarmış olduğu bu kanunun o dönem itibarıyla devlet öncelikli olarak çıkmış olması gayet doğaldır. Dünya küresel bir dünya değil. Askerlik konusunda gelişmeler yok, kısalma yönünde bir eğilim yok. Dünya tehlikelerle dolu. Nitekim, daha sonra yeni bir dünya savaşı meydana geldi. Ama bugün artık Türkiye’de askerlik süresi uzundur. Askerlik süresini makule indirmediğimiz sürece bedelli askerlik beklentileri engellenemeyecektir, birinci neden budur. Şu an itibarıyla on iki ay olan askerlik süresini ilk aşamada dokuz aya indirmek, ilerleyen dönemlerde de -bakın, hemen demiyorum, Cumhuriyet Halk Partisinin askerlik projesini açıklıyorum- gelecek dönemde de bunu kademeli olarak altı aya kadar indirmek mümkündür. Hem devletin ihtiyaçlarını, devletin asker ihtiyacını gözeteceğiz hem de bireyin, insanımızın hayatını, onun bireysel ihtiyaçlarını gözeteceğiz. Bu ikisini bir dengede buluşturmak yasa yapıcının göstereceği maharete, başarıya bağlıdır.

Bedelli askerlik beklentisine yol açılmasının ikinci nedeni de devamlı bedelli askerlik düzenlemesi yapılmasıdır. Her düzenleme yeni bir beklentiye yol açmaktadır, açacaktır. Bu düzenleme de beklentileri kesmeyecek, yeni bir beklentiye mutlaka yol açacaktır. O nedenle, hemen bunun akabinde bir askerî reform projesini uygulamaya koymamız lazım. 1111 sayılı Kanun’un, 1927 yılında çıkmış olan kanunun, zaman içinde değişiklikler geçirmiş olsa da insanımızın ihtiyaçlarına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin asker ihtiyacına cevap verecek şekilde, bu ikisini uygun bir dengede buluşturacak şekilde yeniden düzenlenmesi lazım. Askerlik, artık bir vatan görevi olarak insanımızın hayatında kesintiye yol açan bir süreç değil, onların hayatlarına katkıda bulunan bir sürece dönüştürülmek zorundadır.

Değerli arkadaşlar, tasarıda, daha doğrusu teklifte, bedelli askerlikle ilgili olarak, yaş için, 1 Ocak 1988 veya daha önceki tarihlerde doğmuş olmakla birlikte bugüne kadar askerlik hizmetini yapmamış olanlar kapsama girmektedir. Birinci söyleyeceğim budur.

İkinci söyleyeceğim bedeldir. Bedel olarak da 18 bin liralık bir bedel öngörülmüştür ve bu bedelin de iki ay içinde ödenmesi öngörülmüştür. Şimdi, gelin, 2011 uygulamasından ders alalım. 2011’de bedel yüksekti. Evet, onu gördünüz, “18 bin liraya iniyoruz.” diyorsunuz ama bakın, arkadaşlar, bu da doğru değil. “Herkes için 18 bin lira.” demek eşitlik değildir. Bu 18 bin lirayı ödeyemeyecek olan gençlerimiz vardır, parası olmayan gençlerimiz vardır. TÜİK’in yoksulluk sınırı 14 bin liradır. Yıllık 14 bin liranın altında geliri olan ya da hiç geliri olmayan yüz binlerce insanımız vardır. Gelin, buraya bir madde ilave edelim, yıllık geliri 14 bin lira veya daha az olan veya hiç geliri olmayan gençlerimizden hiçbir bedel almayalım. Eşitlik budur, “Herkes versin 18 bin lirayı.” demek eşitlik değildir. Bu hatayı 2011’de yaptınız. Bunun yanlış olduğunu söyledik, bugün yine aynı yanlışı tekrar ediyorsunuz. “Parası olmayan gitsin, kredi alsın.” deniliyor. Herkes 18 bin lira kredi alabilecek durumda değil. Bana mailler geliyor, sosyal medya üzerinden mesajlar, “tweet”ler geliyor, vatandaşlarımız şikâyetlerini bildiriyor, ben bunu Genel Kurula aktarıyorum. Bu tasarının, teklifin içine “bedelsiz” bir bölümü yerleştirmek zorundayız.

İkincisi: İki aylık ödeme süresi azdır, bunu en az altı aya çıkarmak zorundayız. Ödemeyi zamana yayalım, mümkünse altı aydan daha uzun, bir yıllık bir süreye yayalım.

Daha evvel Hükûmetin tasarısı 31 Aralık 1997 tarihini esas alıyordu, sonra bu tarih 1 Ocak 1988 olarak değiştirildi. Bakın, 31 Aralık 1997 olarak kalsaydı sorun yoktu, denilebilirdi ki: “Bir sınır nasıl olsa alınacak, takdir bu yönde olmuş.” Ama 1988 yılına gelip 1 Ocak 1988 tarihini esas aldığınız zaman, 1988 yılında doğmuş olan diğer vatandaşlarımız da biz de bu kapsama girelim istiyorlar. Onların bu talebine Parlamento kulak vermek zorundadır.

Değerli arkadaşlar- zamanım yok- bu tasarıya katkı vereceğiz, iyileştirilmesi için önergeler vereceğiz. Önergelerimiz kabul edilmeyebilir. Sonuç ne olursa olsun, bedelli askerlik düzenlemesine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak destek vereceğiz, herhangi bir şekilde Anayasa Mahkemesine götürmemiz de söz konusu değil.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, İç Tüzük’ün 37’nci maddesine göre verilmiş bir doğrudan gündeme alınma önergesi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

F) Önergeler

1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, (2/1454) esas numaralı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi (4/224)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(2/1454) esas numaralı Kanun Teklifi’min İç Tüzük 37’nci maddeye göre doğrudan Genel Kurul gündemine alınmasını saygılarımla arz ederim.

Mustafa Sezgin Tanrıkulu

İstanbul

BAŞKAN - Teklif sahibi olarak İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu.

Buyurunuz Sayın Tanrıkulu. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İç Tüzük’ün 37’nci maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’yle ilgili söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin gündemi yoğun. Türkiye’nin gündemi, Türkiye’nin çözüm süreciyle, Türkiye’nin barışıyla ilgili. Ama bu Meclis barış konusunda, çözüm konusunda ne yapar, doğrusu, üç buçuk yıldır bir milletvekili olarak, bir siyasetçi olarak, bir yurttaş olarak öğrenmiş değilim. Burada sizlere, AKP Grubuna çözüm süreci konusunda birçok fırsat sundum. “Bir adım atın, muhalefeti de içine alın.” dedik ama hepiniz sağda solda konuştunuz, bir tepki göstermediniz, birisine “Evet.” demediniz. Mesela “Gelin, Diyarbakır Cezaevini müze yapalım.” dedik. “Bunu Mecliste yapalım, bir jest olsun, geçmişle hesaplaşmayı, yüzleşmeyi burada yapalım. Doğru, yasa olmasına gerek yok ama Meclis bir acıyı kabul etsin.” dedik, “Yok.” dediniz.

Bugün bir müzakere yürütüyorsunuz, tek konusu var: Hasta tutuklular. Açın, tutanaklara bakın. 19 Kasım 2013 tarihinde burada konuşmuşum, YouTube’dan girin bakın. Eğer o tabloyu görürseniz AKP milletvekilleri olarak utanacaksınız. Hasta tutuklularla ilgili konuşuyorum, Meclis Başkanını devreye sokuyorum ama hepiniz başka bir âlemde, başka bir şeyi dinliyorsunuz. İnsanlar da bizi dinliyor. Bugün barış sürecinin, çözüm sürecinin ilk maddesi hasta tutuklular. 19 Kasım 2013 tarihinde buraya indirdik. “Gelin, bir jest yapalım, bir yol alalım. Hasta tutukluları pazarlık konusu yapmayın, çözümün bir parçası hâline getirmeyin. “Gelin, burada bir adım atalım.” dedik, yine “Hayır.” dediniz. Aradan on üç ay geçti, bugünkü konu yine bu hâle geldi.

Şimdi başka bir fırsat size veriyoruz değerli arkadaşlar. Altmış yıldır Suriye sınırında 10 binden fazla insanımızın ölmesine neden olan, yaralanmasına neden olan mayınlar sorunu. Hiçbir adım atamadınız, hiçbir adım. Aradan bu kadar zaman geçti, hiçbir şey yapamadınız. Ottawa Sözleşmesi’ne imza attınız, 2014 yılında temizlenecekti. 2013 yılında tezkere yolladınız Birleşmiş Milletlere. Ne dediniz biliyor musunuz? “Biz bunları temizleyemedik, 2022 yılına kadar süre istiyoruz.” dediniz. Niye? Kaynak yok. Bütçe açığının yüzde 7’sine denk düşecek bir biçimde kaçak saraya bütçe buluyorsunuz, kibir yüzünden, ihtiras yüzünden bütçe buluyorsunuz ama altmış yıldır 10 binden fazla insanımızın ölümüne neden olan, yaralanmasına neden olan 216 bin dekar arazinin tarıma açılmasına, yoksul köylülere verilmesine kaynak bulamıyorsunuz. Bu mu sizin çözüm anlayışınız? Bu mu sizin insan hakları anlayışınız?

Şimdi, bakın, biraz sonra oylatacağız bunları, yine her şeyden habersiz “Hayır.” diyeceksiniz.

Değerli arkadaşlar, demokrasi, barış…

AHMET YENİ (Samsun) – Böyle konuşursan “Evet.” demeyiz.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Sana da öğreteceğim, öğreteceğim, bak, öğreneceksin. Dört yılda bunları okusan, dört yılda bunları okusan, santimini okusan birazcık bir yol alırdın, birazcık.

AHMET YENİ (Samsun) – Böyle konuşursan hiçbirine “Evet.” demeyiz.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Dört yıl önce de buraya bu şekilde geldin, şimdi bu şekilde gideceksin, aynı şekilde gideceksin. (CHP sıralarından alkışlar)

AHMET YENİ (Samsun) – Üç dönemdir buradayım, üç.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Çünkü kafan rantta, kafan parada, kafan yolsuzlukta ve rüşvette. İnsan hakları, demokrasi, çözüm, barış diye bir gündeminiz yok.

ZİVER ÖZDEMİR (Batman) – Yazık ya, yazık!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Değerli arkadaşlar, çözüm istiyorsanız, 7 tane yasayı buraya getirdik, 7 tane yasayı, 1 tanesine “Evet.” deseydiniz, 1 tanesine, 1 tanesine “Evet.” deseydiniz. Birisine “Evet.” demediniz, birisine.

O nedenle, biraz sonra elinizi cebinize değil, elinizi vicdanınıza koyun ve buna “Evet.” deyin.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanrıkulu.

Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Şeker.

MEHMET ŞEKER (Gaziantep) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi üzerinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve bizleri izleyen değerli vatandaşlarımızı saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, Türkiye sınırındaki mayınlı arazi 190,5 kilometrekare. Tarafı olduğumuz Ottawa Antlaşması gereğince de 1 Mart 2014 tarihi itibarıyla ülkemizdeki mayınlı arazilerin temizlenmesi gerekiyordu ancak kanun 2009 yılında çıkmasına rağmen, şimdiye kadar sadece Kilis’in Çobanbey İstasyonu, Mardin Nusaybin Gümrük Kapısı, Şanlıurfa Akçakale Gümrük Kapısı ve Gaziantep Karkamış Antik Kenti’nde mayından temizlenen toplam arazinin büyüklüğü 1 milyon 150 bin 297 metrekare yani çok küçük bir alan. İktidar bu işte oldukça yavaş hareket etmiş, Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla da tamamen bu olayı rafa kaldırmış durumda.

Değerli milletvekilleri, kanun teklifi, mayınlardan temizlenen arazilerin bir aylık geliri net asgari ücretin altında olan bölge halkına tarımsal amaçlı kullanım için bedelsiz olarak tahsis edilmesini, adlarına taşınmaz bulunmayanlara ise 50 dönüm arazi tahsis edilmesini öngörüyor; yürürlükteki kanun ise mayınlı arazileri kırk dört yıllığına mayını temizleyen firmanın kullanımına veriyor.

5903 sayılı Kanun’un Anayasa’ya ve çeşitli kanunlara aykırılık oluşturan bu düzenlemesi bizim teklifimizle düzenlenmiş olacaktır çünkü yürürlükteki kanunda, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda “Geriye alma hakkı, taşınmazın amacı dışında kullanıldığının tespiti hâlinde mümkündür.” diyor, bu madde görmezden geliniyor. Oysaki bu arazilere zamanında vatandaştan alınarak mayın döşenmişti, bu araziler zaten vatandaşın arazisiydi. Yürürlükteki kanun aynı zamanda Anayasa’yla da bağdaşmamaktadır. Çünkü Anayasa’nın 44’üncü maddesi “Devlet, topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır.” diyor. Dolayısıyla, bu mayını temizleyen firmaya değil köylüye verilmesini istiyor, Anayasa da bunu emrediyor.

Teklifimizle, aynı zamanda, iktidarın bu konu üzerinde yanlış mantalitesi de düzenlenmiş olacaktır. Nedir bu mantalite? “Yabancılar patron olsun, bölge halkı ırgat olsun.” mantalitesidir. Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı, dönemin Başbakanı şöyle diyordu o zaman: “Paranın dini, milleti, ırkı olmaz, bunu böyle biliniz. Ama ne yazık ki paranın dini, milleti, ırkı olduğunu zannedenler var. Ya, kardeşim, bırak George olsun, gelsin yatırım yapsın. Buraya fabrikayı kurduğu zaman buradan gitse fabrikayı alıp da mı gidecek? Adam burada çalışacak, kimi yanında istihdam edecek? Ahmet’i, Mehmet’i, Fatma’yı, Ayşe’yi”. Yani ne deniyor? Yıllardır mayınlar nedeniyle inanılmaz acılar çeken, ekonomik sıkıntılarla boğuşan, ekecek toprak bulamayan bölge halkı ırgat olsun, George da patron olsun. deniliyor, biz de buna karşı çıkıyoruz.

Değerli arkadaşlar, Gaziantep’te, Kilis’te, Mardin’de, Urfa’da mayınlı arazinin bulunduğu bölgede yaşayan bölge halkı yıllardır acı içinde, mağduriyet içinde yaşıyor. Mayın patlaması sonucu çocuklar babasız, anasız, kardeşsiz, anne babalar evlatsız kaldı; günahsız çocuklar, masum gençler sakatlandı. Bölge halkı ekecek toprak, çalışacak iş bulamadı, ekmek parası için, hayatta kalabilmek için kaçakçılık yapmaya başladı. Dolayısıyla, bu topraklar bu halkın hakkıdır.

Aynı zamanda, mayın temizleme işinde de öncelik bölgedeki üreticiye verilmelidir. Bakın, Gaziantep’te mayın temizleme için gerekli olan ve siparişle temin edilen teçhizatı yapabilecek pek çok makine üreticisi vardır. Gerek mayının temizlenmesi için gerekse de mayını temizlenen arazinin tarımsal amaçlı tahsisinde bölge halkının tercih edilmesi elbette ki insanların yıllardır çektiği acıları, verdiği kayıpları telafi etmeyecektir. Ancak bu şekilde davranmak da bu insanlara karşı boynumuzun borcudur.

Değerli milletvekilleri, bu duygu ve düşüncelerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’mize destek vermenizi diliyor, Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şeker.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 17.26

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.45

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Dilek YÜKSEL (Tokat), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Alınan karar gereğince gündeminin “Özel Gündemde Yer alacak İşler” kısmına geçiyoruz.

Bu kısmın 1’inci sırasında yer alan Halkların Demokratik Partisi Grubu adına grup başkan vekilleri; Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere, madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin (11/40) esas numaralı gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelere başlıyoruz.

VIII.- GENSORU

A) Ön Görüşmeler

1.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/40)

BAŞKAN – Hükûmet? Yerinde.

Önerge daha önce bastırılıp dağıtıldığı ve Genel Kurulun bugünkü birleşiminde okunduğu için tekrar okutmuyorum.

Sayın milletvekilleri, Anayasa’nın 99’uncu maddesine göre, bu görüşmede önerge sahiplerinden bir üyeye, siyasi parti grupları adına birer milletvekiline, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakana söz verilecektir. Konuşma süreleri önerge sahibi için on dakika, gruplar ve hükûmet için yirmişer dakikadır.

Şimdi söz alan sayın üyelerin adlarını okuyorum: Önerge sahibi olarak Muş Milletvekili Demir Çelik. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Özgür Özel, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün. Hükûmet adına Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik.

Şimdi, önerge sahibi olarak Muş Milletvekili Demir Çelik’i kürsüye çağırıyorum.

Buyurunuz Sayın Çelik.

Süreniz on dakikadır. (HDP sıralarından alkışlar)

DEMİR ÇELİK (Muş) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, çok saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi şahsım ve partim adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; özelde ulus üniter devlet olmanın doksan yıllık birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti, genelde de sanayi devrimi ve bir bütün olarak da neoliberal ve kapitalist üretim ilişkileri insanları yoksulluğa, işsizliğe mahkûm eder, tırnak içerisinde, özgür emeklerini pazarda satabilme hakkını verir ama diğer bütün özgürlüklerini, haklarını gasbeder, el koyar; tırnak içerisinde, özgür bıraktığı emeğini satmada da pazarlık yapabilme, emeğini örgütleyebilme, sendikal faaliyeti üzerinden kendisini yeniden üretebilme olanaklarından da yoksun bırakır. Bir yanıyla kapitalist modernite, öbür yanıyla da sanayi ve endüstriyalizm, insanlığın bu temel ihtiyaçlarını görmemezlikten geliyor olmasından kaynaklı, ciddi siyasal, sosyal travmalara yol açarak da yaşamını sürdürmek şansına erişiyordur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti’nin doksan yıllık tarihi bu manada emekçinin, ezilenin, yoksulun katliamları, yıkımları ve kayıplarıyla tescil edilebilecek bir tarihe sahnelik eder. On binlerin, yüz binlerin, milyonların yokluk, açlık cenderesinde olduğu ülkemizde, insanlar hâlâ meşru demokratik taleplerini gerçekleştirememenin yoksunluklarıyla birlikte yaşam alanlarında kendilerine has özgün, özerk olabilme haklarından da yoksundurlar. İnsanlar, kent-kır arası çelişkiden hareketle, toprağından, tarlasından olmuştur; bağından, bostanından yoksun bıraktırılmıştır, metropole sürüklenerek emeğini satmaktan başka bir seçenek kendisine tanınmamıştır. Emek de insani yaşam endeksi için gerekli olan koşulların sağlanabilme kapasitesinden, olanaklarından yoksundur. Açlık sınırının 1.500 lira olduğu günümüz Türkiyesi’nde, asgari ücretin bin liranın altında olduğu bir emek sömürüsü taşeronlaştırmanın, piyasalaştırmanın hükümranlığının sürdüğü günümüz Türkiye’sinde yaşanıyor. İnsanlar, yaşama tutunabilmek için, yaşamını sürdürebilmek için, ucuz emek, sendikasız ve örgütsüz ama aynı zamanda grev yoksunu, toplu sözleşmeden yoksun koşullara razı gelmek konumundadırlar. Zonguldak’ta, Soma’da, Ermenek’te insanlar, bilerek ve isteyerek metrelerce yerin altında, ölümü âdeta bilerek isteyerek karşılamak durumunda ve şansında bırakılmışlardır. Vahşi kapitalizm ve sömürü düzeni, insanları bu muameleye âdeta maruz bıraktırarak reva gören bir noktadan yaklaşmışlardır. Mayıs ayında Soma’da 301 vatandaşımızı, bu emek sömürüsü yetmezmiş gibi yaşamlarını da hiçe sayarak ölümle karşı karşıya bıraktırdık. Ermenek’te, keza otuz sekiz gün, ancak zor bela cesetlerine, cenazelerine ulaşabilmek gibi bir açmazı, sıkıntıyı yaşadık. Yine, o günlerde, hatırlanacağı üzere mevsimlik işçi olarak Konya ve Isparta’da yaşamlarını sürdürmek isteyen vatandaşlarımız trafik canavarının kurbanı olmak durumunda kaldılar.

Denetimsiz, kontrolsüz, sigortadan ve sendikadan yoksun bu işçilerin, öldüklerinde sadece teselli olsun diye, onların duygularını da sömürmeyi ihmal etmeyerek, bir şehitlik mertebesiyle onları taçlandırarak âdeta suskun kalmalarını, mevcut, var olan sömürü düzenine itiraz etmeyen, isyan etmeyen bir noktada kalmalarını istiyoruz. Bu, bir yanıyla onların yaşamlarıyla âdeta oynamak, öbür yanıyla da duygularını sömürmenin kendisidir.

Sayın Bakanın Ermenek’teki olayın hemen sonrasında, mevcut, var olan koşulları yerine getirmediği gerekçesiyle kapatılmayı hak eden maden ocaklarının kapatılmaması için hatırı sayılır onlarca insanın devreye girdiğini ve bu maden ocaklarının kapatılmaması ricasında bulunduklarını söylüyordu. Bir devlet düşününüz ki bir hukuk devleti, işçi yaşamı, emekçi yaşamı bu kadar ucuz, sıradan ve karşılığı olmayacak bir düzeyde olacak ama insanlar karşılıksız ve sıradan olan emek üzerinden iktidarını, kârını, geleceğini palazlandırarak büyütecek ve bu palazlanmaya, bu büyütmeye devlet sessiz kalacak, suskun kalacak, görmemezlikten gelecek, hatırı sayılır devreye giren şahısların hatırına binaen insanların ölümüne göz göre göre âdeta biz bir yanıyla meydan vermiş olacağız. Öncelikle bunun açıklanmamış olması, beraberinde buna dair gerekli soruşturmaların yapılmamış olması, her şeyden önce, Sayın Bakanın bu konudaki sorumluluğunu artıran gerekçelerdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kent, iktidar ve endüstriyalizm, insanın toplumsallığına yabancılaşmasıyla kalmaz, kentte devasa ölçekte ve kontrol edilemez yoğunlaşmanın, birikimin yol açtığı ara sokaklarda kadın köleciliğinin, sömürünün, işsizliğin, yoksulluğun da had safhada, diz boyu olduğu bir gerçeklikle bizi karşı karşıya bıraktırmıştır. Evet, bir yandan milyon dolarların, milyar dolarların konuşulduğu bir Türkiye, rezidanslarıyla âdeta görkemlilik ve şaşaa konuşan bir Türkiye, 1.150 odasıyla saraylardan bahsettiğimiz bir Türkiye, öbür yanıyla da insanlarımızın açlık, yoksulluk, sefalet ve işsizlikle karşı karşıya kaldığı, bedeninden ve emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bir başka gerçeklik.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; itibar -insan için de, ülke için de, kesim ve grup için de- insan onuruna, haysiyetine yakışandır. İtibar parayla pulla, malla mülkle satın alınmaz, oluşturulmaz. 1.150 odalı bir sarayı yaparsınız, üzerine 2 katrilyonun üzerinde bir harcama yaparsınız, bununla itibar kazandığınızı düşünürsünüz ama gün gelir, milyonların açlık ve sefaletle karşı karşıya kaldığı bu ülke gerçekliği sarayınızı başınıza bela eder. Biz altından kaleleri biliriz, biz asma bahçelerini biliriz, biz nice zalimin, padişahın, kralın ve imparatorun geçmişte altından döşenmiş caddelerinde seyrüseferini biliriz ama hiçbirine yâr kalmamıştır, hiç kimseyi mutlu etmemiştir. Altından kuleleriniz toplumu mutlu etmiyorsa, topluma huzur ve güven vermiyorsa, topluma barış içerisinde özgürlükler sağlamıyorsa, o, sadece sizi ve sizin egonuzu tatmin etmekle sınırlı kalır. O nedenle, Hükûmetin devasa, kontrol edilemez büyüme hırsı beraberinde taşeronlaştırmayı, piyasalaştırmayı getirmekle kalmamış aynı zamanda işçinin, emekçinin, yoksulun ölümüne yol açmıştır. Maden ocaklarında, limanlarda, tersanelerde, inşaat sektöründe ve mevsimlik çalışan işçilerde on iki yılda 14 bin insanın bilerek, isteyerek değilse bile dolaylı noktada ölümüne yol açmışız, günahkârız. Hepimizin verilecek bir hesabının olması lazım. Hele hele yasama faaliyetini yürüten Meclisin, hele hele yürütme faaliyetini yürüten bakanların herkesten ve her kesimden önce bu konuda verecek bir özeleştirisi, bir hesabı olması gerekiyor. Kimsenin yanına kâr kalmamalı. Hele hele söz konusu olan ölümse, öldürmeyse, söz konusu olan insan yaşamının basit ve bu manada da hiçleştirilmiş yaklaşım ve zihniyetiyse hepimizin özeleştirel yaklaşması gerekiyor.

İşte, biz, Halkların Demokratik Partisi olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının başta maden ocakları olmak üzere, genel manada da bir bütün olarak emekçiye, yoksula, ezilene, kimsesize, mülksüze yaklaşımının devleti büyüten, iktidarı palazlandıran kâr ve bir yanıyla piyasa ekonomisine hizmet eden yaklaşımından hareketle bir gensoru hazırladık, sunduk. Talebimiz odur ki gelecekte yeni ölümlerin yaşanması istenmiyorsa, adil, eşitlikçi ve sömürüden yoksun sınırsız, sömürüsüz bir düzen isteniyorsa bu manada da bu gensoruya desteklerinizi beklediğimizi ifade ediyor, saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çelik.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kalaycı, süreniz yirmi dakikadır.

MHP GRUBU ADINA MUSTAFA KALAYCI (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik hakkında verilen gensoru açılmasına ilişkin önerge üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Öncelikle, büyük gönül ve ilim kutlumuz Hazreti Mevlâna’yı rahmet, minnet ve şükranla yâd ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Türk milleti, tarih boyunca, kutlu bağrından yetişen gönül insanları, arifler, pirler, erenler, manevi dehalar, hikmet sahibi büyük alim ve irfan burçları bakımından ziyadesiyle talihli olmuştur. Kalplerimizi yedi asırdır aydınlatan, ruhlarımızı yedi asırdır ısıtan, öğütleriyle, yol gösterici vasıflarıyla yedi asırdır bizlere manevi kılavuzluk yapanlardan birisi olan Hazreti Mevlâna, sahip olduğumuz değerlerin başında gelmektedir.

Hazreti Mevlâna, surete, şekle ve görünüşe bağlanmamayı bize vasiyet olarak bırakmıştır; benlikten kurtulmaya, kendini bulmaya, dışa değil, öze bakmaya davet etmiştir; suretten sıyrılarak manaya varılacağını, böylece Hakk’ın bulunacağını müjdelemiştir.

Konya’da 7 Aralık günü başlayan Hazreti Mevlâna’nın 741’inci vuslat yıl dönümü uluslararası anma etkinlikleri devam etmekte olup her yıl olduğu gibi, 17 Aralıkta Hazreti Mevlâna’nın ölüm gününün hatırası olarak Şebiarus merasimi yapılacaktır. Bu vesileyle, tüm arkadaşlarımızı bu törenlere davet ediyor, herkesi Konya’ya bekliyoruz.

Bu arada, birçok ilde farklı tarihlerde “Şebiarus” diye adlandırılan alternatif etkinlik yapılmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesinin de desteklediği ve geçen yıl 2’ncisi yapılan İstanbul’daki etkinliğe dönemin Başbakanı da katılmıştır. Bu etkinliğin 3’üncüsünün “Şebiarus İstanbul 2014” adıyla, 13 Aralık 2014 günü, Ataköy’deki Sinan Erdem Salonu’nda yapılacağı ifade edilmektedir. Konyalılar “Şebiarus Konya’nındır, sadece Konya’da icra edilmelidir.” diyerek alternatif programlara büyük tepki göstermektedir. Konya’nın Başbakanı var ama maalesef alternatif programlar engellenmemekte, tam tersine desteklenmektedir.

Konyalıların talebini Sayın Başbakana bu Meclis kürsüsünden iletiyorum: Sayın Başbakan, Konya dışında düzenlenen alternatif Şebiarus törenlerine katılmayın ve bunları engelleyin.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği fazla masraf olarak görülmekte, işçiler kelle koltukta çalışırken iş güvenliği kazalardan sonra hatırlanmaktadır, her ölümlü iş kazasından sonra iş güvenliği konuşulmaktadır. Soma’da 301 kardeşimizi kaybettiğimiz cinayet gibi kazadan beş ay sonra, bu defa Ermenek’te 18 kardeşimizin hayatını kaybettiği maden faciası aslında fazla söze gerek bırakmamaktadır. Ülkemizde madenlere neşter vurulması devamlı ertelenmiş, ilkel çalışma şartlarına ısrarla göz yumulmuştur, ölümlü kazalara âdeta davetiye çıkarılmıştır. Sayın Çalışma Bakanı, 11 Kasım 2014 günü, Plan ve Bütçe Komisyonunda, madenlerin yapısal sorunları olduğunu, bu sorunların ciddi problemler oluşturduğunu, 1960 model ocakların 2014’te yürüyemeyeceğini, bu anlayışla denetimin çare olamayacağını, bu noktadan, bu anlayıştan çıkmamız gerektiğini söylüyor. Aslında Sayın Bakan doğru söylüyor, bu sözleriyle, on iki yıldır iktidarda oldukları hâlde görevlerini yapmadıklarını, maden işçilerini göz göre göre ölüme gönderdiklerini itiraf ediyor. Biliyorsunuz, 2010 yılında Zonguldak’ta 30 madencimizin can verdiği kaza sonrası, dönemin AKP’li Çalışma Bakanı “Güzel öldüler. O konuda ben, acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim.” demişti.

Soma faciasıyla ilgili olarak da dönemin Başbakanı maden kazalarının işin fıtratında olduğunu, literatüre uygun olduğunu söyleyerek 1800’lü yıllarda çeşitli ülkelerde yaşanan kazaları örnek göstermişti; işte, zihniyet bu, anlayış bu.

Ülkemizde kiminin fıtratında kömür ocağında ölmek, kiminin ise kaçak saraylarda, sırça köşklerde yaşamak vardır. Kimi aldığı rüşvetleri havuzlara, kasalara, villalara doldurur; kimi aldığı 891 lira ücretle köle gibi çalışır. Kimi 11 liralık yırtık lastik ayakkabı giyer; kimi ayakkabı kutularında, çikolata kutularında milyon dolarları istifler. Kimi parasızlıktan dişlerini yaptıramaz, kimi koluna 700 milyar liralık saat takar. Kimi alnındaki karayla saltanat sürer, kimi de alnının akıyla kömür madeninde çalışırken hayatını kaybeder. Rüşvet almak, hırsızlık ve yolsuzluk yapmak da literatüre uygundur; işte, AKP’nin yeni Türkiyesi’nin görünümü böyle.

Değerli milletvekilleri, bakınız, Ermenek maden faciası konusunda Vatan gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik’e konuşan Sayın Faruk Çelik diyor ki: “Açıkça söylüyorum…”

MUSA ÇAM (İzmir) – Sayın Başkan, ne oluyor, ne oluyor orada? Konuşmacı burada konuşuyor, Sayın Bakanlar tebrikleri kabul ediyor orada. Ne oluyor?

MUSTAFA KALAYCI (Devamla) - “Açıkça söylüyorum, kim alınıyorsa, sözlerim kime gidiyorsa gitsin. İçim yanıyor benim. Gerçekleri konuşamayacak mıyız? Benim gördüğüm, bu madene ruhsat verilmemeliydi. Madene Sayın Başbakanla indik; ondan sonra, 3 bakan indik. Çıkarken hepimizin ceketleri sırılsıklam oldu. Düşünün içerideki durumu. Yüzde 35 eğimli 350-400 metre aşağıya iniyor işçi; raylı sistem yok, asansör yok, yaya olarak... ‘Geri çıkmamız 45 dakika alıyor.’ diyor işçiler. Biz 200 metre indik, çıkıncaya kadar hiçbirimizde takat kalmadı. Bu işçi nasıl çalışacak?”

“Tüm bu anlattıklarınız, en yetkili ağızdan gelen bir acı itiraf değil mi?” sorusuna da Sayın Bakan “İtiraf tabii ki. Bakın, ben İstanbul’daki asansör olayında da söyledim bunu. Acı gerçekler var. İmar rantı yok mu bu memlekette? Ben bunları söyleyince bazıları tepki gösteriyor ama kimse kusura bakmasın, sözlerim nereye giderse gitsin.” diyor. Esasen Sayın Bakanın bu itiraflarından sonra savcılarımızın harekete geçmesi gerekir. Bu acı gerçekler nedir, ruhsat ve izin verenler kim, imar rantçıları kim, bu işlerin ucu kime dayanıyor, ortaya çıkarılmalı ve hesap sorulmalıdır. Çalışma Bakanı kazaların üretim zorlamasından, maliyet zorlamasından, imar zorlamasından, kazanma hırsından olduğunu söylüyor.

Evet, iktidara nüfuz etmiş çıkar ittifakı madenlere sadece para kaynağı olarak bakmış, işçi güvenliğini, işçi sağlığını, insan haysiyetine yaraşır çalışma ortamlarını hep göz ardı etmiştir. AKP Hükûmeti, uyarılara kulak tıkamış, sırf yandaşları kollayabilmek, madenleri eşe dosta peşkeş çekebilmek için yeni yeni kılıflar bulmuştur. Maden ocaklarıyla ilgili izinlerin 2012 yılından itibaren Başbakanlık tarafından dağıtılması buna dair verilebilecek en somut örnektir.

Ülkemizde facialar yaşanıyor, ölen ölüyor, geride gözü yaşlı anne ve babalar, dul ve yetimler kalıyor. Başbakan ve bakanlar hakikaten bakıyor; her seferinde, kazadan sonra gidip bakıyorlar. Elin memleketinde bir süpermarketin çatısı çöküyor, bir feribot kazası oluyor, bir tren kazası oluyor, bakanları, başbakanları kendilerini sorumlu hissedip hemen istifa ediyor. Bizdeki pişkinliğe bakın, hep bir suçlu arıyorlar; işverene, müfettişe, mühendise hatta ölen işçilere sorumluluk yüklüyorlar.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının açıklamalarına bakar mısınız? "Yapısal sorunlar var. Bu madene ruhsat verilmemeliydi. Acı gerçekler var. Bu memlekette imar rantı var. Sözlerim nereye gidiyorsa gitsin. İçim yanıyor. Bu işçi nasıl çalışacak?” diyor.

Sayın Bakan, bu dürüstçe itiraflardan sonra size dürüstçe istifa yakışır. Hiç olmazsa kendi vicdani sorumluluğunuzdan dolayı istifa edin. Madem artık yapacak bir şeyiniz yok, hâlâ niye o koltuğu işgal ediyorsunuz? Sayın Bakan, geceleri nasıl rahat yatıp uyuyabiliyorsunuz? Her şey para ve makam değildir.

Değerli milletvekilleri, Çalışma Bakanı Sayın Faruk Çelik 11 Eylül günü yaptığı açıklamada iş kazalarında son dönemde gözlenen artışın üretim ve maliyet zorlamasıyla bağlantısı bulunduğuna dikkati çekerek ''Siz işi daha ucuza yaptırmak için taşeronluk sistemini acımasız bir şekilde kullanarak, insanları adeta köleleştirerek bir uygulama içerisine girerseniz bu anlayış ister istemez güvenliği ikinci derecede bırakmaktadır.'' demiş, Plan ve Bütçe Komisyonunda da benzer açıklamalar yapmış.

Arkadaş, siz on iki yıldır iktidar değil misiniz, siz on iki yıldır Bakan değil misiniz? Sanki bir başkası bu ülkeyi yönetiyor, sanki Uganda’nın çalışma bakanı konuşuyor. Sayın Bakan, siz neler söylediğinizin farkında mısınız? Sahiden siz ne Bakanısınız, “kölelik ve sömürü düzeni” bakanı mı? Ülkemizde taşeronlaşmanın kontrolsüz bir şekilde çığ gibi büyümesi iktidarınızın bilinçli bir şekilde uyguladığı politikaların bir sonucu değil midir? İktidar olarak siz bu sömürüye, bu soyguna açıkça çanak tutup desteklemiyor musunuz?

Doğrudur, taşeron uygulamasıyla kâr için insan hayatı hiçe sayılmaktadır; doğrudur, taşeron şirketler kâr etmenin yolunu işçilerin yaşamını tehlikeye atmakta bulmaktadır. Ama geçtiğimiz aylarda çıkardığınız torba yasa da göstermiştir ki taşeron işçi çalıştırma düzeninden vazgeçilmemiş, tersine bu sistem kalıcılaştırılmıştır. Taşeron sistemi var olduğu sürece işçilere yasalarla verilen haklar kâğıt üzerinde kalmaktadır ve kalacaktır çünkü bu kölelik sisteminin varlık nedeni işçi haklarını hile yoluyla ortadan kaldırmaktır.

Bakınız, HAK-İŞ’in yapmış olduğu araştırma neden taşeronlaşma olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu araştırmada işçilerin yüzde 23’ü yandaşlara para, kaynak aktarmak, yüzde 51’i ucuz işçilik, yüzde 16’sı da sendikal ve sosyal haklardan mahrum bir işçilik yaratmak için taşeronluğun tercih edildiğini söylemiştir. Bu sömürü düzeni artık sona ermelidir. Taşeron işçilerin sorunları artık çözüme kavuşturulmalı, çalışma şartları ve ücretleri iyileştirilmelidir.

Çalışma Bakanı “Maalesef, daha fazla kazanma hırsı, vicdanları âdeta kömürden daha kara bir hâle getirmiştir.” diyor. Aslında, kara vicdanlı olan AKP zihniyetinin ta kendisidir. Taşeron işçilerini sömüren, süründüren ve haklarını gasbeden AKP Hükûmeti değil midir?

Sayın Bakan, siz mahkeme kararlarını bile takmıyorsunuz. Mahkemeler, Karayollarında çalışan taşeron işçilerinin işe girdikleri tarihten itibaren Karayollarının asli işçisi olduğu hükmüne varmıştır, Yargıtay bu kararı onamıştır. Hâlen 9 bin civarındaki Karayolları işçisi açtığı davayı kazanmıştır. Yine, başta belediyelerde olmak üzere, başka kamu kurumlarında çalışan taşeron işçilerden de dava kazananlar vardır. Sayın Bakan, taşeron işçilerin analarının ak sütü gibi helal olan haklarını niye vermiyorsunuz, dört yıldır neyi bekliyorsunuz, yargı kararlarını niye çiğniyorsunuz?

Milliyetçi Hareket Partisinin kamuda çalıştırılan taşeron işçilere kadro verilmesini öngören kanun teklifi, maalesef, iki yıldır Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alınmamaktadır. Gelin, taşeron işçilerin haklarını teslim edecek düzenlemeyi bugün hep birlikte yapalım. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz bu çağrıyı sürekli yapıyoruz. Hadi buyurun, hodri meydan!

Değerli milletvekilleri, 31 Ekim 2014 günü Akşehir’den Gelendost’a elma toplamaya giden tarım işçilerinin balık istifi bindirildiği midibüsün Yalvaç civarında devrilmesi sonucu yaşanan feci kazada 18 kişi ölmüş, çoğu ağır olmak üzere 28 kişi yaralanmıştır. Sayın Çalışma Bakanı, Meclis zabıtlarına giren sözlerinde “24 kişilik yere 46 kişi oturtan zihniyetle mücadele gerekiyor. Bunun başına bekçi dikemezsiniz.” diye kendilerini savunabilmiştir.

Sayın Bakan, affedersiniz, bu mücadeleyi kim yapacak? Sizler bostan korkuluğu musunuz? Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir savunma olamaz ve kabul edilemez. Önlem alması gerekenlerin çıkıp sanki kendileri sorumlu makamda değilmiş gibi konuşması, tam bir aldatmaca ve hesap vermekten kaçmaktır.

Sayın Bakan, 2010 yılında çıkardığınız yönetmelikle, belgesi olmayan kimselerin aracılık yapamayacağını ve aracıların işçilerden ücret alamayacağını düzenlediniz. Ama, uygulamada buna uyulmadığı, bu konuda gerek Türkiye İş Kurumu gerekse mahallî mülki idare amirliklerince yeterli ve etkin bir denetim yapılmadığı ortadadır.

Yine, 2010 yılında Başbakanlık bir genelge yayımladı, Çalışma Bakanlığı olarak strateji ve eylem planını açıkladınız. Ancak, uygulamada genelge ve eylem planında belirtilen tedbirlerin hayata geçirilmediği, öngörülen hedeflere ulaşmada bir mesafe katedilmediği, verilen görevlerin yerine getirilmediği görülmektedir.

Sayın Bakan, yönetmeliğe rağmen, işçilerimizin hiçbir belgesi olmayan çavuş ve dayıbaşlarının insafına niye terkedildiğinin, niye etkin denetim yapılmadığının, öngörülen tedbirleri ve eylemleri niye hayata geçirmediklerinin hesabını vermek zorundadır. Bize göre, yasal düzenleme yapmak, eylem planları hazırlamak önemlidir ama önce bunları sahada tatbik etmek ve her yönüyle uygulanmasını denetlemek daha önemlidir.

Çalışma Bakanı, yine, Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı açıklamada “Yaşadığımız bu acılar, sorunun mevzuattan ziyade, farkındalık eksikliğinden, insan hayatını hiçe sayan kâr hırsından ve iş sağlığı, güvenliği tedbirlerini gereksiz bir maliyet olarak gören zihniyetten kaynaklandığını bize göstermektedir.” diyor. Evet, ekmeğini kazanmak için yerin yüzlerce metre altına inen işçilerimize zulüm ve kâbus gibi şartlar reva görülmüştür. Bugünkü çağda, ülkemizdeki çalışma ortamlarına hiçbir vatandaşımız layık değildir. Kaza ve kayıplar artık tahammül eşiklerini çoktan aşmıştır.

Çalışma Bakanı, Soma ve Ermenek faciaları konusunda “Madenlerde meydana gelen kazaların ikisinde de daha önceki imalatlarda meydana gelen gaz çöküntüsü ve daha önceki imalatlarda meydana gelen su deşarjıyla ilgili olduğunu, öyle tahmin ediyorum, hepiniz biliyorsunuz.” diyor. Enerji Bakanı “Eski ocağın 6-7 metre yanına yaklaşmışlar, bu çok açık bir hata.” diyor. yine, Çalışma Bakanı “5-6 metre o galerinin altındaki topuk alınınca yukarıdan 10 bin metreküp civarında bir suyun göçmesi gerçekleşmiş bulunuyor.” diyor.

Değerli arkadaşlar, bırakın 5-6 metre yaklaşmayı bir avuç fazla kömür için öyle plansız kazılar yapılıyor ki farklı işletmelerin işçileri yerin altında birbirleriyle karşılaşıyor. Orada terk edilmiş içi suyla dolu ocakların varlığını bölgede herkes biliyor ama yetkili ve sorumlular ve sayın bakanlar yıllardır görmemiş ya da görmezden gelmiştir. Oradaki tablo bu, gerçek bu.

Facianın başsorumlusu olan Hükûmet, lafı dolaştırıyor, sorumluluğu üzerine almıyor, hiç oralı olmuyor. Bakanlar ona buna suç yüklüyor, başkalarını şikâyet ediyor, dert yanıyor. O madene ruhsatı veren kim? İşletme iznini veren kim? İçi su dolu ocağın yanında imalat yapılmasına izin veren kim? İmalat haritasını işlemeyen kim, onaylayan kim? 25 metrelik sondajın yapılmadığını görmeyen kim? Madeni denetlemesi gereken kim? Denetlemeyen kim? “Kim?” sorusu hep var ama kim ortada yok.

Sayın Başbakan neticede Hükûmetin başı olup, başsorumlu kendisidir, Cilalı lafları bıraksın da hesap versin. Lafa gelince “Fırat’ın kenarındaki kuzudan sorumluyuz.” diyenler öncelikle Ermenek’teki ana kuzularının hesabını bir versin.

Çalışma Bakanı kendisine atfedilen “Bu acı çekilecek gibi değil. Artık, bir çözüm bulmalıyız. Ocağı kapatacağımız zaman işveren 50 kişiyi devreye sokuyor.” sözlere dair, 50 kişinin devreye girdiğini doğrulamış ama bunların işçiler, esnaf ve siyasiler olduğunu söylemiştir. Çok inandırıcı değil mi! Yorumlamaya bile gerek yok.

Çalışma Bakanı ve Enerji Bakanı sorunun çözümünü de bulmuşlar. Bu maden ocakları kapatılmalı. Yani diyorlar ki: “Şu madenler olmasa bakanlıkları ne güzel idare ederiz.” Ocakları kapatmak çözüm değildir. Ocakları kapatırsanız, işçimizi, esnafımızı, tüm bölgeyi tamamen cezalandırırsınız. Yapılması gereken, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı için gerekli tedbirler alınarak bu ocakların çalışmasını sağlamak olmalıdır. Millî ekonomimiz için bu gereklidir, bölge ekonomisi için bu elzemdir. Sayın Bakanların görevi de budur.

Sayın Başbakan Soma’daki madenciler için verilen hakların Ermenek için de verileceğini bir hafta önceki grup toplantısında açıklamıştır. Hani nerede? Bu yasal düzenleme ne zaman yapılacak? Yarın bütçe görüşmeleri başlıyor. Dolayısıyla en erken gelecek yıl 6 Ocakta çıkarılacak. Bu düzenlemeyi neden geciktirdiğinizin hesabını veremezsiniz. Ermenek’teki insanımız elbette bunun hesabını sizlere soracak.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kalaycı.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Zozani.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Sayın Başkan, müsaadenizle bir hususu gündeme getireceğim.

Hakkında gensoru verilen bakanın, Bakanlar Kurulundan ayrı oturtulmasının bu Mecliste bir esprisi vardır. Eğer ki ayrı oturtulmayacaksa Bakanlar Kurulundan ayrı bir yere, Komisyon sırasına alınmazdı. Sayın Kurtulmuş’un öz geçmişine de baktım, dedim: Hukukçu mudur acaba Sayın Bakanı savunmak için mi yanına oturmuş?” Kendisi bir işletmeci ve en son bir üniversitede ekonomi ve siyasal iletişim dersleri veriyor. Bir hukukçu yanı da yok. Dolayısıyla, hakkında gensoru verilmiş bir bakanın Bakanlar Kurulundan, kabineden ayrı oturtulmasının bir esprisi vardır. Bu Meclisin de bir teamülü vardır. Yalnız oturması gerekiyor gensoru işlemi bitene kadar.

Saygılar sunuyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Öyle bir zorunluluk yok.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Zozani.

Yani İç Tüzük’te aykırı bir hüküm yok tabii Sayın Zozani, ama kendi tercihleri…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Ama teamüllerde yok Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teamüllerde yok ama Sayın Kurtulmuş herhâlde teamüllere o kadar dikkat edemedi.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Dikkatinize sunmak istedim Sayın Başkan.

BAŞKAN - İç Tüzük yasağına da…

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Daha seçilemediği için Sayın Başkan.

BAŞKAN – Evet.

Şimdi, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik hakkında verdiğimiz gensoru üzerine grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu gensoru, Soma ve Ermenek’te yaşanan işçi katliamları, Türkiye’de inşaat, maden ve tarım alanı başta olmak üzere artık katliama dönüşen işçi ölümleri ve iş kazaları nedeniyle, Hükûmet adına çalışmaları yürüten Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının, işçi sınıfı başta olmak üzere, tüm Türkiye halklarına karşı hesap vermesi için verilmiştir. Bugün burada, kişi değil, kişi şahsında AKP iktidarının on iki yıllık neoliberal politikalarının aslında işçiye, emekçiye neyi reva gördüğü, halklarımıza neyi reva gördüğü tartışılmaktadır; bunun eleştirisi ve teşhiri yapılacaktır.

Bu gensoru, her zaman olduğu gibi -ki AKP sıralarında da görüyorsunuz çok fazla kimse yok- AKP’nin oylarıyla reddedilecektir ama bu durum, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve iktidarınızı aklamayacak, aksine her el kaldıran milletvekili de onun işlediği suça ortak olmuş olacaktır. Ve bizler, sizlerin bu suça coşkuyla iştirak edişinizi, işçi sınıfına, emekçilere, tüm halklarımıza bir kez daha aslında göstermiş olacağız; AKP’nin halklara reva gördüğü sömürü düzenini, işçilere, emekçilere reva gördüğü esnek, kuralsız ve örgütsüz çalışma koşullarının insanların yaşam hakkını nasıl ihlal ettiğini bu kürsüde bir kez daha ifade etmiş olacağız.

Sayın milletvekilleri, yarın bütçe görüşmeleri başlayacak. Biz, grup olarak, aslında, AKP Hükûmetinin neoliberal politikalarının yaklaşımlarını geniş olarak değerlendireceğiz, ifade edeceğiz. Ama bu yıl da, geçen yıl olduğu gibi, bizim muhalefet şerhimizin burada basılıp dağıtılan kitapçıkta yer alıp almaması bir tartışma konusu hâline gelmiştir. Mesele, burada o kitapçıkta yer alan muhalefet şerhimizde geçen 5-6 “Kürdistan” kelimesi değildir; aslında, AKP Hükûmeti, grubumuzun yürüttüğü muhalefet karşısında çaresiz kaldığı için bunu gerekçe göstererek bizim muhalefet şerhimizi engellemek istemiştir. Partimiz bugüne kadar işçiden, emekçiden, ezilenlerden, ekoloji mücadelesi yürütenlerden, kadın özgürlüğünden yana tavır almıştır. AKP Hükûmetinin yapmak istediği tam da bu muhalefetimizi görünmez kılmaktır. AKP’nin “Yeni Türkiye” dediği şeyin aslında nasıl bir Türkiye olduğu, Türkiye’yi ölümler ülkesine çevirdiği hâline karşı, bizim yeni yaşam ilkemiz, yeni yaşam çağrımızın yaşama, toplumu gülmeye sevk ettiği yaklaşımı ortadadır. Yani, AKP zannediyor ki bizim bu muhalefet şerhimiz burada yer almazsa kendileri bu eleştiriden kurtulmuş olacaktır. Bu konuda hiç şüpheniz olmasın ki biz bulunmuş olduğumuz her alanda bunu ifade edeceğiz. AKP’nin zulüm düzenini teşhir etmek ve ona karşı mücadele yürütmek, bizim halklara karşı sorumluluğumuzun bir gereğidir.

Bir Kürt atasözünde olduğu gibi, kuzuyla ağlayıp kurtla yiyen AKP’nin artık bu ikiyüzlü düzeni sürdürmesinin koşulları kalmamıştır. Birlikte ağladıkları, aslında AKP’nin kendileri için ağlamadığını, yaşananlar nedeniyle kendi çıkarları zedelendiği için ağladıklarını ve ilk fırsatta, yaşanan acıları, dökülen gözyaşlarını ranta çevirmek istediklerini artık görmektedir. Halka ölümü, zulmü, açlığı reva görenlerin kendileri için saltanat sürecekleri saraylar yaptıkları görülmektedir. Unutmayınız ki saraylar, saltanatlar da sizi adaletsizliğinizden koruyamaz. Adnan Yücel’in dediği gibi “Saraylar saltanatlar da çöker./Kan susar bir gün, zulüm biter./ Menekşeler de açılır üstümüzde, leylaklar güler./Bugünlerden geriye bir yarına gidenler kalır, bir de yarın adına direnenler...”

Sayın milletvekilleri, kapitalist modernitenin krizi bütün dünyada kendisini göstermektedir. Bugün burada eleştiri konusu olan neoliberal politikalar sadece AKP’nin ya da Türkiye'nin meselesi değildir, bunun farkındayız çünkü iktidar her defasında “Sadece bizde yaşanmıyor, bütün dünyada bu politikalar var.” diyor. Bugün dünyanın tüm kapitalist güçleri kâr, daha fazla kâr için esnek ve kuralsız ve örgütsüz çalışmayı bir kural hâline getirmiştir. Bunun Türkiye’deki temsilcisi AKP iktidarıdır. Biz bu düzenin değişmesi için mücadele edenler olarak kendi ülkemizdeki bu sistemin temsilcisine itirazımızı her düzeyde ifade edeceğiz ve bu düzenin temsilcilerine karşı mücadelemizi yükselteceğiz. Biz gerçekten adil, demokratik, barışçıl, emekçinin, halkların özgürce yaşayabileceği, eşit yurttaşlık temelinde, gerçekten demokratik bir Türkiye için mücadelemizi yükselteceğiz.

Türkiye’de son bir yılda yaşanan iş kazaları ve işçi cinayetleri de AKP’nin aslında bu neoliberal politikalarının Türkiye temsilcisi olarak nasıl bir siyaset güttüğünün sonuçlarını ifade etmek açısından çarpıcıdır.

Sevgili arkadaşlar, AKP iktidarı 2002’den beri iktidardadır ve iktidarından bugüne en az 14.700 işçi yaşamını yitirmiştir. 2014 yılına baktığımızda, Kasım ayı dâhil 1.723 işçi katledilmiştir. Artık buna “iş kazası” demek mümkün değildir.

Bu son dönemlerde, iki dönemde, Sayın Faruk Çelik Bakandır ve aslında kendi döneminde yaşanan bütün işçi katliamlarından bire bir sorumludur sevgili arkadaşlar. İşçi katliamları Türkiye’de çalışma yaşamının en yakıcı sorunu olarak devam ediyor. Şimdi, madencilik sektöründe çalışan 100 bin işçiden işçi başına ölümlü iş kazası Avrupa Birliği ülkelerinde 11 iken -Avrupa Birliği ülkelerinin de bu neoliberal politikaların temsilcisi olduğunu düşündüğünüzde sevgili arkadaşlar- Türkiye için bu rakam 117’dir. Yani, aslında, AKP Hükûmetinin birlikte hareket ettiği örgütlerin bile çok gerisinde, ülkelerin çok gerisinde olduğu ortada.

Sadece madencilik sektörü değil, en örgütsüz olan inşaat sektörü de böyle. AKP, aynı zamanda bir inşaat partisine dönüşmüştür; “kentsel dönüşüm” adı altında Türkiye’nin bütün yaşam alanlarını kentsel dönüşüme açmış, burada milyonlarca işçi çalışmaktadır ama bu çalışan işçilerin güvenliğini bile almamaktadır. En çok iş kazaları inşaat sektöründedir sevgili arkadaşlar. TÜİK vergilerine göre 2 milyona yakın işçinin çalıştığı bu sektörde 1 milyon 655 bin kayıtlı işçi vardır. Aslında inşaat sektöründe milyonlarca kayıt dışı işçi var.

Biraz önce burada da ifade edildi, taşeronlaşma, esnek çalışma ciddi anlamda işçilerin örgütlenmesi önünde engeldir. AKP Hükûmetinin, son dönemlerde, Avrupa Birliği sürecinde, özellikle örgütlenme konusunda yaptığı yasalar nedeniyle bazı örgütlenmeler yapılmış gibi görünse de kendisine yandaş olan sendikaların örgütlenmesi konusunda mücadele ediyor. Ama gerçekten işçinin, emekçinin, sınıfın çıkarlarını savunanlar karşısında da AKP onlara her türlü baskı, zor politikalarını dayatıyor.

Şimdi, özellikle toplumsal muhalefetin sokağa çıkmasına, sokakta muhalefete karşı iç güvenlik yasasıyla da AKP tüm işçileri, emekçileri sokaktan çekmekte, kendi istedikleri gibi sadece kendi örgütlü oldukları kamu emekçilerinin, işçilerinin sözlerini dikkate almaktadır.

Sevgili arkadaşlar, bu işçilerden, 1 milyon 655 bin kayıtlı işçiden sadece 40 bini sendikalıdır. Bu hiç dikkatinizi çekiyor mu? Örgütlü toplum aslında demokrasinin inşasında temel bir roldür ama Türkiye’de sadece 40 bin sendikalı var. Ancak sendikalı işçiler de kamu sektöründe çünkü özel sektörde çalışan işçiler örgütlendiğinde ne yazık ki iktidarın baskısı nedeniyle ya da patronun keyfî uygulamaları nedeniyle, sendikalı olduğunda performans düşüklüğü denilerek işten çıkartıldığı için gidip bir sendikaya üye olamamaktadır. Dolayısıyla, aslında AKP Hükûmetinin toplumu örgütsüz bırakma politikası iş kazalarını, işçi cinayetlerini de her geçen gün artırmaktadır. İnşaat sektöründe sendika örgütlenme, sevgili arkadaşlar, binde 1 bile değil. Gerçekten işçiler örgütlenip mücadele ettiğinde aslında hem bir farkındalık yaratılıyor hem de bu kuralsız çalışmaya, esnek çalışmaya, taşeron çalışmaya karşı itiraz yükseliyor.

Sevgili arkadaşlar, diğer temel konulardan biri, bu ülkede çocuk işçiliği. Çocuk işçiliği dünyada azalırken Türkiye’de her geçen gün artmaktadır. AKP Hükûmetinin diğer alanlarda uyguladığı politikalar, 4+4+4 politikası, yine, gerçekten tarım sektöründe kadınların ve çocukların çok fazla çalıştırılması, bunların şeye yansımaması, kayıtlı olmaması çocuk işçiliğini giderek artırmaktadır ve çocuk sömürüsünde Çin’den sonra Türkiye neredeyse temel bir ülke hâline gelmiştir. 2006 yılından bugüne çocuk işçiliğinin en kötü biçimi, en yaygın olanı ücretsiz aile işçisi çocuklar. Ki bunların çoğu tarım alanında çalışıyor ya da evde veya esnek çalışma diye ifade ettiğimiz alanlarda çalışıyor. Bunların toplam çocuk işçiler içindeki oranı yüzde 41 iken bu yüzde 46’ya yani 2006’da yüzde 41 iken 46’ya çıktı, sayısı da 362 binden 413 bine çıktı ve bu, her geçen gün artıyor.

Yine, sevgili arkadaşlar, işsizlik ve işsizlik sorunları da giderek artmıştır Faruk Çelik döneminde; iki dönemdir -ifade ettik- kendisi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanıdır. İşsizlik Fonu toplandı, bu İşsizlik Fonu hiçbir zaman gerçekten amacına uygun kullanılmadı. Şimdi, Türkiye’deki işsizlik oranları yüzde 10,1 olmuştur yani 2 rakamlı hâle gelmiştir ki gerçek rakam aslında çok daha fazladır. Resmî işsizlik rakamları gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Birçok insan aslında ya kendi alanında çalışamadığı için ya da gerçekten iş bulamadığı için, örneğin birçok öğretmenin ya da üniversite mezununun atamaları yapılmadığı için hâlâ işsiz durmaktadır.

