2 Temmuz 2014 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

----- 0 -----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 111’inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz turizm yatırımları hakkında söz isteyen Denizli Milletvekili Emin Haluk Ayhan’a aittir.

Buyurun Sayın Ayhan. (MHP sıralarından alkışlar)

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; turizm yatırımları hakkında gündem dışı söz aldım. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Daha önce Termal Turizm Yatırımcıları Platformu’ndan aldığım bir yazı üzerine Kültür ve Turizm Bakanına “İstikrarlı ortama ihtiyaç duyan yatırımcıların tereddütlerinin ortadan kaldırılması ve yatırım yapmaktan kaçınmalarının önlenmesi, yetkililerin çelişkili kararlar alıyor imajının oluşturulmasından kaçınılması, yetkililerin bölgeye ilişkin düşüncelerinde tezatlık olduğu kanaatinin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir açıklamayı kamuoyuna yapmayı düşünüyor musunuz?” diye sormuştum.

Bakanlar Kurulu kararıyla, Denizli’nin Sarayköy ilçesi jeotermal bölgesi olması nedeniyle 2006 yılında termal kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi ilan edilmişti. Bu bölgenin 1/25.000’lik çevre düzeni planı, 1/5.000’lik nazım imar planları onaylanmıştır. Turizm yatırımlarına başlanılabilmesi için öncelikle 1/1.000’lik ölçekli imar planlarının onaylanması gerekiyor. Bu nedenle, 2013 yılının Nisan ayından bu yana bu plan yürürlüğe girmiyor.

 Bakanlık 26/12/2012 tarihinde özel idareye yazdığı yazıda bölgede sağlık ve turizm yatırımlarının öncelikli olduğunu ve bölgede yapılacak sondaj çalışmaları ile santral inşaatına izin verilmesinin mümkün olmadığını belirtiyor. Ancak MTA tarafından turizm alanı olan bu bölgede 2.250 hektarlık alanın elektrik enerjisi üretilmesi için bir şirketin kullanımına verildiği ifade ediliyor. Bakanlığın da Denizli Valiliğine yazı yazarak turizm alanında plan tadilatı talep ettiği de söylenmektedir. Bunun anlamı, biz buradan kısmen vazgeçiyoruz demektir. Bu olay, Denizli’nin termal kültür ve turizm koruma ve geliştirme bölgesi yapılan Sarayköy bölgesinde toplam 16.500 yatak kapasitesiyle 30 bin kişilik istihdamın turizm tesislerinin oluşturulmasının sıkıntıya girdiğini göstermektedir. Şimdi herkes diken üzerinde. Ben soru sorduğumdan beri -yaklaşık bir yıl geçti- yatırımcılar diken üzerinde. Yabancı yatırımcılarla temasta olanlar karşı tarafa net bir ifade kullanamıyorlar, söz veremiyorlar. Ekonomik büyümedeki gelgitler, istikrarın olmayışı, Başbakan ve bakanların Merkez Bankasıyla dövüşmeleri gerek uluslararası kuruluşlar gerekse derecelendirme kuruluşları nezdinde “Yatırım yapılamaz.” konumuna düşürmektedir.

AKP’nin kişilere, şirketlere özel değil, bir yatırım politikası olması, sağlam kurallı, kuralları iyi konulmuş, akşamdan sabaha değişmeyen bir politika izlemesi gerekir. Bakanlık bir an önce yatırımcıların talebini karşılamalıdır. Bunu zaten şunun için söylüyorum: Dolar bazında yurt içi hasıla düşüyor. “İlk çeyrekte yüzde 4,3 arttı.” diyebileceğiniz millî geliri “Fert başına yurt içi hasıla 3 misli dolar bazında arttı.” diyenlerle mukayese ettiğinizde dolar bazında millî gelirin düştüğünü görüyoruz. Şimdi, 2008’den bu yana zaten dolar bazında ülkemizde altı yıldır millî gelir kişi başına artmıyor. “Faizler düşsün, yatırım olsun.” deyinceye kadar, gelen yatırımcının kaçırılmaması gerekir. İstikrar olsun, kararlar net olsun.

Bu söylediklerim AKP’yi tenkit için falan değil. Türkiye’nin dışarıdan da daha iyi, daha düzgün bir ekonomik ortamda görünmesi, yatırım yapılır bir şekilde dışarıdan algı oluşması içindir. Zaten 2014 yılı programında yatırımların dağılımına baktığınızda üç yılda önemli bir değişiklik görmüyoruz. Diğer sektörler de turizm gibi. Demek ki bir politika değişikliği yok ancak Sarayköy’ün 1/1.000 ölçekli imar planının -o bölgedeki- bir an önce yapılması ve yatırımlara kavuşması gerekiyor. Ben yüce heyeti bilgilendirmek istedim.

Saygılar sunuyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı ikinci söz, zeytinlik sahaların yatırıma açılmak istenmesi hakkında söz isteyen Balıkesir Milletvekili Ayşe Nedret Akova’ya aittir. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Akova.

 

 

 

 

AYŞE NEDRET AKOVA (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Zeytinlik sahaların yatırıma açılmak istenmesi hususunda gündem dışı söz almış bulunuyorum. Zeytin ağacı gibi uzun ömür, zeytin tanesi kadar bereket, zeytinyağı kadar sağlıklı yaşam dileğiyle saygılar sunuyorum.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Oteli’nde, çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür, aydınımızla 2 otel çalışanı vatandaşımızın radikal İslamcılar tarafından yakılmasının üzerinden yirmi bir yıl geçmiştir ancak adalet hâlen yerini bulmamıştır, vicdanlarımız adalet sağlanmadığından dolayı hâlen kanamaktadır. Yakılan ozanlarımız ve vatandaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

Saygıdeğer milletvekilleri, zeytincilik Türkiye’de 500 bin ailenin geçim kaynağı, doğrudan veya dolaylı da 10 milyon kişinin hakikaten geçim kaynağıdır. Bizler, Zeytincilik Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklik tasarısının derhâl geriye çekilmesini talep etmekteyiz.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatlarıyla çıkan 3573 sayılı Kanun ile zeytin ağaçlarının korunması ve artırılması amaçlanmıştır, saygıdeğer milletvekilleri, başka bir ağaç için de bir kanun yoktur. Zeytin ağaçların ilki ve ölümsüzüdür. Solon Kanunlarında zeytinliklerin düzenlenmesine ilişkin kararlar yer aldığı gibi zeytin ağaçlarının kesilmesinden dolayı da ölüm cezalarının verildiğini bilmekteyiz. 3 Nisan 2012 tarih, 28253 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle çevre kirliliğine yol açacak işletmelere ve maden şirketlerine koruma altında olan zeytinlik alanları talan etme imkânı tanınmak istenmişti. Danıştay 8. Dairesinin yürütmenin durdurulması kararıyla zeytinlik alanlar korunmuştur.

Saygıdeğer milletvekilleri, Zeytincilik Kanunu’nun omurgası niteliğindeki 20’nci madde değiştirilmek istenmektedir. Bu değişiklikle zeytinlik sahalarının bir daha ayakta durması engellenmek istenmektedir. Öylesine geniş istisnalar getirilmektedir ki, bu istisnaları uygulama kolaylığı getirilmektedir ki bu madde, yasaklayıcı, zeytinlikleri koruyucu niteliğini de kaybetmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, bölgemizin akciğerleri olan ve yine endemik bitki ve hayvan varlığı ile önemli bir gen merkezi olan Kazdağları ve Madra Dağları’nı da bu maden arama ve Zeytincilik Yasası’nda yapılmak istenen değişiklik tehdit etmektedir. Millî Park Kazdağı ve Madra Dağları’nda çok fazla maden arama izni verildiği de bilinmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, 3573 sayılı Kanun’un 20’nci maddesinde “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” hükmü yer almaktaydı. Bu madde özellikle konulmuştur, tesadüfi konulmuş bir madde değildir. Çünkü, bilimsel gerekçelerle hazırlanmış bir maddedir. Zeytinin fotosentez üniteleri olan yapraklarının, herhangi bir maddeyle, güneş ışığını geçirmeye engel bir tabakayla kaplanması, fotosentez aktivitesini azaltacaktır. Yine, çiçeklenme döneminde polen tozunun çimlenemeyeceği ve yumurtalığın döllenmesine mani olacağı için de meyve tutumu olmayacağı bilinmektedir. Madenlerin neden olacağı toz ve duman ile kirli atıkların, rüzgârın ve yeraltı sularının taşıma etkisiyle kilometrelerce taşınabileceği göz önüne alındığında bu 3 kilometrenin bilinerek ve özellikle konulduğu görülmektedir. Ancak, şimdi yapılmak istenen yasa değişikliğiyle bu 3 kilometre içerisinde maalesef -kurulun uygun görmesi şartıyla- sera yatırımları, madencilik faaliyetleri, elektrik üretimine yönelik yatırımlar, petrol ve doğal gaz arama, işletme faaliyetleri, velhasıl kamu yararı gözetilen bütün altyapıların ve yatırımların yapılacağı ve bu hususta da zeytinlik alanlarda ve 3 kilometre dâhil olmak üzere bu bahsettiğim alanlarda yine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı izniyle bu yollar açılmaktadır. Biz buna kesinlikle karşıyız. Hakikaten Körfez bölgesinde ticaret odaları, sanayi odaları büyük bir tepki koymaktadır.

Çok teşekkür ediyorum, sağ olun var olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı üçüncü söz, Bulgaristan’da yaşanan sel felaketleri hakkında söz isteyen Bursa Milletvekili Mustafa Öztürk’e aittir.

Buyurun Sayın Öztürk. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

 

 

MUSTAFA ÖZTÜRK (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; iki hafta önce Bulgaristan’da meydana gelen sel felaketiyle ilgili olarak gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Bulgaristan’da iki hafta önce meydana gelen sel felaketi; Varna, Dobriç, Balçık ve Albena kentlerini büyük ölçüde etkiledi. Bu sel felaketinde metrekareye 35 litrenin üzerinde yağış düştü. Şehrin yüksek kısımlarından sel yağmuru ve çamur aktı. 3 ev sel felaketinde yok oldu, 50 ev de çok hasarlı, iş göremez durumdaydı, bunlardan 20 tanesi şu anda yıkılmış durumda; 14 kişi de hayatını kaybetti. 500 aile mağdur oldu, 1.200 kişi zor durumda kaldı, bundan etkilendi, bu kişilerin barınma ihtiyaçları hâlâ devam etmektedir.

Varna’da selden dolayı zarar gören altyapının onarımı için 15 milyon avronun üzerinde kaynak geleceği söylenmektedir.

Bulgaristan Hükûmeti 23 Haziranı ulusal yas ilan etti. Aşırı yağmur ve doludan dolayı da meyve ağaçları ve sebzeler de büyük zarar gördü.

Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız da sel felaketiyle ilgili taziye mesajlarını Bulgaristan Hükûmetine ilettiler, acılarını paylaştığını söylediler ve Türkiye’nin her türlü yardıma hazır olduğunu iletmiş oldular.

Ben de Türkiye-Bulgaristan Dostluk Grubu Başkanı olarak, bu sel felaketinde hayatını kaybeden ailelere ve Bulgaristan devletine başsağlığı diliyor, acılarını tekrar paylaşıyorum.

Türkiye ile Bulgaristan komşu, dost ve müttefik iki ülkedir. İki ülke arasındaki ilişkiler tarihî derinliği olan, coğrafi boyutları olan, halklar arasında uzun yıllar süren etkileşime dayalı özel stratejik ilişkilerdir. Ben de Bulgaristan doğumlu bir milletvekiliyim, bu ilişkileri çok  derinden biliyorum.

Türkiye ve Bulgaristan,  coğrafi konumları gereği doğu ve batıya açılan kapılardır. Türkiye Bulgaristan için Asya’ya açılan kapı, Bulgaristan da Türkiye için Avrupa’ya açılan kapıdır. Biz de bu dostluğun göstergesi olarak yardım çalışmalarımıza hemen başladık. Başta Bursa Büyükşehir Belediyemiz olmak üzere, onun koordinatörlüğünde göçmen derneklerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız sel felaketinin meydana geldiği andan itibaren komşu ve soydaşlarımızın yardımına koştu.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığımız 2 TIR gıda, giyim ürünleri, nevresim ve portatif yatakları içeren insani yardım malzemesini Bulgaristan’ın Varna şehrine gönderdi. Bu vesileyle, Büyükşehir Belediye Başkanımıza ve sivil toplum kuruluşlarımıza bir kez daha sizlerin huzurunda teşekkür etmek istiyorum. Ancak hâlâ daha barınma, gıda ve giyim noktasındaki ihtiyaçlar devam etmektedir. Türkiye-Bulgaristan Dostluk Grubu olarak biz, bu ihtiyaçların karşılanması noktasında ilgili kurum ve sivil toplum kuruluşlarımızla görüşmelerimize devam ediyoruz, organizasyonumuza devam ediyoruz.

Hükûmetlerimiz zamanında Balkanlarda ne zaman bir felaket olsa Hükûmetimiz ve belediyelerimiz, vatandaşlarımız dinamiklerini hayata geçirerek o bölgelere destek verdik, bundan sonra da destek vermeye devam edeceğiz.

Bu vesileyle, bir kez daha Bulgaristan’da yaşayan soydaşlarımıza ve Bulgaristan vatandaşlarına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Dün çok önemli, tarihî bir açıklama yaptık, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından itibaren yaptığı çalışmalar ve ülkemize katkılarından dolayı milletimizin gönlünde taht kurmuş Sayın Başbakanımızı Cumhurbaşkanı adayı olarak, AK PARTİ olarak aday gösterdik. Başbakanımızın Cumhurbaşkanı adaylığının  ülkemiz, demokrasimiz, tüm mağdur ve mazlum ülkeler için hayırlı olmasını diliyorum.

Bu vesileyle, ramazan ayınızı da tekrar tebrik ediyorum. İnşallah, muhtaç insanları hep beraber çıkarır, onların ihtiyaçlarını gideririz.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Salonda Türk Bayrağı yoktu, Atatürk posteri yoktu. Nasıl açıklamaydı o? Hayret bir şey!             

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Hamzaçebi, söz talebiniz var.

 Buyurun.

 

 

 

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün, tarihimizde bir utanç tablosu olarak yer alan acı bir olayın, bir facianın yıl dönümü. Bundan tam yirmi bir yıl önce, Sivas’ta, 2 Temmuz 1993 tarihinde, Türkiye'nin aydınları, Türkiye'nin sanatçıları, Türkiye'nin yurttaşları, Türkiye'nin aydınlık yüzleri olarak isimlendirebileceğimiz tam 33 yurttaşı katledilmiştir. Sivas Madımak Otel’de meydana gelen bu katliamda, ayrıca, 2 otel çalışanı da hayatını kaybetmiştir. Bu vatandaşlarımız Türkiye'nin aydınları, aydınlık yüzleri olarak tanımladığımız bu insanlar, sadece kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle bir katliama tabi tutulmuşlardır. Sivas Madımak katliamının 21’inci yıl dönümünde bu vatandaşlarımızı, aydınlarımızı rahmetle, şükranla anıyorum. Ancak, hâlen, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetlerinin bir görevi olduğunu da bugünkü Hükûmete hatırlatıyorum. Bu katliamın gerçek sorumluları kimlerdir, bu olayı planlayanlar, gerçekleştirenler kimlerdir, bunları açığa çıkarmak Hükûmetin görevidir.

Hâlen bu olay aydınlatılmayı beklemektedir. Yargıya intikal eden ve yargıda gelişen süreç maalesef tatmin edici sonuçlar yaratmamıştır ve bir mahkemenin zaman aşımı nedeniyle vermiş olduğu karar, Sayın Başbakan tarafından “Hayırlı olsun.” nitelemesiyle değerlendirilmiştir. Sayın Başbakanın, mahkemenin “Zaman aşımına uğramıştır.” yönündeki kararını “Hayırlı olsun.” diye nitelemesi, en az o insanlarımızın, o vatandaşlarımızın katledilmesi kadar acı bir olaydır. Bu acı olayın yıl dönümünde rahmete intikal eden vatandaşlarımızı tekrar şükranla anıyorum, Sayın Başbakanın “Hayırlı olsun.” cümlesini kınıyorum ve bu olayı gerçekleştirenleri şiddetle kınıyorum. Olayı gerçekleştirenleri ortaya çıkarmanın Hükûmetin bir sorumluluğu olarak hâlen ortada durduğunu ifade ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum.

Sayın Baluken, buyurun.

 

 

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, biz de, Halkların Demokratik Partisi Grubu olarak, bundan yirmi bir yıl önce 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta insanlığın kara sayfalarına yazılmış olan katliamı kınadığımızı buradan ifade etmek istiyoruz.

Madımak Oteli’nde 33 Alevi yurttaşımız; içlerinde aydın ve sanatçıların olduğu 33 yurttaşımız maalesef, resmî ideolojinin kanlı kodlarına yeni bir halka eklenecek şekilde diri diri yakılmak suretiyle katledildiler. Madımak Oteli sistemli ve planlı bir şekilde 2 Temmuz günü yakılmış, devlet görevlileri de izlemiştir. Bu katliamda yer alanlar, Madımak davasında yargılananlar zaman aşımıyla ödüllendirilmiştir. Yani Madımak katliamı bu yönüyle tarihte kalmış değildir, bugün de devam eden bir katliamdır.

Biz burada, bu katliamda yer alanları ve failleri savunanları, katliamdan ötürü -hükûmetler ve bürokratlar değişse bile- ödüllendiren zihniyeti tekrar lanetlediğimizi, kınadığımızı ifade etmek istiyoruz.

Bu ülkede ortak bir gelecek tahayyülü oluşturacaksak, Madımak başta olmak üzere, Çorum, Maraş, Gazi ve Dersim’e kadar Alevi halkımıza yapılan bütün katliamlarla yüzleşilmesi gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Halkların Demokratik Partisi olarak, halklarımızın ortak bir geleceğinin kurulması için bu failler yakalanıncaya kadar, Madımak katliamının bütün detayları halkımızın önünde teşhir edilinceye kadar mücadele edeceğimizi ifade etmek istiyoruz.

Burada tekrar, katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarına ve bütün 76 milyon halkımıza başsağlığı dileklerimizi ifade etmek istiyoruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Aydın, buyurun.

 

 

 

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

2 Temmuz 1993’te ve o zaman tabii, iktidarda DYP-SHP Hükûmeti var ve o Hükûmet döneminde, o tarihte Sivas’ta meydana gelen Madımak olaylarının seneidevriyesindeyiz.

O gün orada yaşananlar; iman, vicdan ve izan sahibi hiçbir insanın kabullenmeyeceği büyük bir felaket çerçevelemiştir. Ders almak ve tekrarına engel olmak adına unutulmaması gereken bir elim hadisede hayatını kaybetmiş olan vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, bu türlü olayların ülkemizde bir daha yaşanmamasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaçoğlu, buyurun.

 

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

2 Temmuz 1993’te, yirmi bir yıl önce meydana gelen Sivas’taki Madımak olayları, toplumun birbirinden ayrıştırılmasının ne büyük felaketlere yol açtığının çok iyi bilinmesinde çok önemli bir dönüm noktası, bir taş olduğu görülüyor. Toplumun bu şekilde ayrıştırılması, insanların inançlarına göre, mezheplerine göre ayrıştırılmasının felaketleri ülkeye büyük zarar vermekte, insanlığa büyük zarar vermekte.

Bu tür olayların, siyasetçilerin özellikle çok dikkat etmesi gereken bir husus olduğunu özellikle belirtiyor, o tarihte hayatını kaybetmiş olanlara rahmet diliyorum.

Bu olayların bir daha yaşanmaması için, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin bu konuda çok dikkatli olmaları, toplumu birbirinden ayrıştırmamaları, inançları dolayısıyla birbirinden ayırt etmemelerini diliyorum.

Tekrardan ölenlere, öldürülenlere rahmet diliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Kadın tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde yaşadıkları sorunların ve çözüm yollarının araştırılması amacıyla Anayasa'nın 98’inci ve İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                                                   İdris Baluken

                                                                                                                                        Bingöl

                                                                                                                          HDP Grup Başkan Vekili

Gerekçe:

2011 yılı verilerine göre cezaevlerinde 4.337 kadın mahkûm bulunmaktadır. Cezaevlerinin fazlalığı kadar tutuklu ve hükümlü sayısının fazlalığı ve mahpusların cezaevlerinde yaşadıkları hak ihlalleri ülkemizin çözüm bekleyen en büyük sorunlarından biridir. Her gün en az bir cezaevinde işkence haberleri basına yansımakta veya mahpuslardan gelen mektuplarla açığa çıkmaktadır. Cezaevlerinde yaşanan bu zulmü en çokta kadın tutuklu ve hükümlüler yaşamaktadırlar. Zira, devletin erkek egemen yaklaşımını buralarda daha ağır bir şekilde hissetmektedirler. Anne olmanın yüklediği sorumluluğu cezaevlerinde en acı bir şekilde yaşamaktadırlar. Birçok kadın, hamileyken tutuklanıp cezaevinde doğum yapmaktadır. Çocuklar, genellikle anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalmaktadırlar. Çocuklarının cezaevi koşullarında fiziksel gelişimleri, beslenmeleri, sağlık ve sosyal koşullarının eksikliğini gören annelerinin çektikleri ceza, iki katı yaşanmaktadır.

Bunun dışında, kadın mahkum ve tutukluların yaşadıkları sorunların başında tedavi olamamak gelmektedir. Tutukluların revirlere yaptıkları başvurular çoğunlukla sonuçsuz kalıyor. Mahpuslar, verdikleri dilekçelerine çok uzun süre cevap alamadıkları için tedavileri geç kalabiliyor. Uzun uğraşlar sonucunda alabildikleri hastane sevklerinde de sorunlar yaşıyorlar. Hastaneye gidiş gelişlerde sözlü tacizlere maruz kalan kadınlar, muayene odasına askerler de girdiği ve kelepçeleri çıkarılmadığı için ya bu şartlarda muayene olmayı reddediyor ya da -askerlerin doktorlara kendileri için "tehlikeli ve terörist" olduklarına dair bilgi vermelerinin de etkisiyle- ayrıntılı muayene olamadan cezaevine geri dönüyorlar.

Daha önce, Cezaevi Müdürü tarafından gerçekleştirilen bir taciz olayı ile gündeme gelen Karataş Cezaevi, hak ihlalleri nedeniyle de sık sık gündeme gelmektedir. Ring araçlarında çok kötü koşullarda mahkemelerine götürülüp getirilen kadınlar, her giriş çıkışta x-ray cihazından geçiriliyor, bu esnada kadınlara insanlık onuruna yakışmayacak arama biçimleri dayatılıyor.

Adalet Bakanlığı'nın açmakla övündüğü Şakran Cezaevi de açılır açılmaz hak ihlalleri ve işkencelerle anılmaya başlanmıştır. Şakran Cezaevine gerek Adana Karataş Cezaevi’nden gerekse Bergama Cezaevi’nden nakledilen kadın mahpusların cezaevine girişte tabi tutuldukları onur kırıcı muamelelere ilişkin dile getirdikleri şikâyetler maalesef devam etmektedir. Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevi'nde bulunan, Nedret Demir isimli hükümlü, kaldığı hücrenin cezaevinde bulunan adli erkek tutuklu ve hükümlüler tarafından görülebildiğini ve mahremiyetin kalmadığını aktararak, kendisinin fiilî veya sözlü olarak taciz edildiğini, kimi kez darp edildiğini ve ölümle tehdit bile edildiğini "Soyunma" talebini reddettiği için zorla soyundurulduğunu ve saçlarından tutularak yerlerde sürüklendiğini aktarmıştır.

Denizli Bozkurt Açık Kadın Cezaevinde 189 adli kadın hükümlü çeşitli işlerde çalıştırılıyor. Ancak bu cezaevinde, çalışmak idarenin eliyle işkenceye dönüştürülüyor. Kadın hükümlüler soğuk havaya karşın dışarıda sabah yediden itibaren çalıştırılıyor. Akşam 17.30'da bitmesi gereken çalışma geç saatlere kadar sürüyor. Eldiven dahi verilmeden kanalizasyonların temizliği yaptırılıyor, ağır yük taşıttırılıyor. En son Urfa Cezaevinde yaşanan yangın olayı ardından Sincan Cezaevine nakledilmek istenen 13 kadın tutuklunun, gece yarısı 200 asker ve gardiyan tarafından, üstlerini değiştirmeleri bile beklenmeden dövülerek nakilleri yapılmıştır. Daha bir çok cezaevinde benzer hak ihlalleri yaşanmaktadır. Tüm bunlara bakıldığında, cezaevlerinde kadına yönelik cinsiyetçi, ayrımcı yaklaşımların nasıl kaba ve sistematik olarak uygulandığı görülmektedir. Kadın tutuklu ve hükümlülerin yaşadıkları sorunları tespit etmek ve çözüm yolları üretebilmek amacıyla bir Meclis araştırması açılması bir zorunluluk arz etmektedir.

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Güney Marmara Bölgesi’nde yer alan Bursa ili, tarih, turizm, sanat, ticaret ve sanayi kenti olduğu kadar coğrafi konumu ve ekolojik yapısının getirdiği avantajlar nedeniyle aynı zamanda önemli bir tarım kentidir. İlde verimlilik düzeyi Türkiye ortalamasının üzerinde olup, tarıma dayalı sanayi gelişmiştir. Başta İstanbul ve Ankara gibi metropoller olmak üzere, Marmara, Ege ve İç Anadolu Bölgesi'ndeki birçok ili besleyen bir tarımsal merkez durumundadır. İlde tarım ile sanayi entegrasyonu oldukça gelişkin olup domates salçası, dondurulmuş gıda, meyve ve sebze konservesi ve meyve suyu sanayinde önder konumdadır. Yaş meyve ve sebze ihracatı ile önemli bir ihraç merkezi, tohumculuk ve fidancılık etkinliklerinin yoğun olduğu bir yöredir.

Kısaca yukarıda özetlemeye çalıştığımız, tarım açısından önemli bir il olan Bursa'mızda giderek azalan tarım alanlarının korunması gerekmektedir. Ancak, son yıllarda Bursa'nın coğrafyasına, tarihî dokusuna, sosyal yaşamına ve verimli tarım alanlarına onarılması güç zararlar vererek faaliyet gösteren taş, maden, mermer ve kum ocakları büyük çevre felaketlerine zemin hazırlamaktadır. Gerekli incelemeler yapılmadan, doğaya ve su kaynaklarına vereceği zarar araştırılmadan, ÇED raporları gözetilmeden gelişigüzel ruhsat verilen ve denetlenmeyen işletmeler Bursa'nın doğasına büyük zarar vermektedir.

Ruhsat verilirken arıtma tesislerinin ya da çökertme tesislerinin olup olmadıklarının araştırılması, özellikle yeşilin, doğanın ve su kaynaklarının korunmasında yeterli hassasiyetin gösterilip gösterilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Maden Yasası gereği, Ankara'da işaretlenen maden ve mermer ocaklarının iş yeri ve çalışma ruhsatları, bulundukları il, il özel idareleri tarafından verilmektedir. Bu ruhsatların ÇED raporu dışında verilebilmesi için alan miktarları ÇED raporu kapsamı dışında kalacak şekilde ayarlanmaktadır. Ayrıca ocakların işletmesinin bitiminden sonra bölgenin geri kazanım işlemlerinin yapılıp yapılmayacağı ve denetimleri gerçekleştirilmelidir.

Bursa'da kamuya ve özele ait Nilüfer, Gemlik, Gürsu, Kestel, Karacabey, İznik, Osmangazi, İnegöl, Büyükorhan, Mustafakemalpaşa, Mudanya, Orhaneli, Orhangazi ve Yenişehir ilçelerimizde taş ocağı, kil ocağı, kum-çakıl ocağı ve mermer ocaklarının faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Özellikle son aylarda Bursa'nın Orhaneli ilçesine bağlı Başköy ile Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Sünlük ve Kabulbaba köylerinde mermer ocaklarının işletmesine bağlı olarak su kaynaklarında bulanıklık ve biyolojik kirlilik sorunlarının yaşandığı görülmektedir. Bu durumda canlı için en önemli ihtiyaç olan su kaybolmaktadır.

Bursa'nın tarihî ve kültürel dokusunun bozulmaması, bitki ve hayvan varlıklarının korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi, 1’inci sınıf tarım alanlarının erozyona uğramaması, vazgeçilmez su kaynaklarının korunması, toplumsal, ekonomik ve çevresel bakımdan sürdürülebilir bir madencilik sektörünün geliştirilebilmesi için: Bursa'da faaliyet gösteren taş, maden, mermer ve kum ocaklarının neden oldukları sorunların ve sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek sorunların bugünden tespit edilerek gereken önlemlerin alınması amacıyla, Anayasanın 98’inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırılması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1) İlhan Demiröz                                                      (Bursa)

2) Aykan Erdemir                                                      (Bursa)

3) Turhan Tayan                                                       (Bursa)

4) Hülya Güven                                                        (İzmir)

5) Kemal Ekinci                                                        (Bursa)

6) Sena Kaleli                                                          (Bursa)

7) Candan Yüceer                                                     (Tekirdağ)

8) Bülent Tezcan                                                      (Aydın)

9) Özgür Özel                                                           (Manisa)

10) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                    (İstanbul)

11) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                                    (Kayseri)

12) Celal Dinçer                                                       (İstanbul)

13) Rahmi Aşkın Türeli                                             (İzmir)

14) Ali İhsan Köktürk                                                (Zonguldak)

15) Ali Sarıbaş                                                         (Çanakkale)

16) Ali Rıza Öztürk                                                   (Mersin)

17) Kadir Gökmen Öğüt                                             (İstanbul)

18) Namık Havutça                                                   (Balıkesir)

19) Turgut Dibek                                                      (Kırklareli)

20) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

21) Musa Çam                                                          (İzmir)

22) İhsan Özkes                                                       (İstanbul)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Polis şiddetinin nedenlerinin ve boyutlarının, işkence ve orantısız kuvvete dair alınacak önlemlerin araştırılması ve sorunların çözümünün hızlandırılmasını sağlayabilmek için Anayasanın 98’inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Mehmet S. Kesimoğlu                                           (Kırklareli)

2) Hasan Ören                                                          (Manisa)

3) Candan Yüceer                                                     (Tekirdağ)

4) Ali Sarıbaş                                                           (Çanakkale)

5) Hülya Güven                                                        (İzmir)

6) Özgür Özel                                                           (Manisa)

7) Bülent Tezcan                                                      (Aydın)

8) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                      (İstanbul)

9) Celal Dinçer                                                         (İstanbul)

10) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                                    (Kayseri)

11) Ali İhsan Köktürk                                                (Zonguldak)

12) Rahmi Aşkın Türeli                                             (İzmir)

13) Ali Rıza Öztürk                                                   (Mersin)

14) Kadir Gökmen Öğüt                                             (İstanbul)

15) Durdu Özbolat                                                    (Kahramanmaraş)

16) Namık Havutça                                                   (Balıkesir)

17) Turgut Dibek                                                      (Kırklareli)

18) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

19) Musa Çam                                                          (İzmir)

20) İhsan Özkes                                                       (İstanbul)

21) Haluk Eyidoğan                                                  (İstanbul)

22) Melda Onur                                                        (İstanbul)

23) Mehmet Hilal Kaplan                                           (Kocaeli)

Gerekçe:

Ülkemizde, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının özellikle son beş yıllık döneminde giderek artan bir polis şiddeti yaşanmaktadır. Her gün toplumsal olaylarda, karakollarda, sokaklarda, üniversitelerde, kısaca, polisle vatandaşlarımızın karşı karşıya geldiği her yerde polislerin fail olduğu ölçüsüz şiddet, işkence, yaralama hatta öldürme olayları gündeme gelmekte, bu olayların görüntüleri medyaya yansımaktadır.

Son olarak, Samsun Sıhhiye Okulunda vatani görevini yapan ve akrabasının düğünü için izinli olarak İstanbul'da bulunan er Ahmet Koca'nın 17 Haziran 2012 tarihinde Fatih Hacı Hamza Mahallesi, Hacı Piri Caddesi üzerinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğünde görevli polisler tarafından uğradığı şiddetin görüntüleri, polisin ölçüsüz şiddet uygulama konusunda geldiği noktayı net olarak ortaya koymaktadır.

Bu olayın hemen arkasından, yine Fatih'te kapalı mekânda sigara içen sivil polisler, kendilerini uyaran personeli evire çevire dövmüş, bazı polisler personelin kafasına silah dayarken, kimisi de cop kullanırken görüntülenmiştir.

