25 Haziran 2014 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108’inci Birleşimini açıyorum.

 

 

lll - Y O K L A M A

 

 

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

 

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü hakkında söz isteyen Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu’ya aittir.

 Buyurunuz Sayın Uslu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

 

 

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; insanlığın bugünlerine ve yarınlarına yönelik en büyük tehditlerin başında gelen uyuşturucu maddelerle mücadelede uluslararası iş birliğini geliştirmek, toplumsal farkındalığı artırmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 26 Haziran Dünya Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığıyla Mücadele Günü üzerinde söz almış bulunuyorum.

Uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı, kullanıcılarına verdiği zarar kadar toplumsal dokuyu da zehirleyen, toplumsal gelişime ket vuran uluslar üstü bir sorun olup, ülkemiz ölçeğinde de değerlendirdiğimizde Avrupa Birliği ülkelerine ya da birçok ülkeye göre daha düşük seviyede seyretmektedir, ancak yıllar içinde artış eğilimi gösterdiği, toplumsal tabakaların her kesiminde var olduğu, gelişen iletişim yöntemleri neticesinde İnternet  üzerinden dahi kullanıcılarına ulaştırıldığı, sınır ötesi dağıtım ağlarıyla büyük travmalara neden olup, ortak geleceğimize yönelik büyük bir tehdit olarak konumlandığı da açık bir gerçektir. Birleşmiş Milletler verileri, uyuşturucu kullanımının her yıl bir önceki yıla göre sürekli artış eğiliminde olduğunu göstermektedir.

Madde kullanımı nedeniyle her yıl 230 bin kişinin hayatını kaybettiği öngörülmekte ve uyuşturucu ticareti hacminin de 600 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Ülkemizin bu sorunla mücadelede son derece aktif ve güçlü bir tutum sergilediği, 2002-2014 yılları arasında uyuşturucu kaçakçılığına karşı 36 farklı ülkeyle iş birliği içinde 230 operasyon gerçekleştirildiği belirtilmelidir.

Yapılan çalışmalar sonuç vermiş, ülkemizin bu suç türleri bağlamında büyük ölçüde transit ülke olma konumu değiştirilmiş, suç örgütleri kendilerine artık yeni rotalar aramak durumunda kalmışlardır. Ülkemizin tek başına yaptığı eroin yakalamasının Avrupa Birliği üye ülkelerinin toplamından daha fazla olduğu, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından kendi raporlarında da belirtilmiştir.

Bu bağlamda, uyuşturucu kaçakçılığının diğer bir boyutu da terör örgütlerinin yaşam kaynaklarından olması ve bu konuyla ilgili ülkemizdeki mücadelenin de terörle mücadeleye önemli bir katkı sağlamasıdır. Ülkemizde yasa dışı uyuşturucu madde ekimine ve beslediği büyük rant şebekelerine ve terör örgütüne karşı mücadele kapsamında 2002-2014 yılları arasında 180.402 olaya müdahale edilmiş ve 358.342 şüpheli yakalanarak -son beş yıl üzerinden konuşacak olursak- uyuşturucu kaçakçılarına yönelik operasyonlarda yüzde 48, gözaltına alınan şüphelilerinin sayısında ise yüzde 55 oranında artış söz konusu olmuştur. Keza, geçtiğimiz hafta yasalaşan Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle uyuşturucu kullanımı ve satışına yönelik mevzuatımızın daha da geliştirilmesi de dikkate değerdir. Ancak, bu konunun sadece yasal müeyyidelere yahut mücadele yaklaşımıyla çözülemeyeceği de açıktır. Toplumsal farkındalığı artırmak, talep düzeyini düşürecek bilinçlenmeyi sağlamak, tedavi ve korunma olanaklarını geliştirip yaygınlaştırmak kritik öneme sahiptir. Bu noktada bilinçli bir nesil yetiştirebilmek ve toplum sağlığını koruyabilmek üzere AK PARTİ hükûmetlerinin inisiyatifiyle Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi TUBİM’in kurulması ve cumhuriyet tarihinde ilk kez Bağımlılık Yapıcı Maddeler ve Bağımlılıkla Mücadelede Ulusal Politika ve Strateji Belgesi’nin oluşturulmasıyla konunun paydaşı olan tüm kamu kurumlarının bütüncül bir yaklaşımla meselelere eş güdüm içinde katkı sağlama imkânı doğmuştur.

Bu doğrultuda, temsilcisi olduğum Şanlıurfa’nın gerçekleştirdiği Gülümseyen Yüzler projesi gibi pek çok proje de konuyla mücadelede hayata geçirilmiş ve farklı illerimizde de yüz binlerce vatandaşımıza ulaşılarak okul, aile, toplum sosyal duyarlılığını güçlendirme çalışmaları yürütülmektedir. Kamu spotlarının önemi, yine duyarlılığı artırıcı kitapların basım ve dağıtımı gibi faaliyetlerin yanı sıra tedavi merkezlerinin sayısı artırılmış -şu an 21 merkez üzerinden sağlık hizmeti verilmekte- olup 23’üncü Dönemde Mecliste oluşturulan Madde Bağımlılığı ve Kaçakçılığına Yönelik Araştırma Komisyonunun da konuya yönelik parlamenter bir katkı sağladığı belirtilmelidir.

Tüm bu çalışmaların yanı sıra, başta Yeşilay olmak üzere ilgili sivil toplum kuruluşlarının ve ailelerinizin yüksek hassasiyetiyle bu konuyla mücadeleye aktif katkı vermenin önemini ifade ediyor, yarınlarımızın daha güçlü olacağı inancıyla yüce Meclise saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Uslu.

Gündem dışı ikinci söz hasta tutuklular hakkında söz isteyen Şırnak Milletvekili Selma Irmak’a aittir.

Buyurunuz Sayın Irmak… Yok.

Gündem dışı üçüncü söz Balıkesir’in sorunları hakkında söz isteyen Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’ya aittir.

Buyurunuz Sayın Havutça. (CHP sıralarından alkışlar)

 

 

 

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada, Balıkesir Susurluk’ta işini, aşını, ekmeğini kaybedip sefalete mahkûm olan, işsizliğe terk edilen Susurluk işçilerinin sorunlarını gündeme getirmek için söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bakın, bugün Susurluk’ta, Susurluk Belediyesi görevi aldıktan sonra, tam 76 işçi kardeşimiz, sendikasızlaşmayı, taşeron çalışmayı reddettikleri için açlığa, sefalete, yoksulluğa mahkûm edildiler. Susurluk Belediyesinin önünde her gün eylem yapıyorlar. Bu kardeşlerimizin tek suçu,  bu insanların tek suçu AKP’li olmamak ya da insanca yaşamak için sendikal haklarını ve insanca yaşayacak bir ücret talep etmek. Bu işçi kardeşlerimiz verilen işi mi yapmadılar? Hayır. Emirlere karşı mı geldiler? Hayır. Bu insanlar iş disiplinine aykırı mı geldiler, iş devamsızlığı mı yaptılar? Hayır. Ama, bugün, sırf AKP’li Belediye onları bir şekilde ayrıştırdığı için, kendinden ayrı tuttuğu için ekmeğinden, aşından oldular, çoluk çocuk açlığa mahkûm oldular.

Bakın, ben size buradan söylüyorum değerli milletvekilleri: 30 Mart seçimleri sonrasında belediye CHP’den AKP’ye geçti ve belediyede çalışan 127 işçiye, Belediye Başkanı, seçilir seçilmez baskı yapmaya başladı. Bu insanlar AKP’ye oy vermedi diye onlara şu teklifi getirdi: “Ya benim istediğim taşeron firmaya geçeceksiniz ya da işsiz kalacaksınız.”

Bakın değerli milletvekilleri, Belediye Başkanı bir taraftan 76 kişiyi işten çıkarıyor, diğer taraftan 150 kişiyi de taşeron şirket üzerinden işe alıyor.

Bakın, bu insanlar kimler: Melek Güler, dört buçuk yıldır belediyede çalışıyor, 2 çocuğunu okutuyor; Feyza Tavukçuoğlu, dört yıldır belediyede çalışıyor, ikiz bebekleri yeni yürümeye başladı; Sultan Yıldız, dört yıldır belediyede çalışıyor, üniversiteye hazırlanan 1 oğlu var; Cemil Dalkıran, beş yıldır belediyede çalışıyor, 1 çocuğu var; Turan Özdemir, dört buçuk yıldır belediyede çalışıyor, 2 çocuğu var. Bunlar insanlar.

Bakın değerli milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; Soma’daki faciadan sonra, 301 yurttaşımızın ölümünden sonra işçi hakları aklımıza geldi. On iki yıllık AKP iktidarı var; biz ne istedik, siz neyi reddettiniz, bakın: Biz köylünün yaktığı mazottan aldığı yüzde 15 KDV’yi ve yüzde 30 ÖTV’yi kaldırıp köylünün ucuz mazot yakmasını istedik, siz reddettiniz; biz asgari ücretliden vergi alınmaması için ve bu işçilerimiz 200 lira fazla alsın diye yasa teklifi verdik, siz reddettiniz; biz öğretmenlerimizin, memurlarımızın toplu sözleşme hakkı için yasa teklifi verdik, siz reddettiniz; biz öğretmenlerimiz, memurlarımız serbest siyaset yapsın diye yasa teklifi verdik, siz reddettiniz; biz taşeron sistemini kaldıralım diye yasa teklifi verdik, siz reddettiniz; biz, en son, size Soma’da yaşanan olayların araştırılmasıyla ilgili bir araştırma önergesi verdik ve siz reddetmiştiniz ve 301 insanımız yaşamını kaybetmişti.

Bizim şu anda Türkiye’de taşeron sistemiyle ilgili, kamuda çalışan kardeşlerimizin işini, aşını insanca yaşayacak koşullarda alması için, taşeron sisteminin de kaldırılması için büyük bir mücadele yapıyoruz ama siz her defasında “Bu teklifler CHP’den geliyor…” Sizin döneminizde, on iki yıllık iktidarınız döneminde bakın bu Parlamentodan işçilerin, köylülerin, emeklilerin, esnafın insanca yaşayacağı koşullar yaratacak hiçbir yasa teklifi geçirmediniz.

Ben buradan işçi kardeşlerime, emeklilere, belediye önünde eylem yapan kardeşlerime sesleniyorum: On iki yıldan beri AKP iktidarlarının hiçbir yasası buradan işçinin, memurun, emeklinin, köylünün lehine geçmemiştir. Bakın, bunları biz teklif ediyoruz, “Taşeron sistemi bir kölelik sistemidir.” diyoruz. Sadece AKP iktidarında taşeron sisteminde çalışan işçiler 5 kat artmış. Bunların hepsi, şu anda açlık içerisinde, yoksulluk içerisinde bir çalışma düzeninde. Oysa, Adalet ve Kalkınma Partisi Tüzüğü’nün 4’üncü maddesinde sosyal devlet ilkesi olmazsa olmaz olarak tanımlanıyor. Peki, işçileri işsiz bırakmak, aç bırakmak, sosyal devletin neresine uyuyor, adalet kavramının neresine uyuyor? Onun için, biz diyoruz ki buradan: İş barışının sağlanması ülkemiz için çok önemli.

Susurluk Belediyesinde işten atılan işçi kardeşlerimizin ekmeğine, aşına yeniden kavuşması için Adalet ve Kalkınma Partisinin yetkili kurullarını göreve davet ediyor, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Gündeme geçmeden önce sisteme girmiş sayın milletvekillerine birer dakika söz vereceğim.

Sayın Tüzel…

 

 

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Dün Trakya Lüleburgaz’da, grevlerinin 6’ncı gününde Şişecam işçilerini ziyaret ettim. Kristal-İş Sendikasında örgütlü 5.800 Şişecam işçisi, 10 fabrikada greve çıkmış durumda. Özellikle, 3.500 civarındaki genç işçinin asgari ücretten biraz fazla, 940 lira olan ücretlerine iyileştirme ve ortalama ücretlerin yükseltilmesi isteğiyle, aynı zamanda da iş güvencesi sağlanması talebiyle greve çıkmış durumdalar, epeyce bir uzlaşma arayışından sonra.

Şişecam, bildiğiniz gibi, İş Bankası ortaklığı ve dünya 3’üncülüğüne oynuyor; çok kazanan, ekonomide önemli bir yer tutan şirket, kârları, ciroları, kasaları hayli şişkin ama işçi ücretlerine artışa geldiğinde olmadık yalanlara ve numaralara başvuruyor, kabul edilemez durumda.

Şişecam işçileri, 60 derece sıcaklıkta, ağır ve tehlikeli koşullarda son derece ağır…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – …yükler üstlenerek çalışıyorlar; seslerinin medya tarafında duyulmasını, Meclisin de dikkate almasını istiyorlar. Bunu dile getirmek için söz aldım.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tüzel.

Sayın Atıcı…

 

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Mersin’in Akdeniz ilçesi, ilimizin en büyük merkez ilçesidir. Bu ilçemizde 75. Yıl Anadolu Öğretmen Lisesi vardı, diğer öğretmen liseleri gibi kapatıldı. Bu okulun fen lisesi olması bekleniyordu, hem okul yönetimi hem de İl Millî Eğitim Müdürlüğü 75. Yıl Anadolu Öğretmen Lisesinin fen lisesi olmasını önerdi. Çünkü, bu okulun tam 18 bin metrekare kampüsü var. Ayrıca, 140 kız, 100 erkek öğrenci kapasiteli pansiyonu var. Ayrıca, öğretmenler için 20 dairelik lojmanı var. 400 kişilik yemekhanesi var. Ayrıca, her türlü laboratuvarı, atölyesi, spor salonları ve 6 bin kitaplık, kütüphanesi var; Türkiye genelinde pek çok alanda da birinciliği var. Fen lisesi olması beklenen bu okul, maalesef, anadolu lisesi hâline çevrildi ve bütün Mersin’den çok büyük tepki gördü. Ben, Millî Eğitim Bakanlığının bu konuyu ele almasını ve derhâl düzeltmesini istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Yılmaz…

 

 

 

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Özellikle, taşeron işçiliği tüm ülkenin problemi olduğu gibi, Adana ilimiz işsizlikte Türkiye’nin en çok işsizinin bulunduğu bir ilimizdir. Bu işsizlerimize taşeron firmalarda çalışma imkânı doğduğunda da şöyle bir sıkıntıyla karşılaşmaktalar: Tamamen müteahhitlerin inisiyatifine bırakılmış bir vaziyette -ne yazık ki orada- “bugün git, yarın gel” şeklinde üç aydır, dört aydır maaşlarını alamadıkları bir sıkıntıyla karşı karşıyalar. Mutlaka buna bir çözümün getirilmesi gerektiğini düşünüyorum, bunlar ileride sosyal patlamalara neden olabilir.

Yine, Adana ilimiz, biliyorsunuz, bu kuraklıktan ve dondan çok ciddi manada etkilendi. Çiftçilerimizin bu noktadaki sıkıntıları son noktaya geldi. Hükûmet, Tarım Bakanı özellikle, birtakım tedbirler alındığını ifade etmesine rağmen, ne yazık ki çiftçilerimizin içerisinde bulunduğu durum içler acısıdır. Hükûmetin, tarımın merkezi olan bu bereketli topraklardaki çiftçilerimize sahip çıkmasını bekliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Sayın Demir…

 

 

 

NURETTİN DEMİR (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Soma’da 301 kişinin hayatını kaybettiği maden katliamını protesto etmek için Aydın’da 14 Mayıs günü eyleme katılan 8 hekim, 4 çocuk olmak üzere, toplam 77 kişi hakkında soruşturma açılmıştır. Halkın sağlık talepleri dışında her türlü acısında sevincinde, demokratik hak ve yaşam taleplerinde hekimler her zaman halkın yanındadır. Bu sorumluluğu yerine getirmek için hekimler ayrıca özel izin mi almak zorundadırlar?

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisinde Doktor Hasan Ozan Kurt bir hasta yakınının saldırısına uğramıştır. Hekime fiziksel ve sözel şiddetin durması konusunda göstermelik değil, ciddi, koruyucu ve caydırıcı önlemler ne zaman alınacaktır? Sağlık Bakanlığı önlem almamakta, ayrıca çalışan sağlık personeline de baskı yapmaya devam etmektedir.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Demir.

Sayın Tanal….

 

 

 

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Şanlıurfa ilinde elektrikler sürekli kesilmekte. Sayın Bakan da burada. Şanlıurfa’da sulama birlikleri nedeniyle vatandaşımız çok mağdur. Hatta, Şanlıurfa’da sulama birliklerinin seçiminden dolayı insanlar kaçırılmakta ve adam öldürme sorunları gündeme gelmekte. Bu konuda hakikaten büyük bir sorun var.

Yine, Şanlıurfa’da işsizlik çok yüksek ve had safhada. Suriye’den gelen göç nedeniyle oradaki mültecilerin yaratmış olduğu sorunlar Urfa’nın yerlisine hem sosyal hem kültürel hem ekonomik anlamda gerçekten büyük bir yıkım getirmekte.

Urfa merkezde büyük otopark sorunu var ve Urfa Büyükşehir Belediyesi orada çalışan taşerondaki işçileri işten atmakta, Urfalılar bu konuda mağdur.

Şanlıurfa’nın köylerinin yolları asfaltlanmamış, hakikaten yazın toz duman vesaire kalkıyor, bu anlamda mağdur.

Bu sebeplerden dolayı, Urfa’nın mağduriyetiyle ilgili Sayın Bakanlığın bu konuları ele alarak ilgilenmesini arz eder, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Öğüt…

 

 

 

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Geçen yıl toplumdaki büyük itirazlara rağmen ısrarla geçirdiğiniz 4+4+4 yasasının olumsuz sonuçları ortaya çıkmaya başladı.

EĞİTİM SEN’in araştırmalarına göre ilkokulu bitirenlerin yüzde 80’ni orta kısma geçtiği hâlde 9 ve 10’uncu sınıfta okul terkleri hızlanıyor. Devam etmeyen öğrenci sayısı 175 bini bulmuş durumda. Ortaöğrenim zorunlu hâle gelmesine rağmen açık öğretim lisesindeki öğrenci sayısı 2012-2013 öğretim yılında 804 bine, 2013-2014 öğretim yılında da 901 bine çıktı, büyük bir sorun hâline gelmeye başladı. Görünüşte eğitim devam ediyor görünüyor.

Ayrıca, Kadıköy’de en son imam hatipleşme zincirine Yeşilbahar İlkokulu da katılmış durumda. Buraya Kadıköylülerin büyük itirazı var. Bunun tekrar Millî Eğitim Bakanlığı tarafından değerlendirilmesini istiyor Kadıköylüler. Bu anlamda, yeni bir imam hatip lazımsa bölgede herhangi bir alana imam hatip yapılabileceğini söylüyorlar.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Öz…

 

 

 

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

26 Haziran Dünya Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığıyla Mücadele Günü. Bu bağlamda, madde bağımlılığıyla tüm dünyada önemli sorun olan bu sorunun giderilmesi için ülkemizde de AMATEM’e bağlı yatak sayısının hızlı bir şekilde artırılması gerekiyor. Dolayısıyla, bu konuda yetkililerden duyarlılık beklediğimi ifade ediyorum.

Yine, hafta sonu Mersin’de özellikle Kristal-İş Sendikasına bağlı işçilerin grevde olduğunu gördüm. Bu fabrikada çalışanlar çok fazla bir şey istemiyorlar; iş güvencesi, asgari ücret kadar aldıkları ücretlerin artırılması, 60 derecelik sıcakta çalıştıkları iş kolunun ağır ve tehlikeli iş dalı olarak adlandırılmasını ifade ediyorlar.

Yine, Mersin'de anadolu öğretmen lisesinin tüm altyapısı tamamlanmış olmasına rağmen, anlaşılmaz bir nedenle Millî Eğitim Bakanlığının okulu kapatma ve anadolu lisesine dönüştürme gayretleri vardır. Mersin'de bununla alakalı ciddi bir rahatsızlık vardır eğitim dünyasında. Millî Eğitim Bakanlığının da bu konuda duyarlılık göstermesini ve okulun aynı şekilde devam etmesini veya fen lisesine dönüştürülmesi talebinin değerlendirilmesini istiyorlar.

Bilgilerinize sunuyorum.

Saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Sayın Kaplan…

 

 

 

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Genç yaşta yitirdiğimiz, Karadeniz’in, Laz müziğinin hırçın çocuğu Kazım Koyuncu’yu buradan bir kez daha anmak istiyoruz.

Gerçekten, müziğiyle, duruşuyla genç yaşta kaybettiğimiz bu güzel insan şunları söylüyordu: “Sistemler çöker ama şarkılar halkların gönlünde ilelebet sürerler.” ve şarkılarında yaşıyor, yaşatacağız.

Saygılar duyuyoruz.

Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Sayın Atıcı…

 

 

 

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Türkiye’de Kristal-İş Sendikası grevde. Mersin’de de binlerce işçi bu greve katılıyor ve destek oluyor. Bu işçilerin istediği bir tek şey var; hak ettikleri alın terinin karşılığını istiyorlar. O nedenle, Meclis olarak bu işi siyasi partiler üstü bir iş olarak görüp işçilerin alın terinin karşılığının verilmesini hepimiz desteklemeliyiz. Eğer bunu yaparsak bir ortak yol bulunur ve Türkiye’de alın terinin, emeğin karşılığı bir şekilde ödenmiş olur, hepimiz de bundan rahat ederiz.

Ben buradan grevdeki bütün arkadaşlarımı selamlıyorum, haklı ve onurlu direnişleri karşısında saygıyla eğiliyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Son olarak Sayın Ögüt…

 

 

 

 

 

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Ben de buradan Türkiye'nin yüz akı Şişecam fabrikasında çalışan Kristal-İş üyesi sendikalı işçilerinin yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyorum. Şişecamın bu anlaşmada mutlaka onların yanında destek olması gerektiğini düşünüyorum. Onlara verilmiş olan 93 kuruşluk komik zam talebinin de hemen geri çekilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü işçiler büyük bir şeyle boykot ederek onlara gerekli dersi veriyorlar, 93 kuruşu bulunduğu bankaya yatırıyorlar, “Bizim buna ihtiyacımız yok. Biz, asgari bir geçim istiyoruz, çoluk çocuğumuzla onurlu bir şekilde yaşamak istiyoruz.” diyorlar.

Kristal-İş üyelerini, işçilerini buradan selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının iki tezkeresi vardır, ayrı ayrı okutup bilgilerinize sunacağım.

 

 

 

 

                                                                                                      24/6/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Makedonya Meclis Başkanı Trajko Veljanoski ile Danimarka Parlamento Başkanı Mogens Lykketoft'un beraberlerinde birer Parlamento heyeti ile birlikte ülkemizi ziyaret etmeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının 19/6/2014 tarih ve 73 sayılı Kararı’yla uygun bulunmuştur.

Söz konusu heyetlerin ülkemizi ziyaretleri 3620 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 7’nci maddesi gereğince Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

                                                                                                                              Ayşe Nur Bahçekapılı

                                                                                                                        Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                                                   Başkanı Vekili

 

 

 

 

 

25/06/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı Oya Eronat başkanlığında Komisyon üyelerinden oluşan bir heyetin Hırvatistan Parlamentosu Turizm Komisyonunun ev sahipliğinde 10-13 Eylül 2014 tarihlerinde Zagreb'de düzenlenecek olan "Sürdürülebilir Turizmin Karşılaştığı Zorluklar, Kültürel Miras ve Çevrenin Korunmasının Geliştirilmesi" konulu Avrupa Parlamentolar Arası Konferansa katılması hususu Genel Kurulun 3 Haziran 2014 tarihli 96'ncı Birleşiminde kabul edilmiştir.

28/3/1990 tarihli ve 3620 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 2'nci maddesi uyarınca heyeti oluşturmak üzere siyasi parti gruplarının bildirmiş olduğu isimler Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

                                                                                                                              Ayşe Nur Bahçekapılı

                                                                                                                        Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                                                   Başkanı Vekili

Oya Eronat                                           (Diyarbakır)

İbrahim Korkmaz                                (Düzce)

Zülfü Demirbağ     (Elâzığ)

Haluk Eyidoğan (İstanbul)

D. Ali Torlak                                         (İstanbul)                                                                 

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır. Önergeleri ayrı ayrı okutacağım.

2'nci sırada okutacağım Meclis araştırması önergesi 500 kelimeden fazla olduğu için önerge özeti okunacaktır ancak önergenin tam metni Tutanak Dergisi'nde yer alacaktır.

 

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'de polis şiddetinin geldiği noktayı istatistiki bilgilerle ortaya konulması, polis şiddetinin yaygınlaşmasının hukuki, siyasi ve toplumsal nedenlerinin araştırılması, bu şiddetin artmasına neden olan yasaların incelenmesi ve vatandaşı esas alan insan hakları temelinde yasaların oluşturulması amacıyla raporların hazırlanması için araştırmaların yapılması amacıyla Anayasa’nın 98'inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ederiz.

1)   Sebahat Tuncel                             (İstanbul)

2)   Pervin Buldan                               (Iğdır)

3)   Hasip Kaplan                                (Şırnak)

4)   Sırrı Sakık                                    (Muş)

5)   Murat Bozlak                                 (Adana)

6)   Halil Aksoy                                   (Ağrı)

7)   Ayla Akat Ata                                (Batman)

8)   İdris Baluken                                (Bingöl)

9)   Hüsamettin Zenderlioğlu               (Bitlis)

10) Emine Ayna (Diyarbakır)

11) Nursel Aydoğan (Diyarbakır)

12) Altan Tan (Diyarbakır)

13) Adil Zozani (Hakkâri)

14) Esat Canan (Hakkâri)

15) Sırrı Süreyya Önder (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane (Kars)

17) Erol Dora (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkcü (Mersin)

19) Demir Çelik (Muş)

20) İbrahim Binici (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür (Van)

22) Özdal Üçer (Van)

23) Leyla Zana (Diyarbakır)

Gerekçe:

Türkiye'de 2007 yılında evine dönerken bir polis kurşunuyla öldürülen Baran Tursun olayı ile polis şiddeti bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu olay polis şiddetinin Türkiye'de geldiği düzeyi bir kez daha sorgulanmasını sağlamıştır. Haziran 2007'de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda yapılan değişiklik sonucu polise ölümcül güç kullanma konusunda geniş takdir yetkisi verilmesi ve keyfî durdurma, arama uygulamasının teşvik edilmesiyle birlikte artmıştır. Bu yetkilerin artmasıyla, en son yine medyaya yansıyan bir görüntüde Fatih’te bir kişinin ailesi önünde polisler tarafından bayılıncaya kadar dövülmesi göstermiştir ki polis şiddeti sadece karakollarda değil sokakta, üniversitelerde de kendini göstermektedir. Mevcut kanunlarla polislerin yetkilerinin çok geniş olması ve polisin suç işleme hakkı var kabul edilerek yetkilendirmenin söz konusu olması polis şiddetinin her alanda yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

İnsan haklan örgütlerinin verilerine göre özellikle 2007'deki yasa değişikliğinden sonraki 2 yılda polis tarafından öldürülenlerin sayısı artarak 64 kişiyi bulmuştur. Sadece 2012 yılının ilk 5 ayında gözaltında şüpheli 4 ölüm gerçekleşmiştir. 52 kişi polis tarafından işkence ve kötü muameleye maruz kalmışken 173 kişi bu durumdan mağdur olmuştur. Türkiye İnsan Hakları Kurumunun verilerine göre, 2012 yılında toplam 2.353 kişi toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasından dolayı gözaltına alınırken, 569 kişi tutuklanmıştır. İnsan Hakları Örgütünün raporuna göre, 2011 yılında yargısız infazla 57 kişi öldürülürken 130 kişi yaralanmıştır, 16 sivil vatandaş sınır bölgelerinde yargısız infazla öldürülmüştür, 36 kişi gözaltında ölmüştür. Polis ve asker intiharları, şüpheli ölümler 74 kişiyi bulmuştur.

Uzmanlar artan polis şiddetinin ve kolluk kuvvetlerinin saldırgan davranışlarının arkasında, denetimsizliğin, yargı mensuplarının kolluk görevlilerini koruyucu tutumlarının ve cezasızlığın olduğunu belirtmektedir. Polis şiddetine tanık olan pek çok kişinin polisler aleyhine tanıklık yapmadıklarından dolayı bu tür polis şiddeti tanıklıklarına ciddi koruma tedbirlerinin getirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Ne yazık ki hukuk sürecinde görevliler sadece açığa alınabilmektedir ya da çoğu zaman başka bir yere görev yapmaya gönderilmektedir. Medyaya yansımayan vakalarda ise polis şiddetini engelleyici hiçbir şey yapılmamaktadır. Mevcut yasaların vatandaşı değil, devleti ve devletin güvenlik gücünü koruduğu ve polise sınırsız yetki vermesinden dolayı polis şiddeti giderek yaşamın her alanında artmaktadır. Güvenlik konseptiyle içerisindeki bu yaklaşım, her vatandaşı potansiyel suçlu olarak görmektedir ve en temel ve dokunulmaz hak olan yaşam hakkını hiç düşünmeden ihlal edebilmektedir. Gelinen bu boyut, Türkiye'nin insan hakları karnesi ve demokrasisi açısından çok büyük bir yaradır.

Polisin yetkilerinin daraltılarak, net ifadelerle yetki alanları belirlenmeli ve vatandaşı esas alan, insan hakları evrensel ilkelerine göre yasaların uygulanması ve yargının çalışması sağlanmalıdır. Bu bağlamda, devletin elinde ciddi bir polis şiddeti verisi ve bilgisi bulunmadığı gibi bu konu üzerinde de durulmadığı açıktır. Türkiye'de polis şiddetinin geldiği noktanın istatistiki bilgilerle ortaya konulması, polis şiddetinin yaygınlaşmasının hukuki, siyasi, toplumsal nedenlerinin araştırılması, bu şiddetin artmasına neden olan yasaların incelenmesi ve vatandaşı esas alan yasaların oluşturulması için, raporların hazırlanması için, araştırmaların yapılması için bir Meclis araştırma komisyonu kurulmasını önermekteyiz.

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına(x)

Türkiye'de yaşayan halklardan biri olan Mıhellemilerin yaşadıkları sorunların tespiti ve çözümü amacıyla Anayasa’nın 98'inci ve İç Tüzük’ün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması için gereğini arz ederim. 22/06/2012

1) Ayla Akat Ata                                                            (Batman)

2) Pervin Buldan                                                           (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                                                            (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                                                (Muş)

5) Murat Bozlak                                                            (Adana)

6) Halil Aksoy                                                               (Ağrı)

7) İdris Baluken                                                            (Bingöl)

8) Hüsamettin Zenderlioğlu                                           (Bitlis)

9) Emine Ayna                                                              (Diyarbakır)

10) Nursel Aydoğan                                                      (Diyarbakır)

11) Altan Tan                                                               (Diyarbakır)

12) Adil Zozani                                                             (Hakkâri)

13) Esat Canan                                                             (Hakkâri)

14) Sırrı Süreyya Önder                                                (İstanbul)

15) Sebahat Tuncel                                                       (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                                                       (Kars)

17) Erol Dora                                                               (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkcü                                                       (Mersin)

19) Demir Çelik                                                            (Muş)

20) İbrahim Binici                                                         (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                                                              (Van)

22) Özdal Üçer                                                             (Van)

23) Leyla Zana                                                             (Diyarbakır)

 

Gerekçe özeti:

Mıhellemiler yoğunlukla Batman, Mardin, Şırnak, Siirt ve Midyat çevresinde yaşayan otantik halk topluluklarından biridir. Türkiye'de yaklaşık olarak 800 bin Mıhellemi'nin yaşadığı bilinmektedir.

Dildeki benzerliklerden hareketle Mıhellemiler ile üç bin yıl önce bölgede yaşamış olan Akadlar arasında tarihsel bir bağ kurulmaktadır. Dünya genelinde 3 milyon Mıhellemi'nin yaşadığı ileri sürülmektedir. Çoğunluğu Müslüman olmakla beraber, farklı dinlere mensup Mıhellemilerin de bulunduğu bilinmektedir. Arapça'nın bir lehçesi olan Mıhellemiceyi konuşan Mıhellemilerden Müslüman olanlar kendilerini Arap halkının bir parçası gibi hissetmektedir.

Farklı etnisitelerden gelen diğer halklar gibi, Mıhellemiler de birçok mağduriyet yaşamaktadır. Ana dilde eğitim hakları tanınmamakta, çocuklarına ana dillerinde isim vermeleri engellenmektedir. Yaşadıkları köy, mezra gibi yerleşim yerlerinin isimlerinin kendilerine danışılmadan değiştirildiğiyle de karşılaşmışlardır. Kamusal alanda dille ilgili pek çok kısıtla karşılaşmakta, Türkçe dışındaki dillere getirilen yasaklar onları da mağdur etmektedir. Kültürel ve etnik asimilasyon sonucu kültürel varlıkları ciddi bir tehdit altındadır.

Mıhellemilerin yaşamın birçok alanında uğradığı ayrımcılık özellikle genç kuşak açısından kimliklerini ifade etmede zorluk yaşamayı doğurmuştur. Sosyolojik olarak bu halkın yapısında önemli ölçüde olumsuz sonuca sebep olan bu durumun üstesinden gelinmesi, hem toplumsal hoşgörünün hâkim kılınması hem de demokrasinin içselleşmesi açısından elzemdir.

Mıhellemilerin yaşadıkları bir diğer sorun ise sayıları yüz binleri bulan ve Türkiye'de yaşamayan akrabalarına ilişkindir. Aslen Türkiyeli Mıhellemilerin büyük çoğunluğu Suriye, Irak ve Lübnan'da yaşamaktadır ve bu ülkelerde kendilerine vatandaşlık hakkı verilmemiştir. Yıllardır vatansız ve kimliksiz yaşayan bu insanlara Türkiye Cumhuriyeti tarafından da vatandaşlık hakkı verilmemiştir. Türkiye'nin bu durumdaki Mıhellemilerin sorununa bir çözüm bulması ve vatandaşlık hakkı tanıyarak Türkiye'ye geri dönüşlerinin sağlanması için maddi ve hukuki düzenlemeler yapması gerekmektedir.

Mıhellemilerin varlığı, içinde yaşadıkları coğrafyanın halkı dışında neredeyse hiç bilinmemekte, kültürlerini tanıtabilmeleri için hiçbir imkân sağlanmamaktadır. Kendi örgütlenmeleri önünde ciddi engeller bulunmaktadır. İktidarın “açılım” olarak ileri sürdüğü demokratikleşme hamlelerinin sözde kalması nedeniyle mevcut durumlarında bir iyileşme olmamıştır. Sayılan problemlerin dışında bir diğer sorunları da mülkiyetle ilgilidir. Özellikle, doğu ve güneydoğu bölgesinde tapu ve kadastro kanunlarından kaynaklı problemler Mıhellemileri önemli ölçüde etkilemiştir. Kişilere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önce atalarından miras kalan işlenmiş birçok bağ, bahçe, tarla haksız yere hazine malı, mera, ortak mal gibi tescillenmiş tanımlarla vatandaşların elinden alınmıştır.

Günümüzde hazine malı olarak belirtilen yerler ilgili yerleşim birimlerindeki zenginlere ve arazi mafyasına satılarak adaletsiz uygulamalara yol açılmaktadır. Tarihsel olarak kendilerine ait olduğuna inandıkları toprakların bu şekilde adaletsiz biçimde el değiştirmesi insanlarda haklı bir huzursuzluğa sebep olmaktadır. Bu uygulamalar cinayete kadar varabilen adli vakalara sebep olduğu gibi, ekonomik olarak zaten zor koşullarda olan Mıhellemilerdeki mağduriyet olgusunu güçlendirmektedir.

Türkiye'de Mıhellemilerin kendi kimlik, dil ve kültürlerinin tanıtılması, korunması ve geliştirilmesi amacıyla kurulan tek örgüt olan, Mıhellemi Dinler Diller ve Medeniyetler Arası Diyalog Derneği çeşitli baskılara maruz bırakılarak kapatılmak istenmektedir. Mıhellemiler, öncelikle dernekler üzerindeki bu baskıların ortadan kalkması, kendi kimlik ve kültürlerinin tanınarak korunup geliştirilmesi, Mıhellemice yazılı, görsel gazete, dergi, radyo, televizyon ve diğer medya iletişim araçlarından yararlanmayı istemektedir. Mülkiyet problemine ilişkin olaraksa tapu ve kadastroda inceleme ve düzenlemeler yapılarak çatışmalara neden olabilecek yanlış uygulamaların bir an önce düzeltilerek hak sahiplerine haklarının iade edilmesi ve sürgünde kimliksiz yaşayan akrabalarına devletin bir an önce sahip çıkmasını beklemektedirler.