Sevgili arkadaşlar, Türkiye’de gerçek anlamda işsiz sayısı 6 milyonu aşmış demektir. Bu, aslında, çok ciddi bir sorundur ve toplumsal bir sorun hâline gelmiştir. İşsizler artık Türkiye'nin çok daha büyük bir kesimini oluşturmaktadır.

İşsizlik ve güvencesizlik girdabında kadının durumunu anlatmaya gerek bile yok. Aslında, kadınlar hem istihdam alanında yeterince yer almıyorlar hem de çalışma yaşamında çok ciddi sorunlarla karşılaşıyorlar. Kadınların sadece yüzde 18,7’si kendisi için gelir getiren ekonomik bir faaliyette çalışıyor. Geniş tanımı, işsizlik erkekler için azalırken kadınlar açısından bu giderek artıyor. TÜİK verilerine göre yeni işsizlerin yüzde 90’ını kadınlar oluşturuyor.

Sevgili arkadaşlar, Türkiye’deki çalışma yaşamında -yaşanan sorunların başında- güvencesiz çalışma ve örgütlenme sorunları yaşanıyor. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, aslında işçilerin birçoğu kendisinin örgütlü bir sendikada, dernekte, kurumda yer alması hâlinde kendisine yönelik bir işsizlik tehdidi, işten çıkarılacağı tehdidiyle karşı karşıya kaldığı ortada. Türkiye’de kayıtlı işçi sayısı 11,6 milyon iken sendikalı işçi sayısı 1,96 milyon. OECD ülkelerinde, Türkiye'nin bu oranları diğer ülkelere göre çok düşük. Sendikalaşma oranı da, dediğimiz gibi, yüzde 9,45. Ancak kayıtlı işçiler üzerinden değil, tüm işçiler üzerinden OECD’nin yaptığı hesaba göre sendikalaşma oranı çok daha fazla düşük sevgili arkadaşlar.

Sendikalaşmadaki üye oranı, son dönemlerde MEMUR-SEN’de bir artış var. KESK gibi emekçilerden yana tavır koyan sendikalara yönelik sürekli bir baskı var. DİSK’e, KESK’e yönelik sürekli bir baskıyla karşı karşıya olunduğu ortada.

Kendi içimizde baktığımızda, uluslararası verilere de baktığımızda, Türkiye’de aslında iş-yaşam dengesi söz konusu olduğunda Türkiye, yine bu Bölgesel Selamet Raporu’na göre OECD ülkelerinin en son sırasında yer alıyor. Çalışma saatleri açısından da, sevgili arkadaşlar, burada çok ciddi sorun var. Türkiye'de ortalama çalışma saati 1.765. OECD ülkelerinde bu oran çok daha az. Bu OECD ülkelerinin en başında Danimarka geliyor, Danimarka’dakine kıyasla 309 saat daha fazla çalışıyor, Türkiye'deki işçiler uluslararası alanda çalışan işçilerden 309 saat daha fazla çalışıyor ve emeğinin karşılığını alamıyorlar sevgili arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar, gensoru vermemizin temel nedenleri bunlar. Daha çok sayabiliriz ama şunun da altını çizmek istiyoruz: Sadece, iktidar döneminde, işçi kıyımları değil -aslında, işçi ölümleri, Soma, Ermenek ve Isparta’da tarım işçilerinin ölümü değil- bu ülkede silikozis meslek hastalıkları nedeniyle ölenler var. Bunlar da AKP Hükûmeti döneminde çok ciddi bir rakam; 5-10 bin tekstil işçisinin bu nedenle silikozis hastalığına, meslek hastalığına yakalandığı verileri var. Daha önce bu Parlamentoda konuştuk, yasalar da çıkarttık ama çok ciddi anlamda bu sorunlar çözülmedi, hâlâ ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Tabii ki AKP'nin bütün bu politikalarına karşı direnenler de var, kimse AKP'nin bu baskı, zor politikasını kabul etmiyor. TEKEL işçilerinden tutalım, Hey Tekstil işçileri, Novamed işçileri, Kazova işçileri, Greif işçileri, aslında Türkiye'nin her yerinde –işte, Karayolları işçileri- insanlar, işçiler, emekçiler AKP'nin bu zor politikasına direndiler, hâlâ direnmeye devam ediyorlar. Yani AKP'nin bu politikasına sessiz kalan, bütün bunları onaylayan bir tavır yok tabii ki. Ama AKP, bütün bu itiraz edenlerin, direnenlerin karşısına da polisi çıkarıyor, askeri çıkarıyor. Kendi istediği düzeni, neoliberal düzeni hayata geçirmek için her türlü uygulamayı yapıyor.

Sevgili arkadaşlar, daha önce bu kürsüde çok defa söyledim: En çok yasa çıkaran hükûmet bu Hükûmet ve çıkarttığı bütün yasalar daha sonra yeniden çıkartılıyor. Çünkü çıkarttıkları yasaların hiçbirinin uygulanma şansı yok. Denetim yok, yapılan yasaların uygulanması konusunda çıkan sorunlar hiçbir zaman gerçekten giderilmiyor. O yüzden, AKP Hükûmeti bugün işçi cinayetlerinin, işçi katliamlarının temel sorumlusudur. O yüzden, bugün Faruk Çelik hakkında verdiğimiz bu gensorunun, aslında, AKP Hükûmetinin işçiye, emekçiye yönelik bu zor düzenine karşı -burada kendisi istifa edemiyor, bunu beceremedi ama- bu konunun en azından tartışmaya açılması, halka hesap vermesi açısından da önemli olduğunu düşünüyoruz.

Sayın Bakanla daha önce birkaç defa görüştük, bu kürsüden de ifade etmiştim, biraz önce sayın hatip de ifade etti; Sayın Bakan konuştuğunda aslından bir sosyalist gibi konuşuyor, işçiden, emekçiden yana konuşuyor. Kendisi taşeronlaşma sistemini eleştiriyor, kendisi bu sistemin aslında ölüm getirdiğini söylüyor, kendisi mevcut bu denetim sorununun olduğunu söylüyor, Türkiye’de bu dayıbaşı düzeninden tutalım dayılık yaklaşımına, “Adamın varsa çarkın döner.” yaklaşımına itiraz ediyor ama uygulamaya geldiğinde hiçbir şey yapmıyor sevgili arkadaşlar. O yüzden, bugün Ermenek ve Soma’da yaşananlar aslında “Bilerek geliyorum.” diyenler.

Şimdi, özellikle 13 Mayıs 2014’te yaşanan işçi katliamı ciddi bir katliamdır. 301 insan katledildi. Dolayısıyla, buradaki herkes aslında bu katliamın sorumlusudur. AKP iktidarı “Geliyorum.” diyen bu şeyi iptal etmemiştir, hâlâ madenlerde çok ciddi bir tehlike vardır. Yarın, Ermenek gibi başka bir yer olduğunda “Biz bunları tahmin ediyorduk.” diyebilir. Şimdi, bu konuda araştırma komisyonu kuruldu, rapor hazırlandı, rapor da aslında sadece teknik yönüyle ele alıyor. Bu, ciddi anlamda… Hani, bazı önemli tespitler de var ama bu kaza olmadan hem Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Makine Mühendisleri Odasının raporu var hem Devlet Denetleme Kurulunun raporu var sevgili arkadaşlar, buraya dair, Soma’ya dair. Yapılması gerekenler… Bu iktidar iki raporu da dikkate almadı. Sadece patronu korumak, sadece daha çok kâr elde etmek… Orada çıkan kömürler için kendine rant alanı açarken, insanların hayatını karartma pahasına sessiz kaldı. İnsanlar katledildiğinde de gidip orada, biraz önce söylediğim o “kuzuyla ağlamak, kurtla yemek” gibi şeyi yaptı, işçilere sözde üzülüyormuş gibi, sözde gerçekten onların hakkını savunuyormuş gibi, bakanlar orada nöbet tuttu. Biz buradan, bu Hükûmetin, işçilerin tabutunu taşımasını değil, işçilerin tabutunun başında ağlamasını değil, işçilerin ölmemesi için tedbir almasını istiyoruz. Siz tedbir almazsanız nasıl olacak bu? Siz her geçen gün aslında insanları ölüme mahkûm ediyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bütün bunları söyledikten sonra burada yapacağınız oylamayla biraz vicdanlarınıza seslenin. Burada sadece bir milletvekili değilsiniz. Türkiye’nin o çok sık söylenen kamu düzeninden burada herkes sorumludur, başta AKP iktidarı sorumludur. Kamu düzeni dediğiniz şey nedir? Toplumun refah içerisinde yaşamasıdır, toplumun mutlu yaşamasıdır. İşçinin, emekçinin hakkını almasıdır. İşçiyi, taşeronlaşmaya, esnek çalışmaya, ucuz iş gücüne yani bir parça ekmek için ölüme mahkûm etmek değildir. Onların mutluluğunu her türlü… Sonuçta siz kâr istiyorsunuz. Çalıştırdığınız insanların her türlü hakkını güvence altına almak zorundasınız. Bırakalım, siz yaşam hakkını ihlal ediyorsunuz.

Yine, diyelim ki toplumsal muhalefet konusunda, kadınlar konusunda, Kürt sorunu konusunda, demokratikleşme konusunda “kamu düzeni” dediğiniz şey, gerçekten eşit, demokratik bir hukuk kurmaktır. Siz bunu yapmıyorsunuz. Kendi iktidarınız için bütün düzenleri çıkarıyorsunuz, kendinizi korumak için her gün yasalara müdahale ediyorsunuz, bu Parlamentoyu gece gündüz çalıştırıyorsunuz ama bir işçinin hakkı için burada hiçbir çaba içerisinde olmuyorsunuz ama çıkarken de sokağa “Biz işçiden yanayız, emekçiden yanayız, istihdam alanı yaratmak istiyoruz. Bu muhalefet izin vermiyor…” Bunların hepsi yalandır. Biz işsizlerin iş bulmasını, işçilerin daha iyi koşulda çalışmasını, ölmemesini istiyoruz. İnşaatlarda, madende, tarım alanında, hiçbir yerde işçiler ölmesin, insanca yaşasın istiyoruz. O yüzdendir bu mücadelemiz. Bugün bu gensoruyu verme nedenimiz de bu. Bu sorumluluğu bir kez daha yerine getiriyoruz ve AKP Hükûmetinin derhâl bu işçi ölümlerini ortadan kaldırması için bir hesap vermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bugün Faruk Çelik şahsında verdiğimiz gensorunun anlamı budur. Eğer siz hesap vermezseniz, yarın nasıl olacak? Bu konuda sorumluluğunuzu kabul etmezseniz, öz eleştiri yapmazsanız, bunun gereğini yerine getirmezseniz yarın tekrar ölümler olacaktır. Aslında AKP’nin bu suskunluğu ya da Çalışma Bakanının hâlâ görevde oluyor olması, aynı zamanda bu düzenin devam ettirileceği anlamına geliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Buradan bir kez daha ifade ediyoruz ki bu düzenin devam etmesine asla izin vermeyeceğiz.

Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tuncel.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Özgür Özel.

Buyurunuz Sayın Özel. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Halkların Demokratik Partisinin Sayın Bakan Faruk Çelik hakkında vermiş olduğu gensoru üzerinde grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum.

Maalesef, bugün tarih tekerrür ediyor. 22 Mayısta da bu kürsüdeydim ve 2 bakan hakkında Soma’dan sonra verilen bir gensoruda konuşmuştum. Tabii, işin kötü tarafı bunun tekerrür etmesi değil, o faciadan sonra bir kez daha bu kürsüye gelme sebebimizin bu kez de Ermenek’te 18 madencimizi kaybetmiş olmamız; sadece Ermenek’teki 18 madenci değil, o kazadan bugüne kadar, arada 50’den fazla, 54 tane madencimizi Türkiye’de madenlerde kaybetmiş olmamızdan dolayıdır.

Maalesef, basit bir sarmal, bir kısır döngü içerisindeyiz Meclis olarak. Soru önergeleri veriliyor, araştırma komisyonları önergeleri veriliyor, bakanlar hakkında gensorular veriliyor, oylamalar yapılıyor, “hayır” oyları veriliyor ve sonunda ölümler devam ediyor. 20 Ekimde Uyar Madencilikteki son büyük kazadan sonra, 23 Ekimde önergemizi verdik ama gündeme aldıramadık. 29 Nisanda Soma bölgesiyle ilgili bir komisyon kurulmasını önerdik, “hayır” oyları geldi iktidar partisinin çoğunluk oylarıyla, 13 Mayısta Soma’yı yaşadık. 22 Mayısta bakanlarla ilgili gensorumuzu verdik, iktidar partisi “hayır” oylarıyla bakanı korudu, maalesef Ermenek’i yaşadık. Sarmal devam ediyor. Sırada hangi tarih var bilmiyoruz ama hepimiz sırada neyin olduğunu biliyoruz. Maalesef, böyle giderse sırada yine ölüm var, yine acı var, yine gözyaşı var. Belki bir iki saat sonra, belki bir gün, bir hafta, bir ay sonra ama mutlaka, bu düzen böyle giderse madenci ölümleri, emekçi ölümleri sürecek.

Sayın Süleyman Çelebi burada. İş Güvenliği Kanunu çıkarılırken hep birlikte önce komisyonda, sonra alt komisyonda, tekrar komisyonda, sonra burada inanılmaz bir mücadele verdik. Sonra, konuşurken dedi ki: “Belki şu anda bir emekçi kardeşimiz hayatını kaybediyor olabilir.” O daha kürsüden inmeden önce, Meclisin şimdi üzerinde oturduğumuz ek hizmet binasının inşaatında bir emekçimiz hayatını kaybetmişti. Biz burada çoğunluk oylarınızla Bakanın aklanmasına ve göreve devam etmesine şahitlik edebiliriz ama şunu bilin, bu oylarınız madencilerin ve emekçilerin ölümünün sürmesine sebebiyet veriyor. Bu yüzden biraz daha dikkatli olmamız, biraz daha elimizi vicdanımıza koymamız gerekiyor.

Daha iki gün önce Osmaniye’de, hemen ardından Zonguldak’ta birer madenci kardeşimizi kaybettik. Osmaniye ve Zonguldak’ta kaybettik ama Sayın Taner Yıldız -birazdan onun da gensorusu görüşülecek- çıktığında sorsanız “Zonguldak’taki maden, maden değil; madenci de madenci değil.” diyecek. Nereden mi biliyoruz? Şırnak milletvekilimiz Plan ve Bütçe Komisyonunda Şırnak’taki ocakla ilgili sorular sorduğunda “O, madenci değil ki; o maden, kaçak bir maden ocağı.” demişti. Düşünebiliyor musunuz, terk edilmiş maden ocaklarının girişinin göçertilip göçertilmediğine bakmayan, orada kaçak faaliyet yapılıp yapılmadığını denetlemeyen, eski imalatlarda ne olduğunu izlemeyen, merak etmeyen -işte, gaz dolarsa Soma oluyor, su dolarsa Ermenek oluyor- buradaki sorumluluklarını yerine getirmeyen, eski imalatlarla ilgili projeleri maden haritalarına günü gününe işlemeyen MİGEM’in başındaki Bakan kaçak bir maden ocağı olduğunda orada ölenlere “madenci” diyemeyebiliyor. Bu inanılmaz bir şey.

Peki, Sayın Bakana sormak lazım -o, hadi demiyor ama- Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde birileri bir yerlerde kaçak ocaklarda çalışıyorsa, çıkrıkla aşağı iniyorsa ekmeğinin peşinde, oralarda can veriyorsa, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı bundan sorumlu değilse, onun ilgi alanında değilse, onun sorumluluk alanında değilse kimin ilgi alanındadır? Lütfen buna dikkat edelim.

Sayın Bakanın halef-selef ve selef-halef olduğu bir bakan arkadaşı var. Kendisi -Ömer Dinçer- bir facia olduğunda en son söylenecek sözü de değil, hiç söylenmeyecek sözü, gelir, pat diye söylerdi. “Güzel öldüler.” demişti madencilere. “Güzel öldüler, aileleri üzülmesin.” demişti. Sayın Bakan Allah için öyle değil. Bir facia olduğunda, bir acı yaşandığında, bir kaza yaşandığında Sayın Bakan söylenmeyecek sözü söylemiyor, söylenmesi gerekeni söylüyor, hani hepimizin yüreklerine su serpecek olanı söylüyor, ideal bir Çalışma Bakanı neyi demesi gerekirse onu söylüyor. Mesela “Taşeron uygulaması emeğin sömürüsüne dönüştü. Bu düzen artık sürdürülebilir değil. Kazayla ilgili tek bir karanlık nokta ve sorumlulardan hiçbir tanesi cezalandırılmadan kalmayacak.” diyor. 22 Mayısta, burada, gensoru görüşmesinde diyor ki: “Ben yapılan işleri söylüyorum arkadaşlar. Yapmayan varsa canı cehenneme! Onun da canına okumak hepimizin boynunun borcu.” Neredeyse alkışlayacağız. Devam ediyor -okumak istiyorum, çok manalı- diyor ki Sayın Bakan: “Bir diğer önemli konu. Bugün yine, işçilerimiz iki hususu gündeme getirdiler. Biri taşeron uygulaması. İnşallah, bu konuyu, yine, hep birlikte çözeceğiz. Bu yasama yılı kapanmadan, bu taşeron, sömürü anlayışını kapatacağız arkadaşlar. Bunun bitmesi gerekiyor, bunu belirtiyorum.” Bunları Çalışma Bakanı Faruk Çelik söylüyor ve olması gerekeni söylüyor.

Ama sonra acılar unutulmaya başlayınca, yaralar biraz kabuk tutmaya başlayınca, hepimizin şikâyet ettiği o toplumsal hafızamız birazcık bunları unutmaya başlayınca, maalesef, Sayın Bakan aslına rücu ediyor. Hepimizin bildiği iktidar politikalarını savunan ve uygulayan, taşerondan yana, sömürüden yana, sermayeden yana bir tavır içine giriyor. Ne zamana kadar? Ta ki bir dahaki faciaya kadar.

Ermenek oluyor. Sayın Bakan Ermenek’te o madenin üstünde samimi duygularla, buğulu gözlerle aşağıya bakıp diyor ki: “İnsan çıldıracak gibi oluyor. Bu madene ruhsat mı verilir? Açıkça söylüyorum, bunu manşet yapın. Bu yapı kaza üretir.” Devam ediyor, diyor ki: “Bir madeni kapatıyorsun, 50 kişi ricaya geliyor.” Bütün Türkiye bu vicdanlı sese, bu öz eleştiriye kulak veriyor. Sonra, Sayın Bakan Plan ve Bütçe Komisyonuna geliyor ve Plan ve Bütçe Komisyonunda ona bu 50 kişi sorulmaya başlayınca kızıyor, köpürüyor, şöyle söylüyor: “Onların hepsi AKP’li gibi bir imaj yarattılar; böyle bir şey yok!” Sayın Bakan, onların hepsinin AKP’li olmasıyla bir derdimiz yok. Onların içinde valinin olması, kaymakamın olması, Soma Araştırma Komisyonunun -kendi ifadesiyle- Başkanının olması veya diğer kişilerin olması, işçilerin olması daha kötü ya. Sadece “AKP’liler” deseydi, siyasi bir meseleye dönüştürürdük, orada bırakırdık ama sistemik bir sorun var. Çalışma Bakanı bu sistemik sorunu görüp çözmesi gereken makamdadır. Eğer bu sorun çözülmüyorsa ondan sonrasını bilemiyorum. Ama, herkese sormak lazım, iki olmazdan birini soracağım aslında yani en son söylenmeyecek sözü bile en baştan söyleyen Sayın Ömer Dinçer mi, yoksa kazadan sonra söylenmesi gerekenleri söyleyip sonra acılar unutulmaya başladığında bu sözleri bir yana bırakan Sayın Faruk Çelik mi? Biz ikisinden birisini tercih etmek zorunda olmamalıyız. Ama, maalesef sizin oylarınızla bu düzen böyle devam etmeye gidiyor. (CHP sıralarından alkışlar)

Peki, AKP Grubunun durumu farklı mı? Bir de ona bakalım kısaca. Kocaeli Milletvekilimiz Haydar Akar, bu ölümler, bu yer altındaki vahşet canına tak etmiş, geçen sene ocak ayında komisyona kanun teklifi vermiş yer altında taşeron uygulaması sonlandırılsın diye. Soma faciasından sonraki hafta İç Tüzük’ün 37’nci maddesi gereğince Meclise geldi. Normalde tamamını, komisyonda kırk beş gün içinde gündeme alınmadığı için reddediyorsunuz. O gün oradaydım, Mahmut Tanal’ın oturduğu yerde oturuyordum. Arkadan öne doğru inanılmaz bir baskı geldi AKP Grubundan ve dediler ki: “Ya, biz buna nasıl karşı çıkarız?” Grup başkan vekilleri arasında istişare ettiler ve o gün o öneriye AKP Grubu “evet” oyu verdi ve Haydar Akar’ın bu önerisi 591 sıra sayısını aldı. Sonra, Sayın Akif Hamzaçebi “AKP Grubu bu oyu vermişken bunu derhâl getirelim arkadaşlar.” dedi. Ertesi gün, bu sefer, önerimizde bunun gündeme alınmasına grubunuz “hayır” oyu verdi ama vicdanları “hayır” vermek istemeyen önemli sayıda milletvekiliniz dışarıya gittiği için, muhalefet daha kalabalıktı, Sayın Başkanın oylama sonucuna göre gündemde öne çekilmesi de kabul edildi. Yasalaşmaya bir şey kalmamıştı artık. Ne yaptınız, biliyor musunuz arkadaşlar? Çoğunluğunu kullanarak, bir hafta boyunca, 591 sıra sayısının görüşülmemesi için, Meclisi çalıştırma görevine sahip olan iktidar partisi içeride çoğunluk sağlamayıp karar yeter sayılarıyla Meclisi kapattıracak kadar bu işten geri durdular. Şimdi Sayın Bakana “Sen o gün öyle konuşuyorsun da bugün nasıl böyle konuşuyorsun?” demeye hepimizin hakkı var ama hiçbirinizin hakkı yok arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Peki, şimdi bir oylama yapacağız; bu oylamada “Evet.” diyenlerimiz, “Hayır.” diyenlerimiz olacak. 13 Mayıstaki Sayın Faruk Çelik’i mi, yaz ortasındaki Faruk Çelik’i mi oylayacağız? Ermenek’teki Faruk Çelik’i mi, Plan ve Bütçe Komisyonundaki Faruk Çelik’i mi oylayacağız? Peki, siz, Soma’dan sonra elleri “hayır”a kalkmayan, vicdanlarının sesini dinleyen AKP Grubu olarak mı oy vereceksiniz, yoksa o acılar unutulduktan sonra bu acımasız politikaları buradan geçirmekle yükümlü olan bir grup olarak mı oy vereceksiniz? Herkesi elini vicdanına koyarak oy vermeye davet ediyorum arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Unutulmasın, oylama ezilen ile ezen arasındadır. Unutulmasın, oylama sömüren ile sömürülen arasındadır. Unutulmasın, oylama vicdan ile vicdanı katılaşmışlar arasındadır. Emeğin en yüce değer olduğunu savunanlar ile “Sermayenin partisi, ülkesi, milleti, sınırı olmaz.” diyenler arasındadır. Burada herkesin kendi özgür iradesiyle davranacağını ümit ediyoruz.

Sayın Bakanın 3’üncü dönemi arkadaşlar. Makam arabasına altı ay daha binmese, o Bakanlık koltuğunu altı ay daha işgal etmese boyu ne uzar ne kısalır Sayın Çelik’in. Merak etmeyin, “hayır” oyu verdiğinizde oraya muhalefetten bir bakan oturmayacak, yine Recep Tayyip Erdoğan’ın takdir ettiği, Sayın Davutoğlu’nun teklif ettiği ve Recep Tayyip Erdoğan’ın onayladığı bir bakan oturacak buraya, sizin grubunuzdan olacak. Ama o bakan -eğer siz bu bakanın yapmadığını yerine getirirseniz- şunu bilecek, diyecek ki: “Bu sömürü düzenini bitirmeyle ilgili Parlamentonun ve özellikle benim grubumun benden bir talebi var.” O bakan diyecek ki: “Eski düzen gidersem, emek sömürüsüne engel olamazsam, işlevsiz denetimi sürdürürsem sonum da benim bir önceki bakan gibi olur.” Sizin oyunuzun böyle bir önemi var, yoksa iktidar falan el değiştirmez. Ama, gensoru en sonunda siyasi bir metin ve biraz önce teklif ettik bir başka tavır içinde olmanızı… Ama, birlikte davranmamız için çeşitli enstrümanlar var, onlardan bir tanesi Soma için kurduğumuz komisyondu. O komisyon, raporunu geçen hafta hazırladı ama komisyon raporları muhalefet şerhleriyle ayrılmaz bir bütündür ve o günlerde “Soma Komisyonu çok çalışmış, briket gibi bir rapor yazmış.” diyenlere karşı Cumhuriyet Halk Partisinin tuğla gibi bir muhalefet şerhi var arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar) O briket gibi rapora inanılmaz katkı verdik, hep birlikte çalıştık ama o rapor mütemmim cüzüyle, ayrılmaz parçasıyla muhalefet şerhlerini beklemeden Meclis tarihinde görülmemiş bir basın toplantısıyla kendini Başkanın ağzından tanıttı ama o 950 sayfalık raporun içinde bulamadıklarınız olacak.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – O briketin çimentosu da dağılacak.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Bugün teslim ettiğimiz bu rapor muhalefet şerhiyle birlikte basılacak ve odalarınıza ulaştığında bu 900 sayfalık briketin içinde bulamadığınız bazı şeyleri bunun içinde bulacaksınız. Bunun içinde bulacağınız, aslında kamuoyundaki en büyük sorunun cevabıdır. Sayın Alaboyun bu raporla ilgili açıklamayı yaptığında tüm basında, hatta uluslararası basında, hatta sosyal medyanın her tarafında şu soru çıktı, dediler ki: “Soma Komisyonu her şeyi araştırdı, her şeyi tespit etti, bir tek sorumlusunu bulamadı.” Onu bulmak istiyorsanız muhalefet şerhimiz emrinizde. Orada şunu okuyacaksınız: “Türkiye'nin enerji politikasındaki açmazlarından, uluslararası enerji ihalelerinde ülkemizin büyük miktarlarda kamu zararına uğratılmasından, Türkiye’de anayasal güvence altındaki kamuya ait maden rezervlerinin siyasi ve ekonomik bir rant alanına dönüştürülüp dağıtımı ve yönetiminden, bu rant alanının tanımı ve tasnifi için Anayasa ve kanunların arkasından dolanarak yapılan muvazaalı sözleşmelerden, dünyanın en riskli işi olan madenciliği, meslek odalarının ve üniversitelerin bilimsel uyarılarına kulak tıkayarak ve iş güvenliğini hiçe sayarak sadece kâr odaklı gören sistemden, madenlerdeki denetim zafiyetinden, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki büyük ihmallerden, en temel insan hakkı olan yaşam hakkının ihlal edildiği bir çalışma düzeni ve ortamından, madenlerin ruhsatlandırılmasında nihai karar verici dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bakanları Taner Yıldız ve Faruk Çelik ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.

Bunu okuduğunuzda artık bu tespitlerin karşısında neye oy vermeniz gerektiği konusunda bir kez daha konuşabiliriz ama şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Şimdi, Manisa’nın Akhisar’ında bir Soma davası görülmeye başlanacak, hiç şüphesiz Karaman’da da Ermenek davası görülmeye başlanacak. Orada birtakım kişiler suçlanacak, yargılanacaklar, cezalar alacaklar ama gerçek Soma ve gerçek Ermenek davası. Görevlerini, üstlerine düşenleri yapmadılar, bugün burada siz yaparsanız o yolu açarsınız. Açmazsanız grubumuzun vereceği soruşturma önergesinde iki bakan soruşturulduktan sonra sevk edildiklerinde. Yok, ona da çoğunluk oyuyla karşı çıktınız, o zaman mutlaka ve mutlaka demokratik yollardan iktidardan uzaklaştığınızda kurulacak olan Yüce Divanda gerçek Soma, gerçek Ermenek davası görülecektir ve ondan sonra bir daha Somalar, Ermenekler ve bunun gibi çok sayıda kaza hayatımızdan çıkacaktır arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, son bir hususa daha değinmek isterim. O da Sayın Bakanın belki de siyasi hayatı bittiğinde en çok pişman olacağı ama bugün başka çaresi olmadığı için o yola uzandığını, tevessül ettiğini düşündüğümüz bir durumla ilgili. Biraz önce okumuştum, boşuna okumadım onu. Sayın Bakan bir faciadan, bir acıdan sonra olması gereken bir bakana dönüşüyor, doğruları söylüyor demiştim. Orada ne diyordu Sayın Bakan? Diyordu ki: “Hiçbir suçlunun, hiçbir sorumlunun cezasız kalmasına izin vermeyeceğiz.” Peki, Sayın Bakandan müfettişleri için soruşturma izni istediler, Sayın Bakan bu izni vermedi. Müfettişler için soruşturma izni vermediği gibi “Şimdi beni ve benim gibi, bürokratlarımı sorumlu tutmak için birtakım istekleri var.” dedi. “Bu tür olayların tek sorumlusu biz miyiz?” diye sordu? “Tüm muhataplara bakmak lazım. Benim tarafımda sadece teftiş var. Bu işin tek tarafı biz miyiz? Kamu sorumlusu dediğiniz sadece bizim Bakanlığımız mı?” Bir adres gösteriyor, bir yeri tarif ediyor. Sayın Bakan merak etmeyin, elbette siz değilsiniz sadece, Taner Yıldız da var. Ve 2013’ün Temmuzunda “Ben ramazana Ramazan’la girerim.” deyip, Ramazan Doğru’nun maden ocağına gidip “Bu ocak örnek bir maden ocağıdır.” deyip “Türkiye’nin en güvenli ocaklarından biridir.” diye dönemin Cumhurbaşkanına faciadan sonra bilgi notu ulaştıran Sayın Taner Yıldız ve bürokratları da elbette sorumlu. Ama siz Sayın Bakan bizim sorumuza şöyle bir cevap verdiniz: “Her trafik kazası olduğunda trafik müfettişlerini mi yargılayacağız yani trafik polislerini mi sorumlu tutacağız?” Sayın Bakan, lütfen şöyle düşünün: Bir trafik kazası olmuş, şoför yüzde 250 alkollü. 1 kilometre önce trafik çevirmesinde alkol muayenesi yapmışsınız, alkol sıfır çıktı diye yoluna devam ettirmişsiniz. Bu şartlar altında trafik polisinin, trafik müfettişinin sorumsuzluğundan bahsedebilir misiniz? (CHP sıralarından alkışlar) Ve bugün o müfettişlere niçin izin vermediğinizi böyle akıl almaz bir benzetmeyle anlatıyorsunuz. Ama yardımcı olayım Sayın Bakan, niçin izin vermediniz, veremediniz: Güneş çarığı, çarık ayağı sıkıyor. Her şey ama her şey, eğer o müfettişleri yargının eline verirseniz onun da sizi ele vereceğinden, bir üstüne bir üstüne derken sıranın size ve sizden bir üste gideceğinden hareketle buna izin vermiyorsunuz.

Sayın Bakan, şunu çok iyi biliyorsunuz ki bütün organize suç örgütleri tepeden aşağıya doğru yönetilir ama aşağıdan yukarıya doğru çökertilir. Eğer siz o müfettişlere soruşturma izni verirseniz adalet yolunda en önemli kavşaklardan birinde adaletin karşısına önce siz sonra da bir başkası çıkacak yani o organize suç örgütünün en tepesi. İster bu suç örgütünün lideri bir gecekonduda saklanıyor olsun isterse inşa ettiği bir kaçak sarayda seyrüsefa sürsün, adaletin elinden kurtulamayacaktır. (CHP sıralarından alkışlar)

Hepinize saygılar sunuyor, oylamada bir kez daha, Soma faciasından sonraki vicdan durumunuzla oy kullanmanızı takdirlerinize arz ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özel.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün.

Buyurunuz Sayın Akgün. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MEVLÜT AKGÜN (Karaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halkların Demokrasi Partisi Grubunca…

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Demokratik, demokratik…

MEVLÜT AKGÜN (Devamla) - …Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sayın Faruk Çelik hakkında verilen gensoru görüşmesinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Faruk Çelik hakkında verilen gensoru metnine baktığımız zaman, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere, madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği, tedbirler almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi ve nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddialarıyla gensoru hazırlandığı görülmektedir. Anayasa’mızın 98 ve 99’uncu maddeleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 106’ncı maddesi gensoru müessesini düzenlemektedir.

Hemen konuşmamın başında belirtmeliyim ki gensoru müessesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yollarından en etkili ve ciddi olan kurumudur. Gensoru, hakkında verilen bakanla ilgili somut ve tutarlı bilgilerle, bakanın görevini nasıl ihmal ettiği veya hangi gerekçelerle kötüye kullandığını ortaya koymalı ve bu bilgiler ışığında hukuki isnatlarda bulunmalıdır. Hâlbuki, HDP Grubu adına verilen gensoru metni ve gerekçesi incelendiği zaman Çalışma Bakanımızın, iş kazalarını önleyici hangi politikaları geliştirmediği, hangi tedbirleri almadığı belirtilmeden; kulaktan dolma bilgilerle, genel suçlayıcı ifadelerle, samimi olmayan sadece gündem oluşturmaya yönelik bir gensoru metni karşımızda durmaktadır. Bu hâliyle gensoruyu olumlu bulmak ve kabul etmek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, gensorunun gerekçesinde AK PARTİ’nin ekonomi politikalarının başarısızlığına vurgu yapılmaktadır. Bu politikaların en ağır faturasının çalışan kesimler tarafından ödendiği de iddia edilmektedir. Bu iddiayı, sağduyusuna güvendiğimiz milletimiz maşerî vicdanında şiddetle reddetmiştir. Şöyle ki: AK PARTİ hükûmetlerinden önce dünya piyasalarında para bolluğu yaşanırken ve dünya ekonomisi istikrarlı bir biçimde büyürken Türkiye, sürekli olarak kendi iç sorunlarıyla boğuşmakta ve kan kaybetmekteydi. Yerinde sayan ülke ekonomisi, 2002 yılına gelindiği zaman memur ve emekli maaşlarını ödemekte zorlanan, borç ödemeyi bırakın, borçların faizlerini bile zor ödeyen bir Türkiye tablosu karşınızdaydı. Türkiye, dışarıya el avuç açan, IMF’nin kapısında bekleyen bir ülke konumundaydı. Böyle bir ülke, 3 Kasım 2002’de eski Türkiye olarak tarihteki yerini aldı ve ülkemizin ufkunda AK PARTİ güneşi doğdu ve on iki yıldır da bu güneş yükselmeye devam ediyor.

4 Kasım 2002 sabahı aziz milletimiz yeni bir güne büyük umutlarla başladı. AK PARTİ yolculuğu, ülkemizi güven ve istikrarla buluşturmak suretiyle on iki yıl boyunca büyütmeye devam etmiştir. Öyle ki, 2008 yılında dünya ekonomisinde boy gösteren kriz dalga dalga Avrupa’yı, çevremizdeki ülkeleri ve bütün dünyayı sararken ve diğer yandan bulunduğumuz coğrafyada Irak, Suriye, Kırım gibi kriz bölgelerinde çatışmalar devam ederken, AK PARTİ’nin uyguladığı cesur ve kararlı politikalarla on iki yıl boyunca ülkemiz her yıl ortalama yüzde 5 civarında büyüdü ve bundan sonra da büyümeye devam ediyor.

Demek ki AK PARTİ demek, istikrar demek, kalkınma demektir. Onun içindir ki 3 Kasım 2002 yılında 10 milyon 800 bin vatandaşımızın oyunu alan AK PARTİ iktidarı, girdiği tüm seçimlerde oyunu artırmak suretiyle 30 Mart yerel seçimlerinde 20 milyondan fazla vatandaşımızın güvenine mazhar olmuştur yani aradan geçen on iki yılda oyunu 10 milyondan fazla artıran parti AK PARTİ’dir. İşte ülkemizin büyüdüğü ve güçlendiği bir durumda, bölgesinde ve dünyada etkin bir ülke hâline geldiği böyle bir dönemde çalışanlarımızın durumunu rakamlara girmeden ifade etmeliyim ki sürekli olarak iyileşme göstermiştir.

Değerli arkadaşlarım, AK PARTİ politikalarının temelinde insana hizmet etmek vardır. Nitekim dünyada işsizlik artarken, Avrupa kentleri işsizlikle yerle bir olurken bu olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye’de istihdam artışı sağlanmış, insanımıza iş imkânı yaratılmıştır. Son bir yılda 1 milyon 187 bin işsize iş üreten ülkenin adı Türkiye’dir.

Yukarıda ifade ettiğim gerekçelerle, HDP Grubunun AK PARTİ’nin ekonomi politikalarının başarısız olduğuna yönelik iddiası milletimizin hakemliğinde kabul görmemiş bir iddiadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gensorunun gerekçesinde Çalışma Bakanımızın iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirler almadığına yönelik iddialara yer verilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Çalışma Bakanlığımız, iş sağlığı ve güvenliği alanında dünya standartlarında bir mevzuat ve çalışma alanı oluşturmak için büyük gayret sarf etmektedir. İş sağlığı ve güvenliği alanında yaşanan gelişmenin bir parçası olarak Avrupa Birliği Çerçeve Direktifi ve ILO’nun 155 ve 161 sayılı Sözleşmelerine uyumlu olarak hazırlanmış olan ve tüm çalışanları kapsayan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 30 Haziran 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece AK PARTİ iktidarı döneminde iş sağlığı ve güvenliği ilk kez müstakil bir kanunla ele alınmıştır. İşçi-memur ayrımı yapmaksızın bütün çalışanları kapsayan, önleyici yaklaşımı ve risk değerlendirmesini temel alan müstakil İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun yasalaşmasını takiben 36 yönetmelik ve 6 tebliğ Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun’un çıkmasını müteakip, Çalışma Bakanlığımız, 81 ilde tanıtım ve bilgilendirme çalışmalarına öncelik vermiş, seminerler düzenlemiş, iş yerlerine bilgilendirme yazısı göndermiş, iş yerlerinin yanı sıra, iş veren örgütleri, sanayi ve ticaret odaları ve organize sanayi bölgelerine toplam 272 adet bilgilendirme yazısı gönderilmiştir.

Bunun yanında, 155 ve 161 sayılı ILO sözleşmeleri 2004 yılında, 187 sayılı ILO Sözleşmesi ise 2013 yılında ülkemizde onaylanmıştır. İnşaatlarda Sağlık ve Güvenlik Hakkındaki 167 sayılı ILO Sözleşmesi 2014 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Madenlerde Sağlık ve Güvenlik Hakkındaki 176 sayılı ILO Sözleşmesi’nin yasalaşma süreci ise Türkiye Büyük Millet Meclisinde devam etmekte olup Genel Kurulda kabul edilmiştir.

Bakanlığımızın girişimleriyle, işçi sağlığı ve güvenliği konusunda Türkiye çok sayıda uluslararası toplantıya katılmış ve bazılarına ev sahipliği yapmıştır.

İş kazalarının azaltılmasında ve meslek hastalıklarının yok edilmesinde en büyük payın iş sağlığı ve güvenliği kültürünün geliştirilmesi, farkındalığın ortaya çıkarılması olduğu şüphesizdir. Bu amaçla, Türkiye’de, 2002-2012 yılları arasında, 11’i uluslararası, 15’i ulusal kaynaklı olmak üzere toplam 26 proje gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca, 6331 sayılı Kanun’un yayımından bugüne, iş sağlığı ve güvenliği kurumları ve profesyonelleri sayısında ciddi artış yaşanmıştır. Bu profesyoneller, aynı zamanda, sahada görevlerine başlamışlardır. Bakanlık tarafından, 83 bin iş güvenliği uzmanı, 23 bin iş yeri hekimi görevlendirilmiş, 1.800 OSGB ve 220 eğitim kurumu bu alanda yetkilendirilmiştir. Bunun yanında, 200 bin iş yeri güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi ile iş yerleri arasında sözleşme imzalanmıştır. Bütün bu çalışmalar göstermektedir ki Bakanlık işçi sağlığı ve güvenliği konusunda dünya standartlarını yakalamak için mücadele etmektedir.

Değerli arkadaşlarım, takdir edersiniz ki iş kazalarını önlemek sadece mevzuatla mümkün değildir, bu konuda denetimlerin de etkin ve verimli bir biçimde yapılması zorunludur. 2014 yılında 128 madende eksiklikleri nedeniyle üretimin durdurulması bunun en açık göstergesidir. Yine, sadece ekim ayında 2.079 inşaat alanı denetlenmiş, bunlardan 1.610’u iş sağlığı ve güvenliğine aykırılık nedeniyle durdurulmuştur. Sadece inşaat alanlarında iş sağlığı ve güvenliğine karşı yüzde 80’lere varan duyarsızlık maalesef ülkemizin bu konudaki acı ve net tablosunu ortaya koymaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bu milletin bir ferdi olarak hiçbirimiz bir iş kazasında bir kardeşimizin hayatını kaybetmesini istemeyiz. Ülkemizin bütün maden kaynakları bir işçimizin canından daha değerli değildir ancak ülkemizde iş kazalarının varlığı da acı bir gerçektir. Mevzuat oluşturma açısından ülkemiz Cumhuriyet Dönemi’nde büyük adımlar atmıştır. Buna rağmen 1992-2014 yılları arasında her yıl 1.000 ila 1.500 işçimiz iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. İş kazaları sadece bugünün olayı değildir. Mesela 1992 yılında 3,5 milyon çalışan varken 1.500 çalışanımız hayatını kaybetmiş, 2014 yılında ise 12 milyon çalışanımız varken 1.180 kişi maalesef iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. Bu durum ülkemizde bu alanda bir kültür oluşturmak için daha fazla mesafe katetmemiz gerektiğini göstermektedir.

Değerli arkadaşlarım, 2010 yılından bugüne kadar Çalışma Bakanlığımız, yer altı kömür işletmelerinde yılda en az 2 programlı teftiş yapmakta, bunun dışında şikâyet, ihbar ya da basında yer alan konuları da şikâyet konusu kabul ederek teftişlerini gerçekleştirmektedir. Çalışma Bakanlığımız 958 müfettişiyle bu teftişleri sürdürmektedir. Ayrıca iş yerlerinde görev yapmak üzere 93 bin iş sağlığı güvenliği uzmanı ile 23 bin iş yeri hekimi bu alanda görevlendirilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, yer altı madenlerinde ve iş yerlerinde denetim sürekli olarak yapılmaktadır. Peki, diyeceksiniz ki: Denetim yapıldığı hâlde iş kazaları niçin oluyor? Haklısınız. Ancak teftiş o iş yerinin sadece o anki fotoğrafını göstermektedir. Ocaklar canlı bir organizma gibi çalıştığı için yarım saat sonra ne olacağını kestirmek mümkün değildir. Hayati tehlike arz eden ocaklar kesinlikle kapatılmaktadır. Nitekim son on yılda madenler de dâhil tüm iş yerlerinde 119 bin programlı 104 bin inceleme teftişi gerçekleştirilmiş, bu teftişler sonucunda 23.800 iş yerine 81 milyon TL idari para cezası kesilmiştir. 1.974 iş yeri de hayati tehlikenden dolayı kapatılmıştır. 2000 ila 2009 yılları arasında yılda 3 ila 30 arasında iş yeri kapatılırken, 2010 yılından sonra yıllık 360 ila 570 arasında kapatma gerçekleştirilmiştir. Maden iş yerlerinde 2005-2009 yılları arasında toplam 58 kapatma işlemi uygulanmışken, 2010-2014 yılları arasında 224 kapatma işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu rakamlar değişen teftiş anlayışının açık ve net bir göstergesidir. Bu rakamlar da gösteriyor ki, iş yerleri ve maden sahalarında Çalışma Bakanlığı tarafından gerekli denetimler yapılmaktadır. Teftiş görevini yapmayan veya kötüye kullanan bir kamu görevlisi varsa bunun hesabı da mutlaka sorulur ve sorulmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunun da yakından takip ettiği gibi Karaman ilimizin Ermenek ilçesinde 28 Ekim 2014 günü bütün ülkemizi derinden acıya sevk eden elim bir maden kazası meydana gelmiştir. Meydana gelen kazada hepimizin bildiği gibi 18 işçi kardeşimiz madenden mahsur kalmış, yapılan arama kurtarma çalışmaları sonucu bütün kardeşlerimizin cenazelerine ulaşılmıştır. Öncelikle, ölen, şehit madenci kardeşlerimize Cenabıhak’tan rahmet, acılı ailelerine, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Allah böyle acıları bir daha memleketimize, milletimize yaşatmasın.

Kazanın meydana geldiği 28 Ekim 2014 Salı günü olayı haber alır almaz Ulaştırma Bakanımız, Enerji Bakanımız ve Çalışma Bakanımızla birlikte kaza mahalline intikal ettik. Kazanın gerçekleştiği andan itibaren devletimizin bütün imkânları göçük altında kalan işçi kardeşlerimize ulaşmak için seferber edilmiş, gerek kamu gerek özel sektörün imkânları kullanılarak arama kurtarma çalışmaları sonucu, ölen kardeşlerimize ulaşılmıştır. Eski madende bulunan büyük bir su kütlesinin patlaması sonucu meydana gelen kazada madenin tamamı su, çamur, kömür tozu ve yer yer yıkılan tahkimatlardan oluştuğu için kurtarma çalışmaları çok zor şartlarda yürütülmüştür. Kazanın meydana gelmesinden sonra on iki-on üç gün maden sahasında bilfiil kalmak suretiyle arama kurtarma çalışmalarına nezaret eden, acılı ailelerin acılarına ortak olan, kurtarma çalışmalarında görev alan ekiplere moral veren ve devletimizin tüm imkânlarının seferber olması için gayret gösteren bakanlarımıza ve çalışmaları bizzat yerinde gören ve işçi ailelerimizi ziyaret ederek acının tüm milletimiz tarafından paylaşıldığını gösteren Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımıza, muhalefet partilerimizin çok değerli temsilcilerine huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, peki, kaza neden olmuştur? Bunca denetim varken bu maden 18 kardeşimize niçin mezar olmuştur, bunun sorumluları kimlerdir? Bu sorunun cevabı, mutlaka, Ermenek Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada, yine Türk milleti adına karar veren mahkemelerde yapılacak yargılamalarda açıkça ortaya çıkacaktır. Ancak, bizim gördüğümüz, Has Şekerler şirketi tarafından işletilen maden 1994-1997 yılları arasında üretim yapan eski maden ocağının altında kontrolsüz olarak baca açmak ve çalışma yapmak suretiyle gerçekleşmiştir. Yani, işletmecilikten kaynaklanan büyük ve ağır bir kusurun varlığı hemen göze çarpmaktadır. Kazanın akabinde iş yerinin sorumlularından eski üretim sahasının projesi istenmiş, bu projenin ellerinde olmadığı, maalesef, görülmüştür. Madende 2010 yılında yapılan denetimde desandre ve ocak içerisinde terk edilen bacaların içerisine insan ve hava girmesini engelleyecek şekilde kapatıldığı tespit edilmiş, eksiklikler giderildiğinde, 14/10/2010 tarihinde faaliyetlerine izin verilmiştir. 2011 tarihli heyet raporunda, eski imalatların beton barajlarla kapatılarak geçirimsizliğin sağlandığı belirtilmiştir. Son yapılan denetimde, 23/6/2014 tarihli heyet raporunda, ocak içerisinde sağlıklı bir havalandırma yapılmadığından faaliyetler durdurulmuş, 15/7/2014 tarihinde verilen dilekçede eksikliklerin giderildiği ifade edilmiştir. 15/8/2014 tarihinde madeni denetlemeye giden yetkililer tarafından maden sahası tetkik edilmiş, eksikliklerin giderildiği gerekçesiyle madenin faaliyetine yeniden izin verilmiştir. Ancak, yukarıda ifade ettiğim gibi, eski sahanın altında işletmeci tarafından kontrolsüz olarak bacaların açılması, kontrol sondajının esasen hiç yapılmaması nedeniyle suyla dolu eski maden sahasında zayıf alanların kırılıp patlaması sonucu ocağa ani su baskını gerçekleşmiş ve maalesef elim kaza meydana gelmiştir. Ayrıca, yapılan incelemede, teftiş heyetince, 25 metrelik kontrol sondajlarının yapılmadığı da açıkça ortaya konmuştur.

Değerli arkadaşlarım, Ermenek ilçemizde meydana gelen kazada ölen kardeşlerimizin emanetleri olan ailelerine sahip çıkmak bizim görevimizdir ve sosyal devlet anlayışımızın bir sonucudur. Bu konuda, ölen kardeşlerimizin ailelerine, Soma’da mağdur olan kardeşlerimizin ailelerine verilen hakların aynısının uygulanacağı bizzat Sayın Başbakanımız tarafından AK PARTİ grup toplantısında ifade edilmiştir. Bu duyarlılıktan dolayı çok teşekkür ediyoruz.

Ayrıca, bunun yanında, ailelerimizin mağduriyetinin en aza indirilmesi için borçların ertelenmesi, çeşitli yardımların yapılması gibi çalışmalar devam etmektedir. Aynı zamanda, Türkiye Odalar Borsalar Birliği de her aileye bir ev yaptırmak konusunda karar almıştır, buradan kendilerine teşekkür etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, millet olmak acıları ve kederleri birlikte yaşamayı gerektirir. AK PARTİ iktidarı, sadece ülkemiz içinde değil, sınırlarımız dışında da nerede acı ve gözyaşı varsa orada yarayı saran el olmuş ve hep mağdurların ve mazlumların yanında olmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ iktidarının, daha önce gözardı edilen çok sayıda mevsimlik tarım işçisini gündemine alan, onların durumlarını iyileştirmek için çaba gösteren iktidar olduğu da herkesin malumudur.

Yukarıda ifade ettiğim nedenlerle, Hükûmetimiz ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız tarafından yeni istihdam alanlarının oluşturulması, çalışanların hayat şartlarının iyileştirilmesi, işçi sağlığı ve güvenliği bakımından dünya standartlarında bir mevzuat ve çalışma alanı oluşturmak için gösterilen çabalar ve yürütülen projeler dikkate alındığında gensorunun dayanaktan yoksun ve mesnetsiz olduğu anlaşılmaktadır.

AK PARTİ Grubu olarak gensoruya “hayır” oyu kullanacağımızı ifade ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akgün.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Tuncel.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın hatip grubumuzun verdiği önerge konusunda “kulaktan dolma” ve “sahici olmayan bilgiler” diyerek sataşmada bulunmuştur. Bilgilendirmek istiyorum bu konuda.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Tuncel.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel'in, Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün’ün (11/40) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında HDP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Aslında, AKP Grubu adına konuşan arkadaşımız bu önergemizin ne kadar önemli ve yerinde olduğunu bir kez daha ifade etmiştir. Kendisinin verdiği rakamlarla, aslında, burada çıkarılan bütün yasalara rağmen hâlâ işçi ölümlerinin, iş cinayetlerinin devam ettiğinin altını çizmiştir. En son, Ermenek olayında verdiği önerge konusunda… Aslında bu bir itiraftır.

Değerli arkadaşlar, bizim verdiğimiz hiçbir şey kulaktan dolma, mesnetsiz değildir. Buranın temel sorunu aslında cezasızlık mefhumudur. Bu ülkede eğer AKP iktidarı döneminde 15 bine yakın insan ölmüşse bu bir iş cinayetidir. Kaç tanesi caydırıcı bir karar almıştır? Bırakalım caydırıcı karar almayı, yargılanmalar bile engellenmiştir. Şimdi, AKP iktidarı siyasi olarak bunun hesabını vermiyor ama sadece bir patrona, oradaki bir müfettişe ya da bir çalışana “Hesap ver.” diyor, temel sorun buradadır. Dolayısıyla, aslında, hâlâ bugün iş sağlığı, iş güvenliği konusunda yaşanan sorunlar tam da söylenen bu “iş sağlığı ve iş güvenliği” lafıyla alakalıdır. İşçi sağlığını güvence altına almak, bu konuda çalışma yürütmek, ciddi tedbirler almak diye bir durum yok. Şimdi, bilmem bu kadar seminer yapıldı, şu kadar denetim yapıldı… O zaman bir kez daha ben de soruyorum: Peki, niye bütün bu denetime rağmen, bütün bu uygulamalara rağmen hâlâ işçi ölümleri devam ediyor? Mesele sadece yasa çıkarmak değil. Hangi zihniyetle, hangi bakış açısıyla yasa çıkartıyorsunuz? Kaç defa söyledik, bu Parlamentoda İstanbul Sözleşmesi’ni ilk uygulayan, ilk çıkaran, kabul eden burası ama “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum.” deyip her defasında bu konuda kamuoyuna bilgi veren de AKP iktidarıdır. İşçi sağlığı konusunda “Biz iş yapıyoruz.” diyorsunuz ama işçilerin insanca yaşam koşulları konusunda hiçbir adım yoktur.

O açıdan, bizim bu verdiğimiz gensorunun ne kadar doğru, ne kadar haklı olduğunu aslında iktidar partisinin milletvekili grup adına konuştuğunda bir kez daha ifade etmiştir. Bütün çıkartılan yasalara rağmen… Ki bu konuda biz gerekli pozitif desteği her zaman vermeye çalıştık; HDP Grubu olarak bütün komisyonlarda, bütün çalışmalarda eleştirilerimizle, önerilerimizle doğru olanın burada olması gerektiğini söylüyoruz, herkesin sorumluluğudur çünkü buradaki işçi ölümlerini engellemek.

Şimdi, maden konusunda, sevgili arkadaşlar, madenler kapatılsın, gerçekten güvenli hâle getirildiği zaman çalışılsın diye öneri yaptık, hangisini yaptınız? Soma’da bunu gerçekleştirmediğiniz için Ermenek oldu. Hâlâ bu konudaki önerimiz dikkate alınmıyor. O açıdan, bizim verdiğimiz önerge -öyle, kulaktan dolma bilgiler, sahici değil, somut ve tutarlı değil- gayet somut ve tutarlıdır. Üstelik, devletin bilgileriyle, TÜİK’in bilgileriyle, sizden aldığımız bilgilerle yazılmıştır. Böyle uydurduğumuz bir durum yoktur. Bu ülkede her gün işçi katliamları yaşanıyor ve bunun sorumlusu da AKP Hükûmetidir, bunun sorumlusu da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve iktidarın kendisidir, Başbakandır, Cumhurbaşkanıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Bunun hesabını birilerinin vermesi gerekiyor. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tuncel.

VIII.- GENSORU (Devam)

A) Ön Görüşmeler (Devam)

1.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde iş kazalarını önleyici politikalar geliştirmediği ve tedbirleri almadığı, iş yeri denetimlerinin etkin olarak yapılmasını sağlamadığı, siyasi ve maddi nüfuz sahibi çevrelerce yönlendirildiği ve mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını çözmediği iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/40) (Devam)

BAŞKAN – Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik…

Buyurunuz Sayın Çelik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halkların Demokratik Partisinin hakkımda verdiği gensoru önergesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Ceylanpınar’da hayatlarını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum ve çalışma hayatında iş kazaları neticesinde hayatlarını kaybeden bütün emekçileri de saygıyla ve rahmetle anıyorum.

Değerli milletvekilleri; tabii, konu insan, konu emek, emekçi ve ölüm. Dolayısıyla, politik bir yaklaşım içerisinde olmayacağımı özellikle ifade etmek istiyorum. Bu konularla ilgili bugüne kadar kamuoyuna yaptığım açıklamaların aynı düzeyinde açıklamalarıma devam edeceğimi burada belirtmek istiyorum. Çünkü, netice itibarıyla Soma’da 301 aile, onlarca çocuk babasız, eşsiz kaldılar, yine, Ermenek’te 18 ailemizin durumu ortada ve bunların yanında iş kazaları neticesinde 92’den bugüne yaklaşık her yıl ortalama 1.200 ila 1.500 arasında hayatını kaybeden çalışanlarımız dikkate alınınca konunun bir politika meselesi değil, konunun çözüme endeksli bir yaklaşım sergilenmesi gerektiği inancındayım.

Çalışma hayatıyla ilgili, on iki yıl içerisinde gerek sosyal güvenlik gerek çalışma hayatıyla ilgili neler yaptığımızı tabii ki gerek bütçe görüşmelerinde gerek çeşitli vesilelerle huzurlarınıza getireceğiz ama bugün gensorunun konusu, gündemi çok açık, iş sağlığı güvenliği konusu. Alınan önlemler veya gerekli önlemler alındı mı, alınmadı mı, ne yapıldı; nerede var bir aksaklık, kusur ki, sıkıntı ki bu sorunlar yaşanıyor? Ben gensoruya bağlı kalarak konuşmamı sürdüreceğimi ifade etmek istiyorum.

Öncelikle, mevzuat açısından vurdumduymaz mı olduk yoksa mevzuat açısından yapılması gerekenleri yaptık mı? Cumhuriyet hükûmetleri, 62 hükûmet geldi geçti, bu konularda her platformda mukayeseye hazır olduğumuzu, bu konuyu tartışmaya hazır olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Bakınız, mevzuat açısından ILO 150, ILO 161, ILO 187, ILO 167, ILO 176 sözleşmeleri bizim hükûmetlerimiz döneminde onaylandı.

MUSA ÇAM (İzmir) – Avrupa Sosyal Şartı?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – İkincisi, Avrupa Birliği 391 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Çerçeve Direktifi’yle, 2006 yılında, mevzuatımızı Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumlaştırma konusunda gerekli adımları yine biz Hükûmetimiz döneminde attık. Bu çerçevede, doksan bir yıllık cumhuriyet tarihimiz boyunca ilk kez İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nı, müstakil bir yasayı hayata geçirdik. Az önce değerli milletvekili arkadaşımız burada ayrıntılarıyla bunları ifade ettiler. Yasa çıkarmakla kalmadık, 2012’nin 6’ncı ayında, 36 yönetmelik ve birçok tebliğ yayımlayarak bu yasanın yürürlüğe girmesini sağladık. Bu yasanın neticesinde, Türkiye’de olmayan 83 bin iş güvenliği uzmanı ve 23 bin iş yeri hekimi sertifikalandırıldı ve şu anda arazide çalışmalarını sürdürüyorlar.