İzmir'de eşiyle birlikte eğlenmeye çıkan Fevziye Cengiz'in geçen yıl Temmuz ayında Karabağlar Polis Merkezinde maruz kaldığı vahim dayağın görüntüleri de henüz hafızalarımızdaki yerini korumaktadır.

Yine, 2011 yılının Ağustos ayında Samsun'un İlkadım ilçesi, 19 Mayıs Mahallesi’nde iş yeri bulunan 40 yaşındaki Recep Kılıç'ın maruz kaldığı polis şiddeti, tekme tokat dövülmesi ve başına telsizle vurularak yaralanmasına ilişkin görüntüler de basına yansımıştır.

31 Mayıs 2011 tarihinde Ankara Kızılay'da, Hopa'da çıkan olaylarda emekli öğretmen Metin Lokumcu'nun hayatını kaybetmesini protesto eden Dilşat Aktaş'ın polis tarafından sokak ortasında dövüldükten sonra sokakta sürüklenmesi MOBESE kameraları tarafından görüntülenmiş; Aktaş, polisin müdahalesi sırasında bacağına aldığı darbe sonrası felç tehlikesi geçirmiştir.

Yine, geçtiğimiz aylarda görüntüleri ortaya çıkan bir başka şiddet olayı da 4 Temmuz 2010'da Aydın'ın Kuşadası ilçesinde yaşanmış, motosikleti çekilmek istenen Fuat Şengül, polislerle tartışınca karakola götürülmüş ve burada gördüğü şiddet sonucu ciddi şekilde yaralanmıştır.

Demokratik protesto gösterilerinde polisin uyguladığı ölçüsüz şiddet ise artık kabul edilemez bir hâle gelmiştir. 2012 yılının Mayıs ayında, kürtajın yasaklanmasına karşı çıkan kadınların protesto gösterisine müdahale eden polis, bu müdahale sırasında çok sert davranmakla, gözaltına alman kadınlara şiddet uygulamak ve hatta kadınları taciz etmekle gündeme gelmiştir. Polisin öğrenci ve çalışan eylemlerinde uyguladığı şiddetin görüntüleri, genç bir öğrencinin polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesine ilişkin görüntüler de bir daha silinmemek üzere toplumsal hafızamıza kaydedilmektedir.

Bu şiddet olaylarının yanı sıra, biber gazı ve gaz bombası gibi kimyasal silahlar kullanmak konusunda da herhangi bir sınır gözetmediği anlaşılan polislerin bu silahları kullanarak neden olduğu ölüm sayısı giderek artmaktadır. Basit bir mahalle kavgasında polisin sıktığı biber gazı nedeniyle hayatını kaybeden Çayan Birben ve Hopa'daki olaylarda hayatını kaybeden Metin Lokumcu gibi çok sayıda vatandaşımız bu şiddetin kurbanı olmuştur. 18 yaşındaki Çağdaş Gemik ve 20 yaşındaki Baran Tursun ise polisin “Dur ihtarı”na uymadığı gerekçesiyle öldürdüğü çok sayıda vatandaşımızdan sadece ikisidir.

Tüm bunlara rağmen, bu suçları işleyen polisler, bu suçların gerektirdiği gibi cezalandırılmamakta, hatta bazı olaylarda ödül gibi terfiler almaktadır. Hatta, mağdurlar polise mukavemetten yargılanarak şiddet uygulayan polislerden çok daha büyük cezalar alabilmektedir.

Araştırma önergemiz bu gerekçelerle, artık büyük bir toplumsal sorun hâline gelmiş bulunan polis şiddetinin nedenlerinin ve boyutlarının, işkence ve orantısız kuvvete dair alınacak önlemlerin araştırılması ve sorunların çözümünün hızlandırılmasını sağlayabilmek için hazırlanmıştır.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Anayasa’nın 92’nci maddesine göre Başbakanlığın bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11/8/2006 tarihinde kabul ettiği 1701 (2006) sayılı Karar ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5/9/2006 tarihli ve 880 sayılı Karar’ıyla bir yıl için verdiği izin çerçevesinde Türkiye, Lübnan'da konuşlu Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü'ne (UNIFIL) silahlı kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlamıştır. Söz konusu iznin süresi, son olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 6/7/2013 tarihli ve 1045 sayılı Karar’ıyla 5/9/2013 tarihinden itibaren bir yıl uzatılmıştır.

Türkiye, UNIFIL'e yaptığı katkılarla barışı koruma harekâtının etkin biçimde icrasında önemli bir işlev üstlenmiştir. Bu çerçevede, Türkiye'nin katkısı gerek Birleşmiş Milletler sistemi içinde gerek bölgesel ve küresel ölçekte gerekse kapsamlı sivil asker işbirliği faaliyetleri vasıtasıyla Lübnan toplumunun her kesimi nezdinde görünürlüğünün artmasına ayrıca barış ve istikrarın korunmasına yönelik politikasının sürdürülmesine önemli katkıda bulunmuştur.

UNIFIL'in ülkemizin askerî kuvvet katkısında bulunduğu tek Birleşmiş Milletler Barış Gücü operasyonu olması ve hâlihazırda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adaylığımızın söz konusu bulunması dikkate alınarak, UNIFIL deniz görev gücüne katkımızın sürdürülmesinin önem arz ettiği değerlendirilmektedir.

UNIFIL'in görev süresi 31/8/2014 tarihinde sona erecek olup, görev süresinin bu tarihten sonraki dönem için yenilenmesi yönünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ağustos ayı içinde bir kararın kabul edilmesi beklenmektedir.

Bu hususlar ışığında ve Lübnan'la ikili ilişkilerimiz ile bölgedeki güvenlik koşulları da göz önünde tutularak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (UNIFIL)'in görev süresinin uzatılması yönünde karar alması durumunda; hudut, şümul ve miktarı Hükûmetçe belirlenecek Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, 1701 (2006) sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı ve 880 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı’yla tespit edilen ilkeler kapsamında 5/9/2014 tarihinden itibaren bir yıl daha UNIFIL Deniz Görev Gücüne iştirak etmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükûmet tarafından yapılması için Anayasa'nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesini arz ederim.

Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan

BAŞKAN – Başbakanlık tezkeresi üzerinde, İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre görüşme açacağım.

Gruplara, Hükûmete ve şahsı adına iki üyeye söz vereceğim.

Konuşma süreleri, gruplar ve Hükûmet için yirmişer dakika, şahıslar için onar dakikadır.

Tezkere üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum:

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Yıldırım Tuğrul Türkeş, Ankara Milletvekili; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Osman Taney Korutürk, İstanbul Milletvekili; Halkların Demokratik Partisi Grubu adına, Altan Tan, Diyarbakır Milletvekili; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Volkan Bozkır, İstanbul Milletvekili; Hükûmet adına, Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz; şahısları adına, Ahmet Berat Conkar, İstanbul Milletvekili; Mehmet Doğan Kubat, İstanbul Milletvekili.

Şimdi, söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Yıldırım Tuğrul Türkeş, Ankara Milletvekili.

Buyurun Sayın Türkeş. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Lübnan’da barışı korumak amacıyla Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü (UNIFIL)’e Türkiye'nin silahlı kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlamasına bir yıl daha imkân sağlayacak düzenlemeyle ilgili Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum ve Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, değerli milletvekilleri, aynı bölgeyle ilgili bu tezkereler değişik tarihlerde Meclisimize geliyor ve yenileniyor bunlar. Bir kere bunlar takdir edersiniz ki sadece askerî bir konu değil -yani Sayın Millî Savunma Bakanımız ve Millî Savunma Bakanlığının yetkilileri burada bulunuyorlar- bu, Türkiye'nin dış politikasıyla yakinen ilgili bir konudur ve maalesef, Sayın Dışişleri Bakanı başta olmak üzere dışişleriyle ilgili gerek bürokrasi gerekse Bakan, Bakan yardımcısı bu konularda konuşmaktan şiddetle kaçınmaktadırlar. Bunun Türkiye Büyük Millet Meclisinin vereceği kararlar açısından büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Keza, Dışişleri Komisyonunda da bu konu görüşülmek istendiğinde, bu veyahut buna benzer Irak’taki olan olaylar da ilgili “Aman, bu çok sakıncalıdır. Bunlar konuşulmaz...” Ya, bir dünya konuşuyor, bu Meclisin dışında herkes konuşuyor, bir tek siz konuşmuyorsunuz. Yani, hiç bir şeyden IŞİD etkilenmiyor veyahut da oradaki olaylarla ilgili -bu konuda olduğu gibi- Lübnan’daki konuyla ilgili bir tek Dışişlerinin yetkilileri veyahut da Sayın Dışişleri Bakanı konuşunca, bu konuda Meclise, Türkiye Büyük Millet Meclisine, yasama görevi yapan bu Meclise bilgi verince mi alınıyorlar, alınganlık gösteriyorlar? Bunu anlamak mümkün değil. Bu, sadece, tahmin ediyorum ki olsa olsa söyleyecek sözü bulunmadığı için gelemiyor buralara; yoksa, bunun haricinde, bu söylenenleri mazeret diye kabul etmek mümkün değil.

Şimdi, tabii, bu Lübnan’ı tek başına düşünmek mümkün değil yani bu bölgedeki gelişmelere bakmak lazım. Bu bölgede bir kere epey bir süredir bu mezhep çatışmaları devam ediyor. Bunları doğru dürüst okuyamazsak, doğru dürüst tarif edemezsek, doğru dürüst anlayamazsak bunların mahiyetini, değerlendirmeleri de doğru yapamayız. Yani bu Lübnan’da aynı şey, Irak’ta aynı şey, Suriye’de yaşananlar benzeri olaylardır. Bunlara bir bütün olarak bakmak lazım. Ben daha önceki bu Irak’taki konunun da Mecliste genel görüşme olarak görüşülmesini MHP Grubu adına bir öneride bulunduk, bir Danışma Kurulu kararı olarak bunu neticelendiremedik ama burada grup önerisi görüşüldüğünde dile getirdim.

Değerli arkadaşlar, şimdi, yeni bir yüzyıl ve bu yeni yüzyılda bir yüzyıl önceki yapılan anlaşmalar yenileniyor. Bunları göremezsek, bunları anlayamazsak, bunları anlamlandırıp Türkiye’nin dış politikasını buna göre şekillendiremezsek burada bunlar usulen bir bürokratik işlem olarak gelir bu yazılar, burada oylanır, AKP’nin çoğunluğuyla ondan sonra da geçer gider ama bir netice de sağlamıyor bunlar, Türkiye’ye bir hayrı da olmuyor.

Şimdi -bahsettim az önce- üç tane tezkere var, aynı bölgede, mahiyetleri farklı tabii ama Suriye’de uçağımız düştü 22 Haziran 2012’de bunun ardından 1 Ekim 2012’de bir tezkere geldi buraya, Meclis Genel Kuruluna ve oylandı, biz de destek verdik. Bu geniş kapsamlıydı yani sadece Suriye’yi işaret etmiyordu, bütün bölge ile ilgili maksadını ve kapsamını Hükûmetin karar vereceği bir yetki talebiydi. Bu yetkiyi verdik, o yetki ne işe yaradı yani asgaride beklerdik ki dış politika açısından caydırıcılık ihtiva etsin yani hiç olmazsa, hiçbir şey olmazsa “Bak, Türkiye’den böyle bir tezkere çıktı, buna karşı da dikkatli olalım.” demelerini beklerdik insanların ama tabii, bunu yapabilmek için siyasi iktidarın buna uygun politikaları üretmesi lazım. O politikaları üretmediği takdirde bunlar havada kalıyor -az önce belirttiğim gibi- bunlar sadece bir bürokratik gereklilikten öteye geçemiyor.

Bir diğeri Irak. Irak tezkeresi de 2012’den bu yana ikinci yılında, herhâlde bu sene gene sonbaharda, Ekimde uzatması gelecek. Ondan sonra, orada “Terör örgütü unsurlarını takip edebilmek ve caydırıcılık sağlamak için…” Şaka gibi değil mi? Yani burada siz bir taraftan terör örgütünü kendi vatandaşlarınız için sözcü kabul edip, muhatap kabul edip bunlarla müzakere yapacaksınız, burada İçişleri Komisyonunda bununla ilgili Anayasa’ya aykırı çalışmaları yapacaksınız ama elinize de bir taraftan, Kuzey Irak’ta yuvalanan terör örgütüne karşı faaliyet gösterebilmek için bir tezkere alıyorsunuz ve her sene de bunları uzatıyorsunuz. Bunu anlamak mümkün değil. Yani eğer AKP’den anlayan arkadaşlar varsa –belli ki bakanlar lütfedip teşrif edemiyorlar buraya- onların burada çıkıp bu konuda izahat vermelerini çok arzu ediyoruz.

Şimdi, bu Irak’ta tabii, gene haziran ayı içerisinde, biliyorsunuz, Başkonsolosumuz ve onunla birlikte 48 kişi kaçırıldı, IŞİD’in elinde rehin bunlar. “Rehin” bile denemiyor siyasi iktidar tarafından yani Dışişleri “Bunlar rehin değil…” Peki, nedir kardeşim? IŞİD nedir? Onun da ne olduğunu söyleyemiyor, “terör örgütü” denemiyor, ayıpmış, alınıyorlarmış. Herhâlde dünya tarihindeki en alıngan terör örgütü bu, adını söyleyince alınıveriyorlar. Bunu anlamak, bunu izah etmek mümkün değil. Bu noktada, şu anda üçüncü haftayı da geçtik, hâlâ oradaki rehinelerimizin ne olduğu belli değil ve oradaki Başkonsolosluğumuz işgal edildi, Türk toprağı işgal edildi beyler, bayanlar, değerli milletvekilleri ve ikinci defa da bayrağımız indirildi; biliyorsunuz, ilki Diyarbakır’da olmuştu.

Şimdi, tabii, buradan şimdiki görüştüğümüz konuya, Başbakanlık tezkeresi doğrultusundaki Lübnan UNIFIL tezkeresine gelmemiz lazım.

Şimdi, bu tezkere de 2006’dan beri yürürlükte. 2013’te 6 Temmuzda tezkere yine Türkiye Büyük Millet Meclisine geldi ve burada onaylandı, biz de olumlu oy verdik çünkü o bölgede, Lübnan’da Türkiye’nin hem ticari hem de tarihten kalan kültürel ilişkileri olduğu için bunları Birleşmiş Milletler kapsamındaki bir barış gücü çerçevesinde orada onlara teminat sağlamayı doğru buluyoruz.

Ama tabii bir başka enteresan nokta oldu -herhâlde, umuyorum ki Sayın Bakan birazdan konuşursa bizi de bilgilendirecektir- 3 Ağustosta Türk Havayollarının pilotları kaçırıldı yani 6 Temmuzda burada UNIFIL’le ilgili verdiğimiz tezkerenin üzerinden çok kısa, bir aydan az bir süre geçtikten sonra Türk Hava Yollarının iki pilotu kaçırıldı. İmam Rıza’nın Takipçileri veyahut Hacıları -tercüme de karışıyor onlar- diye bir örgüt, daha önce adı hiç duyulmamış, bunlar pilotlarımızı ellerinde tuttular yitmiş bir gün Türk Hava Yollarının iki pilotu rehin kaldı. Bu arada, Genelkurmay Başkanlığı, eylül ayının başında yani pilotlarımız orada rehin iken, UNIFIL’deki yani şu anda tezkerede tekrar yetki talep edilen bu görev gücü içindeki askerlerimizin görev süresinin sona ereceğine dair bir açıklama yaptı ve zaten aslında oradan bu askerleri de çekmek istediğimizi de beyan etti.  “Yani biz zaten çekecektik.” Peki, kardeşim, çekecektiniz; siyasi iktidara söyleseydiniz, o tezkereyi getirmeseydi. Yani siz eğer çekme kararında idiyseniz, bir ay önce bu belliydi herhâlde ve bunun görüşülmesi lazımdı. Ama enteresan bir olay, burada açıklama var, diyorlar ki: “5 Eylül 2013’te görev süresi sona erecek, 2 Eylülden itibaren de İskenderun’a, hava durumuna, hava şartlarına göre intikal edilecek.” filan. Peki, şimdi, bu açıklamalar yapıldıktan sonra, şimdi, bir sene sonra, tekrar oraya niye askerimizi yollamak istiyoruz, niye bu görev içindeki çalışmalarımıza devam etmek istiyoruz? Arada ne oldu? Herhâlde, Sayın Bakan, umuyorum ki birazdan bizi bilgilendirecek.

Peki, bunlar sürpriz mi? Hayır, değil. Yani o bölgeyi takip eden bütün yetkililerin; bürokrasidekilerin, Dışişlerindekilerin, Genelkurmaydakilerin bunu biliyor olması lazım. Yani bir milletvekili olarak, 19 Temmuz 2012’de, bakın, iki sene önce “yaklaşan yeni Lübnan savaşı” diye basın bildirisiyle o bölgedeki gelişmelere ben şahsen dikkat çekmişim. Şimdi, nereden biliyorsun? Açık kaynaklardan, medyadan, uluslararası gazetelerden. Bunu ben görebildiysem, ben takip edebildiysem, umuyorum ve bekliyorum ki Türk Silahlı Kuvvetlerindeki ve Dışişlerindeki kıymetli bürokratların da bunları öngörmesi ve bunlara karşı tedbir geliştirmesi gerekirdi. Ama ne oldu? Hiçbir şey yok. Pilotlar kaçırıldıktan sonra “Biz askerleri çekiyoruz.” dendi, bir derin sessizlik, pilotlar kurtarıldı, konu unutuldu diye de bir sene sonra tezkere, burada, tekrar, uzatım için geldi.

Şimdi, bu, maalesef, yanlış siyaset her yerde devam ediyor. Son, Irak’ta Başkonsolosumuz, özel harekatçılarımız, konsolosluk görevlilerimiz, 49 kişi alındıktan sonra -rehine alındılar- bu konuda Sayın Dışişleri Bakanı bilgi vermek arzusunda olduğunu siyasi partilere bildirdiğinde biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak 3-4 noktanın altını çizdik ve bunlara dikkat çektik.

Bunlardan birinde, elimizdeki mevcut tezkerelerin buradaki bir askerî müdahale seçeneğine zemini olup olmadığı ve bunun kullanılıp kullanılmayacağı, bu opsiyonun açık tutulması gerektiği ve orada her hâl ve şartta vatandaşlarımızın can güvenliğinin sağlanması gerektiğini ifade ettik. “Yo, yo, iyiler.” diye bize cevap veriyorlar. Değerli milletvekilleri, tatile mi gittiler altı bezli çocuklarla konsolosluktaki görevliler, izin mi kullanıyorlar, yani üç haftadır nerede bu insanlar? “Biz görüşüyoruz, iyiler.” Sizin görüşmeniz yeterli mi? Yani bir hapishanede tutukevinde, bir terör örgütünün nerede tuttuğu belli olmayan insanların sadece sizlerle görüşüyor olması onların iyi olduğu anlamına gelmez. Onların ya görevlerinin başında ya da böyle bir tehdit karşısında, vatan topraklarında, kendi ailelerinin yanında olmalarıdır beklenen ama bu konuda hiçbir şey yapılmıyor.

Bir ikinci değindiğimiz nokta, Irak’taki Türkmenlerin durumu idi. İlgilenildiği söyleniyor fakat maalesef orada, Suriye’deki Türkmenler olsun Irak’taki Türkmenler olsun hiçbir şekilde Türkiye’nin ilgisi, alakası, kapsamı içinde bulunmuyor. Yani kozmetik olarak iki kamyonda silah yakalattığınızda “Türkmenlere gidiyor.” demeyle sorumluluktan kurtulamazsınız. Yakalanmasaydı nereye gittiği belli değildi, yakalanınca Türkmenlere mi gitmiş oluyor bunlar? Böyle bir mantık olur mu ya, böyle bir akıl, böyle bir kabul olur mu? Ve bunu da insanların, muhalefetteki partilerin, bizlerin, vatandaşların kabul edeceğini mi düşünüyorsunuz? Böyle bir şey söz konusu değil.

Bir diğer değindiğimiz nokta, oradaki, bu IŞİD’in doğurduğu huzursuzluğun ardından olası bir göç ihtimaliydi. Daha üç hafta önce, yetkililerle görüştüğümüzde “Böyle bir ihtimal de olabilir.” diye bakıyorlardı; bugün, hududa dayandılar, huduttan geçiyorlar. Bu siyasetin, bu bölgedeki siyasetin çok daha ciddi, çok daha akılcı ve çok daha kapsamlı olarak ele alınması lazım; çok daha ciddi, tekrar altını çizerek söylüyorum.

Az önce de bahsettim, daha önceki konuşmamda da bahsettim. Bu, Sykes-Picot Anlaşması’nın yüzüncü yılıdır ve bölgede yeni coğrafya, yeni sınırlar oluşuyor. Türkiye’deki siyasi iktidar bunu anlamadığı takdirde, bunu çözemediği takdirde ve buna karşı Türkiye’nin menfaatlerinin gerektirdiği tedbirleri, önlemleri alamadığı takdirde bu tip sıkıntıları yaşamaya devam ederiz.

Bu UNIFIL Barış Gücü yani Başbakanlığın tezkeresi ile ilgili Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün altında var olmanın biz gereğine inanıyoruz. Bu nedenle de bu tezkereye Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak olumlu bakıyoruz. Ancak, tabii, bir şeyi de söylemek lazım burada.

Değerli arkadaşlar, sayın milletvekilleri; kendi topraklarınızda, Diyarbakır’da kendi bayrağınıza sahip çıkamazsanız dışarıda sizin insanlarınızın, sizin tarihî köklerinizden gelen insanların dayak yemesi maalesef mukadder oluyor. Bu noktada, bunların daha sorumlu, daha vicdanlı, daha akılcı ve yüzyılın başına uygun, daha kapsamlı ele alınması gerektiğini vurguluyorum ve yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

 

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Osman Taney Korutürk, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Korütürk. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin Lübnan’daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü’ne yapmış olduğu katkının bir yıl daha uzatılması konusundaki tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak 2006 yılında başlamış olan bu harekâta başından itibaren Türkiye'nin dünya istikrarını, dünyadaki barışı, ülkelerarasındaki anlaşmaların barışçı yollarla çözümünü destekleme çabaları katkısında kendi imkânlarıyla katkıda bulunmasını her zaman uygun gördüğümüz için olumlu oy verdik. Bugün Lübnan’da barışı korumak için bulunan Birleşmiş Milletler Gücü’ne Türk birlikleri de iştirak ediyor ama Türk birlikleri bölgedeki başka konularda, barışı koruma alanında Türkiye'nin çok parlak bir sicili olmadığını da, muhtemelen, üzülerek, görüyor.

Şimdi, Irak’ta meydana gelen, Suriye’den Irak’a sıçrayan ve Irak’ın komşularını da tehdit etmeye başlayan çok ciddi gelişmeler çok muhtemeldir ki önümüzdeki görülebilir dönem içerisinde Lübnan’a da sirayet edecektir.

Biz bu taslağın, bu tezkerenin Meclise geleceğini gördüğümüz zaman bunu önce bir araştırdık, bizim kara birliklerimiz, arazideki birliklerimiz hâlen orada mı? diye. Arazide gerçi muharip birlik değil, istihkâm birliğimiz var ama istihkâm birliklerimiz eğer orada olsaydı biz büyük bir ihtimalle Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu badirenin içerisine hazırlıksız yakalanacak birliklerimize vize vermemek için bugün burada olumsuz oy verecektik ama baktık ki Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin oradaki istihkam birlikleri 2 Eylül 2013 tarihinde çekilmiş ve karada başka birliğimiz kalmamış. Şimdi, mevsim şartlarına göre orada görev yapan bir fırkateyn veya yerine göre göre bir korvet ve hücum botu şeklide deniz unsurlarımız var. Deniz unsurlarımızın Doğu Akdeniz’de bayrak göstermesi, Doğu Akdeniz’in istikrarına katkıda bulunması, Doğu Akdeniz’deki barış faaliyetlerinde yer alması ve Doğu Akdeniz’deki silah trafiğini engelleme görevinde Birleşmiş Milletler içerisinde yer alması bizim açımızdan kabule şayan bir durumdur. Onun için, biz bu tezkereye bu yıl da olumlu oy vereceğiz.

Şimdi, burada bir şey söyledim dikkat ederseniz, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki silah trafiğine engel olması bizim açımızdan makbuldür.” dedim. Makbuldür ama silah trafiğine Birleşmiş Milletlerin görev güçleri dışında Türkiye’nin, maalesef, katkıda bulunduğunu görüyoruz. Başlangıçtan itibaren Hükûmeti çok ikaz ettik bu konuda. Suriye politikasında, Suriye’de silahlı bir mukavemet, silahlı bir karşı koyma yaratma çabalarında Türkiye’nin bu işlere girişmemesi gerektiğini söyledik. Bir komşu memleketin rejiminin değiştirilmesi Türkiye’nin şimdiye kadar denemeye kalkıştığı bir iş değildi; denemeye kalkıştığı bir iş değildi çünkü Türkiye bu bölgede şimdiye kadar hep istikrarı korumaya, barışı korumaya çalışan bir ülkeydi. Kendisi de, Türkiye, ancak istikrar ortamı olduğu takdirde sağlam bir varlık gösterebilen bir ülke, Türkiye istikrarsızlık içinde kolay çalışan bir ülke değil. Onun için, istikrarsızlık kendisine sıçramasın diye Türkiye’nin bu bölgedeki istikrara mutlaka katkıda bulunması lazımdı, barışa katkıda bulunması lazımdı. Suriye’deki olaylara müdahale edelim mi? Edelim ama silahla mukavemeti organize ederek, muhalefeti yapmaya çalışarak değil, uluslararası diplomatik ve barışçı teşebbüslere önayak olarak edelim. Tıpkı, vaktiyle Irak’a komşu ülkeler mekanizmasını kurup o günden bugüne kadar Irak’ın toprak bütünlüğünü muhafaza etmiş olduğumuz gibi edelim dedik ama böyle olmadı. Onun için, bu çok ciddi bir çelişki. Türkiye bir yandan bölgedeki birçok silahlı harekete ve bu arada da IŞİD gibi birtakım terör örgütlerine zamanında silah göndermiş, silah vermiş, her türlü yardımı yapmış, bir yandan da Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün, bölgeye, Lübnan’a silah gönderilmesini engelleme faaliyetlerine de gemi, fırkateyn, hücumbot, korvet göndererek engellemeye çalışıyor. Bu belirsiz bir politika. Hakikaten şaşılacak bir politika. Bu ne demek? Bu nasıl iş, bir yandan silah verdiriyorsunuz, bir yandan silahı engellemeye çalışıyorsunuz? Siz aslında hangisisiniz? Bunu iyi düşünmek lazım. Biz, aslında silahı engelleyen olmalıyız. Biz, aslında silahı veren olmamalıyız. Bu bölgeye silahlı faaliyetleri destekleyen, bunları geliştiren, bunları planlayan ülkeler olmamalıyız. Olduğumuz zaman başımıza ne geldiğini görüyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, İstanbul’da gene bir barış toplantısı yapıldı. İstanbul’un barış toplantısına ev sahipliği yapması aslında memnuniyet verici bir şey. Dışişleri Bakanı orada bir konuşma yaptı. O konuşmayı dinleyenler herhâlde epey şaşırmışlardır çünkü takip ettiği politikayla o konferansın kendi konusu birbirini çok fazla tutar mahiyette değil. Bu arada hemen konferansın ertesinde Musul IŞİD tarafından işgal edildi. Sayın Dışişleri Bakanı Twitter vasıtasıyla kamuoyumuza dedi ki: “Biz, Bağdat Büyükçelçiliğiyle, Mısır Başkonsolosluğuyla, Basra Başkonsolosluğuyla temas hâlindeyiz.” Temas hâlinde olmasını Twitter’la veya “tweet”le atması için hiçbir sebep yok. Tabii ki temas hâlinde olacak. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, bütün dış temsilcilikleriyle yedi gün yirmi dört saat temas hâlinde. Bunu niye açıklama lüzumunu hissettiğini, ben şahsen bir dış işleri meslek mensubu olarak çok fazla anlamadım. Ama arkasından başka bir şey daha söyledi gene Twitter’da. Dedi ki: “Musul’da durum kontrol altındadır. Endişe edecek bir şey yoktur.” Bu daha Twitter”da birtakım kimseler tarafından “retweet” edilirken medilirken bir de baktık ki, Musul Başkonsolosluğumuz IŞİD tarafından basılmış; Başkonsolos, Konsolosluk personeli, personelin ailesi, kedisi köpeği bağlanmış, götürülmüş. “Musul’da her şey kontrol altında. Endişe edecek bir şey yok.” diyen -ama Twitter”da diyen- Dışişleri Bakanı ertesi günü bir beyanat verdi, dedi ki: “Bazı çevreler Irak’ın ciddi bir kaos içerisinde olduğu izlenimini yaymaya çalışmaktadırlar.” “Yani Irak’ta ciddi bir kaos yok. Irak’ı bir kaos içinde göstermeye çalışıyorlar.” dedi.

Şimdi, onu dedi. Bu gazetelerde yer aldı. Biz notumuzu aldık, bir kenara koyduk. Üç gün önce, dört gün önce bir beyanat daha verdi “Irak’ta dehşetli bir kriz baş göstermiştir. Bu kriz kapımıza dayanmıştır. Bizi de tehdit ediyor.” dedi.

Şimdi, çok kısa aralıklarla bir akademisyen birbiriyle çelişen değerlendirmelerde bulunabilir veya birbiriyle çelişen saptamalar yapabilir, beyanlarda bulunabilir. Bu, ileride bakıldığında o akademisyenin akademik kariyerinde bir etkisi olur, o açıdan tenkit edilir, eleştirilir ama bir Dışişleri Bakanı bir hafta on gün içinde birbiriyle 180 derece zıt iki açıklama yapıp da birinde “Bir şey yok.” birinde de “Feci bir vaziyetteyiz.” derse, o zaman temsil ettiği, dışişlerini yönettiği ülkesinin güvenlik, savunma, siyasi mekanizmalarının hepsinde çok ciddi bir sorun olduğunu gösterir.

Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun -burada daha önce bunları konuştuk, bütçeyi de konuşurken bu konuları görüştük- artık bu görevi ne kadar başarıyla yürüttüğünü, ne kadar daha yürütmesi gerektiğini kendi vicdanı içinde bir değerlendirmesi lazım diye düşünüyorum.

Dışişleri Bakanını, siyaset Dışişleri Bakanı yapmıştır. Siyasetin imkânları Dışişleri Bakanına, Dışişleri Bakanı olma şansını vermiştir. Dışişleri Bakanı aradan geçen zaman zarfında Türkiye'nin dış politikasını bugün içinde bulunduğu çok olumsuz, çok sakıncalı, çok rahatsızlık verici ve Türkiye'nin gücünü, kuvvetini, varlığını, ağırlığını çok hafifletici bir noktaya getirmiştir. Siyasetin kendisine bakan olma şansını vermiş olduğu Dışişleri Bakanının önünde şimdi bir şans daha vardır; o şans da istifa etme şansıdır.

Bakın, bizim siyasi hayatımızda istifa çok kullanılan, çok başvurulan bir unsur değil. İstifayı herkes etmiyor. Hiç olmazsa Dışişleri Bakanı buradaki başarısızlıklarını görüp artık bunu daha fazla devam ettirme inadından vazgeçip istifa ederse, istifa erdemiyle tarihe geçer. Tarihe geçeceği şüphesiz. Dışişleri Bakanı tarihe geçmek için ciddi bir faaliyet içinde diye birçok yayınlarda yorumlar okuyoruz, ediyoruz. Dışişleri Bakanının öyle bir endişesi yok, Dışişleri Bakanı tarihe geçti. Dışişleri Bakanı tarihe, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en başarısız Dışişleri Bakanı olarak ve Türkiye’yi dış politikada en fazla zora sokan Dışişleri Bakanı olarak geçti. Bunu silmek mümkün değil ama bunu, belki bir ölçüde, istifa ederek, ama istifa erdemini de göstermiştir kaydını düşerek bir olumluya çevirebilmek hâlâ elinde. Çevirmezse ne olur? Çevirmezse ne olacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz bugüne kadar gördüğümüz gibi.

Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin barış destekleme harekâtlarına katkıları hakkında Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde çok etraflı bilgiler var. Bunlara baktığınız zaman, hakikaten Türkiye'nin, 1993 yılı Şubat ayından itibaren uluslararası barışa katkıda bulunmak için çok ciddi bir çaba içerisinde bulunmuş olduğunu görüyorsunuz. Bunlar sırasıyla, burada Genelkurmay web sitesinde belirtilen sırayla, önce Somali harekâtıyla başlıyor. Somali harekâtı benim çok yakın tanıdığım, hatırladığım, içerisine zaman zaman müdahil olduğum bir harekâttır ve Türkiye'nin, dışarıya, Birleşmiş Milletler barış harekâtlarına açılışını sağlamış olan bir harekâttır. Arkasından Bosna-Hersek Koruma Gücü, arkasından eski Yugoslavya Cumhuriyeti’ne yönelik ekonomik yaptırımlarla silah ambargolarının kontrol edilmesi için bir başka barış harekâtı, sonra Bosna-Hersek harekâtı, daha sonra Arnavutluk harekâtı. Bunların hepsinin Genelkurmayın web sitesinde İngilizce isimleri var. İngilizce isimlerin Türkçeleştirilmiş olmasını isterdim. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden de İngilizce isim okumayı doğru bulmuyorum. Onun için, nerelerde olduğunu söylüyorum. Daha sonra Makedonya, Makedonya’dan sonra Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden sonra Sudan, Sudan’dan sonra Irak’a eğitim desteği, ondan sonra da Libya Harekâtı -ki bu, meşhur “NATO’nun Libya’da ne işi var?” şeklinde Başbakanın vasıflandırdığı ama hemen arkasından bizim katıldığımız NATO Harekâtı- ondan sonra da Darfur Misyonu var; bunlar geçmişler, geçmiş harekâtlar. Şimdi de şu anda, halihazırda Türk Silahlı Kuvvetleri beş ayrı noktada dünya barışına katkı sağlıyor; bunlar gene, Bosna Hersek, Kosova, Afganistan, Lübnan ve Somali, Somali’deki de deniz harekâtı.

Barışa bu kadar katkıdan bulunmayı kendine şiar edinmiş olan, Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde 5 sayfalık çok etraflı bir barış koruma planı ve bu planın nasıl uygulandığına dair bilgi bulunan bir ülkenin kendi bölgesindeki silahlı çatışmaları teşvik etmiş olması bu bölgede çok kolay affedilecek bir şey değil. Arkadaşlar, bakın, çok açık söylüyorum: Bu bölgede hatıralar bizim her zaman unuttuğumuz kadar kısa zamanda unutulmaz, bu bölgede hep eskilerden kalan şeyler kalır. Bunların içerisinde Türkiye’nin içinde bulunduğumuz -bu yıldan geriye doğru saydınız- dört, beş yıl içerisinde bu bölgenin istikrarını, barışını nasıl bozmuş olduğu, bunlara ne kadar kötü katkılarda bulunduğu, bu bölgedeki insanların hepsi tarafından hatırlanacak ve zaman gelince bizim yüzümüze vurulacaktır. Biz, buralarda her zaman barışı korumakla, istikrarı sağlamakla, arabulmakla, sağlığı, eğitimi, kültürü, çok sesliliği teşvik etmekle övünürken bize bunları hep hatırlatacaklar, “Ama şurada da şöyle yaptınız, burada da böyle yaptınız.” diyecekler.

Şimdi, artık bunu düzeltmek için vakit geç, bunu bugünden sonra çok kolay düzeltemeyiz ama bugünden sonra vuku bulacak hadiseleri bir parça daha kontrol altına alabiliriz. Irak’ta meydana gelen çok karışık hareket Irak’ı artık dağıtacak gibi gözüküyor. Orada Türkiye’nin rolü herhâlde tekrar eskiden olduğu gibi Irak içerisinde barışı, güvenliği, Irak halkının katmanlarının, Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, etnik ayrılık gütmeden; Sünnilerin, Şiilerin mezhepsel ayrılık gütmeden; Hristiyanların din ayrılığı gütmeden bir araya getirilmesi için bir uluslararası harekâta öncülük etmesi lazım.

Geçen gün bu kürsüde Türkmenlerin durumunu konuştuk, Türkmenler de Irak’ın ana katmanlarından bir tanesi, aynen Araplar gibi, Kürtler gibi ama Türkmenler bugün Irak’ta çok ihmal edilmiş bir vaziyette. Telafer basılmış, oradan dışarı çıkmışlar, nereye gittikleri, nereye gidecekleri belli değil, kimin güvencesi altında oldukları belli değil, Kürt bölgelerinde olanlar bir parça daha istikrarlı olan o bölgelerin güvenliğinden yararlanıyor ama o bölgenin içerisinde olmayanlar yararlanamıyor. Burada, çok etraflı bir şekilde ben gene sizlere “Bunlara karşı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ne yapabilir?” diye bir önlemler dizisi saydım. Bu önlemler dizisi hakkında veya bunların üzerine eğilindiği hakkında elimizde hiçbir belirti yok. Biz burada konuşuyoruz, bu konuştuğumuz şeyler uçuyor gidiyor.

Bakın, şimdi benden sonra muhtemelen bir noktada Dışişleri Komisyonu Başkanı, meslektaşım, arkadaşım Volkan Bozkır konuşacak ama bizim Sayın Volkan Bozkır’a yapmış olduğumuz bir başvuru var, Dışişleri Komisyonunun muhalefet üyeleri olarak. Muhalefet üyeleri dediğimiz zaman Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Halkların Demokratik Partisi üç ayrı muhalefet partisi olarak bir dilekçe verdik ve dedik ki: “Bu kadar karışık şartların, bu kadar korkunç hadiselerin cereyan ettiği bir ortamda Dışişleri Komisyonu uluslararası anlaşmaları falan gene yapmaya devam etsin ama onların dışında asıl işlevini icra edecek şekilde bir özel oturumla dış politikayı konuşsun. Dışişleri Bakanını, Bakan gelemiyorsa Bakan Yardımcısını, Bakan Yardımcısı gelemiyorsa Müsteşarını çağırıp bunlarla bu işleri konuşsun.” Ama bakın bu, geçen haftadan sonra yarın Dışişleri Komisyonunun bizim müracaatımızın üzerine geçen üçüncü toplantısı yapılıyor ve Hükûmet kanadından da, iktidar kanadından da bu toplantıyı gerçekleştirmek için hiçbir girişimde bulunulmuyor. “Dışişleri Bakanlığı meşgul.” veya “Bunların konuşulması sakıncalı…” Nasıl sakıncalı olabilir arkadaşlar, nasıl meşgul olabilir, bundan başka bir meşguliyet olabilir mi veya bundan başka bir ortam olabilir mi bunların konuşulabileceği? Genel Kurulda konuşulacağı zaman çor garip bir tabir kullanılıyor “Bunlar ulu orta konuşulacak sözler değildir.” Genel Kurulda ulu orta konuşulmak demek, burada oturan bütün milletvekillerinin her birisini teker teker -hakaret lafını kullanmak istemiyorum- küçümseme demektir. “Ulu orta” ne demek? Burası ulu orta değil, burası milletin bütün işlerinin konuşulacağı bir yer. Bizler buraya seçilerek geldik, oy alarak geldik. Bizim seçmenlerimiz soruyor “Ne yapıyorsunuz siz orada?” diye.

Peki, Dışişleri Komisyonu bir ihtisas komisyonu. Dışişleri Komisyonu, dış politikanın tartışılıp görüşülüp Meclise sunulacağı bir ihtisas komisyonu. İhtisas komisyonu, sadece birtakım uluslararası anlaşmaların onaylanmasına indirgenmiş şekilde çalışıyor. Ben bunu çok yersiz ve yanlış buluyorum, böyle bir şey olabilir mi? Üstelik de, o gelen anlaşmaların içerisinde -işte, Sayın Başkan, arkadaşım bilir- bir sürü yanlışlıklar, kelime hataları, ifade hataları, “Bu şekilde söylenirse başka manaya gelir.” falan diye düzeltilmeler oluyor ama düzeltme de olmuyor Komisyonda, neymiş efendim? Bunlar Bakanlar Kurulundan geçmiş, imzalanmış, yapılabilecek bir şey yokmuş. O zaman nedir? O zaman bunlar tasdik mercidir. Nedir? Gideceğiz oraya, okuyacaklar, “Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.”, oradan buraya gelecek, burada kaç dakikalık konuşma süreniz varsa konuşacaksınız, sizi kimse dinlemeyecek veya dinleyenler varsa hiç üzerinde bile durmayacak, kulak arkası edecek, “Bitse de gitsek.” diyecek. E, böyle bir Meclisin işlevleri çok zayıflamış demektir, çok azalmış demektir. Biz, hep birlikte -sizlerle de birlikte, biz de kendimiz- şu Meclisi bir parça daha canlandırmamız lazım. Şu Meclisle Türkiye’nin bugün çok kötü giden dış politikasına en azından müdahale etmemiz lazım. Şurada, bu dış politikayı bu hâle getirenlere “Niye böyle yapıyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz, gelin anlatın.” dememiz lazım, onlar da anlatmak kaçmamaları lazım. Onun için, arkadaşlar, Lübnan’a gidecek olan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına, ki Türk Deniz Kuvvetleri unsurlarıdır… Türk Deniz Kuvvetleri geçmiş olduğumuz dönemde çok büyük sıkıntılardan geçmiş, gücünü çok büyük ölçüde kaybetmiştir ama Deniz Kuvvetleri gene Deniz Kuvvetleridir, gene vazifesini yapmaktadır. Oraya giden gemilerimizde görevli subay, astsubay, erbaş, er ve sivil personele sağlık ve başarılar diliyorum, pruvaları neta, rüzgârları bol olsun diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi, söz sırası Halkların Demokratik Partisi Grubu adına söz isteyen Altan Tan, Diyarbakır Milletvekili.

Buyurun Sayın Tan.

HDP GRUBU ADINA ALTAN TAN (Diyarbakır) -  Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bir kez daha yurt dışına asker gönderilmesiyle ilgili bir tezkere doğrultusunda konuşmak üzere huzurlarınızdayım. Bu, kaçıncı tezkere? Bu, kaçıncı konuşma? Bu, kaçıncı tartışma? Doğrusu ben de hatırlamıyorum.

Bir zamanlar yabancı bir gazeteci yazdığı bir makalede “Türkiye’nin en büyük ihracat kalemi askerleridir, ordusudur.” dediği zaman yer yerinden oynamıştı ama geriye dönüp bakıyoruz, Demokrat Parti döneminde Kore’ye asker yollamadan daha sonra Afganistan’a asker yollamaya kadar, işte bugün de Lübnan’a tekrar asker yollamaya kadar kaç sefer bu işi yaptık? Herhâlde, devlet de yetkili yerlerde, ilgili yerlerde kayıtları olmasa irticalen sayısını unuttu.

Değerli arkadaşlar,  tabii ki, dünyada belki paktların, belli organizasyonların, belli kuruluşların içerisinde iseniz, isek, dünyada yine belli bir çerçevede siyaset yapıyorsak bununla ilgili yükümlülüklerimizi de yerine getireceğiz ama dönüp soracağız: Neden? Niçin? Nasıl? Ne kadar? Nereye? Bu soruların cevabını bilen yok, bilen varsa da bu konuda gelip de Meclise bilgi veren, malumat veren de yok.

Şimdi, Lübnan, tabii, Orta Doğu’nun en hassas bölgesi. Etnik yapısı itibarıyla, dinî yapısı itibarıyla, mezhebî yapısı itibarıyla, neredeyse bütün bir Orta Doğu’nun özeti bir yer ve aynı zamanda, İsrail politikası, Suriye politikası, Filistin politikasının da birinci derecede etkili olduğu ve etkilendiği bir yer.

Burada, bu mevzuları parça parça konuşmak yerine; Lübnan, Suriye, Gazze, Filistin, Mısır, Afganistan, Bosna Hersek, Arnavutluk diye ayırmak yerine… Defalarca, yine, bu kürsüden seslendik sayın Hükûmet yetkililerine ve bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Sayın Ahmet Davutoğlu’na, dedik ki “Lütfen, gelin, bize bir makro plan analizi yapın. Siz dünya siyasal sisteminde nerede duruyorsunuz? Avrupa Birliği, Batı ekseninde mi siyaset yapıyorsunuz, yoksa, son dönemlerde sıkça dillendirdiğiniz Şangay Beşlisi hayalleri peşinde misiniz, yoksa, bütün bunlardan da ari, bütün bunlardan da müstagnî ve öte Orta Doğu’da bir farklı politikanın temsilcisi misiniz? Gelin, bize anlatın, önce bu büyük planınızı, siyasetinizi, duruşunuzu, siyasetinizin koordinatlarını bize anlatın, ondan sonra da nereye asker yollanılması gerekiyor, nereye ambargo konulması gerekiyor, nereye büyükelçi gönderilmesi gerekiyor, nereden büyükelçi alınması, geri çekilmesi gerekiyor bunu daha doğru düzgün tartışalım.”

Ancak değerli arkadaşlar, maalesef, bugüne kadar defalarca bu çağrıda bulunmamıza rağmen, gelip de bu Mecliste eskilerin tabiriyle “sadre şifa” veya dişte bir kovuk dolduracak kadar bil bilgi, malumat, analiz, tahlil, belge bu Meclisin önüne konulmadı.

Şimdi de, yine, bütün bir Orta Doğu ateş çemberi içerisinde, ne yapıldığı belli değil, tekrar tekrar soruyoruz Hükûmete. Bir dönem Türkiye’de “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” tabirleri konuşuldu. Yani Türkiye öyle bir devlet olacak ki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar etkili olacak. “Peki, ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar’ neyi kastediyorsunuz, bir Turan imparatorluğu mu kurmak istiyorsunuz?” Cevap yok.

Ondan sonra, İslami söylemler ön plana çıkarıldı; İslam birliği, İslam kardeşliği, İslam ülkeleri, Rabia işaretleri… Peki, ne yapmak istiyorsunuz? Orta Doğu’da bu Müslümanların yüzlerce yıldır ortadan kaldıracak, Ziya Paşa’nın yüz otuz sene evvel “Dolaştım diyarı küfrü beldeler, kâşaneler gördüm. Dolaştım Mülkü İslamı, hep viraneler gördüm.” dediği bu hazin tabloyu değiştirecek nasıl bir planınız var hamasetten öte?

Yine, aynı şekilde, bir dönem Afrika ülkeleriyle iş birliği, üçüncü dünya antiemperyalistliği dillerde dolaşır oldu. Peki, sizin Afrika’yla ilgili TUSKON’un ötesinde bir siyasetiniz var mı? Yani TUSKON kadar bile başarılı değilsiniz; kurulan ilişkiler, yapılan ihracatlar, diyaloglar ve kültürel entegrasyonla alakalı olarak.

Değerli arkadaşlar, birinci sorun, bir vizyon ve misyon eksikliğidir maalesef, en büyük eksiklik budur. İkinci olarak da bir başarı efsanesi ortada dolaşmaktadır ama başarının kendisi ortada yok. Yani şair diyor ya “Ne efsûnkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet/Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten.” Bir başarı, başarı, başarı ama bu başarı nerede, bunu gören, bilen, duyan, işaret eden yok.

“Komşularla sıfır sorun.” Ne oldu? Halep kuş uçuşu 60 kilometre Kilis’ten, Musul huduttan yine, aynı şekilde, kuş uçuşu 80 kilometre; Musul’a gidemiyorsun, Halep’e gidemiyorsun. Şam’da büyükelçin yok, Tel Aviv’de yok, Kahire’de yok, Bağdat’ta da eli kulağında, bavulları topladı, gelecek. Basra konsolosun Kuveyt’e sığınmış. Peki, nerede bu başarı?

Abidin Dino, memleketimizin yetiştirdiği en önemli ressamlardan ve entelektüellerden biriydi, aynı şekilde Nazım Hikmet de kendi sahasında büyük bir edebiyatçı, büyük bir şair, ikisi iyi arkadaş. Nazım Hikmet, Abidin Dino’ya bir mektup yazıyor, diyor ki: “Her şeyin resmini çizdin ama, mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?”

Biz de Sayın Davutoğlu’na soruyoruz, bu mutluluğun resmi nerede, çerçevesi nerede? Getir de önce Meclisin duvarına, sonra da hepimiz kendi odalarımızın, bürolarımızın, evlerimizin duvarına asalım. Nerede bu başarı? Neler yaptınız? Bu stratejik derinliğin bütün dünyaya, hatta ahireti tahlil eden analizleri neden okyanusları, denizleri geçti de bir kaşık suda boğuldu? Neden Halep’te, Musul’da, Bağdat’ta, Basra’da, Gazze’de, Kahire’de sokağa çıkamaz hâle geldi? Neden, neden, neden? Hatta hatta Bosna’da. Bosna bugün ne oldu? Kaç tane kanton var orada, kaç tane özerk bölge var? İktidarlar nasıl değişiyor, halk niye sokakta tekrar? Neler yaptınız? Arnavutluk’ta neler oldu? Bulgaristan’da alternatif parti kurdurdunuz, akıbeti ne oldu?

Sayın Başbakan, geçen sene, önceki sene 4 Temmuzda Gazze’ye gidecekti, tekrar 4 Temmuz geldi, niye gidemedi? Ne oldu? Demek ki bu işler böyle hamasetle, yağmayla, gürlemeyle, öksürmeyle, bakanları azarlar gibi milleti de azarlamayla olmuyor.

Şair diyor ya:

“Meyhane taşradan mukassi görünür amma,

Bir başka nezahet, bir başka letafet var içinde.”

Bu siyasetin de bir inceliği, bir nezaketi, bir nezaheti, bir rekaketi var. Tabii, tercüme lazım bunlara, neyse… Bu kadar Osmanlıcılık yapanların bunları bilmesi lazım, evet.

Değerli arkadaşlar, tabii, her şeye rağmen biz ne kadar eleştirirsek eleştirelim bu ülke bizim ülkemiz, Orta Doğu coğrafyası bizim coğrafyamız, ölen de öldürülenler de bizim kardeşlerimiz, yanan bizim evimiz. Yani, Hükûmet buralarda başarısız oldu diye biz sevinç içerisinde değiliz, çünkü bu ev, bu gök kubbe bizim üzerimize yıkılıyor, yıkıldı, perişan oldu. Benim akrabalarımın yarısı, işte Suriye’dekiler perperişan; kaçabilen Avrupa’ya kaçtı, gerisi de burada sürünüyor, orada kalan da Allah’a emanet. Bütün bu yangın, evimizin içinde değerli arkadaşlar.

Yine, kaç gün oldu, bizim Musul’daki rehin tutulan elçilik mensuplarımızdan bir haber var mı? Bir de üstüne üstlük medya yasağı koydunuz, konuşma yasağı koydunuz. Peki, dünya bunu konuşmuyor mu? “Valla dünya âlem konuşsun, siz konuşmayın.” işte gelinen nokta bu. Dünya âlem her şeyi biliyor, İngiliz istihbaratı şu an onların ne yediğini ne içtiğini biliyor, CIA biliyor, KGB biliyor, SAVAK biliyor, diyeceksiniz ki “Bizim MİT de biliyor ama biz bilmiyoruz.” İşte sorun bu. “Ya, siz kimsiniz, milletvekilleri böyle gizli saklı şeyleri bilecek olgunlukta mı?” derseniz o zaman bu yazıyı buradan silin, götürün evinizin banyosuna asın. Yani, en yüksek merci burasıysa, bütün dünya âlem bunları biliyorsa, bütün istihbarat örgütleri biliyorsa ve bütün dünya gazeteleri, medyaları bunu konuşuyorsa, biz konuşamıyorsak, dış politikada da aynı böyle, o zaman buranın da hiçbir anlamı yok.

Evet, değerli arkadaşlar, şimdi, bir diğer önemli mevzu, yine yanı başımızda, Irak fiilen 3’e bölündü, fiilen. Peki, Türkiye’nin politikası ne? “Kürtlerle doğru düzgün bir birliktelik kur.” diyorsun, “Ortaya bir siyaset koy.” diyorsun, “Ben Rojava’yla, Suriye’deki Kürtlerle diyalog kurmam.” diyor. Hâlâ kapılar kapalı, hasta akrabalarımız gelemiyor. Dün, Mardin Valiliğini arıyorum, 2 tane hasta, raporu olan yakımın, akrabam gelecek, izin verilemiyor, kapıdan geçemiyor. Peki, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle bu diyalogları nereye götüreceksin? Bağımsızlık hazırlıkları var, referandum hazırlıkları var; politikan ne? Daha düne kadar Erbil’de konsolosluk açmayanlar… Biz Abant Platformu olarak Erbil’de 18 Şubat 2009’da Kürdistan konferansı yaptık, Kürt konferansı yaptık. Buraya gelip de yani o toplantıya gelip de o toplantıyı bize zehir edenler, Kürdistan adını ağızlarına almayanlar, toplantının insicamını bozmaya çalışanlar bir yerler adına, bugün Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı ve farklı görevlerde. Yunanistan orada konsolosluk açana kadar Türkiye konsolosluk açmadı. Bugün Hüseyin Çelik çıkıyor, diyor ki: “Kürdistan bağımsızlığını tanırsa zımnen biz ‘hayır’ demeyiz.” Ondan sonra da diyor ki öyle demedim, böyle demedim, şöyle çarpıtıldı, böyle oldu. Peki, Kürtler bağımsızlığını ilan etsin, biz de bir şey demiyoruz. Kardeşlerimiz eğer birlikte yaşamıyorlarsa tabii ki başlarının çaresine bakacaklar. Ama sen beş yıl zarfında bu kadar manevrayı nasıl yaptın? İngiltere’nin, Amerika’nın, Rusya’nın elli yıllık, yüz yıllık öngörüleri, politikaları varken sen beş yılda bu kadar şaşırdınsa, ne yapacağını bilmez bir hâle geldinse, peki, senin dış politikan nerede? Hani yüz yıllık dış politikan, hani bin yıllık -öyle övündüğün göğsünü gere gere- devlet geleneğin, devlet nerede? Vallahi o zaman öyleydi ama bugün Kürtlerde 1 milyon varil petrol çıkıyor. “1 milyon varil petrole ben gözümü kapatamam, boş ver. 1 varil petrol 50 bin insanın kanından daha değerlidir.” diyorsan, işte burada da vicdanını ve insafını atıyorsun, kardeşlik petrole feda edilmez. Kardeşlik, gizli saklı petrol satıp yarısını kasaya, yarısını Avrupa bankalarına cukka etmeyi kaldırmaz. Kürtlerle ilgili de, Araplarla ilgili de, Sünniler, Şiiler, Alevilerle ilgili de, Hristiyanlarla, Süryanilerle, Ermenilerle  ilgili de elli yıllık, yüz  yıllık adil politikalar gerekir. Bu politikaların insani, vicdanı olma mecburiyeti vardır, büyük bir kısmımızın Müslüman olması hasebiyle, Müslüman vicdanına uygun olması gerekliliği vardır ve bunların bir insicam içerisinde, bir uyum içerisinde, bir dantel gibi örülme mecburiyeti vardır.

Bir gün “Ben Erbil’i işgal edeceğim, Kürdistan ismini kabul etmem.” Öbür gün “Petrol gördüğüm vakit bağımsızlık ilan etsin.” Bir gün “Irak üçe bölünmez.” Öbür gün “IŞİD Musul’u alacaksa hem Barzani’ye tehdit olur hem Rojava’daki Kürtlere tehdit olur, ben hadi ona da göz yumayım.” Öbür gün “Maliki’yle başka bir şey yapayım.” Başka bir gün “Tarık Haşimi’yi Irak’a Başbakan yapayım.” Bir gün “Özgür Suriye ordusuyla Antep’te toplantı yapayım.” Öbür gün “Antalya’da toplantı yapayım.” Bu karmakarışıklığı, bu perperişanlığı anlayabilmek mümkün değil.

Onun için, değerli arkadaşlar, ısrarla şunu söylüyoruz: Yeni bir Orta Doğu kuruluyor, bunu herkes söylüyor. Orta Doğu’da farklı dinler var: Müslümanlar var, Hristiyanlar var, Yahudiler var, Ezidiler var. Orta Doğu’da farklı mezhepler var: Sünniler var, Şiiler var, Aleviler var, Müslümanlardan. Hristiyanların içinde Ortodokslar var, Katolikler var, Protestanlar var. Yine, kadim kültürden gelen Nasturiler var, Katolik olan Nasturilerden Keldaniler var. Süryaniler var, Süryanilerin içinde Katolik olan Lübnan’da Maruniler var. Yahudilerin içerisinde Aşkenazlar var, Sefaradlar var, Falaşalar var son Etiyopya’dan getirilenler. Bu kadar farklı bir dini, mezhebi ve etnik çeşitlilik var. Etnik olarak da Kürt’ü, Türk’ü, Arap’ı, Ermeni’si, Süryani’si, Çerkez’i, Laz’ı, aklına gelen bütün unsurlar, bu Orta Doğu, Türkiye, Mısır, İran üçgeninde, coğrafyasında halklar var.

Öyle bir politika ortaya koyacaksınız ki uzun vadeli, istikrar içerisinde, demokrasiyi, insan haklarını, adaleti ve vicdanı tesis alan bir politika ortaya koyacaksınız. Yoksa, “Ben bir gün Kürt’ü tutayım…” İşte, Yavuz Sultan Selim de öyle yaptı, Alevileri vurdu. “Bugün Kürt’ü tutayım, petrolünü alayım, Araplara patron olayım.” Öbür gün, “Yahu, boş ver, bu Kürt çok ileri gitti, Arap’ı tutayım, Kürt’ü döveyim. Türkiye'nin içinde bütün Sünni kesimi alayım, bloke edeyim, Alevileri dışta bırakayım, hiçbir şeye sokmayayım.” Buradan bir şey çıkmaz. Buradan kıyamete kadar çatışma çıkar, kıyamete kadar. Zaten dünyada, neoconların, siyonistlerin arzu ettikleri, bu bölgenin mümkün olduğu kadar dinî, mezhebî, etnik ve sınıfsal olarak          -zengin, fakir, yoksul- bölünmesi, birbirine düşmesi, birbirini vurması ve bundan yarar uman neocon ve siyonistlerin de keyfine bakması. Biz devlet olarak da, millet olarak da, şahıs olarak da böyle bir felaketin, böyle bir curcunanın takipçisi ve istekçisi olamayız.

Peki, ne yapacağız? O hâlde, önce Türkiye'nin içinde bir iç barış sağlanacak; Kürt-Türk, Sünni-Alevi, dindar-laik, zengin-fakir, ekonomik dengeden tutun, bütün bu çatışma noktalarındaki problemlerimizi çözeceğiz, Türkiye'nin içinde bir toplumsal uzlaşma sağlayacağız, bunu da yeni bir anayasayla taçlandıracağız. Ondan sonra da içeride yaptığımız, becerebildiğimiz, başarabildiğimiz bu kardeşliği, bu toplumsal uzlaşmayı bütün bir bölgenin önüne koyacağız; Kürt’ün de, Arap’ın da, İranlının da, Hristiyan’ın da, Süryani’nin, Ermeni’nin, Maruni’nin, Keldani’nin tamamının önüne koyacağız. Biz ancak bu şekilde Orta Doğu’da bir mesafe alabiliriz. Önce evimizin içerisini doğru düzgün düzenleme, sonra da bütün bir Orta Doğu’ya etnik esaslı, mezhep esaslı, din esaslı bir totaliterlik değil, bütün insan haklarını, adaleti, eşitliği, herkesin kendi kimliğiyle, kendi varlığıyla yaşayabileceği bir perspektifi sunabiliriz.

Bunları yapamazsak ne olur? Bunları yapamazsak işte, anlı şanlı Türkiye Hariciyesi maalesef Suudi Arabistan istihbaratına mars olur; benim en fazla zoruma giden bu. Senelerce küçük gördüğünüz, “entarili”, “kefiyeli”, “ageli” dediğiniz Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Umman, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ayakta kaldı; Mısır’da İhvan çöktü, Gazze’de Hamas çöktü, Suriye çöktü, Türkiye tam kamplaştı... Peki, kim kurtuldu? İşte, Arap Baharı’ndan sonra eğer demokratikleşmeler devam etseydi bir iskambil kağıdı gibi devrilecek olan Körfez’deki diktatörlükler; Suud, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, bunlar ayakta kaldı. İşte, netice bu, başarı bu.

Değerli kardeşlerim, daha fazla şeyler anlatmak isterdim, içimi dökmek isterdim, vaktim bitti.

Saygılar sunarım. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz isteyen Volkan Bozkır, İstanbul Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Bozkır.

AK PARTİ GRUBU ADINA VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü UNIFIL’e sağladığı kuvvet katkısının bir yıl daha uzatılması hakkında yüce Meclisimizin onayına sunulan Hükûmet tezkeresi hakkında AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

2006 yılında yaşanan İsrail-Lübnan savaşı sonrasında Lübnan’da barışın tesisi ve idamesi amacıyla Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü UNIFIL oluşturulmuştur. Ülkemizin de kuvvet katkısında bulunduğu UNIFIL’in başarıyla icra ettiği görevler sonucunda Lübnan-İsrail sınırında sağlanan güvenlik ve istikrar ortamı hâlâ sürmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11 Ağustos 2006 tarihinde kabul ettiği 1701 sayılı Karar’la kurulan UNIFIL’in görev süresi geçici olarak bir yıl olarak belirlenmiştir. Aynı kararda, bu sürenin gerekli görülmesi hâlinde her yıl yeniden uzatılması da öngörülmüştür. UNIFIL’in görev süresi bu çerçevede bugüne kadar 7 kez uzatılmıştır.

Ülkemiz, geniş bir bölgeye yayılma riski taşıyan İsrail-Lübnan savaşına son verilmesi amacıyla ve bölgesel barış ve istikrara atfettiği önem çerçevesinde, 1701 sayılı Karar’la kuruluşunu takiben, UNIFIL’e kuvvet katkısında bulunma kararı almıştır. Bu irade doğrultusunda da Türk Silahlı Kuvvetli unsurlarının UNIFIL’e iştirak etmeleri yüce Meclisimizin 5 Eylül 2006 tarihinde aldığı 2880 sayılı kararla onaylanmıştır. Bu karar sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları Ekim 2006’dan itibaren bölgeye konuşlandırılarak görevlerine başlamışlardır. UNIFIL’e iştirak eden askerî unsurlarımızın görev süreleri UNIFIL’in görev süresine paralel olarak da uzatıla gelmiştir. Bu kapsamda yüce Meclisimizin geçtiğimiz yıl aldığı karar doğrultusunda bu yetkilendirmenin süresi 5 Eylül 2014 tarihine kadar uzatılmıştır. Bu defa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince UNIFIL’in görev süresinin Ağustos 2014 sonu itibarıyla yeniden bir yıl uzatılması öngörülmektedir. Bu çerçevede Hükûmetimiz, yüce Meclisimizin çalışma programını da dikkate alarak ülkemizin katkı süresinin UNIFIL’in görev yönergesiyle eş güdüm içinde uzatılabilmesini teminen Anayasa’mızın 92’nci maddesi uyarınca yüce Meclisimizden vakitlice izin istemiş bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yakın coğrafyamızda barış ve istikrarın tesisi öncelikli dış politika hedeflerimizden birisidir. Bölgesel barış, istikrar ve güvenliği ilgilendiren tüm gelişmelerin dış politikamız üzerinde şüphesiz önemli yansımaları olabilmektedir. Son dönemde bölgemizde yaşanan gelişmeler, ülkemizin istikrar ve esenliğinin bölge ülkelerinden ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu itibarla, millî menfaat ve çıkarlarımızı yakından ilgilendiren bölgesel gelişmeler karşısında kayıtsız kalmamız düşünülemez. Bu anlayıştan hareketle Hükûmetimizin dış politikası ülkemizin etrafında bir barış, güvenlik, istikrar ve refah kuşağı oluşturulmasını hedefleye gelmiştir. Suriye’de rejimin halka karşı uyguladığı kanlı şiddet ve baskı politikalarının bölge istikrarına yönelik tehdidini artırdığı bir ortamda tüm bölgenin istikrarı bakımından kilit öneme haiz Lübnan’da barış ve istikrarın muhafazası, bölgemizin içinden geçmekte olduğu bu hassas süreçte hiç şüphesiz daha da önem kazanmıştır. Bölgesel gelişmelerinin etkisiyle Lübnan’daki etnik ve dinî gruplar arasında yaşanan dönemsel gerginlikler ve toplumsal huzuru hedef alan eylemlerde kaydedilen artış endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir. Hizbullah’ın artan ölçüde Suriye rejimine destek vermesi ve Suriye’deki iç savaşta rejimin yanında bilfiil yer alması Lübnan’ı da Suriye’deki gelişmelere müdahil kılmaktadır. Ayrıca, çatışma ortamından kaçarak komşu ülkelere sığınmak durumunda kalan milyonlarca Suriyelinin yarattığı mülteci baskısı da Lübnan’ı ciddi sınamalarla baş başa bırakmaktadır. Ülkedeki farklı mezhep grupları arasında zaman zaman ortaya çıkan ve silahlı çatışma boyutuna varabilen gerginlikler bugüne kadar Lübnan Hükûmetinin, Lübnan halkının ve ordusunun sağduyulu tavrı neticesinde büyümeden önlenebilmiştir. Lübnan halkının sahip olduğu ve uzun yıllara dayanan bir arada yaşama kültürünün beraberinde getirdiği toplumsal direnç ülkenin istikrarsızlıklarının olumsuz yansımalarının  mümkün olduğunca asgari düzeyde tutulmasına imkân sağlamıştır. Lübnan halkının zor zamanlarda sergilediği bu olgunluk ve dayanışma duygusunun bölgedeki diğer toplumlar açısından da örnek teşkil etmesini temenni ediyoruz. Ne var ki Lübnan toplumunun bugüne kadar başarıyla karşı koyduğu sınamalar bölgesel dinamiklerin etkisiyle gün geçtikçe yeni boyutlar kazanmaktadır. Son dönemde Lübnan’a sığınan çoğunluğu Sünni Suriyeli ve Filistinli 1 milyonu aşkın mültecinin ülkedeki hassas mezhep dengelerini de bozmasından endişe edilmektedir. Bunun yanı sıra, IŞİD’in son dönemde Irak’ta kaydettiği ilerlemelerin bölgesel planda yarattığı Şii-Sünni gerginliğinin diğer bölge ülkelerine kıyasla sosyopolitik açıdan daha hassas dengeler üzerine kurulu Lübnan’ın barış, huzur ve istikrarı üzerinde olumsuz etkileri olabilecektir. Bu etkilerin asgari düzeyde tutulamaması hâlinde ülkede yaşanabilecek mezhep temelli bir iç çatışma komşu ülkeler başta olmak üzere bölgesel ve küresel düzeyde barış ve istikrara yönelik ciddi bir risk ve tehdit oluşturacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suriye kaynaklı güvenlik tehdidi ve bölgesel çatışma riski bağlamında Lübnan ordusuna önemli görevler düşmektedir. Bugüne kadar sahip olduğu kısıtlı imkânlarla, gerek bölgesel tehditler karşısında gerek ülke içinde yaşanan gerginliklerin iç çatışmaya dönüşmeden kontrol altında tutulması hususunda başarılı bir sınav veren Lübnan ordusunun bölgesel gelişmelerin beraberinde getirdiği sınamalar karşısında desteklenmesi önem arz etmektedir. Bu kapsamda, ikili düzeyde yürütülen askerî iş birliği faaliyetlerimizin yanı sıra, Lübnan ordusuna destek sağlanması hususunda uluslararası platformda yürütülen çabalara da aktif katkı sağlamaktayız.