Mıhellemilerin yaşadıkları sorunların tam anlamıyla tespit edilmesi ve çözülmesi amacıyla ileride arazi tartışmasından çıkabilecek bir çatışmaya engel olabilmek, yurtdışında sürgün hayatı yaşayan vatandaşlarımızın ana yurtlarına dönüşlerini sağlayabilmek için Meclis araştırma komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederim.

 

 

 

 

 

 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

37 yaşındaki yurttaşımız Kadir Sevim ülkemizin başkentinin en merkezi yerinde, en stratejik yerinde (Hava kuvvetleri Komutanlığı önü, Genelkurmay Başkanlığı karşısı) ve başkentin en işlek yerlerinden biri olan İnönü Bulvarı'nda kaldırımda yürürken altında metro çalışması yapılan kaldırımın göçmesi sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bu durum Ankaralılarda Ankara metro inşaatlarının güvenilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Kazanın nedeninin araştırılması için başvuran çeşitli meslek kuruluşlarına bu imkân tanınmamaktadır. Kazanın nedeni eğer "uzun süre bitirilememiş metro inşaatları" olarak tarihe geçen Ankara metro hattı çalışmaları "uzun atıl bırakılma sürecinden kaynaklı artmış risk"ten kaynaklanıyor ise, bunun değerlendirme çalışması yapılmasını, yok eğer yeni başlayan çalışmadan kaynaklanmış ise bunun saptanması hayati hâle  gelmiştir. Bu süreç, kaza nedeniyle başlayan adli sürecin dışında ondan bağımsız geleceğe yönelik olarak alınacak teknik önlemlerin başlayacağı bir süreçtir. Bu bağlamda, Ankara Metro inşaatlarının mevcut sorunlarının saptanması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98’inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ve talep ederiz.

 

1) İdris Yıldız                                                        (Ordu)

2) Namık Havutça                                                  (Balıkesir)

3) Özgür Özel                                                       (Manisa)

4) Turgut Dibek                                                     (Kırklareli)

5) Haydar Akar                                                      (Kocaeli)

6) Erdal Aksünger                                                 (İzmir)

7) Nurettin Demir                                                  (Muğla)

8) Kemal Değirmendereli                                       (Edirne)

9) Sena Kaleli                                                       (Bursa)

10) Mehmet Volkan Canalioğlu                              (Trabzon)

11) Ahmet Toptaş                                                  (Afyonkarahisar)

12) Yıldıray Sapan                                                (Antalya)

13) Orhan Düzgün                                                 (Tokat)

14) Ahmet İhsan Kalkavan                                     (Samsun)

15) Celal Dinçer                                                   (İstanbul)

16) Haluk Eyidoğan                                               (İstanbul)

17) Doğan Şafak                                                   (Niğde)

18) Engin Altay                                                     (Sinop)

19) İlhan Cihaner                                                  (Denizli)

20) Müslim Sarı                                                    (İstanbul)

21) Veli Ağbaba                                                    ( Malatya)

Gerekçe:

Ankara Büyükşehir Belediyesince, Batıkent-Sincan, Kızılay-Çayyolu ve Tandoğan-Keçiören hatlarının her biri belirli ihale bedelleri ve belirli bitirme zamanları ile ihale edilmiş, her biri için şaşalı temel atma törenleri düzenlenmiştir. Ancak, bu hatların bir durağı dahi yıllar geçmesine rağmen açılmamış, açılamamıştır. Ancak, metro her seçim vaatlerinin en önemli malzemesi olmuştur. "Ankara'da bitmek bilmeyen metro inşaatları" olarak tarihe geçen Ankara metro hattı çalışmaları 2005 yılında tamamen durmuş, Aralık 2011 tarihine kadar kaderine terk edilmiş ve bu tarihte Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına devredilmiştir.

Bu hatların her birinde halkımızın parası harcanmış ve sonunda Ankara Büyükşehir Belediyesi bitiremediği metro inşaatlarını Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına devredip kenara çekilmiştir. Bu durum “Bitirilememiş olan metro hatlarının finansal kaynakları ve bütçeleri belirlenmemiş durumda mı ihaleye çıkarıldı? Şayet böyle ise o zaman ihale yasası gereği ihale edilmemiş olması gerekmez miydi?” sorularını akıllara getirmektedir.

Uzun beklemeler sonucu Ankaralı vatandaşlarımız mağdur olmuş ve bundan sonra iki yıl daha mağdur olacağı açıkça görülmektedir. Metro hattı çalışmalarının bitirilememesi, inşaat halindeki metro istasyonlarının, tünel ve hemzemin yolların hizmete girmeden kullanılamaz hâle gelmesine neden olmuştur. Metro yapımı sürecinde İnşaat Mühendisleri Odasınca yapılan tespitlerde raylı sistem hattındaki istasyon ve yolların yapımında kullanılan demirlerin küflendiği, yapılan tünel güzergâhlarının duvarlarında ise çatlaklar oluştuğu gözlenmiştir. Ancak bu durumdan ve vatandaşlarımızın yaşadığı mağduriyetten dolayı Büyükşehir Belediyesi hiçbir şekilde sorumluluk almamaktadır. Bunun yanı sıra, metro inşaatım devralan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, bu zamana kadar metro inşaatının denetimini yapmayarak ve önleyici tedbirleri almayarak Büyükşehir Belediyesi'ni âdeta gözetmiştir. Tümüyle metroya ayrılması gereken bütçenin nereye harcandığı bilinmediği gibi bu tür konuların “Yapanın yanına kar kalır.” mantığıyla devam ettirilmesinin vatandaşlarımızın devlet kurumlarına ve belediyelere olan güvenini zedeleyeceği aşikardır.

Uzun süre kaderine terk edilen metro inşatlarının yapımının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına geçişiyle birlikte, uzun süre atıl bırakılma sürecinden kaynaklı risk değerlendirme çalışması yapılıp yapılmadığı kafalarda soru işareti yaratmaktadır. Çalışmaların hızla ama gerekli tedbirler alınmadan yapılmaya başlanmasının sonuçları sonradan telafi edilemeyecek sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenlerle, Ankara metro inşaatlarının mevcut sorunlarının saptanması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98’inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci Maddeleri uyarınca Meclis araştırma komisyonu kurulması yerinde olacaktır.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki ön görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 25/06/2014 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından, grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                               Engin Altay

                                                                                    Sinop

                                                                          Grup Başkan Vekili

Öneri:

İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ve arkadaşları tarafından, Irak'ın Musul kentinin IŞİD terör örgütünce işgal edilmesi ve bununla bağlantılı gelişmeler hakkında 18/06/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan genel görüşme önergesinin (13 sıra no.lu), Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 25/06/2014 Çarşamba günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde İstanbul Milletvekili Osman Taney Korutürk…

Buyurunuz Sayın Korutürk. (CHP sıralarından alkışlar)

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bugün Musul’da IŞİD’in işgaliyle meydana gelen ve Irak’ın tamamına yayılma istidadı gösteren çok önemli gelişmelerle ilgili olarak Irak Türkmenlerinin karşı karşıya kaldıkları durum karşısında Türkiye ne yapabilir, onu konuşalım diye bir Türkiye Büyük Millet Meclisi genel görüşmesi açılması talebini görüşüyoruz.

Çok dikkat çekici buluyorum ki bu kadar önemli ulusal meseleler, bu kadar büyük millî meseleler konuşulduğu zaman Meclis salonları neredeyse bomboş. Şurada sayacak olsam Adalet ve Kalkınma Partisinden 10 kişiyi ancak geçer. Ama çok önemli konular konuşuyoruz.

ENGİN ALTAY (Sinop) – 12 kişi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Burada kaç kişi var?

GÖKCEN ÖZDOĞAN ENÇ (Antalya) – CHP Grubunda kaç kişi var?

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) – Bizim grubumuzla sizin grubunuzu mukayese ettiğiniz zaman bizim sizin 3 misli daha kalabalık olduğunuzu görürsünüz.

Şimdi, şöyle düşünüyorum… Neyse mühim olan o değil, mühim olan şu: Yani biz bunları Mecliste konuşacağımıza acaba diyorum, basın toplantısı yapsak da basın toplantısında açıklasak daha iyi mi olur? Çünkü Meclisin bu konulara duyarsız kaldığını görüyoruz, Türkmenlerin konusuna.

Bakın, Türkmenler konusunda, dün Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşad Salihi ve beraberinde heyet Ankara’ya gelmiş. Ankara’da Sayın Dışişleri Bakanı bu heyeti kabul etmiş. Bakanla heyetin arasındaki konuşmayı takip ettiğimiz zaman, hep nasihatten ibaret olduğunu görüyorsunuz: “Şöyle yaparsanız iyi olur, böyle yaparsanız kötü olur, mezhepçilik yapmayın, aranızda bölünmeyin.” Irak Türkmenleri arasında mezhepçilik hiç olmadı. Ben Irak konusunda hasbelkader çok uzun çalışmış bir arkadaşınızım. Irak Türkmenleri Türkmen kimliği hep muhafaza ettiler ve Türkmen kimliği içerisinde de mezhep farklılıkları Irak Türkmenlerini hiçbir zaman birbirlerine düşürmedi. O derece ki Velayati Fakih dolayısıyla Şii oylarıyla birlikte oy kullanmak durumunda olan Iraklı Şii Türkmenler daha sonra Meclise girdikten sonra, Mecliste Türkmen cephesinden ve diğer partilerden gelmiş olan Sünni Türkmenlerle bir arada Türkmen kimliğini orada muhafaza etmeye çalıştılar.

“Türkmen kimliği” dediğimiz nedir? Türkmen kimliği, Irak’ın doğal unsurlarından, Irak halkının tabii katmanlarından biridir. Irak’ta Arapların, Kürtlerin ne kadar hakkı varsa Türkmenlerin de o kadar hakkı vardır. Ama Irak Türkmenleri bu haklarını hiçbir zaman istedikleri gibi elde edemiyorlar; bugün de çok ciddi bir vahşetle karşı karşıya, kendi bulundukları yerlerden kaçmak zorunda kalıyor. Telafer boşaltılmış, Tuzhurmatu boşaltılmış, Tazehurmatu’nun ne olduğunu belli değil, Diyala’da, vesaire yerlerde Türkmenler son derece zor durumda. Hükûmet de bunlarla yapmış olduğu görüşmelerde nasihatlerde bulunuyor: “Birbirinizle iyi geçinin, mezhep farkı ayrımı yapmayın, şuraya şöyle yapın, buraya böyle yapın.” Yapılması gereken şeyler mezhebi şunu, bunu, bunları değil, pratik tedbirlerin alınmasıdır. Hükûmetin doğrudan doğruya bu işin içerisine girmesi lazım ve bu işin içine girdiği zaman da bunu önce Irak Merkezî Hükûmetinden, sonra nispeten refahın ve istikrarın bulunduğu diğer bölgelerin yönetimlerinden ve bu arada Kürdistan Bölgesel Yönetiminden koordine ederek Türkmenler için bir çıkış ayarlaması, düzenlemesi, ondan sonra da Türkmenlerin tekrar yerlerine salimen dönmelerini sağlayabilmesi lazım. Eğer Meclis görüşmesi açılsaydı, sayın grup başkan vekillerinin çok itiraz ettiği gibi burası bu kadar az kalabalık olmasaydı bizim belki burada bu önereceğimiz planı Adalet ve Kalkınma Partisi alır, yürütür, uygulardı, biz bundan dolayı hiç gocunmazdık “Bizim hazırladığımız planı siz sahiplendiniz.” diye. Bu memleketin bir meselesi, Türkmenlerin meselesi, bu meseleyi hep beraber götürmek lazım. Biz yapmayalım, siz yapın ama bunu Meclis içerinde görüşelim.

Şimdi, arkadaşlar, bakın, yapılması gerekenler nedir, bunu madde madde size söyleyeyim. Daha sonra zabıtlardan okursunuz ilgileniyorsanız ama ilgilenmeniz lazım diye düşüyorum. Şimdi Hükûmetin alması gereken acil tedbirler arasında Irak Hükûmeti hayatta kalma mücadelesi veren Türkmenlere karşı merkezî yönetim olarak sorumluluklarını yerine getirmeye davet edilmelidir. Bunu uluslararası toplumun ortak çağrısı şekline getirecek girişimlerde Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bulunmalıdır. Hükûmet, Türkmenlerin maruz kaldığı insanlık dışı ve önü alınmadığı takdirde kıyım harekatına dönüşecek müdahalelere karşı gerekli önleyici ve caydırıcı tedbirleri almak ve bunları uluslararası toplumla eşgüdüm içerisinde uygulamaya koymak iradesine sahip olduğunu açıkça ifade etmeli ve bu yolda bir açıklama yapmalıdır. Bu açıklamada Türkmenler için güvenli ve insani koşulları yerine getirecek bir insani yardım operasyonu başlatılması için Türkiye'nin ikili ve uluslararası iş birliğine hazır olduğu unsuru da yer almalıdır. Türkmenlerin güvenliklerinin sağlanması, insani yardım ve bu yardımın ulaştırılması için gerekli insani destek harekatına yetki temelini sağlamak amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin alacağı karara Türkiye öncülük etmeli, böyle bir karar alınması için öncü girişimlerde bulunmalıdır. Bu bağlamda, yardım harekatına Irak için, Iraklıların ortak harekatı niteliği kazandırabilmek için Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle de iş birliğine olanak sağlayacak mekanizmalar geliştirilmeli ve Irak Merkezî Yönetimi bu iş birliği mekanizmalarına doğru imale edilmeli, bu mekanizmalarla iş birliği yapmaya ikna edilmelidir. Aynı zamanda, Irak Merkezi Yönetimi’nin bilgisi dâhilinde, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünü tehdit eden gelişmelerle, merkezî yönetimle ortaklaşa oluşturacağı siyasi ve önlemlerle birlikte mücadele etmeye yönlendirilmelidir.

Türkmenlerin yaşadıkları dram daha da derinleşmeden yukarıda önerilen girişimlerle eş zamanlı olarak sınırlarımıza da yakın ve biraz önce söylediğim gibi, daha istikrarlı olan, ulaşım olanaklarına da sahip bulunan Zaho bölgesinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle iş birliği hâlinde insani yardım kampları oluşturulması planlanmalı ve Telafer’den, Tuzhurmatu’dan, Diyala’dan, başka yerlerden ayrılan, geçici olarak memleketlerine, evlerine gidemeyen Türkmenler bu bölgelerde güvenlik içinde iskân edilmelidir. Türkiye, uluslararası yardım malzemelerinin gerekli teslimat merkezlerine güvenli şekilde ulaştırılması amacıyla lojistik imkânlarını uluslararası yardım operasyonun kullanımına sunabileceğini ve gerekli kolaylıkları sağlayabileceğini de açıklamalıdır. Söz konusu insani yardım girişimlerine ilave olarak, Telafer başta olmak üzere, Türkmenlerin yaşadığı bölgelere yönelik olası saldırılara ön almak ve bunları caydırmak üzere bir askerî hazırlık yapılması gerekliliği de gözardı edilmemelidir. Irak içerisinde çatışma ortamının tırmanması hâlinde sadece Türkmenlere yapılacak bir insan harekatının çapı genişletilerek ileriki safhada başka gruplar için de ortaya çıkabilecek insani trajedilerin önüne geçebileceği cihetle Birleşmiş Milletlerin ve insani yardım operasyonlarını yürüten uluslararası organ ve yan kuruluşların başından itibaren devrede olmaları ve destek sağlamalarının da temini gerekmektedir.

Sonuç olarak, değerli arkadaşlar, Irak içerisinde çatışma ortamının tırmanması hâlinde sadece Türkmenlere yapılacak bir insani destek harekatının çapı genişletilerek ileriki safhada başka gruplar için de ortaya çıkabilecek insani trajedilerin de önüne geçilebileceği için Birleşmiş Milletlerin baştan itibaren katkı ve desteği sağlanmalıdır.

Şimdi, bütün bu konuları daha etraflı bir plan çerçevesinde konuşup, tartışabilmeye biz hazırız. Bütün bu konularda yol göstermek tabirini belki Hükûmet sevmeyecektir ama bilgi ve deneyim birikimimizi Hükûmetle paylaşmaya hazırız. Hükûmeti Türkmenlere nasihatte bulunmak, faydalı nasihatler söylemek “Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın.” şeklinde sözlerle geçiştirmek ve bir kısım basit yardım malzemesini Kızılay aracılığıyla oradaki perişan kitlelere sevk etmekle görevimi yaptım zehabından ayrılmaya davet ediyoruz.

Hükûmeti süratle bu söylemiş olduğumuz çerçevede, kendilerinin de geliştirecekleri ilave planları işleme koyarak Birleşmiş Milletleri, Birleşmiş Milletlerin insanî yardım kuruluşlarını, Irak Merkezi Hükûmetini, Kürdistan Bölgesel Yönetimini, Türkmen Cephesi ile diğer Türkmen kuruluşlarını ve bütün Türkmen unsurlarını Türkiye’nin imkânlarıyla birleştirmeye ve Türkiye’nin ön aldığı bir operasyonu süratle başlatmaya davet ediyoruz. Bu gibi bir operasyonu konuşabilmek için de Türkiye Büyük Millet Meclisinin vakit geçirmeden bu konuda bir genel görüşme açmasını telkin ve tavsiye ediyoruz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Korutürk.

Aleyhinde Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı.

Buyurunuz Sayın Bostancı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; öncelikle CHP’ye bu önergesi için çok teşekkür ediyorum. Çünkü Türkiye’nin dışarıda, yakın çevresinde yaşamış olduğu toplumsal ve politik problemlere ilişkin mutlak surette geniş bir tartışma, katılımcı bir tartışma, birtakım müzakerelerin yapılması ve bunlardan beslenecek politikaların pratiğe taşınması mühim.

Türkiye, çevresiyle sosyokültürel devamlılığı olan bir ülke. Herkes ulus devletler kurdu ama geçmişin toplumsal ve politik gerçekliği ulus devletlerin bu sınırlarıyla çok örtüşmüyor, geçmişin hayaleti de bu ülkelerin üzerinde ve geleceğinde. Nitekim Irak’ta bugün yaşanan krizin, Suriye’de yaşanan krizin Türkiye’ye etkileri ve Türkiye politikalarının buraya olan etkileri, geçmişteki o sınırları aşan sürekliliğin bir neticesidir. Bizim yaklaşımımız, bu tür sosyokültürel devamlılıkların herkes için fayda sağlayabilecek bir biçimde nasıl kullanılabileceğidir. Ama eğer bunu yapamazsanız sizin için fayda sağlayacak olan bu unsurlar size bir maliyet şekline de dönüşebilir. İktidarın bu konuda çok dikkatli bir politika sürdürdüğü hususunu belirtmek isterim.

Irak’ta Saddam sonrası yaşanan kriz dönemi orada herkes için çok ciddi bir güvenlik endişesi doğurdu. Bugün çeşitli semboller yahut da ideolojik anlatılar üzerinde yürütülen tartışmaların temelinde güvenliğe ilişkin kaygı var. Bir bölgede, bir coğrafyada insanlar kendilerini güvensiz hissettiklerinde silahlanmaya, mevcut politik müktesebatlarını şiddete dayalı bir şekilde oluşturmaya, varlıklarını korumak için amansız bir mücadelenin içine girmeyi kendi kaderleri bakımından gerekli görmeye başlarlar. Dolayısıyla bunu şunun için söylüyorum: Genellikle Orta Doğu’da kan, vahşet, ölüm meseleleri anlatıldığını bunun İslam’la, bunun bölgedeki insanların az gelişmişliğiyle bağlantılı bir okuma vardır, bu okumanın çok haksız olduğunu belirtmek için söylüyorum. Uzun yıllar Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de yaşanan huzursuzluklarda esasen orada çok farklı kültür ve inançtan olan insanların benzeri sertliği, şiddeti ve vahşeti gösterdiklerini görürüz. Yahudiler de aynı şekilde davranmışlardır Bölgedeki bu güvensizlik ortamı dolayısıyla. Nitekim İsrail devletinin tutumuna ve politikalarına baktığımızda bunu teyit edecek sayısız örnek görülür. Hristiyan örgütlenmeler de aynı şekilde davranmışlardır. İslam’ın içerisindeki çeşitli versiyonlar hâlindeki, segmentasyonlar hâlindeki örgütlenmeler de bu şekilde davranmışlardır.

Bunu şunun için belirtiyorum: Bir, bölgedeki gelişmeleri doğru okuyabilmek için oradaki kültürel referanslara gönderme yerine, oradaki toplumsal güvensizliğin ne kadar önemli olduğunu ve eğer biz vahşete ve zulme karşı çıkacaksak, her şeyden önce -sadece “biz” derken Türkiye’yi kastetmiyorum, dünya kamuoyunu da kastediyorum- barış istiyorsak orada, toplumsal güvenliği sağlayıcı tedbirleri almak lazım geldiğine ilişkin bir politikanın ancak bunu sağlayacağı hususudur. Yoksa, daha baştan bir önyargıyla “şiddet ve İslam”, “şiddet ve az gelişmişlik”, “şiddet ve zaten bu Orta Doğu halkları böyledir.” şeklindeki ta Antik Yunan’a kadar uzanan bir düşüncenin izini sürerek bu tür politikaları geliştirmek mümkün olmaz.

Türkiye’de de AK PARTİ iktidarının yaptığı, bölgedeki genel güvenliği sağlayıcı ve orada var olan her tür unsurun güvenlik içinde var olmasını sağlayıcı politikalar esasında bir Orta Doğru gerçekliğidir ve iktidarın pozisyonu buradadır.

Son dönemde IŞİD denilen bir örgüt ortaya çıktı. Aslında hikâyesinin daha eskiye dayandığını yakından takip edenler biliyor. Ondan sonra da orta Irak bölgesinde peş peşe birtakım olaylar yaşandı. Bunun arkasında, Maliki’nin yürüttüğü angaje politikaların, bir tür yaslanmak istediği çevrelere gönderdiği mesajların etkisi olduğunu biliyoruz. Nitekim bu yanlış politikalar, esasen, orta Irak’taki Sünni İslam tarafından da desteklenen sert ve savaşçı bir IŞİD örgütünün hayat bulmasına sebep oldu.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Siz de destekliyor musunuz?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Biz hiçbir şekilde hiçbir şiddeti, şiddetin neticesi olan kaçınılmaz olarak zulmü hiçbir biçimde desteklemiyoruz.

Yakından takip edenler IŞİD denilen bu örgütün İslam’ın Selefi ekolüne mensup olduğunu bilirler ve esasen bu coğrafyada Selefiliğe yaslanan bu tür örgütlenmelerin geçmişini de bilirler, İbni Teymiyye’nin okumalarını da bilirler. Bunların da politik olarak beslendiği adresler konusunda bir fikir sahibidirler.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Siz de Selefilere  destek veriyorsunuz.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) - Dolayısıyla Türkiye’yle böyle bir bağlantı kurmak, hem ideolojik olarak hem Türkiye'nin durduğu inanç haritası olarak hem de Türkiye'nin Orta Doğu’ya yönelik politikası olarak imkânsızdır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – İmkansız değil, Suriye ve Irak politikanız Selefi örgütünün isteği doğrultusundadır.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) - Türkiye her türlü Orta Doğu coğrafyasında vahşete ve teröre karşı çizgisi olan bir devlettir, AK PARTİ’nin yaklaşımı da budur. Burada, Nusayri’sinden Hristiyan’ına, Yahudi’sinden Müslüman’ına kadar herkesin ancak kendisini güvende ve barış içinde hissettiği bir ortam kurulabilirse, herkes için barış olursa o zaman barışın sağlanacağını bilen bir akılla AK PARTİ davranmaktadır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Nusayri’ye “Müslüman” diyorsunuz, ayrımcılık yapıyorsunuz Sayın Bostancı. Nusayri’ye “Hristiyan, Müslüman” diyerek bölücülük yapıyorsunuz.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Türkmenler bugün orada zor durumdadırlar. IŞİD’in oradaki toplumsal kesimler tarafından da desteklenen silahlı hegemonyası Telafer’de de birtakım insani krizler doğurmaktadır.

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Türkiye de destekliyor mu?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Hükûmetimiz, gerek Başbakanımız gerek Dışişleri Bakanlığı ve biraz önce konuşan değerli hatibin de bir dönem ait olduğu o diplomatik mekanizmanın bütün bahsedilen konulara ilişkin, Avrupa Birliği nezdinde, Birleşmiş Milletler nezdinde, ikili ilişkiler biçiminde oradaki Türkmenlerin meselesini paylaştığını, gerek insani yardım gerekse güvenliğe ilişkin başka tür opsiyonlara açık olmak üzere bir politika çerçevesinde davrandığımızı belirtmek isterim. Tabii ki öncelikli olan insani yardımdır ve bu konuda AFAD’ın yetkilendirildiğini, AFAD’ın oraya çok çeşitli yardımlar gönderdiğini biliyoruz. Baştan itibaren, AFAD’ın gönderdiği yardımlara ilişkin elimde bir liste de  var: 40.750 kişilik gıda kolisi, 10 bin battaniye, 1.920 yatak, 2 bin mutfak seti, 12.500 kişilik çadır, 218 bin kutu ilaç…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ne zaman gönderdiniz Sayın Bostancı, ne zaman? IŞİD Musul’u işgal ettikten sonra mı?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) - Biz bu yardımları gönderiyoruz ama bizim yaklaşımımız şudur değerli arkadaşlar…

AHMET TOPBAŞ (Afyonkarahisar) – IŞİD’e gönderdikleriniz ne olacak?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) - Edward Said’i bilirsiniz

 

FARUK BAL (Konya) – Türkmen’e değil, Irak’a gidiyor, Türkmen’e değil!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Edward Said “Eğer size ait olan acıları evrensel bir bağlama taşıyarak ifade ederseniz ancak o zaman herkesin malı hâline getirir, ahlaki ve vicdani bir çizgiyi temsil edersiniz.” diyorlar. Biz de oradaki Türkmenlerin acısını Türkmen olduğumuz, Türk olduğumuz…

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Lafla olmuyor, lafla olmuyor! Lafla olsa iyi!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) –  …böyle bir millîlik esası üzerinden önce, millîlik de bir gerçek ama ondan önce insanlığın bağrında anlamı olan, insanlığın bağrında karşılığı olan bir dram olarak görüyor ve toplumsal seferberliği, dünya kamuoyunu bu çerçevede hassasiyete çağırıyoruz. Dolayısıyla bizim ilgimiz, Türkmenlerin acılarıyla birlikte o bölgede acı çeken, üzerine Orta Doğu’nun o sıcak güneşinin doğduğu her masum, her mazlum başa gölge olmaya çalışan bir iradedir.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Kendi konsolosluğumuzda basılan rehineleri ne yaptınız? Rehineler ne hâlde onu söylesene!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Bu yaklaşımımız inşallah…

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – İnşallahı maşallahı yok.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – …Orta Doğu coğrafyasında barışın ve selametin sağlanması için bütün dünya toplumunun, oradaki devletlerin desteğini, yardımını sağlayıcı bir tarzda sürmeye devam edecektir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Hükûmet gırtlağına kadar Orta Doğu kanına batmıştır, vebal altındadır!

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – İnsanlar ölüyor orada, ölüyor!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Bizim çizgimiz, Türkmenlerin acısıyla birlikte her türlü acıyı o evrensel insani bağlama taşımaktır. (CHP sıralarından gürültüler)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teröristleri destekliyorsunuz!

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Rehine konsolosların acısını…

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Eminim, bu önergeyi veren CHP’nin de arkasındaki üniversal müktesebat, bu politikanın doğruluğunu teyit edecektir. Ben bağrışmalardan bu doğruluğun teyidini görüyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bostancı.

Lehinde Iğdır Milletvekili Sinan Oğan. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Oğan.

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Musul konuşulurken –Sayın Korutürk de ifade etti- maalesef Mecliste Musul gibi bir dert olmadığı bir kez daha anlaşılıyor. Bu sabah, üyesi olduğum, üyesi bulunduğum Dışişleri Komisyonu toplantısında daha önce Sayın Korutürk’le beraber ve diğer arkadaşlarla beraber müracaatımız olmuştu: “Meclisin Tarım Komisyonu değiliz, Dışişleri Komisyonuyuz; Türk toprağına girilmiş, Türk toprağı işgal edilmiş, Türk Bayrağı indirilmiş, diplomatlarımız, polislerimiz, vatandaşlarımız rehine durumda, Meclise bilgi vermiyorsunuz, hiç olmazsa ihtisas komisyonu olan Dışişleri Komisyonuna bilgi verin.” taleplerimize hiçbir cevap alamadığımız gibi bugün Sayın Dışişleri Komisyonu Başkanının da bu konudaki girişimlerinin neticesiz kaldığını gördük ve biz dedik ki: Rehinelerimiz orada IŞİD’in elindeyken, Türk toprağı hâl⠖Cumhuriyet tarihinden beri ilk defa- işgal altında olmaya devam ederken bizim herhangi bir anlaşmayı -işte, ne bileyim, şu ülkeyle tarım anlaşmasını falan- görüşme gibi bir lüksümüz yok. Genel Kurula konuyu taşımadınız ama ihtisas komisyonu olan Dışişleri Komisyonuna bilgi vermek mecburiyetiniz var deyip görüşme salonunu terk ettik ve aynı talebimiz hâlâ geçerlidir. Dışişleri Komisyonunun bir kukla komisyon olmasına müsaade etmeyeceğiz. Dış işlerinde yaşanan önemli gelişmeler konusunda -Sayın Davutoğlu’nun yüzü varsa- gelip Dışişleri Komisyonunda bilgi vermek mecburiyetindedir bu arkadaşlar. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

Dolayısıyla da Musul konusu üstünü örteceğimiz bir konu değil. Elbette ki bizim orada vatandaşlarımızın hayatı söz konusudur, elbette ki dikkat edeceğiz, elbette ki bu konuda bütün milletvekilleri olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğiz ama bu, Sayın Dışişleri Bakanının üzerindeki sorumluluğu bir kenara atamaz. “Oh, ne güzel, orada rehinelerimiz ellerinde, biz bu konuda bilgi vermeyeceğiz; rehinelerimiz ellerinde, Türkmenler başının çaresine baksın; rehinelerimiz ellerinde, orada isteyen istediği gibi at oynatsın.” Bu, büyük devletin yapacağı iş değil, bu, âcizlerin yapacağı bir iştir ama Türkiye Cumhuriyeti devleti âciz değildir, onu yönetenler ne kadar âciz olsa bile Türk milleti âciz değildir, Türk devletinin bu şekilde âcz içinde gösterilmesine müsaade etmeyeceğiz.

Elbette ki bilgi verilebilir, genel konular görüşülebilir, belki biz bazı şeyleri yanlış ifade ediyoruz, Sayın Dışişleri Bakanının görevi, milletin Meclisine ve milletin vekiline bilgi vermektir. Belki bazı hassasiyetlerimiz var, devletin elindeki bilgilerin bizde olmadığını göz önüne alarak bizi o konuda bilgilendirmesi lazım ama yok. Meclis umurunda değil, muhalefet umurunda değil, millet umurunda değil, Türk umurunda değil, Türkmen umurunda değil; kim umurunda? IŞİD umurunda. Bunların işi gücü IŞİD.

Burada, Mecliste bu konuyu birkaç defadır konuşuyoruz ama maalesef ki bu konuda herhangi bir çabanın olmadığını da üzülerek, kahrolarak konuşuyoruz. Dün, Irak Türkmen Cephesi Yönetim Kurulu Üyesi Münir Kafili’ye suikast düzenlendi ve maalesef şehit oldu. Yine başka bir Türkmen iş adamımız şehit edildi. Türkmenler hem yurdundan kovuluyor, Türkmenler aç, susuz, biilaç orada, dışarıda peşmergenin insafında; diğer taraftan da teker teker Türkmenlerin aydınları, siyasetçileri vuruluyor ve maalesef ki Türkmenler ağlıyor: “Bizim bir arkamızda duranımız yok mu?” diyor.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Arkalarında duranlar yok, vuranlar var.

SİNAN OĞAN (Devamla) - Ben de buradan size soruyorum: Türkmen’in yanında niye durmuyorsunuz? Peşmergenin yanında durduğunuz gibi, Suriye’deki muhaliflerin yanında durduğunuz gibi, onu da geçtim yarısı kadar, onda 1’i kadar Türkmen’in yanında duramaz mısınız? Onların suçu Türk olmaları mı? Türkmenlerle konuşuyoruz, diyor ki: “Bizler artık öğrenci bile gönderemiyoruz Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının kontenjanına ve utanarak söylüyorum gidip Arap’ız diye oraya ismimizi yazdırmak zorunda kalıyoruz.” Bu ayıp o Kurumun Başkanına ve iktidarınıza yeter.

Değerli arkadaşlar, burada Türkmen şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Aynı taziyeyi Sayın Başbakandan da bekliyorum. Esma için hepimiz gözyaşı döktük ama biraz da siz, gelin, Mursi’ye yandığınız kadar Türkmen’e yanın, biraz da Türkmen şehitlerine hiç olmazsa dilinizin ucuyla başsağlığı dileyin ama yok, Türkmen umurunuzda değil.

Kıymetli hocam üniversitede konferans verir gibi IŞİD’in bilmem nesini anlatıyor. İktidar partisinin Milletvekilisin Kıymetli Hocam, konferans vermeyeceksiniz burada, Türkmen’e destek vereceksiniz ama yok, maalesef nerede!

Nihayet birtakım yardımlar başladı ama giden yardımlar peşmergenin kontrolünde dağıtılıyor, onun istediği noktalara dağıtılıyor ve onun istediği noktalarda Türkmenler çok az faydalanabiliyor. Türkiye'nin, bu konuda, derhâl -kontrolü sadece oradaki yerel güç sahiplerine bırakmadan- orada inisiyatifi ele alması ve gönderilen yardımların doğru adreslere ulaşmasını takip etmesi lazım.

Türkiye, o bölgede hiçbir dönemde bu kadar acz içinde olmadı. Yardımı dahi Türkiye o bölgede sağlayamıyor ve Türkmen kardeşlerimiz o konuda çok dertli. Birçok şeyi söyleyemiyoruz. Doğru, orada rehinelerimiz var, onların hayatını tehlikeye atacak birçok şeyi paylaşmıyoruz, paylaşamıyoruz ama oraya yardım götürmek herhâlde ki rehinelerimizin hayatını tehlikeye atacak bir konu değil. O yardımı Türkiye becerebilir, Türkiye'nin buna imkânı, kapasitesi var.

Çanakkale’deki şehitlerimiz içerisinde çok sayıda Kerkük doğumlu Türkmen kardeşimiz var. Bu ülkede, eğer biz, bugün bağımsız bir şekilde yaşıyorsak Türkmen kardeşlerimizin canı pahasına yaşıyoruz, bu ülkenin topraklarına verdikleri kanı pahasına yaşıyoruz. Bizim şimdi kardeşlik borcumuzu ödememiz lazım değerli arkadaşlar.

Irak bölünüyor ve Irak’ın gevşek bir federasyonda 3’e bölüneceği neredeyse kesin gibi ama Hükûmet Türkmen kardeşlerimize baskı yapıyor, diyor ki: “Barzani’yle, peşmergeyle beraber hareket edin, kendi millî varlığınızdan vazgeçin.” Kerkük’te, İran ve dolayısıyla Talabani’nin partisi etkin. Aşağı taraflarda Barzani’nin partisi etkin. Bölünmüş ülke. Herkesin arkasında duran bir güç var, bir tek Türkmen'in arkasında duran bir güç yok. Arkasında durmayı bırakın, bir de baskı yapıyor, diyor ki: “Peşmergenin kontrolüne girin, peşmerge ne diyorsa onu yapın.” Değerli arkadaşlar, Türkmen buna müsaade etmeyecek, Türk milleti de buna müsaade etmeyecek. Türkmen’i o bölgede yok sayacak herhangi bir girişime Türkmen razı olmayacak.

Dün Erşat Salihi buradaydı -Allah razı olsun- Hükûmet üyelerimiz ve Sayın Başbakan kabul etmişler, kabul buyurmuşlar, görüşmüşler. Kendileriyle de görüştük. O konuda çok fazla bir şey söylemeyeceğim ama oradaki Türkmen’e sahip çıkın. Bu işin siyasetle bir alakası olmamalı arkadaşlar. Bu konular siyasete malzeme edilecek konular değil, millî meselelerdir. İktidarıyla, muhalefetiyle kol kola verelim, orada Türkmen kardeşimize sahip çıkalım.