Tanıtımla ilgili, yani bu işin farkındalığını oluşturmakla ilgili çok yoğun çalışmalar gerçekleştirdik. 33 ilde, metal, maden ve inşaat sektörlerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitimleri yapıldı. 19’uncu Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Konferansı’nı yaptık. Türkiye Büyük Millet Meclisinde madenlerle ilgili araştırma komisyonu raporundan istifade ederek, Devlet Denetleme Kurulunun raporundan istifade ederek ve Avrupa Birliği sürecinden yararlanarak iş sağlığı ve güvenliği mevzuatımızı yürürlüğe koymuş bulunduk. Her yıl, 4-10 Mayıs tarihlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası’nı, iki yılda bir uluslararası iş sağlığı ve güvenliği konferanslarını düzenliyoruz. Birçok uluslararası protokoller ve sivil toplum örgütleriyle birlikte bu farkındalığı oluşturmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kamu spotları, afişler ve yalnız mevzuat boyutuyla değil, gerçekten iş sağlığı ve güvenliğinin önemini, a’dan z’ye herkese kavratma, herkesin bunu kavraması ve içselleştirmesi konusunda yoğun ve yaygın bir çalışma gerçekleştirdik.

Yasa ne getiriyor? Bakınız, yasa, bütün çalışanları kapsıyor. Yasa, risk değerlendirmesi zorunluluğunu getiriyor, acil durum planlarını getiriyor, tüm çalışanlara iş sağlığı, güvenliği eğitim zorunluluğu getiriyor, tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalışanlara mesleki eğitim zorunluluğu getiriyor, getiriyor, getiriyor. Zaman almamak için daha uzun ifade etmek istemiyorum. Birçok önemli düzenlemeleri İş Sağlığı, Güvenliği Yasası içermektedir. İşte, bu çerçevede, 2013 Ekim ayında AB Komisyonu İş Sağlığı ve Güvenliği Birimi Başkanı ve heyeti ülkemizi ziyaret ettiler.

Şimdi, burada yasayı değerlendirirken haksızlık yapmayalım. Bakınız, bu düzenlemenin AB mevzuatı çerçevesinde yapıldığını ifade ediyorum ve bu ziyaretlerinde açıkça AB müktesebatına tam uyumlu bir sistem kurduğumuza dair rapor verdiler ve bunu burada söylemekle kalmadılar, 2012 AB İlerleme Raporu’na aynen şu cümleler geçti: “Hukuki düzenlemeler bakımından iş sağlığı, güvenliği konusunda iyi düzeyde ilerleme kaydedilmiştir. İş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili AB çerçeve direktifine uyum sağlamayı amaçlayan İş Sağlığı, Güvenliği Kanunu Haziran 2012’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir.” diyor. Ne zaman? 2012 AB İlerleme Raporu’nda. 2013 ve 2014 ilerleme raporlarında ise “Mevzuata uyumu ileri düzeydedir.” ifadesini kullanarak mevzuat açısından en ufak bir tenkidin ülkemize yapılmadığını burada bütün samimiyetimle ifade ediyorum.

Şimdi, burada birçok değerlendirme yapıldı, geçmişte de değerlendirme… Denildi ki: “ILO sözleşmeleri geçmese…” Geçmediği için bu sorunlar yaşanıyor. Arkadaşlar, 155, 161, 167, 176, 187 sayılı Sözleşmelerin hepsi geçti. Buradan geçtikten sonra da -çok enteresandır- yirmi gün önce inşaatlarla ilgili sözleşme geçtikten sonra inşaatta yine ölüm olayı oldu. Madenlerde tam sözleşmeyi geçirdik, iki gün sonra Osmaniye’de ölüm olayıyla karşılaştık.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Millet öldükten sonra oldu ya.

ATİLLA KART (Konya) – Sen ne iş yapıyorsun?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) - Şimdi, neyi söylemeye çalışıyorum? Eğer müsaade ederseniz…

AB direktifi üst normlardır, AB normları üst normlardır ve çok detaylıdır. ILO normları ise genel normlardır, dolayısıyla AB’yle ilgili yapılan bir düzenleme aynı zamanda ILO’yu da kapsam altına aldığı için, diğer düzenlemelerin bir anlamının aslında olmadığını ifade etmek istiyorum. Çünkü 155 sayılı Sözleşme’yi 17 AB ülkesi onaylamış, 167 sayılı inşaatlarla ilgili Sözleşme’yi -10 AB ülkesi ki bir tanesi de biziz- 9 AB ülkesi onaylamış, 10’uncusu biziz. 176 sayılı Sözleşme’yi -maden işleriyle ilgili- ise yine 12 AB ülkesi ancak onaylamış bulunuyor. 176 ne getiriyor? O da ayrıntılı bir şekilde önümüzde var. 176’yla 167, inşaat ve madenlerle ilgili sözleşmelerin getirdiklerinin tamamının bizim İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası içerisinde mevcut olduğunu burada bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, demek ki, mevzuat açısından bir sıkıntı yok. Peki, bu düzenlemeler yapılmadan önce Türkiye iş sağlığı, güvenliği konusunu nasıl yönetiyor idi? Ta 1948 yılında İş Sağlığı, Güvenliği Rehberi diye ILO’nun yayınlamış olduğu bir rehber 1971’de bize tüzük olarak dönüşmüş, o günden bugüne iş sağlığı, güvenliğiyle ilgili hiçbir başka bir işlem yapılmamış. Bu konuyla ilgili köklü çalışmaları bu dönemde yaptığımızı özellikle belirtmek istiyorum.

Diğer bir üzerinde durulan konu yaşam odalarıyla ilgili, bu da sık sık gündeme getirildi. Yaşam odasına ilişkin AB ve ILO normlarında düzenleme yok, bunu açıkça ifade edeyim. Bunun yanında, bizim yaşam odalarıyla ilgili, özellikle kömürlerle ilgili yaptığımız düzenleme şu: Kömür ocaklarında aslolan meydana gelecek olan bir yanma veya gazdan dolayı çalışanın bir an önce yeryüzüne çıkmasıdır. Bunu sağlayabilmek için, bildiğiniz gibi, oksijen maskesiyle dolum, değişim istasyonunu zorunlu hâle getirdik. Karbonmonoksit maskesi vardı, onun Soma’daki dezavantajlı durumlarını gerek bilim çevreleri gerek herkes gördü; şimdi, oksijen maskesi ve dolum, değişim istasyonunu yayınladık, yürürlüğe koyduk. İnşallah, bundan sonra bu değişim istasyonları önemli hizmet sunacaklardır.

Ayrıca, gensoruda yine, “Efendim, denetimler yapılmıyor, yetersiz…” Çok haksız bir değerlendirme. Bunu şurada açıkça, rakamlara boğmak istemiyorum, 2010’dan bu yana yer altı kömür işlerinde yılda en az 2 programlı teftiş gerçekleştiriyoruz, en az 2. Her kömür ocağı en az 2 kez teftiş ediliyor düzenli bir şekilde. Bunun dışında, şikâyet varsa, ihbar varsa, basında haberler varsa bunlar da dikkate alınarak teftişler devam ediyor. On iki yıl içerisinde 252 bin teftiş yapıldı ve iş yerlerine 31 bin kez idari para cezası uygulandı. Bu on iki yıl içerisinde toplam idari para cezası 130 trilyon liradır.

MUSA ÇAM (İzmir) – O kadar teftiş yapıldı, kaç kişi öldü Sayın Bakan? Kaç kişi öldü sizin zamanınızda, sizin Bakanlığınız döneminde?

ATİLLA KART (Konya) – O insanlar niye öldü Sayın Bakan?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Şimdi, 2010 yılından sonra teftişte gerçekten etkin ve sonuç odaklı bir teftiş programı uyguladığımız için…

ATİLLA KART (Konya) – O insanlar niye ölüyor Sayın Bakan?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – …2010’dan önce 34 milyon lira olan idari para cezası 2010’dan sonra 95 trilyon liraya -eski rakamla söylüyorum- yine on iki yılda 4.026 olan durdurma kararı 2010 yılından önce 332’yken 2010’dan sonra 3.694’e çıkmış bulunuyor.

2010 ve 2013 arasında yaptığımız teftişlerde, çift yol bağlantısı olmadığı için 83 ocak, mekanik havalandırma olmadığı için 32 ocak, yedek havalandırma olmadığı için 25 ocak, yedek enerji kaynağı olmadığı için 11 ocak, “exproof” ekipman olmadığı için 96 ocak, merkezî izleme sistemi olmadığı için 108 ocak ve solunum ve canlandırma ekipmanı olmadığı için 15 ocak durdurulmuştur. Neticede, bütün bu eksikler teftişler neticesinde, aynı zamanda rehberlik de yapılarak giderilmiştir.

2014 yılı içinde maden iş yerlerinde toplam 968 teftiş yapıldı. Bu iş yerlerinden 493’üne idari para cezası, 202’sine… Bakın burası önemli; 2014 yılında madenlerde yaptığımız teftişte 202 maden ocağına durdurma uygulandı. Bunun 106’sı kömür madenleri.

MUSA ÇAM (İzmir) – Niye öldüler onlar, niye öldüler o zaman?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Sadece kasım ayında 68 maden ocağı durduruldu. Şimdi…

ATİLLA KART (Konya) – Bu insanlar niye ölüyor Sayın Bakan?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Geleceğim efendim.

ATİLLA KART (Konya) – Niye ölüyor?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – 2014’te inşaat denetimleri… Yine inşaatlarda ölümler çok fazla. 3.123 teftiş yapıldı inşaatlarda. 2.230 iş yerine 22 trilyon ceza yazıldı, 1.803 inşaat durduruldu. Şimdi, burası çarpıcı: Yalnız bir ay içerisinde 2.087 inşaat denetlendi, 1.646’sı durduruldu ve şu anda aradan iki ay geçmesine rağmen 1.174’ü açıldı, 500 inşaat iki aydır mühürlü. Neden ölümler oluyor, ben size söylüyorum. 500 inşaat hayati tehlike arz etmesine rağmen iki aydır hâlen o hayati tehlikeyi giderici önlem alınmıyorsa, kapalı duruyorsa, suçluyu arayacaksak suçlunun en önemlisi burada, çok açık. (CHP sıralarından gürültüler)

ATİLLA KART (Konya) – Kim o? O inşaatlar o hâle niye geliyor? O inşaatların sorumluluğu kimin?

MUSA ÇAM (İzmir) – Kim o?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Kim bunlar? Bu edimini yerine getirmeyen işverenleri…

Şimdi, bakınız, temel sorun nedir? Temel sorun, iş güvenliğiyle ilgili farkındalık sorunumuz var. Temel sorun, güvenlik kültürünün eksikliği. Temel sorun, mevzuatın içselleştirilmemesi. Temel sorun “Cezamı öderim, yoluma giderim.” anlayışı ve kazanma hırsı, üretim zorlaması. Bunu geçmişte de söyledim.

MUSA ÇAM (İzmir) – O ruhsatları kim veriyor, ruhsatları?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Burada bazı arkadaşlar diyorlar ki: “Efendim, orada başka söylüyorsun, burada başka söylüyorsun.” Benim siyasi çizgimde -otuz yıldır ben siyasetteyim- böyle bir kelime, bir zikzak bulamazsınız, bunu açıkça ifade edeyim.

ATİLLA KART (Konya) – Vay be, aman Allah’ım!

MUSA ÇAM (İzmir) – Bakanlığınız döneminde kaç kişi öldü, kaç işçi öldü?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Onun için, kime, nereye söyleyeceğinizi… Biraz aynaya bakmanızda fayda var o konuda.

Şimdi, değerli arkadaşlar, eğer siz kazanma hırsını, çok kazanma hırsını öne alıyorsanız, üretim zorlaması yapıyorsanız tabii ki iş sağlığı, güvenliği ikinci, üçüncü sırada kalacaktır. Eğer 2017 yılında çıkaracağınız kömürü 2014’te çıkarıyorsanız tabii ki bunun sorunları olacak. Onun için, bu 2017’deki kömürü 2014’te çıkarabilir misin? Çıkarabilirsin ama getir teknolojiyi, koy teknolojiyi, 2017’deki kömürü 2014’te çıkarın. Bunun bir mahzuru yok ama maalesef bu konuda işverenlerimizin pozisyonu son derece sıkıntılı bir durum arz ediyor. Tabii ki tümüyle kastetmiyorum ama önemli ölçüde, az önce inşaatlarla ilgili verdiğim örnek ve madenlerle ilgili yaşadığımız örnek çok açık bir şekilde durumu ortaya koyuyor.

Şimdi, değerli arkadaşlar, tabii ki işçimizin de duyarlı olması gerekiyor, yani can güvenliğini hiçe sayan, “Bana bir şey olmaz.” anlayışında bir çalışma olmaz.

SAKİNE ÖZ (Manisa) - Siz hiçbir şey yapmayın, sonra işçi suçlu. Ayıp ya, ayıp!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Şimdi, Edirne’de ocak kapalı, Edirne’de ocak kapalı. İşçi baba-oğul ocağa giriyorlar ve üretim yapıyorlar kapalı ocakta ve müfettişlerimiz bir avuç dolusu da sigara buluyorlar. Metan parlaması meydana geliyor. Bu, sürdürülebilir… Bu yaklaşımın iş güvenliği açısından, sağlıklı çalışma açısından sağlıklı bir yaklaşım olmadığını özellikle belirtiyorum. Biz yasada işçiye çalışmama hakkını, tehlike görürse çalışmama hakkını verdik ama işçi çalışmaması gereken ocakta çalışıyorsa tabii ki bir düşünmemiz gerekiyor, bu son derece yanlış.

MUSA ÇAM (İzmir) – Neden çalışıyor, neden çalışıyor? Mecburiyetten!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Kapalı, mühürlü ocak, mühürlü, ocak mühürlü!

MUSA ÇAM (İzmir) – Mecburiyetten! Ekmek parası, ekmek parası!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Ekmek parası, eyvallah ama mühürlü ocak diyorum, bakınız.

MUSA ÇAM (İzmir) – Bakanlık olarak onun güvenliğini siz sağlayacaksınız!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Soma, Ermenek mühürlü değildi!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Osmaniye’de, bakınız, kaza meydana geliyor. 3 metre, 4 metre, daha ilk kez -arama ruhsatı var- arama ruhsatıyla 4 metre içeri giriyor, henüz 4 metre ve on, on beş günlük bir iş.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Hem önlemiyorsunuz hem de konuşuyorsunuz!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Ve yukarıdan gelecek olan molozların, taş yığınlarının geleceğini düşünmeden 3 metrelik, 4 metrelik bir giriş yaparsa bir işveren, bu farkındasızlık, bu duyarsızlık karşısında orada bir işçi çıkışta hayatını kaybediyorsa bunun sorumlusu belli.

SAKİNE ÖZ (Manisa) - Pes doğrusu, pes!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Yani, bu derece duyarsız ve sorumsuz bir yaklaşıma kimsenin hakkının olmadığını bir defa ifade etmek istiyorum.

Pazar günü Zonguldak’ta –ifade ettiniz- bir işçimiz hayatını kaybetti yine kaçak bir ocakta. Yani, biz buna…

MUSA ÇAM (İzmir) – Nereden cesaret alıyor bunlar, nereden cesaret alıyorlar? Kimden cesaret alıyor bunlar?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Bakın, ben söylüyorum, biz buna madencilik diyemeyiz; bu, madencilik filan değil, bunu açıkça ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, burada arkadaşlarımız bazı değerlendirmelerde bulundular. Efendim, trafikte araç yolda gidiyor. Muayene edildi, sıfır alkol.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Muhalefet gibi konuşuyorsunuz. Muhalefet misiniz, iktidar mı?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Alkol yok, tamam ama bir saat sonra yolda alkol aldı ve kaza yaptı. Yani bunun sorumlusu kim? Bunun suçlusu yok mu? Yani bunun sorumlusunun kim olduğunu siz de çok iyi biliyorsunuz.

Şimdi, taşeronla ilgili bir şey… Burada size söz verdiğim gibi, konuştuğum gibi, taşeronla ilgili düzenlemeyi çıkardık. Artık -761 bin- gerçekten emeğin sömürüsüne dönen bir taşeron anlayışını kaldırdık.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – İşçileri çıkarıyorsunuz, işçileri!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Taşeron hizmet alımının hangi alanda olacağıyla ilgili düzenlemeyi Parlamento gerçekleştirdi. Söz verdiğimizi yaptık.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Karayolları ne oldu Sayın Bakan, Karayolları?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Oraya geleceğim.

O düzenlemeyi yaptık, bundan sonra taşeron uygulamasında keyfîlik yok.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Her yer taşeron!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Nerede asıl iş var, nerede hizmet alımı var, bu netleşti.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Mecliste bile taşeron, Mecliste! Her tarafta taşeron!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Burada bir sıkıntı yok. Geri kalan ise -yargının vermiş olduğu karar var- 8 bin Karayolları işçisi ve çeşitli kurumlardaki benzer işçiler…

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Ne olacak?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) –

Bunlarla ilgili Yargıtayın da onayladığı durum var. Üç yıldır bu işçilerimizin tablosu açık -Kabine burada, Hükûmet olarak buradayız- yani bunun sürdürülebilirliği yok. (CHP sıralarından gürültüler)

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Biz mi sürdürüyoruz?

HASAN ÖREN (Manisa) – Enerji Bakanına söyle, Enerji Bakanına! Doğru söylüyorsun, Enerji Bakanına söyle.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Onun için, taşeron uygulamasıyla ilgili ana umdeler kondu ve inşallah bu düzenlemeyi de gerçekleştireceğiz ve orada ya tazminatlarını alacaklar veya asıl işte kadrolu olacaklar, ikisinden birisi.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – İşten atıyorsunuz, işten atıyorsunuz!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Son olarak, Enerji Bakanımız da anlatacaktır, madenlerde taşeron uygulamasını kaldırıyoruz…

MUSA ÇAM (İzmir) – Yani suçlu Enerji Bakanı mı? O mu istifa etsin?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – …yani kamu redevans verecek, redevansı alan taşerona veremeyecek. Aynı şekilde, kamudan özel sektör iş aldığı zaman özel sektör de kendisi işletecek, taşerona bu işi bir daha veremeyecek değerli arkadaşlar.

MUSA ÇAM (İzmir) – Enerji Bakanı istifa etsin, Enerji Bakanı istifa etsin!

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Yani biz burada ne söz verdiysek hepsini yaptık, burada konuştuklarımızın içeriği neyse bunların hepsini gerçekleştirdik. İnşallah aldığımız önlemler ve şu anda Meclise sevk ettiğimiz düzenlemeler de yüce Parlamentoya geliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSA ÇAM (İzmir) – Suçlu Enerji Bakanı mı?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Ben inanıyorum ki Parlamentoya gelecek olan bu düzenlemelerle de bundan sonra iş kazalarının daha da minimize edilmesi konusunda önemli adımları atmış oluyoruz.

MUSA ÇAM (İzmir) – Sizce suçlu Enerji Bakanı mı?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – Ben tekrar hayatlarını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

MUSA ÇAM (İzmir) – Sayın Bakan, sizce suçlu Enerji Bakanı mı?

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) - Hepinizi de saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Çelik.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, grubumuzun verdiği gensoru önergesini… Sayın Bakan, dünyada iş kazalarında birinci dereceye gelmiş ve on iki yıllık hükûmet eden bir dönemin en uzun bakanlıklarını yapan bakanlardan birisi. Soma ve Ermenek kazaları vicdanı taşıran son damla olmuştur ve biz bu konuda bir gensoru verdik. Sayın Bakan bunun gayriciddi olduğunu söyledi. Bunu açıklamak istiyorum.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Hayır, ben öyle demedim.

BAŞKAN – “Gayriciddi” demedi.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Aynen, gensoru önergesinin gerekçesiz ve gayriciddi, boş olduğunu söyleyen bir konuşma yaptı.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) Hayır, efendim, öyle bir şey ifade etmedim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, aynen o şekilde yaptı.

BAŞKAN – “Gayriciddi” demedi.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İzin verirseniz, bu konuda gensorunun ne olduğunu…

BAŞKAN – Mesnetsiz olduğunu Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi konuşmacısı söyledi.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ama “mesnetsiz” ne demek? Şimdi, ben bu mesnetsizliği…

BAŞKAN - Sayın Tuncel de bunun cevabını verdi Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Grubumuz adına bu mesnetsizliğin ne olduğunu…

BAŞKAN – Onu Sayın Tuncel cevaplandırdı efendim. Onu verdi, Sayın Çelik de böyle bir şey söylemedi.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, Sayın Bakan bu konuda grubumuzun gensorusunu hedef alarak söyledi.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Hayır, saygıyla karşılıyorum.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, Sayın Tuncel bu konudaki eleştiriye cevaplarını verdiler efendim sataşma nedeniyle. Müsaade ederseniz şimdi oylamaya geçeceğim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, sözümü şöyle bağlamak istiyorum.

BAŞKAN – Bağlayınız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kaç işçinin daha ölmesi gerekir ki vicdanen, siyaseten, ahlaken, hukuken bir bakan bu ülkede istifa etsin? Bunun ölçüsünü kamu vicdanı adına talep ediyoruz. Yani, bizim burada dile getirdiğimiz, bu konularda muhalefetin bastırmasıyla alınan önlemler var. Muhalefetin sesi çıktığı için burada 176 sayılı ILO Sözleşmesi imzalanmadı mı arkadaşlar, muhalefetin bastırması sonucu?

BAŞKAN – Sayın Kaplan, sizin söyledikleriniz son derece net anlaşıldı.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, insanlar ölecek patır patır, ocaklar çökecek, ocaklar sönecek ama bakanların erdemli bir duruşu olmayacak, Hükûmetin vereceği bir hesap olmayacak. Böyle bir demokrasi olabilir mi?

BAŞKAN – Sayın Kaplan, söyledikleriniz gayet net anlaşıldı. Demokrasinin gereği elbet bir gün yerine gelecektir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkındaki gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmeler böylece tamamlanmıştır.

Şimdi gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususunu oylarınıza sunacağım.

Gensoru önergesinin gündeme alınmasını kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Şimdi, saat 20.30’a kadar ara veriyorum.

Kapanma Saati: 19.49

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 20.33

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Dilek YÜKSEL (Tokat), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Şimdi "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının 2’nci sırasında yer alan, Halkların Demokratik Partisi Grubu başkan vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken'in, Soma ve Ermenek'te meydana gelen kazalar başta olmak üzere, madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek-sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi’nin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelere başlıyoruz.

2.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41)

BAŞKAN - Hükûmet? Burada.

Önergeyi, daha önce bastırılıp dağıtıldığı ve Genel Kurulun bugünkü birleşiminde okunduğu için, tekrar okutmuyorum.

Şimdi, söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Önerge sahibi olarak Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Erkan Akçay, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Hasan Ören, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç, Hükûmet adına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız.

Şimdi, önerge sahibi olarak Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ı kürsüye davet ediyorum.

Buyurunuz Sayın Kaplan. (HDP sıralarından alkışlar)

Süreniz, önerge sahibi olarak, on dakika.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gensoru önergemiz, Soma ve Ermenek maden kazaları, toplu iş cinayetleriyle ilgili ve burada, biz, bu açık açık işlenen iş kazaları ve cinayetlerinde, Hükûmetin ilgili Bakanının, ruhsatı veren, denetlemesi gereken, oranın işleyişinden sorumlu olan Bakanlığın ihmalinin olması sonucu böyle bir gensoru önergesi verdik çünkü Soma’dan ders çıkarılmamıştı, Ermenek’te yaşandı ve akabinde de iki üç yerde daha -gensorumuzda belirttiğimiz gibi- maden, kömür ocaklarında insanlar yaşamını yitirdi. Kömür ocaklarında yaşamını yitiren -Manisa’daki, Ermenek’teki- yurttaşlarımıza buradan Allah’tan rahmet diliyorum. Ermenek’teki acı taze olduğu için ve cenazeler çıkmadığı için gensoru önergemizi cenazelerden sonraki bir günde görüşmek üzere bugün gündeme getirmek durumunda kaldık.

Bizim burada anlatmak istediğimiz şu: Türkiye'nin bir enerji problemi var. Bu enerji problemi, cari açığın da temeli. Bütçemiz, ithal enerji nedeniyle -70 milyar lira- sürekli açık veriyor. Bunu biliyoruz ama bir taraftan da bir gerçeği daha biliyoruz. TKİ, Enerji Bakanlığına ait, bağlı; devlet bunu özel sektöre taşeron olarak redevans karşılığı veriyor. Redevans karşılığı alan işveren, taşeron işçileri, sendikal hak ve örgütlenme olmadan, sağlık ve güvenlik koşulları sağlanmadan köle gibi, başlarında dayıbaşıları olmak üzere çalıştırıyor. Karadeniz’de yaşandı, Balıkesir’de yaşandı, daha önce Afşin-Elbistan’da yaşandı, Afşin-Elbistan’da milyonlarca metreküp toprağın altında hâlâ işçilerin cenazeleri duruyor.

Şimdi, bu kadar acı olay, uzun bir bakanlık dönemi süresi içinde, Sayın Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın zamanında yaşandı. Taner Yıldız’ın zamanında termik santrallerde bir artış, bir patlama yaşandı, kömüre dayalı termik santrallerde. Buna dikkatinizi çekmek istiyorum. Başta Soma olmak üzere, benim memleketim Şırnak’ta zaten var olan mevcut termik santralin dışında 6 tane termik santral başvurusuna TKİ’nin milyonlarca metreküp kömür havzaları belli şirketlere ihaleye çıkarıldı. Bunun kavgasını yaptık Komisyonda, il özel idaresinin, valiliğin bu ihaleleri yaptığını ve bir kısmının da tarihinin taze olduğunu da söyledik.

Elbette ki kaçak ocaklar var, elbette ki birçok alanda yasal olmayan uygulama örnekleri var ama bazı alanlar var ki biz 2010 Maden Araştırma Komisyonu üyeleri olarak Soma’ya gittiğimizde Soma’daki kömür ocağıyla ilgili, o dönem bize verilen Maden Mühendisleri Odasının raporlarında grizu patlaması riskinin çok yüksek olduğu, derinlere gidildikçe bunun yüksek olduğu o tarihte belgelenmiş, biz o raporu Meclise sunmuştuk 2010’da. Yani bizzat o araştırma komisyonunda yer alan bir milletvekili olarak kömür ocaklarının o günkü ilkel durumunu gözlemlemiş, raporlamış ve gerekli önlemin alınmasını istemiştik. Şimdi, bu raporu, Hükûmete soruyoruz, 2010’da Meclise verilmesine rağmen, niye görüşmüyorsunuz? Görüşmüyorsunuz, işinize gelmiyor. Niye? Çünkü sizin partinize yandaş olan insanlara bu kömür ocaklarını TKİ kanalıyla veriyorsunuz, ucuza veriyorsunuz, onlar da insanları köle gibi çalıştırıyor, fazla üretim, fazla kâr, vahşi hırsıyla bu insanların topluca ölümlerine sebep oluyorlar.

Şimdi, Allah aşkına söyler misiniz, bu iş cinayetlerinde, kömür ocaklarında dünya birincisi olacağız, zamanınızda Soma’da 301 kişi yaşamını yitirecek, arkasından Ermenek’te 18 kişi yaşamını yitirecek, muhalefet sizi siyasi erdem gereği davet edecek istifaya ve siz diyeceksiniz ki: “Ben ilkeleri olan bir Bakanım. Ben bunu Bakanlar Kuruluna götüreceğim, Bakanlar Kurulu ne karar verirse o olacak. Sonra da Başbakana götüreceğim.” Neyi ima etmek istiyorsunuz? 2012’de maden ruhsatlarının izni Başbakana bağlandı, “Ucu Başbakana gider.” diye mi korkuyorsunuz? “Ben gidersem Başbakan da gider, ben gidersem Başbakan da bunun altında kalır.” mı demek istiyorsunuz?

Siyaseten ne olursa olsun, size, hiçbirinizin koltuğu, makamı oradaki 301 işçinin, 18 işçimizin bu şekilde vahşice katledilmesine, iş cinayetinde ölmesine haklı bir gerekçe olamaz arkadaşlar. Siyasi erdem, siyaset, hukuk, ahlak bir denetim gerektirir. Bu denetimi siyasi otorite üzerinde, hükûmet üzerinde yapacak olan güç kimdir? Bizleriz. Peki, biz gensoru veriyoruz, sizi bu gensoru da hiç etkilemiyor, size sorumluluklarınızı hatırlatıyoruz, etkilemiyor; size ölümlerin vahşiliğini anlatıyoruz, etkilemiyor; size torba kanunlarınızı anlatıyoruz, etkilemiyor; size hukuksuzluğu anlatıyoruz etkilemiyor; size taşeron sisteminin zulmünü anlatıyoruz, etkilemiyor!

Size özelleştirmenin zulmünü anlatıyoruz etkilemiyor; size defalarca dedik: Yahu şu ILO’nun 176 sayılı Sözleşmesi’ni imzalayın, Ermenek’te insanlarımız öldükten sonra buraya getirdiniz. Muhalefet ettik mi? Hep beraber çıkarmadık mı arkadaşlar? Şimdi, ben soruyorum: 48 bin maden ruhsatını, ellerinde enerji ruhsatlarını taşıyan çantacıların kaç tanesi yabancı şirket, kaç tanesiyle iş yaptınız, kaç tanesiyle bu alanda yapılan sözleşmeler var? Bu Meclisin bildiği bir şey var mı? Bu Meclisin enerji politikası oluşturması için bizzat bizim defalarca verdiğimiz bir tek araştırma önergesini kabul etmediniz, reddettiniz, diğer partilerin de verdiği araştırma önergelerini reddettiniz. “Türkiye’nin bir enerji politikası olmalı, stratejisi olmalı, Türkiye’nin geleceği belirlenmeli.” dedik, siz gittiniz nükleer santralleri Ruslara peşkeş çektiniz, Japonlara peşkeş çektiniz. Bir yerde 22 milyar dolar, diğer yerde 22 milyar dolar, dünyada 5-6 sent olan elektriğin kilovatını da 12,38 sentten, öbür tarafta 12,35 sentten verdiniz, üstelik yabancı şirketlere verdiniz, dünyanın hiçbir yanında böyle bir örnek yok.

Allah aşkına, şimdi soruyoruz: Hiç mi sorumluluğunuz yok? Yani sizin siyaseten bir adım atmanız için kaç kişinin ölmesi lazım bu ocaklarda, kaç ocağın sönmesi lazım, kaç ocağın kapanması lazım? Bu ülkede insanlar bunun sebebini soruyor, bunun hesabını soruyor yani burada gensorulara her gün hedef olacaksınız, her gün karşınıza çıkacak ama unutmayın, o Soma’da 301 can ve Ermenek’te son yaşanan 18 can, ibretiâlem olarak Türkiye’nin çalışma hayatını öylesine kökten değiştirecek ki sizler bunun, bu kadar hızlı bir değişimin nasıl yaşandığının bile farkında olmayacaksınız ama tarih sizi hiçbir şekilde bu dönemde aklamayacaktır, siz bunun altında kalacaksınız. Siyasi davetimize nezaketen cevap verseydiniz, istifa etseydiniz belki bugün bu konumda olmazdınız diyoruz.

Bütün bunlarda sizin denetimsizliğinizin ve bu kâr hırsındaki bu anlayışlı çalışmaya verdiğiniz onayın büyük günahı olduğunu düşünüyoruz. İstifanızı da istediğiniz kadar başka yere danışın, karar sizin diyoruz, milletin vicdanıyla baş başa bırakıyoruz. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü.

Buyurunuz Sayın Kürkcü. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Meclis-i Kebir-i Millî Reisi Hazretleri, muhterem mebusefendiler ve hanımefendiler; Kuvvet ve Menba-i Servet-i Tabiî Nazırı Devletlü Taner Yıldız Beyefendi’nin kanunen memur idüldüğü vazâifin ifasında irâe eylediği acz, maâdinde, icraında mesul olduğu tanzimattan sarfınazar iderek amaleyi sermayedarın keyf ve arzusuna terki, kendü Adalat-ü İnkişaf Fırkasının tarafdârânını memleketin menba-i servet-i tabiînin yağması içün muktedir kılması ve nihayet vazife esnasında ifası muktezi tedâbirden imtinası ve maâdin civarlarındaki istihsalin kanun ve nizamnameleri ihlaliyle tamamiyle taşeron dimekle maruf kumpanyalara terki neticesiyle vuku bulan amele cinayâtında evleviyetle mesul bulunduğuna mebni merkum mûmâ-ileyhin istifasını talep eyleyeceğiz. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

Evet, tefhimde müşkülatla dûçâr olduğunuzu rü’yet eyliyorum, o yüzden ne dediğimi anlatayım, anlamadığınızdan eminim.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Anladık, anladık, devam et, anlat, güzel oldu.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) – Hakikaten mi, ne dedim? Hiçbir şey anlamadınız. Ama işte bu boş işlerle bizi uğraştırıyorsunuz, ister istemez üç-beş dakikamız buna gidiyor.

Aslında bizim ecdadımızın lisanı değildir. Bizim ecdadımız, böyle konuşmaz. Osmanlı sülalesi ve onların memurları böyle konuşurdu. Şimdi “ecdadın dili” diye bize bunları söylüyorsunuz ama bizim ecdadımız, göçebe Türkmenler, göçebe Kürtler, Türkiye’nin dört bir tarafındaki rençper, çoban, amele insanlardır. Onlar, bu insanlar hakkında şöyle derler:

“Şalvarı şaltak Osmanlı,

Eğeri kaltak Osmanlı,

Ekende yok, biçende yok,

Yemede ortak Osmanlı.”

Biz, bu Osmanlının âdetlerini, usullerini sürdürerek üzerimizdeki kapitalist baskıya ek olarak bir de böyle çökertilmiş, geriye savrulmuş bir iktidar ve sömürü mekanizmasının hayaletini, gölgesini üzerimizde taşıyarak iktidar eylemeye kesinlikle karşı olarak bugün karşınızdayız. Biz, Sayın Taner Yıldız’ın istifasını istiyoruz ve elle tutulur sebeplerimiz var.

Birincisi: Madenlerdeki sosyal cinayetlerden birinci derecede sorumlu tutuyoruz kendisini. “Sosyal cinayet” diyorum çünkü bir sınıfın bir başka sınıfa karşı girişmiş olduğu bir cinayetten söz ediyoruz. Sermaye sahiplerinin, kapitalist sınıfın asla ve asla bugün çalışma normlarıyla ilgisi olmayan koşullarda işçileri çalıştırarak, çalıştırmaya mecbur ederek, orada öyle çalışmaktan başka bir yol bırakmayarak, onların yaşam, çalışma, dinlenme, bakım, eğlenme gibi tüm insani taleplerini göz ardı ederek tabi tuttukları kırıma, soykırıma biz bir “sosyal cinayet” diyoruz ve bu sosyal cinayet bu Bakanımızın gözetimi altında cereyan ediyor. Başından sonuna, bütün süreçlerden birinci derecede sorumlu tutarız.

Şundan ötürü sorumlu tutarız, Bakanlıklar hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı sürekli olarak bize şöyle bir tezle geliyor: Biz değiliz sorumlu, alt işverenlere buraları verdik, onlar usulüne göre çalışmadılar. Biz şimdi onları bak cezalandıralım da görün.” Aslında bu da doğru değil. Çünkü, Türkiye Kömür İşletmelerinin maden sahalarında kömür çıkartılmasından, üretilmesinden birinci derecede sorumlu olan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığıdır, kamudur. Dolayısıyla kamunun bu işleri, alt işverenlere, esas işini, üretim işini, kömür çıkarma işini alt işverenlere vermeye hakkı da yoktur, yetkisi de yoktur. Kanun ona asla ve asla böyle bir hak tanımaz. Kanunun etrafından dolaşarak redevans denilen usulle hem Soma’da, hem Ermenek’teki facianın, büyük facianın, bu sosyal cinayetin temeli atılmıştır; o nedenle Sayın Bakanı sorumlu tutuyoruz.

Bakın, redevans dediğiniz şeyin ne olduğunu bir kere daha hatırlayın. Siz, bir maden sahasında kömür çıkartma işini hiçbir normla bağlamadığınız bir sermayedara veriyorsunuz. O sermayedara, çıkarttığı bütün ürünü peşin parayla satın alma taahhüdünde bulunuyorsunuz ve üstelik diyorsunuz ki: “Sana bir sınır koymuyorum, bir alt sınır koyuyorum fakat hiçbir üst sınır koymuyorum. Bu sınırın üstünde ne verirsen onu da alıyorum.” Böylelikle bu sermaye sahibine, aslında sermaye ile emek arasındaki temel ilişkiyi, zamanın nasıl kullanılacağı meselesini tamamen onun keyfine bırakarak orayı işletme yetkisi veriyorsunuz; olan şeylerin hepsinin gerisinde bu var. Maliyetleri düşürmek, işçileri mümkün olduğu kadar çok çalıştırmak, mümkün olduğu kadar ucuza çalıştırmak ve bunun için mümkün olduğu kadar kölece çalıştırmak. O yüzden bütün antik, feodal sömürü ve çalışma biçimlerini de toprağın altından çıkartıp madenlere sokuyorsunuz. Dayıbaşılık dediğiniz müessese, bu sayede yeniden ürüyor. Dayıbaşılık dediğiniz, eskiden ağalara ırgat toplamak için kullanılan yöntemdi, şimdi kapitalist firmaya işçi toplamak için bu yöntemin kullanılmasına imkân verdiniz.

Ve siz Sayın Taner Yıldız, bunun olduğunu aslında tahkik etmekle yükümlüydünüz ve Soma’daki felaketin olduğu ocağa felaketten altı ay önce gittiniz. Ben bugün bir kere daha videodan izledim söylediklerinizi. “İşte böyle ya, böyle olacak, işletme dediğin budur. Artık, bak, Türkiye nerelere geldi?” dediniz. Meğer nerelere gelmişiz? O makyajın altındaki bir Orta Çağ çalışma usulü, bir ücretli kölelik bile diyemeyeceğimiz, aslında ücretlerin başka işçilerle, başka taşeron işçilerle paylaşıldığı tuhaf bir ilişki biçimi içerisinde insanların ölesiye çalıştırıldıkları bir işletmeymiş meğerse. O insanlar oraya gömüldüklerinde siz oraya gittiniz ve onların cenazelerini çıkartmakla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak yükümlüydünüz.

Şimdi o nedenle biz size diyoruz ki: Siz Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak, Soma’da bu durumu, bizzat uyguladığınız iktisadi politikalarla, enerji politikalarıyla yarattınız. Ermenek’te havza madenciliği esaslarına uygun olarak eski işletmelerin neleri geride bıraktığı hakkında en ufak bir bilgi olmadan yeni madenler çalıştırılmasına izin verdiniz ve insanlar olmayacak bir kazayla, aşağı yukarı artık dünyada görülmeyen bir kaza şekliyle, bir faciayla, dolayısıyla bir sosyal soykırımla karşı karşıya kaldılar, yerin yüzlerce metre altında su baskınıyla hayatlarını kaybettiler.

Şimdi, bütün bunlardan ötürü biz kimi sorumlu tutalım? Çalışma Bakanı sizden önce konuştu, dedi ki: “Bunlardan bizi sorumlu tutmayın, işçiler gidip öyle aptal aptal çalışıyorlar, sonra da ölüyorlar. İnsan öyle çalışır mı, insan orada sigara içer mi, insan böyle yapar mı?” Şimdi, bütün bu facianın açıklaması, işçinin aslında çalışmayı bilmemesi ya da doğru olmayan koşullarda çalışmaya razı olmasıyla ilgiliydi.

Peki, ben, size soruyorum: O insanlar acaba niye öyle çalışıyorlardı? Bunun arkasında tarım siyasetiniz yatıyor. Her maden işçisi, iflas etmiş bir çiftçidir. Soma’daki madende çalışanların hepsi, eski tütün çiftçileriydiler. Tütün ekimi sınırlandırıldı. Bunun herhangi bir başka üretimle ikame edilmediği koşullarda, yokluk, yoksulluk içerisinde karşı karşıya kaldıkları banka borçlarıyla başa çıkmak için o madenlerin içine girdiler. Gırtlağına kadar banka borcuna batmamış, kredi kartı borcuna batmamış, bir müflis çiftçi olmayan bir maden işçisi gösteremezsiniz bana. Ermenek’te lastik ayakkabılarıyla babasını hatırladığınız işçi, aldığı… Ermenek’te… Recep…

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) - Recep amca.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) - Oğlu öldü, kendisi ölmedi. Bu oğlu onun…

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – 10 liraya yeni lastik gönderdiler.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) - …10 bin lira traktör borcunu ödeyebilmek için o madende çalışıyordu. Bu koşullar altında çalışmaya razı olabilmesi için insanların tutunacak hiçbir dalı olmadığını bilmeniz lazım, uyguladığınız tarım siyasetlerinin kaçınılmaz sonucu olarak buraya geldiğini bilmeniz lazım. Siz bana diyebilirsiniz ki: “Ben Tarım ve Orman Bakanı değilim, ben kendi alanımdan sorumluyum.” Ama bir de hükûmetin kolektif sorumluğu var. Bu sorumluluk içerisinde hareket ettiniz ve sonuçta bu durumla karşı karşıya kaldık.

Sizin bakanlığınız sırasında ve sizin birbirini izleyen hükûmetleriniz sırasında, Türkiye, bir Avrupa 1’inciliği kazandı. Bununla ne kadar övünseniz azdır. İş kazalarında, ölümlü iş kazalarında her 100 bin çalışan başına Avrupa’da 1’inci, dünyada 3’üncü sıradayız. Bu bile başlı başına bir sorumluluk, bir hicap, bir istifa nedenidir. Nasıl olabilir? Siz elinizden gelenin en iyisini yapacaksınız –öyle diyorsunuz- ve sonuçta karşılaştığınız sonuç, dünyadaki en kötü 3’üncü, Avrupa’daki en kötü 1’inci sonuç olacak. Tabii, eğer içeriye doğru bakarak konuşursanız belki diyebilirsiniz: “Bundan önceki on yıllarda on, on, on yıllar öncesinde işler başkaydı.” Ama siz bu dünyada yalnız, yalıtık bir yerde bir adada yaşamıyorsunuz. Bütün dünya insanlığı hep birlikte bir mesafe katediyor, siz kendi ülkenizi, kendi madenlerinizi bu sıranın sonuna sokarak, aslında işinizi yapamadığınızı itiraf etmiş oluyorsunuz.

4857 sayılı Yasa’nın 2’nci maddesi çok açık. Bu yasayı ihlal ettiniz, çünkü, bu yasa, size, başta da söylediğim gibi, asıl işi, asıl üretim işini taşerona veremeyeceğinizi söyler. Siz, bütün maden ocaklarını redevansa vererek, bütün maden ocaklarında aynı yolu kullanarak sınırsız sömürünün kapısını açtınız, o kapıdan bu felaketler girdi içeri.

Ve bir başka suçunuz, istifanızı gerektiren bir başka suçunuz şudur: Siz bütün bu maden sahalarını partinizin yerel unsurlarına devrettiniz, emanet ettiniz. Bütün ihalelerde onlara bu maden sahalarını paylaştırdınız. “Eş dost kapitalizmi” diye Türkçeleştirebileceğimiz “crony capitalism” denilen şey sizin zamanınızda oldu.

Bakın, bunları uydurarak söylemiyorum.

Saffet Uyar, Ermenek’teki ocağın sahibi olan şirketin sahibi, 2004 ve 2009 yıllarında sizin belediye başkan adayınızdı. Bölgedeki bütün madenlerin işletme hakkını da o aldı. Bunu nasıl aldığını sanıyorsunuz, ihale mi açtınız? Öyle bir şey yapmadığınızdan eminim, dağıttınız.

Soma: Soma’daki Soma maden işletmesinin Genel Müdürü Ramazan Doğru ve eşi Melike Doğru; her ikisi de Adalet ve Kalkınma Partisi teşkilatının organik bir parçasıdırlar. Hanımefendi, belediye meclisi üyesidir ve bu sıfatla, aynı zamanda, bu maden ocağında yöneticidir de. Dolayısıyla, bu sömürüden, bu kâr dağıtımından pay almaktadır. Her birini tek tek tahkik edecek olsak, yeni verilen maden ruhsatlarının tamamının partiniz taraftarı ve mensuplarına dağıtıldığını görebiliriz.

Bu nedenle, ayrıca bir başka durum da var: Her ne kadar biz üretimin, maden ve tabii kaynakların üretiminin piyasalaştırılmasına esasen karşı olsak bile, bu piyasa ilişkilerinin de bir demokratik bir de cebrî işleyişi var. Demokratik işleyiş, ihaleye çıkarsınız, en çok parayı kim verirse o alır. Cebrî işleyişte aslında başkalarını diskalifiye ederek kendi bildiklerinize bunları dağıtırsınız. Sizin Bakanlığınızda eşdost kapitalizmi Türkiye madenciliğinin asıl işletme doğrultusu olmuştur.

Siz sadece bununla değil… Tabii ki gensoruyu vermemiz bu kazalarla ilgili ama sizin Bakanlığınız sırasında Türkiye kendisini nükleer riskle karşı karşıya bıraktı. Israrla bu nükleer santrallerin yapılması için inisiyatif aldınız, aslında öldürücü, yararsız, verimsiz, herhangi bir biçimde temiz enerji kaynağı olmayan bu santrallerin Türkiye’de inşası için bütün sınırları aşarak, bütün kayıtları aşarak, bütün argümanları boşa sararak bunların yapımına giriştiniz ve insanlarla alay edercesine dediniz ki: “Bekârlıktan ötürü ömürden kayıptan çok daha az kayıptır nükleer risk dolayısıyla ortaya çıkan kayıplar.” Böyle bir karşılaştırmayı, siz, okumuş yazmış, bu karşılaştırmaların ne manaya geldiğini bilecek bir insan olarak nasıl yapabildiniz? Ben hakikaten çok şaşırıyorum.

Ve Sayın Yıldız, siz, aynı zamanda, 17 Aralık yolsuzluk sürecinin de zeminini hazırlayan temel ilişkiyi kurdunuz. Petrol karşılığı altın siyasetini enerji ithalat ve ihracatında devreye sokarak İran’la yapılan enerji alım satımında uluslararası ambargoyu, Amerikan ambargosunu delebilmek için bu gri altın piyasasının Türkiye’de işlemesine yol açan ilişkileri kurdunuz ve bugün 4 bakanınızın başını yiyen ve yiyeceği de neredeyse kesinleşmiş olan, eğer başkalarınınkini yemezse, bu yolsuzluk sürecinin de tamamen irrasyonel ve herhangi bir biçimde Türkiye’nin ihtiyaçlarıyla doğrudan doğruya mütenasip olmayan bir alışverişin parçası olarak Türkiye’de bu yolsuzluğun zeminini hazırladınız. İllegal altın ticaretinin illegal her şeye yol açacağını bilmeliydiniz, bilebilirdiniz ve bunu, kalktınız, savundunuz. “Biz paralarını yatırırız onların. İster patatesle bunu ikame eder, ister altınla, biz buna karışmıyoruz.” Ama gördünüz, Türkiye karıştı siz karışmasanız da. Sonuçta, şimdi hem Hükûmetiniz hem bakanlarınız hem Türkiye, tarihinin en ağır yolsuzluk bunalımına bu mesele dolayısıyla girdi. Sizin adınız karışmadı bu sürece. Ben sizi de zaten öyle karıştırmıyorum, “Siz bu yolsuzluktan kâm aldınız, siz bu yolsuzluktan nemalandınız.” demiyorum ama bir bütün olarak böyle bir ilişkinin temelini kurduğunuz zaman birileri buraya dalacaktı. Ama, bu zaten insan hayatı bakımından devede kulak kalır. Yolsuzluk mu önemli, yoksa insan hayatı mı önemli dediğimizde, ben 301 işçinin, 18 işçinin, her yıl sizin Bakanlığınız sırasında iş cinayetlerinde ölmeye devam eden bin, bin, bin, bin, işçilerin hayatı hakkında konuşmayı çok daha önemli görürüm ama demek istiyorum ki: Hem insanidir hem maddidir hem manevidir hem ahlakidir, her bakımdan son derece ciddi bir sorumluluk altındasınız.

Şu sözünüzün arkasında durmanızı bekliyorum Sayın Bakan, siz dediniz ki: “Ben bu 18 işçinin ölümünden sonra istifayı düşündüm ve bunu Hükûmete götürdüm, Başbakana.” Anladığıma göre Başbakan sizi ikna etti. Ben size diyorum ki ikna olmayın. Bakın, siz eğer insani bir adım atabilirseniz, ahlaki bir adım atabilirseniz bugün partinizi kuşatan büyük manevi erozyon karşısında belki de ona siz yeni bir hayatiyet kazandırabilirsiniz ama bunu ben düşünmek zorunda değilim sizin partiniz adına. Ben isterim ki sizin yerinize bir an önce bizim partimiz geçsin de bu işlerin nasıl yapılacağını gösterelim hep birlikte ama insan olarak sizin de, belki de, bu Türkiye’ye bu işçi ölümlerini mazur göstermenin dışında, bunların mazur gösterilemeyeceğinin bir nişanesi olarak yapacağınız bir davranış, atacağınız bir adım olabilir. O yüzden biz istifanızı talep ediyoruz ve bununla Türkiye’de yürüyen çözüm sürecine de bir katkıda bulunduğumuzu düşünüyoruz. Kastımız şudur: Devletle çözüm süreci yürütmek Hükûmetin siyasetleriyle barışmayı asla ve asla gerektirmez. Biz, bir dakikalık özgürlüğü bir işçinin bir nefesine değişmeyiz. Bütün işçiler hep birlikte ya özgür olacaklar ya hiçbirimiz özgür olmayacağız, bunu çok iyi biliyoruz. Hem savaşın bitmesi için, ölümlerin olmaması için, üniforma giydirilmiş işçilerin ve köylülerin karşılıklı birbirlerini öldürmemeleri için çaba göstereceğiz hem de öte yandan asla ve asla, herhangi bir işçinin ücretini, emeğini, hayatını, soluğunu bizim herhangi bir özgürlüğümüzle ne değiş tokuş edebiliriz ne bunlar değiş tokuş edilebilir ne de böylece barışa hizmet edilebilir.

O yüzden, barışa hizmet için sizin istifanızı istiyoruz, işçilerin haklarının korunması için istifanızı istiyoruz, Türkiye’de adalete, siyasete ahlakın egemen olması için istifanızı istiyoruz. Umarım, buna olumlu bir cevap alabilirim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERTUĞRUL KÜRKCU (Devamla) - Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kürkcü.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Erkan Akçay.

Buyurunuz Sayın Akçay. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız hakkında verilen gensoru üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 13 Mayıs 2014 tarihinde Soma’da meydana gelen büyük Soma faciası ve katliamından bu yana tam iki yüz dokuz gün geçti ve o günden bu yana da 28 Ekimde Ermenek’te 18 işçi can verdi, Zonguldak’ta ayrı ayrı tarihlerde 2 maden işçisi, Bartın’da 2 ve en son Osmaniye’de 1 maden işçisi hayatını kaybetti. Bu iş kazaları, iş cinayetleri, toplu katliama varan ölümler devam ediyor. Ortada olaylar var fakat failler yok. Ortada ihmal var, ihmalciler, ihmalkârlar yok. Yetkili var, sorumlu yok arkadaşlar. Yetki var -bakın, yetkileri hep anlatacağım birazdan- sorumluluk yok. 8 şirket yöneticisi tutuklu ancak hakkında soruşturma istenen bürokratlara soruşturma izni yok. Ne var? Bürokratlara ödüllendirme var, yetkili, sorumlu makamlarda oturanlara. Acaba sorumlu kim? Madenlerde aşırı kazanç ve üretim hırsına yol açan düzeni kim kurdu? Madenlerde bu toplu katliam gibi kazalar neden olmaya başladı ve neden önlenemiyor?

Sayın Enerji Bakanının -teşbihte hata olmaz ama benzetmek gibi de olmasın- Tommiks, Teksas ve Red Kit okuyanlar bilir; ortada bir olay, çatışma olur, kasabanın meydanında 2-3 de cenaze vardır, herkes arazi, toz olmuştur, oraya birisi koşar gider, o da tabutçudur -tabut yapan- ve cenaze levazımatçısı, bugün kamuoyuna verdiği imaj ve sorumluluk budur. Soma’da, Ermenek’te günlerce kayıp sayıları hakkında bilgi vermekten başka yaptığı yoktur. Peki, bu iki yüz dokuz gün boşa mı geçti? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanının hiç mi sorumluluğu yok?

2011 yılında Devlet Denetleme Kurulu rapor düzenlemiş. Orada sorunlar, sorumluluklar, yapılması gerekenler ayrıntılı düzenlenmiş, önerilmiş. Ayrıca, daha evvel Meclis araştırması komisyonları var. En son 2010’da, madenlerle ilgili maden araştırma raporu var, Sayıştayın raporları var, KİT’lerle ilgili raporlar var, öneriler var ama bunların hiçbirisinin gereği Hükûmet tarafından, bakanlıklar ve kurumlar tarafından yerine getirilmemiş. Türkiye, bilhassa ölümlü maden kazalarından dünya 1’incisi olmaya devam ediyor.

Soma kazasından sonra, Soma’da çok aşırı derecede bir psikolojik travma ve sosyal sorunlar yaşanmaya başlandı ve buna bir de ekonomik belirsizlikler eklendi. Yani, Soma Termik Santrali’nin bu kaos içerisinde özelleştirme ihalesi başlatıldı. Bu yetmedi, yeni bir termik santralin inşasında bir sürü saçma sapan hadiseler yaşandı, ortada Enerji Bakanı gene yok. Şirket ile halk karşı karşıya getirildi. Orada acele kamulaştırma kararı alan sensin, orada o ihaleleri veren sensin. Özelleştirmeyle satılacak termik santralini de yine aynı şirkete verileceği söyleniyor. Halk ile şirket karşı karşıya gelmiş, şirketin özel güvenlik görevlileri halkı kelepçeliyor, copluyor ve dayak atıyor; böylelikle şirketi de bir kolluk gücü hâline getirdiniz, âdeta bir mülki idare hâline getirdiniz. Devleti de bozdunuz, yönetim anlayışını da bozdunuz, bu devlet felsefesini de yerle yeksan ettiniz. Bu yetmedi, en son 1 Aralıkta tam 2.831 Soma maden işçisinin işine cep telefonu mesajıyla bir çırpıda son verildi. Hiç mi sorumluluğunuz yok Sayın Bakan? O güne kadar ne yaptınız? Feryat figan etti bu muhalefet milletvekilleri veya vatandaşlar. Bizi dinlemediniz, işçileri, Somalı vatandaşları niye dinlemediniz? Adalet Kalkınma Partisi iktidarı çok büyük bir vebal altındadır arkadaşlar ve Hükûmet bunca sorumluluğuna rağmen, bütün mesaisinde sorumluluktan nasıl sıyrılırım onun derdinde, onun telaşında, sorumluluktan sıyrılmaya bakıyor ve Hükûmetin bu tutumundan çok ciddi şekilde endişeliyiz. İlgili bakanlar mahkemenin talep ettiği soruşturma izinlerini reddediyor ve soruşturmanın selametini engellemeye yönelik davranışlar sergiliyor. Peki, bu olay olduğunda Hükûmetiniz, sizler ne dediniz? olay olduğunda “Ucu nereye giderse gitsin sonuna kadar takipçisi olacağız ve sorumluları bulup çıkaracağız.” dediniz ancak tam aksine, sorumluları saklamaya ve gizlemeye gayret ediyorsunuz.

Madenlerin ruhsatlandırılması kime ait, kim yetkili? Ruhsat iznini kim veriyor? İşletme iznini kim veriyor? Projelendirmeyi kim yapıyor? İhale yöntemini kim belirliyor -redevans mı, hizmet alımı mı- ihale nasıl yapılıyor? Şartnameleri kim hazırlıyor, sözleşmeyi kim yapıyor? Yönetmelik, yönerge ve talimatları kim hazırlıyor? Madenlerdeki çalışma düzenini kim belirliyor? Üretim hacmini kim belirliyor? Fiyatlandırmayı kim yapıyor? Denetlemeyi kim yapıyor? Hasılı, akla gelen gelmeyen her konuda, her süreçte yetkilisiniz. Yetkili olacaksınız ancak sorumlu olmayacaksınız! Bu kadar trajikomik bir tutum olabilir mi? Yetkiniz var, aynı zamanda da sorumlusunuz, sorumlu değilmiş gibi davranamazsınız.

Maden İşleri Genel Müdürlüğünün (MİGEM), Türkiye Kömür İşletmelerinin sorumlulukları, denetimde yaşanan sorunlar, mevzuatta oluşan boşluklar, bazı imtiyazlı firmalara tanınan kolaylıklar, sendikalarda yaşanan sorunlar, dayıbaşılık, madenlerin teknik ve idari işleyişi, binlerce maden işçisinin para, kumanya ve araçla AKP’nin mitinglerine taşınması… Bunları sis bulutları arkasına saklayarak görmezden gelemezsiniz, bunlar Adalet Kalkınma Partisi iktidarının kayıt dışı ve organize işleridir. Artık bu tutumlar, bu anlayışlar, madenleri ve madenciliği büyük facialara yol açacak kadar laçkalaştırmıştır.

28 Ekimde Ermenek’te facia olduktan sonra Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakan kaza mahalline gittiler. Orada, yakınlarını kaybeden acılı ailelere Sayın Cumhurbaşkanı dedi ki: “Ya, keşke bir mektup yazsaydınız, şu madenlerin durumunu bildirseydiniz.” Arkasından, aynı sözleri Başbakan da ailelere tekrarladı. Bu ifadeler ülkeyi kurumlarıyla, kurallarıyla yönetmeyen bir zihniyetin, anlayışın ürünüdür ve bu yönetimi sergileyen devlet ricalinin de hazin durumudur. Türkiye şahsi ve keyfî bir yönetim altındadır arkadaşlar, keyfî ve şahsi. Mektup yazacak, canı isterse bakacak.