Suriye’deki ihtilafın yarattığı güvenlik riskinin asgari düzeyde tutulabilmesi ve sayıları bir milyonu aşan Suriyeli mültecilerin yarattığı sosyoekonomik baskıların hafifletilebilmesini teminen Lübnan Hükûmetine destek sağlanması hususunda uluslararası alanda çalışmalar yürütülmektedir. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin girişimi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin katılımıyla Lübnan için Uluslararası Destek Grubu oluşturulmuştur. Lübnan’ın istikrarının ve güvenliğinin desteklenmesi ve uluslararası toplumun gayretleri arasında eş güdümün sağlanması amacıyla oluşturulan bu destek grubunun teşkil edilmesini doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriyoruz. Ne var ki bu grubun sadece Lübnan’ın siyasi ve ekonomik olarak desteklenmesine değil, aynı zamanda Lübnan Silahlı Kuvvetlerinin güçlendirilmesine de odaklanması gerekmektedir. Bu doğrultuda, Uluslararası Destek Grubu toplantısını takiben 17 Haziran 2014 tarihinde Roma’da Lübnan Silahlı Kuvvetlerine destek amacıyla bakanlar düzeyinde düzenlenen toplantıya Sayın Millî Savunma Bakanlığımızın Başkanlığındaki bir heyetle katıldık. Toplantıda ülkemizin bu konudaki görüşlerini belirttik ve UNIFIL kapsamında sağlamakta olduğumuz desteğe ilave olarak Lübnan Silahlı Kuvvetlerinin güçlendirilmesi amacıyla yapacağımız somut katkıları da belirttik.

Lübnan’la aramızdaki derin tarihsel bağların ve her alanda gelişen ikili ilişkilerimizin yanı sıra, bölgemizde giderek tehlikeli boyutlara ulaşan ve Suriye rejiminin körüklediği mezhepçi yaklaşımları da dikkate alarak Lübnan'daki gelişmeleri yakından izliyoruz.

Mevcut konjonktürde, Lübnan'da huzur ve sükunetin korunması her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Lübnan’da istikrar ve refaha atfettiğimiz önem çerçevesinde, bu ülkede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik olarak ortaya koyduğumuz somut katkılar ikili ilişkilerimizin her veçhesine olumlu etki yapmaktadır. UNIFIL’de görev yapan birliklerimizin sergilediği performans, diğer katılımcı ülkeler olduğu kadar, Lübnan halkı tarafından da takdirle karşılanmaktadır.

Sur şehri yakınlarındaki Eş Şatiye kasabasına konuşlalan Türk İstihkâm İnşaat Bölüğü 20 Ekim 2006 tarihinden bu yana UNIFIL tarafından icra edilen görevler kapsamında Lübnan’da önemli projeler hayata geçirmiştir. Bunlar arasında; ana ikmal yollarının yenilenmesi ve bakımı, helikopter pisti yapımı ve bakımı, altyapı inşaatı, mevcut bina ve yapıların bakımı, yeni yapı ve sığınakların inşası ve bakımı gibi birçok önemli proje Lübnan halkının hafızalarında yer etmiştir. UNIFIL bağlamında yapılan gözden geçirme ve değerlendirme çalışmalarımız sonucunda ise kuvvet katkımızın deniz gücü ile, bundan böyle, sınırlı tutulması geçtiğimiz yıl karara bağlanmıştır. Bu çerçevede, Türk İstihkâm İnşaat Bölüğü, Suriye’deki durum ve Lübnan’daki iç dinamiklere bağlı olarak kendisine yönelik risk tehdit seviyesinin yükselebileceği değerlendirmesi üzerine 5 Eylül 2013 tarihinde görevi sona erdirilerek geri çekilmiştir.

Benden önce konuşan konuşmacı, Sayın Türkeş, geçtiğimiz yıl, burada, yine, aynı kürsünden, bu tezkere görüşmeleri yapılırken Hükûmetimizin Lübnan’dan askerî birliklerimizin çekileceği hakkında bilgi vermediğini, aniden bir karar verdiğini ve bunun bir sürpriz olduğunu ifade etti. Ancak, sanıyorum, yine, bu kürsüden konuşmayı ben yapmıştım ve tezkerenin kendi metnini ve benim konuşmamı tekrar incelerseniz, orada uzatmanın bu kez sadece deniz görev gücüne yapılacağı açıkça belirtilmektedir.

Bununla birlikte, bu karardan itibaren, 2013-2014 döneminde deniz kuvvetleri unsurlarımız UNIFIL deniz görev gücüne fırkateyn, hücumbot, korvet ve tuzla sınıfı karakoy gemileriyle iştirak etmişlerdir. Bir taraftan deniz kuvvetleri unsurlarımız denizde denetim harekâtı icra ederken ayrıca Nakura’da konuşlu UNIFIL karargâhında da 2 karargâh subayımız hâlen görev yapmaktadır.

UNIFIL’e yaptığı katkılarla barışı koruma harekâtının icrasında önemli işlev üstlenen ülkemiz böylece Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde bölgesel ve küresel ölçekte etkin bir aktör olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Bu kapsamda, askerî kuvvet katkısında bulunduğumuz Birleşmiş Milletler Barış Gücü Harekâtı niteliğindeki UNIFIL’e iştirakimizin sürdürülmesi, bir yandan uluslararası barışın korunmasına yönelik çabalar kapsamında görünürlüğümüzün artırılmasını sağlarken diğer yandan 205-2016 dönemi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine adaylığımız bağlamında da olumlu katkıda bulunacaktır.

Bu anlayışla hareket eden Hükûmetimiz uluslararası meşruiyeti haiz olan ve uluslararası toplumun ortak iradesini yansıtan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1701 sayılı Kararı’nda öngörülen araçlar doğrultusunda, Lübnan’da görev yapan Birleşmiş Milletler geçici görev gücü UNIFIL’e kuvvet katkısında bulunmaya devam edilmesinin uygun olacağı görüşünü muhafaza etmektedir.

Sözlerime son vermeden önce, benden önce Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz alan değerli eski meslektaşım Korutürk’ün bazı ifadelerine de değinmek istiyorum. Siyasette, tabiatıyla, bazı unsurlar önemlidir, özellikle dış siyasette bunlar daha da önem kazanır. Bunların bir tanesi, tabii, mahremiyet kuralıdır, bir tanesi de ketumiyet kuralıdır. Maalesef Dışişleri Komisyonu toplantılarında mahremiyet ve ketumiyet kuralına çok önemli konularda riayet edilmediğine şahit olduk, Sayın Korutürk de bunun şahididir. Çok önemli bir toplantı yaptık 1915 olaylarının önümüzdeki yıl gelecek olan yıl dönümü çerçevesinde Türkiye’de alınmakta olan önlemler, yurt dışında Türkiye aleyhinde sürdürebilecek faaliyetlere karşı neler yapılmasının planlandığına dair ve bu son derece mahrem kalması gereken bilgiler, Komisyonda verilen bilgiler kelime kelime, satır satır basına           -Komisyon üyelerimiz tarafından mı, artık başkasının olması mümkün değil- sızdırılarak hem bu çalışmalar sıkıntıya sokuldu hem de Dışişleri Komisyonumuzun mahrem kalması gereken bilgileri bu şekilde basında yer aldı.

Ayrıca, başka bir Dışişleri Komisyonu toplantısında Komisyonumuza yeni atanan çok değerli bir milletvekili üyemizin çok hassasiyet dolu bir konuda, basın orada mevcutken Dışişleri Komisyonumuzda hiç görmediğimiz oranda bir tavır sergileyerek gerçekten alışmadığımız bir ortam yarattığını ve bu nedenle de herkesin Dışişleri Komisyonunda meydana gelen bu olayı televizyonlardan şaşkınlıkla izlediğini siz de biliyorsunuz.

Tabii, böyle bir atmosferde Dışişleri Komisyonumuzun 9 üyesinin Musul’da konsolosluğumuza yapılan baskın ve şu anda 49 konsolosluk görevlimizin ve bazı kamyon şoförlerimizin IŞİD’in elinde olmasını gerekçe göstererek Komisyonu toplantıya çağırdığını biliyorum. İç Tüzük gereğince de bu toplantıyla ilgili olarak çağrıyı ben yaptım ancak bugün içinde bulunduğumuz ortamda burada bilgi almak ile insanların hayatının riske edilmesi arasında bir tercih yapmak mecburiyetimiz var. Yıllarca Dışişleri mesleğinde çok ciddi ve kritik konularda görev yapmış kişiler olarak bu tür hassasiyet, canın korunması gereken konularda nasıl davranılması gerektiği yolunda bazı edindiğimiz tecrübeler de var. Daha önce, bazı olaylarda bu şekilde davranılarak Lübnan’daki pilotlarımız olsun, Afganistan’daki mühendislerimiz olsun ve çeşitli, bu şekilde canları tehlikeye girmiş kardeşlerimizin, vatandaşlarımızın nasıl kurtarıldığını ve salimen Türkiye'ye ulaştırıldığını da hepimiz hatırlıyoruz. Hükûmetimiz, Dışişleri Bakanlığımız ve bu konudaki bütün ilgililer şu anda tek öncelikli konu olarak bu, hâlen Musul’da tutulmakta olan kardeşlerimizin sağ salim Türkiye’ye dönmelerini sağlamaya vermektedirler. Bu çerçevede, Dışişleri Komisyonunda bu konunun görüşülmesini bu şartlar değişene kadar maalesef yerine getiremedik ama Dışişleri Komisyonumuzun, bu ortam ortadan kalktıktan sonra tekrar bir toplantısında bu konuyu, tabii, hem bölge konularını hem Irak konusunu hem Suriye konusunu görüşmekte bir sakınca görmediğini de burada ifade etmek istiyorum.

Tabii, siyasette bir de hakkaniyet unsurunu burada saymak lazım. Dışişleri Komisyonuyla ilgili olarak Sayın Korutürk gerçekten kabul edemeyeceğim ve haklı da bulmadığım ve hakkaniyete uymadığını düşündüğüm bazı ifadeler kullandı. Dışişleri Komisyonunun hiçbir iş yapmadan görevini ifa etmekte olduğu yolunda bir kanaat uyandıracak ifadeler kullandı. Tabii, bunu, bir Dışişleri Komisyonu üyesi olarak gerçekten üzüntüyle karşılıyorum. Dışişleri Komisyonu bugüne kadar 81 toplantı yaptı, Mecliste en çok toplantı yapan komisyonların başında gelir ve 492 uluslararası anlaşmayı Komisyonda onayladık, Genel Kurulun onayına sunduk. Bu arada, “Sadece uluslararası anlaşmaları onaylayan bir komisyon hâline geldi.” ifadesi de hakkaniyete uymamaktadır. Çünkü, siz de hatırlayacaksınız, bu Komisyonda Bakanlarımızı defalarca misafir ettik, Dışişleri Bakanımız Komisyonumuza 2 kere üç-dört saatlik bilgi sunumu yaptı, Enerji Bakanımız geldi, Ulaştırma Bakanımız geldi, onun yanında yabancı bakanları çağırdık, KKTC Dışişleri Bakanı iki kere geldi. Ayrıca, bürokratlardan çeşitli konularda Dışişleri Komisyonumuz brifing aldı ve 19 brifingle de Dışişleri Komisyonu bu tür toplantıları gerçekleştirdi. Ama bugünkü ortamda, izah etmeye çalıştığım nedenlerle Komisyonumuzda bu toplantıyı şu anda gerçekleştiremiyoruz, ilk fırsatta bunu yapacağız. Ama Dışişleri Bakanımızla ilgili olarak burada ifade edilen hususlarda da hakkaniyet unsurunun olmadığını düşünüyorum. Musul’da bu olay meydana geldikten sonra Meclisimizde bilgi alma arzusu ve ortaya çıkan hassasiyet sonrasında Dışişleri Bakanımız Mecliste grubu olan partilerin genel başkanlarını ziyaret etti, bilgi sundu. Ayrıca, geçtiğimiz günlerde, burada, yine, bir soru önergesi çerçevesinde yaptığımız konuşmalarda -ki ben bizzat  burada konuştum- bazı bilgiler verdim. Meclisi elimizdeki bilgilerle donatmaya çalıştık. Dışişleri Bakanlığımız tarafından her gün Irak’la ve Musul’la ilgili açıklama yapılmaktadır. Bütün bu bilgilendirme, bilgi paylaşımı mevcut iken sanki burada hiç bilgi verilmiyormuş ve Meclisin gündeminden kaçıyormuş izlenimi verilmesini de doğrusu hem doğru bulmuyorum hem de hakkaniyete uygun olmadığını düşünüyorum.

Bu sözlerle birlikte UNIFIL’e askerî katkıda bulunmaya devam etmemize ilişkin Hükûmet Tezkeresi’ne olumlu oy vereceğimizi yüce Meclisin takdirine sunuyorum, saygılarımla. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Sayın Başkan…

Buyurun Sayın Korutürk.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Sayın Başkan, Hatip benim Dışişleri Komisyonun çalışmalarına hakaret ettiğimi öne sürdü, benim konuşmalarımı saptırdı. Ayrıca, Dışişleri Komisyonunda mahremiyetle ilgili bazı beyanlarda bulundu, ki o da muhalefeti itham eden beyanlardır. Onlara cevap vermek istiyorum, izin verirseniz.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Korutürk.

İki dakika süre veriyorum, sataşma nedeniyle.

Yeni bir sataşmaya mahal vermeyelim, lütfen.

(CHP sıralarından alkışlar)

 

 

 

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Dışişleri Komisyonu Başkanı Milletvekili arkadaşımın söylediği sözleri çok anlamış değilim. “Mahremiyete riayet edilmediği, bazı konular sızdırıldı.” filan. Yani bunlardan söylemek istediğiniz: “Buradan gereken mahremiyeti sağlayamıyoruz, onun için Meclisten hiçbir şey konuşmaya gerek yok. Meclise de bir şey söylediğimiz zaman o da susuyor, siyasetçilerin zaten bu işten işi yok, Dışişleri Bakanlığı yürütüyor, ne güzel.” Onu mu demek istiyorsunuz?

Başka bir şey daha söylüyor Sayın Hatip, diyor ki: “Bir soru önergesi üzerine Dışişleri Bakanlığı gereken bilgileri yazdı. Ben de burada okudum.” Yasamayla yürütmenin arasındaki işlem, ilişki bu mudur? Dışişleri yazar, milletvekili okur, böyle bir şey olabilir mi? Ayrıca Dışişleri Komisyonundan 490 -bilmem- küsur anlaşma geçmiş filan. Bu rakam meselesi, nedense Adalet ve Kalkınma Partisinin dış politikasıyla ilgilenenleri çok ilgilendiriyor. Şu kadar büyükelçilik açtık, bu kadar başkonsolosluk yaptık, şu kadar karar kabul ettik, bu kadarını geçirttik. Bunlar değil mühim olan. Bakın, Musul işgal edildi, Irak bölünüyor, oradaki insanlar perişan vaziyette. Bu konularda biz burada Dışişleri Bakanından bilgi istiyoruz. Gelecek, anlatacak. Dışişleri Bakanı, komisyona dahi gelmiyor. Ha şimdi sebebini anladık. Çünkü komisyona geldiği taktirde o komisyon yeteri kadar mahrem davranmıyormuş. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? Nasıl mahrem davranmıyor, hangi mahrem konu konuşuldu da dışarıya çıktı? Dışişleri Komisyonuna gelip bize verilen bilgileri gazetelerden takip etmek imkânımız var. Gazeteler dışında, bize -bakın, çok açık söylüyorum, ben Dışişleri Komisyonu üyesiyim ve Cumhuriyet Halk Partisi grup sözcüsüyüm- saklanması gereken, mahremiyete uygun tek bir kelime söylenmedi.

Hepinizi saygılarla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara) – Sayın Başkan, Sayın Bozkır konuşmasında geçen yılki konuşmasını anlamadığımla ilgili söz söyledi. Onun için 69’a göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Türkeş.

Size de iki dakika söz vereceğim sataşma nedeniyle.

 

 

 

YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bozkır’ın geçen yılki konuşması, diğer yaptığı konuşmalar gibi istatistiki bilgilerle ve teknik birtakım konularla alakalıydı. Ben fevkalade dikkatle dinledim. Ama sanıyorum ki Sayın Bozkır beni çok iyi takip edemedi burada. Benim az önce ifade etmek istediğim, pilotlar kaçırıldıktan sonra tezkere çıkmasından, burada tezkerenin Meclisten geçmesinden bir ay sonra apar topar karadaki unsurları çekmeye kalkmak ve ondan sonra da bir derin sessizliğe gömülmekle alakalıydı. Yani, şimdi, denizde bir terör örgütü yok diye denize askerî birlik verebiliyoruz ama karadakilerden hâlâ korkuyoruz. Şimdi, laf oyunlarıyla bir yere varamayız.

Kaldı ki diğer konuda… Ben de Dışişleri Komisyonu üyesiyim. Dışişlerinde mahrem olabilecek hiçbir şey konuşulmadı herhangi bir konuda. Ermeni meselesiyle ilgili de kayda değer, yeni, hiçbir şey duymadık. O kadar duymadık ki benim çok ciddi kaygılarım var bu konuda. Ama orada film artisti seçip bir tane filmle karşı tarafı tuş yapmaya kalkmak zihniyetinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Kate Winslet’le hiçbir yere varamazsınız.

Teşekkür ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Halaçoğlu.

 

 

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan, şimdi, Musul meselesiyle ilgili yasaklar söz konusu edildi ama, bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu olan partiler birlikte bir şeye karar verdik, dedik ki: Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisine bilgi verilsin Dışişleri Bakanlığı yetkilileri tarafından veyahut da Dışişleri Bakanı tarafından. “Tamam.” dendi, söz verildi. Ama bize söylenen şey: “Aman birazcık bekleyelim. Serbest bırakılmak üzere bir anlaşmamız var. Buna zarar gelmesin.” Biz de dedik ki, pekâlâ. Ama ertesi gün, bir gün daha uzatıldı. Sonra Dışişleri Bakanı, sayın genel başkanlara bilgi verdi diye Türkiye Büyük Millet Meclisi bilgilendirilmedi.

Kimse kusura bakmasın ama asıl bilgi verilmesi gereken Türkiye Büyük Millet Meclisiydi. Hâlâ bilgi vermediler. Üç hafta geçti hâlâ bilgi vermiyorlar.

Artık IŞİD’in ne yaptığı ne yapmadığı, tutuklu olup olmadıkları, bunların hepsi zaten ortada. Hâlâ bilgi vermemekte ısrar ediyorlar.

Bunu kınıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

 

 

 

1.- Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü Bünyesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin 5 Eylül 2014 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Daha UNIFIL Harekatına İştirak Etmesi Hususunda Anayasanın 92 nci Maddesi Uyarınca Hükümete İzin Verilmesine Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/1515)---(Devam)

BAŞKAN – Evet, şimdi söz sırası Millî Savunma Bakanı Sayın İsmet Yılmaz’da.

Buyurun Sayın Bakan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü UNIFIL’in bünyesinde bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının 5 Eylül 2014 tarihinden İtibaren UNIFIL Deniz Görev Kuvvetine bir yıl daha katılımı hususunda Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca Hükûmete izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresinin gerekçelerini açıklamak üzere huzurlarınızda bulunuyor ve bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tehdit algılamalarının sürekli değiştiği ve buna bağlı olarak dış politika konularının gün geçtikçe karmaşıklaştığı günümüz dünyasında fırsat ve risklerin iç içe geçtiği bu coğrafyada yer alan ülkemizin etkin bir dış politika yürütmesi her zamankinden çok daha fazla elzem hâline gelmiştir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan değişim ve dönüşüm süreci sancılı bir şekilde devam etmektedir. Âdeta “Dünya her gün yeniden kurulur.” sözü bu coğrafya için söylenilse doğrudur ve yerindedir. Bölge ülkeleriyle olan tarihî, siyasi ve ekonomik bağlar nedeniyle ülkemiz bölgede barış ve istikrarın tesis edilmesine öncülük etmekte, bu amaca hizmet eden girişimlere de destek vermektedir. Bölge ülkeleriyle olan bağlarımızın yanı sıra bölgemizdeki gelişmelerin iç ve dış politikamız üzerindeki yansımaları nedeniyle olup biten gelişmelere kayıtsız kalabilmek mümkün değildir. Başta komşularımız olmak üzere, bölge ülkelerinde barış, güvenlik, istikrar ve refahın hâkim kılınması ile millî çıkarlarımızın korunması arasında çok yakın bir ilişki mevcuttur. Ülkemiz bu doğrultuda sürecin başından itibaren bölge halklarının yanında yer alarak ve onların meşru ve demokratik haklarına saygılı, çok boyutlu, sağduyulu bir dış politika uygulamaktadır. Ayrıca, küresel ölçekli sorunların ancak küresel iş birliğiyle çözümlenebileceğinin bilincinde olan ülkemiz bölgede yer alan tüm yapıların içerisinde yer almayı dış politikasının bir gereği olarak görmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yaşanan gelişmeler neticesinde Türk dış politikasının öncelikli ilgi alanı hâline gelmiş olan Orta Doğu ve Akdeniz havzasının istikrarı açısından kilit önemde ülkelerden biri, şüphesiz Lübnan’dır. Lübnan, bildiğiniz gibi, Osmanlının âdeta çok kültürlülüğünü ve Osmanlı barışını somut olarak herkesin gördüğü bir yerdir. Çok farklı etnik grupların, çok farklı mezhepsel inanışların olduğu bir yer ama hepsi Osmanlı döneminden beri bir barış içerisinde, bir uzlaşma içerisinde yaşamayı bu coğrafyaya da göstermeye gayret eden bir ülke.

Lübnan iç savaşı ve bölgedeki istikrarsızlıklar nedeniyle uzun süre sınırlı bir şekilde devam eden ikili ilişkilerimiz, özellikle 2000’li yılların başından itibaren büyük bir değişim göstermiş ve yeni bir ivme kazanmıştır. 2006 yazında yaşanan, geniş bir bölgeye yayılma ve ciddi boyutlar kazanma emareleri gösteren İsrail-Lübnan savaşına son verilmesi ve ateşkes sağlanması için ülkemiz yoğun çaba sarf etmiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11 Ağustos 2006 tarihinde aldığı 1071 sayılı Kararı uyarınca Lübnan’da barışın tesisi ve idamesi amacıyla uluslararası bir güvenlik gücü, UNIFIL’in oluşturulmasında aktif rol oynamıştır. Suriye’de yaşanan iç savaş, diğer bölge ülkeleri gibi, bu coğrafyanın en kırılgan ülkesi olan Lübnan’ı da her bakımdan etkilemiştir. Gerek siyasi gerek ekonomik gerek sosyal ve güvenlik durumunu olumsuz etkilemiştir. Yaşanan süreç Lübnan’ın barış ve istikrarının korunması konusundaki kaygıları da artırmıştır. Lübnan’da barış, istikrar ve huzurun korunmasına ve Suriye’deki olayların Lübnan’a sıçramamasına büyük önem vermekteyiz. Ancak, Suriye’den Lübnan’a sığınan mülteciler sorunu ve Hizbullah’ın, Lübnan Hizbullahı’nın Suriye’deki savaşa müdahil olması ciddi bir güvenlik sorununa ve ülke içindeki dinî ve mezhepsel çatışmaların artmasına neden olmaktadır.

Suriye’deki ihtilafın olumsuz yansımaları karşısında Lübnan’ın istikrarının ve güvenliğinin desteklenmesi ve uluslararası toplumun gayretleri arasında eş güdümün sağlanması  amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin girişimi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerinin katılımıyla Lübnan İçin Uluslararası Destek Grubu oluşturulmuştur. Bu kapsamda 17 Haziran 2014 tarihinde Roma’da bakanlar seviyesinde düzenlenen Lübnan Silahlı Kuvvetlerine Destek Konferansı’nda UNIFIL’in Lübnan’ın istikrarına katkıda bulunduğu bizzat Lübnan Dışişleri Bakanı ve Lübnan Savunma Bakanlığı tarafından açıkça dile getirilmiş ve bu görev gücüne katkıda bulunan tüm ülkelere Lübnan tarafından teşekkür edilmiştir. Eğer istikrarına yönelik bu katkı olmasaydı Lübnan’ın bugün sahip olduğu göreceli istikrarının da aranır durumda olacağı söylenmişti. Bu toplantıda da gerek katılımcı ülkeler gerek geniş bir Lübnan diasporasını bulunduran ülkeler gerekse de UNIFIL’e katkıda bulunan ülkelerin de yine tekrar Lübnan’ın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğünü muhafaza etmesinde faydası olduğu ve bütün bu ülkelerin destek vermesi gerektiğinin de bir kez daha altı çizilmiştir, yinelenmiştir. Tüm bu gelişmeler ışığında, içinde bulunduğumuz bu dönemde Lübnan’da barış ve istikrarın korunması bakımından UNIFIL’in oynadığı rol daha da önem kazanmış bulunmaktadır.

UNIFIL, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11 Ağustos 2006 tarihinde kabul ettiği 1701 sayılı Karar’la genişletilerek kurulmuştur. Lübnan makamlarının doğrudan talepleri ve bölgedeki güvenlik koşulları da dikkate alınarak Hükümetimizin önerisi üzerine yüce Meclisimizin 5 Eylül 2006 tarihinde aldığı 880 sayılı Karar’ıyla tespit edilen ilkeler kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının UNIFIL’e iştirak etmesine onay verilmiştir. Lübnan-İsrail sınırında istikrar ve güvenliğin sağlanmasına önemli katkılarda bulunan UNIFIL’in görev süresi bugüne kadar 7 kez uzatılmıştır. UNIFIL Deniz Görev Kuvvetine iştirak eden Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının görev süresi de son olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 6 Temmuz 2013 tarih ve 1045 sayılı Karar’ıyla 5 Eylül 2013 tarihinden itibaren bir yıl süreyle daha uzatılmıştır.

Söz konusu karar çerçevesinde 20 Ekim 2006 tarihinden bu yana görev süresi boyunca birçok önemli proje hayata geçirmiş ancak bu görev gücü kapsamında yer alan Türk İstihkam İnşaat Bölüğümüzün görevi ise sona erdirilmiştir. UNIFIL Deniz Görev Kuvvetine katkımız 2013-2014 döneminde fırkateyn, hücumbot, korvet ve Tuzla sınıfı karakol gemileriyle sürdürülmektedir. Hâlihazırda harekâta ilk defa bir Tuzla sınıfı karakol gemisi Tarsus’la katkı sağlanmaktadır. Deniz Kuvvetleri unsurlarımız harekâta katkı sağlamaya başladığımız 15 Ekim 2006 tarihinden bugüne kadar kesintisiz şekilde iştirak etmiştir. Ayrıca Nakura’da konuşlu UNIFIL karargâhında 2 subayımız da görev yapmaktadır. UNIFIL’de Türkiye'nin de içinde bulunduğu toplam 37 ülkeden yaklaşık 11 bin personel görev yapmaktadır. Akdeniz havzasına komşu olmayan Almanya, Brezilya, Çin, Guatemala, Hırvatistan, Kamboçya gibi ülkelerin bile katılım sağladığı UNIFIL harekâtına katılım sağlamamız, bu coğrafyanın bir ülkesi olarak, tarihî ve kültürel bağları olan bir ülke olarak bizim olmazsa olmaz bir unsurumuzdur.

Değerli Meclis üyeleri, Sayın Başkanım; UNIFIL’in görevi genel olarak çatışmaların sona erdirilmesi ve ateşkesin izlenmesi, insani yardımın sivillere ulaştırılması, Lübnan’ın isteği üzerine sınırların güvenliği ve Hükûmetin rızası olmadan Lübnan’a silah girişinin engellenmesidir. Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerden, bahse konu kararda belirtilen görevin yerine getirilmesi maksadıyla UNIFIL unsurlarını desteklemek üzere birlik tahsis etmeleri talep edilmiş, ayrıca, vurgulamak isterim ki Birleşmiş Milletler, UNIFIL’in yukarıda ifade ettiğim görevlerin dışında, bölgedeki unsurların silahtan arındırılması da dâhil, hiçbir ilave görev üstlenmeyeceğini de açıkça belirtmiştir yani ülkenin iç işlerine müdahil olmayacaktır, taraflar arasında herhangi bir taraf tutmayacaktır.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; ülkemiz geçmişte olduğu gibi bundan sonra da barışı destekleme harekâtlarına katkıda bulunarak bölgesinde ve dünyada istikrar ve barışın tesis edilmesine katkıda bulunmaya devam edecektir. Eğer komşunuzda bir ateş varsa size bunun zararının dokunmaması imkânsızdır; Suriye’deki ateşten zarar gören Türkiye’dir, Irak’ta bir ateş varsa bir şekilde mutlaka Türkiye bundan zarar görür, Ermenistan’da da varsa, Gürcistan’da da varsa, Azerbaycan’da da varsa ama bu coğrafyalarda barış olursa, istikrar olursa, bu coğrafyayla çok daha geniş kültürel bağları olan ve kendisini âdeta bu kültürel coğrafyanın birer parçası sayan bu ülkelerin primini, barışın ve istikrarın primini her ülkeden daha fazla yine Türkiye alacaktır.

Dolayısıyla, Türkiye’nin önceliği bu coğrafyalarda barışın olması, istikrarın olması, huzurun olması ama sadece bizim bunu istememiz bu coğrafyada huzurun sağlanmasına da yetmemektedir. Lübnan bölgesinde de istikrarın sağlanmasının en önemli bileşenlerinden biri olan ve tezkerenin konusunu oluşturan UNIFIL kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları bölgede görevlerini sürdürmektedir.