Ama, grup konuşmalarına bakıyoruz, Hükûmet sözcülerinin konuşmalarına bakıyoruz, Sayın Dışişlerinin konuşmalarına bakıyoruz, ancak Türkmen’e akıl veriyor, “Şunu yapın, bunu yapın.” Onun ötesinde “Türkmen orada sahipsiz değildir.” sözünü duymak istiyoruz. Bu ülkenin Başbakanından, bu ülkenin Dışişleri Bakanından “Oradaki Türkmen kardeşlerimiz sahipsiz değildir.” sözünü duymak istiyoruz içinizde Türk’e dair en ufak bir kırıntı var ise. Yok ise zaten böyle bir beklenti de boşuna olacak diyorum.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Allah, Allah, ya, sizin uhdenizde bu Türklük. Böyle bir faşistlik olabilir mi ya!

SİNAN OĞAN (Devamla) - Bir hususu da belirterek konuşmamı bitirmek istiyorum. Özellikle sınır bölgelerimizde barajlara yönelik birtakım terör tehditleri var değerli arkadaşlar, bu konuda güvenlik güçlerimizi de buradan uyarma görevini yerine getiriyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Oğan.

Buyurunuz Sayın Bostancı.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – IŞİD’i desteklediğimize dair beyanları oldu, onu açıklamak için…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bostancı.

 

 

 

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Çok teşekkür ediyorum.

Sinan Bey kıymetli bir arkadaş, bu konularla da ilgili ancak öyle anlaşılıyor ki siyasal asabiye biraz farklı bir durum. Oysaki böylesine ortak meseleleri biraz önce itiraz ettiği konferans tarzı konuşmayla değerlendirmek ortaklığı da sağlar.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Hiçbir ortak yönümüz olamaz  seninle.

FARUK BAL (Konya) – Seninle ortak yönümüz yok. Ancak teröristi destekle.

OKTAY VURAL (İzmir) – IŞİD’le, PKK’yla ortaklık ara. Senin ortakların belli zaten.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Eğer Sinan Kardeşimin konuştuğu gibi ben de burada konuşacak olsam çok ateşli bir şekilde, el kol hareketlerinin, jestlerinin katıldığı ve acımasız eleştirilerin dile getirildiği-  Türkmenlere yardım etmeye çalışırken burada birbirimize düşeriz.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Seninle hiç ortaklığımız olmaz.

FARUK BAL (Konya) – Senin ortakların BOP ortakları, BOP! BOP ortakların.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Bizim derdimiz, buradaki bir birlik, bir ortaklık, toplumsal dayanışma çerçevesinde oradaki kardeşlerimize yardım edecek olan iradeyi cümle aleme göstermektir.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) –  Sen ortaklarını belirlemişsin zaten.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teröristi Müslüman gösteren bir anlayışla nasıl ortaklık bekliyorsun? Bir önce sözünüzü düzeltin.

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Dinlemek istiyoruz Sayın Başkan, müdahale eder misiniz?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Burada iktidara yönelik haksız isnatlar, haksız eleştiriler hiçbir şekilde kabul edilemez. Türklük kimsenin uhdesinde değil.

FARUK BAL (Konya) – Türklerin uhdesinde, Türklerin!

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Müslümanlık da sizin uhdenizde değil.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Ayrıca, Türklüğü kimse dağıtmıyor. Buradaki insanların millîliğinden şüphe edemezsiniz. Ederseniz bu insanlara oy vermiş olanların aklından ve millîliğinden şüphe edersiniz.

FARUK BAL (Konya) – Geç onları, geç!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Yani, halkın büyük bir kısmına dersiniz ki: “Sizin içinizde Türklüğün kırıntısı bile yok.” diye onları suçlamış olursunuz.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Lafı çarpıtma, ne alakası var?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Bu çok yanlış bir mantık, bu kabul edilemez bir mantık. 

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) –  Seçmenle ne alakası var?

OKTAY VURAL (İzmir) – O sizinle ilgili, sizinle.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, Türkmenler meselesine ilişkin gölge boksu yapmak yerine, oradaki gerçekliğe yönelik hakkaniyet dolu değerlendirmeler yapmak gereklidir. Orada bir gerçeklik var; Kürtler var, Türkmenler var, Araplar var.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Eğer o IŞİD’e bir tane silah gitmişse onun bedelini, hesabını vereceksiniz.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Oradaki çözümün bütün bu unsurlarla birlikte olacağını görmek lazım. Hiç merak etmeyin, Türkmen kardeşlerimiz kesinlikle yalnız değildir. Bunu daha önce de söyledik, her zaman söyleriz. Hiçbir mazlum yalnız değildir.

Teşekkürler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bostancı.

 

 

 

 

BAŞKAN – Aleyhinde, Isparta Milletvekili Recep Özel.

Buyurunuz Sayın Özel. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisinin, Irak’ın Musul kentinin IŞİD terör örgütünce işgal edilmesi ve bununla bağlantılı gelişmeler hakkında vermiş olduğu genel görüşme önergesi aleyhinde söz almış bulunmaktayım.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşan Sayın Korutürk ve MHP adına konuşan sayın konuşmacı, burada gelip Meclisin bu konuda duyarsız bir tablo sergilediğini ifade ederek… Bindiğimiz dalı kesiyoruz arkadaşlar. Siz de milletvekilisiniz, biz de milletvekiliyiz, hepimiz bu çatının altında siyaset üretiyoruz, milleti temsil ediyoruz.

FARUK BAL (Konya) – AKP’nin Dışişleri Bakanını çağır da bize beyanda bulunsun.

RECEP ÖZEL (Devamla) - Milleti temsil eden bizler, kendi bindiğimiz dalı keserek Meclisin duyarsızlığı noktasında altını çize çize konuşmamızın kime bir faydası var? Neye bir faydası var? Size mi faydası var, bize mi faydası, siyaset kurumuna mı bir faydası var? Kime bir faydası var?

OKTAY VURAL (İzmir) – Senin bu konuşmanın kime faydası var?

RECEP ÖZEL (Devamla) – Hiç zannetmeyin ki, bu konular burada konuşulduğu zaman, buradaki sıralarda birtakım boşluklar olduğu zaman buna duyarsızız. AK PARTİ kadroları hiçbir zaman hiçbir meseleye duyarsız kalmamıştır ve hiçbir meseleyi halının altına süpürmemiştir, bunun böyle bilinmesini arzu ediyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – Haydi Rabia işareti yapın, haydi.

RECEP ÖZEL (Devamla) – Şimdi konu, hassas bir konu. Orada alıkonulan vatandaşlarımız var, konsolosluk elemanlarımız var, Türkmenler sıkıntıda. Bu, gelip ulu orta her konumda, her platformda konuşulacak bir konu mu?

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Konuşulmayalım mı yani, kalsınlar mı orada, seyredecek miyiz!

RECEP ÖZEL (Devamla) – Bu konuda gelip Dışişleri Bakanımız bütün muhalefet partilerini dolaşıp bilgi vermedi mi?

OKTAY VURAL (İzmir) – Her şeyi konuşuyorsunuz, El Kaide’yi konuşuyorsunuz, Rabia işareti yapıyorsunuz.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Ben bir “Ben Türküm.” de de, kayıtlara geçsin.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, sakince dinleyin lütfen.

RECEP ÖZEL (Devamla) – Bu bilgisini de vermeye bundan sonra da devam edecektir. Öyle kimse Türklüğü, Türkmenliği uhdesine alıp sizin dışınızdaki kimse Türk değilmiş gibi, Türk’ü sevmez gibi bir konum içerisinde lütfen bulunmayın.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sen bir “Türk’üm.” de de, öyle in

RECEP ÖZEL (Devamla) – Kimsenin tekelinde değildir Türklük. Biz, Türkleri de, Müslüman Arapları da, bütün coğrafyadaki, yeryüzünde yaşayan bütün ırkları da insan olmasından dolayı çok seviyoruz. Biz, sadece bir kavmi değil, bir ırkı değil… Elbette Türkmenler de, Türk soyundan gelenler de bizim kardeşlerimizdir, onlara daha fazla duyarlılığımız vardır.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ya, ya, ya…

RECEP ÖZEL (Devamla) – Zannetmeyin ki, onlara ne Hükûmetimiz ne partimiz Irak’taki bu gelişmelerden dolayı duyarsız değildir.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Recep Bey “Ben de Türk’üm.” diyebilir misin?

RECEP ÖZEL (Devamla) – Elimizden gelen her şey uluslararası platformda, Birleşmiş Milletler nezdinde, NATO nezdinde, uluslararası tüm kuruluşlar nezdinde a’dan z’ye yerine getirilmektedir. Öyle “Duyarsız bir Hükûmet, duyarsız bir parti var.” şeyinin altına lütfen sığınmayın.

FARUK BAL (Konya) – Var, var, var.

OKTAY VURAL (İzmir) – Var, var, duyarsız değil, duygusuz.

RECEP ÖZEL (Devamla) – Bu konu bir millî konu mu? Bu konu üzerine hiçbirimizin siyaset yapmaması gerekiyor mu? Bu konu siyaset üstü bir konu mu?

OKTAY VURAL (İzmir) – Rabia işareti yaparken…

RECEP ÖZEL (Devamla) - Hepimizin duyarlı olması gereken bir konu mu oradaki vatandaşlarımızın, Türkmenlerin güvenliği? Böyle diyorsunuz…

OKTAY VURAL (İzmir) – Ya, Mısır’da katliam olduğu zaman Bodrum’da şortla koyda geziyordu Başbakan be!

RECEP ÖZEL (Devamla) - Biraz önceki konuşmacı burada diyor ki: “Her şeyi burada konuşamıyorum.”

OKTAY VURAL (İzmir) – Mısır’da katliam olduğunda Bodrum’da koyda geziyordu!

RECEP ÖZEL (Devamla) - Kendisi burada her şeyi konuşamadığına göre, orada, birtakım şeylerin konuşulmaması gerektiği ama yapılması gerektiği konusunda bir ittifak var. Merak etmeyin, bize burada gelip bilgi verilmiyorsa, burada konuşulup bir şey yapılmıyorsa… Yapılması gerekenlerin hepsi de yapılıyor.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Ne yapıyorsunuz?

OKTAY VURAL (İzmir) – Ne biliyorsunuz ya?

 

RECEP ÖZEL (Devamla) - Dışişleri Komisyonunda, Dışişleri Bakanımızın gelip bilgi vermesi istenmiş.

OKTAY VURAL (İzmir) - Kandırmayın milleti!

RECEP ÖZEL (Devamla) - Orada siz, asıl, üyesi bulunduğunuz Dışişleri Komisyonuna “kukla komisyon” diyerek içinizde bulunduğunuz kurumu heder ediyorsunuz ya, ona zarar veriyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin hiçbir komisyonu, hiçbir organı kukla değildir, olamaz.

FARUK BAL (Konya) – AKP’nin kuklası hâline getirilmiştir.

RECEP ÖZEL (Devamla) - Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir organı da kukla değildir. Bu konularda dile getirilmiş olan bu sorunların her  birinin çözüm noktasında AK PARTİ kadroları bütün kollarıyla, bütün gücüyle…

OKTAY VURAL (İzmir) - IŞİD kadroları…

RECEP ÖZEL (Devamla) -  …yerine getirmek, çözmek için gecesini gündüzüne katarak çalışmaktadır.

OKTAY VURAL (İzmir) – IŞİD kadroları… Ayakkabı kutuları…

RECEP ÖZEL (Devamla) - Lütfen, hassas olan konuları gelip burada siyaset malzemesi yaparak bize dışarıdan birilerinin gülmesine fırsat vermeyelim. İçimizdeki bütünlüğü, yeknesaklığı en azından böyle millî konularda sağlayabilirsek siyaset kurumunu da yüceltiriz, Meclisi de yüceltiriz, ülkemizi de yüceltiriz diyoruz. Biz bu konular konuşulduğu zaman, bu konular gelip burada paylaşıldığı zaman hiçbir milletvekilinden, muhalefet partilerinden, sakladığımız hiçbir şey yok. Her biri de konuşulur ama her şeyin bir zamanı ve zemini var. Oradaki vatandaşlarımızın güvenlik sorunu var. Onu da lütfen bir hesap edin, ona göre gelip burada konuşun diyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Recep Bey, senin Hükûmetin ne söyledi sana? Hangi bakan ne söyledi? Bu bilgileri paylaş bizimle.

RECEP ÖZEL (Devamla) - Bugünkü gündemimiz bellidir. Biraz sonra, yarım kalan uluslararası sözleşmeyi de konuşacağız, bugün inşallah nihayete erdireceğiz.

Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu grup önerisinin aleyhinde olduğumu belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum efendim.

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Vural

OKTAY VURAL (İzmir) – Bu Meclis Türk milletinin egemenliğini kullanıyor. Türk milletinin egemenliğine uzanan eller konusunda onlara haddini bildirmeyecek de terör örgütleri tarafından teslim mi alınacak, susturulacak mıyız biz?

MEHMET GELDİ (Giresun) – Vay be!

OKTAY VURAL (İzmir) – Bu Meclis rehin Meclis değildir, bu Meclis rehin Meclis değildir, Türk milletine hakaret ediyorsunuz. Bu Meclis istediği zaman, istediği yerde, istediği iradeyi koyabilecek bir Meclistir.

BAŞKAN -  Sayın Vural, böyle bir usulümüz yok, lütfen.

OKTAY VURAL (İzmir) – 3-5 tane çapulcu bizim Başkonsolosluğumuzu rehin aldı “Aman ha, konuşmayın, susun.” diyerek Meclisi susturmak isteyenler silahla darbeyi ve terörü meşrulaştırmak isteyen zihniyettir.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Konuş, konuş, anca bağır.

OKTAY VURAL (İzmir) – Bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu olay olduğundan beri Hükûmet “Bilgi vereceğiz.” dedi, sözünü tutmadı. Dolayısıyla, bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, eğer hep beraber birlikte… Bugün bayrağımız indirilmiş, toprağımız işgal altında ise Türk milletinin egemenliğini oluşturan bu irade bir tavır, bir irade ortaya koymalıdır. Bu kahpe ele hak ettiği cevabı vermelidir. Ben bugün…

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Vural.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, bakın, teşekkür edebilirsiniz, sözüm bitince lütfen teşekkür edin ama sözüm bitmedi. Önemli bir konu… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Konuş, konuş…

BAŞKAN -  Buyurun, söyleyiniz ama…

OKTAY VURAL (İzmir) – Burada, bunun aleyhinde söz alıp da “Bu öneri çok doğru olmuştur.” diyen parmaklar, bu konuda konuşanlar, şimdi, burada, bu öneriye “Evet.” demekle gerçekten bu önerinin doğru olup olmadıkları sözüyle mütenasip hareket edip etmediklerini ortaya koyacaktır.

Ben, burada, özellikle, Adalet ve Kalkınma Partisine sesleniyorum: Gelin, hep beraber, birlikte Irak’ta yaşanan bu vahşetler… Türkmenler ses istiyor, destek istiyor; gelin, hep beraber, birlikte bütün uluslararası camiaya ve Hükûmete ortak bir irade oluşturalım…

BAŞKAN - Sayın Vural… Sayın Vural…

OKTAY VURAL (İzmir) – …ve bu konuda, Türk milletinin sesinin orada  dram yaşayan Türkmenlerin arkasında olduğunu ortaya koyalım, buna aynı yönde imza atalım.

BAŞKAN – Sayın Vural…

Bu konudaki görüşleriniz dile getirildi efendim. Sayın Vural, gerekçeleriniz daha önceki konuşmacılar tarafından dile getirildi.

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Oğan, buyurunuz.

Siz ne istediniz?

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Efendim, sayın konuşmacı sözlerimi çarpıtarak, Dışişleri Komisyonuna “kukla komisyon” dediğimi iddia etti. Müsaade ederseniz düzeltmek istiyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Tutanaklara geçti Sayın Başkan, demediyse tutanaklara geçti.

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Müsaade ederseniz düzeltmek istiyorum efendim.

BAŞKAN – Tamam.

Sayın Korutürk, siz ne istemiştiniz?

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın konuşmacı benim ismimi de zikrederek, Türkmen meselesini siyasi istismar konusu yaptığımı iddia etti, ona cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Önce Sayın Oğan’a iki dakika, sonra da size iki dakika söz vereceğim.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan, benim de bir talebim var, konuşmacılardan sonra…

BAŞKAN – Sonra sizin talebinizi dinleyeceğim efendim, neymiş.

Buyurunuz Sayın Oğan.

 

 

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önce “Dışişleri Komisyonumuzun bir kukla komisyon hâline düşürülmesine müsaade etmeyeceğiz.” dedik. Burası Dışişleri Komisyonuysa, eğer bir ülkenin toprağı işgal edilmişse, –aksini iddia edebilir misiniz, toprağımız işgal edilmemiş mi, edilmiş- bayrağı indirilmişse –indirilmedi diyebilir misiniz, diyemezsiniz- toprağımız işgal edilmiş, bayrağımız indirilmiş, diplomatlarımız, özel harekât timlerimiz, sekiz aylık çocuk orada rehineyse Dışişleri Komisyonu bunu görüşmeyip neyi görüşecek Allah aşkına! Senegal’le tarım anlaşmasını mı görüşecek? “Eğer siz Dışişleri Komisyonumuza memleketin bugününde bu konuyu görüştürmeyecekseniz ise maalesef ki, siz Dışişleri Komisyonunu bir kukla komisyon hâline getirirsiniz. Biz buna müsaade etmeyeceğiz.” dedik, buna müsaade etmeyeceğiz. Onun dışında, “Dışişleri Komisyonumuz kukla komisyondur.” demedik, o, Meclisin saygınlığına da, Komisyonun saygınlığına da zarar verir.

Değerli arkadaşlar, biraz önce söyledim, tekrar ediyorum, Sayın Grup Başkan Vekilimiz de, Sayın Oktay Vural da şimdi ifade etti: Gelin, hep beraber bir ses verelim buradan. Bu Meclis Türk milletinin Meclisidir, diyelim ki: “Biz, altında imzası bulunan partiler, orada Türkmenlerin ezilmesine müsaade etmeyeceğiz. Ey Türkmenler, Türkiye Büyük Millet Meclisi sizin arkanızdadır.” Var mısınız? Var mısınız buna?

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Oğan.

Buyurunuz Sayın Korutürk.

 

 

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, biraz önceki değerli hatip, Türkmen meselesini siyasi istismar konusu yaptığımızı ihsas etti, böyle bir şey yok, böyle bir şey olamaz.

Bugün Irak’ta korkunç bir facia yaşanıyor. Bu korkunç faciaya karşı, “Biz Türkmenlerin arkasındayız.” diye böyle bir lakırdı, arkasından birtakım nasihatler “Şöyle yaparsanız iyi olur, böyle yaparsanız kötü olur.”, “Mezhep ayrımı yapmayın, birbirinizle iyi geçinin.” O noktada değiliz ve bu nasihatlerin karşılığı yok.

Bakın, ben buradan hiçbir şeyi istismar etmeye kalkmadım. Ben, burada 10 maddelik bir plan açıkladım, bu plan tutanaklarda var, açıp bakıldığı zaman gözükür.

Dedim ki “Bu plana Adalet ve Kalkınma Partisi baksın, okusun. Hükûmetle birlikte, istiyorsa bizim de katkımızla, istiyorsa bizim katkımız olmadan, geliştirsin ve bunu uygulamaya koysun.” Eğer Türkmenlere bir şey yapacaksanız bununla yapacaksınız, başka türlü yapma imkânı yok. Birleşmiş Milletleri bu işin içine sokacaksınız, Irak Merkezî Hükûmetini bu işin içine sokacaksınız, Kürdistan bölgesel yönetimini bu işin içine sokacaksınız, hepsiyle birlikte, Türkiye'nin de katkısıyla orada bir yardım kanalı sağlayacaksınız, bu insanları vahşetten, perişanlıktan kurtaracaksınız.

Arkadaşımız “Sana mı faydası var, bana mı faydası var?” diyor. Ne bana faydası olması lazım ne sana faydası olması lazım, faydasının Türkmenlere ve insanlığa olması lazım.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Korutürk.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Özgündüz, siz ne talep etmiştiniz, sizin isminiz geçmedi?

 

 

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkanım, az önce konuşan Sayın Bostancı, Orta Doğu’yla ilgili olarak, orada Müslümanlar, Nusayrilerin ve Hristiyanların olduğunu söyledi. Böylelikle Nusayri Alevi kesimi İslam dışı, başka bir din mensubu gibi gösterdi. Bu anlayış Selefi anlayışı temsil ediyor. Ya düzeltsin ya da çıksın “Biz bu Selefi ekole mensubuz.” desin…

AHMET YENİ (Samsun) – Aleviler Müslümandır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bakın, arkadaşlar, Alevi Nusayriler Arap Alevilerine denir. İslam’ın içindedir.

Sizin temsilciniz, efendim, “Hristiyan, Nusayri ve Müslüman” diyerek bunu İslam dışı, başka bir şey gibi gösterdi. Bu anlayış yanlıştır, bu Selefi anlayıştır, bunu lütfen düzeltin.

AHMET YENİ (Samsun) – Aleviler Müslümandır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – O zaman düzeltin bunu.

BAŞKAN – Evet, Sayın Bostancı…

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Kesinlikle öyle bir anlamda söylemedim. Nusayrileri elbette İslam dairesi içinde -en azından ben kendim- öyle görüyorum. Kim kendisini nasıl görür bilemem. Bunu tayin edecek olan da ben değilim. Kamuoyu alanında yapılan tartışmalardaki isimlendirmeler üzerinden konuştum. Ali Bey’in söylediği şekilde anlaşılacak bir beyanım olmamıştır.

BAŞKAN – Tamam, düzelttiniz, teşekkür ederiz.

Sayın Tanal, sizin arzunuz nedir?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkanım, hatipler dediler ki: “Bizim bu işten ne menfaatimiz var?” Bakın, Musul Konsolosumuz kaçırılmış durumda…

BAŞKAN – Sayın Tanal, çok rica ederim, böyle bir usulümüz yok.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Özür dilerim, tek cümle, bitiyor.

BAŞKAN – Herkes konuştu, kendisine sataşılmış olanlar da cevap verdi.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Şimdi, Musul Başkonsolosu yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını temsil ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını temsil ediyor. Yani, oradaki Konsolosumuzun kaçırılmış olması demek, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanının kaçırıldığı anlamına gelir. Buna Meclisin kayıtsız kalması mümkün değil efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Oylamaya geçiyorum.

 

 

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağı kalktı)

ENGİN ALTAY (Sinop) – Yoklama talep ediyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır oylamadan önce.

Sayın Altay, Sayın Acar, Sayın Şeker, Sayın Tanal, Sayın Öner, Sayın Toptaş, Sayın Özgündüz, Sayın Sarıbaş, Sayın Işık, Sayın Köprülü, Sayın Tayan, Sayın Güler, Sayın Serter, Sayın Korutürk, Sayın Danışoğlu, Sayın Onur, Sayın Moroğlu, Sayın Susam, Sayın Toprak, Sayın Aygün, Sayın Köktürk, Sayın Aydın.

Evet, üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Toplantı yeter sayısı yoktur, on dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 15.38

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.48

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

 

 

 Y O K L A M A

 

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin oylamasından önce istem üzerine yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulanamamıştı.

Şimdi yoklama işlemini tekrarlayacağım.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

 

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

 

 

 

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 25/06/2014 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince grubumuzun aşağıdaki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

                                                                         Mustafa Elitaş

                                                                        Kayseri

AK PARTİ Grup Başkan Vekili

Öneri:

Bastırılarak dağıtılan 609 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın kırk sekiz saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 4’üncü sırasına, yine bu kısımda bulunan 593, 391 ve 458 sıra sayılı kanun tasarılarının ise yine bu kısmın sırasıyla 8, 14 ve 15’ inci sıralarına alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesi;

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, TBMM İçtüzüğü’nün 5'inci maddesine göre 1 Temmuz 2014 tarihinde tatile girmeyerek çalışmalarına devam etmesi;

Genel Kurulun;

01, 08, 15 ve 22 Temmuz 2014 Salı günkü birleşimlerinde sözlü sorularla diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesi;

02, 09, 16 ve 23 Temmuz 2014 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesi;

25 Haziran 2014 Çarşamba günkü (bugün) birleşiminde 554 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

01  Temmuz 2014 Salı günkü birleşiminde 163 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

02  Temmuz 2014 Çarşamba günü saat 14.00'te toplanması ve bu birleşiminde 244 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

03  Temmuz 2014 Perşembe günü saat 14.00'te toplanması ve bu birleşiminde 89 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

08, 15 ve 22 Temmuz 2014 Salı günkü birleşimlerinde 15.00-21.00 saatleri arasında,

09, 10, 16, 17, 23 ve 24 Temmuz 2014 Çarşamba ve Perşembe günkü birleşimlerinde 14.00-21.00 saatleri arasında;

Yukarıda belirtilen birleşimlerde gece 24.00'te günlük programların tamamlanamaması hâlinde günlük programların tamamlanmasına kadar; çalışmalarına devam etmesi;

593 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi ve bölümlerinin ekteki cetveldeki şekliyle olması;

 

Önerilmiştir.

 

593 Sıra Sayılı Araştırma Altyapılarının Desteklenmesine Dair Kanun Tasarısı

(1/894)

 

 

 

 

 

Bölümler

Bölüm Maddeleri

Bölümdeki Madde Sayısı

1. Bölüm

1 ila 11 inci maddeler arası

11

2. Bölüm

12 ila 21 inci maddeler

(Geçici 1 inci madde dâhil)

11

 

Toplam Madde Sayısı

22

BAŞKAN – Önerinin lehinde Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can.

Buyurunuz Sayın Can. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Grup önerimizde 609 sıra sayılı Uluslararası Sözleşme’nin kırk sekiz saat geçmeden gündemin dördüncü sırasına alınmasını öneriyoruz.

Yine, grup önerimizde 593 sıra sayılı AR-GE Kanun Tasarısı’nın temel kanun olarak iki bölümde görüşülmesini ve gündemin sekizinci sırasına alınmasını öneriyoruz.

Yine, grup önerimizde 391 ve 458 sıra sayılı Kore Devleti ile Hükûmetimiz arasındaki uluslararası sözleşmelerin on dört ve on beşinci sıralarına alınmasını öneriyoruz.

Yine, grup önerimizde Meclisin 1 Temmuzda tatile girmemesini ve çalışmasını, 25 Temmuza kadar Genel Kurulun çalışmasını öneriyoruz. 25 Temmuza kadar gündemi ve saatleri ayarlıyoruz. Buna göre, salı ve çarşamba günleri sözlü soruların görüşülmemesini ve salı günleri        15.00-21.00 arasında, çarşamba ve perşembe günleriyse 14.00-21.00 saatlerinde çalışmasını öneriyor, grup önerimizin kabulünü Genel Kurulun takdirine sunuyor, tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Can.

Aleyhinde, Sinop Milletvekili Engin Altay. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Altay.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İktidar partisi grup başkan vekilleri herhâlde bu öneriyi hazırlarken ramazanı unutmuşlar. Siz iftarı da hesaplamamışsınız burada. Yani, herhâlde bu sene oruç tutmayacaksınız, öyle anlaşılıyor. Sizinki bir şey değil de yani bu mübarek aya girerken, böyle bir takvim ortaya koyarken insan Allah’tan korkar, şu Meclis personelini biraz düşünür. Siz, tabii, Meclisin lokantasını, sahuru, şunu bunu... Bu çocuklar ne yapacak, bu Meclis personeli? Böyle bir şey olabilir mi? Ne kadar ayıp, ne kadar günah. Önce işin bu yönünü bir söylememiz lazım.

Sayın milletvekilleri, şimdi, iktidar partisinin Sayın Genel Başkanı grup toplantısında esti, gürledi, dedi ki: “Biz Meclisi temmuzun bilmem neresine kadar çalıştıracağız.” Bir emrivaki, bir dayatma. Anlaşılabilir değil, kabul edilebilir değil, nazik değil, sempatik değil. Elbette, iktidar partisinin kamu yararına, devlet, millet yararına yetiştirmesi gereken kanunlar olabilir ama bunun yolu “Bizim çoğunluğumuz var. Biz bu Meclisi Temmuzun 24’üne kadar çalıştırıp bunları geçireceğiz kardeşim.” diye meydan okumak, salvo atmak değildir. Eyvallah, geçirebilirsiniz. Burada peşinen muhalefet partisi adına söylüyorum: Biz burada temmuz ayı boyunca sizi minimum 185 kişi her beş dakikada bir göreceğiz. Her beş dakikada bir 185 iktidar partisi milletvekili bu sıralarda oturacak. Bunu göze alacaksınız. Yarın Genel Başkanınıza mahcup olmanızı istemem.

Örneğin, şöyle yapsaydınız: Plan ve Bütçe Komisyonu günlerdir                 alt-üst çalışıyor. Orada Soma’daki yaraların sarılması için bizim de altına hemen imza atacağımız  8-9 maddeler var. Bununla beraber kamuoyunda emlaktan tutun da prim affına kadar çeşitli birikmiş, vatandaşların ödeyemediği borçların toleransı var, faizlerinin affı var, derhâl hemen altına imza atarız. Ama siz, bu torbaya Anayasa’nın 138’inci maddesini çok açık bir şekilde ortadan kaldıran bir hükmü koyuyorsunuz. Ben iktidar partisinin içindeki hukukçulara da şaşıyorum, o hukuk fakültesi diplomalarını nasıl almışlar garipsiyorum. Sataşmaysa sataşma, sataşmaysa sataşma ve “Kırk katıra mı kırk satıra mı?” muhalefeti mecbur bırakıyorsunuz. Burası Parlamento, elbette parmak çoğunluğunuzla buradan kanun geçirirsiniz ama muhalefeti böyle yok hükmünde sayarsanız, burada, bu Parlamentoda kanunlar görüşülürken hem Meclisin zaman kaybından dolayı devletin büyük israfı olur hem geçen kanunlar da gereği kadar olgunlaşmış olarak buradan geçmez. Bunu bizim söylemimiz lazım.

Öte yandan, Parlamentonun temmuz ayında çalışması iyi oldu, gerçekten iyi oldu. Biliyorsunuz, 5 Mayısta, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda iktidarıyla muhalefetiyle 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının, olaylarının, operasyonlarından kaynaklı olarak şüpheli duruma düşen 4 sayın bakanla ilgili bir soruşturma komisyonu kurulmasına millî irade karar verdi. Her vesileyle “millî irade” diyen iktidar partisinin Genel Başkanın bu komisyonu kurdurmamak için bu kadar direnç göstermesi o millî iradeye yapılabilecek en büyük saygısızlık ve hakarettir. Zaten soruşturma komisyonunun çalışma süresi Meclis Genel Kurulunda 5 Mayısta iki ay kabul edildi, bugün ayın 25’i, iki ay geçti daha komisyon kurulmadı. Niye? “Efendim, cumhurbaşkanlığı sürecinde bu komisyon kurulursa, komisyonun göreve başlaması, çalışmaları haber olur, bu da sıkıntı olur.” Ne ayıp şey, böyle bir şey düşünülebilir mi? “Millî iradeye saygı” kelimesini Tayyip Erdoğan bir daha ağzına almamalıdır. Bu Genel Kurulda sizler orada bu kutulara oy attınız, “Komisyon kurulsun.” dediniz. Sizin iradenize karşı da sayın milletvekilleri, yapılmış büyük bir saygısızlık var. Bu konuda milletvekillerinin milletten aldıkları vekâletin gereğini yapmaları lazım iktidarıyla muhalefetiyle.

Şimdi, Hükûmet Sözcüsü şöyle söylüyor, soruşturma komisyonunun gecikmesi sorulduğunda Sayın Hükûmet Sözcüsü diyor ki: “Zannediyorum ki bu hafta içerisinde AK PARTİ Grubu da soruşturma komisyonuna vereceği üyeleri mutlaka bildirmiş olacak, bildirmezse o zaman kasıtlı bir gecikmeden bahsedilebilir.” Söyleyen  Hükûmetin Sözcüsü sayın milletvekilleri. Bunun sorumlusu AK PARTİ Grubu olur. Bülent Arınç ne zaman söylemiş? 2 Haziranda söylemiş Sayın Grup Başkan Vekilim.

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Gülünecek bir konu değil Sayın Elitaş, çok ciddi bir konu.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Hükûmet Sözcüsü, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç sizi itham etmiş, açıkça sizi itham etmiş. Gelin, şimdi sataşmadan çıkın, Bülent Arınç’a cevap verin.

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Ya, ne kadar komik konu değil mi Sayın Elitaş, çok komik konu, çok!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Muhatap almıyorum seni.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Şunu diyebilirsiniz: “Efendim, muhalefet partisinin üyeleri rey ihsas etmiş, muhalefet partisinin üyeleri görüş belirtmiş, bunları geri gönderdi, CHP bunları vaktinde bildirmedi.” Hayır, biz gerekli yazışmaları yaptık. Meclis Başkanı yetki gaspı yapıyor. Meclis Başkanının böyle bir yetkisi yok ancak komisyonun çalışmalarına bir an önce başlaması için biz bu yetki gaspına rağmen, Meclis Başkanının kendisinde olmayan bir yetkiyi kullanmasına rağmen üyelerimizi bildirdik.

Sayın milletvekilleri, bu Parlamentoya bakışı bu partinin çok garip zaten. Biraz önce iktidar partisi adına konuşan milletvekili öyle bir laf etti ki düzeltmeye kalksa düzeltemez, düzeltmeye kalksa özrü kabahatinden büyük olur. Sayın milletvekili burada mı bilmiyorum. “Parlamentodan büyük bir güç yok.” diyorsunuz, “Millî iradenin tecelligâhı.” diyorsunuz, “Egemenliğin millet adına kullandığı yer.” diyorsunuz ama biraz önce bir grup önerisinde konuşan iktidar partisine mensup milletvekili bu kürsüyü, bu Parlamentoyu ulu orta ilan etti. Gelsin, özür dilesin. Parlamento ulu orta bir yer değildir. Musul meselesinin birinci öncelikle konuşulacağı yer Parlamentodur, sonra Millî Güvenlik Kurulunda konuşulmalıdır gerekirse Musul meselesi.

Ne kadar garip, ne kadar yadırgatıcı! Milletvekili olmuşsun, buraya gelmişsin, senin komşu bir ülkede büyükelçiliğin işgal edilmiş, 80 vatandaşın rehin edilmiş, esir alınmış, bu konuyla ilgili “Bu konu ulu orta konuşulacak bir konu değil.” diyor “Bu konu Parlamentoda niye konuşulmuyor?” diyen muhalefet milletvekillerine. Çok ayıp! İktidar partisi grup başkan vekilini göreve çağırıyorum, milletvekili gelsin “Kastımı aştım, yanlış laf ettim.” desin. Burası için “ulu orta bir yer” denilebilir mi sayın milletvekilleri?

Bir şey daha: Bu kürsüde zaman zaman gerginlikler olur. Dün bir olay yaşandı. Elbette bu kürsünün dokunulmazlığı var, masumiyeti var, özgürlüğü var ama şüphesiz bu kimseye hakaret etmeyi gerektirmez, ayrı, eyvallah ancak sayın milletvekilleri, bu kürsüdeki laflarından dolayı çok sayıda milletvekili tazminat ödemiştir, çok sayıda siyasetçi de tazminat kazanmıştır, bunun yolu da buradır, o yoldur. Burada, buradaki çoğunlukla muhalefete, Başkanlık Divanına yönelik böyle toplu, yerinden hakaretamiz hücumlar doğru değildir, kabul edilemez.

Geçen dönem, 24’üncü Dönem Üçüncü Yasama Yılı biterken veda konuşması yaptık bütün partiler “Siyaset önce nezaket ve vicdan işidir.” dedik. Buna hepimizin uyması lazım. Bir arkadaşımız, bir milletvekili           -iktidardan, muhalefetten- bu kürsüde kastını aşabilir, hakaret edebilir; onu sonra biz rehabilite ederiz, özür dilemeye zorlarız, bunlar ayrı ama yanlışa yanlıştan giderek, buradaki sayısal çoğunluğa da girerek kimse kimseyi bu Mecliste terbiye etmeye, had bildirmeye kalkışmasın; bedeli ağır olur, iyi olmaz, hoş olmaz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bedeli ne olur?