Ben buradan Sayın Başbakana, Hükûmete ve Sayın Enerji Bakanına soruyorum: 2012 yılında, 804 işçisinin iki aylık maaşını ödemeyen Uyar Madencilik şikâyet edildi, ne yaptınız? 301 Soma maden işçisi can verdi, iki yüz on günde ne yaptınız? 25 Aralık 2013 tarihinde ödenmeyen ücretler, yıllık izin, mobbing, kıdem ve ihbar tazminatlarıyla ilgili 121 işçi şikâyette bulundu, mektup yazdı iktidara, Hükûmete, devletin kurumlarına, ne yaptınız? Darkale maden ocağıyla ilgili -dikkat buyurun, sadece bir tek maden ocağıyla ilgili- Soma’da işçiler 124 şikâyet dilekçesi verdi, ne yaptınız? Mektup yazmış işte vatandaşlar! Başbakana, Cumhurbaşkanına, iktidara mektup böyle yazılır, mektubu yazmışlar.

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Onlar provokatördür, onlar.

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Sadece Darkale maden ocağında 2009-2013 yılları arasında 1.120 maden kazası meydana geliyor, 1.120 arkadaşlar. Bunlar devletin verdiği resmî rakamlar, biz bunu kendimiz bulmadık, devletin, Hükûmetin rakamları. Ee, peki… Ya, bu maden şirketi devlete ait 106 bin ton kömürü çalıp sattı, bunlar faaliyetlerine devam ettiler, ne ruhsatları iptal edildi ne işletme izinleri. Zaman zaman, müfettişler rapor verip madenin kapatılmasını sağladıklarında, bir başka müfettiş gönderip açılmasını sağladınız. Maliyetleri kısmak, üretimi artırmak, kârları artırmak adına taşeronu getirdiniz, o da dayıbaşılığı ortaya çıkardı. Dayıbaşılığı herkes görmüş, hiç kimse sesini çıkarmamış. Bu da, insanı değil, aşırı kazancı merkezine alan vicdansız bir anlayışın ürünüdür, vicdansızlıktır bu. Bu redevans uygulamaları kanunlara da aykırı. Biz, Soma muhalefet şerhimizde sayfalarca bunların ayrıntılarını dile getirdik, şimdi maalesef vaktimiz de kalmadı.

Değerli milletvekilleri, redevans şirketleri ve Hükûmet, el birliğiyle aşırı kazanç ve üretime yönelmiştir. Bir iş birliği var; bu şirketler ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı iş birliği yapmış “Aşırı derecede kazanç elde edelim, kazanalım üretelim, kazanalım üretelim; iş güvenliği, işçi sağlığı ve canlar ne olursa olsun.” anlayışıyla. Bu nedenle, şirketler ne sabit sermaye yatırımlarını artırmış ne de iş güvenliği için bir yatırım yapmışlar.

Türkiye Kömür İşletmeleri maden sahalarını özel şirketlere kiralarken bu şirketin nasıl üretim yaptığıyla hiç ilgilenmemiş, hiç ama hiç ilgilenmemiş. Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürü Soma Araştırma Komisyonuna 19 Haziran 2014 tarihinde yaptığı açıklamada verdiği bilgide, ifadede “Ben sadece TKİ’nin aldığı kömürün miktarına bakarım, kalitesine bakarım, ödediğim paraya bakarım.” diyor. Çalışma düzeni, üretim yöntemi, iş güvenliği tedbirleriyle hiç ilgilenmediğini açık seçik bir şekilde beyan etmiştir.

Soruyorum, bu dayıbaşılık düzeniyle mücadele ettiniz mi iki yüz dokuz gündür, ne yaptınız? Hiçbir şey yapmadınız çünkü Hükûmetiniz de bir dayıbaşı anlayışıyla çalışmaktadır, o zihniyet devam etmektedir ve AKP iktidarı maden ocaklarını siyasi ve ekonomik rant aracı hâline getirmiştir.

16 Haziran 2012 tarihli 2012/15 Başbakanlık Genelgesi, maden ruhsat izinlerinin verilmesi, devlete ait gayrimenkullerin satışı, kirası, irtifak hakkı, tesisi gibi işlemleri bizzat Başbakanın uhdesine almıştır. Ben on defa sordum, acaba, şimdi bu genelgeyle Sayın Davutoğlu, şimdiki Başbakan mı ilgileniyor, yoksa Cumhurbaşkanı mı ilgileniyor? Kimin uhdesindedir bu yetki? Bu Anayasa’ya da, kanunlara da aykırı genelgeyi derhâl değiştirmeniz gerekir, şaibeyi artıran bir durumdur.

Eynez maden ocağının işletilmesiyle ilgili sözleşmede diyorsunuz ki: “Sözleşmede belirtilen miktarın üzerindeki üretimin de satın alınacağı…” Üret üretebildiğin kadar, nasıl üretirsen üret! İstediğin kadar, istediğin zamanda üret! Ve birden, astronomik, izahı mümkün olmayan bir şekilde… Yani bilmiyorum, Mısır Piramitlerinde bu kadar zalimce çalıştırılıyor muydu işçiler? Dayıbaşıyla beraber şirket, TKİ, Enerji Bakanlığı, Hükûmet el ele vermişler, bunu dayatmışlar. İşte aşırı kazanç ve üretim hırsının zeminini hazırlayan, teşvik eden Hükûmettir, sorumlusu da Enerji Bakanıdır ve dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’dır, Sayın Taner Yıldız’dır, Türkiye Kömür İşletmeleridir ve MİGEM’dir.

Yine, bu kömür şirketlerine ek süreler verilmiş, ek işler verilmiş, ihalesiz verilmiş, yönetim kurulu kararı olmaksızın verilmiş ve bir sürü hukuksuzluktan yani kabataslak hesaplara göre, tahminlere göre de en az 4 milyar liralık bir rant sağlandığı söz konusu.

Soruyorum: Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürünün Sayın Bakanla ilgili “Bakan beni görevden alamaz çünkü akıllı adamdır, işini bilir.” dediği doğru mu değil mi? Kamuoyuna yansıdı. Vallahi, herhâlde Başbakan da akıllı adamdır Sayın Bakan, sizi de görevden alacak değildir yani! Bu işler, sistem böyledir. Sayın Başbakan da akıllıdır, Sayın Cumhurbaşkanı da akıllıdır değil mi efendim?

MUSA ÇAM (İzmir).-. Aynen!

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul).-. Çok!

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Bakan dinlemiyor!

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Şimdi, Eynez maden ocağından TKİ’nin aldığı kömürün fiyatının ton başına her yıl ÜFE oranında güncellenmesi gerekirken 2012’de 37,96 lira olarak güncellenmesi gereken fiyat, yüzde 17 fazlasıyla güncelleniyor.

Değerli arkadaşlar, kazanın yaşandığı Soma Kömür İşletmeleri seçimlerde maden işçilerini zorla, zorla -bunun altını çize çize söylüyorum- AKP’nin mitinglerine götürmüştür. Sen kumanyasını vereceksin, yevmiyesini vereceksin, aracını temin edeceksin veya kendi aracıyla gidenlere harcırahı vereceksin, “E, işçiler gönüllü gitti.”

Şimdi önemli bir soru soruyorum Hükûmete…

MUSA ÇAM (İzmir) – Şirket genel müdürünün karısı meclis üyesi.

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Lütfen, bakın, çok önemli bir sorudur.

Soma AKP İlçe Başkanı açıkladı övüne övüne, dedi ki: “Soma’da bizim partimizin 14 bin üyesi var, bu konuda da Manisa’da kendi içimizde birinciyiz.” Vallahi, herhâlde, diğer hiçbir partinin o kadar üyesi yoktur.

Hodri meydan! Birincisi: Hayatını kaybeden 301 maden işçimizden kaçı AKP’ye üye yapılmıştır?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Hepsi, hepsi.

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Soma’daki 15 bin maden işçisinden kaçı AKP’ye üye yapılmıştır?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Hepsi.

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Şimdi, işletmenin genel müdürünün eşi belediye meclisi üyesi. “E, bunda ne var?” Vallahi bunda hiçbir şey yok, hepsini toplarsak puzzle bir araya geliyor, resmen bir puzzle. Geçen dönemde 3 maden şirketi çalışanı ve görevlisi AKP’den Soma Belediye Meclisi Üyesiydi, bu da tesadüf! E, vallahi, sizin parti teşkilatlarındaki yöneticilerin sayısını merak ediyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Form doldurarak AKP’den referans alanlar Soma Kömür İşletmelerine işçi olarak alınmıştır.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanının mutlaka ama mutlaka istifa etmesi ve bu görevi artık bırakması gerekir. Bunun hayırlı bir başlangıç olmasını temenni eder, hepinize saygılar sunarım. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akçay.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, efendim, sadece tutanaklara geçmesi için söylüyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Erkan Akçay bir soru sordu “Soma’da ölen işçi kardeşlerimizin ne kadarı Adalet ve Kalkınma Partisi üyesiydi?” diye. Bu konuda kapsamlı bir açıklamayı bizim İstanbul Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Üyemiz Sayın Mahmut Tanal bütçe görüşmeleri sırasında yapacaktır, kamuoyunu aydınlatacaktır efendim.

Bilginize sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Hasan Ören. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Ören.

CHP GRUBU ADINA HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan, değerli üyeler; Halkların Demokratik Partisinin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız hakkında verdiği gensoru üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Aslında kurguyu yaparken farklı yapmıştım fakat Faruk Bey’i dinledikten sonra, konuşmasının bir bölümüne yürekten katılıyorum -çok eskiden de tanıdığım için, doğru şeyleri söyler ve çekinmez- iki konuda Enerji Bakanına öylesine şeyler söyledi ki “Bu işin sorumlusu sensin.” dedi. Bence Enerji Bakanı Taner Yıldız bunu anladı. Dedi ki: “Aşırı üretim.” Biz muhalefet olarak söyleyebiliriz ve bunu da kale almayabilirsiniz, muhalefetin görevi eleştirmektir, eleştirdiği için de “Tabii, bunlar böyle yapacak.” dersiniz ama kendi Bakanınız size “Ey Enerji Bakanı, ey Türkiye Kömür İşletmeleri, siz Soma’daki maden faciasında, oradaki üretimle ilgili bir firma bırakmış diğer firma başlamış, bir firmanın ürettiğinin 7 kat fazlasını üreten bir firmada bu üretim artışıyla ilgili tedbir almıyor iseniz o zaman sorumlu sizsiniz.” diyor. İkincisinde bir şey daha söyledi Faruk Bey, doğru söyledi: “Üç yıl önce değiştirdik biz hizmet alımıyla ilgili olayı.” Sizin iktidarınız yaptı. Neydi hizmet alımı? Redevansı söylemiyorum, hizmet alımıyla ilgili kanunun 2’nci maddesi “Asıl işi hizmet alımıyla yapamazsınız. Güvenlikle ilgili bir sorun var ise işletmede hizmet alımını yapabilirsiniz, temizlikle ilgili bir sorun varsa hizmet alımı yapabilirsiniz ama siz kömür üretimini hizmet alımıyla yapamazsınız.” diyor. Kim diyor bunu? Sizin çıkardığınız yasa diyor. Siz, peki, bunun arkasından dolanarak… Burada, bu insanların aşırı üretime zorlanmasıyla ilgili, bu insanların hizmet alımıyla çalıştırılmasıyla ilgili tedbir alma görevi Sayın Enerji Bakanı sizde değil mi? Bunu kim söylüyor? Faruk Bey söylüyor. Teşekkür ederim Faruk Bey’e. Bir Bakanınız, bir Bakanınızın yaptığı yanlışı açıklıyor. Siz ne dediniz, ne söylediniz? Yani ben sizin çok zeki, akıllı olduğunuzu biliyorum, vicdanlı olduğunuzu da biliyorum. Peki, buradaki Soma’da… Park Holding işletirken Park Holding size demedi mi, TKİ’ye raporlarını yazmadı mı? “Bu işletmede eğer yatırım yapılmaz ise istenilen düzeyde finansla teknoloji getirilmez ise Eynez kömür ocağında yapılacak olan kömür çalışmalarında, kömür çıkarmalarında ciddi tehlikeler bekliyor. Bu tehlikeler karşısında biz Park Holding olarak Holdingimizi riske etmeyiz; TKİ olarak size de öneriyoruz, siz de kendinizi riske etmeyin.” dedi; 2006-2007’deki Park Holdingin size verdiği rapor böyle. Peki, siz ne yaptınız? Siz bunun hiçbirini dinlemediniz. Soma AŞ’ye getirdiniz, dediniz ki… İhaleyi kendiniz hazırladınız, hizmet alım usulüyle redevansın arkasından dolaşarak hizmet alımıyla getirdiniz, burada ihaleyi Soma AŞ’ye verdiniz.

Daha birinci yıl, Park Holdingin burada 300 bin ton kömür ürettiği yerde, 2010 yılında 2,5 milyon tona çıktınız. Siz, Enerji Bakanı olarak bu konuları hepimizden daha iyi biliyorsunuz Taner Bey; bu işletmede ne oldu, bu ocakta ne oldu, ne kadarlık yatırım yapıldı ki üretim 7 kat yukarıya çıktı? Park Holding raporunda diyor ki: “Ben 30 trilyonluk yatırım yaptım, beceremedim, ayda benden 1,5 milyon ton kömür istediniz, ben ancak size 300 bin tonunu verebildim.” Bir sihirli el geliyor, Soma AŞ buraya geldiği günden sonra altı ay içerisinde üretimi 7 kat yukarıya çıkarıyor. Peki, siz bunu araştırmak yerine neyi söylediniz, neyi konuştunuz? Dediniz ki: “Gördünüz mü bak, biz ne kadar iyi işletmeciler buluyoruz, 130 dolara imal ettiğimiz, 130 dolara çıkardığımız kömürü şimdi 23,80 cente çıkarıyoruz.” Kendinizi kandırdınız, kendinizi kandırdınız çünkü 130 dolara mal edilen bir şeyin 23,80 cente çıkması mümkün müdür? Yani şöyle bir örnek vereyim: Kasapta kuzu eti asılı, normal kuzu etinin değeri 30 lira, 35 lira; size 10 liradan kuzu eti verecekler. E, ucuz etin suyu da kara olur. 301 insanımızın da hayatı gitti. Bunların hepsini konuştuk, görüştük. Yıllar içerisinde, burada beş yıl içerisinde üretim artışlarına baktığınızda neyle övündünüz? Dediniz ki: “Biz bu işi çok iyi biliyoruz. Bu işin dâhisiyiz biz. Hizmet alımıyla ilgili zarar eden TKİ’yi kâr eder duruma getirdik.” Kaç para kâr ettiniz? Yani gerçekten, Türkiye Kömür İşletmelerinin; 2009, 2010, 2011, 2012, 2013 yıllarında zarar ettiğini söyleyen TKİ’nin kârı ne kadardır? 2,3 katrilyondur arkadaşlar, eski parayla. Zarar eden bir TKİ’nin veya zarara yakın bir TKİ’nin, bir sihirli değnekle, bir anda, beş yıl içerisinde üretim zorlamasıyla, iş sağlığı ve iş güvenliğinin alınmadığı bir ocakta, sermaye-siyasetçi ilişkisinden kaynaklanan bir dayanışmayla üretimini 7 katına çıkardınız ve 2,3 katrilyon kâr ettiniz. Haklıdır Faruk Çelik, o da diyor ki şimdi size: “Bu kadar üretimi artırdınız, bu kadar parayı kazandınız. O zaman, buranın iş sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili, o insanların yaşamlarıyla ilgili sorumluluğunuz nerede? Sorumluluğunuzu yerine getirip de bu kazancın bir kısmıyla oraya teknolojiyi getirerek, oradaki madenlerde iş sağlığı ve iş güvenliğini sağlayarak bu insanlarımızın canını kaybetmesine mani olamaz mıydınız?” Bizi bırakın, biz Manisa’nın 3 milletvekili gelmişiz, burada araştırma önergelerini vermişiz, bunlar muhalefetin, reddetmişsiniz. Tamam ama kendi arkadaşlarınız ne diyor?

Şimdi, bakın, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Araştırma Raporu: 11’inci Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, 2011 yılında, Türkiye’deki madenlerle ilgili ciddi tehlikeyi görmüş ve bununla ilgili de Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirmiş, bütün madenler incelenmiş ve bu madenlerle ilgili eksikler ortaya konulmuş. Herhâlde Sayın Taner Yıldız’a da bu rapor gelmiştir.

Şimdi, bu raporda ne yazıyor? Bu rapor bugünü yazıyor. Yani, araştırma komisyonuna bile gerek yok, Sayın Cumhurbaşkanının Devlet Denetleme Kurulu 18 maddelik önerilerde bulunmuş, demiş ki: “Eğer siz Türkiye’deki maden işletmeciliğiyle ilgili bu tedbirleri almaz iseniz bilin ki önümüzdeki günlerde 77 milyonun gözyaşlarıyla karşı karşıya kalabiliriz.” Sayın Cumhurbaşkanının Devlet Denetleme Kurulu Raporu’ndan hemen 18’ini okumayacağım ama 7-8 tanesini okuyacağım:

“1) Taşeronluk, alt işverenlik uygulaması kalkmalı.”

Değerli arkadaşlarım, bir daha söylüyorum;3) Taner Bey dinlerse, biliyordur zaten.

“1) Taşeronluk, alt işverenlik uygulaması kalkmalı.

2) Kazanın asıl sebeplerinden biri olan üretim zorlaması dikkate alınmalı.

3) Kamu birimleri denetimlerinin etkisizliği.

4) Risk değerlendirmesi yapılmaması.

5)Geçmiş kazalardan ders alınmaması.

6) Delme, patlatma işlemlerindeki düzensizlikler.”

Hani, hep söylüyoruz ya karbonmonoksit gazları yüzde 10 oksijen olduğunda ancak iş yapar, sıfır oksijende iş yapmaz, onun için oksijen maskeleri olması gerekli diyoruz. 2011 yılında zaten Sayın Cumhurbaşkanımız onu koymuş buraya, diyor ki: “Çalışanlarda oksijen maskesi bulunmaması, gaz izleme ve ikaz sistemlerinin yetersizliği, havalandırma yetersizliği, nefeslik-kaçamak yoluyla ilgili yetersizlikler…” Devam edip gidiyor.

Sayın Enerji Bakanım, burada hepsi yapılmış. 2011 yılından bu yana siz bu Sayın Cumhurbaşkanının görevlendirdiği Devlet Denetleme Kurulunun raporunu ciddiye mi almadınız, yoksa Cumhurbaşkanlığı makamını -içinizdeki tartışmalardan- o günkü Cumhurbaşkanını muhalefet olarak, paralel yapı olarak görüp de bu söylediklerine mi inanmadınız? (CHP sıralarından alkışlar)

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Muhalefetti o zaman.

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Plan ve Bütçeden sonra cumaya beraber gittiler.

HASAN ÖREN (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, 1983-2003 yılları arası yani teknolojinin daha geri olduğu -hani sizin hep bir miladınız var ya 2003- yirmi yıl içerisinde bu ülkede 499 evladımız maden kazalarında hayatını kaybetmiş. Rakam yüksek, gerçekten yüksek. Yirmi yılda 499 vatandaşımız emeğini ve alın terini madenin içerisinde bırakmış, canını da teslim etmiş. E, siz teknolojik çalışıyordunuz, siz doğru çalışıyordunuz, dünyadaki teknolojileri biliyordunuz. Peki, sizin on yıl içerisinde ne olmuş, maden kazalarında kaç arkadaşımız hayatını kaybetmiş? En son Osmaniye’de ve Zonguldak’takini sayar isek 1.431 arkadaşımız on yıl içerisinde hayatını kaybetmiş.

Ama ben inanıyorum size, sizinle altı gün geçirdim ben Soma’da, gözyaşlarınız da doğruydu sizin, üzüntünüz de doğruydu sizin, hiç tereddüt etmiyorum ama bu koltuğa bağlayan ne sizi? Niye direniyorsunuz yani muhalefet böyle söylüyor diye mi direniyorsunuz? Ne olur kafanızdan çıkarın bunu. Söylediğimin hepsi ortada. Sizin, bu “23 dolar” dediğinizde de, “130 dolar” dediğinizde de, buradaki iş sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili alınmayan tedbirlerde de yüreğinizin sızladığını biliyorum. Ben altı gün kaldım, hâlâ daha uykuma giriyor, samimi söylüyorum. Dün akşam oğlum orada çalışıyormuş... Düşünebiliyor musunuz? İnanın, psikolojisi bozulur insanın ve bozuldu. Bütün milletvekili arkadaşlarımla beraber orada Sayın Taner Yıldız da hiç uyumadan yirmi dört saat kaldı ama bu, sorunu çözmüyor ki; bu, sorunu çözmüyor.

Ne yapacağız? Hangi koşullarda siz o koltuğu bırakırsınız? Yoksa, o koltuğu siz bırakmak istiyorsunuz da sizin anlayışınız, AKP anlayışı -özür dilerim, AKP anlayışı demeyeyim- padişahın anlayışı sizin buraları bırakmamanızı mı gerektiriyor?

Aslında dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı size atfen çok ağır bir laf da söyledi, dedi ki: “Ermenek’teki kazada işverenler suçludur. Bundan sonra bu işverenlerin hesabını göreceğiz, soracağız.” Neden? “İşçiler öğle yemeğini madende yedikleri için hayatlarını kaybettiler. Eğer madenciler, çalışanlar öğle yemeğini 1.000 metre aşağıda yemeseydi kurtulacaklardı.” dedi. Siz niye gittiniz, Işıklar’da madenin altında yemek yediniz işçilerle, neden yediniz? Yani, bir bakan bundan bir yıl evvel, bir buçuk yıl evvel gider de madende 1.500 metrede, 1.000 metrede işçilerle yemek yerse dışarıdaki diğer maden ocakları sahipleri bakanın yemek yediği yerin altında işçilerine yemek yedirmeyi kendine hak saymaz mı? Cumhurbaşkanınız, Sayın Taner Yıldız’a o işverenlere söylediğinin bir kısmını söylüyor.

Şimdi, arkadaşlar, konunun ikiye ayrılmasında yarar var. Bir: Ticareten para kazananlarla ilgili yapılacak olan yaptırımlar. Bugün Soma AŞ gibi, Uyar Madencilik -uyumaz madencilik- gibi yani ticareten buradan para kazananlarla ilgili yaptırımlar var, onlar devam edecekler, hukuk onların peşini bırakmayacak, hukuk gerekli olan dersi verecek.

İki: Bunun bir de siyasi sorumluluğu var. Eğer “Hayır, kardeşim, nereden çıkardın siyasi sorumluluğunu, biz sadece yakalanan kısrak harman döver cinsinden orada kim varsa, ticareten parayı kim kazandıysa onun ensesinde patlatırız tokadı, pişiririz bozayı.” diyor iseniz 2 katrilyon 300 trilyon da siz kazandınız, bunun siyasi sorumluluğu kimde?

Bakınız, gelişmiş ülkelerde olanları söylemiyorum yani gelişmiş ülkelerde bir bakan kırmızı ışıkta geçer ise o bakan istifa ediyor; öyle bir kültürü var, öyle bir eğitimi var. İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika… Ben oralardan bahsetmiyorum. Güney Kore’de, 27 Nisan 2014’te 300’den fazla yurttaşın ölümüyle sonuçlanan feribot kazası sonrası kazayı önleyemediği için Güney Kore Başbakanı istifa ediyor. Kosta Rika’da 5 kişinin yaşamını yitirdiği köprü çökmesi sonrası Gonzales istifa ediyor. Macaristan’da 4 kişinin öldüğü tren kazası sonrası Ulaştırma Bakanı istifa ediyor. Güney Pasifik ülkesi Tonga’da… Hani hep diyoruz ya “Türkiye atladı, gitti, uçtu.” diye, herhâlde Tonga’nın önündeyiz, değil mi? Önünde olduğumuza göre… Tonga’da 2009’da 93 kişinin öldüğü bir gemi batması sonucu Hükûmetin inceleme başlatmaması üzerine Ulaştırma Bakanı istifa etti. Son olarak, Letonya’da 2013’te bir alışveriş merkezinin çatısı çöküyor, 54 vatandaş hayatını kaybediyor, Başbakan “Siyasi sorumluluğu üstleniyorum ve Başbakanlık görevimden istifa ettiğimi duyuruyorum.” diyor ve görevinden istifa ediyor.

Sayın Bakanım, Allah’ınızı severseniz ne istifa ettirir sizi, ne olursa istifa edersiniz? Ne olursunuz, beni bir muhalefet olarak görmeyin, bir şey soruyorum: Ne olursa istifa edersiniz? Yani, o zaman, sizin istifayla ilgili kafanızda hiçbir şeyin olmadığı ortaya çıkıyor ama ben böyle düşünmüyorum; siz de benim gibi uyumuyorsunuz, siz de çocuğunuzun oraya girip de çalışmasını asla kabul etmezsiniz. Onların hepsi bizim çocuklarımız. Makamlar, mevkiler gelip geçici. Ne kadar zamanınız var, ne kadar zamanımız var? Bugün buradayız, yarın başka bir taraftayız. Bunların hepsini düşünmek gerekli. Bunları düşünmediğimiz zaman, eğer sadece iktidar ve muhalefet anlayışı içerisinde iddia ve öfkeyle bu işleri yapmaya kalkarsak bir adım mesafe katedemeyiz. Bu söylediğim üçüncü dünya ülkeleri. Bu ülkelerde bunlarla ilgili her şeyi yapmışlar.

Hatırlar mısınız, size şurada Taner Bey bir şey söyledim, geldim, yalvardım, dedim ki: “Ne olur, Soma’da ticaret-madenci ilişkisine siyaset ve milletvekilleri karışmasın.” Hatta isim verdim. Dedim: “Bakınız, burada farklı bir şey var.” Uyar Madencilikte 9 arkadaşımızın can verdiği zaman söyledim. Şu koltukta, hemen grup başkan vekilinin arkasında “Rica ediyorum, burada acılarla karşılaşabiliriz. Her ikimizin de yüreği aynı, siz AKP’li, ben CHP’li, diğeri MHP’li olabilir ama yüreklerimizde insan sevgisi var.” dediğimde siz de dediniz ki: “İlgileneceğim Hasan.” Orada o işlerle ilgili hangi milletvekilinin bu işlerin içerisinde olduğunu, hangi milletvekillerinin bu anlayışta olduğunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum.

Şimdi, bin sayfalık bir rapor yazdık, Soma Komisyonu… Yani, bunu ancak maden mühendisliği fakültesine götürürsünüz; bu, orada o üniversite öğrencilerinin işine yarar. İçinde bir tane “TKİ” yok, içinde Enerji Bakanlığıyla ilgili bir tane bilgi yok. Top çevriliyor, gol atmak yok, top çevriliyor.

Değerli arkadaşlar, bu Komisyon niye kuruldu? Sayın Cumhurbaşkanı, 11’inci Cumhurbaşkanı 2011’de yazacak. Bugün, bu Komisyonun içerisinde bile söylenemeyenleri o gün söyleyecek. Bu Komisyon birilerini koruma, birilerini kollama, birilerini aklama pahasına böyle bir işin içerisine girecek.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Yazık bu kadar masrafa!

HASAN ÖREN (Devamla) – Yapmayın arkadaşlar! Ben sizden bunu bekliyorum -altı ayınız var- kim ne söylerse söylesin Türkiye’de bir geleneği başlatırsınız. Bu Cumhuriyet Halk Partili de olsa, MHP’li de, HDP’li de olsa, AKP’li de olsa bu geleneği -Tonga’da başlatıyorlarsa, Kosta Rika’da başlatıyorlarsa- ne olur siz burada başlatın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASAN ÖREN (Devamla) - Başlatın, bundan sonra da artık sizin arkanızdaki bürokratların hepsi şunu bilsinler: “Eğer bizim yapacağımız hatalardan sonra…” Müsteşarınız da bilsin, TKİ Müdürünüz de bilsin, bütün herkes bilsin, “Yaptığımız hatalar sonunda Bakan giderse biz de gideriz.” anlayışını kafalarına yerleştirsinler. (CHP sıralarından alkışlar) İş sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili, insan yaşamıyla ilgili bütün tedbirlerin alınmasını birlikte hak edelim.

Beni dinlediğiniz için hepinize saygılar sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ören.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Çelik.

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Sayın hatip ismimi zikrederek bir değerlendirme yaptı. Kısa bir açıklama yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Yerinizden arzu ediyorsunuz.

Buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

27.- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in (11/40) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde CHP Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Şanlıurfa) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.

Konuşmamı yaparken Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan bazı arkadaşlar “Taşeron uygulamasına son vereceğinizi ifade ettiniz.” diye bir söylemde bulundular. Bunun üzerine ben de aynen şu ifadeleri kullandım: Biz, geçtiğimiz dönemde yani yakın dönemde hangi işlerin alt işverene verileceğiyle ilgili bir düzenleme yaptık ve bu Meclisten geçti dedim. Hangi işlerin alt işverene verileceğiyle ilgili düzenlemeyi yeni yürürlüğe koyduk. Maden Kanunu’na göre ise –Sayın Bakanım biraz sonra gelip açıklayacaklar dedim- taşeron uygulamalarında redevansa verilen madenler bir daha taşerona verilemeyecek, özel sektör eğer işletmesini almış ise özel sektör işletme ruhsatını alan da alt işverene veremeyecek. Dolayısıyla, hem çıkardığımız kanunla taşeron uygulamaları disipline edilmiş bulunuyor hem de Maden Kanunu’nda yapılacak olan uygulamalarla disipline edilecek dedik.

Diğer bir konu ise: Aşırı üretim var mı? Var. Bunu daha önce de söyledik, burada da ifade ettim. “Aşırı üretim söz konusu ise bununla ilgili yeni plan ve teknolojinin kullanılmasıyla bu aşırı üretim yapılabilir yani planlanan üretimin üzerinde bir üretim gerçekleştirilebilir. İşveren -burada yapması gereken- eğer ‘Ben iki yıl önce üretim yapacağım.’ diyor ise ona göre teknolojiyi, ona göre yatırımı, üretimi ve planı Bakanlığa sunması gerekiyor.” şeklinde bir ifadem oldu. Onun için yanlış bir anlaşılmaya mahal vermeme adına böyle bir açıklamayı uygun buldum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çelik.

VIII.- GENSORU (Devam)

A) Ön Görüşmeler (Devam)

2.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41) (Devam)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç.

Buyurunuz Sayın Tunç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; HDP Grubunun Soma ve Ermenek'te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek-sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız Sayın Taner Yıldız hakkında verdiği gensoru önergesi hakkında AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Öncelikle, Soma ve Ermenek’te ve diğer madenlerimizde hayatını kaybeden madencilerimize Allah’tan rahmet diliyorum, milletimize bir kez daha başsağlığı diliyorum, bu kazaların ve acıların bir daha yaşanmamasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Gensoru önergesinin ilk paragrafında belirtilen “AK PARTİ hükûmetleri boyunca Türkiye'nin temel sorunlarının çözülmediği” şeklindeki görüşe katılmamız mümkün değildir. Türkiye'nin temel sorunlarına AK PARTİ hükûmetleri el atmıştır değerli milletvekilleri. Ülkemizin yıllardır çözülemeyen kronik sorunlarını, kimsenin gündeme dahi getiremediği sorunları cesaretle gündemine alan, bu sorunları tek tek çözen ve çözmeye devam eden AK PARTİ hükûmetleridir. Bu başarılı yönetim nedeniyle milletimiz, yapılan dokuz seçimde tercihini açık ara AK PARTİ’den yana kullanmıştır. HDP’nin gensoru önergesinde ifade ettiği, “AK PARTİ hükûmetlerinin ülkemizin en temel sorunlarını çözmediği” şeklindeki iddiası tamamen gerçek dışıdır. Siz istediğiniz kadar inkâr edin, milletimiz nezdinde bu beyanların bir kıymetiharbiyesi yoktur.

Gensoru önergesinde AK PARTİ hükûmetlerinin enerji politikalarında başarısız olduğu iddia ediliyor, bu iddia da gerçeklerle bağdaşmıyor, rakamlar ortada. On iki yılda 4 kat büyüyen ve yıllık ortalama yüzde 8 artan elektrik enerjisi tüketimini karşılamak için elektrik üretimini 2002’ye göre 129 milyar kilovatsaatten 240 milyar kilovatsaate çıkaran bir iktidar var. 1902 yılından bu yana, yüz yılda 31.500 megavat kurulu güce ulaşabilen Türkiye’yi, on iki yılda 37 bin megavat kapasite üreterek yüz yıllık kurulu gücümüzden daha fazlasını gerçekleştiren, kurulu gücü 68.845 megavata ulaştıran bir iktidar var. 2023’te elektrik enerjisi ihtiyacımız bugünkünden 2 kat daha fazla olacak, işte bunu gören bir iktidar var. Onun için 2 nükleer güç santralinin kurulması çalışmalarını başlatan ve ihalelerini yapan bir iktidar var. 2002’de sadece 9 ilimizde doğal gaz varken 78 ilimizi doğal gaza kavuşturan bir iktidar var.

Gensoru önergesinde “ülkemizin alternatif enerji kaynaklarından yararlandırılmadığı” şeklindeki ifade de gerçeklerle bağdaşmıyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarımızdan olan hidroelektrik kurulu gücümüz 2002’de 12.241 megavat iken bugün yüzde 100’e yakın bir artışla bunu 23 bin megavata çıkaran bir iktidar var. 2002 yılında neredeyse yok sayılacak düzeyde olan rüzgâr enerjisi kurulu gücümüzü -sadece 19 megavattır- bugün itibarıyla 3 bin megavatın üzerine çıkaran ve hâlen 10 bin megavatlık 300’e yakın yeni rüzgâr projesine lisans veren bir iktidar var. 2002 yılı sonu itibarıyla sadece 17,5 megavat olan jeotermal kurulu gücümüzü bugün yaklaşık 311 megavata yükselten bir iktidar var. 2002 yılında 12.277 megavat olan yenilenebilir enerji kaynakları kurulu gücümüzü 2 kattan fazla artırarak 28 bin megavatın üzerine çıkaran bir iktidarın ülkemizi alternatif enerji kaynaklarından yararlandırmadığını söylemek büyük bir haksızlıktır.

Yenilenebilir enerji kaynaklarına önem vererek ülkemizin yüz yılda kat ettiği mesafeden daha fazlasını on iki yılda kat eden AK PARTİ hükûmetleri kömüre de önem vererek kömürden elde edebilecek elektrik enerjisi üretim potansiyelini de artırmıştır. Kömür ve alternatif enerji kaynaklarının yanı sıra, dünyanın en önemli enerji kaynağı olan petrolün arama ve üretim yatırımlarını da ihmal etmeyen AK PARTİ hükûmetleri, bu alandaki yatırımları da 10 kat artırarak 2002 yılı sonu itibarıyla 100 milyon dolar olan petrol arama ve üretim yatırımını 1 milyar doların üzerine çıkarmıştır.

Madencilik sektörünün gayrisafi yurt içi hasıla içindeki değeri 2002 yılında 1,9 milyar dolar iken 6 kat artarak 12 milyar dolara yükselmişse bu, önemli bir başarıdır. 2002 yılında yaklaşık 600 milyon dolar olan maden ihracatımız, bugün 4 milyar doları aşmışsa bu, AK PARTİ hükûmetlerinin başarısıdır.

Bu rakamlar da gösteriyor ki gensoru önergesinde ifade edilenin aksine, ülkemiz, AK PARTİ hükûmetleriyle her alanda olduğu gibi enerji alanında da büyük bir gelişme sağlamıştır.

Değerli milletvekilleri, madencilik sektörünün, özellikle de yer altı madenciliğinin iş sağlığı ve güvenliği açısından oldukça riskli bir alan olduğu hepinizin malumudur. Öte yandan, ülke ekonomisine sağladığı önemli katkılar nedeniyle de özellikle zengin yer altı kaynaklarına sahip olan birçok ülkede bu sektöre ayrı bir önem verilmektedir. Gelişmiş ülkelerde maden mevzuatında yapılan iyileştirmelerin yanı sıra, güvenliğin iç ve dış denetimlerle de güvence altına alındığını, küçük işletmeler yerine havza bazında daha güçlü ve daha profesyonel bir çalışma gerçekleştirdiklerini biliyoruz.

Ülkemizde maden kazaları istatistikleri gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında sektörün maden güvenliği alanında gelişmeye ihtiyaç duyduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Madencilik sektörünün sorunları çeşitli çalışma ve araştırmalarda hep dile getirilmiş, Mecliste geçmişte kurulan araştırma komisyonlarında, STK’ların raporlarında, Devlet Denetleme Kurulu başta olmak üzere devletin kurumlarının raporlarında önemli tespitlerde bulunulmuştur. Soma kazası sonrasında kurulan Meclis Araştırma Komisyonumuz da çalışmalarını detaylı bir şekilde sürdürmüş, konunun tüm ilgililerini dinlemiş, hem kaza mahallinde hem de başka ocaklarda inceleme yapmış ve taslak raporu kamuoyuyla paylaşmıştır. Raporda özellikle kömür madenciliğine yönelik önemli tespitler ve öneriler yer almıştır. Kazanın nedenleri detaylı bir şekilde araştırılmış, kazaya sebep olan ve olabilecek faktörler üzerinde tek tek durularak bundan sonra bir daha böyle kazaların medyana gelmemesi için alınması gereken tedbirler belirlenmiştir. Bu vesileyle Komisyonda görev yapan tüm milletvekillerimize iktidarıyla muhalefetiyle ve uzmanlarımıza teşekkür ediyorum. Gerek Meclis araştırma komisyonlarının tespitlerine gerekse STK ve devletin kurumlarının hazırladığı raporlara baktığımızda ülkemizde madencilik sektörünün yeniden ele alınıp gelişmiş ülke örnekleri göz önünde bulundurularak bir sistem değişikliğine gidilmesi gerektiği hep belirtilmiştir. Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan ve 301 madencimizin şehit olduğu maden faciasıyla birlikte gündeme gelen ve Ermenek kazasıyla tekrar eden iş sağlığı ve güvenliği sorunu bu alanda güvenlik kültürü eksikliğinin devam ettiğini bizlere göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, madenciliği iyi yapan ülkelere baktığımızda, özel sektör eliyle bu işi yapmalarına rağmen, kaza oranının çok düşük olduğunu görüyoruz. Bizde ise özel sektöre verildiği için bu kazaların meydana geldiği şeklinde bir algı var. Gelişmiş ülke uygulamalarına baktığımızda meselenin özel sektör ya da kamu meselesi olmadığı da ortadadır. Sorunun özel de olsa kamu da olsa sistem sorunu olduğunu, madenciliğin baştan aşağı yeniden ele alınması gerektiğini görmek gerekir. Maden sahalarının üretime hazırlık projesinden itibaren tüm rezervin çıkarılıp üretim bitince ve sonrasında da o bölgenin ıslahına kadar geniş bir planlama gerektiği hususu artık tartışmasızdır. Parça parça, küçük maden ocakları yerine havzanın tamamıyla planlandığı ve madencilikte uzman kuruluşlar tarafından işletilen, üretim kalitesi yüksek, iş kazası oranı düşük bir sisteme mutlaka geçilmesi gerektiği açıktır.

Gensoru önergesinde maden ruhsatlarının iktidara yakın isimlere verildiği şeklindeki beyanlara katılmıyoruz. Bunlar açık ihalelerle şeffaf bir şekilde yapılan ihaleler sonucu verilmektedir. Kazanın olduğu, Soma kazasının meydana geldiği Soma Kömür AŞ’yle AK PARTİ’yi ilişkilendiren arkadaşlarımız oldu, bunlar da gerçekten haksız eleştiriler. O zaman bizim şunu mu söylememiz gerekir: 7 Ocak 2013’te Zonguldak’ta bir kaza meydana geldi, 8 madencimiz hayatını kaybetti, 7 madencimiz yaralandı. Bu kazanın meydana geldiği şirketin sahibi muhalefet partilerimizden bir tanesinin milletvekiliyle ilişkili. Biz bunu hiç bugüne kadar gündeme getirmedik, gündeme getirmeyi de etik bulmuyoruz.

HASAN ÖREN (Manisa) – Getirin, sorumlusu var, ne fark eder?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Onun için bu yöndeki ifadeler…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Yanlış, yanlıştır.

HASAN ÖREN (Manisa) – Yanlış, yanlıştır, her zaman her yerde.

MUSA ÇAM (İzmir) – Söyleyin, söyleyin.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – “Maden ruhsatları AK PARTİ’lilere veriliyor.” şeklindeki açıklamaların sadece AK PARTİ’yi karalamak için yapıldığını buradan belirtmek istiyorum.

Maden kazaları ve ölümler üzerinden siyasi tartışmalar yerine ülkemizdeki bu önemli sorunu nasıl ortadan kaldırabiliriz, hep birlikte buna kafa yormamız gerekir. Maden kazalarıyla ülkemiz yeni tanışmamaktadır değerli milletvekilleri. Madencilik sistemi de son on iki yılda değişmedi, yüz yıldır, yüz elli yıldır aynı sistem devam ediyor. Sizin iktidar olduğunuz dönemlerde de bu madenler aynı şekilde işletildi…

MUHARREM IŞIK (Erzincan) – Teknoloji ne oldu?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – …ve yine iktidarda olduğunuz dönemlerde sayısız kazalar oldu, ölümler oldu, maden şehitleri verdik. Ülkemizin…

MUSA ÇAM (İzmir) – Rakamları karşılaştıralım.

HASAN ÖREN (Manisa) – Rakamları verdim.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Verelim, rakamları vereyim, vereyim.

HASAN ÖREN (Manisa) – Yirmi yılda 499 kişi...

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Son otuz yılın rakamlarını vereyim.

HASAN ÖREN (Manisa) – Ver.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – 1983 yılında Armutçuk’ta, 1983 yılında yine Kozlu’da...

HASAN ÖREN (Manisa) – Toplamı 499...

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – 1999’a da geleceğim.

1987’de Kozlu’da, 1990’da Amasra’da, 1990’da Yeni Çeltek’te...

MUHARREM IŞIK (Erzincan) – 1983 yılında Türkiye’de ANAP vardı.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - 1992’de kim iktidardaydı Hasan Bey?

MUSA ÇAM (İzmir) – ANAP vardı onlarda.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) 1992’de Zonguldak Kozlu’da 263 madencimizin cenazelerine kaç ayda ulaşabildik Hasan Bey?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kozlu’da, Afşin-Elbistan’da, Karadon’da, Üzülmez’de, söyle kardeşim, bunları söyle; Soma’da, Ermenek’te. 400’ü konuşuyorsun utanmadan ya.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Kimdi iktidarda? Çalışma Bakanı kimdi, Enerji Bakanı kimdi? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) SHP iktidardaydı, bugünkü CHP iktidardaydı 1992’de.

HASAN ÖREN (Manisa) – Afşin’de insanlar hâlâ toprak altında.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – İnsanları topraktan çıkartamadınız hâlâ.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – 1995’te Sorgun’da, 2003’te Ermenek’te, 2004’te Küre’de, 2009’da Mustafakemalpaşa’da, 2010 yılında Dursunbey’de, 2010’da Karadon’da...

HASAN ÖREN (Manisa) – 2002’de sizdiniz, 2004’te sizdiniz.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Hepsini sayıyorum, son otuz yılı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Yahu, son on yılı ayır kardeşim, ayır; ondan öncesi, sonrası diye ayır, yapıyorsunuz ya!

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – 2013’te Zonguldak Kozlu’da, biraz önce söylediğim kaza, 2014’te 301 madencimizin şehit olduğu Soma’da ve son olarak Ermenek’te 18 madencimizi kaybettik.

Kazaların tarihlerine baktığımızda kazaların sayısı veya kazalarda verdiğimiz can kayıpları iktidardaki partiye göre değişmiyor. Yaşadığımız tecrübe artık bu alanın her boyutuyla masaya yatırılmasını, yeniden yapılandırılmasını ve çok güçlü bir denetim mekanizmasının oluşturulmasını gerekli kılıyor.

AK PARTİ hükûmetleri döneminde gerek maden işletmelerinde gerekse diğer alanlarla iş kazalarının önüne geçebilmek için mevzuatta çok önemli düzenlemeler yapıldığını sizler de biliyorsunuz. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 2013 yılında AK PARTİ hükûmetleri tarafından gündeme getirilmiş ve bu Mecliste yasalaştırılmıştır. Maden İşyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği AK PARTİ hükûmetleri tarafından 2013 yılında yasalaştırılmıştır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – İşveren sorumlu mu, sermaye, kazalardan?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Mecliste 2010 yılında madenciliğin sorunlarının araştırılması için komisyon kurulmuş, yine Soma kazasıyla ilgili olarak maden kazalarının araştırılması için komisyon kurulmuştur. O komisyon raporu, evet, o küçümsediğiniz komisyon raporunda çok şeyler var. Aradığınız zaman Soma kazasının nedenleri alternatifleriyle belirtilmiştir.

HASAN ÖREN (Manisa) – Neden olmuş Soma kazası?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Sorumluların kimler olabileceği de o raporu okuduğunuzda anlaşılıyor. Bu çalışmaları hep beraber yaptık, özverili bir çalışma gösterdik…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Neden olmuş Soma kazası biz bilmiyoruz, söyle.

HASAN ÖREN (Manisa) – Neden olmuş Soma kazası? Açıkla, Türkiye duysun.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - …yaz tatili boyunca birlikte çalıştık, ocaklara indik; hem Soma’da indik, Zonguldak’ta indik, hepsinde araştırdık.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Neden olmuş biz bilmiyoruz, daha okumadık raporu.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Neden olduğunu o raporu detaylı bir şekilde okuduğunuzda anlayacaksınız.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ama, siz söyleyin onu.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - O, çok büyük bir emek ürünüdür ve geleceğe ışık tutmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun 1995 yılında kabul ettiği ve 1988’de yürürlüğe giren…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Mesela, senin kentinde Hema’yı söylesene, senin kentini ele geçiren…

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Keşke sen kabul etseydin ILO Sözleşmesi’ni 1992’de, Kozlu’da kaza olmasaydı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – On iki senedir kabul ettiremedik size. Zorla kabul ettiniz.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - 185 ülkeden sadece 29’unun kabul ettiği maden iş yerlerinde uluslararası asgari standartları belirleyen 176 sayılı Maden İşyerlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi onaylanmış ve geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisinde uygun bulunarak kanunlaşmıştır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Hema’yı niye anlatmıyorsunuz, kendi kendini anlat.

HASAN ÖREN (Manisa) – On iki yıldır niye kabul etmediniz?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Taş kömürü… 2002’de 5 milyon ton kömür üretilirken 1 milyon 800 tona düştüğünü niye anlatmıyorsunuz?

MUSA ÇAM (İzmir) - On iki yıldır niye kabul etmediniz?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - “On iki yıldır iktidardasınız.” Evet, doğru iktidardayız. “Şimdiye kadar neden bunları yapmadınız?” diye soran sizlere soruyorum ben de… On iki yıldır boş durmuyoruz değerli milletvekilleri; çok şey yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. AK PARTİ hükûmetlerinin yaptıklarını keşke otuz yıl önce bu ülke başarsaydı bu kazalar olmayacaktı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bütün cumhuriyetin üretimlerini sattınız, daha ne yapacaksınız? Türkiye’yi sattınız, daha ne yapacaksınız?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Keşke İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu otuz yıl önce çıksaydı da güvenlik kültürü ve bilinci bugün oluşmuş olsaydı.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSA ÇAM (İzmir) – O vardı, siz ortadan kaldırdınız.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – O yok dediğin zamanlarda bile bu kadar insan ölmedi be!

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Keşke 2013 yılında yürürlüğe giren Maden İşyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nin getirdiği zorunluluklar otuz yıl önce getirilseydi de bugün madencilikte yaşadığımız sorunları yaşamasaydık.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Onu Kenan Evren’e sorarsın, destek verdiğiniz Kenan Evren’e sorarsın.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Keşke ILO’nun Maden İşyerlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi’ni siz imzalasaydınız da bugün iç hukuktaki mevzuatımızı da ona göre yapsaydık.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Cemil Çiçek’e sor, Cemil Çiçek’e; iktidardı otuz sene evvel.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Meydana gelen kazalardan elbette ki ülke olarak ders çıkarmalıyız. Bu kazaların bir daha meydana gelmemesi için gerekli tedbirleri almalıyız.

Soma ve Ermenek maden kazalarında sorumlularla ilgili olarak cezai soruşturmalar devam etmektedir. Bu kazalarda alınması gereken tedbirleri almayarak kazaya kimler sebebiyet vermişse yargı önünde mutlaka hesabını verecektir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Siyasi sorumluluk ne olacak?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız her iki kazada büyük bir özveri içerisinde kurtarma çalışmalarını koordine etmiştir. Kazaların sebebini Enerji Bakanının uygulamalarına ya da Hükûmetin madencilikte uyguladığı politikalara bağlamak çok kolaycılıktır. Meselenin bir sistem sorunu olduğunu tespit eden AK PARTİ hükûmetleri, maden kazası riski her zaman için var olan ve yüz elli yıldan bu yana devam eden bu sistemde değişiklik için gerekli adımları atmıştır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Maden kazaları redevans ve hizmet alımı yöntemleri kullanılmaya başlandıktan sonra artmıştır; bunu algılayamıyor musunuz?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bu adımların hayata geçerek yeni sistemle üretime geçilmesi zaman almaktadır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Siz değiştirdiniz, redevansı siz icat ettiniz be kardeşim! Rüçhan hakkı adı altında adamın ürettiği her şeyi aldınız.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bir dinle… Bir dinle, ne yaptığımızı söylüyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sen öğren önce bunları, bir de maden kentinde yaşıyorsun.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, biraz sakin olun.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Enerji Bakanlığının redevans yoluyla daha büyük işletmelere verdiği, kuyularıyla, galeriyle dünyanın gelişmiş madencilik uygulamalarına benzer kömür işletmelerinde hazırlık süreçleri beş on yılı aşmaktadır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kentinde dokuz yıldır maden çıkmıyor, maden. Söyle bakayım niye çıkmıyor?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Şu anda Soma’da, benim seçim bölgem Bartın’da ve ülkemizin değişik yerlerinde… Soma’da hep beraber Demir Export’u biliyoruz, son sistem, ileri teknolojiyle bir hazırlık süreci yapılıyor ve buna benzer, ülkemizin değişik yerlerinde hazırlık süreci devam eden işletmeler var. Keşke bu çalışmalar otuz yıl önce başlatılsaydı, Türkiye’de de madencilik daha modern şartlara bugün kavuşmuş olsaydı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Demir Export’un Kangal’ını da bir anlat bakalım, nasıl… Ben biraz sonra anlatırım istersen Demir Export’u.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Bunu da başlatan ve başarmaya çalışan AK PARTİ hükûmetleridir ve Enerji Bakanımızdır. Elektrik enerjisi kurulu gücümüzü yüzde 100’den fazla artıran, yenilenebilir enerjiye önem vererek hidroelektrik kurulu gücümüzü yüzde 100 artıran, sadece 19 megavat olan rüzgâr enerjisi kurulu gücünü 150 kat artıran, madencilik sektörünün gayrisafi yurt içi hasıla içindeki değerini 6 kat artıran, doğal gazı 9 şehirden 78 şehre ulaştıran, 2 tane nükleer güç santralinin ihalelerini yapan, madencilikte modernizasyon için gerekli adımları atan, kaza riskini minimuma indirecek üretim sistemlerine geçilmesi için çalışmalar başlatan Hükûmetimizin Enerji Bakanı Sayın Taner Yıldız, bu gensoruyu hak etmemektedir.

AK PARTİ Grubu olarak gensoru önergesine ret oyu vereceğimizi belirtiyor, Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tunç.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, sayın konuşmacı iş kazaları nedeniyle meydana gelen ölümlerden, maden faciaları nedeniyle meydana gelen ölümlerden Sosyaldemokrat Halkçı Partinin ve daha sonra da Cumhuriyet Halk Partisinin sorumlu olduğu yönünde bir değerlendirmede bulunmak suretiyle sataşmada bulunmuştur. Söz istiyorum efendim.

BAŞKAN- Tamam.

Buyurunuz Sayın Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, zannedersiniz ki “Adalet ve Kalkınma Partisi” adı altında kurulmuş olan bir parti, hemen dün seçim yapılmış, bugün de iktidar olmuş ve bir enkaz devralmış.

BEDRETTİN YILDIRIM (Bursa) – Aynen öyle!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – On iki yıldır iktidardasınız, on iki yıldır iktidardasınız ve iktidarınız döneminde maden faciaları meydana geldi, iş kazalarında meydana gelen ölümler, maden facialarında meydana gelen ölümler önceki dönemlerle kıyaslanmayacak bir şekilde arttı ve maalesef üzüntü verici bir şekilde, Sayın Tunç, burada, Soma’da meydana gelen faciada ölen 301 işçi kardeşimiz, Ermenek’teki faciada ölen 18 kardeşimiz, öncekiler, Karadon vesaire bütün bunlarla ilgili olarak çok kötü, üzücü bir savunma yapmıştır: “Eskiden de bunlar oluyordu, ne var bunda?”

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sadece öyle mi dedim? Sadece onu mu dedim?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Yani Sayın Erdoğan’ın “Ölüm bu işin fıtratında var.” anlayışını kendisi ifade etti.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ya da 1800’lü yılların İngilteresi’ni gösteriyor gibi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi, bırak otuz yıl yani otuz yıl önce bunlar yapılsaydı, bu kanunlar çıksaydı bu ölümler olmayacaktı. Siz ne için varsınız? On iki yıldır iktidardasınız ve sorumluluğu eski hükûmetlere atıyorsunuz. Evet, eskiden de ölümler vardı, doğru ama böylesi facialar yoktu, bir.

İki: “Bu işlerin fıtratında ölüm var.” diyen bir Başbakan yoktu eskiden, şimdi var. (CHP sıralarından alkışlar) Karadon’daki -sizin seçim bölgeniz, hemen bitişiğiniz- faciada işçilerimiz ölünce “Güzel öldüler.” diyen bir Çalışma Bakanı eskiden yoktu, sizin var.

Değerli milletvekilleri, ben ölen işçilerimize buradan bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Onların acılarını yüreğimde hissediyorum. Böylesi acı olaylar karşısında sorumluluk bakanlarda olduğu hâlde bu bakanların sorumluluğunu kabul etmeyip de bunları eski dönemlere yıkmak gibi bir anlayışı buradan üzüntüyle karşıladığımı ifade ediyorum. Ve buradan Sayın Davutoğlu’na bir çağrı yapıyorum: Sayın Davutoğlu, Sayın Başbakan, sizden önceki başbakan maden ruhsatlarının verilmesini bir genelgeyle Başbakanlığa bağlamıştı. Bu ölümlerin bir nedeni de o genelgedir bakın. Sayın Davutoğlu, bu genelgeyi kaldırmaya cesaret ederek Başbakan olduğunuzu kanıtlayacak mısınız?

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Ören.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan, hatip konuşmasında benim verdiğim kazalarla ilgili -yıl ortasındaki- yıllara ait söylediklerimin yanlış olduğunu söyledi. Düzeltme hakkımı kullanmak istiyorum.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) - Söylemedim Sayın Başkan.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, burada herkes birbirinin söylediğini düzeltme hakkıyla olmaz ki bu iş. Sayın hatip burada...

HASAN ÖREN (Manisa) – Efendim, İç Tüzük bana bu hakkı veriyor.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Hayır, Size İç Tüzük bu hakkı vermiyor.

HASAN ÖREN (Manisa) - İç Tüzük 69…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Burada bir şey ifade ediyor arkadaşım, görüş beyan ediyor. Yani burada hiç görüş beyan edilmeyecek mi?

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Meclisi kim yönetiyor?

HASAN ÖREN (Manisa) - Ama doğru olan söylenecek Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Elitaş, lütfen, nasıl yöneteceğim konusunda müdahalede bulunmayınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İç Tüzük’e uymaya davet ediyorum.

BAŞKAN – Ben de İç Tüzük’ü uygulamaya gayret gösteriyorum. Arkadaşımızı dinliyorum, sayın vekilimizi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkana müdahale etmeyin.

BAŞKAN - Diğer vekilimizin söylediğini anımsıyorum. Onun neyi düzeltmek istediğini… Bir yanlış anlamaya mahal vermemek üzere düzeltme talebi de İç Tüzük’ün bir amir hükmüdür.

Buyurunuz Sayın Ören. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Manisa Milletvekili Hasan Ören'in, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; ben burada resmî rakamları okudum yani 1983 ile 2003 arasında Türkiye’de maden sektöründe hayatını kaybeden işçilerimizin sayısı 499.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Söyleyemedi ama.

HASAN ÖREN (Devamla) - 2003 ile 2013 arasında madende hayatını kaybeden işçilerimizin sayısı 1.075, 2014 yılında ise 354, yani sizin on yıllık döneminizde 1.429 vatandaşımız emek ve alın terinin karşılığında girdiği madende hayatını kaybetmiş. Bu, resmî rakam. Bu son bir haftada 2 madencimiz hayatını kaybetti, onunla beraber 1.431 kişi yapıyor. E, buraya gelip de top çevirmenin anlamı yok ki. Zaten yaptığınız hep bu.

Bakın, biraz evvel Bakana onu sordum, dedim ki: 24 dolara mal edileni siz TKİ olarak 130 dolara nasıl mal ediyordunuz? Hiç mi kuşku kafanızda oluşmadı? Hatta, kasaptan, manavdan da örnek verdim. Ama alışkanlığınız bu. Algı yaratma peşindesiniz; çok başarılı iktidar, ucuza mal ediyor, dünküler pahalıya satmışlar.

Mesela 2004 yılında Pamukova’da hızlandırılmış treni öyle bir sattınız ki insanlara, insanlar dedi ki: “Aman AKP geldi, hızlandırılmış tren…” Yahu, rayı aynı, tren aynı, sadece söylediğiniz bir tek şey var, makiniste “Bas gaza.” dediniz. E, makinist de gaza bastı...

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Hareket memuru da Cumhurbaşkanıydı.