Sözlerimin başında belirttiğim gibi zor bir coğrafyada bulunmaktayız ve zor bir dönemden geçmekteyiz. Suriye’deki çatışmaların bölgesel yansımaları Lübnan’ın mevcut durumunu etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle, ülkede huzur, sükûnet ve istikrarın korunması, bölgede yeni bir sorunun ortaya çıkmaması açısından UNIFIL’in Lübnan’da görev yapması Lübnan Hükûmetinin bizzat talebidir. Ayrıca, istikrarlı bir Lübnan’ın bölgede barışın tesis edilmesine katkı sağlayacağı da herkesin malumudur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1701 sayılı Kararı’nın uygulamaya konularak genişletilmiş UNIFIL’in göreve başlamasının ardından Lübnan-İsrail sınıra tesis edilen güvenlik ve istikrar ortamı hâlihazırda devam etmektedir.

Taraflar, 1071 sayılı Karar çerçevesinde ateşkese uymuş ve Lübnan ordusu güney Lübnan’da konuşlanmıştır. UNIFIL, görev yönergesi, harekât konsepti ve angajman kurallarında tanımlanan görevleri çerçevesinde, barış, güvenlik ve istikrarın idamesine katkıda bulunmayı sürdürmektedir. Bu çerçevede, UNIFIL’in bugüne kadar başarıyla ifa ettiği görevinin devamına ihtiyaç bulunmaktadır. Lübnan’da barış ve istikrara katkıda bulunması nedeniyle Lübnan Hükûmeti ve Lübnan’daki tüm taraflar UNIFIL’in faaliyetlerine ve UNIFIL’in görev süresinin uzatılmasına büyük önem vermektedir.

Söz konunu gerekler göz önünde bulundurularak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1701 sayılı Kararı doğrultusunda UNIFIL’in bir yıl olarak belirlenmiş olan görev süresinin geçmiş yıllarda olduğu gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ağustos ayının sonundan itibaren bir yıl süreyle daha uzatılması beklenmektedir. Bu hususlar çerçevesinde UNIFIL’in ülkemizin askerî kuvvet katkısında bulunduğu tek Birleşmiş Milletler Barış Gücü Harekâtı olması da göz önüne alınarak UNIFIL’e katkımızın sürdürülmesinin ülkemiz için ayrı bir önemi olduğunu huzurlarınızda vurgulamak isterim.

Lübnan bakanlarının doğrudan talepleri ve bölgedeki güvenlik koşulları da dikkate alınarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin UNIFIL’in görev süresinin uzatılması yönünde karar alması durumunda hudut, şümul ve miktarı hükûmetçe belirlenecek Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının 1701 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı’yla 5 Eylül 2006 tarih ve 880 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı’yla tespit edilen ilkeler kapsamında 5 Eylül 2014 tarihinden itibaren bir yıl daha UNIFIL deniz görev kuvvetine iştirak etmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin hükûmet tarafından yapılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesini  yüce Meclisimizden arz ve talep ediyoruz.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Şahsı adına söz isteyen Ahmet Berat Çonkar, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Çonkar (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AHMET BERAT ÇONKAR (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü bünyesindeki Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının 5 Eylül 2014 tarihinden itibaren bir yıl daha UNIFIL harekâtına iştirak etmesi hususunda Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca Hükûmete izin verilmesini ilişkin Başbakanlık Tezkeresi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11 Ağustos 2006 tarihinde kabul ettiği 1701 sayılı Karar ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5 Eylül 2006 tarihli ve 880 sayılı Kararıyla bir yıl süreli verdiği izin çerçevesinde Türkiye Lübnan’da konuşlu Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü UNIFIL’e Silahlı Kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlamıştır.  Söz konusu iznin süresi son olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 6 Temmuz 2013 tarihli ve 1045 sayılı Kararıyla 5 Eylül 2013 tarihinden itibaren bir yıl uzatılmıştır.

Türkiye, UNIFIL’e yaptığı katkılarla barışı koruma harekâtının etkin bir biçimde icrasında önemli bir işlev üstlenmiştir. Sürekli görev hâlinde olan birliklerimiz belli periyotlar hâlinde hücumbotlar, karakol gemileri, korvet ve firkateynlerle ve değişen personel sayısıyla hizmet vermektedir. Ayrıca, askerî unsurlarımızın masrafları da Birleşmiş Milletler tarafından karşılanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, ülke ve millet olarak geniş Akdeniz havzasıyla  yüzyıllara dayanan ortak bir geçmişe sahibiz. Tarihin doğal akışı uyarınca, bizlerin geleceği içinde yaşadığımız bu bölgenin kaderinden ayrı düşünülemez. Şüphesiz ki, bölgesel istikrar, güvenlik ve barışla bağlantılı her türlü gelişmenin iç ve dış politikamız üzerinde önemli yansımaları olacaktır. Dolayısıyla yakın çevremizde olup biten gelişmelere kayıtsız kalmamız mümkün değildir. Son dönemde bölgemizde yaşanan gelişmeler, Türkiye'yle bölge ülkelerinin huzur ve dirliğinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Bu anlayıştan hareketle, Hükûmetimizin dış politikası ülkemizin etrafında bir barış, güvenlik, istikrar ve refah kuşağının oluşturulmasını hedeflemektedir. Sürdürülebilir istikrarın bölge halklarının meşru talepleri doğrultusunda barışçıl ve düzenli demokratik dönüşüm süreçlerinin tamamlanması yoluyla tesis edilebileceğini ülkemiz her fırsatta dile getirmektedir.

Esasen, millî çıkarlarımızın ve ulusal güvenliğimizin savunulması ve ilerletilmesinin de ancak bölgemizde barış, istikrar ve güvenliğin tesisine aktif katkı sağlayarak hayata geçirilebileceği de açıktır. Bu anlayışla hareket eden Hükûmetimiz, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1701 sayılı kararında öngörülen amaçlar doğrultusunda, Lübnan’da görev yapan Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü UNIFIL’e kuvvet katkısında bulunmaya devam etme iradesine sahiptir. Bu çerçevede, Türkiye, gerek Birleşmiş Milletler sistemi içinde, gerek bölgesel ve küresel ölçekte, gerekse kapsamlı sivil-asker iş birliği faaliyetleri vasıtasıyla Lübnan toplumunun her kesimi nezdinde görünürlüğünün artmasına, barış ve istikrarın korunmasına yönelik politikasının sürdürülmesine önemli katkıda bulunmuştur. Ayrıca, bu sayede Türk Silahlı Kuvvetlerimiz uluslararası operasyonlarda da önemli tecrübeler kazanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Lübnan’da siyasi yapı, 1943 yılında, üzerinde mutabakata varılan ulusal hak çerçevesinde siyasi görevlerin mezhepler arasında nüfusa orantılı olarak paylaştırılması esasına göre oluşturulmuştur. Söz konusu uzlaşı çerçevesinde, Cumhurbaşkanının Maruni, Meclis Başkanının Şii, Başbakanın Sünni olması ve iktidarın Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında 6/5 temelinde paylaşılması kararlaştırılmıştır. 1975 ile 1989 yılları arasında Lübnan’da yaşanan iç savaşa 1989 yılında Arap ligi himayesinde imzalanan Taif Anlaşması’yla son verilmiştir. Bu anlaşmayla, Hristiyan toplumdan seçilen Cumhurbaşkanının yetkileri kısıtlanmış, Mecliste Hristiyan ve Müslüman milletvekillerinin sayıları eşitlenmiş ve kendi içlerinde mezhep temelinde bölüştürülmüştür. Söz konusu anlaşmayla Lübnan’daki 3 ana dinî grup arasında denge oluşturulmuştur.

Değerli milletvekilleri, bugün siyaset sahnesinin başlıca aktörleri arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle anayasal kurum ve mekanizmaların işleyişine ilişkin belirsizliklerin hâkim olduğu Lübnan’da kırılgan ve hassas dengelere dayanan iç istikrar ve toplumsal uyum Suriye’deki ihtilaftan artan ölçüde etkilenmektedir. Bu doğrultuda, gerek Hizbullah’ın Suriye’de muhalifleri hedef alan saldırılarında rejime aktif destek vermesi gerek mezhepsel gerginliklerin bir çatışma ortamına dönüşmesinden duyulan kaygı Lübnan’daki siyasi tartışmaların ana gündem maddesini oluşturmaktadır. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın Suriye’deki varlıklarının devam edeceğine ilişkin, ilk olarak 14 Kasım 2013 tarihinde yaptığı açıklamaları bu yöndeki kaygıları pekiştirmekte ve Lübnan’ın Suriye’deki olayların dışında tutulmasını güçleştirmektedir. Bu çerçevede, bir yandan Suriye’deki olaylar nedeniyle Lübnan’daki etnik ve dinî gruplar arasında dönemsel gerginlikler yaşanırken diğer yandan da bu ülkeye sığınan çoğunluğunu Sünni Suriyeli ve Filistinli 1 milyonu aşkın mültecinin ülkedeki hassas dengeleri etkilemesinden ve istikrarı bozmasından endişe edilmektedir. Son  dönemde Lübnan’da meydana gelen bombalı saldırılar çok sayıda can kaybına yol açmıştır. 19 Kasım 2013 tarihinde İran’ın Beyrut Büyükelçiliğine bombalı araçlarla düzenlenen saldırı 30 kişinin hayatına mal olmuş, 27 Aralık 2013 günü ise eski Maliye Bakanı Beyrut’un merkezinde düzenlenen bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. 19 Şubat 2014 günü Beyrut’un güneyinde İran’a ait bir kültür merkezi yakınında meydana gelen patlamada 5 kişinin öldüğü, 70’den fazla kişinin yaralandığı bildirilmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamının da boş kaldığı mevcut konjonktürde Suriye’deki gelişmelerin derinleştirdiği bunalım ve artan mezhepsel gerginliğin önümüzdeki dönemde yapılması öngörülen parlamento seçimleriyle birlikte ülkedeki dengeler üzerinde etkili olması ihtimal dâhilindedir.

Değerli milletvekilleri, geçen yıl süresini uzattığımız tezkereden bu yana Lübnan’la ilgili faaliyetlere bakacak olursak, Suriye’deki ihtilafın olumsuz yansımaları karşısında Lübnan’ın istikrarının ve güvenliğinin desteklenmesi ve uluslararası toplumun gayretleri arasında eş güdüm sağlanması amacıyla, BM Genel Sekreterinin girişimi ve BM Güvenlik Konseyi üyelerinin katılımıyla Lübnan için Uluslararası Destek Grubu oluşturulmuş ve grup ilk toplantısını, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un başkanlığında, 25 Eylül 2013 tarihinde New York’ta gerçekleştirmiştir. Destek grubunun müteakip toplantıları 25 Kasım 2013 tarihinde New York’ta daimî temsilciler düzeyinde ve 5 Mart 2014 tarihinde bakanlar düzeyinde Paris’te düzenlenmiştir. 10 Nisan 2014 tarihinde Roma’da düzenlenen Kıdemli Memurlar Toplantısı’na ülkemiz tarafından katılım sağlanmıştır.

Söz konusu toplantıyı takiben, 17 Haziran 2014 tarihinde Roma’da Lübnan Silahlı Kuvvetlerine destek amacıyla bakanlar düzeyinde gerçekleştirilen toplantıya Millî Savunma Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz başkanlığında bir heyetle iştirak edilmiş olup, toplantıda ülkemizin Lübnan Silahlı Kuvvetlerinin güçlendirilmesi bağlamında yapacağı somut katkı açıklanmıştır.

Değerli milletvekilleri, 13.887 kayıtlı vatandaşımızın bulunduğu, 1,3 milyar dolar ticaret hacmimiz bulunan ve Türk Hava Yollarımızın İstanbul-Beyrut hattında günlük üç uçuş gerçekleştirdiği Lübnan’la vize uygulaması 2010 yılında kaldırılmıştı.

2015-2016 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adaylığımıza destek veren ve buna yönelik Ağustos 2013’te yazılı bir kararla bunu teyit eden Lübnan’a, Sayın Bakanımız son olarak 14-15 Ocak 2012 tarihlerinde bir ziyaret gerçekleştirmiş ve dönemin Lübnan Başbakanı Mikati de 17 Aralık 2013 tarihinde, Konya’da, Sayın Başbakanımızın davetlisi olarak Şebiarus törenlerine katılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, her zaman olduğu gibi Lübnan’ın istikrarını hedef alan her türlü teşebbüsün karşısında durmaya devam etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye, dost ve kardeş Lübnan halkının birliği ve dirliği ile iç barışının muhafazasına atfettiği önem doğrultusundaki katkılarını sürdürecektir.

Bu hususlar ışığında, Lübnan’la ikili ilişkilerimiz ile bölgedeki güvenlik koşulları da göz önünde tutularak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin UNIFIL’in görev süresinin uzatılması yönünde karar alması durumunda, hudut, şümul ve miktarı Hükûmetçe belirlenecek Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının 1701 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı ve 880 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı ile tespit edilen ilkeler kapsamında 5 Eylül 2014 tarihinden itibaren bir yıl daha UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne iştirak etmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükûmet tarafından yapılması için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesinin uygun olacağı düşüncesindeyim.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi tamamlıyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, tezkereyi tekrar okutup oylarınıza sunacağım.

Okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 11/8/2006 tarihinde kabul ettiği 1701 (2006) sayılı Karar ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5/9/2006 tarihli ve 880 sayılı Karar’ıyla bir yıl için verdiği izin çerçevesinde Türkiye, Lübnan'da konuşlu Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü'ne (UNIFIL) silahlı kuvvetleri unsurlarıyla katkı sağlamıştır. Söz konusu iznin süresi, son olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 6/7/2013 tarihli ve 1045 sayılı Karar’ıyla 5/9/2013 tarihinden itibaren bir yıl uzatılmıştır.

Türkiye, UNIFIL'e yaptığı katkılarla barışı koruma harekâtının etkin biçimde icrasında önemli bir işlev üstlenmiştir. Bu çerçevede, Türkiye'nin katkısı gerek Birleşmiş Milletler sistemi içinde gerek bölgesel ve küresel ölçekte gerekse kapsamlı sivil asker işbirliği faaliyetleri vasıtasıyla Lübnan toplumunun her kesimi nezdinde görünürlüğünün artmasına ayrıca barış ve istikrarın korunmasına yönelik politikasının sürdürülmesine önemli katkıda bulunmuştur.

UNIFIL'in ülkemizin askerî kuvvet katkısında bulunduğu tek Birleşmiş Milletler Barış Gücü operasyonu olması ve hâlihazırda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adaylığımızın söz konusu bulunması dikkate alınarak, UNIFIL deniz görev gücüne katkımızın sürdürülmesinin önem arz ettiği değerlendirilmektedir.

UNIFIL'in görev süresi 31/8/2014 tarihinde sona erecek olup, görev süresinin bu tarihten sonraki dönem için yenilenmesi yönünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ağustos ayı içinde bir kararın kabul edilmesi beklenmektedir.

Bu hususlar ışığında ve Lübnan'la ikili ilişkilerimiz ile bölgedeki güvenlik koşulları da göz önünde tutularak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (UNIFIL)'in görev süresinin uzatılması yönünde karar alması durumunda; hudut, şümul ve miktarı Hükûmetçe belirlenecek Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, 1701 (2006) sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı ve 880 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararı’yla tespit edilen ilkeler kapsamında 5/9/2014 tarihinden itibaren bir yıl daha UNIFIL Deniz Görev Gücüne iştirak etmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükûmet tarafından yapılması için Anayasa'nın 92’nci maddesi uyarınca izin verilmesini arz ederim.

Recep Tayyip Erdoğan

                                                              Başbakan

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Karar yeter sayısı…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Karar yeter sayısı…

BAŞKAN – Oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler…

Kâtip üyeler arasında anlaşmazlık olduğu için elektronik cihazla oylama yapacağım.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karar yeter sayısı vardır, tezkere kabul edilmiştir.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İç Tüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

 

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156) 

BAŞKAN - Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ile İran İslam Cumhuriyeti Sağlık ve Tıbbi Eğitim Bakanlığı Arasında Sağlık ve Tıp Bilimleri Alanlarında İşbirliğine Dair Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

3.-  Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ile İran İslam Cumhuriyeti Sağlık ve Tıbbi Eğitim Bakanlığı Arasında Sağlık ve Tıp Bilimleri Alanlarında İşbirliğine Dair Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/428) (S. Sayısı: 163) 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükûmeti Arasında Türkiye-İran Hududunda Yeni Kara Hudut Kapılarının Açılmasına Dair Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Türkiye-İran Hududunda Yeni Kara Hudut Kapılarının Açılmasına Dair Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/450) (S. Sayısı: 10)  

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

5’inci sırada yer alan, Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporları’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

5.-  Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporları (1/894) (S. Sayısı: 593) 

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon Raporu 593 sıra sayısı ile bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince bu tasarı İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında temel kanun olarak görüşülecektir. Bu nedenle tasarı, tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Tasarının tümü üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Mehmet Günal, Antalya Milletvekili…

2’nci sırada söz isteyen, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Adil Zozani, Hakkâri Milletvekili…

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Mehmet Ali Susam, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Susam. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; araştırma altyapılarının desteklenmesiyle ilgili kanun tasarısı üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Araştırma altyapıları, Türkiye'nin uzun süredir ihmal edilmiş olan AR-GE alanında üniversite-sanayi iş birliğinin oluşturulması ve bu alanda iyi niyetli bir çalışmanın ürünü olarak komisyonlarımıza geldi ve komisyonlarda eksikliklerini de belirterek AR-GE konusunda araştırma altyapılarının daha da geliştirilmesi konusundaki bu tasarıya genel çerçevesinde destek verirken eleştirilerimizi, önerilerimizi ve bu çalışmanın yetersizliğiyle birlikte Türkiye'nin bir ihtiyacına cevap verdiğinin altını çizerek bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. (Gürültüler)

Sayın Başkanım, arkadaşlar bir sessizliği sağlarlarsa onlarla ilgili olarak da yapacağımız değerlendirmelerin onlara da katkısı olacağını düşünüyorum.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen Hatibi dinleyelim.

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) – AR-GE ve günümüzde AR-GE’ye katkı koymak ülkelerin gelişmişlik düzeyinin temel hedeflerinden bir tanesi. Bugün Türkiye'nin kendisine koyduğu kalkınma planlarındaki hedefler, 2023 hedefi, ilk 10 içerisine girme. Peki, bu hedefe varabilmek için Türkiye koyduğu bu hedefe gitme yolunda nasıl bir ekonomik politika izlemeli ve nasıl bir ekonomik politikayla Türkiye bu noktaya gelebilir? Gelebilir mi? On iki yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının uyguladığı ekonomik politikayı değerlendirdiğimiz zaman da bunun olamayacağını görmek mümkündür.

Hem Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı hem Kalkınma Bakanlığının hedefleri içerisinde Türkiye'nin orta gelir tuzağını aşması ve ihracatıyla, gelişmesiyle, dünyadaki 10 büyük ekonomi içerisine girmesiyle ilgili çok güzel tanımlamalar, hedefler, vizyonlar var ama baktığımız nokta itibarıyla, bunların teorik bir yazılma olmaktan öteye geçmediği açıktır.

Bu kürsüden, yine, bunların doğru işlemediği konusunda eleştirilerim vardı, 2008 Sanayi Bakanlığı bütçe görüşmelerinde. O zaman AR-GE’ye ayrılan pay Türkiye’de 7,5 dolayındaydı. Eleştirim şuydu: Türkiye bu hızla, AR-GE yatırımlarına gayrisafi millî hasıladan ayırdığı bu payla ileri teknoloji üreten, katma değeri yüksek, dünyadaki yüksek, gelişmiş katma değerli ürün üretme noktasına gelemez demiştim. O dönemin Bakanı demişti ki: “2009 hedefimiz yüzde 1,5 yani binde 15 olacaktır.” ve büyük bir iddiayla da 2013 yılında yüzde 3 rakamına ulaşacağını o gün için, bu Parlamentonun bu mikrofonlarından söylemişti. Şimdi bu kanunu konuşuyoruz, rakama baktığımızda binde 9’dayız arkadaşlar. Yani, AR-GE yatırımlarına gayrisafi millî hasıladan ayırdığımız pay yüzde 3 değil binde 9 civarında. Demek ki kalkınma hedeflerimizin içerisine AR-GE yatırımları için koyacağımız payları yazmakla, çizmekle, teorik olarak olmuyor. Bu konuda bütçe ayırmak, bu bütçeleri kullanmak ve bu kullanılan bütçeleri denetleyerek gerçekten ürün geliştirmede, AR-GE’de, inovasyonu yakalamada ve yüksek katma değerli ürünler üretmede bir noktaya gelmemiz gerekir. Bunun olmadığı çok açık bir gerçeklik.

Peki, Türkiye’de on iki yıldır uygulanan ekonomik politikada bu dediklerimizi kanıtlayan neler var? Bir kere, toplam, büyüme olarak on iki yıllık süreç çok partili iktidar dönemlerinin büyüme oranlarının altında. Adalet ve Kalkınma Partisi on iki yılda 4,8 büyüme oranı gerçekleştirmiş, çok partili dönemin ortalama büyüme oranı ise 5,1 düzeyindedir.

Sanayi liginden düşmüşüz. Bakınız, sanayi tabanı erimiş; 1998 yılında gayrisafi millî hasılada sanayinin payı yüzde 35,5, bugün ise gayrisafi millî hasılada sanayinin payı yüzde 28 yani 8 puana yakın bir düşüşümüz var.

Rekabet ettiğimiz ülkelere baktığımızda, hiçbirisinde düşme olmadığı gibi, ya istikrarlı, bu yerlerini koruyor ya da yükselme içerisindeler. Bunlara Brezilya’yı, Meksika’yı, Hindistan’ı sayabilirsiniz, bunlar bizim rekabet ettiğimiz ülkeler.

Üretimin Türkiye’de niteliği bozuluyor. Ne demek üretimin niteliği bozuluyor? İmalat sanayisi içerisinde ithalatın payı giderek artıyor; 2002’de ithalatın 100 dolarlık bir üretim içerisinde 27 dolar payı var, bu 2007’de 39 dolara çıkıyor, bugün ise 43 dolara çıkmış durumda. Yani, biz üretimin niteliğinde kendi ürünlerimizi kullanma payını gittikçe kaybederek daha çok ithalata dayalı bir büyüme modeli yapıyoruz ve bu giderek artan bir noktada kendini gösteriyor. Bunun sonuçları ne oluyor? KOBİ düzeyindeki üreticilerin piyasadan çekilmesi ya da ithalatçı konumuna geçerek ithal ettikleri ürünlere kendi montajıyla ülke pazarında pazarlanması noktasına geliyor. Bu, Türkiye’de neyi getiriyor? Cari açığın artmasın getiriyor. Giderek cari açık artıyor, üreten bir ekonomi yerine ithal eden bir ekonomi noktasına geliyoruz. Peki, bu sonuç insanların şahsi tercihi mi, KOBİ’lerin, üretim yapan insanların şahsi tercihi mi? Hayır, uygulanan ekonomik politikanın dayattığı bir sonuç olarak bu noktaya geliyoruz. Nedir o? Düşük kur yüksek faiz politikası yani siz, düşük kur yüksek faizle ülkede üretim yapmak yerine düşük kurla ithalat yapmayı tercih ediyorsunuz ve ithalat yapmak üretim yapmaktan ucuz hâle geliyor.

Enerji maliyetleriniz çok yüksek. OECD üzerinde, OECD ülkeleri içerisinde en çok enerji maliyeti yüksek olan üretim yapısı bize ait. Bunu ciddi bir üretimin, ithalat niteliğinin artmasında faktör olarak görmek durumundayız.

Dolaylı vergilerle de aynı şekilde üretimin ithalatçı niteliği artıyor ve yasal düzenlemeler, asgari ücret dâhil vergiler üzerinden gelen yükler tümüyle üreticinin ithalatçı konumuna geçmesini bir ekonomik politika olarak, iktidarın uyguladığı ekonomik politikaların sonucu olarak zorluyor.

Aynı şekilde bunun sonucudur ki, gayrisafi yurt içi hasılada ara malı ithalatının oranı her geçen yıl artmaktadır. Gayrisafi yurt içi hasılayı artırırken aynı zamanda ithal girdilerin oranını da artırıyoruz. 2002 yılında yüzde 10 olan bu oran, 2012 yılında yüzde 16’ya yükselmiş durumda. Bütün bunların sonucu ne oluyor? Dünya üretim liginde Türkiye giderek düşüyor, ilk 15 ülkenin içerisinde artık Türkiye üretim liginde yok. Daha önce ne durumdaymış? 1990 yılında üretim liginde Türkiye 13’üncü sırada. Yani üretim ligi sıralamasında 13’üncü sıradayız. Hedeflerimiz, ilk 10’a girmek isteyen ülkenin hedefleri 1990’da 13’üncü sırada olmakla daha yakınmış. Peki, 2000 yılında kaçmış? 15’inci sıradaymış. 2007’de 15’inci sıradan da aşağı düşmüşüz, üretim liginden düşmüşüz. Yani, o yazdığınız kalkınma planlarındaki hedefler, 2023 hedefleri, gerçekleşmesi imkânsız hedefler noktasına gelmiş ve AR-GE noktası açısından da baktığımızda, artık bu hedefler gerçekten Türkiye’nin çok uzağında hedefler noktasına gelmiş durumdadır. Peki, ne olmuşuz? Artık üretim liginden düşen, giderek üretimde dışa bağımlılığı artan, cari açığını yükselten e üretmek yerine ithal etme noktasındaki bir ekonomiyle Orta Doğu’da bir lojistik üs noktasına gelen bir ekonomiyi iktidarınız döneminde bu noktaya getirmişiz ve giderek, gelinen nokta itibarıyla, orta gelir tuzağından kurtulamamanın büyük riskiyle karşı karşıyayız.

Bu kanunda yeni bir yapı şudur: Bu kanunla üniversite-sanayi iş birliğini sağlayıp üniversitede yapılan çalışmaların, AR-GE çalışmalarının ticari hâle dönüştürülmesi noktasında bir iş birliği yapmaya çalışıyoruz ve bu iş birliğiyle ilgili olarak ürünlerin ve buluşların bir ticari niteliğe dönüşmesi konusunda sanayiyle iş birliğini gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ancak burada da gene en önemli eksikliklerimizden bir tanesi Sayın Bakanım, sanayiyi bu kurulların içerisinde temsil noktasına koymuyoruz, yok burada. Sadece 3 bakanlık var, 3 bakanlıkla bu konular karar alma ve gerçekleştirme noktasında. Yönetim kurulunda da 3 bakanlığın müsteşarı ve gerekli gördüğü alanlardaki uzman kuruluş veya kamu kuruluşlarından temsilci alır noktasındadır. Eğer bir ürünü piyasalaştırmak istiyorsanız, AR-GE’de özel sektörün daha çok yer almasını istiyorsanız yönetim yapılarınızın içerisinde de bunlara yer vermek sadece bakanlıkların çizdiği vizyon politikalarıyla değil, hayatın gerçeğinde ve sanayinin ihtiyaçlarının neler olduğunu bu şekilde bu kurumları içinize almakla mümkündür. Örneğin, bu anlamıyla bu kurulda TOBB’un, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin olması lazım, KOBİ temsilcilerinin olması lazım, örneğin TESK’in olması lazım, örneğin KOSGEB’in olması lazım. Bu anlamıyla bunların bu kurullar içerisinde önemli bir şekilde kendini hissettirmesine ihtiyaç olduğunun altını çizmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, aynı şekilde bu AR-GE’deki yeterli kaynağın ayrılmaması ve AR-GE’yle ilgili çalışmalarda geldiğimiz düzey açısından durumun ne noktada olduğunu ihracat incelemesi yaptığımızda çok net bir şekilde görme fırsatımız var. Türkiye 150 milyarın üzerinde bir ihracat yapıyor. Peki, bu ihracatta birim başına yani kilo başına bir değerlendirme yaparsak Türkiye ne kadar para kazanıyor, dünyada gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkeler neler kazanıyor, bunu bir kıyaslama yaptığımızda, Türkiye'nin, gerçekten, ileri teknolojiyi yakalama noktasında ne kadar zayıf olduğunu görme şansına sahibiz. Türkiye 1 kilo ihracat yaptığında 1,46 dolar para kazanıyor. Peki, Güney Kore ne yapıyor? 3 dolar kazanıyor. Japonya 3,5 dolar, Almanya 4,1 dolar. Demek ki bizim ihracatımız şöyle bir ihracat: Biz yükte ağır, parada hafif, düşük ücretli; AR-GE, inovasyon, yenilik, yüksek teknolojiden uzak, Avrupa’nın ve gelişmiş ülkelerin terk ettiği alanlarda ihracat yapıyoruz. Zaten, AR-GE’de bile verdiğimiz desteklere baktığınız zaman, oranlamayı yaptığınızda otomotiv sektörü ve başka birkaç sektörle büyük oranda AR-GE destekleri o alana gidiyor. Yüksek teknolojiye yönelik AR-GE desteği kullanan firma sayımız bile çok az, ayrılan pay da o noktada az. Yani, ihracatımızın kalitesi düşük, düşük fiyatlı ürünlerle ihracat yapan noktadayız. Bunun neticesi olarak da, Türkiye giderek, dediğim gibi, ciddi sıkıntılar içerisinde.

Bunun yanında, tabii ki iş gücü niteliğinde de Türkiye çok kötü bir noktada. İş gücü niteliğinde 148 ülke içesinde 130’uncu sıradayız. Küresel inovasyon sıralamasında 68’inci sıradayız. Küresel rekabet gücünde 148 ülke arasında 44’üncü sıradayız. Nerede ilk 10 hedefleri, nerede 2023 hedefleri, nerede AR-GE’deki hedeflerimiz, nerede bu? Bu iş gücü niteliğiyle bizim gelişmişlik düzeyimizi artırmak mümkün değildir. Bu niye böyle oluyor? Çünkü, eğitim kalitemiz düşük, yedi yıllık ortalama bir eğitim kalitemiz var. 65 ülkenin yarıştığı PISA sınavlarında matematikte 44’üncüyüz, fende 43’üncüyüz, okuma-anlamada 42’ncideyiz, İngilizce pratikte 44’üncü sıradayız. Demek ki eğitim kalitesini yükseltmeden, üniversiteleri özerk, bağımsız, niteliği yüksek bilim adamlarıyla donatmadan, üniversitelerin üzerindeki siyasi iktidarın baskısını, YÖK’ün atanmış rektörleri yerine üniversitelerin kendi seçtiği rektörleri, bilim adamlarını üniversitelerin politikalarını tayin etmede etkin noktaya getirmeden bizim bilimsel niteliğimizi ve eğitim niteliğimizi geliştirme şansımız yok. Bu nedenle, kalan sürem içerisinde şunun altını çizmek istiyorum: Bu yasa tasarısı üniversitelerde yapılan çalışmaları sanayiyle bütünleştirmek ve sanayiyle birlikte ürüne dönüştürüp yüksek katma değerli ürünleri dünya piyasasına satan bir ülke noktasına gelebilmede devletin kamu olarak ARGE’ye desteğini fazlalaştırma konusunda iyi niyetli bir çalışma ama ne kaynak olarak ne vizyon olarak bu çalışmaların Türkiye’nin sorununu çözme noktasında uyguladığınız ekonomik politikalar itibarıyla mümkün olmadığı açıktır. Hızla bu noktada ülkede uyguladığınız ekonomik politikayı değiştirmelisiniz. Üretimi teşvik eden, KOBİ’leri teşvik eden ve üretimin maliyetlerinde devletin engellerini ortadan kaldıran, üreten insanları baş tacı eden, düşük döviz kuru ve yüksek faiz yerine üretimin teşvik edildiği, üretim yapan insanlara da ARGE teşviklerinin yoğun bir şekilde verildiği bir ekonomik politikayı uygulamaya ihtiyacınız var.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu yasa tasarısında yapılan olumluluklara destek verirken, genel olarak Hükûmeti vizyonunu değiştirmeye, üretimi ön plana alan, üretimin niteliğini artıran, sanayide insanın iş gücünün niteliğini artıran bir politikanın uygulamasının gerekli olduğunu bir kez daha bu kanun tasarısıyla söylemek istiyor ve huzurlarınızda sizleri saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, birleşime beş dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 17.02

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 17.09

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 111’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

593 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Tasarının tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Mehmet Günal Antalya Milletvekili.

Buyurun Sayın Günal. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu yoğun, gereksiz tartışmalı gündemin arasında kaynamaması gereken önemli bir kanun tasarısını görüşüyoruz. Bu sıkışıklık arasında kendisine yer bulabildi. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki çok önemli eksiklikleri olmakla beraber ülkemizin araştırma altyapısı açısından, ekonomik büyümesi açısından önemli bir kanun tasarısını görüşüyoruz. Uzun dönemdir bu tasarı bekliyordu değerli arkadaşlar. Bütçe döneminde de ilgili bakanları uyarmıştık “Bir an önce çıkaralım.” diye. İlgili rektörlerimizle yaptığımız görüşmelerde,  araştırma merkezlerinin yöneticileriyle de yapmış olduğumuz görüşmelerde bunların bir an önce çıkarılması gerektiği belirtilmişti. Bizim de Milliyetçi Hareket Partisi olarak bunun gecikmiş bir tasarı olduğunu         -eksiklikleri olmakla beraber- baştan söylememiz gerekiyor. Çünkü burada baktığımız zaman değerli arkadaşlar...