ENGİN ALTAY (Sinop) – Bunu da söyleyeyim Sayın Elitaş, bunları söyleyelim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bedelini söyle de ona göre tavır alalım.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Yani, şimdi buradan kalkıp kürsüye yürürse biri…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Altay…

ENGİN ALTAY (Sinop) – E, bunu söylüyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Altay…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Gel konuş kardeşim biraz sonra.

Buna gerek yok, ben daha güzelini öneriyorum: Nezaket ve vicdan.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bedeli ne olur, onu söyle?

ENGİN ALTAY (Devamla) – Ya, sen ne yaparsan misliyle karşılığını alırsın.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yani, senin o kürsüye yürüdü diye ifade ettiğin arkadaşı…

BAŞKAN – Lütfen karşılıklı konuşmayalım.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Sen ne yaparsan bedeli o işte. Karşılığını alırsın. Sen alırsın, biz alırız, fark etmez, biz de alabiliriz. Her iki taraf için de söylüyorum ben. Sizi tehdit veya itham ediyor değilim.

Parlamentonun saygınlığını muhafaza etmesi gerektiğini söylüyorum. Parlamentonun saygınlığını muhafazanın bir yol da Parlamentonun yani yasamanın yürütmenin boyunduruğundan çıkmasıdır.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Altay.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Elitaş…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Konuşmacı herhâlde bir eksik olması lazım, onda eğer eksik varsa önerge üzerine konuşayım, yoksa sataşmadan konuşayım. Var mı?

BAŞKAN – Yok, söz talepleri tamamdır.

O zaman buyurunuz, iki dakika söz vereceğim.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Sataşma mı yapmışım?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Çağırdın daha ne olacak?

BAŞKAN – Biraz öyle oldu.

Buyurunuz Sayın Elitaş.

 

 

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Sayın Grup Başkan Vekili hem beni buraya, kürsüye çağırıyor hem de sataştığının farkında değil.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Tamam işte, yani burayı yürütmenin boyunduruğundan kurtarın.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Bakın, Sayın Grup Başkan Vekili, değerli milletvekilleri; bu Parlamento kürsüsünden milletvekilinin özgür iradesiyle her düşünceyi söyleme hakkı vardır, küfretme hakkı yoktur, iftira etme hakkı yoktur. Siz diyorsunuz ki: “Küfür etmenin karşılığı tazminattır.” Ondan sonra diyorsunuz ki: “Ne yaparsanız misliyle karşılık alırsınız.” Bak, ne diyorsunuz: “Ne yaparsanız…”

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Küfrün cezasını İç Tüzük belirtmiş.

ENGİN ALTAY (Sinop) – İç Tüzük var.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sayın Altay, buradan tazminat nereden olur? Hakaretten olur, küfürden olur. Küfredersen git mahkemeye kardeşim, hakkını ara ama iktidar partisi milletvekili bir şey yaparsa karşılığını alırsınız. Küfredersen o zaman karşılık verilir. Bunun sonucu buraya gider. Biz bunu arzu etmiyoruz, diyoruz ki…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Küfür mü edilsin istiyorsun sen?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – İktidar partisi ve muhalefet partisi milletvekilleri burada edebiyle, adabıyla ama görüşlerimizi demokratik bir usulde ifade edelim, anlatalım, incitmeden. İncinsen de incitme hukukuna uygun olarak biz bu hareketi yapalım.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Bunları bize anlatma. Mecliste ana avrat küfredene anlatsana bunları.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Fakat siz hâlâ Grup Başkan Vekilinin yanında bir Grup Başkan Vekiline laf atmayı uygun görüyorsunuz, uygun buluyorsunuz.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Ben laf mı attım?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Ben onu senin yanındakine söylüyorum.

 

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – İyi de Mecliste ana avrat küfredene ne yaptınız? Ben bunu soruyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Ondan sonra diyorsunuz ki: “Böyle, böyle yapın.”

İkincisi, bakın Sayın Başkanım, “Parmak çokluğuyla.” diye ifade ediyorsunuz. Bu parmak 150 bin Türk vatandaşını temsil ediyor.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bizimki neyi temsil ediyor, bizimki? Kardeşim, muhalefet görevi vermiş vatandaş bize.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Buradaki parmak da oradaki parmak da 150 bin Türk vatandaşını temsil ediyor. İşte, siz, eğer vatandaşın ruhuna, kalbine girseydiniz buradaki 313 milletvekilinin çoğunluğunu almış olurdunuz.

 İkinci mesele…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ya, bizim görevimiz muhalefet, muhalefet; muhalefet edeceğiz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Zaten millet size ömür boyu muhalefet görevini veriyor! Size, millet zaten ilanihaye, ilelebet muhalefet görevini veriyor!

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ya, muhalefeti böyle küçük görmek hangi demokrasi anlayışıyla bağdaşıyor?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sayın Başkan, bu soruşturma komisyonuyla ilgili konuya gelince. Bakın, İç Tüzük’ün 109’uncu maddesi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Bitti bitti, süre bitti.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elitaş.

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Boşa konuştu, süreyi bitirdi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Eğer muhalefet partileri İç Tüzük’e uygun olarak bu işi yapmış olsalardı bu komisyon şimdiden kurulmuş olurdu.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elitaş.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Yapma ya!

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ya, bu kadar olur yani, bu kadar riyakârlık olur ya!

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elitaş, konu anlaşıldı.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Elitaş, bu hırsızlıkta senin payın yok, biliyoruz ama savunma ya!

ENGİN ALTAY (Sinop) - Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Altay.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Hatip, her ne kadar mikrofon kesilmiş olsa da, tutanaklarda da var, muhalefet partisi olarak bizi İç Tüzük’ü ihlal etmekle -tam cümle olarak da böyle- itham etti, bu açıkça bir sataşmadır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “İç Tüzük’e uymuş olsaydı.” dedim.

ENGİN ALTAY (Sinop) – O da ithamdır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ya, uyma ithamı…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Mefhumu muhalifinden İç Tüzük’ü ihlal ettiğimizi söylüyor dolayısıyla…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Kürsüyle ilgili de küfür müfür… Benim ağzımdan küfür çıkmadı, bir de küfür etmeyi meşru görmem ben.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –Hayır, hakareti meşru…

BAŞKAN – Şimdi, Sayın Altay…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Hayır, İç Tüzük’ü ihlal etti, tutanaklarda da var yani.

BAŞKAN – Sayın Altay, sözlerinizin doğru olduğuna inanıyorum, ben bire bir duymadım. Ama Sayın Altay, size iki dakika söz vereceğim, lütfen yeni sataşmalara mahal vermeyiniz, bu konuyu da kapalım lütfen.

Buyurunuz Sayın Altay. 

 

 

 

ENGİN ALTAY (Sinop) – Teşekkür ederim.

Ben, bu kürsüde kim küfür ederse en ağır şekilde kınanmasından yanayım.

Benim söylediğim şu: Bu kürsüden ağır eleştiri olabilir, haksız eleştiri de olabilir; ağır itham olabilir, haksız itham da olabilir. Örneğin, bir milletvekili der ki: “Sen yalancısın.” Bu küfür değil, bunun şeyi de bellidir, tazminat öder. Bir milletvekili der ki: “Sen hırsızsın.” Değilse, tazminat öder, “Bunların yolu budur.” diyorum ben. Küfrün, kaba dilin, yaralayıcı sözün zaten İç Tüzük’te karşılığı var ki siz bu Mecliste İç Tüzük’ü en iyi bilenlerdensiniz Sayın Elitaş ama sizin gibi birinin mevkidaş olarak benim sözlerimi burada çarpıtmanızı, tahrif etmenizi size yakıştıramadım.

İlaveten, bu soruşturma komisyonunun niçin kurulmadığıyla ilgili buradaki konuşmanızla ilgili de sadece şunu söylerim: Yani şu an itibarıyla iktidar partisi 27 ismi Meclis Başkanlığına bildirdi mi? Bildirmedi. Komisyonu 5 Mayısta kurduk; Allah’tan korkun, Allah’tan korkun, Allah’tan korkun! Ben başka bir şey demiyorum.

Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Altay.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan…

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Vural, buyurunuz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Meclis soruşturmasıyla komisyon üyelerimizi biz Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ilettik. Daha sonra bazı komisyon üyeleriyle ilgili vaki yazısı üzerine tekrar yeniledik ama Adalet ve Kalkınma Partisi maalesef soruşturma komisyonunu engelliyor; tablo budur.

Gönül ister ki bu soruşturma komisyonu bir an önce başlasın ve bu yolsuzluk ve rüşvet çetesinden Türk milleti adına hesap sorsun.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Evet, buyurunuz Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Sayın Altay kendi sözlerini çarpıtmakla itham etti ve “Allah’tan korkun.” diye ifade etti.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Ee, korkun canım!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri)- Allah’tan korkuyoruz, herkes korkuyor. Ben şahsen Allah’tan çok korkuyorum, yanılmaktan, günah işlemekten çok korkuyorum.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Hocam, onu Allah’a ilet “Korkuyorum senden” diye Meclise gerek yok ya!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - İzin verirseniz kısa, iki dakikada meramımı anlatmak istiyorum.

BAŞKAN – Tamam, buyurunuz korkunuzu ifade edeceksiniz, herhâlde Komisyona da üye açıklayacaksınız.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Elitaş, onu Allah’a söyle “Ben senden korkarım.” de, bize söylemen bir şey ifade etmiyor.

BAŞKAN - Buyurunuz efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

 

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Şimdi, bakın değerli milletvekilleri, Sayın Altay’la da birlikte biz İç Tüzük Komisyonunda çalışıyoruz. İç Tüzük 109’uncu maddenin üçüncü fıkrası başlığı “Meclis soruşturması komisyonunun kuruluşu”  Meclis soruşturma komisyonunun kurulmasına karar verilir. Soruşturma komisyonunun kurulması için işlemlerin tekemmül etmesi gerekir. Bu işlemler nedir? Anayasa’da yazılıdır. Anayasa’da diyor ki: Çoğunluğuna göre ana muhalefet partisine 3-4 üye düşmektedir; Cumhuriyet Halk Partisi ana muhalefet partisi olarak soruşturma komisyonuna 12 üye teklif etmelidir. Milliyetçi Hareket Partisine 1 üye düşmektedir, 3 tanesini teklif edecek. HDP’ye de 1 üye düşecek, 3 tane teklif edecek. AK PARTİ Grubu da 9 kişiyle temsil edilecek, 27 tane üye teklif edecek.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Hayır, onu biliyorum da niye bildirmediniz, onu söyleyin. Üyeleri niye bildirmediniz?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Bakın, ne diyor 109’un (3)’üncü fıkrası: “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre hâkimlerin davaya bakmasına veya karara katılmasına engel oluşturacak durumlarda bulunan, Meclis soruşturması önergesi veren veya daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisinde ya da dışında bu konudaki görüşünü açıklamış milletvekilleri, bu komisyona seçilemezler.” Şimdi, bakıyoruz, sizin verdiğiniz üyeler içerisinde…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Tamam, bildirin önce bildirin.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Sen Meclis Başkanı mısın?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Lütfen, Sayın Toptaş, lüften…

BAŞKAN – Siz devam edin.

Lütfen dinleyiniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – …sizin verdiğiniz üyeler içerisinde…

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Ama siz bildirdiniz mi, onu söyle canım.

BAŞKAN – Lütfen dinleyiniz.

Buyurunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sayın Başkan, yani arkadaşlar, bizim iktidar partisi milletvekilleri biliyor ama muhalefet öğrenmek istemiyor.

OKTAY VURAL (İzmir) – Hayır, siz verdiniz mi?

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Biz biliyoruz, siz öğrenin.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sizin verdiğiniz üyeler içerisinde, Sayın Altay, herhâlde sizin gözünüzden kaçmış, önergede imzası bulunan milletvekilini siz komisyon üyesi diye vermişsiniz.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Sayın Elitaş, bırak imzayı. Siz bildirdiniz mi?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Yani dosyayı tekemmül ettirmemek sorumluluğu size ait.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elitaş.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Siz niye bildirmiyorsunuz, siz?

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Yahu, niye bildirmiyorsunuz, niye?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

OKTAY VURAL (İzmir) – Adalet ve Kalkınma Partisi soruşturmadan korkmaktadır, tablo budur, yürek yoktur.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Sayın Başkan, bu konuşma üzerine, tutanaklara geçsin diye söylüyorum. Biz önergede imzası bulunan milletvekilimizi fark eder fark etmez Meclis Başkanlığına yeni isim bildirdik.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yani çok ciddiye aldınız durumu, tahmin etmiştim!

ENGİN ALTAY (Sinop) – İlaveten, Meclis Başkanlığının yetkisiz olarak yaptığı eleme sonucu 9 milletvekili yerine de isim bildireli günler oldu. Ama Sayın Elitaş, sizin isimler nerede?

OKTAY VURAL (İzmir) – Postada kaybolmuş herhâlde.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Nerede bu 27 kişi, siz çıkın bunun cevabını verin. Bu kadar pişkinlik, bu kadar pişkinlik doğrusu pes dedirtir ya pes.

OKTAY VURAL (İzmir) – Efendim, Adalet ve Kalkınma Partisi üye bildirmiyor, bu kadar.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – “Reza tehdit ediyor mu?” diye merak ediyoruz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Reza onaylamamış daha.

BAŞKAN – Bütün bunlar kayda geçti efendim. Sorumluluk ve cevap onlara ait.

 

 

 

BAŞKAN – Şimdi, Adana Milletvekili Seyfettin Yılmaz.

Buyurunuz Sayın Yılmaz.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisinin grup önerisinin mecburen lehinde söz aldım ama bu grup önerisinin lehinde olmak mümkün değil.

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Aleyhinde konuşamazsın bak! İç Tüzük’le ilgili uyardı.

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) – Yani şimdi, Sayın Elitaş, böyle bir grup önerisini getiriyorsunuz, yani bu grup önerisinin neresinden lehinde olalım? Allah aşkına ben sizi soruyorum: Yani önümüzde bir Ramazan ayı var.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Çelişmeyelim. Sayın Elitaş, aleyhinde konuştu.

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) – Cuma günü Allah nasip ederse sahura kalkacağız ve Cumartesi günü oruçlu olacağız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İnşallah.

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) – Ben bu vesileyle tüm milletimizin Ramazan ayını tebrik ediyorum. İnşallah, Türk ve İslam alemine hayırlar, barış ve huzur getirmesini Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.

Şimdi, yani bu grup önerisiyle ne yapmaya çalıştığınızı, daha doğrusu ne yaptığınızı bilmediğiniz ortada. Şimdi kocaman bir grup, on iki yıldır bu ülkeyi yönetiyorsunuz. 30 Martta seçimden çıktık, on gün sonra Meclis toplandı. Allah’ınızı severseniz buradaki milletvekillerine soruyorum: Çoğu zaman Meclis gündem oluşturabilmek için zorlama birtakım çalışmalar içerisine girdi. Zaman zaman çoğunluğu sağlayamadınız, Meclis kapanmak zorunda kaldı. Çoğu zaman boş geçen bir süreç içerisinde şimdi burada Ramazan ayına giriyoruz ve önümüzde 10 Ağustosta Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Bu kadar kritik süreçler içerisinden geçtiğimiz bir zaman diliminde böyle bir grup önerisi getiriyorsunuz. Siz de biliyorsunuz ki bu grup önerisi uygulanmaz. Yani burada diyorsunuz ki: “Saat 21.00’e kadar.” 21.00’e kadar nasıl çalışacaksınız? Saat sekiz, sekiz buçukta iftar açacağız. Neye göre çalışacaksınız? Yani iftarı Genel Kurulda açan milletvekillerini görebileceğiz mi? Sizin grubunuza sesleniyorum. Yani bunları görmeden… Sadece size talimat verildi muhtemelen: “24’üne kadar çalışılsın.” Bakın, buradaki ana amacınız şu: Ama ne planlaması yaparsanız yapın, yaptığınız plan plana benzemiyor. Burada ana amacınız şu: Önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var. Bu cumhurbaşkanlığı…

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, bir saniyenizi rica edeceğim. Bir dakikanızı da ilave edeceğim.

 

 

 

BAŞKAN – Kenya Tarım Komisyonu ve üyeleri Meclisimizi teşrif etmişlerdir. Kendilerine “Hoş geldiniz.” diyoruz Meclisimiz adına. (Alkışlar)

 

 

 

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Yılmaz.

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) – Evet, ben de Kenya heyetine ve Sayın Başkanımıza “Hoş geldiniz.” diyorum, saygılarımı sunuyorum. 

Şimdi, bunun uygulanmasının mümkün olmadığını hep beraber görüyoruz. Size, şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi grubu adına söylüyorum: Gelin yirmi dört saat çalışalım. Milletin meselelerini, milletin problemlerini bu Mecliste çözeceksek biz çalışmadan kaçmayız. Yirmi dört saat çalışmaya varız. Ama siz birtakım planlarla, birtakım kendi hesaplarınızı yapmak adına, sizin de inanmadığınız, sizin milletvekillerinizin birçoğunun da -yani bunu inkâr edebilirler ama bire bir dışarıda görüştüğümde de bunu yaşadım- inanmadığı 24 Temmuza kadar çalışmayı getirdiğiniz zaman, burada başka bir planı devreye sokmaya çalışıyorsunuz. Bunlar milletin menfaatine çalışmalar değil.

Şimdi, önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve bir mübarek ramazan ayı var. Biz gidip seçmenlerimizle, milletimizle buluşacağız. Onların sofralarında beraberce iftar açacağız. Onların dertlerini, sıkıntılarını hep beraber paylaşacağız.

Şimdi buna niye engel olmaya çalışıyorsunuz? Yani buradaki gayeniz nedir? Eğer çok acil bir şey varsa… Ne acil var, ben size söylüyorum: Sayın Başbakanı, Cumhurbaşkanı adayı yapacaksınız. Ondan önce toplumun tüm kesimlerinin oylarını alabilmek adına buraya birtakım tasarılar getirerek bu tasarıları burada görüşüp bir şeyler yapabilir miyiz gayreti içerisindesiniz.

Yine aldığımız duyumlar, görüyoruz ki bebek katiline verdiğiniz sözler var, yine o hesabı yapıyorsunuz. Yine seçim hesabı yapıyorsunuz. O kanunları buraya getireceksiniz. Yani niyetiniz salih olsa amenna. Eğer toplumun bir kesimini, geniş bir kesimini ilgilendiren problemler varsa, gelin hep beraber yapalım. Buradan sesleniyoruz, hodri meydan. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra eylülde toplayın. Çoğunluğunuz var. Getirin, acil ne yapılacaksa onları görüşelim.

Ya Allah aşkına Türkiye Büyük Millet Meclisi kendine dayatılan birtakım çalışmaların dışında ne yapıyor? Lafa geldiği zaman, söze geldiği zaman millî iradeden bahsediyoruz. Millî iradenin en önemli karar organı Türkiye Büyük Millet Meclisi olmasına rağmen hiçbir şeyden haberi olmayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, hiçbir şeyden haberi olmayan bu Meclisin milletvekilleri. Hükûmet bir şeyi dayatıyor, Hükûmetin içerisindeki üç beş kişi bir şey dayatıyor, biz de onlara uymak zorunda kalıyoruz. Bu Türkiye Büyük Millet meclisine hakarettir. Bu milletin iradesine hakarettir. Bu milletvekillerine hakarettir. Milletvekillerine ve milletin iradesine de hakaret etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını buradan ifade ediyorum.

Türkiye kan ağlıyor. Hangi konuyu konuşuyoruz burada? Etrafımızda en yakın komşularımız Irak ve Suriye’nin içerisi bölünme noktasına gelmiş. On iki yıldır iktidardasınız, bununla ilgili ne yaptınız, hangi öngörünüz tuttu? Biraz önce burada Cumhuriyet Halk Partisinin önerisi görüşüldü. Ben size soruyorum: Allah aşkına, Suriye’de iç karışıklık başladığı zaman on gün sonra Esad’ın devrileceğini söyleyen bir Dışişleri Bakanı “On beş gün  sonra Şam’da cuma namazı kılacağız.” diyen Hükûmet yetkililerinin öngörülerinin olmadığı bir yerde eğer hâlâ bu Hükûmet görevde duruyorsa ve Dışişleri Bakanı o koltuğa sımsıkı sarılarak duruyorsa siz hangi iradeden bahsediyorsunuz? Bununla ilgili bir çalışma mı yapıyor Meclis?

İşte, Kerkük kan ağlıyor. Ramazan ayına giriyoruz. Musul’da, Kerkük’te, Tuzhurmatu’da yaşananlar ortada. Orada Müslüman Türk eli kan ağlarken ne yapıyoruz burada, biz neyi görüşüyoruz, neyi görüşmeye çalışıyoruz?

Ben buradan soruyorum: Şimdi, birçok iddialar dolaşıyor. Eğer bu Suriye’de Esad karşılığı politikanızla, Esad’ı devirmek adına girdiğiniz birtakım çalışmalarla bugün Irak’ta, Musul’da, Kerkük’te eli kanlı lanet bir örgütün –görüyorsunuz, kafaları kesiyorlar, insanlığa sığmayan barbarca hareket ediyorlar- eğer bunların büyümesinde, yeşillenmesinde, filizlenmesinde zerre kadar dahlimiz varsa, işte şu girdiğimiz mübarek üç aylar içerisinde, şu ramazan ayı içerisinde buna el kaldıran milletvekilleri ne yaparlarsa yapsınlar, bu vicdan azabından, bu haksızlıktan nasıl kurtulacaklar? Eğer sizin Hükûmetinizin bunda en ufak bir dahli varsa, Allah nezdinde bunun hesabını vermekle mükellefsin.

SONER AKSOY (Kütahya) – Ayıp! Ayıp!

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) - Oradan istediğin kadar el salla. Neyin ne  olduğundan haberin olmadan her gün arkadan laf atıyorsun. Kerkük kan ağlıyor, Musul kan ağlıyor, Müslüman Türk milleti kan ağlıyor, sen oradan el işareti yapıyorsun. Bunda dahliniz varsa Allah indinde hesap vereceksiniz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – İndir o parmağını!

SEYFETTİN YILMAZ (Devamla) - Bundan hiç kurtuluşunuz yok. Bunları görüşeceksek gelin, çalışalım, bunları çözeceksek çalışalım.

IŞİD her gün ilerliyor. Musul’da konsolosluğumuz işgal edildi. Ne demek bu yahu, ne demek! Bu, Türk toprağının işgali anlamına geliyor. Oradaki bayrak indiriliyor, bayrak. O bayrak kimin bayrağı? Türk Bayrağı. O indirilirken sesimiz çıkmayacak… Ama şunu söylüyorum: Sayın Başbakan Diyarbakır’da bayrak indirildiğinde de aynı ifadeyi kullandı, “O bayrağı oradan indirenler, indiren kişi indirilmelidir.” diyor. Doğru söylüyor Sayın Başbakan. Ama Sayın Başbakan, o bayrağın indirilmesine giden kilometre taşlarını sen döşedin. PKK’lı terör örgütünün mensuplarını, askerimizin, polisimizin katillerini 1 numaralı siyasi argüman yaparken, ellerinde Kalaşnikof silahlarıyla askerimizi öldürenler, polisimizi öldürenler karakolların önlerinde cirit atıyorsa, orada yol kesiyorlarsa, orada vergi topluyorlarsa, orada kendi güvenlik güçlerini ortaya çıkarıyorlarsa, orada hâkimiyetlerini ilan edecek noktaya geliyorlarsa, sensin Sayın Başbakan bunun sorumlusu ve bu Hükûmettir sorumlusu. Evet, doğrudur, o bayrağı indirenler indirilmelidir ama o bayrağın indirilmesine vesile olanlar da mutlaka Türk milleti tarafından indirilecektir.

Şimdi, Diyarbakır’da bayrağa sahip çıkamayan bu Hükûmet Musul’da nasıl sahip çıkacak? Bu nasıl öngörüdür? “Dünya lideri oldum.” demekle, “Büyük devlet oldum.” demekle büyük devlet olunmaz. Orada birtakım özel şirketler elemanlarını çekenken, birtakım görevliler elemanlarını çekerken, orada konsolosumuzu, konsoloslukta çalışanlarımızı ve özel harekâtçılarımızı tahliye etmeyi bile beceremeyen bir Hükûmet neden bahsedecek? Şimdi, diyor ki: “Musul’daki olaylarla ilgili yayın yasağı getirdik.” Çözüldü mü problemler? “Tereyağından kıl çeker gibi çözeceğiz.” Kaç gün geçti aradan? Ne oluyoruz? “IŞİD” dediğin bir terör örgütü. Barbar terör örgütü yüzlerce vatandaşımızı rehin alıyorsa, orada yüzlerce Müslüman Türk milletine zulmediyorsa, katlediyorsa, günlerce ilerliyorsa, şehirleri ele geçiriyorsa senin büyük devletliğin nerede kaldı? Öyle ele geçirdiğin televizyonlarla, havuz medyasıyla, devletin bütün imkânlarını kullanarak nutuk çekmekle bu işler olmaz.

Ramazan ayına girdiğimiz bu süreç içerisinde herkes elini vicdanına koyacak. Eğer bu işlerde sorumluluğu olan varsa bu dünyada da, öbür dünyada da mutlaka hesabını verecektir.

Grup önerisinin aleyhinde olduğumu ifade ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yılmaz.

Aleyhinde İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel.

Buyurunuz Sayın Tüzel.

 

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun Meclisi temmuz ayı boyunca çalıştırmak istediğine dair grup önerisi üzerine aleyhinde söz aldım.

Tabii, bizim karşı çıkma nedenimiz Mecliste halkın beklediği, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin beklediği yasaların görüşülmesi değil. Biliyorsunuz, kamuoyunun tartıştığı, şu anda da Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen bir torba yasa var ve bu torba yasa, İş Kanunu’ndaki değişikliklerle başlayan, daha sonra idare hukukuna müdahale eden, vergi affı getiren, 30 küsur yasaya değinen, tam anlamıyla bir torba yasa ama bakıyoruz, bu yasanın içeriğinde de gerçekten işçilerin, iş cinayetine kurban giden madencilerin talebine uygun bir düzenleme yok. Hem diğer muhalefet milletvekilleri hem bizler söyledik: Yani eğer Hükûmet iyi bir şey yapmak istiyorsa, Soma’nın acısını dindirmek istiyorsa, iş cinayetlerini önlemek istiyorsa, bir tazminat ödemek istiyorsa bu maddeleri ayırsın, bir an önce görüşsün, Meclis Genel Kurulu bu yasayı, bu düzenlemeleri bir an önce çıkartsın ama şimdi, bu çıkartılmadığı gibi, aynı mantıkla Komisyonda -ve Komisyon kendi iç hukukuna, tüzüğe uygun bir şekilde çalıştırılmayarak- bilgi verilmeyerek de bu düzenlemede ısrar ediliyor. Şimdi, sürenin uzatılmasındaki bir gerekçe bu.

Bir diğer gerekçe, önemli bir gerekçe -Başbakan Yardımcısı Sayın Beşir Atalay’ın kamuoyuna verdiği demeçlerle bağlantılı- çözüm sürecinde beklenen bir yasal düzenleme yani Kürt sorununda demokratik, eşitlikçi, barışı kazanmaya dönük, iki yıldır süren, gençlerimizin ölmesini önlemeye dönük bir sürecin Meclis eliyle yasal güvenceye kavuşturulması ve bu süreç içerisinde yapılması gerekenlerin mevzuata kavuşturulması. Bu, epey bir zamandır bekleniyordu, bunun için de çok uzun süre beklemeye gerek yok; zaten Türkiye halkları ezilen Kürt’ü, Alevileri, işçileri, emekçileri böyle bir barışın bir an önce tesis edilmesi için her yerde bir çalışma ve etkinlik içerisinde. Dolayısıyla, bunları gerekçe göstererek, bunları bahane ederek bir süre uzatılmasını doğru bulmuyoruz.

Biraz önce sayın milletvekillerinin CHP grup önerisinde de görüştüğü mesele: Yani, Irak topraklarında, Irak’ın parçalanmasını beraberinde getiren emperyalist planların işlemesinde bir rol oynayan terör örgütü IŞİD’in, buradaki Musul’dan başlayan işgaline seyirci kalınması, konsolosluk işgali, rehine sayılarının günbegün artması, bunun karşısında Mecliste ve kamuoyunda bu konuların konuşulmak istenmemesi… Şimdi görüyoruz ki muhalefet milletvekilleri, bir Türkmen ve milliyetçi söylemle bu olan bitene müdahale edilsin isteği içerisinde ama görüyoruz ki dış politikada yapılan yanlışlıklar günbegün, her geçen gün artan bir boyutta bizi vuruyor.

IŞİD’in bir terör örgütü ilan edilmesi mesele değil, çünkü aslında bakıyoruz AKP iktidarının Osmanlıcı ve Türk-İslam sentezi hayalleri bugün Irak topraklarında gerçekleşiyor ve dolayısıyla, bugün bunun karşısında ağlamak, yakarmak ne yazık ki nafile bir yakarış hâlinde karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla, bunları görerek hareket etmek gerekiyor. Yani bu mesele, geçen haftalar içerisinde Mecliste görüşülseydi, yani “Bu bizim bir millî meselemizdir.” deyip Başbakanlığa dönüp bu konularda üzerine giden, Meclis araştırması isteyen, gensoru isteyen tutumda ısrar edilseydi, o zaman bu dış politikanın ne menem bir dış politika, ne kadar sonuçsuz ve bizi dönüp vuran bir politika olduğu çok daha iyi anlaşılacaktı. Evet, bu konular görüşülmeli, yanlış dış politika görüşülmeli, işçilere, emekçilere dönük çıkartılan yanlış torba yasalar, taşeron düzenlemeleri görüşülmeli.

Değerli milletvekilleri, bakın, şimdi bir temmuz ayına gelirken asgari ücretin ikinci bölümü konuşulacak. Şimdiden, çoktan bu 45 liralık artış yalan olmuştur, eriyip gitmiştir. Gelin, asgari ücreti insanca yaşanabilir, açlık, yoksulluk sınırının çok ötesinde bir ücret hâline getirilmesi konularını görüşelim; işçilerin, emekçilerin habire can vermesini önleyecek yasal düzenlemeleri görüşelim; habire ayrımcılık karşısında kaygı duyan, tedirgin olan Alevi yurttaşlarımızın taleplerini görüşelim; özellikle son dönemlerde âdeta üzerlerinde bir sürgün avı izlendiği hissiyatını taşıyan Çerkez yurttaşlarımızın kaygılarını görüşelim. Bütün bunlar bu ülkenin, bu memleketin, bu halkların sorunlarıdır ama bunları görüşmeyip işverenlerin istekleri doğrultusunda, sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda yeni saldırı yasalarını görüşmek, Plan ve Bütçedeki bu gidişatı sürdürmek olacak iş değildir.

Değerli milletvekilleri, bakın, geçen hafta içerisinde ve bu hafta, mücadele eden işçileri ziyaret ettim, bugün öğlen saatlerinde de basın toplantısıyla kamuoyunu bilgilendirdim. Bu konuyu sizlerle de paylaşmak istiyorum çünkü “Cumhurbaşkanlığı seçimi, kim aday olacak, Başbakan mı aday olacak, ana muhalefetin çatı adayı, HDP kimi gösterecek? İşte Musul’daki işgal gelişmeleri, ramazan ayına giriyoruz, gıdadaki patlayan enflasyon” bunlar konuşuluyor ama bunların acısını çalışma hayatında da, aile yaşamında da ta yürekten yaşayan işçilerin, emekçilerin hak gaspları ve bunun karşısındaki mücadelesi görünmez kılınıyor.

Değerli milletvekilleri, 7 bini aşan depremzede taşeron işçisi Van’da oturma eyleminde, açlık grevinde. 2011 Eylülünde, Van depremi sonrası bu insanlar açıkta kalmasın diye geçici işçilik veriliyor ama 13 Haziranda iş akitleri feshediliyor. Ne yapacak bu 7 bin insan? Hükûmet o zaman kamuoyu baskıları karşısında böyle bir düzenleme yaptı ama şimdi Van Valisi “Bir şey yapamam, ne hâliniz varsa görün.” diyor. Bunların yakarışları ortada; mektuplar gönderiyorlar, seslerinin duyulması isteniyor.

HALİDE İNCEKARA (İstanbul) – Hemen bir fabrika kuralım!

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Şırnak’ta ilkel koşullarda çalışan madenciler, kuyuya iple sarkıtılan, el feneriyle, başında kasketle -baret değil kasketle- çalışmak zorunda kalan, açlıkla terbiye edilen Şırnaklı yurttaşlarımız şimdi bu koşullar kaldırılsın diye… Ocaklar kapatıldı, peki o insanların açlığına, işsizliğine son verildi mi? O insanlar “Termik santral orayı kirletecek.” diye karşı çıkıyor, Şırnak halkı. İşte, cezalandırma ve onları boyun eğdirme adına şimdi de ocaklar kapatılarak terbiye edilmek isteniyor. Bu tutum doğru bir tutum değildir. Somalılara verilen söz yerine getirilmiyor. Özelleştirmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu yaşayan Kütahya Seyitömer termik santrali işletmesindeki madenciler, 700 işçi kapıya kondu. Neden? Hak aradıkları için, “İşçi atılmasın.” dedikleri için, çay, yemek, su istedikleri için, “Termik santral işçileriyle eşit ücrete tabi olalım…”, özelleştirme sonucu orayı satın alan Çelikler Anonim Şirketinin keyfî, kötü muamelesine, küfrüne, kaba muamelesine itiraz ettikleri için, sendikalı olmak istedikleri için. “Özelleştirme kötüdür, özelleştirme talandır, vurgundur.” dedik, şimdi aynı muamele Yatağan, Yeniköy, Kemerköy’deki işçilere yapılıyor. Soma’da olan, Şırnak’ta olan, Kütahya Seyitömer’de olan yarın öbür gün Yatağan’da olacak, onun için işçiler direniyor.

Bakın, değerli milletvekilleri, yukarıda taşeron görüşülüyor, Meclis taşeron çalıştırmaya devam ediyor. Meclis kapısında, DEV SAĞLIK-İŞ üyesi, sağlık emekçisi taşeron işçileri buradaki seslerini duyurmak istediklerinde polis copu, suyu, gözaltısı… Bugün oldu, öğlen saatlerinde, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’yla birlikte işçiler gözaltına alındı. Aralarında Kocaeli Üniversitesinden atılan 5 tane taşeron işçisi de vardı. Bu kötü muamele sonucu fenalaştılar, Meclis ambulans göndermedi, Numune Hastanesinden ambulans geldi.

Türkiye’nin manzaraları bu değerli milletvekilleri. Konuşacaksak, yasa çıkartacaksak, düzenleme yapılacaksa, komisyon oluşturulacaksa, gelin bunları konuşalım. Ama, işçiyi daha çok köleliğe, açlığa terk edecek, Alevi yurttaşımıza, Çerkez’ine, diğerine, halklar arası birbirine kışkırtacak düzenlemelere bir son verelim.

Orta Doğu kaynayan kazan, Orta Doğu’da mezhepçilik kışkırtılıyor, Orta Doğu’da din siyasete alet edilmek isteniyor, bunların arkasında emperyalist planlar var. Halkların boğazlaşmasına karşı önce kendi ülkemizde halklarımızı bir arada tutmak, sonra da bölünmek, parçalanmak isteyen Orta Doğu coğrafyasında barışı savunmak zorundayız. Bu kimle olur? AKP’yle olmayacağı görülmüştür. O nedenle, Meclis bu işe el koymalı, bu konular burada bütün açıklığıyla görüşülmelidir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Kiminle olacak, kiminle?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tüzel.

Adalet ve Kalkınma Partisi…

 

 

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

ENGİN ALTAY (Sinop) – Yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Evet, yoklama talebi var.

Önerinin oylamasından önce talebi yerine getireceğim.

Sayın Altay, Sayın Acar, Sayın Tanal, Sayın Toptaş, Sayın Özkoç, Sayın Develi, Sayın Akar, Sayın Öner, Sayın Aksünger, Sayın Dinçer, Sayın Işık, Sayın Korutürk, Sayın Güven, Sayın Toprak, Sayın Şafak, Sayın Özgündüz, Sayın Danışoğlu, Sayın Özgümüş, Sayın Canalioğlu, Sayın Güler.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati:16.42

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 16.58

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

 

 

lll- Y O K L A M A

 

 

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisinin oylamasından önce istem üzerine yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulanamamıştı.