HASAN ÖREN (Devamla) – Sonuç: 41 vatandaşımız hayatını kaybetti, 80 vatandaşımız yaralandı. Makinist günah keçisi, o içeriye. Siyasi sorumlulukları kime ait? Hani biraz evvel dedim ya, Macaristan’da tren kazasında 4 kişi öldüğünden dolayı istifa eden Ulaştırma Bakanı… 41 kişi ölmüş, teknoloji yok, raylar eski, tren eski, makiniste “Bas gaza.” diyeceksin. E, bastı makinist gaza. E, sizinki de aynı; 130 dolara mal ediyorduk, şimdi bir mucize yukarıdan indi bize, 23 dolara mal ediyoruz.

Sayın Bakan, siz buna kendiniz inanmazsınız, bizi de inandırmaya zaten siz çalışmazsınız. Ama, bunun “neden”ini, “niçin”ini de biraz sonra gelip herhâlde siz açıklayacaksınız.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ören.

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Dinçer.

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Bir önceki konuşmacı, az önce, benim Çalışma Bakanlığı dönemimde söylediğim bir lafı bağlamından çıkararak başka bir bağlamda tekrar etti ve bir sataşmada bulundu. Söz hakkı istiyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Ben aynen tekrar ettim.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Dinçer. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

4.- İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, biliyorum, aslında bugün size yapacağım açıklama muhalefetin bunları tekrar tekrar söylemesine mani olmayacak ama en azından bir kere daha tekrar etme imkânı ve açıklama imkânı verdiği için de ayrıca teşekkür ediyorum Sayın Hamzaçebi’ye.

Önce şunu söylemeliyim: Türkiye’nin, halkın değerlerini, toplumsal değerleri ve ahlaki değerleri, biraz daha genişletecek olursak İslam’ın belirli bir konudaki temel ifadelendirme tarzını benimsemeyen veyahut da bilmeyen insanların benim söylediğim lafları, tabiatıyla, bütünüyle anlaması da mümkün görünmüyor. (CHP sıralarından gürültüler)

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Ayıp, ayıp!

MUSA ÇAM (İzmir) – Ayıp, ayıp! Millî Eğitim Bakanlığı yapmış adama yakışıyor mu yani bu yaptığın? Çok ayıp!

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Yazıklar olsun!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Hangi namaz yolsuzluğu mubah kılıyor? Hangi hırsızlığı kaldırıyor Müslümanlık? Kurban olasın o Müslümanlığa, dine!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…

BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen.

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Şunu söylemeliyim: Bütün namazlarında, bütün yemek dualarında aslında güzel ölümü…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Hırsızlık yaparsınız, yolsuzluk yaparsınız, ondan sonra Müslümanlıktan dem vurursunuz!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan… Genel Kurula uyarınızı yapacaksınız herhâlde Sayın Başkan!

BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri, lütfen sakin olarak dinleyiniz, lütfen.

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Arkadaşlar, lütfen…

…bütün namazlarında, bütün yemek dualarında hüsnühatimeyi talep eden bir değerin, bir insan topluluğunun ne demek istediğini anlamaları zor ama şunu söyleyeyim… (CHP sıralarından gürültüler)

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Hakaret etme, saygılı ol!

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Hüsnühatimeyi talep etmek aslında “Şehit oldu.” demektir. “Güzel ölüm”ü söylemek aslında o insanların şehit olduğunun ifadesinin başka şeklidir.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – “Anlamazlar!”

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Bu bağlamından kopararak başka bir anlamda defalarca söylemelerini gerçekten anlamakta zorlanıyorum.

TURGAY DEVELİ (Adana) – Bu dinin sahibi sen misin?

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Bu bizim ancak muhalefetin siyasi kültürüyle, ahlakıyla alakalı bir husus. (CHP sıralarından gürültüler)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Senin kültüründe olmak istemiyoruz! Senin kültüründe her şey var! İntihal var…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Kendine dikkat et Sayın Dinçer!

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – “Bakara, makara”cılar sizi!

BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri, sakin olunuz.

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – Yine normal şartlarda Şili’de olan bir maden kazası sebebiyle Türkiye’de söylediğim bir lafı sıklıkla dile getiriyorlar.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – “Makara”cısınız siz, “makara”cı!

ÖMER DİNÇER (İstanbul) – İki hadisenin birbirinden farkını, iki kazanın oluşum şeklini, içinde bulunduğu durumu görmeden ve belirli bir mukayeseyi yapmadan ve metodolojik bir düşünce sisteminden uzak bir şekilde değerlendirme yapıyor olmak da ancak bizimkilere yakışır doğrusu.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Çabalama kaptan, çabalama. Çabalama, kurtaramazsın; çabalama, kurtaramazsın.

ÖMER DİNÇER (Devamla) – Bu açıdan, biliyorum, bu izahı yaptığım zaman vazgeçmeyecekler söylemekten ama ben bir kere daha sizin için söyledim: “Güzel ölüm” lafı aslında oradaki insanlarımızın şehit olduklarına dair başka bir ifade tarzıydı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – O namazlarda, dualarda hırsızlık var mı?

BÜLENT TURAN (İstanbul) – “Anlamazlar”, “anlamazlar!”

ÖMER DİNÇER (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bakara makara gidersin!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın konuşmacı sataşma nedeniyle söz aldı. Aslında bir sataşma yoktu ama elbette söz hakkına saygı gösterip siz de kendisine söz verdiniz. Açıklama yapması kendisinin en doğal hakkıdır ama açıklama yaparken “İslam’ı bilmemek” gibi, “toplumun değerlerine saygılı olmamak” gibi kelimeleri kullanmak suretiyle sataşmanın ötesinde bir hakarette bulunmuştur efendim. Söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

Lütfen yeni sataşmalara mahal vermeyiniz.

Buyurunuz efendim.

5.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına ve Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben burada biraz önce konuşan şahsın seviyesine inmeyeceğim. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Çıkabilsen seviyesine, onun seviyesine çıkabilsen!

AHMET YENİ (Samsun) – O seviyeye çıkmak lazım. Kimin seviyesini ölçüyorsun?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – O söylediğiniz; o üslubu o konuşan şahsa iade ediyorum. Kendisini savunmayı İslam’a giderek, oradan güç alarak gerçekleştirmeye çalışmak esasen en büyük zavallılıktır, en büyük zavallılıktır.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Anlamamışsınız, anlamamışsınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Şimdi bir daha çıkıp anlatması lazım.

İSMAİL AYDIN (Bursa) – Anlamayacağınızı söylemişti, anlamayacağınızı söylemişti.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Biraz önce bu kürsüde konuşan o zamanki Bakanın cümleleri şu: “Bağlamından kopardılar.” diyor. Hayır. Orada işçiler ölmüş, büyük bir acı yaşanıyor. İnsanların sükûnete, teskin edilmeye ihtiyacı var. Acı yaşayan insanlara diyor ki Sayın Bakan: “İlk 19-20 cesedimizde bahsettiğiniz türden herhangi bir şey yoktu. Güzel öldüler.” Bu mu şimdi? Hangisi? Yani bizim kültürümüzde, ahlakımızda…

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Geleneğimizde, göreneğimizde…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – …ölen insana, onun ailesine bir saygı göstermek yok mudur, onu teskin etmek yok mudur, onu sükûnete kavuşturmak yok mudur?

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Parçalanmadılar…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ölümden mesuliyet duymamak var ya!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Devam ediyor: “O konuda ben acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim.” Yani o ölen kişinin, maden ocağında, yer altında, göçükte kalmış kişinin orada ölüm anını kendisi biliyor ve acı çekmediğini söylüyor. O ölen kişinin geride bıraktığı hanımını, çocuğunu, annesini, babasını, onları bir daha göremeyecek olmasını düşünmediğini siz nasıl söyleyebiliyorsunuz? “Acı yaşamadılar.” diyorsunuz. Yakışıyor mu? Bu insanlara, bu ölen insanlara bu saygısızlığı yapmak sizin hakkınız mı? Ayıptır! (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

VIII.- GENSORU (Devam)

A) Ön Görüşmeler (Devam)

2.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41) (Devam)

BAŞKAN – Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız.

Buyurunuz Sayın Yıldız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; gensoru üzerine söz alan ve sözlerinde tavsiyeleri, eleştirileri olan bütün arkadaşlara da bu vesileyle teşekkür ediyorum. Mutlaka iktidarıyla muhalefetiyle yapıcı yönde, olumlu yönde niyetleriyle beraber bunları yapmışlardır çünkü Türkiye’nin gerek arz güvenliği gerekse dışa bağımlılığının azaltılmasında her birimizin hedefinin aynı olduğunu biliyoruz.

Tabii, teknik yönleriyle, ekonomik yönleriyle, sosyal yönleriyle, psikolojik yönleriyle, belki de itham edilen siyasi yönleriyle beraber bu değerlendirmelerdeki bir kısım yanlışları da beraberce paylaşmamız lazım.

Tabii, bundan önceki özellikle ilk iddia şöyle bir cümleyle başlıyor. Bilgi eksikliğinden kaynaklandığını zannettiğim bu konuda iddia şu: “Türkiye, alternatif enerji kaynaklarından yararlanmamış, HES -dikkatinizi çekiyorum- nükleer santral ve fosil kaynaklar gibi canlı yaşamına kasteden ve doğal dengeyi bozan kaynaklara, ilkel üretim yöntemleriyle yönelmiştir.” Sonraki paragraflarda da kendi içerisinde tezat olan bu gensoru gerekçesinde şundan bahsediliyor: “Dışa bağımlılığın azaltılması lazım.” deniyor.

Değerli arkadaşlar, rakamları kısaca hatırlatmak isterim: 106 milyon ton Türkiye'de kömür kullanılıyor. 106 milyon tonun 80 milyon tonu Türkiye'de imal ediliyor, Türkiye'de üretiliyor. Yalnızca bir mukayese olması açısından söylüyorum, büyük fotoğrafı, genel resmi kaçırmamak açısından söylüyorum: Ermenek’te üretilen kömür miktarı toplam ürettiğimiz kömür miktarının iki binde 1’i, Türkiye'deki üretilen kömür miktarının iki binde 1’i. Bir acının, bir insanın, bir işçi kardeşimizin ölümünün bu tür kemiyet, bu tür rakamlardan öte olduğunu başında söylemiştim, daha önceden de belirtmiştim. Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşmeden herhangi bir rakamı yorumlamak da tabii ki mümkün değil. O açıdan bizim 80 milyon tonu iş sağlığı ve iş güvenliğiyle beraber üretebiliyor olmamız lazım. Peki, bu şartlara uymayan kömür ocakları varsa ne yapmak lazım? Şu ana kadar değerli arkadaşlar, Soma’dan sonra, Soma kazasından sonra Türkiye'de 202 tane kapalı ocağın 93 tanesi Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından kapatıldı. Bunların denetimi yapılmıyormuşçasına bir cümleyi kullanmak tek başına doğru olmaz, bu kazaların gerekçesinin tek başına “denetim” olduğunu söylemek de doğru olmaz, aynen bunun gibi. Denetim bundan bağımsız mıdır? Hayır, denetim bundan bağımsız değildir. Biraz sonra vereceğim rakamlar bu konuyla alakalı daha da aydınlatıcı olacaktır.

Türkiye'de ilk elektrik 1902 yılında… 2002 yılına varıncaya kadar 31.800 megavat civarında Türkiye'de kurulu güç kuruluyor, bütün enerji kaynaklarıyla beraber 12.300 megavatı yenilenebilir enerji kaynakları olmak kaydıyla. Bakın, bizim son on iki yılda, bu ülkenin idaresine konan AK PARTİ hükûmetlerimizle beraber 37 bin megavatlık yeni kurulu güç eklenmiştir. 31.500 megavat ilk yüz yılda son on iki yılda 37 bin megavat eklenmiştir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bunun dağılımı nasıldır değerli arkadaşlar, bu sonuçlardan hepimiz sevineceğimiz için söylüyorum: Yenilenebilir enerji kaynakları yani su, rüzgâr, güneş, jeotermal ve biyokütle gibi kaynaklardan elde edilen kurulu gücün miktarı 28 bin megavatlara çıkartılmıştır. Bu, 2002 yılındaki toplam kurulu güce neredeyse denk bir miktardır. Biz, bunları daha fazla hareketlendirmemiz lazım, daha çok yerli kaynaklara ve yenilenebilir kaynaklara yönelmemiz lazım diye kendimize olumlu bir eleştiri getiriyoruz. Bizim daha fazlasını yapabiliyor olmamız lazım ve Türkiye'de yenilenebilir enerji kaynaklarının kurulu güçteki payı yüzde 40’lara kadar ulaşmıştır. Değerli arkadaşlar, bugün Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ve dünya ortalamasındaki yenilenebilir enerji kaynaklarının tam 2 katı Türkiye'de bulunmaktadır. Biz hâlâ bunu yeterli görmüyoruz ama, bundan daha fazlasını yapabiliyor olmamız lazım. Niçin? Çünkü rezervimiz var.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Niye nükleer santral kuruyorsunuz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) - Bir konuda mutabakat sağlamamız lazım değerli arkadaşlar. Bakın, bu, Türkiye'nin millî bir meselesidir. 2013 yılında dünyada 7 milyar ton kömür tüketildi, 7 milyar ton. 3,5 milyar tonu Çin’de, yaklaşık 1 milyar tonu Amerika Birleşik Devletleri’nde, 800 milyon tonu Hindistan’da, 468 milyon tonu Endonezya’da ve dünyanın farklı ülkelerinde bunlar üretildiler. Biz hâlâ Türkiye'deki 106 milyon ton kömürden bahsediyoruz. Yani 7 milyar tonluk kömürün 106 milyon tonundan bahsediyoruz. Bunun da 80 milyon tonunu yerli kaynaklardan üretiyoruz. Şimdi, bu genel resim çerçevesinde biz kömürü daha fazla üretmemiz lazım. İki kavramı birbirine karıştırmayalım lütfen. Kömürün daha fazla üretilmesini bir suçmuş gibi göstermek doğru bir yaklaşım değil, yerli kaynaklarımıza ve yenilenebilir enerji kaynaklarımıza doğru bir yaklaşım değil. Bir yandan her birimiz kendi bireysel olarak araçlarına biner -18 milyon kişi bu görevi yapar her gün- ama her birimiz petrol şirketlerinden şikâyet eder.

Bakın, açık ve şeffaf olmamız lazım. Bizler doğal gaza olan bağımlılığımızı azaltarak ve her birimizin yaptığı, katkı koyduğu yerli yatırımlarla beraber bir rakam vermek istiyorum. Soma’da zeytinlikle alakalı konuşma yapıldı; oradaki üslup ve usulün yanlış olduğunu söylememe herhâlde gerek yok, orada çok ciddi bir üslup hatası yapılmıştır. Ancak, biraz önceki söylediğim bu genel resmi görmemize mani olmayacak. Nedir o genel resim? Oradaki kömürlerin tamamının rezervi, görünür rezervi 153 milyon ton. Bir kere -Tarım Bakanlığımızın üstün gayretleriyle beraber- “Zeytin ağaçlarından da vazgeçmeyiz, elektrik santralinden de vazgeçmeyiz.” demiştim. Biz iktidarı devraldığımızda Türkiye’deki zeytin ağaçlarının toplamı Tarım Bakanlığımızın verilerine göre 99 milyon, bir başka veride de 92 milyon olarak zikredildi, Tarım Bakanlığımızın söylediği esastır. Şu anda 170 milyon adet zeytin ağacı var. Demek ki biz zeytin ağacını arttırmışız, arttırmamız da lazım. Daha ne kadar arttırmamız lazım? Daha da fazla arttırmamız lazım, bunda mutabıkız.

Bakın, söyleyeceğim rakamlar sizi lütfen yanıltmasın. “Ne zeytin ağacından vazgeçeriz ne santralden vazgeçeriz.” derken bu cümlenin altında söylüyorum bunları. 6 bin tane zeytin ağacının… Yaklaşık, zeytin ağacı, ağaç başına 18 kilo zeytin veriyor. Bu ne demektir? 100 ton civarında zeytin veriyor.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Olur mu efendim, bir çuval verir.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) – Daha fazlası da olsun.

100 tonun yaklaşık 1 milyon TL geliri var. Asıl büyük resmi değiştirmeyecek bir şeyden bahsediyorum arkadaşlar. Bakın, küsuratlara takılmayalım. Oradaki… Bize yıllık getirisi 1 milyon TL. Burada ailelerimiz, ülke ekonomisi, ihracatımız, ithalatın kısılması gibi bir çok ülke menfaati var, bunu bir kenarda tutuyorum; bu faydadan ari değil, faydadan beri değil bu konu.

Gelelim diğer tarafta ne yapmak istedik: İnşallah yine bunu gerçekleştirmemiz lazım. Arkadaşlar, bunu usulüne ve üslubuna uygun gerçekleştirmemiz lazım, açık bir dille söylüyorum. 153 milyon ton kömürün karşılığı 7,5 milyar dolar; vazgeçtik yarım milyar dolarından, 7 milyar dolar. Otuz yılda bu kömür çıkartılacak. Biz, bu şirkete, santral üretime geçtikten sonra her üreteceği kilovatsaatten, yaklaşık 4,68 kuruş, eskalasyonla beraber 5,11 kuruşa denk geldi, yıllık 3 milyar kilovatsaat elektrik üretse oradan, yerli kaynaklardan bizim elde edeceğimiz yıllık kira geliri 153 milyon TL kira geliri arkadaşlar; kömürü filan satmıyoruz, kira geliri. Buradan, istiyor olmamız hâlinde ve TKİ’nin şu ana kadar yaptığı 7,5 milyon TL’lik zeytin ağaçlarına yatırım gibi, her yıl 6 bin tane değil, 9 milyon adet zeytin ağacı dikebiliyoruz ama her yıl. Bunu da bir kenara koyuyorum. Biz her yıl yalnızca bu santralde üretilecek, yerli kömürden üretilecek elektriği doğal gazdan üretseydik, bizim 230 milyon dolar daha fazla, doğal gaz, ithalatına para ödememiz gerekiyordu. Bunu da ödemeyeceğiz, bunu da bir kenara bırakıyorum. 1,6 milyar dolarlık yatırım yapılacak orada ve 2 bin kişiden daha fazla kişi çalışacak.

Şimdi değerli arkadaşlar, bu ülkenin turizm zenginlikleri, tabii ki turizm varlıkları, kültür varlıkları, mera vasfını kaybetmemiş araziler, sulak araziler, tarım arazileri nasıl zenginlikse bu ülkenin tabii kaynakları da o kadar zenginlik.

Değerli arkadaşlar, biz, AK PARTİ’li kardeşlerimizden aldığımız oylarla beraber Hükûmet oluyoruz ama bu zenginlikleri 77 milyonumuza dağıtıyoruz. Tabii ki böyle yapmamız lazım. Oradaki kömürden oluşacak geliri, biz, 77 milyona vereceğiz. Doğal gazın ithalatının engellenmesinden dolayı oluşan cari açığın kapanmasını 77 milyonumuzla beraber paylaşacağız.

Şimdi, büyük resim bunu söylerken, gelelim özellikle maden kazalarıyla alakalı konuya. Burada, başında da söylemiştim; maden kazaları bir doğal afet değildir arkadaşlar ama insanların yaptığı, gerek işletmeci gerek işçi gerek işveren redevansçısı, TKİ’si, Enerji Bakanlığı, kim varsa bununla alakalı zincirde silsileten sorumludur. demiştim. Bununla alakalı o cümlemden geri adım atmış değilim ama şunu bilmemiz lazım: Tek başına, sonuçlanmadan, bu tür soruşturmalar sonuçlanmadan… Hollanda’da Türk Hava Yollarının uçağı düştüğünde dediler ki: “Bu soruşturma sonuçlanana kadar herhangi bir bilgi vermeyeceğiz.” Biz, oluşan bilgileri, net bilgileri kamuoyuyla paylaşıyoruz, öncelikle milletvekillerimizle paylaşıyoruz, bütün açıklığıyla ve bütün şeffaflığıyla beraber. “Eğer bir doğal afet değilse burada bir kusur var.” demiştim. O kusurun sahibi mutlaka ama mutlaka çıkacak değerli arkadaşlar, bununla alakalı herhangi bir endişeniz olmasın. Herhangi bir korumacılık, kollamacılık yapılamaz, yapılmaması da lazım. Bakın, bugün, adalet karşısında kendini koruyabilen, şu veya bu gerekçeyle koruyabilen yapılar, insanlar oluşmuş olabilir ama her zaman söylüyorum, sizin ve bizim inandığımız, ayrımı olmaksızın hep beraber düşündüğümüz, ahirette bunların hesabını tek tek vereceğiz. İnsanın kanun karşısında kendisini temize çıkartması da tek başına yetmez. Ben o yüzden hem maddi kanunlar karşısında, yönetmelik ve mevzuatlar karşısında hem de uhrevi kurallar karşısında kendimizi bağlayıcı hissediyorum. Bütün bunları tekrar etmeme gerek yok.

Şimdi, kısa kısa, milletvekillerimizin değindiği konularla alakalı birkaç şey söylemek isterim. TKİ'nin üretiminden ve üretiminin karşılığında ne kadar kâr ve zarar ettiğiyle alakalı rakamlar soruldu. Değerli arkadaşlar, TKİ zarar eden bir kuruluşumuz değildir. Zarar eden kuruluşumuz da var, TTK gibi. Ben ne varsa onu şeffaflığıyla paylaşmak isterim. Şu anda, biliyor musunuz TKİ'nin Hazineden, fakir fukaraya kömür dağıtımından dolayı 1,9 milyar TL alacağının olduğunu?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Biliyoruz Sayın Bakan, bankalara kaç para faiz ödediğini de söyleyin.

HASAN ÖREN (Manisa) – Ya, bunu niye söylüyorsun ki?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) - Hepsini tek tek söyleyeceğim arkadaşlar, bu tabloyu, istemeniz hâlinde kavaslar aracılığıyla dağıtacağım.

Bakın, bunlar bizim İnternet’te Enerji Bakanlığı sayfasından, TKİ sayfalarından kamuoyuyla paylaştığımız bilgiler, ben size yeni bir şey söylemiyorum burada.

HASAN ÖREN (Manisa) – Maliye Bakanından al parayı, kim elini tutuyor ki? Mal vermişsin, para alacaksın.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) - Bakın, 210 milyon metreküp dekapaj yaptı 2010 yılında TKİ, 39,9 milyon ton üretim yaptı 2010 yılında, 64 milyon TL civarında yatırım yaptı, 2,5 milyar TL ciro yaptı, 340 milyon TL de kâr etti. Bakın, nakit akışlarıyla alakalı, yaklaşık, bizim 2 milyon aileye, fakir fukaraya dağıttığımız kömürle alakalı TKİ'nin 450 milyon TL’yle 600 milyon TL civarındaki oluşan hak edişlerinden Hazineden oluşturduğu kadar, karşılığında bunları arz ettiği kadar bu paraları kendi iradesine alabiliyor.

HASAN ÖREN (Manisa) – Devlet içinde devlet misiniz siz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) – 2011 de ne oldu? 210 milyon metreküp dekapaj yaptı, 43,7 milyon ton üretim yaptı ve 61 milyon TL’lik yatırımla 2,8 milyar TL’lik ciro yaptı, 513 milyon TL de kâr etti. Yıllara sari bu rakamları biz tarafınıza arz edeceğiz.

Geliyorum diğer milletvekili arkadaşlarımın söyledikleriyle alakalı konuya.

Evet, Cumhurbaşkanlığımızın yaptığı Devlet Denetleme Kurulu raporu hakkında ilgili Meclis Araştırma Komisyonu ekleriyle beraber birçok tavsiye niteliğinde burada kararlar alınmıştı. Bu kararların arasında yer altı ve yer üstü madenciliğiyle alakalı, niteliğine uygun olarak saptanacak makul süreler içerisinde mutlaka denetlenmesi gereken konunun standart bir uygulamaya kavuşturulması için 3213 sayılı Maden Kanunu hükümlerine göre “Mahallinde Tetkik Usul ve Esasları” adlı uygulama birliğini sağlayıcı bir kitapçık hazırlandı, bununla alakalı yönetmelikler de aynı şekilde düzenlendi.

Kömür Koordinatörlüğü kurulmuş olup koordinatörlük, uzman kuruluşlarının eleman teminiyle beraber güçlendirilmeye çalışılmaya da devam ediyor.

Yine, TTK ve TKİ’nin genel müdürlüğünden uzman teknik eleman temin edilmek suretiyle bunlar yapılıyor. İş teftiş kuruluyla beraber bu donelerin paylaştırılması yine aynı şekilde yapılıyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Dokuz yıldır üretim yapmayan HEMA’ya ne yaptınız söyler misiniz!

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) – Dokuz yılda yaptığımız işler var arkadaşlar, üzerine ekleyip yapmamız gereken işler var. Çalışma Bakanımız kendi Bakanlığıyla alakalı konuları ayrıntılarıyla verdi. Ve biz şu anda Bakanlar Kurulundan imzası çıkmış, iş sağlığı ve iş güvenliğiyle alakalı şu anda Meclise intikal etmiş olan kanunun yanı sıra yine Bakanlar Kurulundan imzaları çıkmış ve Meclise sevk edilmek üzere olan maden kanunu tasarısıyla alakalı da ruhsat güvencesinin artırılmasıyla alakalı, işletme ruhsatı verme şartı olarak mali yeterliliğin getirilmesiyle alakalı, bir kısım devlet haklarının yeniden düzenlenmesiyle alakalı, komşu küçük işletmelerin bir proje kapsamında “havza düzenlemesi” dediğiniz ortak birleşik faaliyette bulunmasını sağlayan; havza niteliğindeki MTA tarafından geliştirilmiş yeni kömür sahalarının bütünlüğünün korunmasına yönelik tavsiyeleri içinde barındıran; maden işletme projesinin hazırlama, kapsam ve niteliğinin yükseltilmesine dönük bir kısım işleri ihtiva eden ve proje uygulamalarının izlenmesini kolaylaştıran birçok konuyu da inşallah burada dercetmiş olacağız.

Sayın Akçay’ın söylemiş olduğu konuyla alakalı, Soma Kömür İşletmeleri Eynez yer altı işletmesiyle alakalı fiyat mekanizmasından bahsetmiştim. 2006 yılında 28,44 TL’den başlayan ve eskalasyona tabi olan konu, yıllara sâri olarak 30 TL, 32 TL, 35 TL ve nihayet 50,39 TL’ye varan fiyat farkı kararnameleriyle beraber bunlar düzenleniyor.

Değerli arkadaşlar, önemli bir konu olduğuna inandığım için, eğer Sayın Başkanımız da uygun görürlerse, sırf milletvekillerimizin sorusuna, Sayın Ören’in sorusuna da istinaden iki-üç dakikalık ek süre istiyorum; uygun görürseniz bunu vereceğim, yoksa bilgi notu olarak ileteceğim.

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Verelim Başkanım, verelim.

BAŞKAN – Tabii efendim.

Şimdi, size üç dakika yeterli gelirse eğer…

Buyurunuz efendim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) – Sayın Başkanım teşekkür ediyorum.

Tabii “üretim zorlaması” ifadesi çokça kullanıldı. Değerli arkadaşlar, üretim zorlamasında taban üretim miktarı var. Evet, Soma’da, biz diyoruz ki yükleniciye: 1,5 milyon tondan daha az üretmemelisin, buna göre teknolojini genişlet, buna göre işlemlerini yap. Yıllara sâri olarak, bakın, 32 milyon dolarlık yatırımın üzerine 50 milyon dolarlık daha yatırım yapılarak 2 adet tam mekanize, 4 adet de yarı mekanize, 3 adet de klasik ayak teşkil edilerek bu üretim artışları yapılmıştır. Bu söylediklerim işletmenin neler yaptığına dair değil ama bu rakamların tarafınızdan bilinmesine dönüktür. Bu rakamlar işletmeyi savunmaya dönük olmamakla beraber -tekraren söylüyorum, eğer, işletmecilik hatası varsa onun da aynı şekilde karşılığını da bulacağımızı, aynı şekilde işletmecinin de bundan sorumlu olduğunu bir kez daha söylemem lazım- üretim miktarları yıllar itibarıyla -küsuratlarına girmiyorum- 2006 yılında 50.300 ton, 2007 yılında 269.289 ton, 2008 yılında 232 bin ton, 2009’da 532 bin ton, 2010 yılında 2,5 milyon ton, 2 milyon 599 bin 388…

HASAN ÖREN (Manisa) – Ne oldu bir anda?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) – Anlatacağım.

2011 yılında 2 milyon 619, 2012 yılında 3 milyon 816 bin, 2013 yılında 3 milyon 566 bin ve 2014 yılında da kazaya kadar 1 milyon 240 bin ton civarında olmak üzere, toplam 15 milyon tona yakın bir üretim gerçekleştirildi.

Değerli arkadaşlar, biz, iş sağlığı ve iş güvenliği sınırlarına bağlı kalmak kaydıyla, iş güvenliğini almak kaydıyla üretim artışına bir tavan getirmiyoruz. Bunlarla alakalı denetimleri, ben, rakam olarak artık yazılı olarak vermek zorundayım.

Bakın, binlerce kez denetim yapılıyor.

TURGAY DEVELİ (Adana) – Kapalı ocaklarda yapılan üretimleri satın aldınız.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Devamla) - Bu denetimlerde farklı yaklaşımlar olmuş olabilir mi? Olabilir. Bunları da açık, şeffaflığıyla beraber paylaşacağız.

Ayrıca, sözleşmede yükleniciyi fazla üretim yapmaya zorlayan herhangi bir hüküm de bulunmuyor yani “Niçin fazla yapmadın?” diye hüküm bulunmadığı gibi “Niçin fazla yapıyorsun?” diye de bir hüküm yok. Tek şartımız var: İş sağlığı ve iş güvenliğiyle alakalı, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığının şartlarına uyacaksın kardeşim. Bununla alakalı denetimin tavsiyelerine uyacaksın. O yüzden, bizim bütün bunlar karşısında…

Uyar Madencilikle alakalı konumuza da yazılı olarak cevap vereceğim. Tanınan süreyi daha fazla istismar etmek istemiyorum.

Ben, hayatını kaybeden işçi kardeşlerimize Allah’tan rahmet ve bütün yakınlarına tekrar sabırlar diliyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yıldız.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Uzunırmak.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, Sayın Bakan başta olmak üzere burada yapılan bazı konuşmalarla Türkiye Büyük Millet Meclisi yanıltılmakta, Türk milleti yanıltılmakta ve zabıtlara geçmesi itibarıyla da gelecek kuşaklar yanıltılacaktır.

Sayın Bakan Hükûmeti temsil etmektedir ve kamu gücünü temsil etmektedir konuşurken, AKP Grubundan konuşan arkadaşlarımız da Hükûmet yanlısı olarak konuşmakta. Kurulu güçler açıklanırken “bizim yaptığımız” denmektedir. Oysaki belli bir dönemden beridir Türkiye'de, kurulu güçler özel sektör tarafından yapılmaktadır, kamu yapmamaktadır. Yani, kıyaslama eğer 2000’li yıllar öncesinde… Türkiye'de cumhuriyetten bugüne kadar, 1900’lü yıllardan bugüne kadar elektrik üretimine yapılan yatırımlar veya enerjiye yapılan yatırımlar hep kamu yatırımlarıdır, hükûmet yapmıştı. Dolayısıyla, bugün bizim yaptığımız diye kıyaslanmasında ortaya çıkan mantık, sanki hâlen Hükûmet yatırım yapıyormuşçasınadır, oysaki Hükûmet yapmamaktadır, özel sektör yatırım yapmaktadır. Bunun zabıtlara geçmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin… Acaba dikkatsizlikten mi yoksa kurnazca, Türkçe’ye hâkim olamamaktan mı kaynaklanan bir durum olduğunu ortaya çıkartmak istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Uzunırmak.

Sayın Ören, buyurunuz.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan, Sayın Enerji Bakanımız -verdiği rakamlarda- verdiğim rakamlara ilişkin benim yanlış bilgi verdiğimi söyledi. Hâlbuki, aldığım rakamlar TKİ’dendir, Enerji Bakanlığındadır. Ben düzeltmesini istiyorum ve düzeltme yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Yanlış demedi ama.

HASAN ÖREN (Manisa) – Şöyle: 2009 yılında 532 milyon ton kömürün imal edildiğini, üretildiğini söyledi; yanlış bilgi, onu düzeltmek istiyorum.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) - Ben “Yanlış bilgi verdi.” demedim.

BAŞKAN – Demedi efendim, demedi.

HASAN ÖREN (Manisa) – Efendim, dedi. Bakınız, rakamları buradan okuyorum. Önünüzdeki rakama bakın.

BAŞKAN – Şimdi, tutanaklara geçmesi açısından doğrusunu söyleyin, oylamaya geçeceğim, gündemimiz yoğun.

HASAN ÖREN (Manisa) – Ama bununla ilgili Cumhuriyet Halk Partisinin sanki kömür üretimiyle ilgili, kömürün üretilmesinden hoşnutsuz olduğu anlamına varacak söz sarf etti. Cumhuriyet Halk Partisinin böyle bir…

BAŞKAN – Yok, öyle bir şey kullanmadı, böyle bir şey de mümkün değil zaten. Yok, öyle bir söz kullanmadı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan, bununla ilgili, 532.950 ton dendi, doğru mudur? Bunun yarısını Park Holding üretti, 300 milyon…

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Böyle bir usul yok Sayın Başkan.

HASAN ÖREN (Manisa) – Düzeltme yapıyorum, yerimden düzeltme yapıyorum.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Yeri orası mı Sayın Başkan?

HASAN ÖREN (Manisa) – Veya yerimden yapayım.

BAŞKAN – Yerinizden düzeltiniz lütfen. Bir dakika süre vereceğim, yerinizden düzeltiniz. Çünkü bu sizi rahatsız edecek, yanlış anlaşıldığını düşünüyorsunuz, tutanaklara düzgün geçelim.

Peki, buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

28.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın (11/41) esas numaralı Gensoru Önergesi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkanım, Sayın Taner Yıldız 2009 yılında üretimin 532 bin 950 ton olduğunu söyledi, doğrudur ama bunun 300 bin 750 tonunu Park Teknik Holding üretti. Yani orada 232 bin tonunu da yeni verdikleri, o yılda verdikleri Soma AŞ üretti. Yani Park Teknik 30 trilyonluk yatırım yaptı, taahhüt edilen veya TKİ’nin istediği 1,5 milyon tonun ancak yüzde 20’sini üretebildi, aradan bir yıl geçmeden TKİ’ye ve Enerji Bakanlığına sormama rağmen “Soma AŞ kaç paralık yatırım yaptı da 7 kat bu üretim arttı?” dediğimde de bunun cevabını vermediniz. Biz, tıpkı Avustralya’daki gibi 50 bin işçiyle 560 milyon ton üretilmesini istiyoruz Türkiye’de, 50 bin işçiyle 70 milyon ton üretilmesini istemiyoruz. Biz de üretimden yanayız, ne kadar çok üretiriz Türkiye’deki vatandaşlarımızın yaşamlarının zenginleşmesine o kadar katkıda bulunuruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ören.

VIII.- GENSORU (Devam)

A) Ön Görüşmeler (Devam)

2.- Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Soma ve Ermenek’te meydana gelen kazalar başta olmak üzere madenlerde işçi sağlığı ve güvenliğini göz ardı ederek kazaların önüne geçmediği ve maden işletmelerinde emek sermaye dengesini sermaye lehine dönüştürerek genel piyasa dengesini bozduğu iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/41) (Devam)

BAŞKAN - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı hakkındaki gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususunu oylarınıza sunacağım:

Gensoru önergesinin gündeme alınmasını kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 22.52

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 23.08

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum.

Gündemin “Seçim” kısmına geçiyoruz.

X.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda açık bulunan üyeliğe seçim

BAŞKAN – Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda boş bulunan ve siyasi parti grubu mensubu olmayan milletvekillerine düşen bir üyelik için İzmir Milletvekili Ertuğrul Günay aday olmuştur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

1'inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2'nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3'üncü sıraya alınan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır ve Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın; Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun; Askerlik Kanununa Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Millî Savunma Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır ve Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın; Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun; Askerlik Kanununa Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün; Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (2/2512, 2/1851, 2/2513, 2/2515) (S. Sayısı: 665) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon Raporu 665 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Teklifin tümü üzerinde konuşmak isteyen, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu.

Buyurunuz Sayın Zenderlioğlu. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Bitlis) –Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halkların Demokratik Partisi adına 665 sıra sayılı, Askerlik Kanunu’nda yapılacak değişiklikler üzerine söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Tabii ki bedelli askerlik 1927 yılından günümüze dek değişik dönemlerde birkaç sefer tekrarlanmış bulunmaktadır ve bu tekrarlama sırasında bu kanunlarda yapılan bazı değişikliklerin hiçbiri istenilen süreye cevap olmamıştır. Bu vesileyle…

Bilindiği gibi, Anayasa’nın 72’nci maddesine göre her vatandaş, sağlıklı olan vatandaş askerlik görevini ifa etmekle mükelleftir. Ancak, askerlik hizmetlerinin yerine getirileceğine ilişkin kanun 1076 sayılı Yasa’da açık ve net olarak konulmuştur. Bu yasaya dayanarak 1111 sayılı Askerlik Kanunu ile Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile düzenlenmiştir. Buna göre iki yöntem geçerlidir. Bir: Bedel ödeyerek ya da döviz ödeyerek askerlik görevini ifa etmektir.

Biliyoruz ki 1927 yılından sonra bedelli askerlik yasası çıkmıştır. Ancak, bu son dönemde, 1987’de 3358 sayılı Yasa’ya göre 18.433 kişi bundan yararlanmıştır. 1993’te ise 3802 sayılı Yasa’ya göre 35 bin vatandaş yararlanmıştır. 1999 yılında 4459 sayılı Kanun’a göre 72 bin kişi bedelli askerlikten yararlanmış, son yapılan düzenlemeyle beklentilere cevap olunmamıştır. Ancak, 30/11/2011 tarihinde 6252 sayılı Kanun’a göre hedeflenen 460 bin kişiden sadece yüzde 10’una tekabül etmiştir, 50 bin kişi bu yasadan yararlanmıştır. Şimdi de bedelli askerlik uygulamasından yaklaşık olarak 700 bin kişinin yararlanacağı söylenmektedir. Tabii ki bu kanunun önümüzdeki süreçte meyvesini vereceği inancıyla…

Kamuoyunda bedelli askerlik olayı kapanmışken bu algının yeniden tekrarlanması toplumda da bir huzursuzluk yaratmıştır. Her ne kadar vatandaş bu çıkan yasaya karşı olmasa bile burada bir eşitsizlik söz konusudur. Yani, biz burada bu çıkan yasaya karşı olmadığımızı… Ancak bu yasanın eşitsizliğine karşı çıkıyoruz. Burada parası olan bedel ödeyecek, parası olmayan da askerlik yapacak, doğru olmayan budur. Yoksa, gönül isterdi ki belli, makul bir seviyeye çekilsin ve bu makul seviyede vatandaş bu parayı ödesin ve herkes eşit bir şekilde bu askerlik kanunuyla ilgili kendi askerliğini ifa edebilmiş olsun.

Bugün Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri de zorunlu askerliktir. Bu zorunlu askerlik on iki aylık bir süre içerisindedir. Bunun en azından dokuz aya indirilmesi mümkün olabilirdi, bu yapılmadı. Tabii ki, burada Halkların Demokratik Partisi olarak biz bu yasanın içerisinde askerliğin zorunlu olmaktan çıkarılmasını ve vicdani reddin anayasal güvenceye kavuşturulmasını talep etmemize rağmen bu konuda hiçbir çalışma yapılmamış, halkın talebi ve isteği olan vicdani ret göz ardı edilmiştir.

Türkiye’de askerliğin zorunlu olmasında… Gitmek istemedikleri ifade ediliyor ve buna karşı olarak hâlen bir düzenleme yok. Hiç kimseye iradesi dışında askerlik hizmetini yaptırmamaları gerekir, askerliğin zorunlu olmaktan çıkarılması gerekir.

Vicdani ret hakkı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edilmiş. Fakat, vicdani reddi iç hukukunda tanımayan Avrupa Konseyi üyelerinden tek ülke Türkiye’dir. Bu vesileyle 10/3/2011 yılında 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nun 3’üncü maddesinde belirtilen koşullar özellikle askerlik yapmayla ilgili değildir. Şartlarına baktığımızda, ilkokul mezunları ancak bu er ve erbaşlıkta sözleşmeli veya ön sözleşmeyle askere alınıyor. Ben şunu söylemekte yarar buluyorum: Bunlar sanki ileride çok kirli işlerde kullanılacakmış gibi bir imaj yaratılıyor. Bunun düzeltilmesini talep ediyorum.

Sınır boylarına tabii ki bu insanları… Bu askerlikle ilgili, er ve erbaşlarla ilgili, sözleşmeyle alınan bu askerlerin hiçbiri gidip Kadıköy’de Ziverbey Köşkü’nde askerlik yapacak değiller. Bilindiği gibi, bunlar askerlik hizmetlerini sınır boyunda para karşılığında yapacaklardır ve düşünebiliyor musunuz, yedi yıl sonra bu insanlar askerlikleri bittiğinde tekrar halka yani topluma karışacaklar. Bu insanların, böyle katı bir disiplin içerisinde yetişen insanların yani savaşın koşullarına göre örgütlenen bu insanların acaba yarın toplum içerisinde ne yapacaklarını kim söyleyebilir? Örneğin sağlıkçıysa, tekrar dönüp sağlıkta çalışması söz konusuysa buradaki travmaların veya kendi yaşamında, o askerlik süresinde yaşamış olduğu travmaların sonucunu acaba şimdiden düşünebiliyor muyuz? Yarın bunların neler yapacaklarını da hatırlatmak istiyorum.

Burada görevli askerlerin ya da resmî insanların… Bu konu, bu sözleşme ve ön sözleşmenin koşullarının ne olduğu henüz yasada da belirtilmiyor bence. Bu nedenle, burada sanki böyle hummalı, kuşkulu bir imaj yarattığını söyleyebiliriz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biliyorsunuz ki 29 Kasım olayının vahametini dile getirmeden diğer konulara geçmek istemiyorum. Hepinizin bildiği gibi, iki yılı aşkındır sınırda olup bitenleri sabırla izliyoruz ve anlatmaya çalışıyoruz ama anlayan kim ya da anlamamazlıktan geliniyor. Sanki bu Hükûmetin amacı, Kobani düşürülmeye çalışılıyor. Sanki Kobani düşerse bütün askerî, siyasi, ekonomik sorunları çözülecekmiş gibi toplum bu kirli politikalar çerçevesinde örgütlenmeye, konsantre edilmeye çalışılıyor. Peki, Kobani’nin düşmesi hâlinde acaba AK PARTİ Hükûmetinin iç ve dış politika açısından ne yararı olacaktır diye merak ediyorum. Sınıra binlerce asker ve polis dizilmiş. Bu askerler ne iş yapıyor? Bir vatandaş olarak Sayın Millî Savunma Bakanına soruyorum: Burada görevli askerlerin ya da resmî görevlilerin sorumluluğunu kim üstleniyor? Kobani kantonunun kendi kendini idame etmesi, yönetmesi size ne gibi bir zarar veriyor ya da sizde nasıl bir rahatsızlık yaratıyor? Kürtlerin başına DAİŞ gibi bir belayı sarmalayanların başında sizin bu ikiyüzlü politikalarınızdan kaynaklandığını ifade etmek istiyorum. Henüz kim oldukları belli olmayan bu paramiliter ve lejyon güçler TSK’yle nasıl bir ilişki ağı içindedirler? Bu konuda bilginiz var mı Sayın Bakanım? Bu ilişki Türkiye halkının çıkarlarına nasıl bir katkı sunuyormuş? Bizim bilgimiz yok. Eğer sizin varsa bu konuyu açıklayabilir misiniz?

29 Kasım saldırısının amacı Kobani’yi düşürmek idi. Bu nedenle Türkiye tarafından binlerce askerin gözlerinin önünde bir katliam girişiminde bulunuldu. Yani, onun coğrafya haritasına baktığımızda şu Mürşitpınar Kapısı’dır. Şurada da Silo vardır. Bunun yanı başında Atmanek denen bir köy vardır. Buradan iki bomba yüklü, iki bomba örgütlü yani kendini bombayla donatmış iki insan önce geçiyor ve akabinde hızlı bir biçimde bomba yüklü iki araba tekrar Türkiye sınırından bu tarafa geçiyor yani Kobani’nin içine doğru gidiyor. Peki, burada yüzlerce askerin, polisin gözlerinin önünde, resmî görevlilerin gözlerinin önünde nasıl oluyor da Türkiye tarafından böyle bir girişimde bulunuluyor?

Şimdi size soruyorum: Bu sizin gerçekten DAİŞ’i desteklediğiniz anlamına mı geliyor, yoksa oradaki komutanların başkası mı acaba komuta ediyor? Ben bundan tereddüt duyuyorum, halk da bize soruyor: Neden böyle? Bugüne kadar herkes, gerçekten, Türkiye'nin büyüklüğünden, Türkiye’nin güçlülüğünden söz ederken, herkesin gözünün içine böylesine baka baka, burada ne oldukları belli olmayan, kim oldukları belli olmayan, Kobani’de bir dikili ağaçları bile olmayan bu insanların dışarıdan gelip Kobani’ye saldırmaları ne kadar manidarsa, buradaki askerlerin gözlerinin önünde, polislerin gözlerinin önünde oraya saldırmasını o kadar manidar olarak görüyoruz.

Bu olaylarla ilgili AKP Hükûmeti resmî düzeyde herhangi bir açıklama yapmamıştır ve ardından 2 intihar komandosunun oraya saldırmasının akabinde TSK’nin de resmî bir açıklaması söz konusu değildir. Ne hikmetse, sınırı geçen bu cellatlara, bu katil sürülerine karşılık veren YPG güçlerine karşılık TSK anında cevap veriyor ve bütün araçlarına saldırıyor ve oradaki araçlara zarar veriyor. Peki, bu zararı… Neden gözlerinizin önünden geçen bu intihar komandolarına karşı, bu intihar arabalarına karşı sessiz kalıyorsunuz da ona karşı kendini koruyan, savunan bu insanlara karşı neden böyle reaksiyon gösteriyorsunuz? Bu da şunu ifade ediyor: Bu konu da sizin bir ilişki ağı içinde olduğunuzun açık örneğidir. Bu nedenle şunu söylüyoruz: Sayın Bakanım, bu konuda bir araştırma yaptınız mı? Çünkü günlerce kamuoyunun önünde tartışıldı, medyada bu konu açık ve net olarak söylenildi ve televizyonlarda da görüntülü olarak gösterildi. Şimdi soruyorum: Bu konuda bir araştırmanız oldu mu, olmadı mı Sayın Bakanım?

Sınırda olup bitenlerle ilgili olarak dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. İki yıldan beri bu sınıra zaman zaman gidip kendilerini, Kobani’deki kardeşlerimizi, akrabalarımızı ziyaret ediyoruz ve olup bitenleri çok yakından izliyoruz. O sınırda sadece bunların vahametine, felaketine dikkat çekmek için orada demokratik eylemler yapılıyordu ve bu demokratik eylemlere karşın, ne hikmetse TSK o TOMA’larıyla, zırhlı araçlarıyla, tazyikli suyla halka karşı acımasızca saldırıyordu. Hatta, bu saldırıda birçok insanın yaralandığını söyleyebiliriz ve yaralananların yanında “Kader” diye genç bir kız kardeşimiz de orada yaşamını yitirmiştir. O gaz bombalarından bir de ben yaralandım. Yani, herkesin gözü önünde hedef göstererek saldırıda bulundular. Ama, neden DAİŞ gibi henüz ne oldukları belli olmayanlara karşı böyle bir tedbir alınmıyor? Eğer tedbir alınıyorsa alınan tedbirler nedir, merak ediyoruz.

Gerçekten AKP Hükûmetinin yürütmüş olduğu bu politikalar akıllı ve sorumlu insanları zorlamaktadır çünkü aklın sınırlarını aşmaktadır. Halk soruyor: “AK PARTİ Hükûmeti nasıl oluyor da kendi halkına, kendi vatandaşına yönelik böyle haince politikaları geliştirebiliyor?” Doğrusu, bu politikaları anlamakta insanlar zorlanıyor.

DAİŞ gibi vahşi ve insanlıktan nasibini almamış katil bir örgüte destek sunmak akıl kârı değildir. Bu, doğrudan Kürt halkına düşmanlıktır, dolayısıyla ülkeye de düşmanlıktır. Düşünebiliyor musunuz… Transkafkasya’dan, Avrupa’dan, Avrasya’dan, Fas’tan, Tunus’tan, Cezayir’den, Avrupa’nın birçok yerinden lümpen, paramiliter, lejyon gibi sıfatsız, kim oldukları belli olmayan bu tür insanları bu sınırda görmemezlikten gelemezsiniz. AK PARTİ Hükûmeti bu yanıltıcı politikalarıyla sözüm ona Kürtleri ve kamuoyunu kandıracağını düşünüyorsa kendini kandırıyor demektir.

Kobani’yle ilgili politikamızı gözden geçirin. Ekonomik olarak halk zor günler yaşamaktadır. Halkın aşa, işe ihtiyacı vardır. Bu politikalar sizi başarıya götürmez. Kobani her ne kadar acıların başkenti ise de Kobani artık bir insanlık kentidir, bir dünya kentidir. Burada özgürlük ve demokrasi abidesinin dikileceği günler çok yakındadır. “Ben insanım.” diyen herkesin Kobani’ye destek olmasını diliyorum. Çünkü Kobani ve Kobani’nin şahsında insanlık boğulmaya çalışılıyor; çoluk çocuk demeden, kadın yaşlı demeden insanların yaşamları sonlandırılıyor. Son teknolojik ve süpersonik silahlarla üstün, orantısız güçle buraya saldırmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, Türkiye’yide bu olayların içine çekme planları yapılıyor. Bu planlar ve bu senaryoların her gün birileri tarafından ortaya konulduğunu söyleyebiliriz. Orta Doğu kadim halklarından biri olan Kürtlere karşı böylesi acımasız saldırılar, katliamlar ve soykırımlar yapılıyor, kardeş halk olan Türkiye buna sessiz kalıyor. Çünkü AK PARTİ Hükûmeti halka yeterince anlatılmasının önüne set çekmektedir.

Sayın Başkan, Sayın Başbakanın Suruç’a giderek savaş mağdurlarıyla konuşması büyük bir umut yaratmıştır. İnşallah, bu güvenlik koridoru açılır, bu kadar insan ölmez umudunu büyütürken birdenbire bir intihar saldırısının Türkiye topraklarından geliştirilmesi insanlarda hayal kırıklığını yaratmıştır. Bu savaşın sonu ne olacak, henüz belli değildir ama şu açık ve nettir: Burada bu savaşı destekleyenler... Bu savaşa karşı sessiz kalanların da günahı yok değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kobani toplumsal ve siyasal yapısı ile coğrafi ve demografik özellikleri dikkate alındığında çok küçük bir yaşam alanıdır. Yıllardır despot ve diktatörler tarafından idare edilen küçük ve şirin bir kenttir. Âdeta bir zulüm ve baskı cenderesine tabi tutulmuş kimliksiz bir halkın şimdi de kendi geleceğini belirleme özgürlüğünü talep etmesi kadar doğal ne olabilir?

Kobani’de Türkiye’ye hiçbir şekilde zarar verecek bir ortam yoktur. Aslında Türkiye’de Kobani halkıyla doğrudan doğruya ilişki kurulup insani yardımların ulaşması için bir koridorun açılması bizce çok önemlidir; bu, Türkiye’yi küçültmez, bilakis büyütür. Çünkü biz şuradan biliyoruz: Osmanlılar döneminde bir şair şunu söylüyor, diyor ki: “Kilâbı zulme kaldı gezdiğin nazende sahralar, uyan ey yâreli şîri jiyân bu habı gafletten.” Biz sizin bu gaflet uykusundan uyanmanızı talep ediyoruz. (HDP sıralarından alkışlar)

Kobani halkı, sınırdan Türkiye tarafına geçmek istediğinde kendi sınırında döşeli mayınlı tarlalardan geçmek zorunda kalıyor. Bu da çoğunun bu mayınlarla karşılaşması... Ya ölüm ya da büyük, ağır yaralarla, travmalarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulma gibi bir şey. Buradan, savaştan kaçarken mayın tarlalarıyla karşı karşıya gelinmesi kadar acı olan bir şey var mıdır?

Şimdi söyleniyor: Biz 2003 yılında Türkiye, Ottowa Anlaşması’na göre 2014 yılında bu kara mayınlarını sökeceğinin sözünü vermiştir ve bu anlaşmaya imza atmıştır. Şimdi de, dün yapılan tartışmalarda da Sayın Bakanımızın ve Komisyon Başkanımızın da ifade ettikleri gibi burada bu mayın sökme işlemini 2022’ye kadar ertelediklerini söylüyorlar. Peki, siz 2022 yılına kadar neden erteliyorsunuz?

Ve şunu söylüyorlar, diyorlar ki: “Efendim, DAİŞ büyük bir savaş orada başlatmış.” Yahu, DAİŞ kimdir? Allah aşkına, DAİŞ kimdir? Kim DAİŞ’i destekliyor, nereden geldiler? Biz diyoruz ki: Bu adamlar Kobanili değildir, Afrinli değildir, Qamişlolu değildir; kimdir bunlar? Kim bunları örgütledi, kim bunları destekledi? Urfa milletvekili buradadır, bir yıl önce söyledim Komisyonda, Sayın Naci Bostancı da buradadır, dedim ki: Bak, siz bu lejyonları, bu paramiliter insanları getiriyorsunuz, Ceylanpınar’da TİGEM’de istihdam ediyorsunuz, orada onlara lojistik destek sağlıyorsunuz, eğitiyorsunuz ve sonra da Kürtlerin üzerine saldırıyorsunuz. Nedir? İşte, “Kobani’de veya Afrin’de veyahut da Qamişlo, Cizire dediğimiz alanda kurulan bu kantonları tanımıyoruz, yok edeceğiz?” Yahu, niye? Kürtlerin de insan gibi yaşama hakkı yok mudur? Onların kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle, kendi dinleriyle, kendi motifleriyle, kendi kokusuyla, kendi tonuyla yaşama hakkı yok mudur? Senin kadar onun da hakkı vardır, o da bir insan. Ama gördüğümüz kadarıyla, bakıyoruz ki burada bunları destekleyenlerin başında emin olun Türkiye geliyor. Hiç itiraz edilmesin, gözlerimizle gördüğümüz bir şeyi… Kimse bizi yanıltmasın. Burada sayın milletvekilimiz diyorsa, çok merak ediyorsa…

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Doğru değil, doğru değil, doğru değil.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Sen bilmiyorsun ki, görmedin. Yahu, sen bilmiyorsun, görmedin sen.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Biliyorum, nasıl bilmiyorum, içindeyim, sadece Türkiye’yi değil, Avrupa’yı, Amerika’yı biliyorum, her tarafı biliyorum.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Sen bilmediğin için, konuşma.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Biliyorum, çok iyi biliyorum, senden çok daha iyi biliyorum. Sen kim oluyorsun da bunu söylüyorsun bana!

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Bakın, şu anda 1.300 kilometredeki o döşenen mayınlar içerisinde kendi arabasıyla, hayvanlarıyla birlikte…

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Senin ne yaptığını da çok iyi biliyorum ben.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Bilmediğin bir şeyi de konuşma.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Çok iyi biliyorum, senden çok daha iyi biliyorum.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Biliyorsan buyurun gidelim.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Tamam.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Buyurun gidelim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Hemen yarın sabah gidelim, biletini de ben alayım.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Gidelim.

Ya, 30 tanesi yakalandı, 30 kişi şu anda yakalandı, hepsinin kimliği cebinde, Türk kimliği yazıyor.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Ya, yapma Allah aşkına! 200 bin insan geldi ya, insan biraz insaflı olur, biraz vefa gösterir, biraz müteşekkir olur.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Senin o vurucu timlerinin hepsi orada, askerden emekli olanlar orada…

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Zenderlioğlu.

Karşılıklı konuşmayınız lütfen.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – 200 bin insan ölümden kaçırıldı ya, ölümden kaçırıldı 200 bin insan, yazıktır, günahtır.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – 1957 yılından 1998 yılına kadar Türkiye tarafından 615.419 antipersonel mayını döşendiği söylenmektedir. Mayınların haritası şu anda ellerinde yok. Bu mayınları neden sökmüyorsunuz, niye sökmüyorsunuz, size soruyorum? Bir insanlık utancıdır artık mayınlar. Mayın üretimi durdurulmuştur ama siz hâlen bunda ısrar ediyorsunuz. Bunun tek bir anlamı var, siz savaş politikanızda ısrarcısınız. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Zenderlioğlu.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Ben de teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

Sayın milletvekilim, çok merak ediyorsan bak, iki aydan beri ben Kobani’deyim, tamam mı?

BAŞKAN – Sayın Zenderlioğlu, lütfen, kuliste karşılıklı konuşunuz.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Pikniğe gidiyorsunuz Kobani’ye. Karşı tarafa geçsene.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Benim memleketimdir, senin değil.

BAŞKAN – Sayın Zenderlioğlu, lütfen…

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Kobani’de ne yapıyorsunuz?

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Orada gördük, gözlerimizle gördük.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Pikniğe gidiyorsun oraya.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) – Bir dakika müsaade et, bir şey söylüyoruz burada. Biz kimseye iftira atmıyoruz.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Sadece işin şovunu yapıyorsun, başka hiçbir şey yapmıyorsun.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Bitlis) – Şovmenliği senin gibiler yapar.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İzmir Milletvekili Mustafa Moroğlu.

Buyurunuz Sayın Moroğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA MOROĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 665 sıra sayılı Kanun Teklifi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini belirtmek üzere söz aldım. Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

Konuyla ilgili konuşmalarıma geçmeden önce, bugün hayatını kaybeden 3 askerimizin yakınlarına sabır ve başsağlığı dileklerimi, kendilerine de Allah’tan rahmet dileklerimi iletmeyi bir görev biliyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün iki önemli konuya, bu 665 sıra sayılı kanunla çözüm arıyor. Bunlardan birincisi, epeydir hem kamuoyunu hem iktidarımızı, AKP iktidarını hem de Meclisimizi meşgul eden bedelli askerlik konusu; ikincisi de er ve erbaşların sözleşmeli olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde istihdam edilmesini genişleten ve kolaylaştıran iki önemli yasayı görüşüyoruz.