Ama baştan bir iki tespitimi sizinle paylaşayım. “Gecikmiş ama araştırma altyapıları” diye devam ediyoruz. Böyle tercümesel bir koku alıyoruz. Söyledim arkadaşlara “Bir ayrım yapabilmek için koyduk.” dediler ama yine de bunu daha farklı bir şekilde yansıtmak mümkün olabilirdi diyeceğim. Hakikaten de bu görüşmelerimizin ışığında bu tasarının çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Hakikaten biz önemli buluyoruz ama sohbeti daha çok önemseyen arkadaşlarımız da var Genel Kurulda, bu ramazan gününe rağmen enerjileri bitmemiş herhâlde.

Değerli arkadaşlar, 2023 diyoruz, siz de kabul ediyorsunuz, bizimkinin telif hakkını ödemesiniz de, arkasından 2053 geliyor dedik. Sayın Başbakan ileri gitti, orayı da atladı “2071” diyor ama bunun olması için öncelikle bilim, teknoloji, AR-GE politikalarında gerçek anlamda, sadece planda, programda, partinin eylem planında yazanlar değil, Hükûmet programında yazanlar değil, hızlı bir şekilde önlemler alınması gerekiyor. Şimdi, ama bu tasarı bir adım olmakla beraber, tespitlere baktığımız zaman, farklı farklı şeyler görüyoruz. Şöyle bir tespit var tasarının genel gerekçesinde: “Bilim, teknoloji ve yenilik yapma yeteneği, rekabet üstünlüğünün ve sürdürülebilir sosyoekonomik gelişmenin en önemli etkenlerinden biridir. Ülkemizde de son yıllarda önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ancak toplam AR-GE harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payının, gelişmiş ülke örnekleri ile karşılaştırıldığında düşük olduğu görülmektedir.” Bu bir tespit. Kanunun gerekçesinde yazan. “Ayrıca “AR-GE harcamaları içindeki özel sektör payı da düşüktür.” diyor. Bu tespiti yaptıktan sonra da Onuncu Kalkınma Planı’ndaki ilgili bölüme referans vererek şöyle diyor: “Ana eksenlerden birisi bu planda ‘Yenilikçi Üretim, İstikrarlı Yüksek Büyüme’ olarak belirlenmiştir. Buna göre; AR-GE ve yenilik politikalarının temel amacı; teknoloji ve yenilik faaliyetlerinin özel sektör odaklı artırılarak faydaya dönüştürülmesi, yeniliğe dayalı bir ekosistem oluşturularak araştırma sonuçlarının ticarileştirilmesi ve markalaşmış teknoloji yoğun ürünlerle ülkemizin küresel ölçekte yüksek rekabet gücüne erişmesine katkıda bulunulması olarak tespit edilmiştir.” Tespitler güzel.

Peki, bunu nasıl yapacağız? Özel sektörün yenilik yapma yeteneğinin artırılması, insan gücünün geliştirilmesi, araştırma sonuçlarının ticarileştirilmesi, desteklerin etkinliğinin artırılması ve altyapıların etkin kullanımının sağlanması. Yani bu tespitler güzel. Bu çerçevede de bu tasarı hazırlandı. “10’uncu Kalkınma Planı’nda var.” diyor. Ama bu tespitler uygulanmadığı sürece ve planlamalar uygulamaya dönüşmediği sürece maalesef lafta kalıyor ve temenniden öteye geçemiyor. Burada tespitler yine hem Kalkınma Planında hem gerekçede var. Bu araştırma merkezlerinin işleyişinde, yönetiminde, personel yapısında eksiklikler olduğunu ve burada yapılan çalışmaların, sonuçların yeterince ticarileşemediğini ve ürüne dönüştürülemediğini yukarıdaki tespitlerin yanı sıra hepimiz de biliyoruz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, sorun burada. Belli araştırmalar yapılıyor.

Sayın Başkanım, arkadaşlar çok… Benim yüksek sesle insicamım bozuluyor, eğer dinlemeyeceklerse sorun değil ama hâlâ devam ediyor, yoğun bir uğultu var. Kusura bakmayın.

BAŞKAN – Sayın Günal, sözlerinizi arkadaşlar duydular, buyurun.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Ben devam ediyorum ama konuşmam engelleniyor. Hâlâ burada bakıyorum. Biz zaten yukarıda yirmi dört saat esaslı komisyondan geldik, konuşma sıramızın da ikincisine yetiştik, tekrar döneceğiz. Yani böyle önemli bir kanun tasarısı görüştüğümüz için söylüyorum. Hem ben konuşurken insicamım bozulmasın hem de arkadaşlar faydalansın diye söylüyorum. Baştan desteklediğimizi söyledik, eksiklikler olduğunu söyledik. Hiç olmazsa belki önergelerle tamamlanmasına vesile olabilirler. Dolayısıyla burada bir yapısal çözüm ihtiyacı bulunduğunu tespit etmiş arkadaşlarımız ama bunun uygulanmasıyla ilgili bazı eksiklikler var.

Şimdi, Onuncu Plan’ın içerisinde bunlar yazıyor. Ama bunlarla beraber uygulanması gereken teşvik politikaları var, bunlarla beraber yapılması gerekenler var. Yani biz sadece araştırma merkezi kanunu çıkarınca bu iş çözülmüyor. AR-GE merkezli diyoruz, inovasyon odaklı bir üretim sistemi geliştirmemiz gerekiyor.

Peki, nasıl yapacağız bunu? Önce eksiklikleri tespit etmeden bunu yapma şansımız var mı? Yok. Yani kronik dış ticaret açığıyla uğraşan, bir taraftan cari açıkla dışa bağımlı bir ekonomik yapıyla boğuşan bir ülkede bu yapısal dönüşümleri nasıl yapacağız, açıkçası şaşırıyorum. Çünkü sorunun esasına inmeden palyatif tedbirlerle uğraşıyoruz.

İşte, yukarıda, bir ayı aşkın bir süredir bir torba, çuval, harar, ne derseniz -hâlâ devam ediyoruz eklemelerine- bir kanun tasarısı görüşüyoruz. Bu arada böylesine önemli bir kanun bekliyor. İçinde Soma’yla ilgili kısım da var. Hemen çıkaralım dedik. Bunlar bekliyor.

Önce sorunları tespit etmemiz gerekiyor. Burada bizim ürün odaklı dışa bağımlılığı azaltmış rekabete dayalı bir yüksek teknoloji, yüksek katma değerli bir üretim sistemi oluşturmamız lazım, böyle bir ekonomik sistem oluşturmamız lazım. Kendi kendine yürüyen sistemle ancak ne yapıyoruz? Pembe tabloları, TÜİK’in yaptığı birtakım baz yılı kaydırmalarıyla veya işsizlik hesaplamalarında tanım değişiklikleriyle, yöntem değişiklikleriyle sanki kendimizi ekonominin sorunlarını çözmüş gibi takdim ediyorsunuz. Dolayısıyla bu kanunun uygulanması için öncelikle eksikliklerinin tamamlanması gerekiyor.

Şimdi, bizim Milliyetçi Hareket Partisi olarak daha önce parti programımızda ve seçim beyannamelerimizde belirtmiş olduğumuz hususlar esas itibarıyla bu tasarının desteklenmesini gerektiriyor ama yapılması gereken daha çok şey var. Neden? Burada araştırma merkezlerinin hepsi bir paket içerisine konuluyor. Üç ana konuya ayrılmış, ileri teknolojiler, tematik laboratuvarlar, bir de merkez laboratuvarları.

Şimdi, değerli arkadaşlar, çok değişik araştırma merkezleri var. Yani kültür araştırma merkezleri var, tarih araştırma merkezleri var, sosyal bilimler var; biyolojik, fen bilimleri, sağlık bilimleri; bir de malzeme teknolojileri, yüksek enerjiyle ilgili birtakım araştırma merkezleri var. Bunların hepsini aynı kategoriye koyduğumuz zaman, “sorunu çözelim” derken tekrar içinden çıkılmaz hâle getiririz. Yani “Efendim, işte üniversitedeki araştırma merkezleri ayrı, bunlar ayrı, yönetimine filanca gelecek, şunları atayacağız, bunları atamayacağız, yönetim kurulu şöyle olacak, danışma kurulu…” Bunlar işin ayrıntı kısmı ama özü itibarıyla şunda anlaşmamız lazım: Nasıl bir araştırma merkezi olacak? Eğer kamunun araştırma merkezleri ile üniversitede kuracaklarımızı özel sektörle entegre edemezsek bu sorunu çözemeyiz. Sadece yönetimine belli kişileri alarak “Şunları şunları koyduk ama kontrolü bizde olsun.” mantığıyla bakarsak bunları çözemeyiz.

Yani üniversitelerde kurulu araştırma merkezleri var. Ben, 2003 yılında üniversiteye “full time” öğretim üyesi olarak geçtiğim zaman -bir araştırma merkezinin müdürüydüm ama bir süredir kurulmuş- baktım YÖK’ten yazışma numarası dahi alınmamıştı, arkadaşlara yukarıda söyledim. Ama fiiliyatta baktığınız zaman resmî olarak bu da bir araştırma merkezi. Yani bunlarda tematik olarak, konular olarak belli ayrışmaları sağlamak gerekiyor.

Bir de, bunların hepsini standart araştırma merkezi gibi tek düzenlemeyle yapmak da doğru değil. İleri teknoloji gerektiren, büyük yatırım gerektiren araştırma merkezlerinin öncelikle birinci kategori olarak uluslararası düzeyde araştırma yapabilecek olanları farklı bir kategoriye koymak lazım. İkincisi de, ulusal araştırma merkezi niteliğinde olabilecekler olur. Üçüncüsü de, normal üniversitelerle beraber belli konularda yapılacak araştırmalar olur.

Şöyle bir yanlış oluyor değerli arkadaşlar uygulamada: Şimdi, bunu kuracağız, bu kanun böyle çıkacak. Bunun yönetimi kimlerden oluşacak, kanunda yazıyor. O arada, bir anda bakıyorsunuz -onun için önergeler de hazırladık- üniversitenin otoritesine bırakmıyoruz, üniversiteye güvenmiyoruz. Diyoruz ki: “Özel sektörden, oradan buradan gelecek arkadaşlar, bunlar yapacaklar.” Ama burada bir düzene koymak lazım, en az şu kadarının… “5 ila 9 kişiden oluşur.” Güzel de bunun kaçı nereden olacak, tamamı mı özel sektörden olacak, kaçı üniversiteden olacak, kaçı ilgili kurumdan olacak belli değil. Yani şunu söylüyorum: “5 kişiden oluşur.” deyip 1 tane üniversiteden hoca koyarak burada bir merkez kurulabiliyor, böyle bir sınırlama yok.

Peki, nasıl olacak? Şöyle bir örnek vereyim: 2002 yılında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısında alınan kararlar vardı, 2023 Bilim ve Teknoloji Vizyonu. Ben de -rahmetli DPT diyorum artık- DPT’nin o zamanki Müsteşar Yardımcısı olarak toplantıya katıldım. 6’ncı Çerçeve Programı için bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda baktım üniversitelerde bir kümelenme olmuş, yani 3-4 tane üniversite belli projelere yoğunlaşmış. Şimdi, bu yanlış bir şey. Burada gen teknolojileri var, biyoteknoloji var, zirai teknolojiler var, tohumculuk var, metalürjisi var, otomotivi var; onların olduğu illerdeki üniversitelerin lokomotif görevi görmesi gerekir dedik. Örneğin otomotivle ilgili bir araştırma yapacaksanız, öyle veya böyle, Marmara’daki üniversitelerin -Bursa, Kocaeli neyse- buraların lokomotif olması gerekir ve fiziksel ortamın da, araştırma merkezinin de buralara yakın olması lazım. Mesela mevcut merkezlerde seramik araştırma merkezleri var. Bunların bir şekilde İç Anadolu’da, Eskişehir, Kütahya yöresinde ve bu üniversitelerin özellikle katılımıyla oluşturulması daha doğru olur. Yani bir merkezi bir yere kurduk… Veya tohumculuk yapacağız, bunun içerisinde bunu Ankara’da kurduğumuz zaman ayrıdır, bunun merkezini Harran’da ya da Çukurova’da kurup bunları lokomotif üniversiteler olarak belirleyip özel sektörün dinamizmini, kamunun dinamizmini, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının kurumlarını bunlarla entegre etmek başka bir şeydir. Yani biz buradan kanunu çıkararak, bunların hepsini bir torbaya koyarak araştırmayı, geliştirmeyi sağlamış olmayız. Eğer bunu yapmazsak sorunu çözemeyiz değerli arkadaşlar.

Burada, şu anda, farklılaştırılması gereken birçok yer var. Örneğin, burada birkaç tane üniversitenin önderliğiyle kurulmuş olan Türk Hızlandırıcı Merkezinin altyapısı olan Hızlandırıcı Enstitüsüdür. Şimdi, bunları normal bir üniversitedeki araştırma merkezi mantığıyla yaparsak buradan bir sonuç alma şansımız yok. Yani bunlar için farklı kategori lazım ve kanun maalesef bunları düzenlemiyor, esnek, genel kararları, kuralları belirliyor.

Ha, bu da bir aşama, evet, doğru ama bu kadar uzun süre sonra çıkmış bir tasarıyı da tam çıkarmak lazım. Neden? Çünkü 2010 yılında karar alınmış, dört yıl sonra ancak burada kanun hâlinde görüşebiliyoruz değerli arkadaşlar yani bunun kararı 2010 yılında alınmış, dört yıldır da arkadaşlarımız uğraşıyor yani ancak tasarı hâline gelmiş böyle pat diye. Meclisteki bu gereksiz, tartışmalı siyasi tasarılardan maalesef bu yapısal önlemlerle ilgili tasarılara sıra gelmiyor.

Onun için, gelin, buradayken önergelerle bu eksiklikleri tamamlayalım, bu üç tane ana ayrıştırmanın yeterli olmadığını, belli şekillerde gerekirse usul ve esaslarda -Bakanlar Kurulunca veya Danışma Kurulunca belirlenecek şekilde, 3 Bakanlığımız burada görevli- burada bunları yeniden yapılandıralım diye düşünüyorum. Aksi takdirde, yine bir şeyi çıkarmış oluruz, 3-5 kişi orada kurumsal olarak müdür olur, çalışmacı olur, bir şey olur ama başka türlü bunları yapamayız. Bunların farklı statüleri var değerli arkadaşlar.

Başka bir husus var: Burada merkez laboratuvarları var. İşte, arkadaşlarımız iyi niyetli olarak diyor ki: “Ya, işte, daha çok dağınık laboratuvarlar vardı, biz de bunları bir araya topladık, israfı önledik.” Ama bu yeterli değil. Yani ne yönden yeterli değil? Bir üniversite içerisinde birkaç tane fakültenin kullanacağı laboratuvar, eğer merkez laboratuvarından anladığımız işte, 3, 5 bilgisayar, çıktı makinası, eğer buna benzer teknik aletse o zaten merkezî araştırma laboratuvarı  olmaz.

Şimdi, içimizde bilim adamları var, araştırmacılar var, bürokrasiden gelen arkadaşlarımız var. Bir biyoloji laboratuvarıyla kimya laboratuvarı veya fizik laboratuvarında kullanacağımız şeyler aynı mı? Bir metalürji işinde, malzeme işinde, mühendisliğinde kullanılacak laboratuvarda yani temel birtakım makineler hariç hiçbirisi aynı değil. Ben de şunu diyorum: O zaman kümeleme tarzı –sanayide yaptığımız gibi- birkaç tane… Ankara’da kaç tane üniversite var, şu konularda hangileri araştırma yapıyor? Demin söylemiş olduğum, bir konuda bir üniversitenin lider olması, oraya yakın bir sanayi kurumunun da lider olması gerekiyor. Aksi takdirde çok başlılık, herkes kendi adamını oraya koymaya çalışacak ve kamu yararı ortadan kalkacak. Buradaki, diyelim ki fizikle ilgili yapılacak araştırmalar şu anda Ankara Üniversitesinde bir araştırma merkezi var, örnek. Bunlar yapılsın. Peki bu araştırma merkezinde enerjiyle ilgili konu görüşülecek ama burada söyledik, BOREM var, Atom Enerjisi Kurumu var, diğer şeyler var. Bunların da katkısının sağlanması lazım yani bir ulusal araştırma stratejisi olması lazım, sadece araştırma altyapısını sağlamak yetmiyor. Yani yenilikçi diyoruz, tamam, yüksek katma değerli, yüksek teknolojili güzel de kamunun enerjisini, birikimini, özel sektörün dinamizmini getirip üniversitelerdeki akademik araştırma altyapısıyla eğer bir araya koymazsak yine birkaç kişiye post yaratmış oluruz. Filancayı buraya müdür yaptık, yüksek şeyle bunu çalıştırdık deriz ve böyle geçer.

Müdür demişken söyleyeyim: Arkadaşlarımıza söyledik, önergemiz de var, en az işte lisans düzeyinde yani işte o zaman eyyamcılık gibi geliyor bize. Dedik ki: “En az doktora düzeyinde olsun.” Komisyonda kabul ettiremedik, neden? Şimdi bakın, uluslararası araştırmacılar gelecek, hocalar burada araştırma yapacak, sadece idari müdür değil burada yer alan arkadaşlar, teknik konularda da yönetim kurulunun bütün işini görüp özetini, takibini, projesini takip edecek bir müdürden bahsediyoruz. Şimdi o müdür lisans düzeyinde olacak. O zaman bu idarecilik gibi bir şey, teknik olarak bunun ne olduğunu bile anlayacak durumda değil. Tamam, çalışan arkadaşlarımız olabilir, bürokrasiden birileri kayabilir ama o idari müdür olur. O zaman bunu ayırmak lazım. Yani bu söylediğim şey, olayın hafife alındığını gösteriyor, onun için çırpınıyorum. Elimize böyle bir fırsat geçmişken bunları tekraren söylüyorum, uluslararası çapta olacakları ayrı bir kategoride, ulusal araştırma merkezlerini, kamunun araştırma merkezleriyle entegre ederek, üniversiteyle, özel sektörle ve üniversite-sanayi işbirliğinde gerçekten yapacak şekilde ortak ortamlar kurmamız lazım. Eğer böyle eyyamcılık yaparsak üniversitedeki birkaç kişiye post yaratmış oluruz, onların yanına da ticaret odasından ve kamudan bazı arkadaşlarımızı yönetim kurulu üyesi veya ofis çalışanı olarak entegre etmiş oluruz. Bu da Türkiye’nin 2023 vizyonuna da, 2053 uzun erimli vizyonuna da maalesef uygun olmaz, başta Onuncu Kalkınma Planı’nda ve kanun tasarısının temel gerekçesinde söylenen eksikliklerimizi bu şekliyle gideremeyiz. Haa, bunlarla beraber, bunların uygulanmasını da çok iyi şekilde takip etmek lazım. Ne yapmak lazım? Kalkınma Bakanlığımızın bunu yapması lazım. DPT rahmetli oldu, yakında Kalkınma Bakanlığı da bu gidişle rahmetli olacak, Bakanım bakıyor ama. Sayın Başbakan bizden 402 tane sektörel değerlendirme izleme raportörü kadrosu istiyor, yukarıda torbaya ekledik, inşallah önünüze bayrama kadar gelir, yani şöyle bir şey oluyor: Daha önce bu Genel Müdürlük kurulurken söylemiştik “Siz DPT’yi kapatacak mısınız?” diye, burada birçok arkadaşımız var geçen dönemden milletvekili olan, gülmüştüler; sonra, DPT kapandı, onun yerine Başbakanlıkta alternatif bir birim kuruluyordu, sonra KHK’yla kurulmuş; şimdi de arkadaşlarımız getirdiler, dört yıl beklemişler 2011’den bu yan,a nedense şimdi, ben de dedim ki: “Herhâlde Sayın Başbakan Cumhurbaşkanı olamayacağını anladı, Başbakanlıkta bunlarla takviye yapıp kendine danışmanlar ordusu yapıyor.” Hükûmet içerisinde de frenciler, gazcılar var; her gün Merkez Bankası, Maliye Bakanı, Başbakan Yardımcısı, farklı bir kategori gibi, sanki ayrı bir koalisyon ortağı gibi sunuluyor, dedim ki “Herhâlde oralardan da destek alamıyor, kendine göre sektörel izleme, değerlendirme uzmanlığı kuracakmış.” İşte, Sayın Bakan burada, İktisadi Sektörler Genel Müdürlüğü var, Sosyal Sektörler İzleme Genel Müdürlüğü var, Türkiye’nin her konusunda da uzman arkadaşlarımız var, zaten bunlar Başbakanın da müşavirleri, istediği zaman Sayın Bakan hepsini verir.

Sonuç olarak, böyle palyatif tedbirlerle bunu çözemeyiz. Bu sektörlerin analizleri zaten yapılmış, planı da, programı da var, sadece iyi uygulamamız lazım; iyi uygulamak için de kanunu eksiksiz çıkarmamız lazım.

Biz, Türk milletinin bu zorlukları aşacağına ve sonrasında lider ülke olacağına inanıyoruz ama kısır çekişmeleri bırakıp bu yapısal önlemleri almamız şart diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi, söz sırası Halkların Demokratik Partisi Grubu adına söz isteyen Adil Zozani, Hakkâri Milletvekili…

Buyurun Sayın Zozani. (HDP sıralarından alkışlar)

 

HDP GRUBU ADINA ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, ben de 593 sıra sayılı Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Sanayi, Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporları üzerine söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, komisyon raporunun ismi bu şekilde geçiyor ama esasında Sanayi, Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar Komisyonunda bu iş hiç görüşülmedi, oraya hiç gitmedi, bununla alakası yok, bunlar işin içinde yoklar. Direkt, doğrudan doğruya Plan ve Bütçe Komisyonuna gelmiş ve Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmüş, tartışılmış bir komisyon raporu ve kanun tasarısından söz ediyoruz.

Biz de özü itibarıyla bu konunun önemli olduğunu düşünüyoruz ve esasında gecikilmiş bir düzenleme olduğunu da ifade ediyoruz. Tabii ki dünyadaki teknolojik ilerleme, teknolojik gelişim ile Türkiye’deki teknolojik gelişimi yan yana koyduğumuz zaman -sayısal veriler de biraz önce ifade edildi- dünyanın çok çok gerisinde olduğumuz aşikâr. Dünyanın gerisindeyiz. Peki, aradaki açığı kapatma gibi bir şansımız var mı? Hükûmetin koyduğu vizyon programları çerçevesinde bunun olabilme şansı da yok, görülmüyor, maalesef. Kısa vadede bu açığı kapatmak, üst sıralara tırmanmak bu alanda pek mümkün değil. Çünkü, dünyanın gelişmiş ülkeleri, gelişmiş sanayileri artık bizim bugün kullandığımız teknolojileri müzeye koyarak tanıtmaya başladılar. Müzede bunlardan yararlanıyorlar. “Biz geçmişte bu teknolojileri kullanıyorduk.” demeye başladılar. Biz dünyayı çok çok geriden takip eder bir noktaya geldik ve özellikle teknoloji ithal eden bir ülke pozisyonundayız. Teknoloji ithal etmek aynı zamanda yetişmiş bilgiyi de ithal etmek. Beyin göçünün önüne geçmek bir tarafa dursun, dışarıdan akıl satın alır pozisyonuna geldik, böyle bir noktadayız. Türkiye sanayi gelişimi itibarıyla dünyanın artık sanayisinin alanı durumuna gelmiştir. Artık, dünyada insanların, kendi ülkelerinde bulunmasını doğa tahribatı olarak algılayıp kendi coğrafyalarında değil de başka ülkelerin coğrafyalarında inşa ettiği sanayi faktörünün merkezi pozisyonuna geçtik ya da bu merkezlerden biri durumuna geliyoruz. Düşünün, mesela dünyanın sayılı otomotiv sektörüne sahip ülkelerin pek çoğu artık kendi ülkelerinde fabrika inşa etmiyorlar, sadece marka satıyorlar. Ama, biz, işte Japonya’daki bir markanın montajını ya da  parça imalatını Türkiye’de yaptığımız için övünüyoruz “İşte bunu burada üretiyoruz.” diyoruz. Ya da Almanya’daki bir üretimi alıp montajını burada yaptığımız zaman, parça üretimlerini yani ağır sanayi gerektiren parça üretimlerini burada yaptığımız zaman biz övünüyoruz “İşte bunları yapıyoruz.” diyoruz. “Şu kadar geniş sahaya yayılmış, şu kadar sayıda fabrikamız var.” diyoruz. İyi, güzel de dünya bunları aştı, gelişmiş dünya bunları aştı. Hiç kimse metrekare boyutuyla, inşa ettikleri fabrikalarla artık övünmüyor. Beyin üretimini yapıyor mu yapmıyor mu? Bununla insanlar övünüyor, bununla ilerleme sağlıyor.

Şimdi, en son, uzaya fırlattığınız uydu üzerinden, 15 Ağustos itibarıyla yarım metre mesafeden yer görüntüsü alabileceğiz beklentisi içerisindesiniz. Şimdi mevcuttaki uydularda yer tespiti görüntü mesafeniz ne kadardır? 7 metredir, 7 metre mesafeden görüyorsunuz. Ya, adamlar bu işi, yerdeki pireyi hesaplayacak kadar genişletmişler. Siz hâlâ bunun 7 metre mesafesinde iseniz, adamların bu işi sıfırladıklarını hesaba katmadan ”Biz onlarla rekabet içerisindeyiz, mesafeyi kapatacağız.” deyip gerçekle bağdaşmayan hedefleri önünüze koyduğunuz zaman, günbegün o koyduğunuz hedef vadesi doldukça bu hedeflerin hepsi karşınıza çıkacak.

Bu tasarı Komisyon aşamalarında da tartışılırken, konuşulurken özellikle 3’üncü ve 4’üncü maddelerine biz itiraz koyduk. İtiraz koymamızın sebebi şu: Aşırı siyasallaştırılmış bir yapıdan söz ediyoruz burada. Kurulu kimlerden oluşturuyorsunuz? Bakanlardan oluşturuyorsunuz. Alt kurulu kimlerden oluşturuyorsunuz? Bakanlık müsteşarlarından oluşturuyorsunuz. Bilim bunun neresinde? Bilim bunun hiçbir yerinde yok. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığını buranın, kurulun içerisine koyarak siz bu işe bilimsel bir tamamlayıcı sağladığınızı düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Dünya bu işi nasıl ilerletmiş? Süreklilik kazandırarak bunu sağlamış. Gelişmeyi süreklilik kazandırarak elde etmiş.

Şimdi, Türkiye’de büyük çoğunlukla bakanlarımızın hükûmetteki görev süreleri -hadi, öncesini hesaba katmayayım- sadece AKP hükûmetleri dönemindeki bakanların Hükûmette kalma süreleri ortalama üç yıldır. Her gelen bakanın kendi müsteşarını da değiştirdiğini hesaba katarsanız -ki yapıyor, doğal olarak yapar, kim olsa yapar- kendine göre bir müsteşar, rahat çalışacağı bir müsteşar atıyor. Şimdi, hem kendisi bu işe sıfırdan başlamış olacak hem ona düşünsel veri altyapısını sunacak olan müsteşar sıfırdan başlamış olacak. Ortalama üç yılda bir siz buradaki bilimsel gelişmelerin havzasını “reset”lemiş olacaksınız. Komisyon aşamalarında da söyledik. Bu şekilde oluşturacağınız bir kurulun bu iş için uygun olmayabileceğini ifade ettik. Üniversiteleri buna dâhil edin, üniversitelerdeki gelişimi buna dâhil edin. Üniversiteleri katmadan, bilim insanını bu işin içerisine, bu projenin içerisine katmadığınız zaman ilerleme sağlama şansına sahip değilsiniz. Yok, tasarı geldiği şekliyle komisyondan geçti. Açın, bakın, işte, sizler de mutlaka okumuşsunuzdur 3’üncü maddede “Kurul Kalkınma Bakanı Başkanlığında Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı ile Millî Eğitim Bakanından oluşur.” 4’üncü maddede komiteyi, yani kurula verisel altyapı hazırlayacak, bu işi yönetecek komiteyi kimlerden oluşturmuşsunuz? “Kalkınma Bakanlığı Müsteşarının Başkanlığında Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Müsteşarı, Yükseköğretim Kurulu Başkanı ve TÜBİTAK Başkanından oluşur.” Bunların hiçbirisi –yani TÜBİTAK Başkanını kısmen bu işin dışında tutarsak- bu işte sürekli görev yapabilecek nitelikte değildir, hiçbiri. Oysaki burada sürekliliğe ihtiyaç var.

İkinci önemli eksiklik burada -şimdi, Sayın Bakan muhtemelen biraz sonra, bu konuya açıklık getirdiği zaman tematik laboratuvarlardan başlayacak ve ifade edecek- araştırma merkezlerine ilişkin olarak Türkiye'nin saygın üniversitelerinin bir tanesinin araştırma merkezinin işlevlerine bir bakın, ne yapıyor, ona bir bakın, okuyun. ODTÜ Üniversitesi bünyesinde kurulmuş araştırma merkezine bakın. Doğrudan doğruya toplum mühendisliği yapan bir araştırma merkezi. Ne adına kurulmuş? “Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi” adı altında kurulmuş, o amaçla kurulmuş. Mevcut olan araştırma merkezlerinin büyük bir kesimi böyle: Toplum mühendisliği yapan araştırma merkezleri. Tematik laboratuvarlar amaca hizmet edebilir pozisyonda değildir. “İleri teknoloji merkezleri” dediğimiz merkezler…

Şimdi, arkadaşlar, Türkiye Hükûmeti çıkar, her defasında der ki: “Türkiye’de şu kadar sayıda üniversitenin önünü açtık.” İyi, güzel. Harran Üniversitesi, bulunduğu coğrafyanın koşulları itibarıyla oranın yereline bilimsel altyapı hazırlamalıdır, araştırmalarında bunun üzerine yoğunlaşmalıdır. Harran’da çoğunlukla ne yapılabilir, üretim kalemleri ne olabilir? Herkesin ilk aklına gelen tarım olur. Der ki: “Harran Üniversitesi Türkiye'nin tarımsal gelişimine ilişkin olarak merkezlerinde, laboratuvarlarında bilimsel veri üretsin.” Peki, siz bu işi Harran Üniversitesine mi vermişsiniz? Yok. Kime vermişsiniz? İstanbul Üniversitesine vermişsiniz. İstanbul Üniversitesi Harran’daki tarımsal gelişmeyi inceleyebiliyor, araştırabiliyor ama Harran’daki üniversite bununla ilgilenemiyor.

Bir başka başlık: Maden sektöründeki gelişmeleri kim, hangi üniversite daha iyi yapabilir? Sektöre en yakın olan üniversite bunu yapabilir. Ama bu görevi de sektöre en yakın olan, üretime, üretim aşamasına en yakın olan, sahaya en yakın olan üniversite yerine, almışsınız, üretime en uzak üniversiteye vermişsiniz.

Şimdi, böyle bir kurgulamadan siz verim elde edebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Elde edemezsiniz. Bırakın mesafeyi kapatmayı, mevcut durumdan da geriye düşersiniz. Çünkü rekabet içerisinde olduğunuz ülkelerin ayağına taş bağlanmış değil, onlar da ilerleme katediyorlar. Dünyada bu alanda ilerleme kateden ülkelerin pek çoğu rekabet koşulları itibarıyla Türkiye’ye göre daha avantajlı pozisyondalar. Artık sanayi ülkesi durumuna gelmiş bir ülkede siz ileri teknolojiyle üretim safhasına geçme şansına sahip değilsiniz.

Önemli bir başka eksiklik de şu: Şimdi, Türkiye’de “ileri teknolojik üretim” denilince ağırlıklı olarak savunma  sanayisi akla geliyor, herkesin aklına savunma sanayisi geliyor, bu kapsamın dışında tutulmuş ama biraz önce değerli hatip arkadaşların ifade ettikleri o AR-GE yatırımlarının bindelik dilimleri de ağırlıklı olarak savunma sanayisi kapsamındaki yatırımlara ilişkindir.