Şimdi yoklama işlemini tekrarlayacağım.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

 

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

 

 

BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz.

Bu kısmın 1'inci sırasında yer alan, Haberleşme Özgürlüğüne ve Özel Hayatın Gizliliğine Yönelik İhlallerin Tespiti ve Önlenmesine İlişkin Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla, Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/74, 471, 472, 473, 474 ve 475 esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun 489 sıra sayılı Raporu üzerindeki genel görüşmeye başlıyoruz.

 

 

 

1.- İzmir Milletvekili Rıza Mahmut Türmen ve 25 Milletvekilinin; MHP Grubu adına Grup Başkanvekilleri İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın; İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 30 Milletvekilinin; Ak Parti Grubu adına Grup Başkanvekilleri Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve 135 Milletvekilinin; Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve 21 Milletvekilinin ve BDP Grubu adına Grup Başkanvekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in; Haberleşme Özgürlüğüne ve Özel Hayatın Gizliliğine Yönelik İhlallerin Tespiti ve Önlenmesine İlişkin Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/74, 471, 472, 473, 474, 475) (S. Sayısı: 489) 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

 

 

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

3.- Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporları (1/876) (S. Sayısı: 554)  (X)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

19/6/2014 tarihli 106’ncı Birleşimde tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştı.

Şimdi maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE AVRUPA BİRLİĞİ

ARASINDA İZİNSİZ İKAMET EDEN KİŞİLERİN GERİ KABULÜNE İLİŞKİN ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN

BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 16 Aralık 2013 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Osman Taney Korutürk.

Buyurunuz Sayın Korutürk. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Avrupa Birliği ile Türkiye arasında geri kabul anlaşmasını görüşüyoruz. Geri kabul anlaşmasıyla ilgili olarak Avrupa Birliği Bakanlığı güzel bir broşür bastırmış. O broşür renkli, güzel, her şeyi izah ediyor. İngilizlerin, Anglosaksonların kullandığı bir tabir vardır, “şeker kaplı” derler. Şeker kaplı bir broşür. Acıyı şekerle kaplarlar, acıyı yuttuğunuz zaman şekerin tadı gelir, acıyı yutarken anlamazsınız. O broşür de öyle bir broşür. O broşürün neden doğruyu söylemediğini bu anlaşmanın tümü üzerinde yapmış olduğu konuşmada, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Faruk Loğoğlu uzun ve çok içerikli bir konuşmayla anlattı. Dinlediniz mi bilmiyorum, dinlemediniz sanıyorum, dinlemediniz herhâlde.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Dinlemediler.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) – Dinlememiş olabilirsiniz ama benim size bir tavsiyem var. Tutanaklardan bulup bir okuyun. Konuşurken belki yirmi dakika çok cazip gelmeyebilir ama içerik olarak bu anlaşmanın niçin Türkiye tarafından şu aşamada imzalanmaması gerektiğini, hangi yanlışları olduğunu, neleri düzeltmek lazım gelip ondan sonra imzalamak lazım geldiğini anlattı.

Şimdi, bakın arkadaşlar, biz burada, Cumhuriyet Halk Partisi olarak yapmış olduğumuz konuşmalarda, kör muhalefet yapıp da sadece eleştirmek için konuşmuyoruz. Bu anlaşmanın yapılmasına da karşı değiliz, yanlış anlaşılmasın, doğru yapılması lazım geldiğini düşünüyoruz.

Hükûmet bunu takdim ederken çok yanlış bir şekilde takdim etti. Kalktı, dedi ki: “Bu anlaşmayı yapıyoruz, bunun karşılığında da üç sene içerisinde Avrupa Birliği bize vizeleri kaldıracak, halkımıza vize  müjdesi veriyoruz.” Halkımıza vize müjdesi vermiyor bu anlaşma, hiç alakası yok. Anlaşmanın maddelerini okuduğunuz zaman diyor ki: “Üç sene içerisinde eğer düzgün, benim istediğim gibi uyguladığınızı görürsem o zaman vize muafiyeti uygulayayım mı, vize rejimini yumuşatayım mı, o konuyu düşüneceğim, değerlendireceğim, gerekirse bunu oylayacağım.” “Gerekirse bunu oylayacağım.” dediği zaman, oylama basit oylama değil, nitelikli oylama, üçte 2 oylama gerekiyor.

Avrupa Birliği şimdiye kadar Türkiye’ye, Kıbrıs Türklerine, bizimle iltisaklı olan başka yerlere çok söz verdi. Bunlardan hangisinin yerine getirilmiş olduğunu şöyle bir hatırlamanızı istiyorum. Bu da: “Üç sene bunu bakalım doğru uyguluyor musunuz? Evet, üç sene sonra eğer iyi uyguluyorsanız o zaman biz de bir düşünürüz, size bir kolaylık yapmaya çalışırız.” Bu kadar yumuşak, bu kadar bağlayıcı olmayan bir şey söylüyorlar ve biz buna karşılık geri kabul anlaşmasını imzalıyoruz. 

Faruk Loğoğlu’nu dinlemediniz ama size şunu çok basit olarak ben söyleyeyim; nedir bu geri kabul anlaşması? Türkiye’den Batı’ya, Avrupa’ya ha bire insan geçiyor; yasa dışı, orada oturma izni olmayan insanlar Türkiye’ye geliyorlar, Türkiye’den oraya geçiyorlar. Bu insanları biz kabul etmek mecburiyetinde kalıyoruz bu geri kabul anlaşmasıyla. Eğer Batı Avrupa’nın, Avrupa Birliğinin herhangi bir şehrinde, herhangi bir memleketinde, herhangi bir ülkesinde yasa dışı oraya gitmiş olan bir şahıs yakalanırsa, bu şahsın da yakalandığı zaman Türkiye’den gitmiş olduğu yolunda bir kanaat yakalayanlarda belirirse, bunu ispat etmek mecburiyeti de olmaksızın -çünkü okudunuz zaman anlaşmayı görüyorsunuz, ispat da yok bunun içinde- bunu size gerisin geriye gönderiyor. 1 kişiyi göndersin, 3 kişiyi göndersin, 5 kişiyi göndersin, buna insanın itirazı olmayabilir. Ama, burada gene başka bir muhalefet partimiz adına konuşan bir değerli milletvekili dedi ki: “Her yıl Avrupa Birliğine 500 bin yasa dışı insan göç ediyor ve bu 500 bin yasa dışı insanın da yarıdan fazlası Türkiye’den geçiyor.” Biz ayrıca, bazı ülkelerle, şu anda neden yapıldığına benim teknik düşüncemle anlam veremediğim, birtakım vize muafiyeti anlaşmaları yaptık. Dolayısıyla, bize gelen ve bizde kalmak için değil, Avrupa Birliğine gitmek için gelen birçok kimse de Türkiye’ye yasal olarak geliyor, oradan kalkıyor, batıya geçiyor, Batı Avrupa’ya geçiyor. Batı Avrupa’da bunları yakalayacaklar, bunların hepsini Türkiye’ye postalayacaklar. Türkiye’de zaten büyük bir göç sorunu var. Bu göç sorunu son dönemde Suriyeli göçmenler dolayısıyla büsbütün arttı. Şimdi Türkiye bir göçmen deposu hâline gelecek. Birçok insan kalkacak, buralara gelecek, burada bizim elimizde kalacak çünkü bizim de bunların birçoğuyla, kendi ülkeleriyle geri kabul anlaşmalarımız yok. Buna karşılık Avrupa Birliği bize vize kolaylığı uygulanıp uygulanamayacağını iyi niyetle düşünecek, tezekkür edecek, gerekirse oylayacak. Ama, Avrupa Birliğinin, esas itibarıyla, 1963’ten bugüne kadar süren Avrupa Birliği müzakereleri içerisinde vize muafiyetini çoktan uygulaması lazımdı. Kaldı ki bu geri kabul anlaşmasının yöntemi de, usulü de… Bu anlaşmayı yaptığınız zaman bununla beraber vize muafiyetinin de yürürlüğe girmesi lazım. O kadar da değil, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerine başladığı bütün ülkelerle vize düzenlemesini yapıyor, üye olmak amacıyla müzakereye başladığı bütün ülkelere vize muafiyeti tanıyor, bunun tek istisnası Türkiye. Ona karşılık da bu geri kabul anlaşmasını biz kabul etmiş gözüküyoruz. Bu son derece büyük bir hata.

Bu geri kabul anlaşması tek başına değil, geri kabul anlaşmasının bizim Meclisimizin onayına tabi olmayan bir de “yol haritası” diye bir belgesi var. Dışişleri Bakanı yol haritasının ne olduğunu anlatırken diyor ki: “Türkiye'nin çekincelerini içeren meşruhatlı yol haritası budur, buna göre düzenliyoruz.” Türkiye'nin çekincelerini içeren bu meşruhatlı yol haritası anlaşma niteliğinde olmadığı için bir şey ifade etmiyor. Bu bir anlayış muhtırası, mutabakat muhtırası. Dolayısıyla, bağlayıcı bir tarafı çekinceler açısından gözükmüyor ama bunu okuduğunuz zaman bunun içerisinde bir talimatlar dizisi görüyorsunuz Avrupa Birliğinin Türkiye’ye dayattığı “Şunları yapacaksın, bunları yapacaksın.” diye bir talimatlar dizisi görüyorsunuz. O mutabakat muhtırası bizim önümüze gelmiyor. Mutabakat muhtırası olduğu için yol haritasını biz onaylamak durumunda değiliz ama onu bir okumanızı tavsiye ederim. Onu okurken bilen arkadaşlarımın Lozan Antlaşması’nın hükümlerini de göz önüne alıp mesela “Ulusal azınlıkların ayrı seçi görmemesi” şeklinde bir talimat varken ulusal azınlığın ne demek olduğunu bir düşünmelerini tavsiye ediyorum. Lozan Anlaşması’nda olmayan azınlık kavramlarının, bu  şekilde, resmî hayata Dışişleri Bakanının imzasından geçtiğini de gözden kaçırmamalarını tavsiye ediyorum.

Geri kabul anlaşmasını kabul edeceksiniz, uygulayacaksınız, bundan dolayı memleket büyük sıkıntıya girecek, onda hiçbir şüphe yok. Burada Adalet ve Kalkınma Partisi adına konuşan Komisyon Başkanı arkadaşım, meslektaşım “24’üncü madde çok açık, eğer işimize gelmezse feshederiz.” dedi.  Tabii, kâğıt üzerinde feshedersiniz de feshettikten sonra Avrupa Birliğiyle müzakere sürecini tekrar sürdürme imkânınız olur mu, olmazsa ne gibi baskılara maruz kalırsınız? Onları da iyi düşünün diye size tavsiye etmeyi düşünüyorum ben de.

Bu, 16 Aralık tarihinde imzalanmış. Bundan bir gün sonra, Sayın  Başbakan, 17 Aralık tarihli Milliyet gazetesinde verdiği bir demeçte diyor ki: “Biz Avrupa’ya yük olmaya değil, yük almaya gidiyoruz.” İşte, bu, bu anlaşmayı en güzel tarif eden cümle. Bizzat Başbakan ağzından “Yük olmaya değil, yük almaya gidiyoruz.” diyor. Biz buralarda konuşuyoruz. Söylediğim gibi, Adana Milletvekili Loğoğlu çok açık ve çok sistematik bir şekilde bunun yanlışlarını gösteriyor; okumuyorsunuz, bakmıyorsunuz, dinlemiyorsunuz, bu anlaşmaları yapıyorsunuz. Avrupa Birliğinden bu anlaşmayla alacağınız yükün altından çok zor kalkacağınızı, bu yükün altına hepimizin de birlikte girmekte olduğumuzu burada ben bir kez daha söylüyorum; kayıtlara, tutanaklara geçiriyorum ve hepinizi bir kere daha düşünmeye, karşılığını alamayacağımı bildiğim hâlde bir kere daha düşünmeye davet ederek saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Korutürk.

EROL DORA (Mardin) – Efendim, Lütfü Bey konuşacak.

BAŞKAN – Evet, peki.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan.

Buyurunuz Sayın Türkkan. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz evvel Sayın Bakanla bu kanunla alakalı olarak da istişare ettik, çekincelerimizi bildirdik, çekincelerimiz konusunda bazı izahatlar verdik. Bu izahatlar değerlendirildiğinde kanunun çok sıkıntılı bir kanun olmadığı şeklinde bir anlam çıkıyor ama birtakım çekincelerimizin deruhte edilmesi henüz sağlanmış değil. Örneğin, bir tanesi şu: Türkiye bu kanunun yasallaşmasından sonra, Avrupa Birliği ülkelerindeki mültecilerin   -belki uygun bir tabir değil ama- çöplüğü hâline gelecek. Yani, Avrupa Birliği, kendi ülkelerine gelmiş olan üçüncü dünya ülkelerindeki vatandaşları, “Şu veya bu sebeple Türkiye üzerinden geldi.” deyip Türkiye’ye gönderecek. Türkiye bunu mahrecine -yani Gümrük Yasası’nda vardır, mahrecine iade gibi- iade edebilir mi? Geri kabul anlaşması yaptığı ülkelerle yapma imkânı var ama Türkiye üzerinden giden mültecilerin önemli bir kısmı; Bangladeş, Somali, Pakistan gibi ülkelerle bizim geri kabul anlaşmamız yok. Velev ki olduğunu düşünüyorum, yarın imzaladığımızı düşünüyorum, bu sefer devreye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi giriyor. Avrupa Birliği ülkeleri, bunları mahrecine geldikleri ülkeye yani vatandaşları olduğu ülkeye iade etmeyi bilmiyor mu? Biliyor. Maliyeti bir tek uçak bileti. Yani alırsınız Somalili adamı, uçak biletini ödersiniz, ülkesine gönderirsiniz. Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi buna mani. Yaşam hakkını kısıtlıyorsunuz diye devreye giriyor ve gönderemiyor. Avrupa Birliği sıkıştığı bir ortamda, Türkiye’nin vize muafiyetini de devreye alarak “Size vize muafiyeti sağlarım. Nasıl yaparsın? Buradaki benim mülteci çöplüğümü alın, siz kendi ülkenize götürün. Bakın, Türkiye, Avrupa Birliği kapısında onurunu, gururunu ayaklar altına alarak yıllardır devam ediyor. Burada Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonunda beraber görev yaptığımız arkadaşlar var. En son toplantımızda bizi davet eden Avrupa Parlamentosu Başkanı ve Başkan Vekilinin olmadığı kendi aramızda yemek yemek zorunda kaldık. Yani düşünebiliyor musunuz? Siz bir ev sahibisiniz, davet ediyor, yemek veriyor ama onlardan kimse yok. Biz kendi kendimize yemek yedik. Ben bu minvalde, böyle bir meselenin muhatabı olmamak adına Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyon üyeliğinden istifa ettim. Böyle bir onursuzluğu ben kendime yediremem, ben Türküm. Avrupa’da Viyana kapısında dayanmış bir ecdadın torunuyum. Kalkıp orada bir tane kendini bilmez adamın hem bizi davet etmesi hem de bu davete kendisinin icabet etmemesi karşısında daha fazla dayanamam.

Bunun dışında Avrupa Birliği daha ne dayatıyor bize? Avrupa Birliği birtakım fonlar verecekmiş. Diyor ki siz benim çöplüğüm olun ama ben de size fonlar vereceğim. Türkiye’nin hani ekonomisi bu kadar iyi, bu kadar atladı patladı ekonomi, döviz rezervi, Merkez Bankası. Avrupa Birliğinin bizim mültecileri kabul etme karşısında vereceği fonlara ihtiyacımız olduğunu belli eder bu kanun. Yani o fonlara bizim ihtiyacımız var, ekonomik açıdan değerlendirin bu hadiseyi. Sayın Bakan 2 bin tane adam ne yapar ki dedi. Doğru, kendisine göre öyle bir rakam çıkartmış. Ama biraz evvel Sayın Korutürk bir rakam verdi. 500 bin Avrupa’ya giden mülteci var, bunun da yüzde 50’si Türkiye üzerinden gidiyor. 250 bin, çoğu Bangladeş, Somali, Afrika kökenli mültecinin Türkiye’ye geldiğini düşünün her yıl. Dört yıl, 1 milyon kişi. Bakın, Suriyeli 1 milyon kişi var Türkiye’de. Türkiye'nin demografik yapısı farkına varmadan ciddi ciddi değiştiriliyor. 1 milyon Suriyeli mülteciyi insan hakları adına, Müslümanlık adına aldık şu anda 1 milyon aramızda, kaynağı belli olmayan, kimliği belli olmayan, nerede yaşadığı, ne yaptığı belli olmayan 1 milyon bu ülkenin kültürüyle bağdaşmayan insanı bu coğrafyada barındırıyoruz.

Türkiye bir taraftan yurt dışına kendi insanlarını ekmek aramak için gönderirken 1 milyon işsiz adamı kendi aramızda barındırıyoruz. Bu, Türkiye’de yaşayan insanların asayişiyle alakalı, Türkiye'nin güvenliğiyle alakalı. Türkiye’de yarın öbür gün toplumsal terör olaylarının kaynağında bu insanların kullanılmayacağını kim garanti eder bize? Yarın öbür gün tekrar Avrupa’dan Türkiye’ye gelen bu üçüncü dünya ülkelerindeki vatandaşların aynı şekilde Türkiye’de bu tip hadiselerde kullanılmayacağını kim garanti edebilir bize? Hiç kimse.

Geçen gün televizyonda izlediniz, bir seyahat acentesi silahla basılıyor gündüz vakti, 2 siyahi insan soyuyor çıkıyor. Münferit bir hadise olarak değerlendirebilirsiniz ama bu sayı çoğaldıkça Türkiye gibi metropolleri çok fazla olan bir ülkede asayişi sağlamakta zorluk çekersiniz. 250 bin kişiden bahsediyoruz. Dört yıl olduğu zaman 1 milyon kişi, 1 milyon da Suriyeli var.

Bu Suriyelileri geri göndermeyi düşünüyor musunuz Sayın Bakan? Var mı böyle bir planımız? Belki muhatabımız siz değilsiniz ama Dışişleri Komisyonundan Komisyon Başkanı orada. 1 milyon Suriyeli var. Hangi şartlarda bunlar Türkiye’yi terk edecekler? Nasıl terk edecekler? Böyle bir planı da yok Türkiye'nin. Sadece açtık kapıları.

Biraz evvel Sayın Oktay Vural çok güzel bir şey söyledi: “Türkiye'nin kapıları kevgir olmuş. Burada hiç olmazsa gelen adamların kaydını tutacağız. Türkiye’ye giren çıkan belli değil.” diyor. Hakikaten öyle, Türkiye'nin kapıları kevgir olmuş. Suriye’den, İran’dan, Irak’tan isteyen buraya geliyor. Türkiye onlar için artık bir yaşam alanı, yaşadıkları bir ülke ama Türkiye'nin şartları ve imkânları bu ülkeden gelen insanları barındıracak durumda değil ne ekonomik açıdan müsait ne de fiziki açıdan müsait.

Biraz evvel söylediğim endişemi de tekrarlıyorum: Türkiye'nin demografik yapısı ciddi ciddi değiştiriliyor. Türkiye, kendini Türk milletini oluşturan unsurların yaşadığı bir ülke. Bu demografik yapının değişmesi beni çok rahatsız ediyor diye eleştirenler olabilir. Almanya yaklaşık on beş yıldır kendi ülkesinin demografik yapısının değişmesine karşı ciddi önlemler almaya başladı. Almanya’nın endişe duyduğu bir ortamda, benim, bir Türk vatandaşı olarak Türkiye'nin demografik yapısının değişmesinden rahatsız olmamı çok yadırgamamaları gerekiyor. Türkiye'nin demografik yapısının değişmesi Türkiye'nin üzerinde oynanan birtakım oyunlarda bu demografik yapının da aleyhine kullanılabileceği intibayı yaratıyor bende. Bu bir paranoid şüphe değil, bu ciddi bir tespittir. Bu tespitime de katılır mısınız, katılmaz mısınız, bilmem Sayın Bakan ama bu tespitimi de lütfen, göz önünde bulundurun. Bu konudaki çekincelerimizi ben size anlatmaya çalıştım. Umarım, aklınızın bir tarafına yazarsınız, zira, yasayı geçirmekte Füle’nin burada olması sebebiyle acele ediyorsunuz. Aynı Füle, işte, Avrupa Parlamentosunda bizi yemeğe davet edip kendisi gelmeyen bir adamdan bahsediyorum. O Füle’ye de jest yapmak için Parlamento bu kadar sıkı çalışmanın arasında Avrupa Birliğinin dayattığı geri kabul anlaşmasını buraya getirmiş.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkkan.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan.

Buyurunuz Sayın Kaplan. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 554 sıra sayılı Geri Kabul Sözleşmesi, uluslararası…

Dikkat edin, bu Meclise gelen teknik, uluslararası sözleşmeleri bütün parti grupları olarak biz ülke çıkarına gördüğümüz zaman, üzerinde uzlaşarak çıkarmışızdır ama bu, farklı arkadaşlar. Burada muhalefetin 3 parti grubu da bu sözleşmeye muhalefet şerhi koymuştur. Geri kabul sözleşmesi bir neokolonialist sözleşmedir arkadaşlar, çok açık ifade ediyorum. 1950’den beri Türkiye, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi yolunda ve bugüne kadar da müzakere sürecinde bir ülkedir. Efendim, burada “Vize muafiyeti sağlamak için.” Böyle bir şey olabilir mi? “Vize muafiyeti sağlamak için.” Vize muafiyeti bu şekilde sağlanmaz. Eğer vize muafiyetinin ne olduğunu anlamak istiyorsanız diplomatlarınızın hangi ülkelerin kapılarında, nasıl ezdirildiğini, nasıl horlandığını, nasıl zorlandığını; diplomatik pasaport taşıyan milletvekillerinizin dahi geçişlerde nasıl sorgulandığını, hırpalandığını biraz bilip ona göre hareket edeceksiniz.

Bu, 23 ve 24’üncü faslın, Avrupa Birliği müzakere sürecinde yani, adalet, güvenlik, özgürlükle ilgili faslın açılış nedeni de olamaz. Evet, Türkiye'nin konumu kolay değil. Türkiye’de şu an, Suriye’deki yanlış dış politika nedeniyle 1 milyonun üstünde mülteci var, 1 milyonun üstünde. 1 milyonun üstündeki bu mültecinin 250 bini çadırlarda, konteynerlerde ama diğerlerinin nerede olduğunu devlet bilmiyor. Bakın, dikkat edin, İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan İzmir’e, Ege Denizi’nde kaçak kayıklarda, gemilerde sahile vuran cenazeler, hepsi işte, Asya’dan Avrupa’ya bir köprü gibi stratejik konumu olan Türkiye üzeri geçişlerin noktasıdır. Ama şunu biliyoruz biz: İnsan ticaretinde, insan kaçakçılığında insanların geçirilmesinde Türkiye'nin imzaladığı sözleşmelerin dışında, cezai hükümleri olan maddeler var ve o hükümlerde zaten Yunanistan yakaladığı zaman Türkiye’ye iade ediyor, İtalya yakaladığı zaman Türkiye’ye iade ediyor, Bulgaristan yakaladığı zaman Türkiye’ye iade ediyor ve hükümler var. Şimdi, bunu getiriyorsunuz Avrupa Birliğiyle yapıyorsunuz.

 Bakın, Türkiye’de bu konuya duyarlı kuruluşlar var, sivil toplum örgütleri. Mülteci Hakları Koordinasyonu bu konuda 15 sayfalık bir deklarasyon hazırlamış ve burada çok ciddi bir şekilde dikkat çekmiş. Bu kuruluşlar “Bu Geri Kabul Anlaşması’nı imzalamayın.” diyor, imzalamayın çağrısı yapıyor çünkü bunun Türkiye’ye korkunç yükümlülükler getireceğini... Ve şöyle düşünün: “2 milyon 700 bin seçmenim var.” diyorsunuz -Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak- 7 milyona yakın yurttaşınız Avrupa’da yaşıyor ve onların çocukları orada; kiminin yurttaşlığı var, kiminin oturması var, kimisi yeni evlenmiş. Oradaki kendi yurttaşlarınızı geri dönüşle karşı karşıya bırakıyorsunuz, geri dönüşle. Geliyor Türkiye’ye, Anadolu’dan evleniyor ve evlendiği zaman gidiyor, 2 çocuğu oluyor Almanya’da, onları Türkiye’ye geri döndürme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyorsunuz. Bunun insan hakları açısından hukuku vardır, uluslararası hukuk açısından vardır, mülteci hakları hukuku açısından vardır.

Şimdi, soruyorum size: Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu çekince, arkasından 67 no.lu Protokol’le sürdürdüğü “Sadece Batı’dan gelenler Türkiye’de mülteci olabilir.” Doğu’dan gelenlere; Kürt, Türkmen, Arap, farklı halklar, Azeri -farz edin ki Azerbaycan’dan- bunlar Türkiye’ye geldiği zaman mülteci statüsü yok bunlara. Bu ne ayrımcılıktır, bu ne kafadır arkadaşlar? Hangi çağda yaşıyoruz? Peki, o zaman 1 milyon Suriyeli mülteci senin topraklarında nasıl yaşıyor? Mülteci konumu, hukuku yoksa, mülteci hukuku olmayan bir konuda Birleşmiş Milletler bu konuya nasıl müdahale edebilir? Yok. Şimdi, bakın, bu sivil toplum kuruluşları; Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, KAOS-GL Mültecilerle Dayanışma Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi. Çok açık, bu vize muafiyetine yönelik diyalog başlatılmasına yeşil ışık yakmasından sonra, daha önce 2011 Şubat ayında müzakereleri tamamlanmış olan Geri Kabul Anlaşması metninin paraflandığından bahsediyor. Şimdi, soruyorum size: Siz, gümrük birliğini de 1995’te imzaladınız. Ticaret yaptığınız zaman Avrupa Birliği Merkez Bankasına vergi yatırıyorsunuz ve dolaylı olarak Amerika’da, başka yerde bu vergiyi yüklenmiş olarak mallarınız dolaşıma açılıyor. Şimdi, onun külfetini çekiyorsunuz ama müzakere sürecindesiniz, hâlâ kimse sizi almıyor. Bunu düşünmek lazım. Avrupa Birliği artık demokrasiyi, özgürlükleri değil, güvenliği esas alan bir projeyle geliyor.

Şu sözleşmeye bakarsanız arkadaşlar, çok çok tehlikeli şeyler göreceksiniz. Siz mesela Danimarka Krallığı’ndan ya da Birleşik Krallık’tan, onların koyduğu çekincelere bir göz atarsanız, onlar bile özgürlük ve güvenlik, adalet alanlarına ilişkin pozisyonlarda çekince koymuşlar. Şimdi, buradan baktığımız zaman Geri Kabul Anlaşması’yla ne yapacaksınız? Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden mültecilerin “yüzde 50” dedi arkadaşlar ama yüzde 65 Türkiye üzerinden gidiyor arkadaşlar, Türkiye bir geçiş ülkesidir. Ve Türkiye üzerinden giden herkes yakalandığı zaman Türkiye’ye gönderilecektir ve bütün masrafı Türkiye yüklenecektir. Geri gönderilen mültecilerin konumu Türkiye’de ayrı bir sorun olarak karşınıza çıkacak. Şimdi, bunu bir vize muafiyetine bağlamak ne kadar doğru? Yanlış arkadaşlar, vize muafiyetinde karşılıklılık diye bir kural var. Hele bir çıkın, bakın, Allah Aşkına, VIP salonlarınız yol geçen hanına dönmüş. VIP salonundan IŞİD geçiyor, El Nusra geçiyor, El Kaide geçiyor, konsolosluğun alt kademesinden üst kademesine kadar herkes geçiyor. Siz bir milletvekili olarak onların VIP salonundan geçebilir misiniz? Geçemezsiniz. Siz kime ne dersi vereceksiniz? Gurur, onur, yüce, büyük ekonomi, büyük devlet, hikâye bunlar, vazgeçin. Vizelerde kapılardasınız, dolaşımda kapılardasınız, Avrupa Adalet Divanındaki mahkemelerde kapılardasınız ve imtiyazlı ortaklıkla sınanan bir kapıdasınız. Bunun nedeni de 12 Eylül darbesinin Anayasası’yla hâlâ yönetiliyor olmak, bu ülkede adaletin olmayışı, bu ülkede eşit yurttaşlığın olmayışı, bu ülkede demokrasinin olmayışı, bu ülkede insan hakları karnesinin zayıf oluşu, bir de bunun üzerine böyle bir külfet getirip bu ülkenin üstüne koyma hakkınız yok. Bunun getirisi yok, boşuna. Bu sözleşmeyi çekin.

Geri Kabul Sözleşmesi’yle ırkçılığın ayyuka çıktığı, küresel krizde Antiislamcılığın arttığı bu krizler döneminde siz önce baltayı kendi ayağınıza vurursunuz, önce sizin vatandaşlarınızın geri kabule takılacağını unutmayınız. Kendi ülkenizden giden mülteciler, azınlıklar, Türkler, Kürtler hepsi bu tehdidin altında kalacaklar ve hiçbir garantileri olmadan her gün kapı dışarı, sınır dışı edilebilir tehlikesi altında kalacaklar. Bunun vebali AK PARTİ’de olacaktır, uyarıyoruz. Bu sözleşmeyi geri çekin, biraz daha düşünüp, biraz daha tefekkür edelim, konuşalım bu konuyu.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Şahsı adına Tokat Milletvekili Reşat Doğru? Yok.

Hükûmet adına Avrupa Birliği Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.

Buyurunuz Sayın Çavuşoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.

Çok değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Avrupa Birliği sürecinde önemli bir anlaşmayı müzakere ediyoruz. Tabii ki böyle bir anlaşma üzerinde farklı görüşlerin olması doğal ama burada önemli olan, gerek anlaşma metninin içeriği, gerekse bazı rakamlar konusunda doğru bilgileri vermek hem bizim hem de muhalefet partisindeki arkadaşlarımızın görevidir.

16 Aralık 2013 yılında bu anlaşma imzalandı ve Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği kurumları tarafından da onaylandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da inşallah bugün onaylandıktan sonra yaklaşık üç yıl sonra uygulamaya geçecek bir anlaşma.

Niye üç yıl? Çünkü bu üç yıl içinde alınması gereken tedbirler var, Türkiye’nin alması gereken tedbirler var, Avrupa Birliğinin alması gereken tedbirler var özellikle sınır güvenliği ve kaçak göçle mücadeleyle ilgili. Yine, Türkiye’nin gerek pasaport gerek iç güvenlikle ilgili atması gereken adımlar var ve bazı adımları da Avrupa Birliği ile Türkiye birlikte atacak. Bu tüm çalışmalar yaklaşık üç yıl süreceği için, öyle tahmin edildiği için üç yıl sonra uygulamaya girecek bir anlaşma. Ve bu süreçte Avrupa Birliği de Türkiye’nin atması gereken adımlar konusunda fonlar da aktaracak, bu fonlardan da faydalanacağız.

Avrupa Birliğinin bu üç yıl içinde… Biraz önceki çok değerli konuşmacı Sayın Korutürk’ün “Türkiye’ye talimat verir ‘İşte, şunları şunları yap.’” dediği şeylere baktığınız zaman, Türkiye’nin iç güvenliğiyle ilgili tedbir alınması zaten hepimizin en büyük arzusu. Pasaport çalışması zaten Hükûmetimizin yapmakta olduğu bir çalışma. Sınır güvenliği ve kaçak göçle mücadele hem Türkiye’nin bir sorunu hem de Avrupa Birliğinin bir sorunu. Dolayısıyla, bu konuda tedbir alıyoruz, almaya da devam etmemiz lazım; bazılarını da Avrupa Birliğiyle birlikte almak daha sağlıklıdır çünkü bugün kaçak göçle mücadelede ülkeler tek başına başarılı değildir, hatta uluslararası örgütler de başarılı olamamıştır. O nedenle bu iş birliğinin önemi var.

Şimdi, “göç” olgusu bugün en çok tartışılan konulardan bir tanesi. Bugün göçmen akışı ya da yasa dışı göç özellikle, göçmen akışı engellenemiyor, engellenemez de. Ve önümüzdeki on yıl, yirmi yıl Avrupa'nın en çok ihtiyaç duyacağı konu da yaşlılıktan ve nüfus azalmasından dolayı yeni göçmenlerin Avrupa’ya gelmesidir. Sürdürülebilir bir ekonominin ve toplumun sağlanabilmesi için şu andaki istatistiklere göre Avrupa Birliğinin göçe ihtiyacı var. Ha, burada nedir önemli olan? Kaçak göçle mücadele, kontrollü göçün sağlanması. Zaten Avrupa Birliği ülkelerine giren göçmen sayısına ya da kaçak göçmenlerin iadesiyle ilgili rakamlara baktığımız zaman da, bunların birçoğunun değişik sebeplerle Avrupa Birliği ülkelerinde yer aldığını görüyoruz.

Şimdi, bu anlaşma neticesinde, üç yıl sonra bu anlaşma yürürlüğe girdiği zaman belli bir makul süre içinde de vize serbestisi başlayacak yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları serbest, vizesiz dolaşım hakkı elde edecekler. Bu azımsanacak bir hak değil. Burada Avrupa Birliğinin çifte standardını, Avrupa Birliğinin mahkeme kararlarını uygulamadığını görüyoruz. Özellikle Avrupa Birliği Adalet Divanının verdiği kararlara baktığımız zaman, hizmet almak için ve iş kurmak için giden vatandaşlarımıza vizesiz gitme hakkı veriliyor fakat hizmet almak için, özellikle para harcamak için giden vatandaşlarımızla ilgili, onların davalarında ret verilmiştir. Ya, bunun da bir siyasi karar olduğunu söylüyoruz. Hatta iş kurmak için ya da hizmet sunmak için vatandaşlarımızın kazandığı davaları da tüm Avrupa Birliği ülkeleri de uygulamamaktadır. Dolayısıyla, bu işin kökten çözümü tüm vatandaşlarımızın, ayrım yapılmaksızın, vizesiz dolaşım hakkını elde etmesidir. Bu da çok önemli bir kazanımdır, bu hepimizin arzusudur. Hep birlikte de mücadele etmeye devam etmeliyiz.

O nedenle, bu anlaşmayla ilgili “Yok, efendim, bunu sonra feshedersiniz, edemezsiniz.” gibi tartışmaya gerek yok. Biz burada biraz önce “Meşruhatlı Yol Haritası” dediğimiz, Avrupa Birliğiyle yaptığımız bu sözleşmeye dercettirdiğimiz bu yol haritasına baktığımız zaman, yapacaklarımızı, yapamayacaklarımızı tek tek açıklamışız ve “Makul bir süre içinde Avrupa Birliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vizesiz dolaşım hakkı vermezse biz bu sözleşmeyi feshederiz.” demişiz ve bu makul sürenin de bizim için tüm çalışmalar dâhil altı ay olduğunu buraya dercettirmişiz. Dolayısıyla, altı ay içinde bu uygulanmazsa biz bunu feshederiz.

O nedenle, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği sürecini bunu feshettik diye durdurmak istiyorsa, zaten herhangi bir sebepten de bunu durdurabilir. Zaten bugün siyasi engellerle birçok müzakerenin, özellikle müzakere fasıllarının açılmadığını her vesileyle sizlere de, onlara da açıklıyoruz.

Burada Lozan Anlaşması’nın ihlali de söz konusu değildir. Yine burada biz azınlık konusunun Lozan Anlaşması’nda tarif edildiği gibi uygulanacağını aynı şekilde yazılı bir şekilde bu anlaşmaya dercettirmişiz, pozisyonumuzu açık bir şekilde bildirmişiz değerli arkadaşlar.

Şimdi, Türkiye geri kabul edilen kişilerle ilgili ne yapacak? Bir kere, her şeyden önce Avrupa Birliği ülkelerine bu kişilerin Türkiye tarafından, Türkiye üzerinden geçtiği ispatlanacak ve Türkiye de bunu kabul edecek. Rakamlara baktığımız zaman -örneğin Yunanistan’la bizim geri kabul anlaşmamız var- birçok kişi için -13.648- yasa dışı göçmen geçtiğini kabul etmişiz ve bunlardan sadece, değerli arkadaşlar, 3.876 kişi iade edilebilmiş. Bu süre içinde birçoğu zaten başka haklar elde etmiş ve bu tür mültecilerin iade edilemeyeceğine dair Avrupa Birliği Adalet Divanı dâhil mahkemelerin kararları var, her ülkenin değişik kanunları var ama neticede, burada, bu insanların Türkiye üzerinden geçtiğini Türkiye’nin de kabul etmesi lazım ve Türkiye’ye iade edilen herkes de Türkiye’de kalacak diye bir kural yoktur, herkesin kalması gerekir diye bir kural da yoktur.