Bedelli askerlik konusu hem gençlerimiz, aileleri hem Türk Silahlı Kuvvetleri açısından önemli bir konu. Önemi nereden geliyor? Birinci olarak eğer bugün Komisyondan geçtiği gibi kabul edilirse bedelli askerlik tasarısı 700 bini aşkın gencimizi ilgilendiren bir konu, bizim bu madde üzerinde verdiğimiz önergeyle kabul edilerek yasalaşırsa 800 bine yakın gencimizi ilgilendiren bir konu olduğu için önemli. Bir de konunun önemi şuradan geliyor: 2011’de yasalaşan bedelli askerlik kanunuyla ilgili başarılı bir sonuç alamadığımız ortada. O gün kanun çıkarken bu bedelli askerlik yasasından yararlanacak olan gençlerimiz 460 bin kişiydi, bütün uyarılarımızın dikkate alınmaması nedeniyle bu kanundan sadece 70.430 gencimiz yararlanabilmiş. Bu gerçek önemli çünkü o gün muhalefetten gelen her öneriye ret cevabı veren iktidarın, önerilerimize kulak asmaması nedeniyle bugün bedelli askerlik tekrar gündeme gelmek zorunda kaldı. Neydi o günkü önerimiz? “Bir defa, otuz yaş sınırı çok fazla, bu sınırı yirmi yedi yaşa çekin.” dedik, reddedildi. Dedik ki: “30 bin Türk lirasını, bu bedeli ödeyebilecek insan sayımız çok az, bunları ödeyemeyecekler, dolayısıyla bedelli askerlik tekrar gündemimize gelecek.” dedik, reddedildi. Dedik ki: Herkesin ağzındadır -birazdan bahsedeceğim gibi- Başbakanımızın da dilinden düşürmediği bir laf: “Askerimiz fakirdendir, zenginimiz bedel öder.” Dolayısıyla “Yoksullarımız bu bedeli ödeyemediği zaman bir eşitsizlik doğacak, bunu kademeli yapalım.” dedik, yine dinletemedik. O zaman “Acaba doğru mu?” diye bir saniye bile düşünmedi arkadaşlarımız ve bedelli askerlik tasarısını, AKP iktidarından gelen önerileri olduğu gibi kabul etti ve çok az gencimiz yararlandı.

Yine önerdik, bu tasarı gündeme geldiği zaman bunları yine önerdik, dedik ki: “Bir önceki, 2011 yılındaki önerilerimizi dikkate almadınız, bari bugün dikkate alın; tıpkı birçok yasada olduğu gibi, özellikle 2/B yasasında olduğu gibi tekrar tekrar bedelli askerlik gündeme gelmek zorunda kalmasın, gelin, bunu yine kademeli olarak yapalım. Kademeli olarak yapmaktaki teklifimizi kabul etmiyorsanız bir uzlaşıyla bunu çıkaralım, bari 14 bin Türk lirasının altında geliri olan yurttaşlarımızı bu bedeli ödemekten muaf tutalım.” 14 bin Türk lirasını da kafamızdan uydurmadık. Bu, TÜİK’in yoksulluk sınırına ilişkin verdiği rakamdı. “Bu rakamın altında gelir düzeyi olan yurttaşlarımız da bu bedelliden bedelsiz olarak yararlansın.” dedik, yine dikkate aldıramadık.

Yine “‘Bu bedelli askerlik tasarısı yasalaştıktan sonra iki ay içerisinde müracaat edenler, bu bedelliden yararlanabilir.’ diye bir hüküm var, bu hükmü değiştirelim çünkü iş yeri olanlar var, çalışanlar var; iki ay içerisinde bu bedeli ödeyemeyebilirler, gelin, bunu altı aya çıkaralım.” dedik, yine kabul ettiremedik.

Sonra, bu yasa tasarısı gündeme gelmeden önce de, hatırlarsınız, 2014 yılı içerisinde AKP Genel Başkan yardımcıları bedelli askerliğin gündemde olduğuna ilişkin “Bir defaya mahsus bedelli bir defa daha çıkmalı.” dediği zaman bunu AKP iktidarının sözcüleri, bakanları yalanladı ve böyle bedelli askerlik gündemimizde yok dedi.

Bedelli askerlik talepleri yükseldikçe, Başbakanımız Ahmet Davutoğlu ekim ayında şöyle bir ifade kullandı: “Bedelli askerlik meselesi gündemimizde yok. ‘Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir.’ derler, onun için, biz bu talebi bugünkü şartlarda doğru bulmuyoruz, böyle bir taleple Hükûmetimizin işi yok.” dedi. Şimdi bunu söyleyenlerden nasıl bir umutla gençlerimiz bedelli askerlik yasası çıkacak diye kabullensinler? Kabullenemeyenler askere gitti. Kasım celbinde birçok gencimiz Cumhurbaşkanının sözüne güvenerek… Çünkü Cumhurbaşkanı da demişti ki: “Bunu bazıları kaşıyor, bu meseleyi kaşımaktan vazgeçin.” dedi ve gençlerimiz, Cumhurbaşkanının, Başbakanın sözüne güvenerek Kasım ayında askere gitti. Dedik ki: “Bu sözlere güvenerek askere giden gençlerimiz de bundan faydalansın, müracaatları hâlinde bu bedelli askerlik yasasından faydalansın.” Bu da kabul edilmedi.

Şimdi, soruyoruz: Cumhurbaşkanına, Başbakana güvenen gençlerimizin suçu ne? Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ötürü bu parayı ödeyemeyecek olan gençlerimizin suçu ne?

Şimdi, o sözü söyleyen Başbakanımızın, Bakanlar Kuruluna ya da Bakana talimatı ne olmalıydı? “Kusura bakmayın, ben böyle bir laf ettim, ‘Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir.’ dedim, bu lafımı bana yedirmeyin. Gelin, fakir olan yurttaşlarımızın da bu bedelden yararlanmasının yolunu açın, 14 bin liranın altındaki gelir düzeyi olan yurttaşlarımızın bu bedeli ödememesini sağlayın ve diğerlerini de kademeli yapın ki az da olsa yurttaşlarımız arasında bir eşitliği sağlayalım.” demeliydi; olmadı.

Şu açıdan da önemli bu bedelli askerlikle izlenen süreç: İktidarın ülkenin sorunlarıyla ilgili çıkarılacak yasalara bakışındaki samimiyet açısından da önemli. Bu söylediklerim bu samimiyet testinin bir parçasıydı ama bizim 4 Aralık öncesi, iki gün öncesinden ve bugüne kadar yaşadığımız süreç de yine bu samimiyet testi açışından önemli. Neydi bu süreç? Biz 2, 4 Aralıkta Millî Mayın Faaliyet Merkezine İlişkin Kanun Teklifini ve bazı askerî kanunlarda değişiklik yapılmasını içeren 109 maddelik bir kanun teklifini görüşmek için komisyon toplantısı vardı. Bu tasarıyı hazırlayan yetkili arkadaşlarımız -onlara da teşekkür ediyoruz- daha önce, komisyon toplanmadan önce bize bir bilgi vermişlerdi fakat komisyon toplanmadan iki gün önce Başbakan bedelli askerliği gündeme taşıyınca, bizim de önerimizle, tasarıyı hazırlayan arkadaşların da önerisiyle kamuoyunda bedelliyle ilgili bir beklenti oluştu. Bu bedelli askerlik tasarısını da bu kanunun içine yani Millî Mayın Merkezi Faaliyetinin Kurulmasına İlişkin Kanun Teklifin’in içine yerleştirelim dedik ve yerleştirdik. O komisyonda bedelli askerlikle ilgili kanun teklifine ilişkin önerdiklerimiz yine reddedildi.

Yani, hiçbir zaman şöyle bir yaklaşım göremedik: “Yahu arkadaşlar, sizin de önerdiklerinizde bazı olumlu yönler var, bunları da beraber kabul edelim ve bu sorunu kökünden bir defada, bir daha geri gelmemek üzere çözelim.” diye bir yaklaşım gösterilmedi. Gösterilmediği gibi 109 maddelik yasa tasarısının, bizim madde ihdaslarımız reddedilirken Hükûmet kanadının, AKP kanadının verilen madde ihdasları kabul edilip 115 maddeye çıkması ve 115 maddelik bu kanun teklifinin bütçe görüşmeleri yapılmadan önce kabul edilemeyeceğini de öngöremediler ve kamuoyuna bir açıklama daha, dün itibarıyla yani 8 Aralıkta “Millî Savunma Komisyonunda bedelli askerlik tasarısını tekrar görüşülecek” denildiğinde bizim bedelli askerliğin süresiyle ilgili komisyondan çıkan tarih, 1 Ocak 1988 idi. Birden yine 1 Ocak 1988 tarihi gündeme gelip, komisyonda tekrar görüşülecek denilince 1 Ocak 1988 tarihine alternatif olarak 1988 doğumluların hepsinin bu yasa tasarısı içerisine kabul edilmesiyle ilgili yoğun bir talep gelmeye başladı. Dünkü komisyonda bunu yine önerdik, bedelsiz teklifimizi yani 14 bin liranın altında geliri olanlara bedelsiz teklifimizi yine önerdik, yine kabul edilmedi.

Yani şöyle bir şeyle karşı karşıyayız değerli milletvekili arkadaşlarım, ne kanun hazırlanırken hazırlanış sürecinde ne de bu kanun hazırlanırken “Bir daha nasıl gündeme gelmez?” ya da “Yurttaşlarımız arasında nasıl bir eşitlik sağlarız?” düşüncesiyle hareket edilmeden bu kanun tasarısı yine gündeme geldi. Ülke yönetiminde ve Meclis yönetiminde, yasaların çıkarılması yönetiminde bu tür ciddiyetsiz yaklaşımların sancısını yurttaşlarımız çekiyor. Maalesef Meclisimiz de “yap- boz, boz- yeniden yap, yeniden yap.” Böyle bir kurum hâline getirilmiş durumda. Bunları ne Türkiye Büyük Millet Meclisi hak ediyor ne de burada milletin sorunlarını çözmek, o sorunlarla ilgili yasaları çıkarmak için görev yapan milletvekili arkadaşlarımız hak ediyor ama maalesef bu ciddiyetsiz yaklaşımlar ve “yap boz” mantığıyla hareket edilen yöntemlerle hepimiz bu kanun tekliflerinin karşısında tekrar tekrar bu yasaları görüşmek zorunda kalıyoruz.

Peki, bedelli askerlik yasa tasarısı tümüyle “Kamuoyunun beklentisi oluştu.” diye gündeme alınırken bunun içerisine bir de sözleşmeli erbaş ve erlerin Türk Silahlı Kuvvetlerinde yeniden görevlendirilmesine ilişkin alan genişletilme çabasını gördük. Türk Silahlı Kuvvetleri, bedelli askerlikten doğacak, yani bedelli askerlikten yararlanacak gençlerden ötürü yaratılan boşluğu sözleşmeli er ve erbaşların alımına ilişkin yasa tasarısının, daha önce çıkardığımız yasa tasarısının alanlarını genişletmek suretiyle kapatmak istemiş olabilir. Bu çok haklı bir taleptir de ama niye bunu daha önceden öngöremedik ve tekrar gündeme gelmek zorunda kaldı? Bu, demin verdiğim ciddiyetsiz yaklaşımın yine bir örneği.

Türk Silahlı Kuvvetleri de, Millî Savunma Bakanlığı da bir yıl önce çıkan er ve erbaşların sözleşmeli olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde istihdam edilmesine ilişkin tasarısı görüşülürken bunu öngörmeliydi. Şimdi genişletilmesi için nasıl bir tasarı getiriliyor? İlkokul mezunlarından da gerektiğinde, askerliğini yapmadan çünkü daha önceki tasarı, ilkokul mezunlarının, askerliğini yapmaları şartıyla ve askerlik yapma sürelerinin üzerinden üç yıl geçmemesi şartıyla sözleşmeli olarak alınabilme şartını getiriyordu. Şimdi bu şartı kaldırıp Millî Savunma Bakanlığına bu yetkiyi veriyor ve ortaokul mezunlarına da askerliklerini yapmadan sözleşmeli er ve erbaş olarak silah altına alınabilmelerine olanak tanıyor.

Bunu önceden öngörmeliydik de niye şimdi? Niye bu, hemen alelacele yasa tasarısının içine yerleştirilmeye çalışılıyor? Şunu bilmek hakkımız değil mi bizim: Millî Savunma Bakanlığıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin, ordunun modernizasyonuyla ilgili mi? İleride nasıl bir ordu, Türk Silahlı Kuvvetleri hedefleniyor? Türkiye Büyük Millet Meclisine ve yurttaşlarımıza açık, şeffaf bir şekilde bunu anlatmaları lazım. Profesyonel bir orduya doğru yol almanın hazırlıkları mı? Ya da iki hafta önce çıkarılan yargı paketiyle ilgili, sonra arkasından ocak ayında bütçe görüşmelerinden sonra gündeme gelecek güvenlik paketiyle ilgili ve bu güvenlik paketinin içerisinde yer alan jandarmanın İçişleri Bakanlığına bağlanmasıyla ilgili ya da valilere verilecek olağanüstü yetkilerle ilgili bir hazırlığın parçası mı? Bütün bunları bilmek hakkımız. Ve bu konularda endişeliyiz. Millî Savunma Bakanımız bu konuda bu endişelerimizi giderecek açıklamaları ve bu sözleşmeli er ve erbaş kanununun niye bir yıl önce çıkarılan yasada niye başarısız olduğu araştırılmadan ve bunlardan nerede, nasıl faydalanılacağı konusunda detaylı görüşmeler yapmadan alelacele getirilmesini doğrusu endişeli buluyoruz.

Endişeliyiz çünkü gittikçe AKP iktidarının özellikle son döneminde getirdiği yasal düzenlemelerden ötürü yargı paketi, arkasından gelecek olan güvenlik paketleri, bir yıl önce çıkardığı yasaları bir yıl önce geriye alarak daha da diktatörleşmeye yol açan yasa tasarılarını çıkarmalarından ötürü endişeliyiz. Çünkü artık hissettiğimiz şudur ki: Artık, sadece AKP’ye hizmet etmeyen muhalifleri, sadece AKP’ye karşı olan muhalifleri cezalandırmakla ilgili değil bu yasa tasarıları. AKP’ye hizmet etmeyen herkesi, onun dayattığı yaşam tarzına uymayan herkesi cezalandırmaya ve sindirmeye yönelik yasa tasarıları olduğunu düşünüyoruz, bunun için endişeliyiz.

“Millî Eğitim Şûrası’nda alınan kararları uygulamaya çalışacağız.” diyen Millî Eğitim Bakanının söylediklerinden ötürü endişeliyiz. Ve bugüne kadar hiç karşılaşmadığımız, her şûrada, özellikle son Esnaf Şûrası’nda esnaflara yeni görevler yükleyen bir Cumhurbaşkanının dili nedeniyle endişeliyiz. Çünkü, bu sözlerle -hepiniz hatırlıyorsunuz- esnafa polisliği, esnafa yargıçlığı, esnafa jandarmalığı, esnafa hâkimliği yükleyen bir dille karşı karşıya kaldık ve işin ne acı yanıdır ki Ali İsmail Korkmaz’ın, esnaflığını unutan kişilerce polisle beraber dövülerek öldürüldüğünün mahkemesinin görüldüğü gün bu açıklama yapıldı. Bunun için endişeliyiz. Esnaf, hoşgörünün, çalışmanın, beraberliğin, dayanışmanın temsilcisiydi ve yıllarca, siz, esnafı ayakta tutmanın değil, yok etmenin çabalarını gösterdiniz ve bu da yetmiyormuş gibi esnafı birbirine düşürmenin ve onları birbirine düşman etmenin dilini yaygınlaştırmaya devam ettiniz.

Sanatçı sandığımız bazı kişilerin… Berkin Elvan’ın annesinin, Cumhurbaşkanı -geçmişte Başbakan- tarafından yuhalatılmasının, başka bir saygısızlık gerekçe gösterilerek haklı görüldüğü günleri yaşamaya başladığımız için endişeliyiz. Ve bütün bunların, birbirine düşman edilen bir toplum yaratmak için yapıldığını ve bunlara “hayır” diyen, yok sayılan, “Biz kardeşçe, beraberlik içinde yaşamak istiyoruz.” diyen bir halkın seslerini çıkarmak için mi…

“Acaba yargı paketiyle, güvenlik paketiyle ilgili olarak mı er ve erbaşların sözleşmeli olarak ele alınmasının alanı genişletiliyor?” diye endişeliyiz ve vereceğimiz önergelerle bu konunun yani er ve erbaşlarla ilgili maddelerin bu kanun teklifinden çıkarılmasını talep ediyoruz. Ocakta görüşeceğimiz yasayla ilgili de şimdiden hem Millî Savunma Bakanımızın hem de Maliye Bakanımızın o güne kadar sorumluluklarını yerine getirerek çalışmasını ve Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili her kanun gündeme geldiğinde ifade ettiğimiz, çözülmesini istediğimiz iki konuyu da sürem yettiği müddetçe anlatmaya çalışacağım. Bunlardan birisi resen emekliler.

Sevgili Bakanımız, artık, işin sonuna geldik, Komisyondan çıkarken de söyledim, şu süremiz geçmeden, lütfen, beraberce bir olalım, uzlaşma içerisinde bu resen emeklilerdeki adaletsizliği giderelim. Yani, şûra kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden atılanların bütün haklarını vereceksiniz ama 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle görevlerinden uzaklaştırılanların hiçbir hakkını vermeyeceksiniz, ondan sonra da “12 Eylül darbesine karşıyız.” diyeceksiniz. Bu olmaz. Gelin bunu giderelim dedim. Bakanım biraz… ben umutluyum hâlâ, umarım bunu düzeltiriz.

Sonra, bugünkü olay da gösteriyor ki, yani 1 askerimizin cinnet geçirip 2 askerimizi öldürdükten sonra intihar etmesi gerçeği, bizim şu konuda haklılığımızı bir kez daha ortaya çıkarıyor.

Geçen aylarda yine…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Vali “PKK’lılar vurdu.” diyor, o konu net değil, belirsiz.

MUSTAFA MOROĞLU (Devamla) – …bir yasa çıktı, “Askerlik görevini yaparken, hangi nedenle olursa olsun -trafik kazası, kaza, “sandalyeden düştü, mutfakta eli yandı-“ yaralananlara, şehit olanlara tazminatları ve maaşları bağlansın.” dendi. Biz de o zaman dedik ki: İntihar edenleri, ettiği sanılanları ya da intihar süsü verilenleri bu yasanın kapsamı dışında bırakmayın. Çünkü bu çocuklar, bu gençler askere alınırken zaten muayene ediliyor, “sağlıklı” diye askere alınıyor. Bunlar sağlıksız oluyorsa ya sınırda yaptıkları görevlerden ötürü sağlıksız oluyorlar ya ekonomik koşullardan ötürü sağlıksız oluyorlar. Dolayısıyla, askerde sağlıksız hâle geliyorlar. Ayrıca, şunu da biliyoruz ki: Yarattığınız düşmanlıklardan ötürü askerler birbirlerini de öldürüyor ve intihar süsü veriliyor. Bu da yaşadığımız gerçekler. Bununla ilgili araştırma önergeleri verdik, reddettiniz. Lütfen, bunu da ocak ayında gündeme gelecek olan bahsettiğim kanun teklifi içerisinde değerlendirin ve bir kez daha adaletli bir şey yapmak için uzattığımız eli geri çevirmeyin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA MOROĞLU (Devamla) – Değilse, vicdanlarımız rahat uyumayacak, sizin vicdanlarınız da rahat uyumasın diyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Moroğlu.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Gaziantep Milletvekili Edip Semih Yalçın. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Yalçın.

MHP GRUBU ADINA EDİP SEMİH YALÇIN (Gaziantep) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına kendi düşünce, görüş ve tespitlerimizi siz değerli arkadaşlarımızla paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, grubumuz adına şunu alenen ifade etmek isterim: Konuşmacı arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi daha önceki dönemlerde 4 kez bu denli kanun Meclise getirilmek suretiyle çıkartılmış ancak bugün itibarıyla 5’inci kez, daha öncekiler eksik kaldığı için, tekrarlanmıştır. Gece yarılarında alelacele getirilen kanunların, muhalefetin görüşü dikkate alınmaksızın ortaya çıkması, muhalefetsiz bir iktidarca gerçekleştirilmesi nedeniyle ihtiyaca cevap verememektedir. Bedelli askerlikle alakalı, iktidarın tekrar ihtiyaç hissetmek suretiyle getirmiş olduğu bu kanun da bu nakıslıktan meydana gelmektedir.

Saygıdeğer arkadaşlarım, gerek Sayın Cumhurbaşkanının gerekse Sayın Başbakanın daha önceki yaptığı açıklamalarda bedelli askerliğin gündemde olmadığı, bu hususta adaletsizliğin olabileceği gibi makul gerekçelerle, bu kanunun gündeme gelmeyeceği kamuoyuna ifade edilmişti ancak “Bu, ifade edilmişti.” derken, bunlar çok uzun süre önce söylenmiş sözler değil, son bir aylık veya son bir buçuk aylık süre içerisinde sarf edilen laflardır; ancak bir grup toplantısında aniden tavır değiştirilmek suretiyle konunun Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmesinin temel sebeplerini, asıl sebeplerini merak ediyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak bunun gerçekten Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir ihtiyacı olup olmadığı veya ihtiyaçların kontrol edilmesi, tetkik edilmesi sonunda karar verilmiş olduğu hususunda çok ciddi endişelerimiz var.

Bakınız “Kesinlikle gündemimizde bedelli askerlik yok; parası olan var, parası olmayan var. Biz fakirden yana bir partiyiz.” diyen bir zihniyetin, bugün tekrar apar topar bu kanunu gündeme getirmesi, üstelik beşinci defa getirmesi manidardır. “Seçim yatırımı mı yapılıyor?” gibi sorulara muhatap olmaları da bizce gayet doğaldır.

Milliyetçi Hareket Partisi, peşinen ve evvelemirde ifade etmek isterim ki bu kanuna destek verecektir; ancak benim burada yapacağım, söyleyeceğim veya söylemeye çalışacağım hususlar daha önce Sayın Bakanın da, Sayın Millî Savunma Komisyonu Başkanının da komisyonda hep beraber konuştuğumuz, görüştüğümüz ancak kendimizi ifade etmiş olmamıza rağmen kendilerini ikna edemediğimiz meselelerdir. Diğer arkadaşlarımız gibi bunları Genel Kurulda söylemek suretiyle kayda geçirmek ve çekincemiz olan hususları milletle paylaşmak niyetindeyiz.

Öncelikle şu temel hususu, sizin de katılacağınıza inandığım şu temel hususu paylaşarak kendi tespitlerimizi sıralayacağım. Askerliğin yani vatan savunmasının bir bedeli yoktur bunu hepiniz takdir edersiniz. Burada yapılan iş çok farklıdır. Özellikle yaşını doldurmuş, askerliğe pek de elverişli olmayan şahıslara bir kolaylık getirmek, onları kendi aile hayatlarından veya sosyal hayatlarından koparmaksızın bir çözüm yolu bulma gayretinden ibarettir yapılan çalışmalar. Bunlara amenna, bunlara hiçbir şey söylemiyoruz ancak parası olan ile parası olmayanın bir ayrım gözetmek suretiyle toplumda zengin-fakir uçurumunu meydana getirecek şekilde bir kanun çıkarılması takdir edersiniz insanlarımızı, kamuoyunu rahatsız eder.

Bugün itibarıyla, eminim, her milletvekili arkadaşımız bu konuda gerek sosyal medya üzerinden gerek telefon ve telgraf yoluyla, yazılı ve görsel yollarla ikaz edilmekte, yeni yeni talepler kendilerine gelmekte. Buna en çok muhatap olan muhalefet partilerinden birisi de Milliyetçi Hareket Partisidir ve kamuoyunun, özellikle bu kanunun muhataplarının en fazla takıldığı husus, biraz evvel ifade ettiğim zengin-fakir ayrımının bu kanunla yapılacak olmasıdır. Değerli arkadaşlar, bunu kaldırmanın tek yolu, TÜİK verilerini veya başka verileri dikkate almak suretiyle, fakir olan insanlardan bedelli askerlik ücretini almama yönünde bir tasarruf kullandığınız takdirde çok rahatlıkla çözüme kavuşturabilirsiniz.

Bunu Millî Savunma Komisyonunda Değerli Başkana ve Değerli Bakanımıza izah ettik ancak kendileri muhalefetin sözlerini ve tespitlerini dinlemek istemediler. Burada tekrar edeceğiz, burada aynı taleplerde bulunacağız. Grubumda değerli milletvekili arkadaşlarım, bu konuda biraz sonra önerilerini de verecekler. Bu önerilerin Türkiye Büyük Millet Meclisinin Genel Kurulunda dikkate alınacağını ümit ediyoruz, bir ümitle vereceğiz. Dolayısıyla, böyle bir hususu yani özellikle zengin-fakir ayrımıyla alakalı bir hususu hep birlikte çözmüş olacağız. Tabii, bütün bunları yaparken askerlik hizmetinin de sulandırılmaması ve değersizleştirilmemesi gerekmektedir. Sık sık çıkardığınız bedelli askerlik kanunu veya buna benzer er ve erbaşlarda eğer dikkat etmezseniz, çıkarılışı sırasında yanlış yaparsanız, bu gibi kanun tasarıları toplum tarafından kabul ve makbul görülmediği takdirde, eğer görülmezse Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsız hâle getirirsiniz. Bizim bu tür kanunlarda dikkat etmemiz gereken hususlardan biri de budur. Buna da parti olarak, dikkat edilmesini istirham ediyoruz.

Yine ve en önemli hususlardan birisi: Hatırlanırsa Sayın Genel Başkanımızın bir grup konuşmasında Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini ifade ederken özellikle ve özellikle vazgeçilmez şart olarak ortaya koyduğu Genelkurmayın veya Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüş ve düşünceleri bizce önemlidir, çünkü konu askere ait bir konudur çünkü konu Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacıyla alakalı bir husustur. Daha da önemlisi, Türkiye'nin içinde bulunduğu iç ve dış tehditlerin had safhada olduğu şu günlerde, böyle bir kararın verilmesi noktasında elbette siyasi irade fevkalade önemlidir. Ancak siyasi iradeyi besleyecek güç, teknik bilgiler Türk Silahlı Kuvvetlerindedir. Onun için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin veya Türk Genelkurmayının bu konuda ne söylediği hususu grubumuzu ve partimizi yakından alakadar etmiştir. Ancak, şunu da ifade etmek isterim ki: Daha önceki dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin bedelli askerliğe sıcak bakmamış olmasına rağmen, Sayın Başbakanın açıklamasının hemen ardından “Bu karara saygılıyız” yaklaşımının gelmiş olması ancak bu açıklamaya rağmen, kamuoyunda Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu hususta rahatsız olduğu bilgileri hepimiz tarafından takip edilmiştir. Yani, daha net olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin veya Türk Genelkurmayının bu konuda ne düşündüğünü, bu hususlardaki çekincelerinin ne olduğunu tamamen biliyor değiliz. Ben bu düşüncemi ve sorumu Millî Savunma Komisyonunda Sayın Bakana ilettim, kendisinden bir cevap aldım, kısmen tatmin olduğum söylenebilir ama burada aslolan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Genel Kurulunda bu sorunun cevabını daha açık, daha net bir şekilde kendisinin ifade etmesidir. Bizim için Türk Silahlı Kuvvetlerinin vereceği kararın önemi de buradan kaynaklanmaktadır.

Yine, merakımız, bu karar alınırken Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkilileri tarafından özellikle güney bölgelerindeki sınır güvenliğiyle alakalı endişelerimizi artıracak veya Türk Silahlı Kuvvetlerinin caydırıcılığından vazgeçirecek herhangi bir endişe var mıdır? Bunun da Sayın Bakanım tarafından burada izah edilmesini hassaten önemle istirham ediyorum.

Çok farklı bir hususa daha temas etmek isterim, bilgim olmadığı için arkadaşlarımızın bizi aydınlatacaklarını zannediyorum: Yine, Türk Silahlı Kuvvetlerinin veya ilgili birimlerin, Millî Savunma Bakanlığımızın bu konuda şehit aileleriyle ilgili bir çalışması var mıdır? Bunların incinmemesi hususunda azami dikkat sarf edilmiş midir? Bu konuda da kafamızda bir soru işareti var. Burada, huzurunuzda bu hususu da arz ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisinin -sizlerin de yakinen bildiği gibi- daha önceki bedelli askerlikle ilgili Meclis gündemine getirilen konularda verdiği kararlar açıktır, desteklemiştir. Bunu da netice olarak Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ifade ediyorum, oylarımız olumlu yönde olacaktır. Ancak, Sayın Moroğlu’nun da ifade ettiği gibi, önemle istirham ediyoruz ki muhalefetin bu konuda, çok hassas olan bu konuda sözlerine, düşüncelerine, iktidarı uyarma şekline yetkili arkadaşlarımızın, Hükûmetin mutlak surette dikkat etmesi, toplumda herhangi bir farklı algının oluşmaması adına bu söylenen hususlarla ilgili olarak ortak bir kanaatin geliştirilmesi, ortak bir kararın alınması, bu toplumun geleceği açısından, askerlikle ilgili muhataplarımız açısından fevkalade önemlidir.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlayarak sözlerime son veriyorum.

Sağ olun. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yalçın.

Şahsı adına İstanbul Milletvekili Şirin Ünal.

Buyurunuz Sayın Ünal. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ŞİRİN ÜNAL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin tümü hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bedelli askerlik Türkiye’de, Osmanlı Dönemi’nden bu yana, aralıklarla, zorunlu askerliğe alternatif olarak süre kısalması karşılığı bir miktar bedel ödenmesi mantığına dayanan bir uygulamadır. Uygulamanın dayandığı gerekçeler Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve devletin maddi ihtiyaçları ve bireylerin işlerini kaybetmemeleridir. Bu uygulamaların Anayasa Mahkemesi tarafından eşitlik ilkesini ihlal etmediğine dair karar 2004/12 sayılı karar numarasıyla verilmiştir. Anayasa’mızın 72’nci maddesinde, vatan hizmetinin her Türk’ün hakkı ve ödevi olduğu belirtildikten sonra, bu hizmetin Türk Silahlı Kuvvetlerinde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağının kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Askerlik hizmetinin ne şekilde yerine getirileceğine ilişkin hususlar 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nda düzenlenmiş olup bu hizmet bedelli veya dövizle askerlik uygulaması şeklinde de yerine getirilebilmektedir.

Değerli milletvekilleri, bedelli askerlik uygulaması 1980 yılı sonrasında 4 kez uygulanmıştır. 1987 tarihli ve 3358 sayılı Kanun değişikliğiyle bedelli, dövizle askerlik uygulamasından 18.433 vatandaşımız yararlanmış ve devletimiz bu uygulamadan yaklaşık 100 milyon mark gelir elde etmiştir. Yine, 1992 tarihli ve 3802 sayılı Kanun’la da 35.111 vatandaşımız bedelli, dövizle askerlik uygulamasından yararlanmış ve devletimizin kasasına yaklaşık 168 milyon mark aktarılmıştır.

Değerli milletvekilleri, bu uygulamalardan üçüncüsü 1999 tarihli 4459 sayılı Kanun’la yürürlüğe girmiştir. Bu uygulama, 17 Ağustos 1999 tarihinde Marmara Bölgesi’nde meydana gelen deprem felaketinde uğranılan ağır kayıpların ve bu afet nedeniyle doğan zararların giderilmesine katkıda bulunmak amacını taşımaktadır. Bu uygulamadan da 72.290 vatandaşımız faydalanmış, devletimiz 1 milyar 66 milyon mark gelir elde etmiştir.

Dördüncü ve son olarak, bundan üç yıl önce, 30 Kasım 2011 tarihinde 6252 sayılı Kanun çıkarılmıştır. Bu uygulamadan da yaklaşık 67 bin vatandaşımız faydalanmıştır. Büyük miktarlara ulaşan saklı, bakaya ve yoklama kaçağı birikiminin engellenmesi amaçlanmış olan bu uygulamadan elde edilen gelir 2 milyar 130 milyon Türk lirasıdır. Bu para, şehit yakınları, gaziler, özürlüler, muhtaç erbaş ve er aileleri, Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup vazife malulleri ile emniyet hizmetleri sınıfına mensup vazife malullerine yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerinin finansmanında kullanılmıştır.

Değerli milletvekilleri, 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 86’ncı maddesine tabi yoklama kaçakları ile aynı kanunun 89’uncu maddesine tabi bakaya sayılarının her geçen yıl arttığı gözlenmektedir. Bu birikimin engellenmesi amacıyla hazırlanan teklifle, 1 Ocak 1988 günü dâhil olmak üzere bu tarihten önce doğan yükümlüler bedel ödemek ve temel askerlik eğitimine tabi tutulmamak suretiyle askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklar, haklarında saklı, yoklama kaçağı ve bakayadan dolayı idari ve adli soruşturma ve kovuşturma yapılmayacak ve başlatılmış olanlar ise sona erdirilecektir.

Değerli milletvekilleri, yaş sınırı ve askerlik bedeli belirlenirken Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında yapılan çalışmalar, bazı matematiksel hesaplar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin özellikle risk ve tehditlere karşı elinde bulundurması gereken harbe hazır asker ihtiyacı ve vatandaşlarımızın da yaş ve ücrete yönelik talepleri göz önünde bulundurulmuştur.

Değerli milletvekilleri, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde askerlik şubelerine veya yurt dışı temsilciliklerine başvurmaları ve 18 bin Türk lirası veya Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz satış kuruna göre ödeme tarihindeki karşılığı kadar konvertibl yabancı ülke parasını defaten ödemeleri şartıyla temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklardır.

Bu uygulama kapsamında ödenecek paralar Savunma Sanayi Destekleme Fonu adına Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıflar Bankasında açılacak hesaba yatırılacaktır. Bu uygulamayla elde edilecek gelir ülkemizin savunma sanayisinin finansmanında kullanılacaktır.

Değerli milletvekilleri, bu kanunda sözleşmeli er kaynaklarının kapsamında düzenlemeler de yapılmıştır. Buna göre, sözleşmeli er kaynaklarının en az ilköğretim veya yurt dışındaki dengi okul mezunu olup askerlik hizmetini erbaş ve er olarak tamamlamış ve düzeltilmemiş nüfus kaydına göre müracaat yapılan yılın ocak ayının ilk günü itibarıyla 25 yaşını bitirmemiş olanlar ile en az ortaöğretim ve yurt dışındaki dengi okul mezunu olup askerlik hizmetine başlamamış veya askerlik hizmetini tamamlamamış olanlardan düzeltilmemiş nüfus kaydına göre müracaat yapılan yılın ocak ayının ilk günü itibarıyla 20 yaşından gün almış ve 25 yaşını bitirmemiş olanlar teşkil edecektir.

Değerli milletvekilleri, Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu değişikliğinin ülkemize, milletimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize, bu yönde beklentisi bulunan tüm genç kardeşlerimize, erbaş ve erlerimize hayırlı olmasını temenni ediyorum, hepinize saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ünal.

Tokat Milletvekili Orhan Düzgün.

Buyurunuz Sayın Düzgün. (CHP sıralarından alkışlar)

ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’ndaki değişiklikle ilgili söz aldım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, bugün, aslında, öncelikli olarak konuştuğumuz şey bedelli askerlik yasası. Tabii, vicdanen şunu kabul etmek lazım ki bedelli askerliğin kendisi bir adaletsizlik. Biliyorsunuz, bizde bir söz vardır: “Bozuk düzende sağlam çark tutmaz.” Şimdi, biz her ne kadar muhalefet olarak –ki iktidarın da art niyetli olduğunu düşünmüyorum açıkçası bu konuda- bunu düzeltelim dedikçe bir taraftan patlak veriyor. Nerelerde patlak veriyor? Şimdi, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak öneriyoruz, diyoruz ki: Parası olmayanlar da, belli bir geliri olmayanlar da bedel ödemeden bedelli askerlik yapsın, kabul görmüyor. Şimdi, diyoruz ki: 27 yaşını doldurmuş olanlar bedelli askerlik yapsın. E, peki, 26 yaşındakinin suçu ne? Belli değil. Veya 24 yaşındakinin suçu ne? Onu bilmiyoruz. Çünkü, bu insanların, herkesin kendince birtakım gerekçeleri var; kimisi işini bırakamıyor, kimisi eşini bırakamıyor, kimisi çocuğunu bırakamıyor, herkesin kendince haklı gerekçeleri var. Tabii, burada yapılmak istenen, bizim yapmak istediğimiz en azından şu: Mademki ortada böyle tanınmış bir fırsat var, o zaman mümkün olduğunca daha çok kişi yararlansın, daha çok kişi faydalansın istiyoruz. Ancak, tabii, bunu söylerken de ülkenin bir savunma ihtiyacı olduğunu, ordunun belli bir asker limitini korumak zorunda olduğunu da göz önünde tutmaya çalışıyoruz.

Sayın Bakan ve Sayın Başkan çok iyi biliyorlar, biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak Millî Savunma Komisyonunda olabildiğince yapıcı bir tavırla muhalefet yapmaya çalışıyoruz çünkü bu Bakanlığın adında “millî” sözcüğü var. “Millî” sözcüğü, bizim hepimizi bağlayan bir kavramdır, onun partisi olmaz, en doğruyu bulalım diye muhalefet etmeye çalışıyoruz ve bu anlamda da öneriler getirmeye çalışıyoruz.

Şimdi, bu noktada şunu söylemek istiyorum sayın milletvekilleri: Az önce arkadaşlarım da bahsettiler, ülkenin Cumhurbaşkanı, ülkenin Başbakanı, ülkenin Millî Savunma Bakanı daha bundan on beş yirmi gün önce “Bedelli askerlik falan yok kardeşim, herkes işini gücünü ona göre ayarlasın.” dedi. İnsanların bir kısmı “Yani, devletin kocaman kocaman adamları açıklama yapmış, demek ki bu çıkmayacak.” dediler, askere gittiler; şu anda on beş günlük, yirmi günlük, bir aylık asker bunlar. Peki, şimdi, biz bu yasayı çıkarıyoruz, ne olacak sonucunda? İnsanlar askerî elbiseyi bile giymeden, belli bir bedel ödeyecekler; Hükûmete güvenenler, devlete güvenenler askerlik yapmaya devam edecekler.

Sayın milletvekilleri, bunun daha önce uygulaması var. Polislerle ilgili bu tür yasa çıkarıldığında, silah altındaki polisler terhis edildiler. Mademki biz bundan daha çok insan faydalansın, kimse mağdur olmasın telaşı içerisindeyiz, o zaman, silah altında, en azından belli bir süre, iki aydır, üç aydır, henüz yeni başlamış olanlara bu hakkı verelim. Bunun kime ne zararı var? Hiç olmazsa bu insanlar da devlete olan güvenlerini kaybetmesinler. Yarın, bedelli askerlikle ilgili önümüzdeki hükûmetler ne açıklama yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin vatandaş şunu anlayacak: “Bunlar canlarının istediği gibi konuşuyorlar ama canları isteyince de bir gecede kanun çıkarıyorlar, demek ki bunlara güvenmemek lazım.” Bu, hem devlete hem de siyasete olan güveni sarsan bir durum. O nedenle, bu insanların bu haktan yararlanmasını sağlayalım. Burada, bunu yapacak olan sonuçta bizleriz, başka kimse değil.

Değerli arkadaşlarım, gene Komisyonda gündeme getirdiğimiz bir şey var. Adamın işi var gücü var, çalışıyor, belli bir mesleği var. Biz, bu adama diyoruz ki “Gel kardeşim, sen şu vatan görevini yap bakalım, memleketi koru.” Adamı işinden ediyoruz. Adam geliyor, devlete hizmet ediyor. Sonra, tekrar mesleğe döndüğünde, yarın, emekli olacağı zaman, adama diyoruz ki “Dur, sen borçlusun.” Niye borçlusun? “Sen askerlik yaptın, o sürede prim ödemedin.” “Ben askerlik yaparken kendime çalışmadım ki devleti koruyordum, sen götürdün beni.” O zaman, değerli arkadaşlarım, sosyal bir devlet ilkesi çerçevesinde, biz, bu askerliğini yapan insanların sigorta primlerini devlet tarafından ödemeliyiz. Burada yaptığımız iş şu: Devlet, resmen kaçak adam çalıştırıyor, yaptığı bu. Vatandaş iş yerinde iki gün adam çalıştırsa sigortacılar gidip ciğerini söküyorlar, bunu hepimiz biliyoruz ama devlet bir buçuk sene kaçak olarak adam çalıştırıyor, sonra da adamı bir de borçlu çıkarıyor üstüne. Bunu bizim gidermemiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, yine, belki, siz “Ülke çok kalkındı, 18 bin lira para çok değil.” diyeceksiniz çünkü daha önceki yasada da böyle demiştiniz ama bu 18 bin lira parayı da ödeyemeyecek durumda olan insanlar var. Niye biz bu insanlara taksit yapmıyoruz? Siz faize karşısınız, niye adamı bankaya muhtaç ediyorsunuz? Taksitlendirelim, vatandaş gelsin devlete ödesin bunu, boşuna faiz ödemesin. Bunun kime ne zararı var?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Para lazım, para!                   

ORHAN DÜZGÜN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakın, gene aynı konu: 20 yaşında evladınızı getiriyorsunuz, devlete teslim ediyorsunuz vatani görevini yapsın, ülkeyi beklesin diyorsunuz ve bunları askere alırken hepimiz çok iyi biliyoruz ki sağlık muayenesinden geçiriyoruz yani sapasağlam olan çocukları biz asker yapıyoruz, diğerleri çürüğe ayrılıyor. Peki ne oluyor? Askerde yaşadıklarından veya oradaki atmosferi kaldıramadığından bu çocukların psikolojisi bozuluyor, intihar ediyorlar. Biz, bu intihar eden çocuklara hiçbir sosyal hak vermiyoruz. Şimdi, böyle bir vicdan olabilir mi? Sapasağlam almışsın 20 yaşında çocuğu, sonra getirip cesedini teslim etmişsin, adama da demişsin ki “Kusura bakma, senin çocuk intihar etti, ben de sana hiçbir şey vermiyorum.” Bir kere, bu askerde intihar eden çocukların –her ne sebeple ölürse ölsün- tamamının şehit sayılması lazım. Bu insanlar son derece mağdurlar, son derece kuşkulular, bizim çocuklarımızı kim öldürdü diye soruyorlar, kimse çocuğunun intihar ettiğine inanmak istemiyor. Çok fazla sayıda değil bunlar, 300-500’dür belki. Bu insanlara neden şehitlik hakkı vermiyoruz? Vatandaş bize güvenip, çocuğunu emanet edip teslim etmiş de biz vatandaşa niye güvenmiyoruz, bunu anlayabilmek gerçekten mümkün değil.

Yine, sayın milletvekilleri, mutlaka sizlerde de vardır, işte askerde belli bir dönem er ve erbaş olarak çalışan kişiler sivilde memur olabilirler diyorlar. Her bir milletvekilinde eminim ki en az 100’er tane isim vardır, “Beni belediyeye geçir, beni bilmem nereye güvenlikçi yap.” diyen. Bununla ilgili mutlaka bir çözüm üretmek zorundayız arkadaşlar çünkü bu insanlar “Bizim bu hakkımız var.” diye istifa edip, işini gücünü bırakıp gelip bu defa Meclisin kapılarında kendilerine iş aramaya başlıyorlar. Bununla ilgili bir düzenleme yapmak lazım. Hem insanlar son derece mağdur hem de hakikaten, eminim ki sizler de bu pozisyondan son derece rahatsızsınız.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, tabii, bir bedelli askerlik yasası görüşülüyor. Bununla ilgili kime görüş sormak lazım? Herhâlde Genelkurmay Başkanlığına görüş sormak lazım, başka kime soracağız. Soruldu mu? Ben sorulmadığını düşünüyorum. Bu anlamda da açıkça söyleyeyim ki Hükûmeti eleştirmiyorum. Bu ülkede böyle bir Genelkurmay Başkanı varken ona bir şey sormanın hiçbir faydası yok. Kendi silah arkadaşlarını Ergenekoncuydu, Balyozcuydu, casusluktu, bilmem ne davasıydı diye ortada bırakan ve bugünkü atmosferde kayıp haklarını bile aramayan bir Genelkurmay Başkanına askerlikle ilgili bir şeyi sormanın hiçbir anlamı yoktur. Ayrıca, şunu da belirtmek istiyorum ki: Diyarbakır’da bu ülkenin bayrağı garnizonun önünden indirildi ve Genelkurmay bununla ilgili bir tek açıklama yapmadığı gibi “Biz emniyetten yardım istedik ama onlar gelmediler.” diye de emniyete çamur atmaya kalktı. Böyle bir Genelkurmay Başkanına askerlikle ilgili fikir sormanın, danışmanın falan bir anlamı yoktur. Bana sorarsanız, bu kurum bugün boştur inşallah önümüzdeki süreçte doldurulur.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Düzgün.

Soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Süremiz yirmi dakika; on dakikası sorulara ayrılacak, sonrası cevaplar için.

Birer dakika süre vereceğim.

Sayın Işık, buyurunuz.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dün Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde meydana gelen saldırı sonucunda hayatlarını kaybeden 3 askerimiz “şehit” diye söyleniyor ama bunlardan birisi benim ilim Kütahya’nın Aslanapa ilçesinden Ramazan Yel isimli kardeşim. Bugün cenaze aileye teslim edildiğinde, gerekli komutanlarca bir cinnet geçirme sonucunda çocuğunuzun öldürüldüğü, dolayısıyla şehit olmadığı ve asker töreniyle defnedileceği kendilerine bildiriliyor. Medyada PKK-PYD saldırısı sonucunda bunların şehit olduğu yazıyor, başka bir haber kanalında Suriye’den açılan ateş sonucu şehit edildiği yazıyor ama aileye şehit olmadığı söyleniyor. Bu işin gerçek yüzü nedir? PKK-AKP pazarlığı daha kaç can alacaktır? Bunu bir açıklarsanız sevinirim, şu anda aile bizi bekliyor. Ramazan Yel isimli şehidimizin durumu nedir, şehit midir değil midir?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, geçtiğimiz günlerde, Diyarbakır’da eşinin yanında teröristlerce katledilen astsubayımızın… Bu olayın adi bir olay olduğu, bunun şehit olmadığı şeklinde yetkililerin açıklama yaptıkları basından okunuyor. Bu konuya bir açıklık getirmenizi istiyorum.

Darbe ve darbe sonrası dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinden yargı kararı olmadan ilişiği kesilen askerlerimiz özlük haklarının kaybolması sebebiyle mağdur olmuşlardır. Olağanüstü dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinden kararnamelerle ilişiği kesilen, mağduriyetleri devam eden askerlerimizle ilgili nasıl bir çalışma yapıyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bulut.

Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, bizim Hozat ilçemizde bir tugay var. Bu tugayın mevcudu er, erbaş ve subaylarla beraber 3 bin kişi civarında. Şimdi, hem 2013 ve 2014 yıllarında, nüfus sayımında buradaki 3 bin nüfus Hozat nüfusu içinde gösterilmedi ve ilçenin nüfusu düştü. Şimdi, bu bir adaletsizlik, hem orada devamlı 3 bin asker yani er, erbaş ve personel var ve oradaki kamu hizmetlerinden yararlanıyor ama nüfusta gösterilmiyor. Şimdi, gerçekten bu, belediyede, oradaki nüfusun düşük gösterilmesinden dolayı büyük bir sorun yaratıyor. Biliyorsunuz, İller Bankası nüfus başına yardım yapıyor. 2013 ve 2014 yıllarında bunların gösterilmemesi nereden kaynaklanıyor? Bunları kısa zamanda gösterecek misiniz? Türkiye’de bu durumda olan başka yerler de var mıdır? O zaman, bu nüfuslar burada gösterilmediğine göre nereden gösteriliyor? Bu, Türkiye nüfusunun da azaltılması anlamına gelmiyor mu? Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Sayın Bakan, 4 Aralık 2014 tarihinde basına bir demeç verdiniz; şöyle bir cümle var: “Bu kanun kapsamında gelecek olan paralar -gayet rahat söylüyorsunuz- Savunma Sanayii Destekleme Fonu’na yatırılacak.” Bunun için bir plan, program, hedef var mı, bir eylem programınız var mı? Bunu merak ediyorum. Ayrıca, yine bu demecinizde, bu kanunla ilgili açıklamalarınızda sözleşmeli erbaşlarla ilgili sözleriniz var. Basına bu sözleşmeli erbaşlarla ilgili verdiğiniz demeci okudum birkaç kere; çok düşük cümleler var, anlamını çıkaramadım, hiçbir şey anlamadım. Yani, bunun bedelliyle ne ilgisi var? Lütfen, bunu açıklar mısınız.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Eyidoğan.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, uzman jandarma okullarında geçen süreler uzman jandarmaların emekliliğine sayılıyor mu? Sayılmıyorsa niçin sayılmıyor? Bunların emekliliğe sayılması için bir çalışmanız var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Sayın Güler…

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Sayın Bakan, Hükûmetinizin ya da Türk Silahlı Kuvvetlerinin paralı ordu, paralı askerlik rejimine geçmek gibi bir planı var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güler.

Buyurunuz Sayın Bakan.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Soru soran milletvekillerimize de sırası üzerine olduğunu düşündüğüm şekilde bir açıklama getirmeye çalışacağım.

Bir tanesi Sayın Işık’ın “Şanlıurfa’da hayatını kaybeden, şehit olan 3 askerimizle ilgili net olarak ne oldu?” sorusu Buraya gelmeden önce, Genelkurmay Başkanlığımız da dâhil, bu konuyla ilgili Mecliste -ilk başta da yine Milliyetçi Hareket Partili milletvekili arkadaşımız yine aynı şeyi ifade ettiğinden- mutlaka soracaklar, çok net olarak bir açıklama gönderin dedim. Dolayısıyla, gelen açıklamayı aynen okuyorum: “Şanlıurfa Ceylanpınar Boztepe Hudut Karakolu’nda meydana gelen ve 3 erbaş, erin ölümüyle sonuçlanan olayla ilgili temin edilen bilgiler aşağıda sunulmuştur.

Olayla ilgili olarak alınan ilk bilgilerde vücudunda mermi izi bulunmadığı belirtilen Piyade Çavuş Ramazan Yel’in -1994/2 tertip, bekâr, Kütahya- Şanlıurfa Ceylanpınar Devlet Hastanesinde yapılan ölüm muayenesinde sol omuzunda bir adet mermi giriş deliği bulunduğu ancak mermi çıkış deliğinin bulunmadığı bildirilmiştir. Çavuş Ramazan Yel’in G3 piyade tüfeğinin emniyette ve boş şarjörün tüfeğe takılı vaziyette olduğu, 4 adet dolu şarjörün de hücum yeleğinde bulunduğu belirtilmiştir. Anılan nöbet yerindeki erbaş ve erlere 4 adet dolu, 1 adet boş şarjör verilmektedir. Ayrıca, Çavuş Ramazan Yel’in olayın faili olan ve intihar eden Piyade Onbaşı Umut Aslan’ın 7 adım kadar doğusunda ve nöbet kulübesinin merdiveninin altında bulunduğu da ifade edilmiştir.

Bir diğeri için de, başlangıçtan itibaren göğsünden vurulduğu belirtilen Piyade Onbaşı Kadir Yıldız’ın –bekâr, Kastamonu, 94/2 tertip- sözlü bildirimlerde olduğu gibi, sağ tarafından tek mermiyle vurulduğu ve o şekilde bulunduğu belirtilmiştir.

Olayın faili olan ve ilk tespitlere göre diğer 2 erbaş eri vurduktan sonra intihar ettiği anlaşılan Piyade Er Umut Aslan’ın -94/3 tertip, bekâr, Malatya- ölüm şeklinin, sözlü raporlarda da bildirildiği gibi, sol çene altında mermi giriş deliği, sol baş kısmında mermi çıkış deliği olduğu; çelik başlık içinde giriş deliği, sol çıkışında çıkış deliğinin bulunduğu… Yüzükoyun yatar vaziyette, G3 piyade tüfeği emniyeti açık olarak –diğerlerininki kapalı, bununki açık olarak- vücudunun altında sağ başparmak tetikte olacak şekilde bulunmuştur. Ayrıca, erin G3 piyade tüfeğinin atım yatağında mermi bulunduğu, tüfeğe takılı şarjörde 3 mermi olduğu, çelik yeleğinde de 3 adet dolu şarjör bulunduğu, boş şarjör içi bulunmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, erin rehberlik, danışma merkezi kayıtlarının bizzat bölgeye giden 7’nci Kolordu Komutanlığı Askerî Savcısı tarafından da incelendiği -bu rapor da tamamlandığında kamuoyuna açıklanacaktır- herhangi bir olumsuz tespitin bulunmadığı, sıralı komutanları ve arkadaşları tarafından da bilinen bir sorununun olmadığı, bununla birlikte nöbet mahallinde bulunan cep telefonunda olaydan önce kız arkadaşı tarafından terk edildiğine dair bir mesaj bulunduğu bilgisi alınmıştır. Bana verilen bilgi budur. İleride savcılık soruşturması tamamlandığında da sayın vekilimiz, aynı şey hem kamuoyuna hem de sizlere iletilir; birinci husus bu.

Bir diğer sayın vekilimizin “Paralı ordu, paralı askerlikle ilgili bir planlama var mı?” şeklindeki sorusu… Bu, profesyonel ordu, profesyonel askerlik şeklinde anlaşılsa daha iyi olur diye düşünüyorum. Şu anda bizim Silahlı Kuvvetlerimizin mevcutlarını söylemek istiyorum. Şu anda Silahlı Kuvvetlerimizin mevcutları:

Profesyonel ordu toplamı… Bu saydığımın içerisinde, birincisinde Jandarma ve Sahil Güvenlik hariç, ikincisinde Jandarma ve Sahil Güvenlik de dâhil olarak vereceğim. Profesyonel personel toplamı: Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri Komutanlığının toplamı 152.719; bunlara Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığını da eklediğimizde profesyonel personel toplamı 223.812. Birinci husus bu, bunlar profesyonel olanlar.

Bir de yükümlü olan erbaş ve erler var. Yine Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı kapsamında olanların sayısı 276.413; buna Jandarma Genel Komutanlığındaki 122.568 ve Sahil Güvenlik Komutanlığında olan 1.825’i de koyduğumuzda 400.806 da yükümlü personel var. Toplam askerî personel -yani profesyonel artı yükümlülerle birlikte, Jandarma ve Sahil Güvenlik de dâhil- 624.618. Yani profesyonel, yaklaşık üçte 1’inden fazla tutuyor.

Silahlı Kuvvetlerimizin genel anlayışı ve yaklaşımı: Biz profesyonel askerliğe geçmeyi şu anda düşünmüyoruz. Doğru olanın, ideal olanın böyle karma bir sistem olduğunu düşünüyoruz. Biz bunu söylüyoruz ama gerek Hollanda Savunma Bakanıyla yaptığım görüşmede gerekse de Almanya Savunma Bakanlığıyla yaptığım görüşmede söyledikleri husus şudur: “Bu zorunlu askerliği biz de yapmak isterdik, henüz de kaldırmadık, askıya aldık.” diyorlar. Bakın, tabir aynen budur. Neden? “Askere çağırdığımız insanlar ihtiyacımızı karşılayacak kadar değil yani genç nüfus yok.” Türkiye’deki nüfus artış hızı yavaşlıyor. Eğer ileride… Biz de böyle işte çağırıyoruz. Arkadaşlarım sordu: “Genelkurmay Başkanlığımızın görüşü nedir?” Biraz sonra onu da söyleyeceğim. Genelkurmay Başkanlığımız da “Benim ihtiyacım var, asker gelsin.” diyor. İşte, tertip dönemlerimiz var. Eğer ki nüfus artış hızımız… Gençlerimiz olmazsa, Genelkurmay Başkanlığımızın ihtiyacı karşılanamazsa biz de ileriki dönemde istesek de istemesek de profesyonel askerliğe geçeceğiz çünkü Batı’nın ulaştığı nokta bu. Türkiye’nin de öyle veya böyle, gecikmeyle birlikte, yönü de Batı’dır; Batı’ya doğru gidiyor, nüfus artış hızı düşüyor, üniversiteye giden öğrenci sayısı artıyor. İşte, eğitimden dolayı üniversite mezunlarında 29 yaşına kadar, yüksek lisans doktora mezunlarında 35 yaşına kadar tehir ediyoruz. Tehir ettikten sonra da şu noktaya geliyoruz: 30 yaşından sonra, 35 yaşından sonra, hatta 40 yaşından sonraki insanların da askerlikte faydalı olamayacağı, dolayısıyla sosyal bir ihtiyaç hâline gelirse buna da milletvekillerimizin gözünü kapatamayacağı, toplumun, siyasetin de gözünü kapatamayacağı bir şekilde… İşte, eskiden kısa dönem askerlikler vardı uzun dönem yerine, şimdi de bedelli askerlik olarak getirilmesi uygun olur diye düşündük.

Silahlı Kuvvetlerimizin gerek bedenen desteklenmeye ihtiyacı var, gerek malen desteklenmeye ihtiyacı var. Bakanlar Kurulu, Silahlı Kuvvetlerin harbe hazırlanmasından sorumlu birimdir. Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı Silahlı Kuvvetlerin harbe hazırlanmasından Bakanlar Kurulu sorumludur. Bakanlar Kurulunda yapılmış olan değerlendirmede Silahlı Kuvvetlerimiz “Öncelikle bedelli askerlik çıkmasa daha iyi olur.” diyor, çok net olarak “Çıkmasa daha iyi olur ama toplumsal bir gerçek de var. Eğer böyle bir talep olacaksa o hâlde sizden ricamız, isteğimiz şudur ki: Mümkün olduğu kadar yaş düşük olmasın, bedel de çok düşük olmasın. Yaş düşük olursa çok kimse katılır, bizim ihtiyacımızdaki o destekleme oranı düşer. Bedel düşük olduğunda o zaman da daha fazla kişinin başvurması mümkün olur, o zaman da bizim ihtiyaçlarımız… Mümkünse çıkarmayın ama illaki toplumsal ihtiyaçlarını da dikkate alarak Bakanlar Kurulunda bir değerlendirme yapacaksanız yani çok fazla bedel düşmesin, çok fazla da yaş düşmesin ama bunun yanında bir de şeyi dikkate alırsanız çok uygun olur.” dedi.