Esasında tabela dışında laboratuvarlarımız bile yok, araştırma merkezlerimiz bile yok; tabela var, sadece tabela  var. Geçen gün bir üniversitenin hazin öyküsünü komisyonda ilgili bakanla paylaştım. Bazı yerlerde tabela asacak yer de yok. Hakkâri Üniversitesinin adını bina bulamadıkları için tepeye yazmışlar, dağa yazmışlar…

ÖZDAL ÜÇER (Van) – Ekolojik üniversite.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – …ve orada bir tematik laboratuvar olduğu görülüyor.

ÖZDAL ÜÇER (Van) – Bizim siyasal tezimize uygun.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Şuradan da bakın: Muhalefet şerhi içerisindeki haritada da etmiş. Burada, Hakkâri’de bir tematik laboratuvar olduğu görülüyor. O laboratuvar Hakkâri Üniversitesinin bünyesinde. Üniversite nerede? Üniversite yok. Üniversite yok ama laboratuvarının olduğu söyleniyor. Üniversite, son çare, adını tepeye yazmış, bir dağa yazmış.

ÖZDAL ÜÇER (Van) – Ama haksız değiller, Hakkâri’nin dağları üniversite gibidir.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Hiç abartı yok, İnternet’e girin, “Hakkâri Üniversitesi” diye yazın, karşınıza çıkacak şey, koskoca tepeye yazılmış bir isim ve başka da hiçbir şey yok.

Anadolu’daki laboratuvarların çoğunun durumu böyledir. Mevcut araştırma merkezlerinin, üniversiteler bünyesindeki araştırma merkezlerinin de durumu bundan da vahim bir pozisyon. İstanbul yoğunluklu, İstanbul merkezli gelişimi siz Türkiye’nin önüne koydunuz. İstanbul artık Anadolu’nun prangası durumuna geldi. İstanbul, birçok boyutuyla artık Türkiye’nin yaşanamayacak kenti pozisyonuna geldi. Türkiye’nin bütün yollarını İstanbul’la düğümlediniz, Türkiye’yi İstanbul’a düğümlediniz. Her şeyin merkezini İstanbul yaptınız, sanki İstanbul’un dışında, Türkiye’de başka yerde bu işler yapılamayacakmış gibi bir algı yarattınız siz.

ÖZDAL ÜÇER (Van) – Artık İstanbul’a bir merkez lazım.

ADİL ZOZANİ (Devamla) - Türkiye’de yıllık yapılan yatırımın neredeyse yüzde 50’sini sadece İstanbul’a yapıyorsunuz. Oysa ki İstanbul, Türkiye’nin 81 ilinden sadece bir tanesi. Ama sizin bu ile yönlendirdiğiniz yatırımlar, neredeyse Türkiye’deki toplam yatırımların yüzde 50’sine tekabül ediyor. Yapılmasın demiyoruz, yatırımlar yapılsın ama bu işler Anadolu’nun diğer yerlerinde de yapılabilir.

Bu ülkenin doğu bölgesindeki bütün üretimler, batıdaki üretimlerin ham maddesi olarak kullanılır duruma geldi. Şimdi, biz bunları söylediğimizde, “Bu bir sömürü yöntemidir.” dediğimizde hoplayıp zıplıyorsunuz, itiraz ediyorsunuz ama sömürünün başka bir tarif     i yok, bu şekilde yapılıyor zaten. Oradaki ham maddeyi ham olarak alıyorsunuz, sanayisel olarak, teknolojik olarak gelişmiş batı bölgelerinde işliyorsunuz, ondan sonra tekrar oraya geri veriyorsunuz. Sömürü çarkının tarifini 40 defa da okusanız budur, başka da bir tarifi yok.

Şimdi, bu bilimsel gelişim altyapısını kurgularken bölgelerin özelliklerini dikkate alarak, kaynağa en yakın yerden bunu kurguladığınız zaman, bu yatırımı gerçekleştirdiğiniz zaman amacınıza ulaşırsınız. Bunu bu şekilde yapmadığınız zaman amacınıza ulaşma şansına sahip değilsiniz.

Müsaadenizle, son iki dakikamda bugünün önemi üzerinden yani bugünün tarihsel önemi üzerinden birkaç cümle sarf ederek konuşmamı bitirmek istiyorum.

Bugün 2 Temmuz ve bundan tam yirmi bir yıl önce Sivas’ta bir katliam gerçekleşti, 37 insanımız cayır cayır yakıldı. O gün bugündür bu yara sarılmış değil, bu yara açık duruyor. O dosyadan yargılananlar öldüklerinde ki bir tanesi öldüğünde açığa çıktı. Türkiye’de Sivas’ın hemen yanı başında, birilerinin gözetiminde korunarak yaşatıldığı açığa çıktı hem de on dokuz yıl boyunca. Ölünce öldü dendi, bu falan kişi öldü dendi. Geriye kalan failler için de zaman aşımı faktörü devreye girdi, dosya zaman aşımına uğratıldı. İnsanlığa karşı işlenmiş bir suç Türkiye yargısı tarafından zaman aşımına uğratıldı ve o yara açık bırakıldı, Sivas’ın yarası açık bırakıldı. Madımak’ta yakılan insanların külleri bu ülkenin üzerine serpili duruyor. Siz, bu insanların uğruna yaşadıkları Türkiye ideallerine karşılık koymadan, Türkiye’deki toplumsal yaşama bir barış faktörü eklemeden, toplum içerisindeki bu nifak tohumlarını ayıklamadan, geçmişin yaralarını sarmadan bu yaralı hafızayı unutturma şansına da sahip değilsiniz, hiç kimse bunu unutturamaz. Sivas bir yaralı hafıza olarak duruyor ve maalesef, bu Hükûmet döneminde bu dava zaman aşımına uğratıldı ve ne yazık ki bu Hükûmetin başı o zaman aşımına sahip çıktı.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Ümit Özgümüş, Adana Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce, yirmi bir yıl önce -içerisinde çok sevdiğim değerli arkadaşlarımın da olduğu- Sivas’ta hunharca, insanlık dışı yöntemlerle öldürülen değerli canları rahmet ve saygıyla anıyorum. O sene Sivas’ta yangın söndürüldü ama bilinmeli ki içimizde hâlâ yanıyor, yüreğimizde hâlâ yanıyor.

Bugün, Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı üzerinde şahsım adına söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

AR-GE, araştırma, katma değerin yükseltilmesi Türkiye'de en çok konuşulan konulardan bir tanesi, neredeyse son yirmi yıldan beri konuşulan bir konu. Ama, Türkiye'de anlamadığım bir şey var, o da şu: Çok konuşulan konularda mı az iş yapılır, yoksa gerçekten Türkiye'de az iş yapıldığı için mi o konunun üzerinde çok konuşulur, onu bir türlü anlayamadım. Bu konu da, AR-GE konusu da, araştırma konusu da, üniversite-sanayi iş birliği konusu da üzerinde çok konuşulan konulardan bir tanesi. Son on sene içerisinde yapılan AR-GE toplantılarının, TÜBİTAK toplantılarının, üniversite-sanayi iş birliği toplantılarının tutanaklarına bakarsanız hemen hemen hep aynı şeylerdir, birbirinden alınmış, birbirini kaynak gösteren aynı konuşmalardır. Hep şu konuşmaya rastlarsanız: “İşte 1 kilogram kum ihraç edersek 1 sent, eğer o kumu cam hâline getirirsek 5 sent, o kumu çip hâline getirirsek 30 dolara satabiliriz.” Peki, nasıl yaparız, bunu nasıl yapacağız; onunla ilgili ciddi bir çalışma yok. Zaman zaman moda deyimler vardır. Son dönemlerde, işte iki yıl öncesinden başlayarak 2011’de Amerikalı bir hocanın ortaya attığı kavram “orta gelir tuzağı.” “Aman orta gelir tuzağına düştük, aman orta gelir tuzağından çıkmamız gerekir.” Son zamanlarda üniversitelerde, bürokraside, konuşmaların tamamında bu geçer: “Orta gelir tuzağı”, “orta gelir tuzağı.” Orta gelir tuzağından çıkma, katma değer yükseltmek için de çeşitli öneriler ortaya konulur ama bunlar da yine genel geçer öneriler. Bir tanesi der ki: ”Toplam faktör gelirlerini artırmalıyız, verimliliği artırmalıyız, toplam tasarrufu artırmalıyız, AR-GE yatırımlarını artırmalıyız.” ya da “Bugüne kadar Türkiye'nin en büyük eksiği olan, Türkiye’de bu tür çalışmalarda bilimi üretmek yerine, teknolojiyi üretmek yerine hâlâ daha bilim ve teknolojiyi satın almalıyız, lisans almalıyız, know how almalıyız ve onun üzerinden gelişmiş ülkeleri yakalamalıyız.” gibi çeşitli öneriler ortaya konulur.

Değerli arkadaşlar, Batı’dan gelişmiş teknolojiyi nasıl alacağız? Birincisi: Batı bizden iki yüzyıl önce sanayileşmiş; daha sonraki yüzyıl içerisinde ordularını göndermiş, Afrika’da, Asya’da sömürgeler tutmuş, onların kaynaklarını sömürmüş ve bunun karşılığında da çok ciddi bedeller ödemiş; sonra, o biriktirdiği kaynakla AR-GE’ye yatırım yapmaya başlamış ve bu dönemde de zihniyeti de değiştirmiş, zihnî modellerini de değiştirmiş. Yani, 1600’lerde feodalizmden kapitalizme evrilme sürecinde geleceği görerek bütçelerinden AR-GE’ye, araştırmaya, ürün geliştirmeye pay ayırmışlar ve bugün artık sanayi modelini, Sanayi Devrimi’ni atlamış sanayi ötesi toplum modeline geçmişler.

Bakın zihnî modelin değişikliğine şu örneği verebilirim: Newton bir ağacın altında yatıyor, yatarken üzerine elma düşüyor. “Normal koşullarda bu elmanın düşmemesi gerekir, niye düşüyor?” diye üzerine düşerek bir süre sonra Yerçekimi Kanunu’nu buluyor. Aynı dönemlerde yaşadığı varsayılan Nasrettin Hoca bir ceviz ağacının altında yatıyor, kafasına bir ceviz düşüyor ve yanındaki, bostandaki karpuzlara bakarak diyor ki: “Oh, çok şükür, iyi ki karpuzlar ağaçta yetişmiyor.” Zihnî model ya da zihniyet değişikliği dediğim o yıllardan itibaren bu.

Şimdi, böyle bir durumda yani bizden iki yüz  yıl önce sanayileşmiş, yüz yıl uğraşmış, sömürgelerin kaynaklarını sömürmüş ve AR-GE’ye, teknolojiye yatırım yapmış ülkelerden onların geliştirdiği teknolojiyi almamız ve gelişmiş teknolojiyle üretim yapmamız bekleniyor, isteniyor. Bu mümkün değil. Bilimi ve teknolojiyi satın almak yerine kendimizin üretmemizden başka yolumuz ne yazık ki yok. Bu da bugünden yarına olmaz. Yani iki yüz yıllık açığı iki sene, on sene, yirmi sene, otuz sene içerisinde kapatamayız. Orta ve uzun vadeli, ciddi, üzerinde çalışılmış stratejilere ihtiyaç var.

Son on sene içerisinde bazı olumlu gelişmeler oldu. Bunlardan bir tanesi, 2004 yılında TÜBİTAK’ın AR-GE bütçesi ciddi biçimde artırıldı, bunu çok olumlu karşıladık ve hâlâ da olumlu karşılıyoruz. Ondan sonra, o zaman ilk başlarken adı ÜSİMP olan üniversite sanayi işbirliği modeli programı daha sonra da üniversite sanayi araştırma merkezlerine dönüşen ÜSAM modeli de çok doğru modeldi. Adana’da biz Adana ÜSAM’ı kurduk o zaman ve çok başarılı oldu, üniversite sanayi iş birliğini sağladık. O kadar başarılı oldu ki bugün Avrupa’da, dünyada söz sahibi olan TEMSA Otobüs Fabrikası, kendi bünyesinde yüzlerce AR-GE elamanı, mühendisi olmasına rağmen, gelip birçok çalışmasını Adana ÜSAM içerisinde yaptı. Burada, o merkezdeki, ÜSAM’ın yapısı içerisindeki sanayicilerin koyduğu kaynak kadar, devlet, TÜBİTAK da kaynak aktarıyordu ama Türkiye’de şöyle bir söz var, “Hiçbir başarı cezasız kalmaz.” diye. ÜSAM’lar da başarılı olduğu için bir süre sonra cezalandırıldı, bazı sudan sebepler gösterilerek TÜBİTAK’ın ve devletin desteği çekildi. Ortada bir boşluk var.

Şimdi, burada araştırma altyapıları… Bu konuda genel olarak çok olumlu bir yasa tasarısı. Çünkü dünyanın hiçbir tarafında, gelişmiş ülkelerde zaman zaman örnek alınan, Güney Kore gibi, gelişme modeli örnek alınan ülkelerde eğer üniversite işin içerisinde değilse orada bilim de üretilemiyor, teknoloji de üretilemiyor. Ama şunu da söylemem gerekir: Üniversitelerde ortaya çıkarılan, geliştirilen bilim veya teknolojilerde eğer üniversitenin raflarında kalacaksa o da bir işe yaramaz, onun da ticarileştirilmesi gerekir.

Şimdi, burada, araştırma altyapıları tüzel kişilik kazandıktan sonra, gerek ÜSAM’larda gerekse araştırma altyapılarında üniversite hocalarının çalışması isteniyor. Değerli arkadaşlar, üniversite hocalarını özellikle, sanayide çalıştıracaksak, eğer sanayide çalışmalarını sağlayacaksak onlara bir motivasyon gerekir ya da oralarda çalışması için bir gerekçenin olması gerekir. Neredeyse on yıl, on beş yıldan beri YÖK’le yaptığımız toplantılarda, Millî Eğitim Bakanlığıyla yaptığımız toplantılarda bir önerimiz vardı. Önerimiz de şuydu… Sayın Bakanım önerim size, Sayın Bakanım, bir önerim var, bu, on yıldan beri, Sanayi Odası Başkanlığı yaptığım dönemden beri gelen bir öneri, öneri de şu: Üniversite hocaları akademik kariyer yapmak için bir makale yazmak zorunda ve bu bilimsel dergilerde yayımlanmak zorunda. Siz de biliyorsunuz ki bunların çok önemli bir kısmı intihal ya da yapıldıktan sonra orada kalan, bir işe yaramayan şeyler. Ama şunu önerdik biz uzun yıllardan beri: Eğer bu merkezlerde üniversite hocaları çalışacaksa, KOBİ’lerde ya da sanayide çalıştıklarında ürün geliştirebiliyorlarsa ya da maliyet düşürebiliyorlarsa ya da bilim, buluş geliştiriyorlarsa YÖK Yasası’nda değişiklik yapılarak bilimsel yayın yapmış gibi, oradaki yaptığı çalışmalar onların akademik kariyer yapmalarına yarar sağlamalı ya da akademik kariyer yapmaları için bir etken olmalı. YÖK Yasası’nda yapılacak değişiklikle bu yapılırsa raflarda kalan makaleler yerine üniversite hocaları o zaman oradan bir yarar sağlayacağı için sanayinin içerisinde olacak, KOBİ’lerin içerisinde olacaktır diye düşünüyorum.

Maddelerle ilgili ufak tefek eleştirilerimiz var, yanlışlıklar var, onları da maddelere geldiği zaman konuşuruz.

Tekrar saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Abdullah Nejat Koçer, Gaziantep Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Koçer.

ABDULLAH NEJAT KOÇER (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 593 sıra sayılı Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Rekabetin ve sürdürülebilir gelişmenin en önemli unsuru olan inovasyon kabiliyetiyle bilim, teknoloji ve AR-GE alanlarında özellikle son yıllarda Türkiye’de çok önemli gelişmeler yaşandı ve yaşanmaktadır. Örneğin, AR-GE harcamaları 2002 yılında 1,8 milyar TL düzeyindeyken 2012 yılında 13 milyar TL’ye yükseldi. AR-GE harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı 2002 yılında yüzde 0,53 iken 2012 yılı itibarıyla yüzde 0,92’ye yükseldi. AR-GE personeli sayısı 2002 yılında 29 bin iken 2012 yılında 105 bine ulaştı. 2002 yılında yüzde 28’i özel sektör tarafından gerçekleştirilen AR-GE harcamalarının oranı 2012 yılında yüzde 45,1’e ulaştı ve yine 2002 yılında, özel sektör tarafından istihdam edilen AR-GE personelinin oranı yüzde 20 iken 2012 yılında yüzde 49,7’ye çıktı. Ancak tüm bu iyileşmelere rağmen, gelişmiş ülkelere kıyasla AR-GE harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payının daha da artması gerekiyor. Bu sebeple özel sektör başta olmak üzere, AR-GE faaliyetlerinde istihdam edilen insan gücü sayısının artması, niteliğinin geliştirilmesi, AR-GE harcamaları içindeki özel sektör payının vakit kaybetmeden hızla artması gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, araştırma alt yapıları değişik kesimlerden paydaşları bir araya getirerek toplumun karşılaştığı sorunlara çözüm bulma ve yeni fırsatları değerlendirme hususunda önemli bir araçtır. Araştırma alt yapıları, ortak aklın AR-GE alanındaki adıdır. Araştırma yoluyla bilgi üreten eğitim yoluyla yeni bilgileri yayan ve yenilik geliştirilmesine katkıda bulunan araştırma alt yapıları araştırma, eğitim ve yenilik faaliyetlerinin merkezinde yer almaktadır. Araştırma alt yapılarının kurulumu için bugüne kadar ayrılan kamu kaynağı ile kurulan ve kurulmakta olan araştırma alt yapısı sayısı göz önüne alındığında ülkemizde araştırma alt yapısının güçlendirilmesi için ne denli önemli adımlar atılmış olduğunu görebiliriz. Bununla birlikte kurulmuş olan merkezlerin yönetiminde, işleyişinde, personel sayısında birtakım yetersizlikler olduğunu ve buralarda yapılan AR-GE çalışmalarının yeterince ticarileşemediğini, bu alt yapıların ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişimine katkısının sınırlı düzeyde kaldığını da inkâr edemeyiz. AR-GE faaliyetleri ekonomik anlamda risklidir. Bu risk, özel sektör tarafından yapılan AR-GE harcamalarını da kısıtlamaktadır. Bu nedenle kamu bilginin üretilmesinde, ticarileşmesinde bu sürece katkı koyması ve risklerin bazısını da üstlenmesi gerekmektedir. Bunun için kamunun araştırma faaliyetleriyle teknoloji ve yenilik geliştirme çalışmaları için bilgi tabanı oluşturması, ulusal araştırma altyapılarını kurması, proje bazlı desteklerle AR-GE’ye finansman sağlaması ve ticarileştirmesi için uygun ortamlar geliştirmesi gerekmektedir.

Onuncu Kalkınma Planı’nın temel hedeflerinden biri de yenilikçi üretim ve istikrarlı yüksek büyüme olarak belirlenmiştir. AR-GE ve yenilik politikalarının temel amacı, teknoloji ve yenilik faaliyetlerinin özel sektör odaklı artırılarak faydaya dönüştürülmesi, araştırma sonuçlarının ticarileştirilmesi, markalaşmış teknolojik ürünlerle ülkemizin küresel ölçekte yüksek rekabet gücü kazanmasına katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede, özel sektörün ve özellikle Anadolu’nun yenilikçi ve proje yapma yeteneğinin artırılması, araştırmacı insan gücünün geliştirilmesi, araştırma sonuçlarının ticarileştirilmesi, araştırma desteklerinin etkinliğinin artırılması ile araştırma altyapılarının etkin kullanımının sağlanması bu alandaki politikaların temelini oluşturmaktadır. Her geçen gün teknoloji ilerlemekte, araştırma faaliyetlerinin sınırları genişlemektedir. Hâl böyle olunca, araştırma altyapılarının yatırım maliyetleri yükselmekte, yatırımların daha etkin kullanılma ihtiyacı doğmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin 2023 vizyonundaki hedeflerine ulaşması, rekabet gücünün artması, hızlı kalkınması için araştırma altyapılarının ilgili kurum ve kuruluşlar, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları iş birliğinde ortak akılla kurulmasını çok önemsiyorum. Kurumlar ve üniversitelerde araştırma altyapıları oluşturulması amacıyla 2003-2014 yılları arasında harcanan yaklaşık 3 milyar TL’lik kaynağın önemli olmakla birlikte bunun daha da artması gerektiğini düşünüyorum. Kalkınma Bakanlığının yatırımları programı kapsamında vermiş olduğu altyapı desteklerini 2005 yılından itibaren vakıf üniversitelerinde de tematik araştırma laboratuvarı projelerinin desteklenmeye başlamış olmasını, 2014 yılı itibarıyla yaklaşık 200 milyon TL tutarında kaynağın aktarılmış olmasını son derece değerli ve önemli buluyorum.

AR-GE merkezi belgesi almak için en az 50 AR-GE personeli çalıştırma zorunluluğunun Bakanlar Kurulu kararıyla 30’a düşürülmesini önemli bir gelişme olarak görüyorum. Artık, kendi firmasında AR-GE merkezi kurup en az 30 AR-GE personeli çalıştıran firmalara da Sanayi Bakanlığımız tarafından AR-GE merkezi belgesi verilecektir. Ayrıca, bu merkezlerin 5746 sayılı Kanun’un sağladığı bütün destek ve vergisel muafiyetlerden yararlanma imkânları da bulunacaktır. Tüm bunları çok önemli gelişmeler olarak değerlendiriyorum. Bunların yanı sıra Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığından Bilim ve Teknoloji Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan yeni Etki Değerlendirme Daire Başkanlığı ile Bakanlığa bağlı ilgili kuruluşlar tarafından verilen AR-GE ve inovasyon desteklerinin etki analizlerinin yapılacak olmasını ve böylelikle kamunun bu alana ayırmış olduğu kaynakların makro ve mikro ekonomik çıktılarıyla yarattığı sosyal katma değerin ölçülecek olmasını çok önemli bir adım olarak nitelendiriyor; bu duygu ve düşüncelerle kanunun hayırlı olmasını diliyor, AR-GE yeteneği gelişmiş, inovasyon yapan ve katma değeri yüksek mal üreten bir ülke olmak dileğiyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Acar, buyurun.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, üniversitelerin susturulduğu, araştırma kaynaklarının kesildiği bir yapının Türkiye’ye olumlu sonuçlar getirmediği açıktır. Şimdi de farklı bir modele gidilmiyor. Yine üniversiteler devre dışı. Yine AKP’lilerden oluşacak bir kurulla sağlıklı bir yapının oluşması mümkün değildir.

Araştırma faaliyetlerinin üniversitelerden koparılmasının sonuçları ne olmuştur? Son on yıllık süreçte araştırma geliştirme faaliyetlerinde bir sıçrama mı yoksa gerileme mi olmuştur? Araştırma yapacak araştırma görevlileri ciddi bir geçim sıkıntısı içinde. Geçim sıkıntısı yaşayan insanların nitelikli araştırmalar yapması nasıl mümkün olacaktır? O nedenle Türkiye üreten değil, tüketen durumdadır. Bu tablo ne zaman tersine döndürülecektir?

Bir soru da şöyle: TÜBİTAK, son dönemde, Başbakanın “Kriptolu telefonlarımı dinlemişler.” diye kabul ettiği, doğruladığı konuşmalarla ilgili montaj raporu veriyor. TÜBİTAK konuşmaları sıfırlamaya çalışırken kendini, güvenilirliğini, bilim kurulu olma vasfını sıfırlamıştır. TÜBİTAK’ta yaşanan güven erozyonunu nasıl önleyeceksiniz? TÜBİTAK eliyle dağıtılan araştırma fonlarının amacına uygun kullanılıp kullanılmadığı denetlenmekte midir? Amacına uygun kullanılmadığı için kaç kişiye ne yaptırım uygulanmıştır? Türkiye’nin ne kadar parası heba edilmiştir? Bunlar tahsil edilmiş midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, özellikle son dönemde, araştırma ve geliştirme faaliyetleri için ayrılan ödeneğin yetersiz kaldığı ve maalesef, hedefleri bir türlü tutturamadığı gerçeğini hepimiz bilmekteyiz. Sizce gayri safi yurt içi hasıladan ayrılan ödeneğin yetersiz kalmasının önündeki en büyük engel neydi? Yani neden yüzde 1,5-2’lere bugüne kadar çıkaramadık hep söylenmesine rağmen?

İkincisi: Üniversite öğretim üyelerinin, son dönemde, özlük ve mali haklarının düzeltilmesi yönünde ciddi talepleri var. Ama Hükûmetimizce bu konuda nedense bir adım atılmadı. Bu şartlarda, üniversite öğretim üyelerinin maaşının öğretmen maaşının altında olduğu bir dönemde, araştırma altyapısının iyileştirileceğine inanıyor musunuz?

Bir de, son dönemde, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından üniversitelerdeki kadrolara atama izinlerinin verilmediği; bazı öğretim üyelerine, örneğin doktorasını bitirmişe yardımcı doçentlik, doçentlik unvanını almışa doçentlik kadrosu, profesörlüğü gelmiş öğretim üyelerine profesörlük kadrosu verilmediği ve üniversitelerde bu konuda ciddi rahatsızlıkların gündeme geldiği bilinmektedir. Bu konuda Hükûmetçe bir çalışmanız olacak mı? Bakanlık olarak, özellikle Kalkınma Bakanı olarak üniversite altyapısının iyileştirilmesi için bu ihtiyacın giderilmesine katkı yapabilir misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kaplan, buyurun.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, iki sorum var. Aslında, sorularımın yanıtını Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanından almak isterdim, Kocaeli’deki Sayın Işık’tan almak isterdim ama size kısmet oldu sorular.

Birincisi: Kocaeli’nin Gebze ilçesinde yıllardan beri bir program dâhilinde bulunan bilişim vadisiyle ilgili son durum nedir bilgi istiyorum. Yani “Geldi, gelmedi, Kurtköy’e taşınacak, taşınmadı, başka bir yere gidecek, gelmeyecek.” bunun altyapısının ilişkilendirmeleri oldu, bir sözleşme imzalandı, bir türlü sağlıklı bir bilgi ne yazık ki Kocaeli’ye verilemedi; birinci sorum bu.

İkinci sorum: TÜBİTAK Gebze yerleşkesinde her başkan değişikliğinde, her Bakan değişikliğinde bilim adamlarının içinde bulunduğu koşullarla oynama ve yerinden etme var. Gerekçeleri paralel yapıyla yapılandırabiliyorsunuz, herhangi bir mazeret bulabiliyorsunuz, kriptolu telefonlarından tutun, böcek araştırmalarının yeterli sonucu olup olmadığına bağlıyorsunuz. Ama birçok kişi yerinden oynatılıyor ve işten atılıyor. Son, Sayın Işık’ın göreve geldiğinden beri 245 kişi işten atıldı. Nedir bu bilim yuvasıyla bu kadar oynamanın gerekçesi? Bilmediğimiz bir konu varsa bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

KALKINMA BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Öncelikle, bütün grupların bu kanun tasarısına verdikleri genel desteğe, prensipteki desteğe çok çok teşekkür ediyorum, şükranlarımı sunuyorum. Bu kanun gerçekten son derece önemli, ülkemizin uzun vadeli kalkınma hedefleri açısından katma değeri yüksek, bilime, teknolojiye dayalı bir üretim ve ihracat yapısı oluşturması bakımından önemli bir kanun tasarısı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığımız ve inşallah, Meclisimizin takdiriyle yasalaşması hâlinde önemli katkılar beklediğimiz reform niteliğinde bir düzenleme. Verilen desteğe öncelikle şükranlarımı sunuyorum.

Tabii ki, her kanunda olduğu gibi bu kanunun da çeşitli noktalarına itirazlar olabilir, eleştiriler olabilir, şu anda veya gelecekte yapacağımız iyileştirmeler olabilir ama öncelikle bir uygulamaya mutlaka geçmemiz gerekiyor. Bu alanda son dönemde büyük yatırımlar yaptık. Sadece Kalkınma Bakanlığı olarak araştırma altyapılarına geçtiğimiz on on bir yılda 3 milyar Türk Lirası civarında bir kaynak ayırdık, üniversitelerimizdeki araştırma altyapılarına. Bir anlamda yaygınlaşmayı sağladık, şimdi derinleşme zamanı. Bu araştırma altyapılarını daha verimli, daha etkili kullanmamız, katma değer üretimini sağlayacak bir şekilde, hızlı bir şekilde, performans odaklı bir şekilde harekete geçirmemiz gerekiyor. Bunun özü de aslında, özel sektörle araştırma merkezlerini daha yakın çalışır hâle getirmek. Bu merkezlere çok sayıda düzenleme yaptık onların detaylarına girmek istemiyorum. Fakat işin özü kendi bütçesi olan, araştırmacılara daha fazla destek sunabilecek, performans odaklı bir şekilde kamudan daha fazla destek alabilecek, diğer taraftan yedi gün yirmi dört saat açık kalacak, çeşitli sınıflandırmalar çerçevesinde uluslararası, ulusal ve bölgesel düzeyde işlev görecek mekanizmalar olarak tasarlandı. İyi bir hazırlık yapıldı, ilgili taraflarla, üniversitelerimizle çok yakın işbirliği içinde bu çalışmalar yürütüldü ve huzurlarınıza getirildi. Buradan çok şey beklediğimizi özellikle belirtmek isterim.

Burada “Üniversiteler devre dışı mı kalıyor?” diye sayın vekilimiz, Sayın Acar bir soru yöneltti. Elbette ki üniversitelerimizin devre dışı kalması söz konusu değil. Üniversitelerimizle ilgili de burada önemli düzenlemeler yapıyoruz. Bir defa, bu araştırma merkezleri üniversiteler bünyesinde, ayrı bir hükmi şahsiyetleri de olsa o bünyede kalacaklar. Temelde hangi üniversite bünyesindeyse o üniversiteyle çok yakın ilişki içinde olacaklar. O üniversitenin teklifi üzerine, gönüllü olarak sisteme girmeyi arzu etmesi üzerine sisteme girecekler. Burada bir zorunluluk getirmiyoruz. Hangi üniversite bu sisteme dâhil olmak istiyorsa kendisi bu kararı alacak.

Ayrıca, üniversitenin tabii, eğitim çalışmalarına, diğer çalışmalarına bu araştırma merkezleri destek olmaya devam edeceği gibi üniversitedeki öğretim üyeleri, öğretim görevlileri de araştırma merkezlerinde yine görevlendirilecekler. Bu merkezlere vereceğimiz desteklerin bir kısmını üniversitelere de vereceğiz. Yani üniversiteler de belli bir payla bu desteklerden faydalanmış olacaklar.

Diğer taraftan, yine bu merkezlerde üretilecek patentlerin ticarileşmesi hâlinde, katma değer üretilmesi hâlinde buradan, yine içinde bulundukları üniversiteler kendi paylarını alacaklar. Yani üniversiteyle bağının koparılması diye bir şey söz konusu değil. Bu zaten eşyanın tabiatına da aykırı olur. Bizim buradan beklediğimiz daha aktif hâle getirmek bu araştırma merkezlerini, daha güçlü yapılar hâline getirmek ama aynı zamanda içinde bulundukları üniversiteyle de bağlarını elbette devam ettirmek.

Son on yılda gerileme mi, ilerleme mi oldu, AR-GE harcamalarında? diye sordunuz. Şöyle söyleyeyim: En genel rakamlar itibariyle 2002 yılında toplam AR-GE harcamamız ülke olarak 1,8 milyar Türk lirasıymış, 2012’de en son hesapladığımız yıl bu 13 milyar lira düzeyine yükselmiş. Yani ciddi anlamda bir artış var. Oran olarak baktığınızda 2002’de yurt içi hasılamızın yüzde 0,53’ne denk gelen AR-GE harcamalarımız, 2012 yılında 0,92’e yükselmiş durumda. Yüzde 1 eşiğine yaklaşmış durumdayız ama arzu ettiğimiz noktada mıyız? Elbette değil. Bu süreçte millî gelirimizin, yurt içi hasılamızın da çok hızlı arttığını özellikle vurgulamak isterim. Aynı zaman zarfı içinde 230 milyar dolardan 820 milyar dolara yükselen bir ekonomiden bahsediyoruz. Bu büyüyen yurt içi hasıla içinde oransal bir artış var. Tabii ki bu yeterli değil ama küçümsenecek bir rakam da değil. Özellikle küresel kriz ortamında birçok ülke AR-GE harcamalarını kısarken, çok ciddi anlamda bu programlarını dondururken ülkemiz bu harcamalarını artırmaya devam etti. Bu gelecek adına gerçekten umut vaat eden bir durum. Yatırım programında, kamu yatırım programındaki rakamlarda da ciddi bir artış var. 2002 yılında kamu yatırım programında sadece 114 milyon Türk lirası yatırım ödeneği ayırmışız AR-GE harcamalarına, 2014 yılında bu rakam 1,8 milyar Türk lirasına yükselmiş durumda. Yani artışlar, mutlak değerler gerçekten önemli bir ilerlemeyi işaret ediyor ama en az toplam artış kadar özel sektörün AR-GE harcamaları içindeki payındaki değişme de son  derece önemli. Bu noktada da çok güzel gelişmeler var. 2002 yılında özel sektörün toplam AR-GE harcamaları içindeki payı sadece yüzde 28,7’yken 2012’de bu rakam yüzde 45’e ulaşmış durumda. Yine, AR-GE personeli sayılarımıza baktığınız zaman 2002’de 29 binken, 2012’de 105 bine ulaşmış durumda. Bunun içinde de özel sektör araştırmacılarının sayısı 6 binden 52 bine yükselmiş durumda.