Birincisi, Türkiye, yine burada, bu yol haritasında belirttiğimiz gibi, coğrafi kısıtlamayı devam ettirecektir yani 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğumuz coğrafi kısıtlamayı devam ettirecektir. Ne zaman kaldıracaktır? Türkiye, Avrupa Birliğine üye olduğu gün. Yani bu kişiler Türkiye’ye geldiği zaman eğer Türkiye kabul ederse, bu kişileri eğer geri kabul anlaşması olan ülkeler varsa bunları iade etmek lazım, başka ülkelerle de yine geri kabul anlaşması yapmamız lazım bu konuda hepimiz hemfikiriz ama diyelim ki Türkiye’nin doğusundan herhangi bir ülkedense bu kişiler bu kişileri ya o ülkelere iade ediyoruz Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğiyle birlikte ya da üçüncü bir ülkede ikamet etmesini, mülteci olmasını sağlıyoruz. Türkiye bu rezervini, bu coğrafi kısıtlamasını devam ettiriyor değerli arkadaşlar.

Ee, şimdi, Suriyelileri gönderecek miyiz? Suriyeliler niye geldi bizim ülkemize? Orada bir savaş var, orada bir zulüm var, orada kan var, kendi insanını öldüren zalim bir rejim var ve bir de ortaya çıkan terörist gruplar var onlar da acımasız. Ee, şimdi, bu insanları biz bu çatışmanın ortasında mı bıraksaydık; yoksa bunlara kapımızı açsaydık da bunları şimdi ülkemizde barındırsa mıydık? Hangisi daha iyi ve şu ortamda, hâlâ orada istikrarsızlık varken, savaş varken, kan varken, gözyaşı varken bu insanlara “Gidin, siz de ölün.” demek bizim insanlığımıza sığmaz, bizim anlayışımıza sığmaz değerli arkadaşlar bunu genel anlamda söylüyorum. Dolayısıyla ileride inşallah oraya istikrar gelir…

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Bakan, onlar nasıl gönderilecek konusu? Şu anda gönderin meselesi değil, yani onların giderken burada kalmasıyla ilgili soru ifade edildi; yoksa böyle bir konuda…

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) –Bunların zaten 200 küsur bini kampta yaşıyor. Bunlara istikrar gelir, güven gelir inşallah Sayın Vural ve orada barış, istikrar geldiği zaman inşallah onları da sağlıklı bir şekilde uygularız.

Neticede değerli arkadaşlar, bu Geri Kabul Anlaşması ve karşılığında 77 milyon insanımızın vizesiz dolaşım hakkı hem Türkiye’nin yararınadır ve dolayısıyla Avrupa Birliği sürecimiz için de önemlidir. Bu konuda siz değerli arkadaşlarımızın destek vermesini özellikle rica ediyorum.

Hepinize teşekkür ediyorum, saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çavuşoğlu.

Şahsı adına Erzincan Milletvekili Muharrem Işık? Yok.

Soru-cevap bölümüne geçiyorum.

Soru-cevap bölümümüz on dakikadır ve beş dakikasını sorulara, beş dakikasını cevaplara ayıracağım.

Sayın Öner…

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Musul’da olaylar başladığında, IŞİD harekete geçtiğinde, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu “Musul’la ilgili her türlü önlem alındı.” demişti. Herhâlde önlem alındığından IŞİD’i haberdar etmediği anlaşılıyor. Orada konsolosluk yetkilileri, güvenlik görevlileri ve aileleri rehin alındılar. Sayın Davutoğlu ne gibi önlemler almış, alınmasına vesile olmuş? Çok sayıda vatandaşımız öldürüldü, hâlen esaret altında olanlar var. Daha ne kadar bu esaret devam edecek?

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öner.

Sayın Kaleli? Yok.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Ben Sayın Bakanıma soruyorum: Ülkemizi geçiş ülkesi olarak kullanan başta Afrika ülkeleri olmak üzere diğer yabancı ülke vatandaşları için bu ülkelerle geri kabul anlaşması tümüyle imzalanmış mıdır?

İkinci sorum: AB’yle müzakere sürdüren aday ülkeler arasında Türk vatandaşları dışında vizesiz seyahat yasağı uygulanan başka bir ülke var mıdır?

Üçüncü sorum: Hükûmetin imzaladığı Geri Kabul Anlaşması, 4 Nisan 2013 tarihinde çıkardığımız Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na aykırı değil midir?

Dördüncü sorum: Türkiye’nin daha önceki anlaşmalar çerçevesinde zaten kazanılmış hakkı olan serbest dolaşım konusunda AB’ye bir yükümlülük getirmekte midir bu anlaşma?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, hâlen ülkemizde kaçak durumda olan ve yürürlüğe girmesi hâlinde bu anlaşmadan etkilenecek olan göçmen sayısı nedir?

Ayrıca ülkemizi güzergâh olarak kullanıp da AB ülkelerine gitmiş ve bu anlaşma gereği geri iade edilecek olan mülteci sayısı ya da kaçak göçmen sayısı ortalama ne düzeydedir? Bunun Türkiye’ye olacak ekonomik maliyeti konusunda bir çalışmanız oldu mu? Bu yükün miktarı nedir? AB’nin vize muafiyeti konusunda vermiş olduğu söze Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak ne kadar güvenebilirsiniz? Daha önce verilmiş olup da yerine getirilmeyen taahhütleri dikkate aldığımızda sadece “Vize muafiyeti alacağız.” yaklaşımıyla bu kadar külfetli bir anlaşmayı Meclise getirmenizi doğru buluyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Akar…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan, bu kanun tasarısı onaylandıktan sonra bir, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Avrupa Birliği ülkelerine vize muafiyeti kullanarak girebilecek mi? Bugün onaylandığı zaman girebilecek mi? Eğer giremeyecek ve üç buçuk yıl sonra girecek diyorsanız Avrupa Birliği üç buçuk yıl sonra -burası önemli, tırnak içinde söylüyorum- tartışmasız vize muafiyeti sağlayacak mıdır? Biraz evvel kürsüde bunu ifade ettiniz.

Üç, bu anlaşma onaylandığı takdirde Türkiye’nin geri kabul anlaşması olmayan ülkelerin vatandaşlarını da Avrupa Birliğinden kabul edecek midir?

Dört, bu göçmenleri kabul ettiğinde, kendi ülkelerine gittiğinde güvenlik tehdidi altında veya güvenlik tehdidi bulunuyorsa bu göçmenleri biz ne yapacağız?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akar.

Sayın Özgündüz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, az önce konuşmanızda “Sınır güvenliği ve kaçak göçle ilgili gerekli çalışmaları yapıyoruz.” dediniz ancak ben Türkiye-Suriye sınırına gittim. Orada Reyhanlı’da sınır güvenliği için kurulan karakolun Hükûmetiniz tarafından kapatıldığını bizzat gördüm. Bende kayıtları, videosu da var. Karakolu kapattınız. Bir taraftan da “Sınır güvenliğiyle ilgili tedbir alıyoruz.” diyorsunuz. Oraları kapattığınız için teröristler elini kolunu sallayarak ülkeme girdi ve Reyhanlı’daki bombalı saldırıda 53 yurttaşımız katledildi.

İkincisi, diyorsunuz ki: “Üç yıl sonra yürürlüğe girecek bu anlaşma.” Peki, bugün onaylandıktan sonra, Resmî Gazete’de yayınlandığı andan itibaren geri kabul yükümlülüğüne Türkiye giriyor mu? Üç yıl sonra vize muafiyeti. Ancak geri kabul yükümlülüğü üç yıl boyunca devam edecek ve üç yıl sonra Avrupa Birliği vize muafiyeti tanıyacak mı, tanımayacak mı? Bunu bir açıklayın lütfen.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özgündüz.

Buyurunuz Sayın Bakan.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Teşekkür ederim.

Sayın Öner’in Mısır, Suriye ve bölgeyle ilgili sorusunu Sayın Dışişleri Bakanımız yazılı bir şekilde cevaplayacaklar.

Şimdi, değerli arkadaşlar, en son sorudan başlarsak, Sayın Özgündüz’ün: Bugün onaylayacağımız anlaşma üç yıl sonra yürürlüğe girecek ve bu üç yıl içinde alınması gereken, atılması gereken tedbirler var. Bizim, Avrupa Birliğinin ve birlikte atacağımız adımlar ve…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Geri kabul yükümlülüğü yok mu bugünden?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Yok. Geri kabul de üç yıl sonra başlayacak, geri kabul başladıktan…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Üç buçuk yıl sonra…

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Evet, altı ay içinde de vizesiz dolaşım başlayacak, altı ay içinde.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Üç buçuk yıl nedir Sayın Bakanım?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Üç buçuk yıl sonra yaklaşık vizesiz serbest dolaşım olacak dedik ya. Üç yıl sonra geri kabul anlaşması uygulamaya girecek, ondan sonra altı ay içinde de vizesiz dolaşım hakkı elde edeceğiz. Avrupa Birliği bizi, Türkiye’yi negatiften pozitif ülkeler grubuna sokacak.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bu arada biz geri kabul yükümlülüğüne girmiyoruz.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Hayır, üç sonra başlayacak.

Çok teşekkür ederim sorunuz için ayrıca.

Ve tabii, burada, diğer arkadaşlarımız da üç yılla, üç buçuk yılla ilgili sorular sordular. Aynı şekilde biz altı ay içinde eğer Avrupa Birliği vizesiz dolaşım hakkı, seyahat hakkı vermezse biz bunu iptal edeceğiz. Kendilerine de söyledik. Makul sürenin bizim için altı ay olduğunu söyledik.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ama bazı maddeler hemen yürürlüğe giriyor Sayın Bakan.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Geri kabulle ilgili şey üç yıl sonra giriyor ve altı ay içinde vizesiz dolaşım hakkı da, vizesiz seyahat hakkı da bizim vatandaşlarımıza verilmelidir ve doğrudur, maalesef -bugün başka sorulara geçiyoruz şimdi birbirine bağlı- ve maalesef aday ülkeler içinde vizesiz seyahat etme hakkı olmayan tek vatandaş bizim vatandaşımız. Ve bu, Avrupa Birliğinin de bir çifte standardıdır ki biz müzakere eden bir ülkeyiz. Özellikle Balkan ülkelerinde aday ülkelere bile vizesiz seyahat hakkı verildi. Biz, onları destekliyoruz. Balkanlardaki kardeşlerimiz bu hakkı elde etsinler, karşı değiliz ama maalesef, Türkiye’ye bunun uygulanması da başka bir şeydir.

Bu, aslında değerli arkadaşlar, 12 Eylülün başka bir yansımasıdır. 12 Eylülden sonra, özellikle Almanya gibi ülkelere çok sayıda mülteci oraya gidip de mülteci olmak için başvuru yapınca o zaman Türkiye’ye işte bu vize uygulamaları gelmiştir. Ve burada, özellikle Avrupa Birliğinin bu anlaşmayla beraber bu çifte standardı kökten kaldıracağına inanıyoruz.

Burada “Avrupa Birliğine yükümlülük getirecek mi?” diye sordu Sayın Dinçer. Elbette Avrupa Birliğine de bir yükümlülük getirecektir ve bunun uygulaması… Bu, karşılıklı bir uygulamadır ve “Türkiye’ye iade edilen kişilerle ilgili –biraz önce de söyledim- kaç ülkeyle, hepsiyle anlaşma var mı?” diye… Hepsiyle geri kabul anlaşması yok. Yani göçmenlerin, ağırlıkla kaçak göçün geldiği ülkelerin hepsiyle anlaşmamız yok. Türkiye'nin doğusundan olan bazı ülkelerle var. Mesela, Kırgızistan’la var, aynı şekilde Romanya’yla var, Pakistan’la var, Nijerya’yla var, Yemen’le var ve Türkiye'nin kuzeyinde olan ülkelerle var. İşte, Rusya var bunların içinde, Ukrayna var, Moldova var, Belarus var, Karadağ var ama hepsiyle yok. Ama bu işi de nasıl çözüyoruz? Tam üye oluncaya kadar değerli arkadaşlar,  coğrafi kısıtlama uygulamasını devam ettirdiğimiz için Türkiye'nin doğusundan gelen bu göçmenlere biz mülteci statüsü, göçmen statüsü veremiyoruz; ya ülkelerine iade ediyoruz ya da üçüncü ülkelere, Birleşmiş Milletlerle beraber yerleşmesi için birlikte çalışıyoruz.

Birçok soru geldi Sayın Başkanım, zaman da kısıtlı olduğu için bunların hepsine cevap veremeyeceğiz şu anda. Her arkadaşımız dörder, beşer tane sordu ama genel anlamda tüm soruları toparlayıcı bir cevap verdik ve diğer arkadaşlarımızın da…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Güvenlik gerekçesiyle geri yollayamayacağınız mülteciyi ne yapacaksınız? Burada mı barındıracağız?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Değerli arkadaşlar, bakınız, Türkiye, Komisyon karar verecek bu konuda. Neticede, vatansız olanları da mesela Avrupa Birliği bize iade etmeyecek, bu da var sözleşmede ama biz birçok olaya da Suriye’de olduğu gibi insani de yaklaşıyoruz, mutlaka bizim de kabul edeceğimiz ve değişik sebeplerle ülkemizde kalabilecek -az ya da çok sayıda- belli bir sayıda insan da olabilir yani bu 77 milyona fazla yük de getirmez ama esas itibarıyla biz bunun Türkiye’ye yükünün ve…

OKTAY VURAL (İzmir) – O zaman, Avrupa Birliği insani davranmıyor da biz mi insani davranmış oluyoruz?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Avrupa Birliğiyle Türkiye’yi karşılaştırdığımız zaman biz hep Avrupa Birliğinden daha fazla insani davranıyoruz.

OKTAY VURAL (İzmir) – O zaman insani davranmakla onları bağlayalım, insani davransınlar.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Peki, Avrupa Birliği niye kendi alanlarında tutmuyor, kendi ülkelerinde?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Yani Türkiye’de yaşayan kaçak göçmenlerle ilgili mücadelemiz devam ediyor, sınır güvenliyle ilgili -evet, Suriye sınırında açık kapı politikamızı hep devam ettirdik ama- özellikle Edirne kapısı ve diğer bölgelerdeki sınır güvenliğiyle ilgili çalışmalarımız da herkes tarafından biliniyor, Avrupa Birliği tarafından da görülüyor.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Diğer soruları yazılı cevaplayacağınız beyan ettiniz.

Şimdi 1’inci madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 554 Sıra Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 1. maddesinin Tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

                    Ali Sarıbaş                                        Haydar Akar                                Osman Faruk Loğoğlu

                    Çanakkale                                            Kocaeli                                               Adana

                   Gürkut Acar                                       Celal Dinçer                                      Ali Özgündüz

                      Antalya                                              İstanbul                                              İstanbul

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) - Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Katılamıyoruz efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Özgündüz. (CHP sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bu geri kabul anlaşması, bizim Türkiye üzerinden transit geçerek Avrupa Birliği ülkelerine giden gerek kendi yurttaşlarımız gerekse Orta Doğu’dan, Afrika’dan ülkemizi kullanarak giden kişilerin orada vize koşullarına uymaması ya da ikamet koşullarına uymaması halinde Türkiye’nin bunları kabul edeceğine ilişkin bir anlaşma.

Sayın Bakana az önce soru sordum, diyor ki: “Bu üç yıl içinde yürürlüğe girecek. Bu arada biz sınır güvenliğiyle ilgili kaçak göç ve göçmenlerle ilgili gerekli çalışmaları AB’yle birlikte yapacağız, sonra altı ay boyunca biz geri alacağız.”

Efendim, yine Sayın Bakan ile Sayın Komisyon Başkanı Volkan Bozkır da geçen günkü konuşmasında dedi ki: “Biz hemen her gönderileni geri almayacağız. Bir komisyon kuracağız. Orada, ilgili ülke, kişinin üzerinde Türk malı herhangi bir şey bulsa, bir alışverişe ilişkin bir POS makinesi fişi bulsa, bir sigara bulsa, Türkiye'den geçtiğini düşünerek, ona kanaat getirerek bana iade edecek. Benim komisyonum ‘Hayır kardeşim, ben bunu almıyorum.’ dediği anda ‘Altı ay sonra vize muafiyeti anlaşmasını da ben uygulamıyorum.’ diyecek.” O zaman ne olacak? “Burada efendim feshedeceğim.” Yani, altı ay boyunca alınanlar ne olacak Sayın Bakan? 100 binlerce göçmen.

Şimdi, bakın, sadece Suriye’den ülkemize gelen -200 bini kampta olmak üzere- 500 binin üzerinde, bazı rakamlara göre 1 milyona yakın göçmen var. Bugün, batıda çok ciddi sıkıntılar oluşturdular, suça karıştılar bu insanlar ve emniyet güçleri bunlara işlem yapmıyor, enteresan bir şekilde emniyet Suriye’den gelenlere işlem yapmıyor.

Yine Suriye’den, sizin “İnsani amaçla biz misafir ediyoruz.” dediğiniz teröristler, IŞİD’in teröristleri, Niğde’de yol kontrolü yapan Mehmetçik’i şehit etti ve dedi ki: “Bunlar Türk askeri, kâfir ülkenin askeridir, düşmanlık yapıyor, ben bunu şehit ederek sevap işledim.” Selefi, Vahabi anlayışı. Bakın, bu adam burayı kullanarak gitse ilgili Avrupa ülkesine, siz bunu alarak ne yapacaksınız? İlgili ülkeye de gönderdiğiniz anda hürriyetinden mahrum edilecek ya da belki idam edilecek. İdam edileceği için siz iade edemeyeceksiniz, bizim de mükellefiyetimiz var.

İki: Sayın Bakanım, şu anda bizim Türk yurttaşları orada çocuklarının ikamet tezkeresini herhangi bir nedenle uzatmasa, adres değişikliğini bildirmese, siz bunların ikamet koşulları yerine gelmediği için geri kabulünü onaylıyorsunuz. Ve açacakları davaları da buradan yürütecekler. Yani, ilgili ülke sınır dışı edecek benim yurttaşımı, o vatandaşın “Hayır, haksız yere sınır dışı ettin.” diye açacağı davayı da, sınır dışı edildiği yani benim ülkeme gelecek kendi yurttaşım, buradan davayı yürütecek kaç seneye sonuç alabilirse.

Sayın Bakan, bizim, 1963 Ankara Anlaşması gereği zaten vize muafiyet hakkımız var. Siz niye bu hak için mücadele etmiyorsunuz? Uluslararası mahkemeler bu yönde bizim yurttaşlarımızın başvurusunu haklı buluyor, Adalet Divanı haklı buluyor. Bu yolu denemek varken, Avrupa Birliğini bu yola sürüklemek varken, siz niçin ucu açık, daha çok ülkemizi mükellefiyet altına sokan böyle bir anlaşmayı getiriyorsunuz? Bu anlaşmaya bu nedenle biz onay vermeyeceğiz.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, düşler aleminin bakanı, “Bölge ülkesi olacağız.” diyerek ülkeyi batıran, elçiliği, konsolosluğu işgal ettiren, Dışişleri mensuplarını şu anda esir ettiren Bakan, 16 Ocak 2013 tarihinde, Avrupa Birliği İçişleri Komisyonuna yazdığı mektupta diyor ki: “Daha önce sizinle ve diğer AB makamlarıyla yaptığımız görüşmelerde, birçok defa altını çizdiğimiz üzere, geri kabul anlaşmasını hayata geçirmesi ile Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat imkânı tanınması aynı anda olmalıdır.” Çok güzel. Şimdi niye döndünüz bundan? Yani, bu görüşten ne oldu döndünüz? Aynı anda olmalıdır yani biz müstemleke değiliz. Avrupa Birliğine eşit, onurlu bir üye olarak girmeyi savunuyoruz, muhalefet olarak da sizin arkanızdayız, bunu savunun, Hükûmeti destekleyelim. Ama, onurumuzu rencide edecek şekilde yani vize muafiyetiyle geri kabul anlaşmasının aynı anda yürürlüğe girmemesi şeklinde sizin getirdiğiniz bu anlaşma bizim açımızdan uygun değil diyoruz. Birileri, bizim yurttaşlar gidecek, Şanzelize’de, Londra’da, Milano’da alışveriş yapacak, buradan çaldığı çırptığını yiyip içecek, “Vizesiz seyahat edeceğim.” diyerek karlı dağları aşıp gelen, hayatını tehlikeye sokan ve bu nedenle oralara kadar ulaşan kişileri geri alıp onların özgürlüğü ve hayatı üzerinden… Biz böyle bir vize muafiyeti istemiyoruz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özgündüz.

 

 

 

 

 

 

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

ENGİN ALTAY (Sinop) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır.

Sayın Altay, Sayın Acar, Sayın Ayaydın, Sayın Akar, Sayın Öner, Sayın Dinçer, Sayın Köktürk, Sayın Tanal, Sayın Yalçınkaya, Sayın Demiröz, Sayın Akova, Sayın Eyidoğan, Sayın Ayman Güler, Sayın Onur, Sayın Oyan, Sayın Danışoğlu, Sayın Balbay, Sayın Öner, Sayın Pavey, Sayın Moroğlu, Sayın Kaleli.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı.)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati:18.06

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.15

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 108’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

 

 

lll- Y O K L A M A

 

 

BAŞKAN – 1’inci madde üzerinde İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve arkadaşlarının önergesinin oylamasından önce istem üzerine yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulanamamıştı.

Şimdi yoklamayı yineliyorum.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

 

 

 

3- Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporları (1/876)  (S. Sayısı: 554) (Devam)

BAŞKAN -  Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Şimdi, 1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 1’inci madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2-(1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Ali Haydar Öner. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Öner.

CHP GRUBU ADINA ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekili; AKP Hükûmetinin yeni bir aldatmacası ve kandırmacasıyla karşı karşıyayız.

Ünlü düşünür Nasreddin Hoca’nın yün hikâyesini anımsatıyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, Genel Kurula geliyorlar, gürültü yapıyorlar.

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Geri Kabul Anlaşması onaylanırsa, uygulamaya konursa vize kalkacakmış. Kimler inanıyor, merak ediyorum. Gerçekten Parlamentoda yer alan sayın parlamenterlerimiz inanıyorlar mı?

Brüksel dönüşü, 7 Ocak 2005’te, Sayın Başbakan ile Sayın Melih Gökçek’in organizasyonuyla, Kızılay’da gündüz gözüyle havai fişekler patlatıldı, AB’ye giriş vizesi alınmış gibi müzakere tarihinin alınması kutlandı, bari Vize Muafiyeti Sözleşmesi de gece kutlansaydı da millet farkına varabilseydi.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen biraz sessiz olalım.

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – 21’inci madde 24’üncü maddeye atıfta bulunuyor.

24’üncü maddenin (3)’üncü fıkrası gereğince, eğer bu sözleşme anlaşmaya uygun şekilde uygulanmazsa Türkiye fesih hakkını kullanacakmış. Yani “Fos çıktı.” denilecek halkın tabiriyle, feshedilecekmiş. Bize çıkacak faturanın miktarı belli değil. Türkiye'nin altyapısı yeterli değil, çünkü çok sayıda iade olması hâlinde, Türkiye'den geçen üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşlarının iadesi hâlinde nerelerde barındırılacak? Geri gönderilenlerin yol açacakları çok sayıda sorun var; aralarında kavga edecekler, hastalanacaklar, kaçacaklar, çocukları olacak, üçüncü ülkeye kabul ettirme konusunda sıkıntılar çekilecek çünkü bu anlaşmayla, diğer ülkelerle yapılan anlaşmalar da geçersiz sayılacak.

Vatandaşlara vize muafiyeti bir yana, içinde bulunduğumuz günlerde başka sıkıntı var. Neredeyse Sayın Başbakana vize konacak. Almanya’ya gidiyor, Merkel ve Alman basını “Aman ha, sakın ha, efendim, Türkiye’deki vatandaşları birbirine düşürdünüz, Almanya’daki vatandaşlara dokunmayın. Onların içini karıştırmayın, ayrılık gayrılık yaratmayın!” diyorlar. Avusturya da aynı sıkıntı içinde. Aman ha, Sayın Başbakan gelirse, sadece Türkiye vatandaşları değil, Avusturya’da da sıkıntı çıkabilir kaygısı içinde. Öfkeyi hitabet sanatı sayanlar iktidarında da gerginlikten geçtiğini düşünüyorlar. Anlaşılan uygulanan strateji şu: Vade uzun olsun, ya AB dağılır ya biz vazgeçeriz ama iktidarımız bir dönem daha devam eder.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliğine girmek istiyorsak vize muafiyeti uğruna altından kalkamayacağımız tavizlere, sözleşmelere imza atmayalım, bunu da onaylamayalım.

Bu sözleşme tasarısı geri çekilirse en doğru işlem yapılmış olur çünkü Avrupa Birliği bu ödünlerden geçmiyor, mevcut haklardan vazgeçmekten geçmiyor, Roma ve Ankara anlaşmalarıyla kazandığımız haklardan vazgeçmekten geçmiyor. Avrupa Birliğine geçiş, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler normlarına uymaktan geçiyor, Hindistan Bangalore’daki konferansta yapılan mutabakattan geçiyor, Kopenhag Kriterleri’nden geçiyor, Budapeşte Sözleşmesi’nden geçiyor. Bangalore Sözleşmesi yargı etiğini ortaya koyuyor. 23 Nisan 2003’te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Konseyinin önerisi üzerine Bakanlar Konseyine şu tavsiyelerde bulunuyor:

“Bağımsız ve tarafsız yargı.” Var mı arkadaşlar?

OKTAY VURAL(İzmir) – Bakımsız!

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Hangi savcı korkusuzca iddianame düzenleyebiliyor? Kaç hâkim özgür iradesiyle karar verebiliyor? Güvenlik güçleri yargı talimatını yerine getiremez, yerine getirenler bulundukları görevlerini sürdüremez oldular. Kopenhag kriterleri 22 Haziran 1993’te kabul edilmiş. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarının güvence altına alınmasını öngörüyor. Ne ölçüde uygulanabiliyor? Hukukun üstünlüğü kalmadı, üstünlerin hukuku ağır bir dayatmayla uygulanır oldu.

Avrupa Birliğiyle henüz 13 fasıl açılabilmiş. Hani ilerleme? Vize havucu ile geri kabul sopası bu dengeyi sağlayamaz arkadaşlar.

Gezi Parkı süreci değerlendirmesi çok kötü. Ne diyorlar? Türkiye’de sivil toplumun, demokrasinin önemli ve yasal bir paydaşı olarak algılanmadığı değerlendirmesini yapıyor Avrupa.

Ayrıca, 31 Mayıs 2005’te savcılar için Budapeşte ilkeleri var. Adil, tarafsız, tutarlı, süratli olunacak. İnsan onuru ve haklarına saygı gösterilecek. Kamu yararıyla, birey haklarıyla genel çıkarlar arasında adil denge sağlanacak. Korkusuzca, iltimas ve ön yargı olmaksızın davranılacak. Bireylerin, kamu ve medyanın baskısı altında kalmadan, gizliliğe uyarak, belli yerlere servis edilmeden, masumiyet karinesine saygı duyularak, kuvvetli şüphe unsurları ve delilleri dikkate alınarak görev yürütülecek. Savcılar buna imkân bulabiliyorlar mı? Yargıyı yasama ve yürütmeden bağımsız olarak işletiyor, kendisine saygı duyuyor, yargı erkini 3’üncü bir erk olarak  dikkate alıyor muyuz yoksa Hükûmetin ve iktidarın baskısı altında, direktifi altında işlem yapmaya mı icbar ediyoruz? Tarafsızlık hani? Doğruluk ve tutarlılık nerede? “Hâkimler diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, dernek ve toplanma haklarına sahiptir.” deniyor; uygulayabiliyor muyuz? Eşitlik; herkesin mahkemeler önünde eşit muameleye tabi tutulmasını sağlayabiliyor muyuz? Daha pek çok unsur var ancak yakın bir tarihte Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu bu yılki Türkiye raporunu düzenlerken 300’ün üzerinde değişiklik önergesi vermek zorunda kaldı. GRECO kuralları, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu yolsuzluk ve rüşvet iddialarının siyasi baskıdan uzak, şeffaf ve tarafsız bir şekilde soruşturulmasını öngörüyor.

Demin Sayın Elitaş her şeye cevap verdi, niye Komisyona üye verilmediğini belirtmedi. Bolca da güldü, sanki gayriciddi bir konu konuşuluyor.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Bülent Arınç verdi onun cevabını.

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Hâlâ komisyon kurulamadı. “Hani, kim yaptıysa Allah belasını versin.” diyordunuz, hani “Sonuna kadar gidilecek.” diyordunuz? Bu mu samimiyet, bu mu tutarlılık?

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Mahşere kaldı artık o.

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Vize indirim, kolaylık ve muafiyeti Karadağ’a, Hırvatistan’a, Moldova’ya tanınıyor, bize tanınmıyor. İkili muafiyetler de kalkmış durumda. Üçüncü dünya ülkelerinin gerisine düşmüş durumdayız; Peru, Guatemala, Arjantin için uygulanıyor, bize uygulanmıyor. Kazanılmış haklardan geriye gidiş var. İkamete ilişkin haklar kalkacak. Efendim, yargıya başvuracakmış; rızası aranmaksızın iade edilen nasıl yargıya başvurabilecek? Anlaşmanın uygulanması zor. Yalan beyanlar da Türkiye’yi sıkıntıya düşürecek, “Hintli.” denecek Pakistanlı çıkacak. “Anlaşma süresiz.” ne demek? Hükûmetlerin görevleri millî çıkarları korumaktır arkadaşlar, yurttaşların haklarını savunmaktır, hak kaybına yol açmamaktır. AKP hükûmetleri bu basiret ve sağduyudan yoksun hareket etmektedir. Emanet, ehlinde değildir.

Emanete layık olmaya çalışanlara saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öner.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Konya Milletvekili Faruk Bal.

Buyurunuz Sayın Bal. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Bakanın izahatını dinledik. İzahata göre, Avrupa Birliğinin iş gücü ihtiyacı olmasına rağmen, gelmiş olan birtakım göçmenleri mahrecine iade edebilmek için Türkiye’yi depo bir ülke olarak kullanıp bu göçmenleri Türkiye’ye postalamak amacıyla bu anlaşma yapılıyor. Biz istersek bu anlaşmayı feshedebilirmişiz, biz sınır güvenliğimizi sağlamak için bu anlaşmayı yapıyormuşuz, üstelik kendi sınır güvenliğimizi -altını çiziyorum, Sayın Bakan, siz de dinleyin- Avrupa Birliğiyle yaparsak daha iyi yapabilirmişiz. Güya biz gücü test edilemeyecek bir ülkeydik, güya biz lider ülkeydik, güya biz bölgesel oyun kurucuyduk. Bu sıfatlarımız var ise Avrupa Birliğine sınır güvenliği için nasıl muhtaç hâle geldik? Bu anlaşmanın gerekçesi niye budur?

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu anlaşmanın gerekçesinin hepsi bir kenara, işin özü şudur Sayın Bakanım, sizi rencide etmek için konuşmuyorum ama benim bilgim, tecrübem ve Milliyetçi Hareket Partisinin feraseti şunu söyletiyor: Avrupa Birliği, üzerindeki safrayı boşaltıyor, bu bir gerçek, kendi ekonomisinde işine yaramayacak, ekonomisine yük olacak, dünyanın dört bir tarafından gelmiş insanları, Avrupa Birliği seçmenlerinin vergilerini onlara harcamamak için Avrupa Birliği dışına atıyor, mesele bu. Gittiği yer neresi olacak? Gittiği yer, Avrupa Birliğine giden göçmenlerin büyük bir bölümü güneyden yani Fas, Tunus, Cezayir’den ama kahir ekseriyeti Bangladeş, Suriye, Irak, Somali, Mısır ve Afrika ülkelerinden dolanarak Türkiye üzerinden gidecektir. Dolayısıyla, bu mahreçli göçmenlerin tümünü Türkiye’ye bu anlaşmayla iade edecektir. Bu anlaşmayla iade edildiğinde Avrupa Birliği seçmenin vergisi mübarek de bizim seçmenimizin vergisi sebil midir? Niçin, biz kendi ülkemizin vatandaşının vergisiyle topladığımız bütçeyi Avrupa Birliğinin harcamadığı yerlere harcamaya mecbur ve mahkûm kalalım? Bu sorunun cevabı yok. Bu sorunun cevabı aldatmaca ve kandırmaca bir şekilde “Ama biz de vize muafiyeti sağlayacağız. Altı ay içerisinde bu anlaşma yürürlüğüne girdiğinde Avrupa Birliği bize vize muafiyeti sağlayacak.”

Sayın  Bakanım, size Bakanlığınızla ilgili herkesin bildiği tarihî bilgileri tekrar etmek zorundayım. Avrupa Birliğiyle maceramız 31 Temmuz 1959’da başladı. O zaman, kömür-çelik ortaklığından Avrupa Ekonomik Topluluğuna döndürüldüğü tarihti. 1963 Anlaşması, daha sonra Roma Anlaşması, aralarında protokoller, ek protokoller; bunların hepsinde Avrupa Birliği istediğini aldı, Türkiye’ye gelecekte  bir umut verdi. Bu umutların hiçbirisi gerçekleşmedi. Arada Gümrük Birliğinde olduğu gibi, 2005 yılındaki müzakere takviminin alınmasında olduğu gibi sadece Türkiye’nin semalarında gündüz patlatılan havai fişekler ve yakılan gündüz fenerleri kaldı.

Şimdi, o Gümrük Birliği Anlaşması’nın Türkiye’ye, ne kadar, yabancı ülkelerle ikili dış ticaret anlaşması yapımında engel olduğunu siz biliyorsunuz. Türkiye’nin malı, Avrupa Birliği’nin izni olmadan üçüncü ülkelere satılamıyor. İzin verilse Avrupa Birliği buralara ticari olarak yerleşecek, iki yıl sonra sen anlaşma yapabileceksin. Türkiye’nin ticari ürünleri, Avrupa Birliği izin verdiği ölçüde Avrupa’nın bütün ülkelerini gezer ama o ticari ürünlerin malları sınırdan içeriye giremez. Niye? Vize var. Şimdi, “Bu vizeyi kaldıracağız.” diyorsunuz. Bu vize kalkmayacak Sayın Bakanım, bu vizeyi Avrupa Birliği kaldırmayacak. Avrupa Birliği “Türkiye’yi üye olarak almayacağız; bu almayacağımızı nasıl söyleyeceğiz, nasıl anlatacağız.” diye çırpınıyorlar adamlar ama siz aldatılmaya ve kandırılmaya alışmış bir parti olarak, aldatılmaya devam etmek istiyorsunuz.

VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Ne aldatan ne aldanan…

FARUK BAL (Devamla) – Fransa, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini dikkate alarak yıllar önce anayasasını değiştirdi. Fransa, eğer, Türkiye her şartı kabul eder ise ve Avrupa Birliği’nin bütün dayatmalarını kabul eder ise üyelik zamanı geldiğinde Fransa referanduma gidecek “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alayım mı, almayayım mı?” diye. Soruyorum size Sayın Bakanım: Fransa’dan “Alalım.” diye bir karar çıkar mı, Fransa halkından? Yunanistan benzerini yaparsa Yunanistan’dan öyle bir karar çıkar mı? Niye aldatıyoruz birbirimizi? Niye aldatıyoruz birbirimizi ve…

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Her aday ülke bunu imzalamıştır, sen bilmeden konuşuyorsun!