Nedir o? Sözleşmeli erbaş. Bakın, sözleşmeli erbaşla ilgili biz 2011 yılında yasa çıkardık: Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu. Yani, bizim bu dönemimizden önce, 2011’in Mart ayında -bizler, biliyorsunuz, grup olarak haziran ayında geldik- bizden önceki dönemde çıkarılmış bu yasa kapsamında sözleşmeli erbaşla ilgili kadro miktarımız Kara Kuvvetleri Komutanlığımızın 62.585, Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın 4.251, Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın 5.075 ve Sahil Güvenlik Komutanlığımızın 144 ve toplam 72.055 kadrosu olmasına rağmen, çağrıda bulunduk, sözleşmeli erbaş alıyoruz dedik ve şu anda gelen, temini tamamlanan 4.122 kişi. Yani çağırıyoruz, gelmiyor. O hâlde ne yapılması gerekir? Şu anki mevcut sözleşmeli erbaşı alırken diyoruz ki: “Askerliğini yapmış olma şartı var.” Askerliğini yaptıktan sonra insanlar buna başvurursa yedi yıl çalışacak, belli bir aylık ücret ödenecek, yedi yılın sonunda da bir tazminat ödenecek. Dolayısıyla orada biraz önce sayın vekilim herhâlde bir şeyler söyledi, “Pek anlaşılamadı.” dedi. Ne anlaşılamadığı ifade edilseydi nasıl anlaşılması gerektiği de söylenebilirdi. O, basına yaptığım açıklama değil -genelde hemen hemen basına pek bir açıklama yapmam- o, Millî Savunma Komisyonunda sorulan sorulara vermiş olduğum cevaplarla ilgilidir.

Burada da şunu söyledik: Buradaki sözleşmeli erbaşa askerliğini bitirdikten sonra gelenlerin sayısı az olduğundan Genelkurmay Başkanlığının şöyle bir talebi var: “O hâlde askerliğini yapmamış olanları da sözleşmeli erbaş kapsamında çağıralım, onlardan da bir talep edelim. Ola ki gelirse belli bir eğitimden sonra bunları da sözleşmeli erbaş olarak -ilk dönem sözleşmesi üç yıl, daha sonra dört yıl yani yedi yıla kadar- çalıştıralım.” Orada ücret açıklaması vardı ve yedi yılın sonunda alacağı tazminata ilişkin açıklama vardı.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Yani, bu bedelliden gelecek meblağı oraya yansıtacak mısınız?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Yok, hayır, onu da söyleyeyim.

Bununla ilgili olarak yine Bakanlar Kurulumuzda şöyle bir değerlendirme yapıp… Bir hususu daha söyleyeyim: Şu anki mevcut Genelkurmay Başkanımız -Allah için görevinin hakkıyla bilincinde- kendi arkadaşlarının, işte bu en zor dönemde… Bu, hepimizin ordusu. Hiçbir ayrım gözetmeksizin… Bakın, biz burada hepimiz rahat rahat konuşuyorsak, güvenliğimiz sağlanıyorsa o güneydoğuda, doğuda herkes… Hatta, ben şunu da söyledim Komisyonda: Eğer bizim askerimize taş dahi atılıyorsa onlara bu taş atma güvenliğini ve özgürlüğünü veren yine bizim Mehmetçik’imizin o sınırda sağladığı güvenliktir. DAİŞ terör örgütünün olduğu yerde birisi kalksın da onlara bir taş atsın. Gidip atabilirler mi? Hiç atmazlar. Dolayısıyla, bu ülkedeki özgürlüklerimizi Silahlı Kuvvetlerimiz -hepimizin ortak değeridir- korumalı. Genelkurmay Başkanı da görevini hakkıyla yapıyor. Bu geçiş sürecinde, zor davalarda, kendi arkadaşlarının bu süreci en iyi şekilde, en az hasarla atlatması için hukuk çerçevesi içinde elinden gelen her şeyi yaptığını, her türlü talepleri gerek Sayın Başbakana, Cumhurbaşkanına ve ilgili kimselere aktardığını Millî Savunma Bakanı olarak biliyorum.

Şimdi, Sayın Genç, Hozat’la ilgili “Hozat’ta bir tugayımız var, 3 bine yakın nüfusu var, gerçekten bu nüfus içinde gösterilmesi gerekir.” demişti. Ben de katılıyorum. Sadece Hozat’ta değil, birçok yerde bu var. Bazı illerde, ilçelerde üniversite öğrencilerinin buranın nüfusuna dâhil olmadığı, bazı yerlerdeki bu askerî birliklerimizin dâhil olmadığı… Kütahya’da da var yani sadece Hozat’a ilişkin bir eksiklik değil. Ama, bence, genelde yıl sonu, aralık ayı sonu itibarıyla nüfus kayıtları çıkarılıyor. Bizim askerlerin tertip dönemleri de var aralıkta, ocakta, şubatta, martta. Aralık sonu itibarıyla Hozat’ta kim varsa hepsinin oranın nüfusunda gösterilmesinin ve buna uygun şekilde de İller Bankasından katkı payı almasının doğru olduğunu söylüyorum. Ha, bunu biz mi yapıyoruz? İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılıyor. Ama, benim de talebim bunların o nüfusa kaydolması şeklindedir.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Düzeltmeyi ne zaman yapacaksınız?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Yani, Bakanlığa ileteceğiz. Tabii, Bakanlar Kurulunda sorumluluk müşterektir, dolayısıyla “İçişleri Bakanlığı” deyip de siz kenara çekilmeyin.” deniliyor, biz de bu konuyu… Talebin doğru olduğunu söylüyorum, yerine getirilmesi gerektiğini de söylüyorum. İçişleri Bakanlığına da ileteceğiz.

Yine “Uzman jandarma okullarında geçen sürelerin emekliliğe sayılmasına ilişkin bir çalışmanız var mı?” diye bir soru vardı. Böyle bir çalışmamız var, inşallah bu okulda geçen sürelerin de emeklilikten sayılmasını sağlayacağız.

Bir başka husus: Yine, bazı milletvekillerimiz dedi ki: “Sayın Cumhurbaşkanımız 19 Kasımda Cezayir’e giderken ‘Şu anda konuşulan net bir şey yok.’ dedi.” Ancak ben de oradaydım, Cezayir’de giden şeyde. O başta bazı kaşıyanlar vardır ama 19 Kasımdaki ifadesi: “Şu anda konuşulan net bir şey yok. Böyle bir durumda Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacı göz ardı edilemez.” Dolayısıyla da “Silahlı Kuvvetlerinin gerek bedele ilişkin gerek yaşa ilişkin gerekse de bu sözleşmeli erbaşa ilişkin ihtiyacını, taleplerini dikkate alarak Bakanlar Kurulunda bir değerlendirme, bir çalışma yapılır.” demek istedi. Ve yine Cumhurbaşkanı “Bu tip talepleri sürüncemede bırakmamak lazım, en kısa zamanda neticelendirmek lazım.” demişti.

Ben de bütün grup başkan vekillerine, bütün partilerimize de teşekkür ediyorum. Normalde bu 110-120 maddenin içine girmiş ve komisyondan geçmiş bir madde. Sadece bütçe girdiğinden dolayı 6 Ocak tarihine kalacaktı. Bu süre içerisinde toplumda daha fazla tartışmaya, beklentilere, gelecek tertip sevkine yol açık olacaktı, ona da...

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Benim sorumu cevaplamadınız.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Yine, bir başkası, sizin sorunuzla ilgili, Diyarbakır’da teröristlerce katledilen astsubayla ilgili... Bununla ilgili incelemeler devam ediyor. Vazifesini yaparken ölen her kimse bizim için şehittir, onu çok net olarak söyleyeyim. Allah rahmet eylesin. İncelemeler de devam ediyor. Bizim için...

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Orada bir turistik geziye gitmemiştir.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Tabii, tabii... Yok, yok... Vazifesini yapmak için oradaydı, başka bir şey için gitmedi; şehittir.

“Darbe ve darbe sonrası ilişiği kesilenlerle ilgili bir çalışmanız var mı?” diye... Aynı talep Sayın Moroğlu’nun da ilettiği talepti, Moroğlu’nun da söylediği husus oydu. Buradaki husus, istisnai olan husus şuydu: Daha önce yine Türkiye Büyük Millet Meclisi bir kanun çıkardı, Silahlı Kuvvetlerle ilişiği kesilenlerin dosyaları incelenmek kaydıyla kamuya dönüşüne yol açıldı. Ancak buradaki suç şuydu: Yargı yolu kapalı işlemlerdi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Bakan, bir dakika daha size ek süre vereceğim.

Buyurunuz.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Bir dakika... Sadece bunu söylüyorum.

Dolayısıyla, bu yargı yolu kapalı olmadan üçlü kararnamelerle -“Resen Emekli Edilenler” diye kendilerinin de bir derneği var- resen emekli edilmişler ve idarenin yapılan işlemleri de yargı denetimine tabi. Bunların birçoğu yargıya gitti veya gitmedi ama birçoğu da yargıya gitti, yargı da bunların birçok taleplerini reddetti ki geri dönmedi, zaten dönseydi problem olmayacaktı. Şimdi, problem şu: Verilmiş olan yargı kararlarını da ortadan kaldıracak, dikkate almayacak yeni bir yasal çalışma yapılması gerekir mi diyerek... Bununla ilgili de üzerinde düşünülmesi gereken... Sayısının yaklaşık 2 binin altında, 1.800 civarında olduğunu düşünüyoruz, ilave bir çalışma yapılması gerekir diyoruz. Şu anda Bakanlığımızda bu konuyla ilgili tamamlanmış bir çalışma yoktur.

Tabii, Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması -belki o bölümde kaldı- Cumhurbaşkanımızın ifadesi “TSK’nın da ihtiyacını göz ardı ederek değil...” Bunu ne zaman söyledi? 19 Kasımda söyledi. Bizim askerlerimiz -19 Kasımda söylerken- ne zaman gitti? 6 Kasım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkanım, son...

Yani, gidenler 6 Kasımda Cumhurbaşkanımızın bu açıklamasından önce gitti, ikinci tertip ise 14 Aralıkta gidecek. İşte, bu yasa çıkınca 14 Aralıkta olanlar bu yasadan faydalanacak. Yani kasım ayındaki tertiple gidenlerin bir kısmı o açıklamadan önce gitti, bir kısmı da aralıkta gideceklerinden onlar faydalanacaklar.

Arz ederim.

MUSTAFA MOROĞLU (İzmir) – Sayın Bakan, o zaman, Başbakan suçlu, o, 17 Ekimde söyledi.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Teklifin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 00.46

YEDİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 00.56

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Muharrem IŞIK (Erzincan)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü Birleşiminin Yedinci Oturumunu açıyorum.

665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Tümü üzerindeki görüşmeleri tamamlamıştık.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

ASKERLİK KANUNU İLE SÖZLEŞMELİ ERBAŞ VE ER KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK

YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ

 

MADDE 1- 21/6/1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 52- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış ve 1 Ocak 1988 tarihinden (bu tarih dâhil) önce doğan 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler; istekleri halinde, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde askerlik şubelerine veya yurt dışı temsilciliklerine başvurmaları ve 18.000 Türk Lirası para veya T.C. Merkez Bankası döviz satış kuruna göre ödeme tarihindeki karşılığı kadar konvertible yabancı ülke parasını def’aten ödemeleri şartıyla temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar.

Her ne sebeple olursa olsun daha önce bedelli veya dövizli askerlik hizmeti kapsamından çıkarılanlardan yaş şartını taşıyanlar, istekleri halinde birinci fıkra hükümlerinden yararlanırlar.

Bu uygulama kapsamında ödenecek paralar, Savunma Sanayii Destekleme Fonu adına T.C. Ziraat Bankası, T. Halk Bankası ve T. Vakıflar Bankasında açılacak hesaba yatırılır.

Bu madde hükümlerinden yararlanan yükümlüler hakkında saklı, yoklama kaçağı ve bakayadan dolayı idari ve adli soruşturma ve kovuşturma yapılmaz, başlatılmış olanlar sona erdirilir ve bu suçlara ilişkin kesinleşmiş idari para cezaları tahsil edilmez.

Bedelin ödenmesine ilişkin usul ve esaslar Milli Savunma Bakanlığınca belirlenir.”

BAŞKAN – 1’inci madde üzerinde Halkların Demokratik Partisi Grubu adına söz isteyen Mardin Milletvekili Erol Dora.

Buyurun Sayın Dora. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA EROL DORA (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 665 sıra sayılı Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin 1’inci maddesi üzerinde Halkların Demokratik Partisi adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Zorunlu askerlik, ulus devlet ve ulusal egemenlik kavramlarının uluslararası ilişkilerde asıl belirleyici olduğu 19’uncu ve 20’nci yüzyıllara özgü bir kavramdır. 1990’larda tüm dünyada yaşanan değişim ve İkinci Dünya Savaşı ardından Avrupa devletlerinin siyasetini de belirleyen soğuk savaşın sona ermesi zorunlu askerlik konusunda da değişikliklere neden olmuştur. Ayrıca, 1990’larda Yugoslavya’da yaşanan savaş ve NATO müdahalesi de artık ülkesel savunmanın başlıca askerî öncelik olmaktan çıktığını göstermiştir. Bu yüzden, son yıllarda Avrupa Birliği ülkelerinin bazıları zorunlu askerlikten vazgeçme yolunu seçerken, tümü de vicdani reddi bir hak olarak kabul etmiştir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de askerlik hizmetine geleneksel çerçevede atfedilen önem, ulusal savunma siyasetinin yaşamsallığına yapılan vurgu ve örneğin okul ders kitaplarında öğretilmeye çalışılan askerliğin kutsallığı vurgusu, günümüz evrensel insan hakları ve yurttaş özgürlükleri çerçevesinde değerlendirildiğinde sorunlu bir yaklaşımdır. Türkiye’de her yıl askerlik çağına gelmiş binlerce yurttaşın bu zorunluluğu olabildiğince geciktirmek için çabaladığı, bunun yanında, ekonomik durumu iyi olan yurttaşların ise bedelli askerlik gibi alternatif muafiyet düzenlemelerine umut bağladığı bir sır değildir. Diğer taraftan, özellikle Avrupa’da zorunlu askerliğin aşamalı olarak terk edilmeye başlanması, vicdani retçiliğin tüm Batı ülkelerinde kabul edilmesi, retçiliğin kabulü yönünde uluslararası kuruluşların Türkiye’ye yaptığı uyarılar, Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin yeniden organize olma yönünde eğilimleri birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de de zorunlu askerlik ve vicdani ret konularında çağın gerisinde uygulamalardan vazgeçilmesi ve bu konuda evrensel gelişmeler ışığında düzenlemelerin yapılması konusunda tartışmaların arttığını görmekteyiz.

Değerli milletvekilleri, askerlik tartışmaları ekseninde ciddi mağduriyetlere sebebiyet veren konulardan biri de vicdani ret meselesidir. Vicdani ret, kişinin dinî, felsefi, siyasi, ahlaki nedenlerle asker olmayı ve silah altına alınmayı reddetmesidir. Dolayısıyla, kişileri vicdani retçi olmaya yönelten çeşitli nedenler vardır. Bir yurttaş dinî inançları, felsefi, siyasi, ahlaki düşünceleri nedeniyle silah altına alınmayı reddettiğinden, savaşlara ve onları yürüten ordulara karşı olduğundan ya da emir alıp vermeyi istemediğinden dolayı vicdani retçi olabilir, elbette bu gerekçeler çeşitlendirilebilir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; günümüzde Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında yurttaşların vicdani ret hakkı yasalarla güvence altına alınmıştır. Yine bu ülkelerin tamamına yakınında, yurttaşlara, silah altında askerliğe alternatif olarak alternatif kamu hizmeti yapma olanağı tanınmaktadır. Bu ülkelerde vicdani retçiler hastanelerde, sivil toplum örgütlerinde, eğitim ve hayır kurumlarında, göçmen bürolarında, rehabilitasyon merkezlerinde, itfaiye ve kurtarma örgütlerinde ve sair hizmet sunmaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, zorunlu, alternatifsiz ve uzun süreli askerlik uygulamasının olduğu ülkelerde demokrasinin bireyler ve topluluklar aleyhine kısıtlandığı açıktır. Başka bir açıdan, devlet-birey ilişkilerinde devletin kendi talepleri ve çıkarları için askerliği zorunlu hâle getirmesi bireysel özgürlükleri kısıtlayıcı bir mantalite içermektedir. Zorunlu askerlik hizmetinin ana gerekçelerini yaratan koşullar tüm dünyada dönüşüm geçirmiştir ve bu dönüşüm hâlen yaşanmaktadır. Bununla bağlantılı olarak zorunlu askerliğin gerekliliği de tartışılır bir konu hâline gelmiştir. Birçok ülkede askerlik hizmeti, silahlı kuvvetlerdeki dönüşümler doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir. Bazı ülkeler profesyonel askerliğe geçerken bir kısım ülkelerde askerlik süresi kısalmakta, ordulardaki sözleşmeli askerlerin sayısı göreceli olarak artmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; demokrasinin gelişmesi ve özgürlük taleplerinin yükselmesiyle beraber devlet-toplum ve devlet-birey ilişkisi de dönüşüm yaşamak zorundadır. Bu dönüşüm, hak taleplerinin demokrasi ve özgürlükler lehinde genişlemesi eğilimi göstermelidir. Bu gelişme eğiliminin önemli bir safhası da askerlik kurumunun yeniden düzenlenmesi yönünde olmalıdır.

Elbette, bu temelde tartışmalar Türkiye'de de yaşanmaktadır. Özellikle vicdani ret hakkını açıklayan yurttaşlarımızın çoğalması ve bu konuda uluslararası kurumların da taleplerini yoğunlaştırmasıyla ile beraber Türkiye'nin bu konuda adım atma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Toplumdan ve uluslararası kurumlardan gelen bu taleplerin ve isteklerin yanı sıra ordu içerisinde yaşanan ihlaller de söz konusu zorunlu askerlik sisteminin çarpıklığını açıkça ortaya koymaktadır.

Değerli milletvekilleri, askerliklerini yapan genç yurttaşlarımızın askerlik süresince karşı karşıya kaldıkları hak ihlalleri de zorunlu askerlik uygulamasının bir diğer çarpıklığını ifşa etmektedir. Ordu içerisinde yaşanan ihlallerin başındaki kamuoyunda şüpheli asker ölümleri olarak bilinen asker ölümleri, üst kademe komutasının keyfî uygulamaları neticesinde asker ölümlerine varan şiddet vakaları, psikolojik baskıya maruz bırakılan askerlerde depresyon ve intihar vakalarının ciddi seviyelere ulaşması konuları üzerinde önemle durulmalıdır.

Değerli milletvekilleri, zorunlu askerlik uygulamasının neden olduğu önemli bir sorun da askerlik süresince asker yurttaşların ve ailelerinin maruz bırakıldıkları ekonomik zorluklardır. Çalışmakta olduğu işini bırakıp askere giden bir yurttaşın ve eğer evli ise ailesinin veya bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yaşadığı geçim sıkıntıları önemli sorunlar yaratmaya devam etmektedir.

Silah altına alınan bir yurttaş yasalarda tanımlandığı şekliyle bir yurttaşlık ödevini yerine getirmektedir. Buna karşın eşini, çocuklarını veya bakmakla yükümlü olduğu anne babasının geçimini sağlamakta iken zorunlu olarak askerlik yapmaya başlayınca birdenbire bu kişiler gelirlerinden mahrum kalmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında, yurttaşlık ödevini yapması zorunlu tutulan bireye karşı devletin sosyal devlet ilkesinden kaynaklı ödevlerini yerine getirmediği açıkça ortadadır.

Değerli milletvekilleri, askerlik sistemlerine ekonomik temelde bakıldığında, veriler üzerinden yapılan analizler, zorunlu askerliği bir model olarak kullanan ülkelerin profesyonel ordulara sahip ülkelere göre üretim düzeyi ve ekonomik büyüme oranı itibarıyla daha geride olduğunu göstermiştir.

Çalışmalar, OECD ülkeleri için zorunlu askerliğin ekonomik performans üzerinde istatistiki olarak anlamlı bir negatif etki yarattığı sonucunu ortaya koymuştur. Bu nedenlerle zorunlu askerlik, uzun dönem için insan ve fiziksel sermaye birikiminde yarattığı olumsuzluklar nedeniyle en maliyetli askerlik modeli olarak tanımlanmaktadır.

Mevcut veriler ve görüşler, artan refah düzeyiyle birlikte, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde zorunlu askerliğe karşı direncin ve isteksizliğin arttığını ve ordulara katılımın yetersiz olduğunu göstermektedir.

Zorunlu askerliğe karşı takınılan olumsuz tepki ve isteksizlik Türkiye'de de artmaktadır. Çeşitli sebeplerle askere alınamayan kitlenin sürekli büyümesi, bedelli askerlik için artan talep ve beklentiler ve tepkilerin örgütlü olarak ortaya konulması bu tespiti doğrulamaktadır. Üzerinde konuştuğumuz kanun teklifiyle yeniden gündeme getirilen bedelli askerlik konusu da zorunlu askerlik uygulamasının ortaya çıkardığı krizin hükûmetlerce örtbas edilme ve bu arada yurttaşlardan haksız bir biçimde paralar tahsil edebilme çabasından ibaret bir yaklaşımdır.

Türkiye'de bedelli askerlik uygulaması, âdeta, zengin elit tabakanın çocuklarına, yasalarda yer alan eşitlik ilkesini ihlal etme pahasına, devletçe sağlanan bir imtiyaz niteliğine bürünmüş durumdadır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi evrensel ilkeler doğrultusunda gelişimini hızlandırmak zorundadır. Silahlı, zorunlu ve uzun süreli askerlik biçimine alternatif seçenekler geliştirilmeli, isteyen yurttaşlarımızın farklı kamu hizmet kurumlarında görev alabilmelerine dönük düzenlemeler yapılmalıdır. Gelişmiş ülkelerin evrildiği profesyonel ordu konseptine uygun biçimde sözleşmeli, maaşlı askerlik uygulaması genişletilmelidir. Uzun vadede zorunlu askerlik uygulaması tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Farklı sebeplerle askerlik yapmak istemeyen yurttaşlarımıza ilişkin vicdani ret hakkı derhâl tanınmalıdır.

Bedelli askerlik gibi ekonomik bakımdan halkın tamamını kapsamayan, yoksul halkı ötekileştiren ayrımcı uygulamalardan da bir an önce vazgeçilmesi gerektiğini belirtiyor, bu duygu ve düşüncelerle tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Koray Aydın, Trabzon Milletvekili.

Buyurun Sayın Aydın. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA KORAY AYDIN (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan teklifin 1’inci maddesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, dün gece, hepinizin bildiği üzere, Şanlıurfa’da 3 askerimiz şehit oldu. Bu haberle birlikte valilik bir açıklama yaptı, Suriye sınırında bir nöbetçi kulübesinde görev yapmakta olan 3 askerimize PKK ve PYD güçleri tarafından ateş açıldığını belirten bir açıklama yayınladılar. Daha sonra bu düzeltildi, PKK ve PYD yerine, kimliği belirsiz kişiler tarafından yapılan bir ateşle 3 askerimizin şehit olduğu söylendi. Biz, biraz önce bir şehit ailesinin yakınıyla da görüştük, aile, oradaki asker arkadaşlarıyla yaptıkları görüşmelerde de buna benzer ifadeler kullanıyor ve söylüyorlar. Biraz önce soru yöneltilince de Sayın Bakan herhâlde Genelkurmaydan aldığı bir metni okuyarak bu konuda bizi aydınlatmaya çalıştı. Elbette yapılan bu açıklamaya inanmak istiyoruz. Ama anlaşılıyor ki toplanan bilgiler ve yapılan ilk açıklamalar ışığında bunun incelenmeye, soruşturulmaya değer bir konu olduğu anlaşılıyor. İnşallah askerî savcılığın yaptığı araştırma neticesinde de bu iş ortaya çıkar, aydınlanır. Ama benim kanaatim şu: Çözüm sürecine zarar gelmesin diye bir karartma yapılıyor ve bu gerçekler saklanıyorsa bunun doğru bir davranış olmadığını özellikle söylemek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin etrafı yangın yerine dönmüş. İçimizde de yangın var. Etrafımıza bakıyoruz Orta Doğu coğrafyası yeniden şekilleniyor. Suriye, Irak yangın yerine dönmüş. Tek hegemonik güç bölgeyi şekillendiriyor. Bu yeni şekillenme döneminde de, biz, oradan kaçanları sanki ağırlamak görevi gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Yani bölgeden dışlandık. Ne yazık ki bir aya kadar cuma namazını Şam’da kılacakken yıllardan beri Suriye’de süren savaşta saf dışı kaldık. Kurulan denklemin dışındayız. Hiç kimse bizi dikkate almıyor. Bölgeden tamamen dışlandık. Sanki rakamsal olarak soldaki sıfır konumuna düştük. Bizi dikkate alan ve bu konuda bize bir yükümlülük yüklemek niyetinde olan hiç kimse de yok.

Değerli arkadaşlar, içeride de durum farklı değil, içerisi de yangın yerine dönmüş. Türkiye aslında büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya. 6-7 Ekimde yaklaşık 45-50 gün önce yaşadığımız olayları ne çabuk unuttuk. Bu 6-7 Ekimde yaşanan olaylar neyin sonucuydu? Yürütülen bir pazarlık, pazarlıkta neyin konuşulduğu belli değil, kim ne veriyor, kim alıyor bunu bilen yok. Bu konuda toplumu bırakın, milletvekillerinin bile bir bilgisi yok, bir dahli yok ve bu pazarlık masasında yürüyen al-ver tartışmalarından sonra Kobani bahane edilerek Türkiye’de çok büyük olaylar yaşandı, tam 50 insanımızı kaybettik ve bu olaylar yaşanırken öyle vahim şeyler oldu ki insanların tüyleri diken diken oldu. Düşünebiliyor musunuz, Hakkâri’de 2 askerimiz arkadan gelip enselerine kurşun sıkılarak şehit edildiler. Diyarbakır’da askerimiz, eşi yanındayken yine arkadan yanaşılarak ensesinden vurularak şehit edildi. Düşünün, bir insan, yanında eşi varken bir insanı, arkadan üstelik, kafasına kurşun sıkarak nasıl öldürebilir? Bunu hangi duyguyla yapabilir? Nasıl bir duyguya kapılır da insan böyle bir şeyi yapma cesaretini kendisinde bulabilir? Burası Türkiye. Bu yaşananların bize aktardığı, bize gösterdiği de şu: Demek ki örgüt pazarlık masasının diğer tarafına “Benimle konuşuyorsun. Bir sürü sözün var, bir sürü vaadin var. Bunları hayata geçireceksin. Aksi takdirde, karşı karşıya kalacağın durum budur.” diyerek, Kobani’yi bahane ederek, Türk milletine ve devletine karşı âdeta kafa tutarak böyle bir organizasyonu hayata geçiriyor.

Değerli arkadaşlar, kendimize gelmemiz için daha ne olacak Allah aşkına? Yani daha ne yaşarsak kendimize gelebiliriz? Yani, bu 6-7 Ekimde Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı durumdan başka bize daha ne olacak da Türkiye’nin hangi şartlarla, hangi durumla karşı karşıya kaldığını anlamak için bir sebep olacak? Şunu unutmayalım: Bu yaşanan olaylar, aslında yapılan bir işin sonucudur. Siz, askeri kışlaya çekin, valinin emriyle oraya hapsedin, polisi de karakola kilitleyin, toplumsal olay olursa onlar da çıksın ara sıra su sıksınlar, sokakları, şehirleri PKK’ya teslim edin, onlar yol kessinler. Daha iki gün önce televizyonda gösteriyordu Diyarbakır’da, kimlik kontrolü yapıyorlar, ehliyet kontrolü yapıyorlar, burnunuzun dibinde, Cizre’de özerklik ilan edilmiş, mahallelerin önüne hendekler kazılmış, silahlı kişiler nöbet tutuyor ve bunlar İnternet sitelerinde yayınlanıyor. Bu “çözüm süreci” denen olayda, devlet gücünün aradan çekilmesiyle, orada halkla karşı karşıya kalan örgütün “Burada yeni bir yapı kuruluyor, devlet de buradan çekildi…” Onun için, bu yeni kurulacak olan yapıda rol ve pozisyon alma, ihtiyacı duyan halk örgüte biraz daha yanaşıyor, daha da kitleselleşmesine, kitlenin daha da büyümesine imkân ve fırsat veriyor.

Değerli arkadaşlar, pazar günü Van’da bir futbol maçı yapıldı, iki gün önce, Bergamasporlu oyuncu gol attı, bütün maçlarda gördüğümüz, her zaman alıştığımız, gol attıktan sonra, sevincini selam yaparak durduktan sonra o futbolcu ve Bergamasporlu futbolcular linç edilmekten Van Stadı’nda canlarını zor kurtardılar. Bu nasıl bir duygu arkadaşlar? Bu, kafalarda oluşmuş olan bölünme duygusunu açıklayan önemli bir karine değil mi?

Tunceli’de örgüt av yasağı ilan etmiş, buna uymayanları da öldüreceği tehdidiyle toplumu baskı altına almış.

Bütün bu manzaralar, bütün bu olup bitenler, Türkiye’nin, “çözüm süreci” altında bölgeden çekilirken, orada devletin varlığını sıfırlarken geldiği durumu ortaya koyuyor.

Başbakanımız ne diyor? “Kamu düzeni olmazsa olmazımızdır. Kamu düzeni sağlanmazsa çözüm süreci olmaz.” diyor. Öğleden sonra, günaydın. Sanki on iki senedir Türkiye’yi başka bir iktidar yönetiyor, sanki on iki yıldan beri başka bir uydudan insanlar gelmiş de Türkiye’nin idaresini üstlenmişler. Kamu düzeni olmazsa barış olmazmış. Bunu Sayın Başbakanımız söylüyor.

Değerli arkadaşlar, dün de Apo’yla görüşen heyetteki bir sayın milletvekili “Kamu düzeninden biz Hükûmetin anladığı şeyi anlamıyoruz.” diyerek açıklamada bulundu. Yine, dün, bir partinin genel başkanı da güvenlik önlemleriyle ilgili getirilecek yasayla ilgili olarak, makul şüpheyle bu yasa gündeme getirilirse sokaklara çıkacağını söyleyerek tıpkı Kobani’de olan açıklamanın bir benzerini yaptı yani tehdit etti, kafa tuttu. Sayın Başbakan da bugün cevap veriyor, “Bir yandan barış görüşmesi yapıyoruz, bir yandan da bu partinin genel başkanı daha önce yaptığını gene tekrar ediyor, hiç akıllanmamış.” diyor. Yani hiç akıllanmadığını anlamak için bu sözleri söylemesini mi beklemek lazım?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KORAY AYDIN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, iştah kabarmış, ayran kabarmış, toplumun o bölgesinde insanlar daha büyük şeyler isteyecek duruma ve konuma gelmişken barış sürecinden bir gelecek beklemek ham hayalden öteye gitmeyecektir ve bunun vebali de hem yürütenlere hem de Türkiye’ye çok ağır olacaktır.

Evet, değerli arkadaşlar, aslında kanun maddesi üzerinde hazırlık yapmıştım, konuşacaktım ama o kadar çok şey söylendi ki daha bir şey söyleme gereğini duymadım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Mustafa Balbay, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Balbay. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA ALİ BALBAY (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Yüce Meclisin sayın üyeleri, bugün… Daha doğrusu 9 Aralıktan 10 Aralığa geçtik. Ben bundan tam bir yıl önce 9 Aralık akşamı saat 19.00 sıralarında Sincan Cezaevinden çıkmış, özgürlüğüme kavuşmuş, 10 Aralık günü saat 15.00’te de yemin ederek Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında iki buçuk yıl sonra görevime başlamıştım.

Türkiye’de tabii ki bedelli askerliği konuşuyoruz ama sürekli var olan bir şey var ki o da bedelli demokrasi. (CHP sıralarından alkışlar) Türkiye’nin demokrasinin çok bedel gerektirmediği, gerçekten demokrasinin halkla birlikte hakkını vererek yapılabildiği bir ülke olmasını diliyorum.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından sonra 5 HDP’li milletvekili ve 1 MHP’li milletvekili de demir parmaklıkların ardından çıktı ve özgürlüğüne kavuştu. Şu anda cezaevlerinde 4’ü tutuklu, 16’sı hükümlü olmak üzere 20 gazeteci bulunmakta; onların da bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını dilemekteyim.

AHMET YENİ (Samsun) – Anayasa değişikliğine sizinkiler “Hayır.” demişti; haberin var mı?

MUSTAFA ALİ BALBAY (Devamla) – Evet, Anayasa değişikliğine …

AHMET YENİ (Samsun) – Sizinkiler “Hayır.” dedi.

BAŞKAN – Sayın Yeni, lütfen…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Son dönemi değil mi bunun? Gitsin artık! Daha erken gönderin bunu. Bitmeden gönderin, erken terhis yapalım bunu ya!

MUSTAFA ALİ BALBAY (Devamla) – Biz daha iyi bir anayasa için mücadele ettik ve şu anda Anayasa Mahkemesinin nesine “Evet.” nesine “Hayır.” diyeni siz daha iyi izliyorsunuz sayın milletvekili. Şu anda Anayasa Mahkemesi özgürlüklerden yana bir tutum sergilemekte, biz de bunun devam etmesini dilemekteyiz. Bugün Anayasa Mahkemesine kimin “Evet.” kimin “Hayır.” dediği de ortadadır. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, ben şu anda bedelli askerlikle ilgili düşüncelerimi, Cumhuriyet Halk Partisinin düşüncelerini aktarmak üzere karşınızdayım.

Tabii, Sayın Savunma Bakanı açıklamalar yaptı ama doğrusu pek çoğu tam da açıklayıcı olmadı. Şu anda yapacağımız değerlendirmeleri, Cumhuriyet Halk Partisinin önerilerini de dikkate almasını dilerim. Her şeyden önce, mademki böyle bir çalışma başlatıldı, “1 Ocak 1988” değil, bunun “1 Ocak 1989” olması ve şu anda böyle bir haber bekleyen gençlerin de tam hayata atılma yaşı olan 25 yaş sınırının da kabul görmesini istiyoruz; birinci isteğimiz budur.

İkinci talebimiz de, iki ay çok kısa bir süredir böyle bir şeye hazırlık için. Benim de çevremde örneğin böyle bir yasa değişikliğine hazırlıklı olmayan ve ona göre harcama yapmış pek çok kişi bulunmaktadır, bunun altı aya çıkarılmasını talep etmekteyiz.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (İstanbul) – Her Türk bedelli asker doğar!

MUSTAFA ALİ BALBAY (Devamla) – Sayın milletvekilleri, şu anda bedelli askerlik uygulamasının Türkiye'de yarattığı en ciddi tartışma eşitsizliktir. O meşhur Yemen türküsü bu kürsüde de çok sık tekrarlanmıştır ve “Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir.” sözü 21’inci yüzyılda da geçerli hâle gelmiştir. Oysa toplumda belli bir dengenin, belli bir adaletin yaratılması için sadece zenginin bedel ödediği, fakirin de askere gittiği bir Türkiye 21’inci yüzyılda bu bedellerle birlikte daha dengeli bir uygulamaya tabi tutulabilir.

Sayın milletvekilleri, tabii, gecenin bu saati bütün arkadaşlarımız görüşlerini söylediler ama ben size iki bin beş yüz yıl öncesinden, Herodot tarihinden bir anekdot aktarmak istiyorum. Herodot, o 9 ciltlik, bilinen ilk tarih kitabında toplumların belli bir toplumsal adaleti nasıl sağladığını anlatmak için sayın milletvekilleri, bizim coğrafyamızın biraz güneyinden, Babil şehrinden, Babil’den örnek veriyor. Babil’e gittiğinde, Herodot’un anlattığına göre… Şöyle başlıyor Herodot: “Bu şehirde hiçbir kız evde kalmazdı -gerçi kadınların çirkini olmaz ama- en kabul görmeyeni dâhil…” Şöyleymiş: Şehrin en güzel kızı kent meydanında -deyim yerindeyse- görücüye çıktığında onunla evlenmek isteyen kişi çok yüksek bir bedel ödermiş, sonra sırayla daha az, daha az, daha az ve devamında da daha az güzel olanlar için bu kez onunla evlenecek olan erkeğe bedel ödenirmiş. Böylece o kentte herkes yuva kurarmış. İki bin beş yüz yıl önce bu akıl edilmiş de biz, bugün, bu bedelli askerlik parasını ödeyen kişilerin o bedel karşılığında askere gidenlerle ilgili -ki Cumhuriyet Halk Partisinin önerisi fakirlerin bedelinin onlardan karşılanması- gelin, bir adım öteyi ya da Türk Silahlı Kuvvetlerinin taleplerine karşılık verecek bir başka öneriyi geliştirelim. Örneğin zorunlu askerliğini yapan kişilerin bütün sigorta bedellerini buradan karşılayalım.

Benim doğduğum köyde de asker düğünü denirdi. Belli celplerde 8 kişi, 10 kişi toplu askere giderdi. Gelin, o kişiler askere gittiğinden bedelli parasıyla örneğin o köye bir yatırım yapalım. Gelin, o bedelle askerlerin ailelerine, doğan çocuklarına, bu paraları ileride 18 yaşına geldiğinde kullanmak üzere –örneğin- katkıda bulunalım ve böylece askerliğin de kendi içinde bir anlamı olsun diye öneriyorum sayın milletvekilleri.

Burada yine bedelli askerlik çerçevesi içinde dengede tutulabilecek bir başka durum da sayın milletvekilleri; şu anda Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi içinde bedelli askerlikle ilgili bazı farklı düşüncelerin olduğu açık. Öyle ki Türk Silahlı Kuvvetlerinde şu anda mevcut sistemde bile çok ciddi rahatsızlıklar var. Örneğin 100 bin astsubay olağanüstü bir dengesizlikten yakınıyor. Bir astsubayın maaşı 1980’de bir yarbaya eşitken bugün üsteğmene eşit. Sayın Savunma Bakanının bu konuyu dikkate almasını dilerim. Bir emekli astsubay 1.700 lira alırken aynı yıl emek vermiş bir albay 5 bin lira maaş alıyor. Şimdi siz bütün bu dengesizliklerin üzerine bir de er ve erbaşların alacakları maaşlarla ilgili ciddi bir dengesizliği daha gündeme getirmiş olacaksınız.

Yine konu buradan açılmışken süre çok daraldı ama ayrıca vurgulamak istediğim… Yine son dönemdeki Balyoz, Ergenekon, askerî casusluk davalarında bir süre hapis yatmış çıkmış kişilerle ilgili bir kumpas kurulduğunun bunun bir adaletsizlik olduğunu Adalet ve Kalkınma Partisinin milletvekilleri de en üst düzeyde dile getirdiler. Onlar da şu anda çok ciddi hak kayıplarıyla karşı karşıya. Bunun da dikkate alınmasının… Madem ki şu anda askerlikle ilgili, Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili bir düzenleme yapılıyor, bunun da düzeltilmesini talep ediyoruz.

Bir başka altını çizmek istediğimiz haksızlık da sayın milletvekilleri, gaziler, yaralı ya da askerden sağlam dönmüş, Kore’den, Kıbrıs’tan dönmüş gaziler bizim sokaklarda dolaşan canlı bayraklarımızdır. Onların sorunları ne yazık ki sadece Gaziler Günü’nde dile getiriliyor. Çocukları işsizlik sorunuyla karşı karşıya. Kendileri bir iş yaratamadıkları için -yaralı olanlar- çocukları ağır bir sorumlulukla karşı karşıya. Onlara iş bulmak üzere söz veren devlet, örneğin “Kore’den, Kıbrıs’tan sağlam dönenlerin çocuklarına iş vermem.” diyor. Yani, onlar savaştan sağlam dönme suçu işlemiş oluyor.

Şu anda, sayın milletvekilleri, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, gerçekten, kendi içindeki bu tartışmalar kurumsal güvenirliğini de zedelemektedir. Devlet, kurallar ve kurumlar üzerinde durur. Bugün ne yazık ki -süre dar olduğu için fazla giremeyeceğim- yargının içi boşaltıldı -Sayın Maliye Bakanı da biraz önce buradaydı, sanıyorum bütçe izni istedi- Maliyenin içi boşaltıldı ve şu anda Türk Silahlı Kuvvetlerinin de bu tür tartışmalarla kurumsal özelliği zedelenmektedir. Bütün bunların düzeltilmesi, bu dengesizliğin giderilmesi yerine, bu düzenlemeyle birlikte, bedelli askerlik ve er, erbaş uygulamasıyla birlikte bir dengesizlik daha gündeme gelmiş olacak sayın milletvekilleri.

Bütün bunların dikkate alınmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Bakanım, biraz önce sorduğum soru üzerine yaptığınız açıklama için teşekkür ediyorum. Bu açıklama üzerine askerin ailesi bir kez daha yıkılmış durumda. Çocuğu şehit olduğu söyleniyor ama şehit olduğuna dair bir belge yok, resmî açıklamalar bunun bir kaza olduğunu söylüyor. Şimdi, görev başında gerek cinnet geçirildi, vuruldu gerekse başka bir yerden gelen kurşunla vuruldu, bu asker neden şehit sayılmıyor? Bununla ilgili ne yapılabilir? Birinci sorum bu.

İkincisi de, yıllardır Mehmetçik Vakfından yardım alan birçok gazinin son bir yıl içerisinde bu yardımlarının kesildiği, birçoğunun raporlarının yeniden Millî Savunma Bakanlığına görüş verilmek üzere gönderildiği, dolayısıyla yeni bir mağduriyetin ortaya çıktığı bizlere ulaştı. Bu konuda bu mağduriyetin giderilmesi için bir çalışmanız var mı? Nasıl bir çözüm bulmayı düşünüyorsunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Hamzaçebi…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sorum şu: 30 Kasım 2011 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe giren 6252 sayılı Kanun’un bedelli askerlik düzenlemesi kapsamında başvuran kişi sayısı kaçtır? Ödedikleri bedel nedir? Ödenen bu bedel -yasanın amir hükmü olan- şehit yakınlarına, gazilere, özürlü, engelli vatandaşlarımıza, vazife malullerine ödenmiş midir, onlar için harcanmış mıdır? Bu saydığım alanlara, gruplara yapılan ödemelerin toplam tutarı nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Bakanım, uzman erbaşlar altmış gün rapor aldıkları takdirde sözleşmeleri feshediliyor ve meslekten menediliyorlar. Bir gün ceza alırlarsa -disiplin suçu- yine sözleşmeleri feshediliyor ve meslekten atılıyorlar. Böylesine katı kurallar içerisinde diğer rütbelilerle bir arada aynı işi yapan bu personelin haksızlığa uğradığına inanıyor musunuz? Bunun çözümü için herhangi bir çabanız var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Güler…

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Sayın Bakan, Mamak Askerî Cezaevinde Albay Necmi Yıldırım çok uzun zamandır tek başına yatıyor. İstanbul askerî şantaj davasından kalan bildiğim kadarıyla tek tutukludur. 43 mağdur subay var. Bu davanın durumunu izliyor musunuz? Necmi Yıldırım Albayın tek başına tutuklu olmasını nasıl açıklayabiliriz?

İkinci sorum da, hak ihlalleri bakımından paralı askerlik rejimi ile zorunlu askerlik rejimi kıyaslaması elinizde var mıdır? Aralarında nasıl bir fark var?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özgündüz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bildiğiniz gibi, geçen sene yılbaşında İncirlik Üssündeki mescide Amerikalı askerler girerek oradaki mihrabı tahrip ettiler ve camiye saygısızlık girişiminde bulundular. Daha önce sorduğum soruda, bu konuyla ilgili idari bir soruşturmanın başladığını belirtmişsiniz. Bu soruşturma sonuçlandı mı? Ne gibi işlemler yaptınız?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bal…

FARUK BAL (Konya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakana sorum şu: Ordunun önemli hizmetlerinden bir bölümünü uzman er ve erbaşlar yapmaktadırlar, astsubaylar yapmaktadırlar. Bunlar ekonomik ve sosyal hakları itibarıyla çok ciddi zorluklarla karşı karşıyadırlar. Doğal olarak, hayatlarını idame ettirebilmek için girmiş oldukları askerlik hizmetinden soğumakta ve ayrılma noktasında, istifa noktasında kararlı bulunmaktadırlar. Bunların durumlarının iyileştirilmesine ilişkin bir çalışmanız var mı? Varsa bunun zamanlaması hakkında bilgi verir misiniz?

Diğer taraftan, bedelli askerlikle ilgili olmak üzere, 1/1/1989 tarihi itibarıyla genel bir talep bulunmaktadır. Bunun süresinin bir yıl daha genç olan yükümlülere uygun hâle getirilmesi mümkün müdür?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bal’ın, öncelikle, uzman erbaş, astsubaylarla ilgili, işte, sıkıntılar var… Muhakkak ki sıkıntılar var çünkü hiç kimse kendi bulunduğu durumun bir adım daha ilerisi olmasını… Çünkü, başkalarına da bakarak kıyaslıyor. Ama, geldiğimiz andan itibaren hem uzman erbaşlarda hem astsubaylarda hem de subaylarda, her alanda Türkiye'nin bütçesinin imkân verdiği ölçüde iyileştirmeyi yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Hatta, Komisyonda geçen 110 maddelik, bu millî mayın merkezinin kurulmasına ilişkin kanunda da 19’a yakın kanunda değişiklik yaptık. O yapmış olduğumuz kanunlarda da birçok iyileştirmeler var. Vaktimiz izin verir mi bilmiyorum ama bunlardan şu anda önüme gelen, mesela, astsubayların özlük haklarına ilişkin yapılan değişiklikler: Astsubayların birinci derecenin dördüncü kademesine ilerleyebilmesine imkân tanıyan kanun tasarısı geçen yasama döneminde yasalaştırıldı. Son bir yıllık sürede iç güvenlik harekât bölgesindeki personelin tamamı ile diğer bölgelerden makam ve rütbesi itibarıyla taşıdığı sorumluluğu, eğitimi, üstlendiği görevin riski, zorluk derecesi ve personelin ihtisası gibi hususlar da göz önünde bulundurularak seçilen personelin tazminatlarında kısmi artışlar sağlanılmıştır. Bu kapsamda, iç güvenlik faaliyeti icra edilen bölgelerde görevli personele verilmekte olan operasyon tazminatı aylık 567 lirayla ilgili olarak tazminat verilen personel ve birlik sayısında artış yapılmıştır. Birinci derece kritik illerde -Hakkâri, Şırnak, Siirt, Hatay gibi- görev yapan personele hâlen ödenmekte olan 567 Türk lirası operasyon tazminatına ilave olarak tüm subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş ve sözleşmeli erleri de kapsayacak şekilde, tabur ve aşağı seviyedeki hudut birlikleri, operasyon icra eden tabur ve aşağı seviyedeki birlikler ile ilçe jandarma komutanlıkları ve bağlı karakollardaki personele aylık sabit 677 lira, kritik illerde operasyon icra eden diğer birlikler ile havacılık unsurlarına, operasyona iştirak edilen günle orantılı olarak günlük 11 ila 43 Türk lirası ilave operasyon tazminatı ödenmesine başlanmıştır.

Yine, emsallerine göre daha zor şartlarda görev yapanları ve mesleki gelişim için personeli teşvik etmek, mahrumiyet bölgelerinde görev yapanlar ile risk seviyesi yüksek görevlerde bulunanları teşvik etmek maksadıyla astsubay üst karargâh hizmetleri eğitimi alan astsubaylara, belediye sınırları dışındaki jandarma karakol komutanlıklarındaki görevli astsubaylara, patlayıcı madde imhası görevinde çalışan astsubaylara ilave tazminat verilmesi sağlanmıştır.

Yine, 2629 sayılı Kanun kapsamında uçucu, paraşütçü, dalgıç, kurbağa adam gibi niteliklere sahip astsubayların tazminatlarında ortalama yüzde 5 ila yüzde 20 oranında artış yapılmıştır.

Bölücü terör örgütüyle yapılan mücadele sırasında çatışma, pusu, baskın, yol kesme gibi olaylar sırasında kaybolup akıbeti uzun süre açıklığa kavuşturulamayan, terör örgütü eline geçen veya bir süre örgüt elinde tutularak serbest kalarak Türk Silahlı Kuvvetlerine geri dönen personelin, hizmet sürelerinin hesaplanmasında ve özlük haklarının verilmesinde iyileşmeler sağlanmıştır.

Ayrıca, emekli subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaşlardan makam ve görev tazminatı almayanlara aylık 100 Türk lirası verilmesi, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nda yapılan değişiklikle daha önce Millî İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet Hizmetleri sınıfına mensup olanlar alıyordu, mahalle bekçilerine ödeniyordu, şimdi, her ay ödenmekte 100 Türk lirasının makam tazminatı almayan subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaş emeklilerine ödenmesi sağlanmıştır.

Tabii, uzman erbaşlarla ilgili yine böyle yazılı olarak da size verebilirim. Uzman erbaşlar için de yine son bir yıllık dönemde personelin makam ve rütbesi itibarıyla taşıdığı sorumluluğu, eğitimi, üstlendiği görevin riski, zorluk derecesi ve ihtisası gibi hususlar da dikkate alınarak tazminatlarda iyileştirmeler yapılmıştır. Buna göre, iç güvenlik faaliyeti icra edilen bölgelerde görevli personele verilmekte olan operasyon tazminatı aylık 610 lira ile ilgili tazminat verilen personel sayısında ve birlik sayısında artış yapılmıştır.

Yine, birinci derecedeki illerdeki 610 lira operasyon tazminatına ilave olarak tüm subay, astsubay, uzman jandarma, erbaşları da kapsayacak şekilde karakollardaki aylık hudut birliklerine 628 lira; yine, kritik illerde havacılık unsurları dâhil günde 11 ila 46 TL; yine, emsallerine göre risk seviyesi yüksek görevlerde bulunanlara da patlayıcı madde imhası görevinde çalışan personele ilave tazminat verilmesi de sağlanmıştır.

Yine bu kapsamda uçucu, paraşütçü, dalgıç, kurbağa adam gibi niteliklere sahip personelin tazminatlarında yüzde 5 ila 20 oranında artış yapılmıştır.

FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkanım, ben bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Diğer arkadaşlarıma cevap vermesini engelledim Sayın Bakanın ama çok zeki bir cevap verdi.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkanım, bundan sonra da devam eder ama cevap veremediklerime yazılı olarak vereceğimi de belirteyim.

FARUK BAL (Konya) – Sayın Bakan, bunları ben biliyorum da uzman olan kişiler orduevine niye giremiyor?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Önergeler var, önergeler var Sayın Başkan.

BAŞKAN - …Kabul edilmiştir.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Önergeler var Sayın Başkan.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Sayın Başkan, önergeler var.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Başkan, jet Başkan, frene bas Başkan.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bence uykusuz hâlde bu iş olmuyor Başkan.

BAŞKAN – Düzeltiyorum, madde üzerinde dört önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 2/2512 esas numaralı Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 1inci maddesindeki “1 Ocak 1988” ibaresinin “1 Ocak 1989” olarak değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

              Mustafa Moroğlu                                Orhan Düzgün                                  İlhan Demiröz

                     İstanbul                                              Tokat                                                Bursa

                  Sedef Küçük                                                                                               Özgür Özel

                     İstanbul                                                                                                      Manisa

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 655 sıra sayılı Kanun Teklifinin Çerçeve 1.maddesiyle 1111 sayılı Askerlik Kanununa eklenen Geçici Madde 52.maddenin 2.fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkranın eklenmesini, diğer fıkraların buna göre teselsül ettirilmesini arz ve teklif ederiz.

                  Ahmet Aydın                             Mehmet Doğan Kubat                             İsmail Tamer

                    Adıyaman                                           İstanbul                                             Kayseri

                Ramazan Can                                   Mustafa Ataş                                    Harun Karaca

                     Kırıkkale                                            İstanbul                                            İstanbul

         Mustafa Gökhan Gülşen                           Bülent Turan                                  Bayram Özçelik

                   Kastamonu                                          İstanbul                                             Burdur

"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sağlık sebebiyle haklarında verilen askerliğe elverişli olmadıklarına dair kararlardan dolayı askerlik hizmetinden muaf tutulanlar da, istekleri halinde yaş şartı aranmaksızın birinci fıkra hükümlerinden yararlanırlar."

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 sıra sayılı Kanun Teklifinin 1inci maddesi ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa eklenmesi öngörülen Geçici Madde 52’nin 1.fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini 3. fıkrasında geçen “paralar” ibaresinden sonra gelmek üzere “şehit aileleri ve gazilerimiz için harcamak üzere” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

             Edip Semih Yalçın                                   Alim Işık                                       Lütfü Türkkan

                    Gaziantep                                          Kütahya                                             Kocaeli

               Mustafa Kalaycı                             Ahmet Duran Bulut                             Yusuf Halaçoğlu

                       Konya                                             Balıkesir                                            Kayseri

“Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun

henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış, 1 Ocak 1988 tarihinden önce doğan 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler; istekleri hâlinde bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren sekiz ay içinde askerlik şubelerine başvurmaları veya yurt dışı temsilciliklerine başvurmaları veya yurt dışı temsilciliklerine başvurmaları ve,

1- Yıllık geliri 14 bin TL'nin altında olan vatandaşlarımızın bu uygulamadan bir defaya mahsus olmak üzere muaf tutulması şartıyla,

2- Yıllık geliri 14 bin TL'nin üstünde olanlardan taksitlendirme talep edenlerin 15.000 TL’lik bedeli vaat edilen tarih aralıklarında ödemeleri koşuluyla 21 günlük temel askerlik eğitimine tabi tutularak askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 2/2512 esas numaralı Teklifin 1 inci maddesi ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa eklenmesi öngörülen Geçici 52 nci maddenin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Mustafa Moroğlu                        Faik Tünay              Tolga Çandar

İzmir                                           İstanbul                Muğla

Ali Demirçalı                           Orhan Düzgün            Mustafa Ali Balbay

Adana                                           Tokat                  İzmir

"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış ve 1 Ocak 1989 tarihinden (bu tarih dahil) önce doğan 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler; istekleri hâlinde bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde askerlik şubelerine veya yurtdışı temsilciliklerine başvurmaları ve;

a) Yıllık gelir toplamı 14.000 Türk Lirasından (14.000 Türk Lirası dahil) az olanların veya hiç geliri olmayanların herhangi bir bedel ödememeleri,

b) Yıllık gelir toplamı 14.001 Türk Lirası ve daha fazla olanların 18.000 Türk Lirası para veya T.C. Merkez Bankası döviz satış kuruna göre ödeme tarihindeki karşılığı kadar konvertible yabancı ülke parasını defaten ödemeleri şartıyla temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar.

Gelir tespitinde yükümlülerin beyanları esas alınır. Yapılacak inceleme ve denetlemelerde gerçeğe aykırı beyanda bulunduğu tespit edilenlere zorunlu askerlik hizmeti yasal süresi üzerinden yaptırılır."

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Faik Tunay, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Tunay.

FAİK TUNAY (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer üyeler; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Aslında, benden önce kürsüye çıkan hatipler her şeyi çok detaylı bir şekilde anlattılar ama gerçekleri söylemek adına, bir uzlaşma aramak adına ve bu bedelli yasa teklifinden yararlanacak ve gecenin bu saatinde bizleri izleyen binlerin sesine bir kere daha kulak vermek adına ve onların haklılıklarını savunmak adına, kayıtlara geçmesi adına doğruları bir kere daha söylemenin faydalı olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, bugünkü bedelli yasa teklifini konuşmadan önce, aslında 2011 seçimlerinde hepimizin milletvekili seçildiği dönemde Cumhuriyet Halk Partisi olarak seçim beyannamemize koyduğumuz bir bedelli teklifi vardı. O teklif de çok hakkaniyetli, adil bir teklifti fakat o zaman iktidar olarak sizler buna karşı çıktınız ve dönem dönem milletvekillileri televizyon programlarına, tartışma programlarına çıktığı zaman, parası olmayanların askerlik yapmaması gerektiğini, parası olanların sadece bu haktan yararlanmasının bir eşitsizlik, adaletsizlik olduğunu söyledi ve Cumhuriyet Halk Partisinin bu teklifini tabiri caizse yerden yere vurdunuz. 2011 seçimlerinde hepimiz milletvekili seçildik, sadece altı ay sonra, bir defaya mahsus olmak üzere otuz yaşını dolduranların 30 bin lira bedelle bedelli askerlik yapmasını sağlayan yasayı geçirdiniz. O günlerde Cumhuriyet Halk Partisi seçim bildirgesinde de yine aynı şeyleri söylüyordu, belli gelir grubunun altında yer alan insanların bedelsiz olarak bu haktan yararlanmasını savunuyordu, bugün de aynı şeyleri söylüyor.