Özel sektör niçin önemli? Bilginin katma değere dönüşümü bakımından önemli. İşin püf noktası bu aslında. Kamu olarak biz oturup “Bu yıl bütün bütçemizi araştırmaya harcayalım.” diye karar verebiliriz. Bu, beklediğimiz faydayı doğurmaz. Özel sektörün de mutlaka harcamalar içinde payını yükseltmemiz lazım. Avrupa Birliğinde, biliyorsunuz, burada esas alınan kriter üçte 2 özel sektör, üçte 1 kamu. Yani ideal olan rakam üçte 2’nin özel sektörden gelmesi, üçte 1’in kamudan gelmesi. Bu yolla ancak araştırmayı daha fazla katma değere, daha fazla faydaya dönüştürebiliriz. Türkiye bu yolda ilerliyor ama burada da henüz arzu ettiğimiz yerde değiliz. Aşağı yukarı yarı yarıya yaklaşmış durumda özel sektör. Önümüzdeki plan döneminde, 2023 vizyonunda, biz de 2018 itibarıyla 1,8’e çıkarmak istiyoruz AR-GE harcamalarının yurt içi hasılaya oranını. 2023’te de bu rakamı yüzde 3’lere ulaştırmak istiyoruz. Bunun içinde de özel sektörün payını yine üçte 2 seviyelerine taşımak istiyoruz. Bunlar gerçekten iddialı rakamlar ama Türkiye makro birtakım hedeflerine ulaşacaksa bunları da yapmak durumundayız.

Diğer taraftan, TÜBİTAK’la ilgili sorunuz oldu. Tabii, son dönemde, biliyorsunuz, yine Sayın Kaplan’ın da öyle, bu mahiyette bir sorusu olmuştu, çok değişiklik oluyor. Malum, tartışmaları hepimiz biliyoruz, TÜBİTAK’la ilgili ciddi birtakım konular gündemde ve araştırmalar yapılıyor, soruşturmalar yapılıyor. Bu çerçevede, TÜBİTAK’ın biz bilime odaklanmasını istiyoruz, gerçek misyonuna odaklanmasını istiyoruz, başka siyasi amaçlara alet olan bir kurum olmasını arzu etmiyoruz, bilimsel bir kurum olarak bilimsel çalışmalara yoğunlaşmasını istiyoruz.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Sayın Bakan, siz atıyorsunuz yetkilileri.

KALKINMA BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl) – Yine, Sayın Işık’ın “Bu ödenekler niçin yeterince yükselmedi?” diye bir sorusu olmuştu. Burada, az önce arz ettiğim gibi, önemli miktarda artışlar var. Belki şunu söyleyebiliriz: Absorbe etme kapasitesi diye bir hadise var. Yani istediğiniz kadar siz ödenek oluşturun, yeterince hazır değilse birtakım mekanizmalar, yeterince anlamlı proje üretip bunu kullanamıyorsanız bu kaynaklar yeterince harekete geçmiyor. Dolayısıyla, son dönemlerde yaptığımız bu yatırımlar geleceğe dönük olarak absorbe etme kapasitemizi de artırıyor. Avrupa Birliği fonlarından bunu görüyoruz. En son 7’nci Çerçeve Dönemi bitti biliyorsunuz, yeni döneme geçtik. “2014-2020 Horizon” denilen Ufuk Programı devreye girdi ve ona da Türkiye üye olma kararı aldı, üyeliğimiz devam edecek daha doğrusu.

Her geçen dönem daha fazla kaynak kullanabildiğimizi de görüyoruz. Bu biraz, işte, araştırmacı sayımızın artması, özel şirketlerin bu işe daha fazla önem vermesi, proje üretme kapasitesinin, ortaklık oluşturma kapasitesinin artması, bütün bu altyapıların gelişmesiyle daha fazla kaynağı da harekete geçirebiliyoruz. Bu anlamda, bu tartıştığımız kanun da yine AR-GE alanında anlamlı bir şekilde harcamalarımızı artırmaya dönük önemli bir destek sunacak diye bekliyoruz.

Üniversitelerimizdeki özlük hakları tabii daha geniş bir konu, bu kanunun konusu değil ama o konuda da Maliye Bakanlığımızın bir çalışma yaptığını, belli üniversitelerimizle, YÖK’le iş birliği içinde belli çalışmalar yapıldığını söyleyebilirim. Burada biz araştırmacılarımıza dönük özlük haklarını düzeltici, bu araştırma merkezlerinde çalışacak insanlarımızın, araştırmacılarımızın özlük haklarını iyileştirici birtakım düzenlemeler getiriyoruz ama o genel özlük hakları tabii bu kanunun konusu değil.

Diğer taraftan, yine, Sayın Kaplan’ın bir sorusu vardı, Kocaeli Gebze’de bilişim vadisinin son durumunu sordular. Bilişim vadisinde kamulaştırma çalışmaları devam ediyor, bunun tamamlanmasını müteakip bu sene içinde altyapı ihalesine çıkmayı planlıyoruz. Bu kapsamda da, 15 milyon Türk liralık en azından bu yıl bir harcama yapılması tahmin ediliyor. Biliyorsunuz bu çalışma da uzun yıllara dayanıyor. Türkiye genelinde bir analiz yapıldı neresi uygun olur şeklinde ve Kocaeli’nde böyle bir karar kılındı. Şu anda çalışmalar devam ediyor. Tabii, bir noktada bilişim vadisinin kurulması da söz konusu değil. Yine Türkiye’nin değişik bölgelerinde birbirleriyle de irtibatlı bir şekilde “network” ağı oluşturacak bir anlayış içinde bilişim konusundaki çalışmalarımızı da sürdüreceğiz.

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeleri tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.26

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.38

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 111’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

593 Sıra Sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, birinci bölümün görüşmelerine başlıyoruz.

Birinci bölüm 1 ila 11’inci maddeleri kapsamaktadır.

Birinci bölüm üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Alim Işık, Kütahya Milletvekili.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 593 sıra sayılı Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı hakkında, birinci bölüm üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Tasarının yasalaşması hâlinde, ülkemizin araştırma altyapısına katkı yapmasını temenni ediyor, emeği geçenlere teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, geneli itibarıyla tasarının olumlu olduğunu, ancak önemli eksikliklerinin giderilmesi hâlinde amaca ulaşabileceğini ifade etmek istiyorum. Nelerin olduğuna geçmeden önce, özellikle son dönemde ülkemizde araştırma altyapısının geldiği nokta itibarıyla içinde bulunduğu sorunlardan bahsetmek ve ondan sonra da bunların çözüm önerileriyle birlikte kanunun daha iyi olmasına katkı yapmak istiyorum.

Öncelikle, bilim ve teknoloji göstergeleri açısından ülkemizin durumu değerlendirildiğinde, maalesef, olması gereken yerde olmadığını görüyoruz. Bugün, gayrisafi yurtiçi hasılanın ortalama yüzde 2,5-3’ünü AB ülkeleri araştırmaya ayırırken, maalesef, ülkemizde yüzde 1’in altında olduğu gerçeğini hepimiz bilmekteyiz. Yine, aynı bölgede, aynı coğrafi bölgede yarış içerisinde bulunduğumuz ülkeler açısından bir değerlendirme yaptığımızda, örneğin, İsrail’in AR-GE’ye ayırdığı pay yüzde 5’e yaklaşırken, Türkiye'nin aynı coğrafyada yüzde 1’in altındaki bir AR-GE payıyla iddialı olmasının mümkün olmadığının altını çizmek istiyorum.

Diğer önemli bir konu, tabii ki, son dönemde AR-GE harcamalarında özel sektörün payının giderek artması önemlidir ve olumlu bir gelişmedir, ancak yeterli değildir. Hâlen ağırlık yine kamu sektöründedir ve üniversitelerin üzerindedir.

Önemli bir konu, teşvik politikalarıyla AR-GE ve araştırma altyapısının uyumlu olup olmadığı konusudur. Maalesef, Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri döneminde değiştirilen teşvik politikaları birçok üniversitede araştırmayı durdurmuş ve araştırma altyapısının gelişmesine engel olmuştur. En son, bölgesel bazda yapılan teşvik sistemi, maalesef, birçok ilde yeni kurulmuş üniversitenin kendi ilgi alanı ve bulunduğu bölge içerisindeki ağırlığını hissettiremez hâle gelmesine yol açmıştır. Çünkü örneğin Ankara 1’inci bölge ama komşusu Aksaray 6’ncı bölge, 5’inci bölgeyse o zaman Ankara’da bulunan üniversitelerin veya orada çalışan öğretin üyelerinin bu teşvikten yararlanmasını beklemek sadece iyi niyetten öte geçmeyecektir. Onun için, bu teşvik politikasının yeniden gözden geçirilerek bölge bazlı teşvik sisteminden ziyade ürün bazlı ve özellikle yüksek yoğunluklu teknoloji kullanımlı ürünlere yönelik bir sisteme dönüştürülmesinde fayda vardır. Bazı illerde maden sektörü ağırlıktadır, bazı illerde özellikle başka alanlarda ciddi kaynak birikimi vardır ama bu bölgesel teşvik sisteminden dolayı özlenen düzeyde araştırmanın gelişmesine maalesef bu teşvik sistemi engel olmaktadır.

Bir diğer çok önemli sorun maalesef, üniversitelerimizin geldiği noktadır. Bugün üniversitelerde… Birkaç yıl öncesine kadar üniversite rektörleri birçok öğretim elemanının kadro talebini YÖK’e iletmezken geldiğimiz noktada üniversite rektörleri YÖK’e talep iletiyor ama bugün diyor ki “Yok, hayır kardeşim, dur, bekle bakalım. Ben hangi öğretim elemanı hangi gruptan, hangi yapıdan, önce onu çıkaracağım, sonra müsaade edersem kadro ilan edeceğim.” Değerli milletvekilleri, bu sistemde gelinen noktada üniversitelerde rektörle YÖK arasındaki, rektörle öğretim elemanları arasındaki ilişkiyi gerçekten objektif kriterlere bağlayamadığımız sürece ne yaparsanız yapın üniversitelerin araştırma altyapısını geliştiremezsiniz çünkü yine, Millî Eğitim Bakanının son verdiği verilerden yola çıkarak söylüyorum: Bugün 6 binden fazla kadro boş beklemekte üniversitelerde. Çok sayıda öğretim elemanı kadro beklerken… Doktorasını bitirmiş, yardımcı doçent olacak, iki yıl geçmiş, üç yıl geçmiş, rektör kadro vermemiş, bekliyor. Doçent olmuş, doçentlik unvanını almış, kadro verilecek, üç yıl geçmiş, rektör “Bana oy vermedin.” diye kadro vermiyor, profesörlüğü gelmiş, iki yıl, üç yıl geçmiş, rektör veya üniversite rektörlüğü kadro ihtiyacını YÖK’e bildirmiyor veya bildirdiyse, YÖK “Hayır, yarın başıma yeni bir dert açar bu öğretim üyesi, buna profesör kadrosu vermeyelim.” diye keyfî bekletiyor.

Bu ülke bu kadar zengin değil, bu ülkenin kaynakları bu kadar keyfî harcanacak şekilde değerlendirilmemeli; bir öğretim üyesinin, bir bilim adamının, bir araştırıcının geleceği bir kişinin iki dudağının arasına sıkıştırılmamalıdır, bunun çözülmesi lazım.

Bir diğer önemli konu, öğretim üyeleri özlük haklarının yıllarca dile getirilmesine ve yetkililerce söz verilmesine rağmen, bugüne kadar düzeltilmemiş, iyileştirilmemiş ve sorunlarının çözülmemiş olmasıdır. Bugün bir öğretim üyesi, örneğin bir yardımcı doçent kamudaki mühendis maaşının altında maaş alırken veya bir araştırma görevlisi, doktora yapan bir araştırma görevlisi, yeni mezun, yeni atanmış bir öğretmen maaşının altında maaş alırken, kusura bakmayın üniversitelerde araştırmayı geliştirmek ve araştırmacı elemana ön açarak onlara destek olmak bu şartlarda mümkün değil.

Onun için, üniversitelerden artık araştırıcılar fırsat bulursa ayrılmaya, özellikle vakıf üniversitelerinde daha iyi şartlar teklif edilirse hemen kamu üniversitelerini bırakıp oraya geçmekle meşguller, bunun mutlaka çözülmesi gerektiğini, artık öğretim üyelerinin özlük hakları konusunda bu Meclisin ciddi bir adım atması gerektiğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Üniversitelerde bir diğer önemli sorun, döner sermaye gelirlerinin araştırmada görev alan öğretim üyesine ayrılan payının oldukça düşük kalmasıdır. 100 birimlik bir gelirden ancak 30 birimi burada emek vermiş öğretim üyesine geçerken, diğer birimlerde, işte, üniversite ve diğer ara birimlerde vergi ve benzeri kesintilerle başkalarına giderken, bu yapıyı da düzeltmek bu şartlarda mümkün değildir. Öncelikle bunun YÖK Kanunu’nda ve döner sermayeyle ilgili, ilgili yönetmeliklerde gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra bu kanunla birlikte senkronize edilmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.

Yine, özellikle rektör seçimleri ve rektörlerin üniversitelerdeki tavırları, YÖK’ün özellikle son dönemdeki üniversitelere bakışı mutlaka ama mutlaka düzeltilmek zorundadır. Benim adamım, benim rektörüm, benim öğretim elemanım anlayışından, bizim elemanımız, bizim rektörümüz, bizim üniversitemiz anlayışına mutlaka geçilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Yine, rektör atamalarının maalesef YÖK’te ve Cumhurbaşkanlığında kişiler odaklı yürütülmesi doğru değildir. Eğer bunun adı seçimse, üniversitede, en düşüğü doktora yapmış öğretim üyesi tarafından kullanılacak oylarla belirlenmek zorundadır. Onun için de mutlaka bu yasal değişikliğin yapılması lazım. Çünkü, rektör seçimleri sadece o üniversitede adaylar arasından 6 kişinin belirlenmesini sağlayacak bir seçimdir. Ondan sonra, 1 oy almış kişi de rektör olabilmekte, en çok oy almış ve ikinci adaya en az 2 kat fark atmış bir rektör adayının rektör atanmadığını da maalesef yaşamaktayız. Onun için seçimse adı, mutlaka en fazla oy alan 2 ya da 3 adaydan birisinin doğrudan, YÖK’ü de devre dışı bırakarak rektör atanacağı bir sisteme geçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman kurumsallaşma gerçekleşir, ancak o zaman araştırma altyapılarında daha ciddi adımlar atılabilir.

Bölüm üzerinde maddelerde değişik önergelerimiz var. Onlarla daha mükemmel bir kanun hâline geleceğini ümit ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Haluk Ahmet Gümüş, Balıkesir Milletvekili.

Buyurun Sayın Gümüş. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı, ülkemizde araştırma altyapılarının daha etkin kullanımını ve sürdürebilirliğini sağlamak üzere bu çalışmaların desteklenmesini amaçlamaktadır. Bu amaç anlamıyla olumlu bulduğumuz, desteklediğimiz tasarının, cumhuriyetin 100’üncü yılına dair büyük ekonomik ve sosyal hedeflere sahip ülkemiz açısından kapsamının genişletilmesi, içeriğinin daha da zenginleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ülkemizde araştırma altyapılarının sayılarla incelenmekten öte, çok daha planlı, makro düzeyde stratejiler içeren ve uluslararası gelişmelerin bu alanda etkileşimini gözeten bir içerikte olması gerekir. Uluslararası değişimler, gelişimler ve büyük ülkelerin önümüzdeki on beş-otuz yıldaki hesapları ve beklentileri incelenip göz önüne alınmalıdır.

Ülkemiz gelişmekte olan ülkeler arasında yer alırken, bir yandan da ekonomik alanda dünya  sistemine bağımlı hâle gelmiş ve dünyadaki hızlı değişimlerden, ekonomik oynaklıklardan fazlaca etkilenebilen ve etkilenen bir yapıya sahip olmuştur. Bu durumun yaratacağı risklerin bertaraf edilmesi için kapsamlı bir kalkınma ana üst stratejisi gerekmektedir. Araştırma-geliştirme faaliyetleri de bu şekilde hazırlanıp değerlendirilmelidir. Dünyamızın girdiği süreçte, üretmeyen ve tüketime dayalı bir büyümeye razı olmuş ekonomilerin orta vadede çok sıkıntı çekeceği açıktır.

Orta gelir tuzağı, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkeler grubuna dâhil olmaya çalışırken, üretimlerini katma değeri yüksek bir formasyona sokamamaları neticesinde geride kalmalarıyla sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla, hedeflerine bir türlü ulaşamadıkları bir kısır döngü sürecine girmelerini ifade etmektedir.

Orta gelir tuzağını iyi anlamak lazım. Orta gelir tuzağı, kişi başına millî geliri belli bir seviyeye ulaşmış ülkelerin sorunudur. Üretim tarzı ve sanayinin kendini yenileyememesi, dünya rekabetinde geri kalma orta gelir tuzağının göstergeleridir. Geleneksel üretimlerin devam etmesi ve kendini yenileyememesi de aynı göstergelerdendir. Ülkemizin şimdiki ithalata bağlı yapısı da aynı şekilde orta gelir tuzağıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Son kırk yılda bu tuzağa neredeyse tüm gelişmekte olan ülkeler düşmüştür. Filipinler, Brezilya, Tayland, Arjantin millî gelirinde orta gelir tuzağına düşmüş ve millî gelir düzeylerini belli bir seviyenin üzerine çıkaramamışlardır.

Bilindiği gibi, Türkiye’de katma değeri zayıf olan üretim tarzı hâkimdir. Orta gelir tuzağını bertaraf etmek yani katma değeri yüksek üretimde bulunarak gelişmiş ülkeler grubuna dâhil olmak, teknolojik altyapı gelişimi ve araştırma-geliştirme faaliyetlerinin millî gelir içerisindeki payının yükseltilmesi ile söz konusu olabilecektir. Sadece pay yükseltilmemeli, millî gelirdeki pay konusundaki orana karar verirken sadece oranlar karşılaştırılmamalı; bu konuda Çin ne yapıyor, önde gelen ülkeler ne yapıyor, diğer ülkeler ne yapıyor, onlar ne kadar düzeyde, hangi alanlara yatırım yapıyorlar, bunlara göre bu oran tespit edilmelidir. Ancak, uygulama için önemli olan, bunun Türkiye açısından nasıl gerçekleşeceğini tespit edebilmektir. Bize göre, Türkiye’nin kalkınma sürecinde önündeki temel handikap bu orta gelir tuzağıdır. Kalkınma Bakanımızın bu durumun farkında olduğunu düşünüyoruz ancak bu durumun üstesinden gelmek öyle kolay bir iş değildir ve çok kapsamlı bir politika gerektirmektedir.

Şimdi, bu çerçevede bakarsak, dünyada geriden gelip de orta gelir tuzağına düşmeden gelişmiş bir ülke hâline gelen çok az ülke olduğuna göre bu durum zannedildiğinden çok daha zordur. Aslında bu konuda içeriden olduğu kadar dışarıdan da zorlayıcı etkenlerin var olduğunu, dışarıda da global birtakım hesapların ve senaryoların var olduğunu ve bizim gibi ülkelere de bunların yansımakta olduğunu da kesinlikle göz ardı etmemeliyiz. Zaten zor olan bu süreç bir de somut dünya şartlarının yanlış değerlendirilmesi durumunda imkânsız hâle gelebilir.

Somut dünya şartları nedir? En önemli gelişme, artık dünyada bundan böyle likiditenin yani paranın az bulunacağı döneme girildiğidir. Faizler yükselecek, kredi şartları zorlaşacaktır. Yani, gelişmekte olan ülkeler için zor bir döneme girilmektedir. Gelişmişler için de zor bir dönem vardır ama bu zor bir dönem bizim için olduğu gibi onlar için değildir. Onlar ellerindeki gücün dünya coğrafyasında bundan böyle dağılacağını ve bu şartlarda sürdürülebilirliklerini nasıl devam ettirebileceklerini hesap etmektedirler. Bizim hesabımız başkadır, bizim hesabımız güçlülerin arasına girmektir.

Ekonomi yeniden, topyekûn olarak ele alınmalıdır. AR-GE yatırımları geliştirilmeli, üretime yönelik ekonomi desteklenmelidir. Teknolojik ağırlıklı lokomotif sektörler tespit edilip ekonominin yapısı radikal bir biçimde yeniden ele alınmalıdır çünkü bundan böyle kazanmak ve dış ticaret şartları daha çetin olacaktır.

Ne yazık ki Kalkınma Bakanlığının bu perspektifi üretmesinin önünde siyasi engeller bulunmaktadır. İleri teknoloji kullanarak üretim yapabilme kabiliyetinin önemi ne kadar kavranmış olursa olsun bugünkü dünya koşullarını doğru tanımlamayan bir Hükûmette gerçekten iş kolay değildir, çok zordur.

Ayrıca, AKP Hükûmetinin açmazlarla dolu, sorun üreten dış politika geliştirmesi, Kalkınma Bakanlığını orta gelir tuzağından kurtarmak için yürüttüğü çabada güçsüz bırakmakta ve büyük sorunlara neden olmaktadır. Bu durum, kuşku yok ki ülkemizin önünü tıkar hâle gelmiştir. Kalkınmada ortaya çıkan olağanüstü önemde fırsatlar bu körlük nedeniyle kaçırılmaktadır. Oysa, 21’inci yüzyılda güç, dünya coğrafyasına geçmişte, tarihin bazı dönemlerinde olduğu gibi yeniden yayılacaktır ve Türkiye'nin önüne bu yüzyılda çok büyük fırsatlar çıkacaktır. Çok büyük fırsatlar çıkacaktır ama hamasi nutuklarla bu fırsatlar ele alınırsa, dünya gerçekten gerektiği gibi değerlendirilemezse ve iç politikada at gözlüğü takıldığı gibi dışarıda da takılırsa ilerlemek çok zor olacaktır. Ama, göreceksiniz arkadaşlar, Türkiye bu seneden başlayıp önümüzdeki yıllara doğru çok büyük tecrübeler geçirecektir. Bunları hepimiz yaşayacağız.

Ülkemizin kalkınma stratejisi bu kısır çerçeveden koparılarak, dünyada hâlihazırda gelişmekte olan entegrasyon projeleri gözetilerek yeni oluşturulacak olan ölçek ekonomilerine ve bölgesel entegrasyon projelerine katılım yönünde yeniden örgütlenmeli, tasarlanmalıdır. Bu çerçeve dışında kalan tüm çabalar üst yapısal düzenlemeler olup yetersiz kalacaktır.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi, bölüm üzerinde söz isteyen, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Hasip Kaplan, Şırnak Milletvekili.

Buyurun Sayın Kaplan. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sevgili halkımız; birazdan AK PARTİ iktidarının gücüyle karanlık başlayacak, Meclis TV kararacak, sansüre girecek, buradaki tartışmaları izleyemeyeceksiniz. çünkü bazı konuların artık şeffaf bir şekilde izlenmesini istemiyorlar.

Şimdi, araştırma, geliştirme faaliyetleri derken biz parti olarak… Geçen dönem bu geldi, bu, tasarı olarak geldi, geçen sene AR-GE Yasası Tasarısı’ydı, bu da AR-GE’nin altyapısının desteklenmesi. Şunu anlattık: “Arkadaşlar, özel sektörden bazı kesimler bu konuda yararlansın diye en az 50 çalışan şartını getirmeyin, bir de büyük şirketlerde en az 500 AR-GE personelinin  çalıştırılmasını olayını. Bu ikisi tekelleşmedir, bunu yapmayın.” dedik. Bu, farklı bir olaydır, yüksek katma değer  yaratmak istiyorsanız, bu bilimsel çalışma gerektirir, bu teşvik gerektirir. Bütün bunları söyledik.

Şimdi, bu dönemdeki gelişmelere baktığımız zaman, örneğin, yazılım endüstrisinde 50 kişiye gerek yok, 50 kişilik bir ekibe gerek yok, 10 kişi bile yazılım alanında AR-GE çalışması yapabilir. Yani, Bill Gates’in sermayesi, üniversiteleri, teşvikleri yoktu Microsoft’u yarattığı zaman; şimdi  işin gerçeği bu.

Şimdi, burada bakıyoruz, bu yasayla neyi getiriyorsunuz? Eski yasaya baktığınız zaman, eski yasayla yeni yasa arasındaki fark şu: Üniversitelerimizin binalarını, altyapılarını, personelini, elemanlarını özel sektörün çalışması için nasıl kullanabiliriz? Ya, böyle bir anlayış olabilir mi? Prim affı var mı? Var. Matrahtan düşüyor musunuz? Düşüyorsunuz. Yüzde 5 işveren primi kesilmiyor değil mi? Kesilmiyor. E, kaç  yılına kadar bu devam ediyor? 2024’e kadar. Peki, 2024’e kadar sürecek olan bu olayda, şimdi, siz KOBİ’lere hayat hakkı tanımadınız, sayıyı 50’e çıkararak. Büyük şirketlerde sayıyı 500’e çıkardınız. Kendinizin Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü           -CERN- gibi bir kuruluş yaratacağınızı mı düşündünüz? Yani, 600’den fazla üniversite, 80’den fazla ülke, araştırmacılar burada, yaratılıyor. Otomotiv sanayi, teknoloji alanı, cep telefonları -bakın, dikkat edin- enerji alanı, zaten tekstili çökerttik arkadaşlar, onu söyleyeyim, yani tekstil alanı da gitti. Peki, hangi üniversiteyi nereye çekeceksiniz Allah aşkına söyler misiniz? Çinliler bile geliyor, artık ham madde alıyor buradan. Niye ham madde alıyorlar? Uyanıklar, ham madde alınca bu iş çok rahat oluyor. Nasıl oluyor? Bunun rakamlarına bir bakalım şimdi, beraber. Evet, beton 1 cent, kilogram ürün fiyatı; çimento 5 cent; demir-çelik 50 cent; alüminyum 1,5 dolar. Bor madenini alıyor, vanadyum madenini alıyor, bir sürü böyle maden var. Sonra gidiyor işliyor bunları, otomobil sanayinde 50 katına satıyor, yolcu uçağında 100 katına fazla satıyor, savaş helikopterinde 200 katına fazla satıyor ve uyduda 1.000 katına fazla satıyor arkadaşlar. Yani, şu gördüğünüz, işte krom madeni, nikel madeni, bilmem ne madeni falan, bunları alıyorlar. Bizimkiler bunları ham madde olarak satıyor, onlar da alıyor, işliyor ondan sonra bize geri gönderiyorlar.

Şimdi, bu kafayla bu ülkede hâlâ özel sektöre teşvik vereceksiniz. İyi, güzel de Allah aşkına şunu açık açık konuşalım bu ASELSAN’daki, TÜBİTAK’taki çalışan AR-GE personellerinin esrarengiz suikast girişimlerinin sonucu ne oldu, bilen var mı arkadaşlar? Buraya geldik, soru önergeleri verdik, araştırma önergeleri verdik. Bir teki açıklığa kavuşturulmadı ve bir bakıyorsunuz, akşamları üç tanesi beraber yol kenarında cenazeleri bulunuyor. Şimdi, böyle bir olaydan geçen bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Burada rakamlar var ama bu rakamların içinde ilginç bir olay var. İtalya’da Po Ovası zengindir; tarımı zengindir, bereketi var, sanayisi var, bilmem nesi var. İniyorsunuz Napoli’den öteye Sicilya’ya doğru, Sardunya’ya doğru, perişanlık başlıyor. İtalya bu bölgelerde AR-GE araştırmaları yaparak ben burayı nasıl geliştiririm, burada turizmi, ekonomiyi, buradaki deniz ürünlerini, bilmem neleri, bunların üzerinde çalışma yapıyor. Bizimkiler ne yapıyor? Ya bölgesel dengesizlik var. Şimdi, Avrupa Birliğinin de CERN gibi bir örgütü var. İyi de yerel yönetimlerimiz proje desteği alacaklar Avrupa Birliğinden bu AR-GE çalışmaları nedeniyle, merkezî hükûmetin vesayetine takılıyorlar. Kalkınma ajansları var, kalkınma ajanslarımızın üniversiteyle ilişkileri yok.

Şimdi, Allah aşkına… Ilısu Barajı yapılıyor. Münih Üniversitesi bundan yedi sene önce geldi Ilısu Barajı’yla ilgili gövde barajından Hasankeyf’in batışına kadar bütün ekolojik yapıyı, bütün hayvan türlerini, canlı türlerini, hepsinin fizibilitesini, çalışmasını yaptı, 500 tane kitap bastı ve bu kitapları piyasaya vermedi. Türkiye’nin elinde var mı öyle bir çalışma? Kurdun barajı, Hasankeyf’i sular altında bırakacaksın, otuz beş yıllığına elektrik üreteceksiniz oradan. Peki, otuz beş yıllığına elektrik ürettiğiniz buradan yüzde 30 da sulama yaptınız diyelim. Onunla ilgili bir çalışma var mı? GAP’la ilgili var mı arkadaşlar? Yani tarım endüstrisini geliştiriyorsunuz. Biz torba yasada hâlâ tarım endüstrisinde kullanılan elektriğin sayaçlarıyla, faturalarıyla meşgulüz. Oysaki kanallar GAP Projesi’nin birinci şartı olarak Mardin Ovası’nı sulayıp Habur’a kadar gelecekti. Sizin AR-GE çalışmanız var mı? Bu sulama yapıldıktan sonra burada pamuk nasıl yetişir, mısır nasıl yetişir, bunun endüstrisi nasıl olur, bunun piyasaya sürümü nasıl olur, bu farklı farklı biçimlerde nasıl üretilir, değerlendirilir? Harran Üniversitesi ne işe yarıyor? Sadece Ilısu Barajı çerçevesinde 5 tane üniversite var: Şırnak Üniversitesi  -Güçlükonak üzerinde- Siirt Üniversitesi, Batman Üniversitesi, Mardin Üniversitesi… Hani bir çalışma? Yok. Özel sektörü de kardeşim… Eğer bu ülkenin kurtuluşu hep özel sektör olacaksa, vallahi, özel sektör kendini kurtarır. Bugüne kadar, böyle, Soma’da gördük, başka yerlerde gördük, daha fazla kar etsin diye az eleman çalıştırır, çok çalıştırır, az para verir. E, şimdi de gözlerini dikmişler üniversitedeki öğretim elemanlarına, üniversitedeki genç dimağlara. E, onlar, vallahi, Z kuşağıdır, bu Z kuşağı uyanıktır. Bir altı ay, bir sene yanınızda çalışır, ondan sonra pır, gideceği yeri bulur. Bu şekilde bir çalışmayla gelişmeler sağlanamaz.

Arkadaşlar, bu AR-GE çalışmalarının -bölgesel dengesizlikten öte- otomotiv sektörüyle ilgili çalışmalarının, maalesef, geliştirilmediğini görüyoruz. Geliştirilmediği içindir ki KOBİ, KOSGEB desteği, SANTES programı, eğitim desteği, ihracata yönelik devlet teşviki -efendim, TÜBİTAK’ı zaten partizanca kadrolaştırdılar- teknoloji geliştirme bölgeleri, bütün bunlar, maalesef, bütün yatırımların hepsi heba oluyor, hâlâ gayrisafi millî hasılada yüzde 2 hedefine ulaşabilmiş değiliz; 0,89’dayız.

Biraz arttı mı?

KALKINMA BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl) – 0,92 oldu.

HASİP KAPLAN (Devamla) – 0,92 olmuş, Sayın Bakan müjdeyi verdi.

Saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Birinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati:19.11

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.11

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 111’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

593 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Kanun tasarı ve teklifleriyle komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için, 3 Temmuz 2014 Perşembe günü alınan karar gereğince saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 19.12