FARUK BAL (Devamla) – …Türk milletinin vergilerle ödenmiş değerinden Avrupa Birliği’nin safrasını Türkiye’yi depo ülke hâline getirip buraya toplamak için niye çaba sarf ediyoruz? Mesele gayet açıktır, nettir. Mesele, Avrupa Birliği; Bangladeş’ten, Somali’den, Irak’tan, Suriye’den, Mısır’dan, Libya’dan, Tunus’tan, Fas’tan gelen, safra olarak gördüğü kişileri, ağırlıklı olarak Türkiye postalayacak, Türkiye’de bunları beslemek zorunda kalacağız. Diyorsunuz ki: “Biz, bunları geri göndeririz, yerine göndeririz.” Gönderemezsiniz. Niye gönderemezsiniz? Çünkü, Avrupa Birliği kurumları sizin önünüzde engel. İnsan Hakları Mahkemesi önünüzde engel. Birleşmiş Milletler Mülteciler Sözleşmesi önünüzde engel. Bu ülkeden hangisinde can güvenliği var? Bangladeş’te var mı? Somali’de var mı? Irak’ta var mı? Suriye’de var mı? Mısır’da var mı? Geldi bu adamlar, diyecekler ki: “Evet, ben oradan buraya geldim -Türkiye’ye- bu anlaşma gereğince. Benim Suriye’de can güvenliğim yok, beni gönderemezsiniz.” Nasıl göndereceksiniz Sayın Bakanım, nasıl göndereceksin? Bunun hiçbir imkânı yok. Hiçbir şart altında gönderemezsiniz, olduğu gibi bunlar burada kalacak.

Değerli arkadaşlarım, meselenin özünün ikinci faslında şu gerçek vardır: 1963 yılında Berlin’e giden tren Sirkeci’den kalkmadan önce, oraya kendini bahtlı hisseden Türk vatandaşları işçi olarak giderken birtakım kontrollerden geçerlerdi. Bu kontroller sağlık kontrolüydü. Başından, dişinden, gözünden, boğazından, gırtlağından dâhiliyesine kadar bütün organları tetkik edilir, tam sağlıklı raporu alırsa Almanya’ya işçi olarak giderdi. Böyle bir anlayışla karşı karşıyayız.

Bunun ikinci örneğini vermek istiyorum: Halepçe katliamı yapıldığında, Halepçe’de gazla insanlar öldürüldüğünde, Türkiye’ye Kuzey Irak’tan pek çok göçmen geldi, yüz binleri aştı. Hangi Avrupa Birliği ülkesi Türkiye’nin derdine derman oldu? Hangi Avrupa Birliği ülkesi Türkiye’nin bu derdine bir katkıda bulundu?

Ben size iki tane ülke söylüyorum, belki zihninizde yoktur: Biri Fransa. 500 tane genci -yaşlı değil- Bayan Mitterand geldi, dişlerine kadar kontrol ettirdi, tam sağlıklı olan 500 tanesini götürdü. Orada kendi istihbarat örgütlerinin uygun gördüğü Fransız devletinin organlarında eğitti, oraya gönderdi. Fransa’nın yaptığı bu.

Amerika da 5 bin tanesini götürdü. Onlar da genç götürdü, onlar da sağlık kontrolü yaparak götürdü. O götürülen insanlar da CIA’in  kontrolünde eğitildi. Bugün Kuzey Irak’taki kişiler onlardır, bugün Kerkük’e gidenler de onlardır, bugün bağımsızlık talep edenler de onlardır, yarın “Bağımsızlık ilan edeceğiz.” diyenler de onlardır. Avrupa Birliğinin bakışı budur.

Sayın Bakanım, ben sizin vatanseverliğinizden şüphe etmek istemiyorum ama aldatılmayın, kandırmayın, milleti de AKP olarak aldatmayın, kandırmayın. Bu, Türkiye'nin sırtında gümrük birliğinden daha vahim bir sonuç doğuracak, mali külfet yükleyecektir. Bu, Türkiye'nin önünde çok ciddi sosyal sorunlar açacaktır. Gelen insan ne yapacak Türkiye’de, bu topluma entegre olabilecek mi? Gelen insan iş bulabilecek mi, aş bulabilecek mi, sağlık sorununu halledebilecek mi? İşte, Suriyeliler önümüzde. Buyurun, şuradan 10 metre, 20 metre ileriye gidin, bir kavşakta Suriyeli çocuklar para topluyorlar. Fuhuş arttı, hırsızlık arttı, kapkaç arttı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FARUK BAL (Devamla) - 1 milyondan fazla Suriyeliyi getirirken Türkmenlere kapıları kapatan şu anda Tuzhurmatu’da, Kerkük’te, Musul’da IŞİD’in ve peşmergenin arasında tost vaziyette olan Türkmenlere sınır kapatıyorsunuz, Avrupa’nın safra olarak gördüğü insanlara Türk insanının vergilerle ödemiş olduğu bütçesinden yeni masraf kapıları açıyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bal.

Şahsı adına İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal.

Buyurunuz Sayın Tanal. (CHP sıralarından alkışlar)

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, “geri dönüşüm sözleşmesi” derken geri dönüşüm sözleşmesinde tüm vatandaşlarımızın anlayabileceği şekilde…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ama, geri dönüşüm de olabilir!

MAHMUT TANAL (Devamla) – Aynen o şekilde, aynen o şekilde.

Zaten teknik anlamda… Yani, Türkiye Cumhuriyeti devleti göçmenlerin deposu olacak. Depo anlamında… Yani, göçmenlerin deposu olarak Türkiye Cumhuriyet devleti bir göç deposu olarak kullanılmış olacak. Tabii, burada göç deposundaki kasıt nedir? Netice itibarıyla bunun uygulamalarını, Suriye’den gelenleri görüyoruz. İşte, Hatay’da, Gaziantep’te, Kilis’te, Şanlıurfa’da, orada bulunan insanlarımızla ilgili sosyal, kültürel, ekonomik anlamda neler getiriyor, neler götürüyor, bunu gerçekten görmek lazım.

Peki, Avrupa Birliği tarafından bu neden dayatıldı bize? Efendim, biz sizi Avrupa Birliğine alacağız, siz bize inanın. Biz size göç yoluyla, kaçak yollarla gelenleri veya süresi dolanları göndermek istiyoruz. Sayın Bakan, Kıbrıs’la ilgili Annan Planı’nda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletine “Eğer siz evet derseniz, biz sizi Avrupa Birliğine alacağız?” diyen birlik yine Avrupa Birliği değil miydi ki? Ve netice itibarıyla, orada, Güney Rum Kesimi reddettiği hâlde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti “Evet” dediği hâlde, maalesef,  Avrupa Birliğine almadılar ve Avrupa Birliğinin dışına çıkardılar, hatta Güney Rum Kesimi’ne jest olsun diye onları Avrupa Birliğine aldılar. Yani, onun için, uluslararası ilişkilerde menfaat ön planda. Ülkenin ulusal çıkarlarından bu olaya baktığımız zaman gerçekten Türkiye Cumhuriyeti devletinin bundan menfaati nedir, Avrupa Birliğinin menfaati nedir?

Ben İnsan Hakları Komisyonu üyesiyim. Biz İtalya’ya geziye gittiğimiz zaman, İtalyan Parlamentosu şunu söyledi bizlere: “Biz Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna teşekkür ediyoruz. Hakikaten siz, bu göçmenlerle ilgili sözleşmeyi imzalıyorsunuz, biz göçmenlerden kurtuluyoruz.” dediler. Nedir çünkü? Şu anda yurt dışından İtalya’ya ilk ayak basan yabancıya  diyorlar ki: “Aman burada dikkatli olun, hırsızlık var, yankesicilik var, hatta bazı sokaklara girmeyin çünkü güvenliği tehdit ediyor, güvenliği ve ekonomiyi de tehdit ediyor.” Bu açılardan dolayı Avrupa Birliğinin istemediği bu göç deposunu... Sizin Türkiye Cumhuriyeti devletini göç deposu olarak kullanmanız doğru bir hadise değildir.

Bu, tabii, Türkiye Cumhuriyeti devletine külfet getirmekte, Avrupa Birliğini gayet rahat,  daha avantajlı duruma getirmekte. Yani Avrupa Birliği bunda avantajlı durumda olmazsa bunu yapar mı? Yapmaz.

Aynı şekilde, gelelim şunu yapalım o zaman: Gümrük Birliği Sözleşmesi’ni hadi feshedin. Feshedebiliyor musunuz? Karşılıklı yapalım o zaman, Gümrük Sözleşmesi’ni feshedelim, bunu da kabul edin o zaman ve vize olayı hemen, derhâl yürürlüğe girsin. Vizeyi de derhâl yürürlüğe sokmuyorsunuz, “üç yıl sonra” diyorsunuz, bu açıdan, gerçekten sıkıntılı.

Peki, bu anlaşma kimin çıkarına? Bu anlaşma Avrupa Birliğine üye olan ülkelerin çıkarına, Türkiye Cumhuriyeti devletinin çıkarına değil. Bu sözleşme Avrupa Birliği ülkelerine geniş yetki vermekte, maalesef Türkiye Cumhuriyeti lehine olan herhangi bir yetki, hüküm yok. Yani, açıkçası, kaçakçı, göçmen deposu Türkiye Cumhuriyeti devleti olacak.

Peki, bunu hangi bölgede barındıracaksınız? Avrupa’da şu anda ne yapıyorlar? Ekonomik durumu iyi olan eyaletlerde, ekonomik durumuyla paralel olarak göçmenleri orada bulunduruyorlar. Siz Türkiye’de eğer hepsini Şanlıurfa gibi, Kilis gibi, Gaziantep gibi veya Hatay gibi bir yerde bulundurursanız o illerin ekonomisini de çökertmiş oluyorsunuz. Bu açıdan, gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gerekir.

Bu Gümrük Birliği Sözleşmesi nasıl ülkemize bir baş belası olduysa bu sözleşmeyle de aynı şekilde, ülkeye ikinci bir baş belası getirilmekte, ülkemize yük getirilmekte.

Hepinize teşekkürler, saygılarımı sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Gaziantep Milletvekili Ali Şahin…

Buyurunuz Sayın Şahin.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 554 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle sizleri ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, görüşmelere başladığımızdan bu yana, özellikle muhalefetten arkadaşlarımızın Suriyeli sığınmacılarla, bizlere canlarını, mallarını, namuslarını, güvenerek kendilerini Türkiye sınırlarına atmış o masum insanlarla ilgili söylediklerini dinleyince sadece içimden “Allah kimseyi zalimlerin merhametine teslim etmesin.” demek geçiyor.

Değerli arkadaşlar, öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Bu anlaşmayı sadece bir geri kabul anlaşması şeklinde değerlendirmenin ben bir eksiklik olduğunu düşünüyorum, eş zamanlı sayabileceğimiz vize muafiyeti anlaşmasıyla birlikte değerlendirilmesini önemli buluyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Anlaşmada öyle bir muafiyet yok ya.

ALİ ŞAHİN (Devamla) – Bu açıdan da bakıldığında, ta 1950’li yıllardan bu yana değerlendirecek olursak Avrupa Birliği serüvenimizde çok önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım.

Değerli arkadaşlar, hem Avrupa’da birtakım Türkiye karşıtı, Türkiye düşmanı çevrelerin özellikle yaratmak istediği algı gibi veya burada muhalefetten arkadaşların yaratmış olduğu birtakım algılar gibi, Türkiye aslında Avrupa’nın kapısına muhtaç bir ülke değil. Bunu, ben, bir Avrupa Birliği Uyum Komisyonu üyesi olarak, yine, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı olarak, Güney Doğu Avrupa İş Birliği Süreci Parlamenterler Asamblesinde İç İşleri, Güvenlik ve Adalet Komisyonu Başkanı olarak bütün temaslarımızda edinmiş olduğumuz izlenimlerden yola çıkarak söylüyorum.

Bunu bir örnekle de örneklendirmek istiyorum: Bundan yaklaşık beş, altı ay kadar önce Avrupa Parlamentosu gruplarından ECR Grubu Türkiye’ye bir ziyaret düzenlemişti. Gaziantep Milletvekiliyim, Nizip’teki kampımıza Avrupa Parlamentosu üyesi arkadaşlarımız üç günlük bir ziyaret düzenlediler. Kamplardaki Suriyeli insanlara, Suriyeli kardeşlerimize verdiğimiz hizmetleri görünce Türkiye’ye teşekkür ettiler ve bugüne kadar bütün dünya üzerinde karşılaşmış oldukları kamplar arasında da en iyi kamplar olduğu övgüsünü bize ilettiler. Bu, Türkiye açısından gurur ve onur duyulacak bir durumdur, tespittir. O ziyaretleri sırasında birkaç tane ECR’a üye milletvekili, Avrupa Parlamentosuna üye milletvekili arkadaşımız bana şunu sordular, dediler ki: “Ya, -biz- Avrupa ekonomisi bir irtifa kaybetme sürecinde, daralma sürecinde, irtifa kaybediyor. Neden Türkiye Avrupa Birliğine girme konusunda bu kadar ısrarcı? Bizim ekonomimiz bu kadar daralırken, küçülmeye giderken, irtifa kaybederken, Türkiye'nin ekonomisi meydan okuyan, dirençli bir ekonomi hâline geldi.” Bunu, Avrupa’da hangi parlamenterlerle görüşürseniz görüşün, ikili görüşmelerinizde -ister sizler görüşün ister bizler görüşelim- bu cevabı mutlaka, bu tespiti mutlaka size iletirler. Ben de kendilerine “Siz, sizin ekonominiz irtifa kaybediyor olabilir. Biz Avrupa Birliğiyle her şeyden önce ortak bir coğrafyayı paylaşıyoruz, ortak bir tarihimiz var bunun içerisinde gerilimler, çatışmalar da olsa. Siz irtifa kaybettiğinizde, aşağıda sizi tutabilecek güçlü kollara, güçlü ellere ihtiyaç var. Biz Avrupa Birliğine bunun için girmek istiyoruz.” diye esprili de bir yanıt vermiştim. Bunu kabul edersiniz veya etmezsiniz, ekonomik göstergelere de baktığınızda, bunun ne kadar net olduğunu hep birlikte görüyoruz.

Değerli arkadaşlar -aslında zaman da kısaldı, beş dakikaya birçok şeyi sığdırmak çok kolay değil- şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor: Türkiye, Avrupa’ya açılan, zengin dünyaya açılan bir coğrafyada bir kapı konumunda. Biz, bu tür göçlerle, legal ve illegal göçlerle her zaman karşı karşıya kalmak durumundayız. Biz bu anlaşmayı, bu sözleşmeyi imzalasak da imzalamasak da bu tür göçlerle her zaman karşı karşıyayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ ŞAHİN (Devamla) – Bu anlaşmayı, bizi sadece daha güçlü bir sınır yönetimi, daha güçlü bir vize politikası ve sınır yönetimimizle alakalalı birtakım kamu kurumlarımızın imkân ve kabiliyetlerinin güçlendirilmesi noktasında, imkân ve kabiliyetimizi artırma yönünde bir destek mahiyetinde algılamakta fayda var.

Ben, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Çok da fazla müdahale etmeden dinlediğiniz için ayrıca saygılarımı sunuyorum.

Sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şahin.

Madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 554 Sıra Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 2. maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

          Mehmet Akif Hamzaçebi                              Haydar Akar                                Osman Faruk Loğoğlu

                      İstanbul                                              Kocaeli                                               Adana

                   Celal Dinçer                                       Gürkut Acar

                      İstanbul                                              Antalya

MADDE 2-(1) Bu Kanun Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmasının imzalanması ile eş zamanlı yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Katılmıyorsunuz.

Hükûmet?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Akar.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada 554 sıra sayılı Geri Kabul Kanun Tasarısı’nı görüşüyoruz.

Tabii, biraz evvel İstanbul Milletvekili arkadaşım “geri dönüşüm” dedi ama yasanın adı “Geri kabul.” Aslında, çok da dili sürçmedi “geri dönüşüm” derken, sanki böyle atıl durumdaki şeylerin tekrar değerlendirildiği bir kelimeyi çağrıştırıyor. Ama, baktığınız zaman, bu anlaşmayı yaptığınız zaman bundan da farklı olmayacak Türkiye, aynen arkadaşımın belirttiği hâle dönüştürülecek.

Konuya geçmeden önce size bir tarihi hatırlatmak istiyorum. Bu tarih 18 Aralık 2004, bundan on yıl önce. Sayın Bakanım, hatırlıyor musunuz 18 Aralık 2004’ü? Burada, sizden önceki bakan arkadaşa, ben bu kürsüye çıktığımda her seferinde şunu derdim: “Avrupa’ya girmemekten sorumlu bakan.” Size bunu söylemeyeceğim, umarım, iyi çalışmalar yapar, başarılı çalışmalar yapar, Avrupa’ya girmek için gereken gayreti gösterirsiniz. Ama, baktığım zaman, bu yasaya baktığım zaman, sizin de bu gayreti göstermediğinizi, Avrupa’ya teslim olduğunuzu görüyorum. O tarihi hatırlayamayanlar için söyleyeyim: O tarihte, Kızılay Meydanı’nda gündüz vakti havai fişekler patlatıyordunuz. Niye patlatıyordunuz bu havai fişekleri? “Avrupa Birliğine girdik.” diye patlatıyordunuz, böyle de bir algı yarattınız toplum üzerinde, Türkiye o gün sizin havai fişekleriniz sayesinde “Avrupa Birliğine girdi.” gibi düşünmüştü. On yıl geçti, peki girdik mi Avrupa Birliğine? Tabii ki girmedik Avrupa Birliğine.

Avrupa Birliğine girmedik de şimdi ne yapıyoruz? Gümrük Birliği Anlaşması’nda olduğu gibi, çok sonraları sürekli karşı çıkacağımız bir anlaşma yapıyoruz, Türkiye’yi Avrupa Birliğinin göçmen deposu hâline getiriyoruz.

Siz, burada, bir aldatmacayla, Türkiye göçmen deposu hâline geldiğinde “Avrupa fonlarını kullanacağımızı ve vize muafiyeti alacağımızı” söylüyorsunuz, bu anlaşmayla birlikte bir vize muafiyeti anlaşması yapılmış gibi bir algı yaratıyorsunuz, bu da tamamen yanlış bir algı.

Gerçek ne o zaman? Gerçeği söyleyeyim: Bir, bu anlaşmayla bir vize muafiyeti falan ortada yok, vizeden eser olmadığını görüyoruz.

İki, göçmen işçileri ve ailelerinin sınır dışı edilmeden önce bulundukları ülkede birtakım güvenceleri vardır. Bu anlaşmayla bu güvenceler de ortadan kalkıyor. Bundan en çok etkilenecek olan da Avrupa’da yaşayan Türkler. Ve Türkler hiçbir şeye bakılmaksızın, insan hakları şartlarına bakılmaksızın hızlı bir şekilde geri yollanacak.

“Vize muafiyeti üç buçuk yıl sonra yeniden değerlendirilerek karar verilecek.” diyorsunuz. Yine, baktığınızda, Avrupa Birliği daha önce almış olduğu kararlarda olduğu gibi, bizi tekrar değerlendirecek ve vize muafiyetini getirmeyeceği gibi, hiçbirimizin vizeyi kullanma şansı olmayacak.

Üç: Avrupa’da yasal ikamete sahip olanlar daha sonra bu konumlarını kaybettiğinde bu anlaşma kapsamına girecekler ve sınır dışı edileceklerdir.

Bu hatırlatmaları yaptıktan sonra, Sayın Komisyon Başkanının burada övgüyle bahsettiği “büyük resim”den biraz size bahsetmek istiyorum. Hani dedi ya buraya, kürsüye geldiğinde “Büyük resmi göremediniz.” diye. Şimdi, ben bu resmi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yani, Avrupa Birliğine girdik de Sayın Komisyon Başkanı Volkan Bey, biz bu “büyük resmi” göremiyor muyuz? Girdik mi? On iki yıllık Hükûmetiniz döneminde giremedik.

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Sayenizde giremedik.

HAYDAR AKAR (Devamla) – Yine “70 ülkeden vizenin kalktığını, bu ’büyük resmi’ göremediğimizi” söylediniz. Şimdi, size sormak istiyorum: Hemen, 5 tane ülke, vize kalkan 5 tane ülke sayın desem, hiçbiriniz 5 tane ülkeyi peş peşe sayamazsınız çünkü adını sanını bilmediğimiz birçok ülkeden hatta bizim vize uyguladığımız ülkelerden vizeyi kaldırdınız.

Yine “büyük resmi” görmek istiyorum, Hükûmetiniz döneminde, iktidarınız döneminde ilk defa Türk askerinin kafasına çuval geçirildi, bu “büyük resmi” de görmek istiyorum. Geçirilmedi mi acaba, merak ediyorum.

Yine, “büyük resim”den bahsettiniz. İsrail uluslararası sularda Mavi Marmaray’ı vurup 9 tane Türk vatandaşını öldürmüş ama siz bize “büyük resmi” görmediğimizi iddia ediyorsunuz.

Yine, Hükûmetiniz döneminde İsrail’le petrol anlaşmaları yapılmış. Kim yapmış? Güney Kıbrıs yapmış. Piri Reis’i yolladınız. “Bu bir savaş nedenidir.” dediniz. “Büyük resmi” görmeye çalışıyorum, yine “büyük resmi” burada göremiyorum.

Yine “büyük resim”lerinize bakıyorum, Türk dış işlerinde yaratmış olduğunuz “büyük resme” bakıyorum, Suriye savaş uçaklarının Türk savaş uçağını düşürdüğünü görüyorum.

Yine “büyük resme” bakıyorum, son icraatınıza, bir konsolosluk işgal edilmiş. Bunun, Türkiye topraklarında Antep’i, İstanbul’u, Kocaeli’ni işgal etmekten farkı olmamasına rağmen, bu “büyük resme” bakıyorum, kılınızı kıpırdatmadığınızı görüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HAYDAR AKAR (İstanbul) – Konsolosunun nerede olduğu, çalışanlarının nerede olduğu belli değil diyorum.

Bu anlaşmaya da karşı çıktığımızı ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. “Büyük resim” bu, “büyük resim” (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akar.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 2’nci madde kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3.- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Celal Dinçer.

Buyurunuz Sayın Dinçer. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Saygıdeğer milletvekilleri, 554 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında Geri Kabul Anlaşmasının Onaylanmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerine söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Göç, insanlık tarihi boyunca büyük bir olaydır, aynı zamanda büyük bir dramdır. Savaşların, hastalıkların, ekonomik krizlerin yarattığı sıkıntılar daima göç yaratır. Bu yasa tasarısı, siyasi, ekonomik ve sosyal nedenlerle kendi ülkesinden göç etmiş kişileri kapsamaktadır. Türkiye ve AB’ye üye devletlerin birinin topraklarına giriş yapan, burada bulunan ya da ikamet etme koşullarını sağlamayan veya artık bundan sonra sağlamayan kişilerin vatandaşı oldukları ülkelere geri dönüşümü bu kanunla mümkün olacaktır. Bu anlaşma, sadece taraf olan ülke vatandaşlarını değil, taraf olan bir ülkeden çıkarak diğer ülkeye göç eden üçüncü ülke vatandaşlarını da kapsamaktadır. Asıl sıkıntı da bu noktada başlamaktadır. Sınırlarımızın durumu son dört yılda net bir şekilde ortadadır. Maalesef, sınırlarımız yolgeçen hanına dönmüştür. Üç tarafı deniz olan ülkemizde deniz yollarıyla başka ülkelere geçmek isteyen üçüncü ülke vatandaşlarının sayısı da her geçen gün artmaktadır. Buna karşılık, ülkemizde yasa dışı göçe karşı yeterince önlem alınamamıştır, açık kapı politikası izlenmektedir. Avrupa Birliğiyle yaptığımız anlaşmanın temel sıkıntıları da işte bu noktadan kaynaklanmaktadır ve bu noktada toplanmaktadır.

Bilindiği üzere, 16 Aralıkta görüşmekte olduğumuz geri kabul anlaşmasını imzaladık, aynı tarihte AB’yle vize muafiyeti için yol haritası belgesini de imzaladık. Bu anlaşmanın imzalanmasının “Adalet, Özgürlük, Güvenlik” başlıklı 24’üncü faslın otomatik ve standart bir gereği olduğu ileri sürülmekte ve sanki Türkiye’nin başka seçeneği olmadığı izlenimi burada verilmeye çalışılmaktadır. AKP iktidarı, geri kabul anlaşmasını yeterince müzakere etmeden kabul ederek ciddi ve ağır bir hataya imza atmıştır. Müzakerelerde, ülkemizin coğrafi konumundan kaynaklanan özelliklerini, uluslararası sözleşmeler bağlamındaki çekincelerini yansıtacak hükümlere anlaşma metninde yer verilmemiştir. AKP Hükûmeti, bunda ısrarcı olmamış, başarısız bir müzakere süreci yürütmüştür.

Öte yandan, geri kabul anlaşması ile vize arasındaki bağlantı aslında Avrupa Birliği tarafının kurduğu ve dayattığı bir bağlantıdır. Bu bağlantının Türkiye-Avrupa Birliği ortaklık hukukunda yeri yoktur. Geri kabul anlaşmasının bazı hükümleri Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Temel İnsan Hakları Sözleşmeleri’nin 22’nci maddesine aykırıdır. Göçmen işçilere ve aile fertlerine sınır dışı edilmeden önce bulundukları ülkelerde birtakım güvenceler sağlayan söz konusu madde, geri kabul anlaşmasının düzensiz göçmenlerin gecikmeksizin sınır dışı edileceğine dair hükümlerine aykırıdır, çelişmektedir. Avrupa ülkeleri, kendilerinin yapamadığını Türkiye’yi taşeron olarak kullanarak yapmak istemektedirler. İşin özü budur.

Bu arada şunu belirtelim ki -Sayın Bakan da açıkladı- Avrupa Birliğiyle müzakereleri sürdüren aday ülkeler arasında sadece Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat yasağı uygulanmaktadır.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; yanıtı verilmesi gereken soru şudur: Türkiye bu anlaşmayla Avrupa Birliğinden ne almaktadır? Başka bir ifadeyle, anlaşma, Türkiye’nin daha önceki anlaşmalar çerçevesinde zaten kazanılmış hakkı olan serbest dolaşım konusunda Avrupa Birliğine bir yükümlülük getirmekte midir? Bu sorunun cevabı çok önemli. Bu sorunun yanıtına ben cevap vereyim: Koskocaman bir hayır. Bu anlaşmayla bir yükümlülük yoktur, yalnızca bir iyi niyet ifadesi vardır. Geri kabul anlaşması, Türkiye açısından getireceği sorumlulukları, maddi ve idari yükleri bir yana, insani boyutuyla da ele alınıp tartışılmamıştır. İktidarın yanlış politikalarıyla sınırlarımızın kevgire dönmesi yüzünden düzensiz göçün yarattığı insani trajedinin yükünü yine devletimiz ve vatandaşlarımız çekecektir. Bizim bu anlaşma ile taahhüt ettiğimiz, üçüncü ülke vatandaşlarının ülkelerine iadesinde yaşayacağımız sıkıntı, yine iade edene kadar misafir statüsünde harcayacağımız emek ve maddi bedel, vatandaşlarımızın ödeyeceği vergilerle karşılanacaktır.

Ben Sayın Bakana sormak istiyorum: Ülkemize yoğun olarak gelen ve ülkemizi diğer ülkelere geçişte bir basamak olarak kullanan, başta Afrika ülkeleri olmak üzere, diğer yabancı ülke vatandaşları için bu ülkelerin tümüyle geri kabul anlaşmasını neden imzalamadınız? Hatırlanacağı üzere, müzakereler başlarken AKP iktidarı önce vize muafiyetinin sağlanacağını, sonra geri kabul anlaşmasının imzalanacağını söylemişti. Oysa şimdi, uygulamada tam tersi yapıldı. Sonradan tutum değiştirdiniz, 2 anlaşmayı aynı anda imzaladınız, gene de geri kabul anlaşmasının vize muafiyetinden daha önce yürürlüğe gireceği yönünde bir madde koydunuz. Diğer bir deyişle, Hükûmet olarak dayatmalara dayanamadınız, Türkiye’nin çıkarlarını koruyamadınız. Buna rağmen Avrupa eski Bakanı, geri kabul anlaşmasına hiç değinmeden vize muafiyet diyaloğunun başlamasını bir başarı olarak sunmaya çalışmıştır. Gerçek durum tamamen aksi yönde olmasına rağmen, sanki vatandaşlarımız Avrupa Birliğine artık vizesiz girecekmiş gibi bir hava yaratılmıştır. Ne yazık ki iktidar, birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da kamuoyunu yanıltmıştır.

Türkiye-AB ilişkilerinde benzer bir hayal satma olayı -biraz evvel Haydar Akar arkadaşımız da açıkladı- on yıl önce yaşanmıştı. 2004’te hem de gündüz vakti fırlatılan havai fişeklerle Avrupa Birliği üyeliğimizin hayali kutlanmıştı. Oysa başlayan, açık uçlu bir müzakereydi. Geçen on yılda Avrupa Birliğine üyelik konusunda hiçbir ilerleme sağlanamadı, on yıl önce Avrupa Birliği üyeliği vaadiyle AKP’yi destekleyenler bile o açık uçlu üyelik sözlerinin bir iç siyaset malzemesi olduğunu anladı ve AKP’den desteğini çekti.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; iktidar, geri kabul anlaşmasını, vize müzakere sürecini kötü ve başarısız yürütmüş, Türkiye’nin hak ve çıkarlarını koruyamamıştır. İktidar, “Vize kolaylığı sağladık.” propagandasıyla kamuoyunu aldatmaktadır. İktidar, Türkiye’ye toplumsal ekonomik ve güvenlik bağlamında ağır yükümlülükler yüklenecek bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle Türkiye’ye dünyanın kaç ülkesinden, kaç milyon göçmenin geleceği belli değildir. Türkiye, Avrupa’ya kaçak göç edenlerin göçmen kampı durumuna dönecektir. Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye iade edilecek düzensiz göçmenlerin kaynak ülkelere geri gönderilip gönderilmeyeceği anlaşma hükümlerinde belirsizdir.

Bu anlaşmayla ülkemize yüklenen külfetleri de şöyle özetlemek mümkündür: Göç ve göçü önleme sorumluluğu anlaşma ile Türkiye'ye verilmektedir. Avrupa Birliğine anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce göç edenleri Türkiye'ye yollama hakkı vermektedir, beş yıl önce göç etmiş kişileri bile geri yollama hakları vardır. Dikkatinizi çekiyorum, bir de, bu süre, öğrenme tarihinden itibaren başlayacağı için, on beş yıldır Avrupa Birliği ülkesinde yaşayan bir insanı dahi geri gönderebileceklerdir. Anlaşma, Türkiye'ye, Türk yurttaşları açısından büyük yükümlülükler getirmektedir, çünkü tüm kaçak Türk vatandaşların geri alma yükümlülüğünü de bu anlaşmayla Avrupa Birliğine vermekteyiz. Anlaşma, kaçak göçmenler açısından Türkiye'ye büyük yükümlülükler getirmektedir. Kaçak göçmen sayılarının yüz binlerle ifade edildiği belirtilmektedir, 1995-2012 yılları arasında 900 bin kaçak göçmenin yakalandığını belirtirsek, bu rakamların büyüklüğü ortaya çıkar.

Değerli arkadaşlar, anlaşmanın Türkiye'ye yaratacağı toplumsal etkiler de vardır. Mali boyutunun yanında diğer etkileri: Yasa dışı evlilikler artacak, çocuk gelinler çoğalacak, tecavüz vakıaları artacak, sağlık sorunları büyüyecek, kadına ve çocuğa şiddet çoğalacak, kayıtsız çalışanlar hızla artacaktır. Bu anlaşma, Türkiye'ye, bir AB aday üye ülkesi muamelesi değil -komşu bir ülke bile değil- bir üçüncü dünya ülkesi muamelesi yapmaktadır. Osmanlının son dönemindeki bir muameledir, düveli muazzamanın Osmanlıya yaptığı müstemleke muamelesidir, dominyon muamelesidir.

Sayın Başkan, göç sorunu Avrupa Birliğinin sorunudur ve bu sorunu Avrupa Birliği kendisi çözmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CELAL DİNÇER (Devamla) - Bu haksız durum hiçbir şekilde kabul edilemez, bu anlaşmayı bu yüzden Türkiye'nin çıkarlarına uygun görmüyoruz ve ret oyu vereceğimizi belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kütahya Milletvekili Alim Işık… (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Işık.

MHP GRUBU ADINA ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 554 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde Grubum adına söz aldım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu kanun tasarısı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma’ya yönelik bir tasarı. Tasarının adından da belli olduğu gibi, Avrupa Birliğine üye ülkelere izinsiz gitmiş olan kaçak göçmen durumundaki başka ülke vatandaşlarının, geldikleri ülkelere geri gönderilmesi sürecinde Türkiye’nin yükümlülüklerini ortaya koyan bir anlaşmadan bahsediyoruz. Yani, on iki yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri döneminde son yıla kadar, on bir yıldır bir türlü imzalanmayan bir anlaşma, son bir yılda            -tesadüftür diye umut ediyorum- 17 ve 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının başladığı günden bir gün önce Dışişleri Komisyonu ve ülkemizin diğer birimleri tarafından imzalanıyor. Sonuçta, hemen, alelacele, 5 Şubat 2014 tarihinde Dışişleri Komisyonunda görüşülüyor ve bugün, geçen hafta itibarıyla Yüce Meclisin Genel Kurul gündemine alınıyor.

Değerli milletvekilleri, yaklaşık sekiz yıldır bu Mecliste birlikte çalıştığım birçok arkadaşım da hatırlar, bu kadar hızla Meclis Genel Kuruluna gelen bir uluslararası anlaşmaya ilk kez şahit oluyoruz. O zaman burada bir şey var. Buradan kim, ne kazanıyor? AB daha önce imzalatamadığı bu anlaşmayı neden son dönemde bu Hükûmete imzalattı veya Hükûmet bunu neden imzalamak zorunda kaldı? Bunun cevabını almamız lazım.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Büyük Orta Doğu Projesi.

ALİM IŞIK (Devamla) – Dolayısıyla, Büyük Orta Doğu Projesi’nin Eş Başkanı, bu ülkenin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan acaba bu anlaşmaya neden onay verdi ve bu Komisyon bunu neden hızla imzalayarak görüştü ve buraya getirdi muhalefet şerhlerine ve bundan önceki çok değerli konuşmacıların işaret ettikleri sakıncalarına rağmen? Onun için, bu son dönemde Türkiye Cumhuriyeti devleti artık gündem belirleyen değil, AKP döneminde kendi gündemi belirlenen bir ülke hâline geldi, bu anlaşma da bunun somut örneklerinden birisidir. AB dayatıyor, Meclis onaylıyor; böyle bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil değerli milletvekilleri.

Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekillerine sesleniyorum: Nasıl bugün, Gümrük Birliğine zamanında imza atanlara herkes iyi bakmıyor ve iyi şeyler söylemiyorsa yarın sizlere de bu ülkenin hiçbir vatandaşı iyi şeyler söylemez. Çünkü sorduk Sayın Bakana: “Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti devletine kaç başka ülkenin vatandaşı geri iade edilecek ve biz bunlara ne kadar bir para harcayacağız, bunun maliyeti nedir?” dedik, hiç onlara cevap verilmedi. Yazılı verecek, bekliyoruz.

Değerli milletvekilleri, sınırlarını koruyamaz bir hâle gelmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devleti, özellikle Güneydoğu’da sınırı kevgire dönmüş olan Türkiye Cumhuriyeti devleti bu sınırlardan yeniden buraya kaçak girecek hiç kimseyi kontrol altına alma şansına sahip değil. “Sınır güvenliğini sağlamak için buna imza atıyoruz, bunu buradan geçirmek istiyoruz.” sözleri dolayısıyla bir anlam ifade etmiyor.

Bugün siz kendi ülkemizin sınırları içerisinde bir ilden bir ile giderken PKK terör örgütünün yol kesmesine müdahale edemiyorsunuz, oradaki Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahale iznini, müdahale yetkisini buradan yasa çıkararak elinden alıyorsunuz, emniyet güçlerine talimat veriyorsunuz, kendi sınırlarınız içerisindeki PKK terör örgütü üyesine müdahale edemiyorsunuz, daha sonra AB’nin geri göndereceği ve -Sayın Bal’ın ifadesiyle- bugüne kadar bir safra olarak gördükleri ve başka ülkelerden kaçak olarak geldikleri için orada uyum sağlayamayan diğer insanların deposu hâline geliyorsunuz ve ülkeyi safra kesesine dönüştürüyorsunuz. Bu imzalanan anlaşma bu nedenle oldukça tehlikeli ve uzun yıllar boyunca buna onay veren milletvekillerini vebal altında bırakacak çok önemli bir anlaşmadır. Bu nedenle, buna müsaade edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.    