Bakın, bugün bizim önergemiz aslında bir uzlaşma önergesi, muhalefet olarak karşı çıkmak, iktidarın olumlu attığı adımları engellemek adına verilmiş bir önerge değil. Bu, iktidarıyla muhalefetiyle hak sahiplerinin gerçek anlamda adil bir şekilde bu haktan yararlanması için verilmiş bir önerge. Nedir? Biraz önce de söyledim, benden önceki hatiplerin hepsi bunu vurguladılar ama bir kere daha vurgulamakta yarar var. Birincisi, sosyal medyada olsun, kamuoyunda olsun yaşla ilgili çok ciddi problemler var. Gecenin bu saatinde bile hepimize gelen mailler var, telefonlar var, sosyal medyadan gelen mesajlar var. Bizim verdiğimiz önerge çok net ve açık: 1 Ocak 1989 tarihinde doğanlardan önce ve bu tarihte doğanlar dâhil bu yasa teklifinin bunları kapsamasını istiyoruz

İkincisi, bu rakamlar TÜİK’in rakamlarıdır, yoksulluk sınırı olan 14 bin TL’nin altında gelire sahip olan insanların bu haktan, bu yasadan bedelsiz olarak yararlanmasını istiyoruz ki bu, hepimizin sanıyorum onaylayacağı ve doğru bulacağı bir önergedir. Neden? Hepimiz konuşurken, bu kürsüden veya çeşitli yerlerde, televizyonlarda konuşurken ne diyoruz? “Anayasa” diyoruz, Anayasa’ya atıfta bulunuyoruz. Anayasa’nın 2’nci maddesi çok açık bir şekilde “Türkiye Cumhuriyeti devleti laik, sosyal hukuk devletidir.” diyor. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bir sosyal devletse, eşitlik varsa, adalet varsa, sosyal devletin o koşullarından bir tanesi gelir seviyesinin altında olan insanların, 14 bin TL’nin altında gelire sahip olan insanların bundan bedelsiz olarak yararlanması. Bunu getiriyoruz. Buna sanıyorum hiçbiriniz kendi vicdanlarınızda karşı çıkmayacaksınızdır.

Üçüncüsü, önergenin en önemli maddelerinden bir tanesi de şu: Süresini iki ay olarak koyuyorsunuz, biz diyoruz ki: 18 bin TL belki ilk başta çok büyük bir rakam olarak gözükmeyebilir ama Türkiye şartlarını düşündüğünüz zaman bazı insanlar için, çok insan için hatta bu çok büyük bir rakam. O yüzden, insanların kimileri kredi çekecek, kimileri borç alacak; bu parayı temin etmeye çalışacaklar. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki: “İki ayla sınırlı tutmayalım, bunu altı aya çıkaralım.” Ama maalesef gördüğümüz şu ki: Hakikaten bu haktan yararlanmak isteyen insanların menfaatine dokunan, hakkaniyet ölçüsüne sahip olan bu önergemizin de bu tekliflerimizin de kabul edilmediğini görüyoruz. Şimdi, tabii, bunlar, bu insanların, bu haktan yararlanmasını isteyen insanların yanında olan, doğruları söylemeye çalışan bizleri üzüyor. Şöyle düşünüyoruz: Muhalefetin verdiği her şey, verdiği her önerge, verdiği her yasa teklifi acaba sırf “muhalefetten geliyor” diye mi reddediliyor? Yani burada Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, HDP hep iktidarın reddinde mi, iktidarın istemediği şeyleri mi veriyor da acaba verdiğimiz her şey sizin tarafınızdan reddediliyor diye düşünüyoruz. Şimdi, ben eminim ki siz de kendi vicdanlarınızda bu verdiğimiz tekliflere hayır diyemezsiniz ama maalesef, muhalefetten geldiği için bunlar kale alınmıyor.

Bir diğer önemli nokta, çok fazla konuşulmayan bir nokta daha var, o da, 2011 yılında bedelli yasa teklifini çıkardığınız zaman yurt dışında yaşayan insanların 10 bin euro bedelle bu haktan yararlanacağını söylemiştiniz fakat tartışmalar olduktan sonra o zaman Sayın Başbakan, bugün Sayın Cumhurbaşkanı bu bedelin yüksek olduğunu ve 6 bin euroya düşürüleceğini söyledi ve Bakanlar Kurulundan bu kararın çıkacağını, 4 bin euronun da hak sahiplerine iade edileceğini söyledi. Ama, aradan geçen üç yıla rağmen bu hak sahiplerine de, bu parayı verenlere de bu bedelleri geri ödenmedi.

Onun için diyoruz ki: Gecenin bu saatinde, hepimiz, vatandaşlarımız için, onların hakkaniyeti için adil bir şekilde bir yasa teklifini görüşüyoruz. Gelin, Cumhuriyet Halk Partisi olarak verdiğimiz bu önergeye sahip çıkın, bizi izleyen binlerce insanı ve gözü kulağı burada olan insanları mutlu edelim. Sırf muhalefetten geldiği için bu teklife, bu önergeye karşı çıkmayın, bunu el birliğiyle, bir uzlaşama içerisinde bu yüce Meclisten geçirelim diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 Sıra Sayılı Kanun Teklifinin 1 inci maddesi ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa eklenmesi öngörülen Geçici Madde 52'nin 1. fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini, 3. fıkrasında geçen “paralar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “şehit aileleri ve gazilerimiz için harcamak üzere” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

“Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış, 1 Ocak 1988 tarihinden önce doğan 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler; istekleri halinde bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren sekiz ay içinde askerlik şubelerine başvurmaları veya yurt dışı temsilciliklerine başvurmaları ve,

1-           Yıllık geliri 14 bin TL'nin altında olan vatandaşlarımızın bu uygulamadan bir defaya mahsus olmak üzere muaf tutulması şartıyla,

2-           Yıllık geliri 14 bin TL'nin üstünde olanlardan taksitlendirme talep edenlerin 15 000 TL’lik bedeli vaat edilen tarih aralıklarında ödemeleri koşuluyla 21 günlük temel askerlik eğitimine tabi tutularak askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar.

Edip Semih Yalçın (Gaziantep) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkan.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Alim Işık, Kütahya Milletvekili.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 665 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 1’inci maddesi üzerinde vermiş olduğumuz önerge hakkında söz aldım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu madde bedelli tezkere maddesi. “Bedelli askerlik” demiyorum. Çünkü, bedelli askerlik olabilmesi için bu insanların kışlaya gidip o askerî havayı koklaması lazım. Dolayısıyla, bedelli askerlik deyip birbirimizi ve kamuoyunu kandırmayalım. “Parayı ver, tezkereyi al.” maddesi bu. Madem bu madde kamuoyunun beklentisi içerisinde hepimiz tarafından, tüm muhalefet partileri dâhil olmak üzere bir şekilde destekleniyor, o zaman hakkını verelim. Ne yapalım?

Birincisi, defaten, iki ay içerisinde müracaat edip parayı peşin yatıran zengin çocuklarına değil, sekiz aylık süre içerisinde yani seçimler öncesi Hükûmetin para kaynağı oluşturma dedikodularının önüne geçmek için gelin, bunu buradan -sizi de kurtaralım- sekiz aya yayalım. Ancak, 14 bin TL gelirin altında olan Anadolu çocuklarının bu bedeli ödemeden bundan yararlandırılmasını, 14 bin TL’nin üzerinde gelire sahip olanlara da 18 bin TL değil, 15 bin TL’yi onların vadettiği süre içerisinde ödemelerini sağlayarak yirmi bir günlük temel eğitimi yapmak kaydıyla adam gibi bir kanun çıkaralım diyoruz.

Dolayısıyla, bu önergenin son derece kamu vicdanını rahatlatacak bir önerge olduğunu, “Mehmetçik” denen Anadolu çocuklarının, sadece parası olmadığı için, zengin çocuklarının yanında, asgari ücretin altında ya da asgari ücretle çalışarak hayatını geçindiren insanların yararlanacağı bir noktaya getirelim diyoruz.

Ayrıca, geçen bedelli tezkere yasasında kanun hükmüne rağmen toplanan paraların şehit ailelerine, gazilere, malullere harcanmadığı gerçeğini de dikkate alarak yeniden buraya yazalım. Savunma fonunda nereye gideceği belli olmayan kaynağın nereye harcanacağını da söyleyelim. Çünkü, hepiniz de çok iyi biliyorsunuz, bu seçim öncesi toplanan bu paraların önemli bir kısmı örneğin Suriyelilere, örneğin başkalarına seçim yatırımı olarak harcanacaktır, bunun da önüne geçelim diyoruz. Bizim önergemiz bu amaçla verildi. İnanıyorum ki, Genel Kurulun siz değerli üyeleri, sizin de vicdanınızı rahatlatacak bu önergeye destek verirsiniz.

Değerli milletvekilleri, bu vesileyle, birçok sayın milletvekilinin de dile getirdiği, Sayın Bakanın da bazı düzenlemeleri sorulara cevaben verdiği uzman erbaşlar ve sözleşmeli subay ve astsubayların sorunlarıyla ilgili birkaç konuyu da sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birincisi: Uzman çavuşların iş güvencesi, sosyal haklarının iyileştirilmesi için 3269 sayılı Kanun’daki değişiklik taleplerinin artık yerine getirilmesi gerekiyor.

İkincisi: Sözleşmeli askerliğin kaldırılarak, nasıl kamuda devlet memurları daimî kadrolarda ise belli bir yaşa kadar bu sözleşmeliliğin “daimî askerlik” statüsüne dönüştürülmesi yönündeki taleplerin yine Bakanlık tarafından mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Bir başkası: Başarının ödüllendirildiği bir askerlik sistemine geçilmesi, dolayısıyla erlerin uzman çavuş olabileceği, uzman çavuşlar içerisinde belli başarıları göstermiş olanların astsubay, astsubayların da subay olabileceği bir sisteme geçilmesi talebinin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yine, sözleşmeli subay ve astsubayların, maalesef, kendi talepleri olmadığı hâlde üstlerindeki komutanların değerlendirmesi sonucu herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin işlerine son verilmesi durumunda o insanların düştüğü kötü durumdan bunları kurtarmak bu yüce Meclisin görevidir diyorum. Yine, onlardaki iş güvencesi, özlük haklarının iyileştirilmesi ve sosyal haklarının iyileştirilmesi yönündeki yıllarca konuşulan ve birçok kez de sayın bakanların bugüne kadar “Bu konuda gerekli düzenlemeler yapıldı, Hükûmete gönderildi, Maliye Bakanlığına gönderildi.” diyerek bugüne kadar geldiğimiz konunun da çözülmesi gerektiğini düşünüyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 sıra sayılı Kanun Teklifinin Çerçeve 1. maddesiyle 1111 sayılı Askerlik Kanununa eklenen Geçici Madde 52. maddenin 2. fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkranın eklenmesini, diğer fıkraların buna göre teselsül ettirilmesini arz ve teklif ederiz.

Mehmet Doğan Kubat (İstanbul) ve arkadaşları

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sağlık sebebiyle haklarında verilen askerliğe elverişli olmadıklarına dair kararlardan dolayı askerlik hizmetinden muaf tutulanlar da, istekleri halinde yaş şartı aranmaksızın birinci fıkra hükümlerinden yararlanırlar.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Yüce Meclisin takdirine bırakıyoruz efendim.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Askerlik hizmetinden sağlık sebebiyle muaf tutulmuş kimselere de birinci fıkrada belirtilen süre içinde başvurmaları ve öngörülen bedeli ödemeleri şartıyla birinci fıkra hükümlerinden yararlanma imkanı getirilmektedir.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 2/2512 esas numaralı Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 1’inci maddesindeki “1 Ocak 1988” ibaresinin “1 Ocak 1989” olarak değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Mustafa Moroğlu (İzmir) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Doğum tarihi 1 Ocak 1989 ile 31 Aralık 1989 tarihleri arasında olan gençlerimizin de Bedelli Askerlik kapsamına alınması amaçlanmaktadır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Komisyonun bir redaksiyon talebi vardır.

Buyurun Sayın Komisyon.

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Sayın Başkanım, 1’inci maddenin geçici 52’nci maddeyi değiştiren bölümünde “konvertible” yazılırken bir “e” harfi fazladan yazılmış. O “e” harfinin silinmesi hususunu takdirlerinize arz ediyorum.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum.

Düzeltme ve kabul edilen önerge doğrultusunda maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2-10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(1) Sözleşmeli er kaynaklarını;

a) En az ilköğretim veya yurt dışındaki dengi okul mezunu olup, askerlik hizmetini erbaş ve er olarak tamamlamış ve düzeltilmemiş nüfus kaydına göre müracaat yapılan yılın ocak ayının ilk günü itibarıyla yirmibeş yaşını bitirmemiş olanlar,

b) En az ortaöğretim veya yurt dışındaki dengi okul mezunu olup, askerlik hizmetine başlamamış veya askerlik hizmetini tamamlamamış olanlardan, düzeltilmemiş nüfus kaydına göre müracaat yapılan yılın ocak ayının ilk günü itibarıyla yirmi yaşından gün almış ve yirmibeş yaşını bitirmemiş olanlar,

teşkil eder.

Ayrıca, (a) bendinde sayılanlardan askerlik hizmetine başlamamış veya askerlik hizmetini tamamlamamış olanların, (b) bendi kapsamında sözleşmeli erliğe alınıp alınmayacakları kaynak ihtiyacı dikkate alınarak Milli Savunma Bakanı tarafından belirlenir.”

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Tolga Çandar, Muğla Milletvekili.

Buyurun Sayın Çandar. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA TOLGA ÇANDAR (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gecenin bu saatinde kötü bir sesle hitap edeceğim size ama kusura bakmayın, rahatsızlığımız nedeniyle.

GÜLAY DALYAN (İstanbul) – Duyamıyoruz sizi.

TOLGA ÇANDAR (Devamla) – Duyamıyor musunuz? Bugün böyle, buna yapacağım bir şey yok, maalesef.

Sayın Başkan, konuşmama başlamadan önce, ne yazık ki, dünden beri Muğla’da çok şiddetli bir yağmur ve buna bağlı sel olayları yaşanmakta. Bu nedenle sahil kasabalarımızın büyük bir bölümü, Marmaris, Bodrum, Fethiye, Milas sel felaketiyle karşı karşıya. Aldığımız haberler çok iyi değil. Bütün Muğlalı hemşehrilerime geçmiş olsun diyorum. Umarım, daha önceki sel felaketlerinde göstermiş olduğunuz sabrı burada göstermezsiniz de yaraların sarılması konusunda daha duyarlı olursunuz diyoruz.

Değerli milletvekilleri, yaklaşık üç buçuk yıldır bu çatı altındayız. Defalarca bu kürsüde geldik konuştuk birçok konuda. İnandık, bu çatı altında demokrasinin güvence altında olduğuna inandık. Parlamentoyu oluşturan ve halkımızın seçerek gönderdiği milletvekillerinin demokrasiye, parlamenter sisteme bağlılıklarına, siyasi partilerimizin parlamenter sisteme ve demokrasiye olan inançlarına hep inandık. Eşitlik, adalet ilkelerinin bu çatı altında, bu kutsal dediğimiz Meclis çatısı altında korunduğu düşüncesine, bu düşünceye inanmaya çalıştık. Doğrusunu isterseniz biraz romantik davranmışız çünkü uygulamalar -“Bir insanın ne düşündüğü değil, ne yaşadığı önemlidir.” derler- hiçbir zaman söylendiği gibi olmadı ne yazık ki. Bugün üzerinde konuştuğumuz bu bedelli konusu da ne yazık ki halkımızın büyük bir bölümünde Parlamentoya olan güvenin bir kez daha sarsılmasına neden olmuştur.

Bedelli konusu bugünün konusu değil, bedelli konusu ta Osmanlıdan bu yana, sizin pek çok sevdiğiniz o Osmanlıdan bu yana uygulanagelmiş bir şey. Yani ne zaman devlet bütçesinde, hazinede bir boşluk oluşsa “Ver halkım, ver biz saray yapalım, ver biz yiyelim, ayakkabı kutuları var dolacak dolduralım.” Cumhuriyet tarihinde yapılmış bütün endüstriyel tesislerimizin büyük bir bölümünü sattınız. Yani, bedelli askerlik noktasına gelene kadar buralardan tasarruf etseydiniz de bu insanlarımızı bu tür ikilemlerle yüz yüze bırakmasanız olmaz mıydı?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; askerlik, Anadolu gençleri için çok farklı şeyler ifade ediyor. Yani, burada biz şimdi “Parayı bastır, gel, askerliği yap, tezkereni al git.” diyoruz ama aslında iş öyle değil, anlamı farklı Anadolu’da. Askerlik, Anadolu çocukları için aslında bir okul kendini buldukları, özgürlüklerini buldukları, kişiliklerini buldukları. Mesela Anadolu’da birçok konuda “Hele bir askere gitsin gelsin çocuk da ondan sonra konuşuruz.” Derler. Askerlik her şeyin başlangıcı “Askere gitsin gelsin, kızımızı ondan sonra verelim.” derler, “Askere gitsin gelsin, işini ondan sonra kuralım.” derler. Askerlik bir aşama, bir süreç. Böyle planlanıyor Anadolu gencinin yaşamı, iş kurması, evlenmesi, olgunlaşması. Her şey askerlikten sonraya bırakılıyor. Bizim halk edebiyatımız da bu “askerlik” kavramı üzerine o kadar çok örneklerle dolu ki yavuklusunu askere gönderen genç kızların yazdığı türküler, yavuklusu askerdeyken genç kızlarımızın yaşadıkları trajedileri konu alan türküler, o genç kızın bulunduğu coğrafyanın konumuna göre kör kuyulara atan genç kızlarımın yarattığı türküler, uçurumlardan kendini atan… Askerlik böyle bir kavram. Yani, bu kadar Anadolu gencinin hayatında, Anadolu insanının hayatında önemli olan bir kavramın içinin bu kadar boşaltılıp açıkçası insanların gözünün içine bakarak para bastırılıp satın alınabilecek bir kavram hâline dönüştürülmesinin ben çok da doğru olmadığını düşünüyorum açıkçası. Çünkü bu işten kaç kişi faydalanacak göreceğiz, ben çok büyük bir merak içinde bekliyorum. Kaç kişi böyle bir şey için, bedelli için müracaat edecek ve bu işten kaç kişi yararlanacak, bunu hep beraber göreceğiz. Peki, dışarıda kalan, bu parayı hiçbir şekilde veremeyen… Hangi ülkede yaşıyorsunuz? Anadolu’daki insanların ekonomik durumlarını bilmiyormusunuz? “14 bin lira-15 bin lira” diyor gruptaki arkadaşlarım. Tamam, belki en düşüğü ama bunu bile veremeyecek durumda olan o kadar çok insan var ki her hâlükârda bu yasa bir eşitsizliğin temsilcisi olacak. Yani burada daha önce de söyledik, defalarca söyledik: Bu Meclisin eşitsizlik üretmek gibi bir lüksü olamaz, bu Meclis bir eşitsizlik üretemez. Şimdi, bakıyorsunuz, bedelli askerlikten gelecek parayı savunma sanayisine aktaracakmış, saraya harcadığınız paraya aktarsaydınız ya, oraya, ayakkabı kutularına verdiğiniz paralara aktarsaydınız ya. Yani onlar olacak şey değil arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar) Halka sürekli “Ver, ver, ver...” Tamam da, biraz da siz tasarruf edin, insanlarımız da şaşırsınlar.

Değerli arkadaşlarım, bu Parlamentonun bu eşitsizlikleri üretebileceğini biz daha ilk geldiğimiz günlerde görmüştük. Biz burada kalktık... Bodrum’da inşaatlarına başladığınız doğa cenneti olarak gösterdiğim bir yere -bizim, buraları koruyalım, ülkemizin bu taraflarını koruyalım dediğimiz her şeye özellikle mi saldırıyorsunuz, bilmiyorum- burası bu kadar güzel bir yer dediğim yere şimdi otel yapmak için izin verdiniz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığıyla günü gelince bunu da konuşacağız. Bunun sinyalini o zaman konuştuğumuzda Parlamentoda sizin sıralardan yükselen seslerden anlamıştık: “Ya, ne kadar güzel bir yer. Hadi bunu hep beraber el birliğiyle koruyalım.” diyeceğinize, “Tolga Bey buranın adresi nedir?” “Anaa, ne güzel otel yapılır buraya.” gibi çok zekâ dolu espriler yaptınız. Böyle bir esprinin yapılamayacağı... Bunları hazmedemiyoruz açıkçası. Bu Parlamentonun bu tür şeyleri üretme hakkı olmadığını düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, Anadolu -biraz önce de söylediğimiz gibi- ne yazık ki taa Osmanlıdan bu yana eşitsizlik üretmiş, bu konuda eşitsizlik üretmiş ve üretmeye devam ediyor. Osmanlıda demiş ki: “Ben gitmek istemiyorum askere.” “Paran var mı?” “Param var.” “Gönder bir adamını, beş yıl senin yerine yapsın kardeşim, sen de ona bak.” “Olur.” demiş. Bedelliyi böyle başlatmışlar. Bundan bu yana değişen de çok fazla bir şey yok açıkçası. Bugün, o Silahlı Kuvvetlere... Biraz önce söyledi arkadaşım, vallahi benim de içim el vermiyor açıkçası. Silahlı Kuvvetlere olan -toplumun büyük bir kesiminde olduğu gibi, eskisi gibi- bizim güvenimiz sarsıldı. Çünkü Silahlı Kuvvetler kendi en seçkin komutanlarını, en seçkin yönetim kadrolarını gözlerini kırpmadan… O kadar değerli insanları “Balyoz” diye, “Ergenekon” diye, işte, “Askerî Casusluk davası” diye cezaevlerinde yatırdınız, ailelerini perişan ettiniz. Şimdi, bu Silahlı Kuvvetlerin şeyi için para toplayacakmış, genç kardeşlerimizden para istiyorsunuz. Vallahi bende yok, olsa… Olsa vereceğiz de bende yok. Açıkçası, olsa da ben böyle bir yasanın, böyle bir eşitsizlik doğuran bir yasanın parçası olmak istemem. Kendi şeyimi söyleyeyim, grupla birlikte nasıl… Ama içim elvermiyor açıkçası, böyle bir eşitsizliğe “Evet.” demeye benim vicdanım elvermiyor.

İyi akşamlar. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde iki adet önerge vardır, okutuyorum:

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

665 Sıra Sayılı Kanun Teklifinin 2. maddesinin 1. fıkrasının son paragrafında geçen “Millî Savunma Bakanı” ibaresinin “Millî Savunma Bakanlığı” olarak değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

             Edip Semih Yalçın                                   Alim Işık                                       Lütfü Türkkan

                    Gaziantep                                          Kütahya                                             Kocaeli

               Mustafa Kalaycı                             Ahmet Duran Bulut                             Yusuf Halaçoğlu

                       Konya                                             Balıkesir                                            Kayseri

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 Sıra Sayılı Kanun Teklifinin 2 inci maddesinin Kanun teklifi metninden çıkarılması için gereğini saygılarımla arz ve teklif ederim.

              Mustafa Moroğlu                                 Tolga Çandar                                    Ali Demirçalı

                        İzmir                                                Muğla                                               Adana

             Mustafa Ali Balbay                            Sezgin Tanrıkulu                                Orhan Düzgün

                        İzmir                                               İstanbul                                              Tokat

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Gerekçe.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Madde ile düzenlenen Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nda yapılması öngörülen değişikliklerin başlı başına ve daha ayrıntılı görüşülmesi amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

665 Sıra Sayılı Kanun Teklifinin 2. maddesinin 1. fıkrasının son paragrafında geçen “Millî Savunma Bakanı” ibaresinin “Millî Savunma Bakanlığı” olarak değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Lütfü Türkkan (Kocaeli) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Yüce Meclisin takdirine bırakıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Ahmet Duran Bulut, Balıkesir Milletvekili.

Buyurun.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; madde üzerinde verdiğim önerge üzerine söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

“Her Türk asker doğar.” Ordu millet olan Türk milletinin hayatında askerlikten hep bir hatıra vardır. Bu tasarıyla vicdani retçilerin taleplerini yerine getirmiş oluyoruz. Yani üç haftalık bir temel eğitim görerek bu hizmeti yapmaktan hiçbir hedef kitlenin sakınacağını sanmıyorum. Yani bu niçin çıkıyor? Yurt dışında bir kardeşimiz görev yapıyor, orada bir firmanın genel müdürü, askerliğini yapamamış ama yapması gerekiyor. Onlar için lüzumlu, onlar için getirilen bir tasarıyı biz herkesi şamil hâle getirdik, bunun karşılığında bir bedel koyduk ve “askerlik” denen o kavramın içini boşaltıyoruz.

Türk Silahlı Kuvvetleri tabii ki bizim göz bebeğimiz. Farkında mısınız, önceden her çocuk asker olmak isterdi? Son yıllarda yıpranan yapısıyla değer kaybeden Türk Silahlı Kuvvetlerinin, ettirilmesi için gösterilen çabaların, hayalî, düzmece senaryolarla cezaevlerine atılan, neredeyse generalinin, amiralinin bırakılmadığı Türk Silahlı Kuvvetleri hareket kabiliyetini bile yitirmiş durumdayken, bu gibi, o mesleği, askerlik görevini küçümseten tekliflerin haklı olmayacağı kanaatindeyim. Belirli bir para verip askerliği yapmamak, hele hele getirilen şu önergeleri reddederek taksitlendirmemek, yoksul olan çocuklardan para almamak, bir defaya mahsus genele bunu şamil kılmak adına getirilen teklifler reddediliyor.

Ordunun profesyonelleşmesi durumunda atılan böyle bir adımda jandarmadaki 30 bine karşılık -30 bin dâhil- Türk Silahlı Kuvvetlerinde 85 bin uzman erbaş bulunuyor. Bunlar lise mezunu olup üç aylık bir eğitimden sonra kıtaya gönderiliyor. Bu insanlara beylik tabanca verilmiyor, kendi paralarıyla almış oldukları silahları… Resmî kıyafetlerini giyemiyorlar, dolayısıyla hedef hâline gelen bu insanlar kendilerini koruyamıyorlar. Sayın Bakanım, Silahlı Kuvvetlerin rütbeli mensupları, sizden çok aşağı rütbelerde olan bu memleket evlatlarının orada can güvenliklerini kendilerinin koruyabileceği imkânları hazırlayın. Çarşıya çıkıyor, bir alçak terörist geliyor kafasına sıkıyor, onlara müdahale edecek silahı yok üzerinde uzman çavuşun, uzman erbaşın. Onlara beylik silah verilmesi lazım ve onu taşıyabilmesi lazım. Hiç sözleşmeli ülke güvenliği olur mu? Bu insanları hep sözleşmeli alıyoruz. Rahatsızlığından dolayı kendisi altmış gün rapor aldığı takdirde sözleşmesi feshediliyor, bir gün disiplin cezası alırsa ordudan atılıyor. Bu insanlar özlük hakları açısından da çok aşağılandığı gibi sosyal tesislere giremiyor, orduevlerine giremiyor, kendisi giremediği gibi karısı da giremiyor, çocuğu da giremiyor, astsubayla aynı işi yapıyorlar. Sayın Bakan, demin işte ihtisas bölümlerinde görev yapan astsubaylara desteklerin verileceğini ifade etti. Uzman çavuşlar, uzman erbaşlar aynı görevi yapıyorlar. Onlara neden verilmiyor? Bun insanların ek göstergeleri düşük, diğerlerinden çok aşağıda. Rütbelerinin şekli bile farklı yani rengi farklı, şekli aynı olsun da renkleri farklı. Dışlanan, böyle hakir görülen... Ve bu insanlar kaçmak istiyor. Hepimize “Ben uzman çavuştum; bir başka bakanlıkta, belediyede görev almak istiyorum.” diyen yüzlerce kişinin kapınıza geldiğini hepimiz biliyoruz. Bunlara çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri adaletli davranmıyor, davranmadığı için ordudan kaçmaya çalışıyor bu insanlar.

Tabii ki bedelli dendiği zaman bakın ortalık ayağa kalkıyor. Hâlbuki, özürlü insanlar bile “Ben askere gideceğim.” diye askere gitmek için, sağlam raporu almak için çaba sarf ederken, bu milleti “Para verip de bu işten yırtayım.” diye bir anlayışa getiren sorumluların, yetkililerin bunu değerlendirmelerini, düşünmelerini teklif ediyorum.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmiştir.

Kabul edilen önerge doğrultusunda maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- 6191 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(5) Askerlik hizmetini tamamlayanlar ile tamamlamış sayılanlardan sözleşmesi feshedilerek ilişiği kesilenler, yedekte erbaş ve er kaynağına alınırlar.”

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Özgür Özel, Manisa Milletvekili.

Buyurun Sayın Özel. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Konu hakkında ilgili komisyondaki milletvekillerimiz son derece yetkin açıklamalar yaptılar. Partimizin görüşü 2011 seçim bildirgemizden beri bedelli askerlik konusunda bellidir. Bu yasaya desteğimizi, şartlı desteğimizi ama bir yandan da eksikliklerini ifade etmeye devam ediyoruz. Parası olmayan, güç durumda olanların askerliğe zorlanması ve kendi imkânı olmayanların imkânlarını zorlayarak, borçlanarak bu görevi yapacak olan arkadaşlarla ilgili, yaratılan sıkıntıların aşılmasıyla ilgili yapıcı önerilerimiz devam ediyor ama en sonunda, en nihayetinde bedelli askerlik uygulamasını destekliyoruz çokça defa açıklandığı gibi.

Burada, ilgili bakanlık ve askerî bürokrasi buradayken özellikle, sosyal medyada da çok ciddi şekilde bu konuda beklentiler varken bir konuya dikkat çekmek istiyoruz, bir çağrıya: Yarın, saat 13.00’te Anayasa Mahkemesinin önünde İstanbul Askerî Casusluk davasının mağdurları seslerini duyurmaya çalışacaklar. Onlar ciddi şekilde kırgınlar. İstanbul Askerî Casusluk davası, yakın tarihteki çok sayıdaki siyasi dava gibi, Balyoz, Ergenekon, Oda TV, İzmir Askerî Casusluk davası gibi dijital delillerin üretilmesiyle mağduriyetlerin ortaya çıktığı, aslında somut delillerle desteklenmediği zaman, Türkiye’nin imza koyduğu uluslararası anlaşmalara göre de son derece sorunlu olan, zamanında bizim üzerinde çok konuştuğumuz, anlattığımız ama sizlere bir türlü anlatamadığımız davalardan birisiydi. Ama, 17 ve 25 Aralık süreçlerinden sonra, ortaya çıkan farklı iklim ve bunun üzerinden yürüyen birtakım meselelerle biraz önce bahsettiğim davalardaki mağduriyetler hiç olmazsa tutukluluk ya da hükümlülük boyutlarıyla devam etmiyor, yeniden yargılamalar söz konusu ama bu durumdan yararlanamamış tek dava İstanbul Askerî Casusluk davası. Aslında, biz bu konuyu çokça dile getirmeye çalıştık.

Biraz önce, Sayın Balbay’ın kendi bir yıl önce sona eren hükümlülük hâlinden aramıza katılmasıyla ilgili bahsederken oradan bazı arkadaşlar yine laf attılar. Ama, şunu kabul etmek gerekir ki: Cumhuriyet Halk Partisinin hatta muhalefet partilerinin milletvekilleri bu davalarla ilgili sıkıntıları dile getirirken bizler “masumiyet karinesi” diyorduk örneğin yürüyen davalarla ilgili, siz oradan laf atıyordunuz “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” diye. Bizler “özel hayatın gizliliği” diyorduk, “özel değil, genel, genel” diye devrin Başbakanı miting meydanlarında ifadeler kullanıyordu. Bizler “soruşturmanın gizliliği” diyorduk daha bir tutuklama bile yokken yani emniyetteki ifadeler çarşaf çarşaf basına servis edilirken maalesef sizler “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” diyordunuz ve Askerî Casusluk davasında asker kişilerin mesleki onurlarına, namuslarına “casus” lekesi sürülürken, kişisel namusları da “fuhuş” gibi bir kelimeyle irtibatlandırılıyordu ve özel hayatları, aile hayatları, konularıyla komşularıyla olan ilişkileri bozuluyordu. O konuda burada bizler haykırıyorduk yakarıyorduk ama maalesef, iktidar partisi bu söylediklerimizi dinlemiyordu. Sonra ne oldu? Olan şuydu: Ayarını bozduğunuz kantar gün geldi sizi de tartar hâle geldi. (CHP sıralarından alkışlar) Ve ayarını bozduğunuz kantarla, bir tek siz, sizin bakanlarınız, bakanlarınızın çocukları, Başbakanın mahdumları tartılmak istemedi. Ondan sonra, vicdanların önüne örülmüş setler, gözlerin önüne inmiş perdeler ortadan kalktı, bazı doğruları görmeye başladınız. Bu Askerî Casusluk davasında, ben ve Cumhuriyet Halk Partisi sayın grup başkan vekillerimiz tarafından görevlendirilen cezaevi komisyonu o kadar çok mesai verdik, o kadar çok anlattık ama bunlarda sizi ikna etmek mümkün olmadı. Bu kürsüde çıktım ve bu kürsüden açık açık anlattım, dedim ki: Yahu, Askerî Casusluk davası denilen davada üzüm salkımı modelinden bahsediliyor yani bu tepedekiyle herkes irtibatlı ama irtibatlı olan kimse birbiriyle irtibatlı değil. İddianame öyle. Ama iddianameye göre Sapanca’da, İzmir’de, Denizli’de eş zamanlı operasyonlar yapılıyor, buralarda hard diskler ele geçiriliyor. Hard disklerin hepsi siyah poşet içinde. İddianameyi okuyunca bir de ne görüyoruz: Hard disklerin, eş zamanlı operasyonda ele geçirilen, birbirini tanımayan bu kişilerin evlerinde ele geçirilen hard disklerin hepsi aynı marka ve seri numaraları birbirini takip ediyor, İstanbul’da aynı yerden alınmış, Türkiye’ye aynı “log”la ithal edilmiş ama siz diyorsunuz ki “Bunlar birbirini tanımaz.” “Peki, nasıl olacak bu, bu siyah poşet işi nasıl olacak?” dedik, o günlerde dinletemedik ama sonra yani o, o ayarını bozduğunuz kantar sizi tartmaya kalktığında, yaptığınız müdahaleden sonra, yetmedi, HSYK’nın yapısıyla ilgili bu eylül ayında yaşananlardan sonra birden İzmir Askerî Casusluk davasının hâkiminin gözünün önündeki perde de kalktı, izlerken “Dur, dur, dur.” dedi mübaşire, “Otuz dördüncü saniyeyi geri al, bir daha oynat.” ve dedi ki “Görüyor musun, aşağıda arama yapılırken yukarıya bir polis çıkıyor, elinde siyah poşet var.” O, bizim siyah poşet, benim sizi ikna edemediğim siyah poşet. Sonra dedi ki o: “Bak, bilmem kaçıncı saniyede geri iniyor, elinde poşet yok.” Sonra da o poşetten Pandora veri tabanı çıkmış.

Şimdi, sayın milletvekilleri, bunu şunun için tekrarlıyoruz: O günlerde bizim burada anlattığımızda bunları sizler buna ihtimal vermediniz, laf attınız oradan. Biz Balbay’ın tutukluluğunu kınarken, onun sona ermesini ifade ederken de sizler oradan “darbeci, darbeci” diye bağırıyordunuz. Sonra onun bir kumpas olduğu ortaya çıktı, sonra hepiniz tebrik yarışına giriyorsunuz içeriden çıkan milletvekillerini.

Şimdi, eğer gözümüzün içine bakamıyorsanız, devrin İçişleri Bakanı bir virgülün yeri değiştiğinde “Ya, bu davayla ben de ilişkilenmeyeyim, çok zor durumda kalırım.” diyor ve biz onu düzeltirken, şimdi anlattıklarımıza kafa sallıyorsa, tasdik ediyorsa demek ki bu muhalefetin bazen de dinlenmesi lazım, bazen vicdanların önündeki o siyah poşeti biz aralamaya çalıştık, siz o zaman oralı olmadınız.

Peki, şimdi ne yapacağız? Yapacağınız bir tek şey var, “kumpas” diyorsanız, “Bunlar dijital delil.” diyorsanız, “Orada burada üretildi.” diyorsanız, onları şimdi kabul ediyorsanız, o zaman bu İstanbul Askerî Casusluk… Sadece ilk mağdur oldukları için, onaylanmış oldukları için, Anayasa Mahkemesi de iki arada bir derede bunların davasına bir türlü bakmaya sırayı getiremiyorken, Meclis olarak, Sayın Kubat, getirin bir uzlaşı metni, Askerî Casusluk davasıyla ilgili, İstanbul Askerî Casuslukla ilgili tutukluluk hâllerinin kaldırılmasına, yeniden yargılanmalarıyla ilgili on dakikada bu yasayı yaptığınız gibi komisyondan geçirin yarım günde, getirin burada üzerinde bile konuşmadan yapalım. Çünkü 5 tutuklu var içeride ama 45 de her an dışarı çıktığında yakalanıp gözaltına alınma korkusuyla bir denge hâlinde evlerinde beklemek zorunda olan askerî personel var. Tabii, biraz önce söylendi, biz bunları yıllarca anlattık, duyanlar oldu duymayanlar oldu, duyup da duymazlıktan gelenler oldu, vicdanının sesiyle hareket etmeyenler oldu. Bunların en başında biraz önce bir makamdaki koltuk bizim için boştur deniyor. Aynı soyadı taşıdığım Genelkurmay Başkanı bunları hiçbir zaman duymadı. Kendi yöntemlerimle ikna edeceğim diye arkadaşlarını oyaladı ama dönüp de…

BAŞKAN – Sayın Özer, lütfen, burada olmayan bir bürokratla ilgili konuşmayalım, lütfen.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Efendim çok rica edeceğim.

BAŞKAN – Lütfen… Doğru değil.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Böyle şu anda ortadan kaldırıldığı iddia edilen bir vesayetin şimdi iktidar partisi ve onun tarafından seçilmiş bir Meclis Başkan Vekili kurbanı olmasın. Bunları burada çok açık ve net olarak söylememiz gerekiyor. Ve şimdi yapılacak bir tek şey varsa, hiç olmazsa bu son mağdurlarla ilgili iktidar partisi grubunun o defalarca biz söylerken dinlemeyip şimdi kabul ettiğiniz, geldiğiniz noktaya şu mağdur kişilerle, 45 kişiyle ilgili bir düzenleme getirmesidir. Onun dışında, bugün görüştüğümüz yasadan yararlanacak olan herkese dekont üzerinden de olsa hayırlı tezkereler diliyoruz. Bundan sonra da Mecliste bu tip beklentilere karşı dört parti grubunun da uzlaşı içinde çıkaracağı kanunlarla ilgili veya iktidar partisinin bir adım attığında, muhalefetten gelen yaklaşımı da dikkatlerinize sunuyoruz.

Hepinize iyi geceler diliyorum. Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Erdemir buyurun.

AYKAN ERDEMİR (Bursa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bugün basına yansıyan bir başlık “Bedelli, Aile Faciasına Yol Açtı. Ardahan ili Damal ilçesi Burmadere köyünde oğlunun talep ettiği bedelli askerlik parasını veremeyen baba, oğlu tarafından darbedildi. Kendisine gözaltında çatlak teşhisi kondu.” şeklinde bir haber var. Önümüzdeki süreçte de benzeri vakaların, istenmeyen vakaların yaşanması söz konusu olabilir. Bu yasanın çerçevesindeki maddi yükümlülüklerin çeşitli aile facialarına yol açması ihtimali sonucudur. Bunu giderme yönünde herhangi bir girişimde bulunacak mısınız?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Başkan, şunu sormak istiyorum: 30/11/2011 tarihinde 6252 sayılı Kanun kabul edildi. Kanuna göre 30 yaşından gün alanlar, 30 bin lira ödeme karşılığında askerlik hizmetini yapmış sayılacaktır.

Şimdi burada getirdiğimiz esasla 18 bin lira karşılığında askerlik hizmetini yapmış sayılacak. Şimdi, bu 30 bin lirayı ödeyenler, daha kasım ayında ödeyenler, dönüp demeyecekler mi ki “Anayasa’nın eşitlik ilkesi nerededir? Ben 30 bin lira ödedim, şimdi 18 bin lira ödeyerek bu insanlar askerlik hizmetinden muaf tutulacaklar.” Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı değil midir? O 30 bin lirayı ödeyenler, şimdi bu fazladan ödedikleri parayı isterlerse Bakanlık olarak ne diyeceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Türkkan…

LÜFTÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Bakanım, daha önce çürük raporu almış olan gençler, bu bedelli yasasından faydalanacak mı? Önce onu öğrenmek istiyorum.

Daha sonra, “630 bin kişi” olarak ilan ettiğiniz bir rakam var -toplam 630 bin kişi aklımda yanlış kalmadıysa, küsuratı vardır tabii- NATO için beslenen bu asker, Türkiye üzerinde ciddi bir yük değil mi? Yani şu anda bu gençler askere gitmiyor, buna rağmen 630 bin kişi. Askerden kaçanları hesap ederseniz bu, 750 bin kişiye yakın bir rakam tutuyor. Ya askerlik süresini kısaltmak veyahut da NATO için beslenmesi gerekli olan bu askerin sayısını azaltacak birtakım tedbirler düşünüyor musunuz?

Bir şey daha söylemek istiyorum: Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları sırasında ordudan atılan genç subay arkadaşlarımız var. Bunlar, cezaları aldılar, ordudan atıldılar. Daha sonra Anayasa Mahkemesinden dönen bu…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Işık…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Bu, önemli bir hadiseydi. O çocukların hakları ne olacak? Genç, emekli de olamadılar, öyle ortada kaldılar.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz önce sordum ama vakit yetersizliğinden dolayı cevabını alamadık. Mehmetçik Vakfından yıllardır yardım alan kaç gaziden 2014 yılında bu yardım esirgenmiştir? Hangi gerekçelerle bu yardımlar kesiliyor? Bu mağduriyetin giderilmesi konusunda yapabileceğiniz bir şey var mı?

İkincisi de: Allah gani gani rahmet eylesin diyeyim, Ramazan Yel, şehit mi, değil mi? “Şehit” yazısı bunun ailesine ne zaman verilecek?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Güler.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Sayın Bakan, daha önce sormuştum, “Zaman kalmadı, yazılı.” dediniz ama, mümkün olursa, bu “İstanbul, askere şantaj davası” yüzünden Mamak Askerî Cezaevi’nde yatan Bilgisayar Mühendisi Albay Necmi Yıldırım’ın ve diğer 43 subayın durumlarına ilişkin bilgi rica ediyorum.

İkinci olarak da: “Paralı ordu gelişmiş ülkelerde anlamlıdır, oralarda uygulanıyor.” dediniz ama benim görüşüm, Türkiye için gerekenin, zorunlu askerlik hizmeti ve kamusal ordu olduğu. Siz “Paralı orduya geçiş planımız yok.” dediniz. Çalışmanız var mı? Türkiye’nin şartlarına hangi rejim uygundur konusunda çalışma yapıldı mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bulut.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Bakan, Uludere’den bir vatandaş arıyor, “Biz, size, Türk devletine inandık, orduya asker istediniz asker verdik, korucu istediniz korucu verdik, yakamıza ay yıldızlı bayrağı astık, evimde benim ay yıldızlı bayrak var.” diyor. “Siz şimdi bölgeden çekildiniz, bölgeyi PKK’ya bıraktınız, güvenliğimizi onlara teslim ettiniz. Ben, evimden bayrağı indirdiler, yakama bayrağı takamıyorum; kaçacağım oradan, malımı satamıyorum. Ben ne yapayım?” diye soruyor bana. Ben de size soruyorum: Ne yapsın oradaki vatandaş?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Türkkan, buyurun.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Bakan, demin sorum yarım kaldı. Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarında ordudan atılan binbaşı, yüzbaşı, teğmen, üsteğmen rütbesinde genç askerler var. Bunların emeklilik hakları da yok, hiçbir sosyal hak da alamadılar. Bu davalar kadük duruma düştü mevcut delillerin uydurma deliller olduğu ortaya çıkınca. Bu gençler için herhangi bir düzenleme düşünüyor musunuz?

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Buyurun Sayın Bakan, süreniz beş dakika.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; öncelikle Sayın Türkkan’ın “Bu yasadan önce çürük raporu alanlar, bedelliden yararlanabilecek mi?” diye bir sorusu vardı. Evet, kanunun maddesindeki şimdi… Bir önceki bedellide de vardı. Biraz önceki kabul edilen önergeyle -verilen önerge kabul edildi- şu hâle… “Sağlık raporu nedeniyle askerlikten muaf tutulanlar isterlerse bu bedeli ödemek kaydıyla bu yasa kapsamından faydalanacaklar.” Böyle bir düzenleme niye yapılmıştı? Daha önce Akif Hamzaçebi Bey de sormuştu “Kaç kişi yararlandı?” diye. Yaklaşık 500’ün üzerinde, 1.000’e yakın bir rakam faydalandı. Dolayısıyla, buradaki ana amaç şu; evladı veya çevresindekiler, kimisi soruyor, diyor ki: “Askerlik yaptın mı?” Onlara herhâlde şu cevabı vermek biraz zor geliyor: “Engelliyim.” veya “Özürlüyüm.” veya “Çürük raporu aldığımdan dolayı askere gidemiyorum.” Bunu demek istemiyor. Böyle, askere gitmekten muaf olmasına rağmen –elinde raporu var- pekâlâ bedel ödüyor. Herhâlde evladına veya çevresinden soranlara “Bir yasa çıkmıştı, o yasa gereği bedeli ödeyerek askerlikten muaf oldum.” demeyi tercih ediyor. Dolayısıyla bir hak verilmiştir, ister yatırır, isterse yatırmaz. Birincisi bu.

Yine, Sayın Akif Hamzaçebi: “Kaç kişi yararlanmıştı daha önce 6252 sayılı Yasa çerçevesinde?” Biliyorsunuz, 30 yaşından gün almış olanlar 30 bin TL ödemek kaydıyla ve o zamanki yaş sınırı bakımından… 30 yaşın üstünde olup da askere henüz başlamayanların sayısı 460 bin civarıydı. Kaç bin kişi başvurdu? 70.120 kişi başvurdu. Bundan elde edilen bedel ne kadardı? 2 milyar 103 milyon 600 bin TL. O yasada belirtildiği şekilde bütün bu bedelin hepsi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına aktarıldı. O kanunda ne yazıldıysa, şehit ailelerine, polisler de dâhil olmak üzere, gazilere, şehitliklere, dolayısıyla o yasa çerçevesinde hepsi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına aktarıldı. O çerçevede nereye ne kadar harcandığının ayrı bir dökümünün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından istenmesi gerekir diye düşünüyorum.

Yine Sayın Güler’in “Bu Albay Necmi Yıldırım, Mamak Askerî Cezaevi’nde kalıyor, bunların davasının son durumu nedir?” diye…İstanbul Askerî Casusluk davasına ilişkin karar, Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir; onanmış ve kesinleşmiştir. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurusu ise henüz sonuçlanmamıştır. Biliyorsunuz, Yargıtaydan geçmiş olan birçok dava da Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali yapıldığı” şeklindeki kararı üzerine yeniden yargılamaya alındı. Dolayısıyla da sonuçta yine bu Anayasa Mahkemesinin kararını beklemek gerekir diye düşünüyorum.

Yine Sayın Işık’ın Mehmetçik Vakfıyla ilgili… Maluliyet raporları gereklilik görüldüğü zamanlarda Sosyal Güvenlik Kurumu ve Mehmetçik Vakfı tarafından… Bazıları şikâyet ediyorlar, biri, diğerini şikâyet ediyor, bazısı da kendisi diyor ki farzı mahal “Benim maluliyet oranım yüzde 30 iken şimdi biraz daha arttı; yeniden inceleme…” Daha önceden bir sefer inceleniyordu, biz yasayı değiştirerek yeni durumlara uyarlanabilme imkânı da verdik. Dolayısıyla, maluliyet raporları gereklilik görüldüğü zamanlarda Sosyal Güvenlik Kurumu ve Mehmetçik Vakfı tarafından incelenerek sakatlık durumu düzelme seviyesine -ağırlaşabiliyor da- göre de yeniden düzenlenebilmekte. Dolayısıyla, iyi olmuşsa muhtemelen kesiliyordur, eğer ki ağırlaşmışsa ona göre de aldığı ücretler artıyordur diye düşünüyorum.

Sayın Acar’ın sorusu vardı; diyor ki “2011’de yasa çıkardık; o zaman 30 bin lira ödendi. Ee şimdi kişiler 18 bin lira ödüyor; aradaki farkı ne yapmayı düşünüyorsunuz?” Vallahi zaman farklıydı, dolayısıyla iade şeklinde bir…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Eşitlik ilkesi dolayısıyla Sayın Bakan.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Zaman çok önemli, bir iade düşünmüyoruz.

Bir başka yine Sayın Türkkan’ın sorusunun ikinci bölümüydü. “NATO için bunu besliyoruz” diye. NATO için değil, ülkemiz için, ülkemizin güvenliği için… Söylüyoruz, bakın, eşkıya, eşkıya, sınırlarımızın dışındaki eşkıya- ister DAİŞ olsun ister diğeri olsun- eğer geliyor da yani Irak ile Suriye arasındaki sınırı tanımıyorsa, birinden diğerine geçiyorsa istediği zaman ama Türk sınırına geldiği zaman duruyorsa, bunu durduran, harita üzerindeki çizgi değildir. İşte onu durduran, o sınırlarda duran Türkiye’nin gücü, Mehmetçiğin gücüdür.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Bakan, orada siz asayişi PKK’ya bıraktınız, artık çok asker lazım değil. Asayişi orada PKK sağlıyor, askeri çektiniz oradan.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Yok. Muhakkak ki yıllardır devam eden terörle ilgili bir sıkıntı var; bu, Uludere’yle de ilgili. Bölgeden ne Mehmetçik çekilmiştir ne güvenlik güçleri çekilmiştir.

Bugünkü yapılan tartışmaları siz de söylediniz. Kamu düzenini sağlamak ile bu çözüm süreci, biri, diğerinin alternatifi veya sonucu değildir, hem kamu düzeni sağlanacak hem de çözüm sürecinde, yani bu ihtilafa veya bu soruna nihai, kalıcı şekilde bir son vermek gereklidir. Bu, Türkiye’nin ortak sorunu; kimisi işte, “1984’te başladı” diyor ama ondan önce 1970’li yıllarda da hatta çok daha öncesi de vardı. Dolayısıyla ortak sorunumuzdur. İnşallah, belli süre içerisinde çözümlenir diye düşünüyorum.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Alan hâkimiyetini onlara bıraktınız.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

3’üncü madde üzerinde iki adet önerge vardır, okutuyorum:

TBMM Başkanlığına

665 sıra sayılı Kanun Teklifinin 3. maddesinin sonuna “veya talepleri halinde en geç altı ay içerisinde kamu kurum ve kuruluşlarında durumlarına uygun daimi memur kadrolarına atanırlar” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

             Edip Semih Yalçın                                   Alim Işık                                       Lütfü Türkkan

                    Gaziantep                                          Kütahya                                             Kocaeli

               Yusuf Halaçoğlu                             Ahmet Duran Bulut                             Mustafa Kalaycı

                      Kayseri                                            Balıkesir                                             Konya

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 sıra sayılı Kanun Teklifinin 3 üncü maddesinin kanun teklifi metninden çıkarılması için gereğini saygılarımla arz ve teklif ederim.

              Mustafa Moroğlu                                 Tolga Çandar                                    Ali Demirçalı

                        İzmir                                                Muğla                                               Adana

             Mustafa Ali Balbay                              Orhan Düzgün                         Mustafa Sezgin Tanrıkulu

                        İzmir                                                 Tokat                                              İstanbul

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Madde ile düzenlenen Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu'nda yapılması öngörülen değişikliklerin başlı başına ve daha ayrıntılı görüşülmesi amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığına

665 sıra sayılı Kanun Teklifinin 3. maddesinin sonuna “veya talepleri halinde en geç altı ay içerisinde kamu kurum ve kuruluşlarında durumlarına uygun daimi memur kadrolarına atanırlar” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

                                                                                                               Lütfü Türkkan (Kocaeli) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Bu düzenleme ile sözleşmesi feshedilen er ve erbaşların yaşayacakları mağduriyetlerinin önlenmesi amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

4’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 4- 6191 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir. “Sevk tehiri, askerlik yükümlülüğünün yerine getirilmiş sayılması

EK MADDE 3- (1) Askerlik hizmetine başlamadan sözleşmeli erliğe kabul edilenlerin sevkleri; ilgili Kuvvet Komutanlığının, Jandarma Genel Komutanlığının veya Sahil Güvenlik Komutanlığının teklifine istinaden, sözleşmeli er oluncaya kadar, Milli Savunma Bakanlığı tarafından tehir edilir.

(2) Sözleşmeli erbaş ve erlerden, askerlik yükümlülüğünü daha önce tamamlamamış olanların, askerlik yükümlülüklerine ilişkin olarak uygulanacak hükümler şunlardır:

a) Sözleşmeli erbaş ve erler ile sözleşmeli er adaylarından, ön sözleşme ve sözleşme süreleri içerisinde bu Kanunun 6 ncı maddesinin (b) ve (c) bentleri hariç olmak üzere birinci fıkrası ile (f) ve (g) bentleri hariç dördüncü fıkrası gereğince ilişiği kesilenlerden; ön sözleşme ve sözleşme döneminde ay olarak hizmette geçen sürelerinin üçte biri 1111 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasına göre belirlenen süreyi karşılayanlar, askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılır, bu süreyi karşılamayanların kalan süreleri tamamlattırılır.

b) Yukarıdaki bentte belirtilen haller dışında herhangi bir nedenle sözleşmesi sona eren sözleşmeli erbaş ve erler ile sözleşmeli er adaylarından, ön sözleşme ve sözleşme döneminde ay olarak hizmette geçen sürelerinin üçte biri;

1) Sözleşmesinin sona erme tarihinde 1076 sayılı Kanuna tabi olanlardan, 1111 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre belirlenen süreyi karşılayanlar,

2) Sözleşmesinin sona erme tarihinde 1111 sayılı Kanuna tabi olanlardan, söz konusu Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasına göre belirlenen süreyi karşılayanlar, askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılır, bu süreyi karşılamayanların kalan süreleri tamamlattırılır.

c) Askerlik hizmetine devam ederken sözleşmeli er olarak alınanların, ön sözleşme imzaladıkları tarihe kadarki hizmet sürelerinin tamamı, kalan yükümlülük süresinin hesabından mahsup edilir.

ç) Askerlik hizmetinin tamamlattırılması, ilgilinin ilişiği kesilmeden, kuvvet komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı veya Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından belirlenecek birliklerde, erbaş veya er olarak yerine getirilir.”

BAŞKAN – Madde üzerinde bir adet önerge vardır okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 665 sıra sayılı Kanun Teklifinin 4 üncü maddesinin kanun teklifi metninden çıkarılması için gereğini saygılarımla arz ederim.

Mustafa Moroğlu                      Tolga Çandar            Ali Demirçalı

       İzmir                                      Muğla                  Adana

Mustafa Ali Balbay                   Orhan Düzgün

       İzmir                                      Tokat

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI OĞUZ KAĞAN KÖKSAL (Kırıkkale) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Katılmıyoruz Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Madde ile düzenlenen Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu’nda yapılması öngörülen değişikliklerin başlı başına ve daha ayrıntılı görüşülmesi amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

5’inci maddeyi okutuyorum:

MADDE 5- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

6’ncı maddeyi okutuyorum:

MADDE 6- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Oyunun rengini belli etmek üzere ve lehte söz isteyen Ramazan Can, Kırıkkale Milletvekili… Vazgeçiyor.

Oyunun rengini belli etmek üzere ve aleyhte söz isteyen Mahmut Tanal, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Tanal. (CHP sıralarından alkışlar)

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, biz bu bedelli askerlikle ilgili yasayı destekliyoruz, bu yasaya olumlu oy vereceğiz ancak şunu kabul etmek lazım: Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu yasanın iyileştirilmesi açısından getirmiş olduğumuz öneriler vardı. İki aylık ödeme süresi, gerçekten, yetersiz. En azından bunun “altı ay” olarak uzatılması gerekirdi, sayın iktidar partisi tarafından bu kabul edilmedi.

Ancak, çok önemli olan bir hususu anlatmak istiyorum, bu, dile getirilmedi, bunu sözlü olarak AKP Grubuna ve Sayın Bakana ilettik, Bakanlık ve AKP Grubu tarafından bu kabul görmedi. Konu nedir? Konu şu: Bugüne kadar çıkan bedelli askerlikle ilgili yasaların tamamında, belgeyi alan kişiler İş Kanunu yani 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14’üncü maddesi uyarınca kıdem tazminatını alıyordu, o parasını götürüp gayet rahat bedelli askerlik parası olarak yatırabiliyor idi. Yani, gelir durumu yerinde olmayan fakir fukara için bu, iyi bir seçenek idi. Ancak, mevcut olan bu düzenlemede, kıdem tazminatından çalışan işçilerin hiçbirisi yararlanamayacak. Bu, bu yasada büyük bir boşluktur. Bunun iyileştirilmesi yönünde ne kadar önerdiysek bu önergemiz kabul edilmiyor.

Mevcut olan Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 89’uncu maddesi uyarınca, Genel Kurulun ve aynı zamanda Sayın Bakanın, Komisyonun, bu teklifimizi, bu önerimizin tekrar göz önünde bulundurak, mevcut olan yasadaki bu eksikliğin, teklifteki bu eksikliğin giderilmesi, geliri olmayan insanlar için gerçekten bir zorunluluk teşkil etmektedir. Eğer buradaki kaygı şuysa “Efendim, işveren parasını verir, bir daha işe almaz.” Değerli arkadaşlar, İş Kanunu’nun işe iadeyle ilgili hükümleri gayet rahat, saklıdır; bu konuda, çalışan insanları, işçileri, personeli güvence altına almıştır. Bu konuda bunun göz önüne alınmaması, gerçekten büyük bir eksikliktir.

Bir başka konu, aynı zamanda, bu, geliri olmayan insanlar için sosyal adalet ilkesini, eşitlik ilkesini zedeleyen bir hükümdür. Takdir edersiniz, sosyal adaletin bulunmadığı ülkelerde istikrar sağlanmaz, düzen sağlanmaz, barış sağlanmaz. Eğer, gerçekten, biz ülkede barışı, huzuru, düzeni istiyor isek sosyal adaleti, mutlak surette, çıkarılan bu yasada da göz önünde bulundurmak zorundayız. Bu açıdan, bu düzenleme, sosyal adaletten de uzak ama bu bedelli askerliği bekleyen vatandaşlarımız var, bu açıdan bu teklife olumlu oy vereceğiz.

Bu eksikliklerin tekrar Meclis Genel Kurulu tarafından göz önünde bulundurularak bu katkılarımızın nazara alınmasını diler, hepinize teşekkür ediyorum.

İyi geceler diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tanal.

Sayın milletvekilleri, teklifin tümünü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Teklif, kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Alınan karar gereğince, 2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nı görüşmek için 10 Aralık 2014 Çarşamba günü saat 13.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 02.51



(x) 665 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.