Diğer taraftan, özellikle, mali yük konusunda bir rakam alamamakla beraber yine bu raporda geçen ifadelerden yola çıkarak söylüyorum, 2012 yılında Avrupa Birliği ülkeleri sınırlarında ele geçirilen 141 bin kaçak göçmenin 55 bininin Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçtiği ifade ediliyor ve Yunanistan tarafından bu kişilerin her birinin geldiği ülkeye iadesinin ortalama maliyeti de kişi başına 1.100 avro olarak ifade ediliyor. Eğer bu rakamlar doğruysa ve başka ülkelerden AB sınırlarına kaçak giden insanların üçte 1’inden fazlası da Türkiye üzerinden gidiyorsa, geri kabul anlaşması da bu ülkelerle ülkemiz tarafından imzalanmamış ise bu ne demektir, her yıl 150 bin civarında göçmenin 55-60 bini Türkiye’ye geri gönderilecek ve bundan sonraki dönemde de bu maliyeti Türkiye yüklenmek zorunda kalacak.

Değerli milletvekilleri, sınırımızda meydana gelen olaylardan dolayı ülkemize gelen, sığınan mültecilere yaptığımız masraflar belli. Hâlen, bu ülkenin yönetiminden sorumlu AKP  iktidarının sorumlu bakanları gelip de bu Meclise, örneğin, kaç Suriyeliye son üç yıldır kaç para harcadık, nerede, ne masraf yaptık, bunu bile söyleyememişken bundan sonra sayısının ne olacağını bilmediğimiz, hangi tehlikelerle karşılaşacağımızı tahmin edemediğimiz, hangi ülkelerin teröristlerinin bize iade edileceği konusunda herhangi bir bilgi sahibi olmadığımız bir konuya -sadece ve sadece Sayın  Bakanın açıklamalarından anladığımıza göre- üç buçuk yıl sonra başlamasını ümit ettiğimiz vize muafiyetine atfen onay veriyoruz.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği, sizi yani Türkiye Cumhuriyeti devleti olan bizleri kendine kabul etmek istemiyor. Dolayısıyla, bugüne kadar verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmeyen AB’ye, burada sözü bile verilmemiş, sadece konuşmalarda iyi niyet olarak beyan edilmiş bir söz üzerinden yola çıkarak böyle bir tehlikeli anlaşmaya nasıl onay verebiliriz, buna nasıl burada kabul oyu verebiliriz? Onun için, mutlaka bunun yeniden iyi değerlendirilmesi ve bu Meclis gündeminden geri çekilmesinin çok daha hayırlı olacağını düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşmayla bir depo ülke konumuna düşürülen Türkiye’mizin, maalesef, son dönemde içine düştüğü sıkıntılı durumda böyle bir anlaşmaya onay vermesi, AKP Hükûmetinin acziyetinin bir sonucudur, bir tescilidir. Gelin, hep beraber, Türkiye Cumhuriyeti devletini gücüne kavuşturacak, dayanışma içerisinde buna “Hayır.” diyelim. Bugün bunu imzalarsanız, bir hafta sonra başka şeyi size dayatacaklardır. Çünkü, son dönemde, hızla, özellikle son altı alda, yolsuzlukla rüşvet operasyonlarının gündeme geldiği böyle bir dönemde, AKP’nin bu anlaşmaya onay vermesi tesadüfi değildir; AKP bu işe mecbur kalmış, onay vermiş bir Hükûmet konumuna düşmüştür. Gelin, bu intibadan kendinizi kurtarın. Dolayısıyla, bu anlaşmaya onay vermeyelim.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, böyle bir anlaşmaya onay vermeyeceğimizi ifade ediyor ve söz konusu kanun tasarısına ret oyu kullanacağımızı sizlerle paylaşıyorum.

Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Şahsı adına, Muş Milletvekili Faruk Işık. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Işık.

FARUK IŞIK (Muş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerine şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, malumlarınız olduğu gibi geri kabul anlaşmaları, yasa dışı yollardan başka ülkelere geçmiş kişilerin vatandaşı oldukları veya geldikleri ülkelere düzenli, hızlı, güvenli ve insan onuruna yaraşır bir şekilde geri gönderilmelerini içeren hukuki zemin oluşturma anlaşmalarıdır. Yasa dışı göç üzerinde caydırıcı rol oynayan geri kabul anlaşmaları, aynı zamanda ülkeleri yasa dışı göçe karşı önlem almaya teşvik eden etkin bir araçtır.

Asya ile Avrupa arasında önemli bir jeopolitiğe sahip olan ülkemiz coğrafyası, çevremizde yaşanan sıkıntılar nedeniyle önemli ölçüde göçe maruz kalmakta, aynı zamanda Türkiye'nin doğusunda yer alan ekonomik ve siyasi açıdan istikrarsız ülkelerin vatandaşları tarafından Batı ülkelerine geçişte transit güzergâh olarak kullanılmaktadır.

Ülkemiz üzerinden Avrupa'ya yönelik yasa dışı göçle mücadele mecburiyeti Avrupa Birliğiyle yakın iş birliğini geliştirmemizi zorunlu kılmaktadır. İnanıyoruz ki Avrupa Birliğiyle iş birliği, yasa dışı göç trafiğinin bölgemizi etkileyen olumsuz sonuçları üzerinde caydırıcı etki yapacaktır. Geri kabul anlaşmasının bu bağlamda etkin bir yöntem olduğunu değerlendirmekteyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine malumlarınız olduğu üzere, AK Parti hükûmetlerimiz, son dönemde siyasi ilişkilerimizin stratejik boyuta eriştiği, ekonomik ve ticari ilişkilerimizin derinlik kazandığı ve özellikle kuvvetli tarihî, kültürel ve insani bağlarımızın bulunduğu komşu ve çevre ülkelerle vize muafiyetinin tesisine yönelik çalışmalar başlatmış ve önemli mesafeler katetmiştir.

Bu çerçevede, vize muafiyeti çalışmaları geri kabul anlaşmasıyla ortak yürütülen bir süreç olarak benimsenmiş olup bu konudaki çalışmalar birlikte yürütülmektedir.

Değerli arkadaşlar, geri kabul anlaşmasının Avrupa Birliğinin “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik" başlıklı 24’üncü faslının zorunlu bir gereği olarak ülkemize dayatıldığı ve iktidarımız tarafından şartsız olarak kabul edildiği ve imzalandığı iddiası doğru değildir.

Tarihî sürece bakacak olursak; Avrupa Birliğiyle imzalanan ve bugün Genel Kurul'da görüştüğümüz Türkiye-Avrupa Birliği geri kabul anlaşması, Avrupa Birliği tarafından Türkiye'ye ilk kez 2003 yılında önerilmiştir.

Avrupa Birliği tarafının geri kabul anlaşması önerisine Dışişleri Bakanlığı tarafından Mart 2004'te cevap verilmiş, Mayıs 2005'te başlatılan müzakerelere, Avrupa Komisyonunun Türkiye'nin hassasiyetlerine olan duyarsızlığı ve geri kabul anlaşmasının Türkiye'ye getireceği külfetler hususunda endişelerimizi anlamaz tutumu nedeniyle Aralık 2006'daki 4’üncü tur sonrasında ara verilmiştir ve nihayet 2011 yılında yapılan müzakere  neticesinde, metin üzerinde varılan mutabakatla Türkiye'nin vize serbestisi diyaloğuna ilişkin çekincelerinin giderilmesi üzerine, 16 Aralık 2013 tarihinde Türkiye-Avrupa Birliği Geri Kabul Anlaşması imzalanmıştır. Görüldüğü üzere, anlaşma üzerinde ülke menfaatlerimizin korunması amacıyla titizlikle çalışılmış ve on yıllık bir sürecin sonunda imza atılmıştır.

Değerli arkadaşlar, bu vesileyle, özellikle geri kabul anlaşmasının vize kolaylığı anlaşması olarak akdedilmeden doğrudan vize serbestisi diyaloğu başlatılmış olması bizim için önemlidir. Başlatılan vize serbestisi diyaloğunun hedefi, tüm vatandaşlarımız için Schengen vizesi muafiyeti sağlanmasıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle, kanunlaşmasını umduğumuz tasarının hayırlara vesile olmasını diliyor, yüce heyetinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Nevşehir Milletvekili Ebu Bekir Gizligider.

Buyurunuz Sayın Gizligider. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

EBU BEKİR GİZLİGİDER (Nevşehir) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; devletimiz ile Avrupa Birliği arasında akdedilmiş olan izinsiz ikamet eden kişilerin geri kabulüne ilişkin anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısının 3’üncü maddesi üzerine söz almış bulunuyor, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ülkemiz, bulunduğu coğrafya nedeniyle maruz kaldığı düzensiz göç akınıyla kararlılıkla mücadele etmeye çalışmaktadır. Bu itibarla yasa dışı göçmenlerin hukuki zeminde hızlı ve insan onuruna yaraşır bir şekilde geri gönderilmesini düzenleyen geri kabul anlaşmalarının kaynak ve geçiş ülkeleriyle imzalanmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bugüne kadar Bosna-Hersek 2012 yılında, Kırgızistan 2003 yılında, Moldova 2012’de, Nijerya 2011’de, Pakistan 2010’da, Romanya, Rusya Federasyonu, Suriye, Ukrayna, Yemen ve Yunanistan yine 2001 yılında geri kabul düzenlemelerini kabul etmiştir. Türkiye üzerinden Avrupa Birliğine geçen düzensiz göçmenlere ilişkin rakamlara bakıldığında 2011 yılında 57.025, 2012’de 35.224 göçmenin sınırlarımızdan Avrupa ülkelerine geçmiş olduğu görülmektedir. Muhalefet tarafından özellikle bu kürsüde iddia edilen sayıların hatalı olduğu bu vesileyle ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, yasa dışı göçmenlerin 28 Avrupa Birliği ülkesi tarafından Türkiye’ye otomatik olarak iade edileceği ve milyonlarca göçmenin Türkiye’ye akın edeceği iddiaları da yine gerçek dışıdır.

Ayrıca, Türkiye'nin mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince de bu noktada bizim açımızdan önem taşımaktadır. Aynı anlayışla Avrupa Birliğiyle sürdürülen geri kabul anlaşması müzakereleri vatandaşlarımıza vize muafiyeti tanınmasıyla neticelenecek sürecin başlatılması hedefi doğrultusunda 2011 Ocak ayında sonuçlandırılmıştır. Gelinen noktada vize muafiyetine ilişkin diyalog sürecine dair kabul edilebilir bir yol haritasının tarafımıza verilmesiyle AB’yle aramızda geri kabul anlaşması imzalanması uygun görülmüş ve 16 Aralık 2013  tarihinde Ankara’da bu anlaşma addedilmiştir.

Yine şunu da bu noktada belirtmek lazımdır ki geri kabul anlaşmasıyla ek bir hukuki yükümlülük devletimize gelmemektedir. AB müktesebatıyla uyumlu mevzuatına geliştirilmesi amacıyla geçtiğimiz yıl çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu bu noktada yine bizim açımızdan önemli bir yol haritası olarak yardımcı olmaktadır.

Saygıdeğer milletvekilleri, geri kabul anlaşmasıyla en çok tartışılan konuların başında anlaşmanın imzalanmasıyla Türkiye'nin Avrupa ülkelerinin göçmen deposu hâline geleceği eleştirisi gelmektedir. Türkiye ancak Türk topraklarını kullanarak Avrupa Birliğine geçtiği belgelenen kaçak göçmenleri geri kabul etmekle mükellef olacaktır. Yasa dışı yollarla bir Avrupa Birliği ülkesine giden göçmenin Türkiye’ye iadesi için bu kişinin son olarak Türkiye üzerinden Avrupa Birliği topraklarına giriş yaptığı anlaşmada belirtilen somut belgelerle ispat edilmek durumundadır.

Geri kabul  anlaşmasıyla mali açıdan neyi üstlendiğimize de bakarsak, genel hatlarıyla anlaşma çerçevesinde iade edilecek kaçakların iade masraflarının gönderen ülkeler tarafından karşılanması bizim açımızdan bir avantajdır.

Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye olarak vize serbestisi konusunda üzerimize düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirmiş bir ülkeyiz. Ayrıca, ülkemizin vizelerin makul bir süre içerisinde serbestleşmemesi hâlinde geri kabul anlaşmasını tek taraflı olarak fesih hakkı bizi bu noktada rahatlatmaktadır.

Bu anlaşmanın önemli faydalarından biri de Türkiye'nin sınır güvenliğini katılım öncesi AB fonlarıyla yani IPA yardımlarıyla tahkim edebilecek olmasıdır. Yani en son teknoloji sınır güvenliğimizin temini açısından Avrupa Birliği yardımlarıyla kullanılmış olacaktır, hedeflenen budur.

İnsanımızın seyahat özgürlüğü önünde önemli bir engeli kaldıracak, Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni ve Geri Kabul Anlaşması’nın ülkemiz için hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyor, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Gizligider.

Soru-cevap bölümünde Sayın Vural, sisteme girmiş.

Buyurunuz efendim.

 

 

 

OKTAY VURAL (İzmir) – Benim kısa bir söz talebim vardı ama     soru-cevaba geldi.

Sayın Bakan, bu sözleşmenin imzalandıktan üç yıl sonra yürürlüğe gireceğini söyledi ama 24’üncü maddede, geri kabul anlaşması yapılmış olan ülkeler bakımından hemen yürürlüğe gireceğini söylüyor, hemen uygulanacak yani. Dolayısıyla, üç yıl sonra uygulanmayacak, geri kabul anlaşması yapılmışlarda hemen uygulanacak.

Bir de bu müzakere çerçeve belgesinde 15’inci paragrafta Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılımıyla birlikte Schengen müktesebatını da olduğu gibi uygulayacağı söyleniyor. Yalnız burada, Türkiye için sınırda kontrolle ilgili hükmün ancak Schengen’le ilgili bir denetimden sonra getirileceğini ifade ediyor. Bu da Türkiye'nin bir bakıma sınırda kontrolü de kabul ettiğini ortaya koyuyor. Yani Avrupa Birliğine girmemizle birlikte sınır kontrolleri de ortadan kalkmamış olacak. Bunun için, yeni bir değerlendirme yapılması gerekecek. Ben bunları paylaşmak istedim.

Teşekkür ederim.

Sadece, 60’ıncı madde efendim benimki, soru-cevap değildi.

BAŞKAN – Soru-cevap olarak değildi, sadece bunu söylemek istediniz.

Teşekkür ederiz.

 

3.-  Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporları (1/876) (S. Sayısı: 554) (Devam)

 

 

BAŞKAN – O zaman, madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 554 Sıra Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 3. maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

          Mehmet Akif Hamzaçebi                              Haydar Akar                                Osman Faruk Loğoğlu

                      İstanbul                                              Kocaeli                                               Adana

                   Celal Dinçer                                       Gürkut Acar

                      İstanbul                                              Antalya

MADDE 3-(1) Bu kanun hükümlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı yürütür.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet?

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Acar. (CHP sıralarından alkışlar)

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; kısaca “geri kabul” olarak adlandırılan, Avrupa Birliğinin göndereceklerini Türkiye'nin alacağını hüküm altına alan 554 sıra sayılı Tasarı’nın 3’üncü maddesi üzerinde söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye uzun bir zamandır Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin aşındırılmasının, anayasal ilkelerin aşındırılmasının ve Türkiye'nin temel dış politika esaslarının terk edilmesinin sıkıntılarını yaşıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı sadece iç politikada değil, dış politikada da Türkiye’yi bir uçuruma doğru sürüklüyor. AKP iktidarı iç politikada sıkıştıkça dış politikada tavizler vererek günü kurtarmaya, iktidarın ömrünü uzatmak için Türkiye’ye uzun vadede ağır yükler getirecek, ağır faturalar çıkaracak anlaşmalara, iş birliklerine imza atıyor. Görüştüğümüz bu Geri Kabul Anlaşması da bunun devamıdır ve bunun uzantısıdır, Türkiye’ye çok ağır faturalar çıkaracağı açıktır. Ama, bundan Türkiye ne kazanacak, bu belli değil.

Arkadaşlarımız, biraz önceki konuşmacılar uzun uzun anlattılar, muhalefet şerhlerine de yazmışlar: Türkiye bu anlaşmadan ne kazanacak?  Türkiye, Avrupa Birliğinin arka bahçesi hâline gelecek, Avrupa Birliğinin istemedikleri Türkiye’de kalacak. Bunun faturasını da 76 milyon insanımız, Türk halkı ödeyecek. Bunu kabul etmek mümkün değil değerli arkadaşlarım. Güney illerimizde, hatta Ankara’da otogara gidin bakın, sayılarını bilemediğimiz binlerce Suriyeli var. Başbakan şikâyet ediyordu dün “Amerika Birleşik Devletleri sözünü tutmadı, Suriyeliler için gereken yardımı göndermedi.” diye. Sayın Başbakan kendisi şikâyet ediyor. Siz komşunuzla iyi geçinmek yerine emperyalist ülkelerin desteğiyle onların işlerini karıştırmaya kalkarsanız faturasını da size ödetirler. Bu sadece maddi bir fatura da olmaz.

Bakın, değerli arkadaşlarım, daha önce de söyledim: Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü bozulursa Türkiye'nin toprak bütünlüğü de bozulur. Türkiye'nin çok dikkatli olması gerekir. Ama bölgede yaşanan gelişmeler bunun doğru okunamadığını ortaya koymuştur. IŞİD diye bir terör örgütü çıktı, ortalığı birbirine katıyor ama Türkiye'nin haberi yok. Bizim derinlikli dış politikamız çok başarılı! Dış operasyon yetkili Millî İstihbarat Teşkilatı, hepsi ayakta uyuyormuş meğer. Bir terör örgütünün nasıl bu kadar güçlendiğini, bırakınız iç savaşın olduğu bir ülkeyi, Irak’ın bile bazı bölgeleri işgal edebilecek boyuta geldiğini görememiş. Bunu da ancak Ak Dışişleri Bakanlığı, Ak MİT göremezdi ve görememiştir de. Bu kurumların derhal hesap vermesi gerekir. Dışişleri Bakanının da MİT Müsteşarının da derhal istifa etmesi gerekir. Yetmez. Başbakanın da halktan özür dileyip istifası gerekir. Tüm bunların sorumlusu Sayın Başbakandır ama böyle bir davranışı ancak erdem sahibi kişilerden bekleyebiliriz. 301 işçi ölür ama siyasi sorumlu yoktur. Hızlı tren faciası yaşanır, sadece makinistler sorumludur. Bu anlayışla Türkiye kayıplar vermeye devam edecektir değerli arkadaşlarım. Geri kabul anlaşması aynı gümrük birliği anlaşması gibi Türkiye’ye ağır yükler çıkaracaktır. Gümrük birliğinin Türkiye’ye faturası 200 milyar dolarlık cari açıktır. Bu anlaşmanın yükünün ne olacağını bile kestiremiyoruz. Sayın Bakan, ne kadar yük getirecek bize acaba maddi olarak? Bunu sormak istiyorum.

Türkiye’nin, serbest dolaşım hakkı olmadan, tam üyelik garantisi olmadan böyle bir külfetin altına sokulması kabul edilemez değerli arkadaşlarım. Türkiye’ye üyelik konusunda bir tarih verilmeden geri kabulün maliyetlerinin karşılanacağı garanti altına alınmadan böyle bir anlaşmanın kabulü Türkiye’nin çıkarlarına kesinlikle aykırıdır.

Değerli arkadaşlarım, tek yanlı olarak Avrupa Birliğinin çıkarlarını gözeten bir anlaşmanın kabulünün ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz. Bu tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki kapitülasyonların bir benzeridir. Türk halkı bunu kabul etmez.

Değerli arkadaşlarım, kendi yoksulumuz varken Avrupa Birliğinin gönderdiklerini burada besleyemeyiz. Arkadaşlar, bakın, 150 bin kişi geldiğini düşünün altı ayda Avrupa Birliğinden, nereye koyacaksınız? Getto mu yapacaksınız? Silivri gibi kamplar mı yapacaksınız? Nereye yerleştireceksiniz bunları? Ondan sonra oradaki insanlık dışı olayların hesabını gene dünyaya biz vermeyecek miyiz? Buna nasıl “evet” dersiniz? Biz “hayır” diyeceğiz. Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Acar.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Madde 3’ü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarının tümünün oylamasına geçmeden önce oyunun rengini belirtmek üzere lehte Siirt Milletvekili Afif Demirkıran.

Buyurunuz Sayın Demirkıran. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Evet, hayırlı olsun deyip ineceğim ama…

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Geri kabul anlaşmasının son konuşmasını yapmak üzere buraya çıktım. Oyunumun rengini şimdiden belirteyim: “Kabul” diyorum ben. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ret veriyorsun değil mi?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Kabul dememin çok büyük gerekçeleri var. Ama şunu söyleyeyim, biraz önceki hatip dedi ki: “150 bin kişi Türkiye’ye gelse ne yapacağız?” Vallahi biz 1 milyon Suriyeliyi bağrımıza bastık, onlara ne yapıyorsak onlara da öyle yapacağız, bir.

İkincisi…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Her tarafta para topluyorlar. Hiç bağrınıza basmasaydınız.

OKTAY VURAL (İzmir) – Burası yolgeçen hanı mı? Bu milletin hakkı hukuku ne olacak?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Müsaadenizle… Müsaadenizle…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Her köşede para istiyorlar.

OKTAY VURAL (İzmir) – Yolgeçen hanı mı burası?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – İkincisi, 2001 yılında bizden önce, bizim iktidarımızdan önce Yunanistan’la geri kabul anlaşması yapılmış. Ve bizden önce yapılmış. Sizler yaptınız. Bizden önce yaptınız. Dolayısıyla bugün zaten sınırlarımızdan eğer Avrupa Birliğine yasa dışı bir göç varsa ağırlıklı olarak Türkiye-Yunanistan sınırından geçmektedir.

Şimdi, yürürlükte olan geri kabul anlaşması gereği Yunanistan’ın onları geri vermesi her zaman imkân dahilindedir. Dolayısıyla biz bu anlaşmayı yapsak da, yapmasak da arkadaşlar, -Yunanistan Avrupa Birliğinin bir parçasıdır- oraya yasa dışı giden insanları geri gönderir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Yapmayalım o zaman. Tamam bir problem yok o zaman.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Ama, bakın, size bir gerçeği söyleyeyim: Yakın zamanda, ta başından beri, 2001 yılından bugüne kadar Yunanistan demiş ki: “Türkiye’den buraya 110 bin insan gelmiş. Ben bunları geri göndereceğim.” Türkiye incelemiş, bakmış, demiş ki: “Tamam, 13 bin küsurunu ben kabul ederim.” Ne kadar gelmiş biliyor musunuz? Sadece 3.800’ünü gönderebilmiş. Sadece 3.800’ünü gönderebilmiş. Yani burada söylediğiniz gibi değil resmin gerçeği.

Üçüncüsü, biz sınırlarımızı korumak mecburiyetindeyiz. Yani dışarıdan, Suriye’den gelir, Afganistan’dan gelir, başka yerden Türkiye’ye gelsin. Avrupa’ya giderse, Avrupa geri gönderirse “Hayır, ben kabul etmem.” O zaten buradaydı. Gitmeseydi buradaydı o insan. Yani bunu niye dikkate almıyorsunuz? Ama buna karşılık eğer biz vize serbestisi yapacak isek, biz Avrupa’ya vatandaşlarımızın vizesiz gideceğini garanti edeceksek biz geri kabul anlaşması yapmak mecburiyetindeyiz çünkü nerede vize serbestisi varsa, eğer komşuysa geri kabul anlaşması yapılmıştır, iki kere iki dörttür ve baktığımız zaman rakamlara, 2014 yılında Frontex’in yayınladığı yıllık analiz raporu var, orada diyor ki: “Bütün Avrupa Birliğine yasa dışı olarak 107 bin insan gitmiş.” Ha, bunun çoğunluğu, işte, Suriye’den, malum sebepten dolayı, Afganistan ve Eritre’den. Türkiye’den ne kadar gitmiş? Bunun dörtte 1’i civarında her sene gidiyor ama bir önceki yılla mukayese edildiğinde ciddi bir düşüş söz konusu Türkiye’den Avrupa’ya geçişlerde.

Dolayısıyla, ben geri kabul anlaşmasının Türkiye’ye –eğer vize serbestisi getirecek ise- hayırlara vesile olacağına inanıyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – İse, ise, ise!

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) - Eğer vize serbestisi getirmeyecekse 24’üncü maddeye göre biz bunu hemen feshedebilme imkânına da sahibiz. Zaten üç sene sonra yürürlüğe girecek ve ondan sonra altı ay içinde zaten vize serbestisi olacak ama tekrar ediyorum: Eğer Yunanistan’la biz 2001 yılında, AK PARTİ iktidarından önce bu anlaşmayı yapmışsak zaten kolay gelsin. O zaman siz bu kürsüde acaba neyi savunuyordunuz, aynı cümlelerle mi konuşuyordunuz? Milliyetçi Hareket Partisindeki dostlarıma, Cumhuriyet Halk Partisindeki dostlarıma söylüyorum.

Lütfü Bey buradan geçti, onu söylemeyecektim ama söyleyeyim: Hayır, değerli dostum, hiçbir zaman ev sahibi bizden sonra gelmemiştir yemek salonuna. En son yapmış olduğumuz toplantıda Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Sayın Surjan bize ev sahipliği yapmıştır. Yemekler yendikten sonra hediye mübadelesi yapılmıştır, biz hediyemizi vermişiz, o hediyesini vermiştir, ondan sonra vedalaşıp ayrılmışızdır. Dolayısıyla, Lütfü Bey’in burada söylediği “Efendim, bizi kabul etmediler, ben bunun için istifa ettim.” Yok böyle bir şey. Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Hiçbir zaman. Bizim Avrupa’da muhataplarımıza gerektiği zaman gerektiği yerde ne tür bir tavır koyduğumuzu bütün Karma Parlamento Komisyonu üyesi arkadaşlarımız bilir, Umut Bey orada, diğer arkadaşlarımız burada.

Dolayısıyla, biz Türkiye’nin menfaatlerini her zaman üstte tutarız ve hiçbir zaman Türkiye'nin hiçbir menfaatine halel gelmemesi için en büyük gayreti gösteririz; Avrupa Birliği üyeliği de bunun bir parçasıdır, geri kabul anlaşması da bunun bir parçasıdır, vize serbestisi diyaloğu da bunun bir parçasıdır.

Hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Demirkıran.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Evet.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Konuşmacı bizzat ismimi vererek yalan söylediğimi ifade etti. Ben de kendisine bir cevap vermek istiyorum müsaade ederseniz.

BAŞKAN – Evet, buyurun Sayın Türkkan.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Arkadan geçiyor.” dedi, “Buradan geçmiyor.” diye bir şey söylemedi. Sayın Başkan, “Burada geçiyor.” diye söyledi.

BAŞKAN – Yani, yapacak bir şey yok.

Buyurunuz Sayın Türkkan.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Sataşma yok.

 

 

 

 

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Afif Demirkıran bilir ki, yurt dışında katıldığımız onlarca Avrupa Karma Parlamento Komisyonu toplantılarında, Türkiye'deki siyaseti bir kenara bırakıp Türkiye adına siyaset yaptık, hatta bunun dışında hareket eden arkadaşlarımıza karşı da tavır aldık, kendilerinin almadığı tavrı aldık, bir de onu ifade edeyim, kendilerinin alamadığı tavrı aldık.

En son yemekte -Allah razı olsun- Meclis Dış İlişkilerde çalışan personel de olmasa, yemek masaları boş kalacaktı.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Avrupa Parlamentosu seçimlerinden dolayı.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Bakın, sebep Avrupa Parlamentosu seçimleri vesaire…

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Başkan Yardımcısı ev sahibi olarak oradaydı.

EBU BEKİR GİZLİGİDER (Nevşehir) – Siz var mıydınız orada Lütfü Ağabey?

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Eğer Parlamentomuzdan giden memurlar olmasa boş kalacaktı. Allah’tan biz o memurları da masaya aldık, onlarla birlikte yemek yeme imkânı yakaladık.

Sayın Başkanın, onun da zoruna gittiğini ifade ediyorum. Ben öyle düşünüyorum ama o ifade etmekte zorluk çekiyor.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Ev sahibi oradaydı.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Bakın, bir Türk olarak ben zül addettim kendime, siz bir Türk olarak bu hadiseyi zül addetmediyseniz ne mutlu size!

Hadi selamünaleyküm. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Yalan söylüyorsun!

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Ev sahibi oradaydı.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Adam olana çok bile!

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkkan.

 

 

3.-  Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporları (1/876) (S. Sayısı: 554) (Devam)

BAŞKAN – Aleyhte Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Özkan.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; biraz önceki hatip “Hayırlı olacağı için.” dedi. Ben de hayırlı olmayacağı için “hayır” oyu vereceğimi beyan ediyorum. Neden? Çünkü, bu insanlar izinsiz ülkesini terk etmiş insanlar; hırsız mı, soysuz mu, namussuz mu, namuslu mu, ne olduğu belli olmayan insanlar.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Ama, Türkiye’ye girmiş.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bir insan ülkesini terk etmez, bir insan köyünü terk etmez, bir insan memleketini terk etmez. Memleketini terk eden bir insanda bir sorun var demektir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kaçak yollarla.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Biz terk ettik ama rızkımız için terk ettik; Almanya’ya gittik, Hollanda’ya gittik, Fransa’ya gittik ama o ülkelerde sorun olmadık, Türk vatandaşlarımız o ülkelerde sorun olmadı. Bu insanlar Pakistan’dan, İran’dan, Irak’tan, değişik ülkeden çıkıyor ama o ülkelerde sorun olduğu için senin ülkenden “çöplük” diye benim ülkeme gönderiliyor. Ben onun için bu kanuna “hayır” vereceğim.

Ayrıca, değerli arkadaşlarım, ben 1986 yılında, 6’ncı Hudut Taburunda, Türk milletinin namus ve şerefinin korunduğu hudut taburunda yedek subay olarak askerlik yaptım. Rusya dağılmamıştı, oranın bir atletizmcisi trenle geçerken, bakın, trenle bir ırmak üzerinden geçerken ırmağa atlıyor, ırmaktan Arpaçay’a geçiyor, görev karakolunda teslim alıyoruz. Çocuğun isteği şu: “Ben bu ülkeden başka bir ülkeye, Amerika’ya iltica etmek istiyorum.” diyor.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Sayın Başkan, bütün göçmenlere hakaret olur, olmaz böyle bir şey.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Ama, o günkü hükûmet yetkililerimiz “Bu, o ülkede casus olur, o ülkede sorun olur.” diye Doğu Kapı’da görüşme yapıldı.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Bütün göçmenlere hakaret var, hakaret.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bu atlet ağlaya ağlaya, tercümanlar arasında, biz Rusya’ya teslim etmek zorunda kaldık, bakın. Filinta gibi bir insandı, üniversite mezunuydu, o insanı dahi Amerika kabul etmedi, ülkesine teslim etti. Ki biz sorun olan, izini kaybettirmiş, bilmediğimiz bir insanı ülkemizde barındıracağız.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Azerbaycan’dan gelenleri de Ruslara teslim ettiniz.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Ben konuşan arkadaşlarıma, Maraşlı arkadaşlarımıza, Yozgatlı, Sivaslı, Burdurlu, Ispartalı arkadaşlarıma sesleniyorum: Memleketinizde bu kadar işsiz insan varken…

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Azerileri de Ruslara teslim ettiniz.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – …bu kadar açımız varken, bu kadar yoksulumuz varken, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” dediğimiz hâlde ve açlarımız olduğu hâlde, ben kendi açıma bakamazken, bu çöplüğe bu insanları nasıl kabul ediyorsunuz? Bunu kabul etmeyelim arkadaşlar.

Biz sorunsuz bir milletiz, biz Türk milletiyiz, biz asil bir milletiz. (CHP sıralarından alkışlar) Bizim hiçbirimiz ne Haşhaşi ne faiz lobisi ne çapulcu ne cibilliyetsiz; her birimiz asil Türk milletinin namuslu evlatlarıyız. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Bu evlatlar gittiği ülkelerde sorun olmuyor ama o insanları görüyoruz, sorun oluyor.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Hami milletiz aynı zamanda.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Hami milletiz, işte, o Hami kardeşin de Hami olduğu için şimdi aramızda, Hami Yıldırım aramızda bizim, Hami’ye laf yok. Hamiler işini biliyor, işini biliyor. Bak Hami’ye söz hakkı doğuruyorsun, gelir şimdi. Söz hakkı doğuruyorsun, Bayram’ın konuşma hakkı yok…

Değerli arkadaşlarım, bakın, elinizi vicdanınıza koyun, demin bahsettim sizlere, işsizlik yok mu memleketlerinizde? Bakın, doluyu yaşadık, seli yaşadık, felaket yaşanıyor ülkemizde küresel ısınmadan dolayı. İnsanlarımız tohumluk derdine düşmüş, Ziraat Bankası borçlarının derdine düşmüş, Tarım Kredi borçlarının derdine düşmüş. Bu insanlara bakmamız gerekirken, biz elin…

BÜNYAMİN ÖZBEK (Bayburt) – Bu kanun çıkmazsa Cumhurbaşkanı adayını gösteremezsiniz.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Biz insanları seviyoruz, Yaradan’dan dolayı seviyoruz.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Bravo Ramazan.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Ama ben geçenlerde Kahramanmaraş’a gittim, benim gençlerim dışarıda işsizken, kahve köşelerinde okey, tavla oynarken, her iş yerinde bir tane Suriyeli gördüm, Maraş’ta böyle, Elâzığ’da böyle, Antep’te böyle. Arkadaşlar, bunlar Burdur’a kadar geldi. Biz Akdeniz’in Teke yöresinin iliyiz, memleketimize geldiler, neden? “Aç tavuk ambar deler.” derler. Açlık var onlarda ama namussuzluk da var.

EBU BEKİR GİZLİGİDER (Nevşehir) – Genelleme yapma, genelleme yapma.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bakın, daha dün televizyonlar gösterdi, bir namuslu kızımızı rencide ettiği için bir berberin evi basıldı, iş yeri basıldı. Niye? Namussuzluk yaptığı için. Onun için ben sizlere sesleniyorum: Gelin, tekrar düşünelim, bunu “hayır” olaraktan değerlendirelim, “hayır” da hayır vardır diyor, hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Allah sizi o duruma düşürmesin.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özkan.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bakın, Allah sizi o duruma düşürmesin, düştüğünüz durum çok acı. Üzülüyorum.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) - Yarın ne olacağını bilemezsin, insanlığa yakışmaz.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bakın, biraz önce söyledim “Biz, yaradılanı Yaradan’dan dolayı seviyoruz.”

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Allah kimseyi size muhtaç etmesin.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Ama ben eşkıyayı sevmiyorum, ben hırsızı sevmiyorum, ben yolsuzu sevmiyorum. Siz seviyorsanız kanun hayırlı, uğurlu olsun.

Teşekkür ediyorum.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Antep’ gönderelim 1 milyon Suriyeliyi.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özkan.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Allah kapınıza düşürmesin.

BAŞKAN – Tasarının tümü açık oylamaya tabiidir.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – 10 tanesini de evine al.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Sayın Başkan, bir saniye.

BAŞKAN – Efendim Sayın Kacır?

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Efendim, insanlar çeşitli şartlardan dolayı memleketimizden geçmek durumunda kalabilirler. Burada göçmenlere hakaret var.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Evet, katılıyorum.

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Bunu reddediyorum. Böyle bir şey olamaz. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Kayıtlara geçmiştir efendim.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Göçmenlerin ana vatanı burası, gelen Suriyelinin ana vatanı neresi?

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – “Namussuz.” dedi.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Göçmenlerle Suriyelileri bir araya getirme. Sen ne anlarsın göçmenden.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Tamam, o ayrı da bu kadar aşağılanmaz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Ne alakası var Hocam? Göçmenlerin ana vatanı…

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – “Namussuz.” dedi, sözünü geri alsın.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Kesinlikle öyle bir şey yok Sayın Başkan.

BAŞKAN – Lütfen… Onu kastetmediğini de söyledi.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Kesinlikle öyle bir şey yok.

OKTAY VURAL (İzmir) – Balkanlardan gelenler yitik mi yani?

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Ne alakası var?

BAŞKAN - Şimdi, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Üç dakika süre veriyorum. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar, gürültüler)

(Elektronik cihazla oylamaya başlandı)

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Yazıklar olsun. Şu kafaya bakın be! Göçmenin, mültecinin ne olduğunu bilmiyorlar ya.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Arkadaşlar, kabul.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ret, arkadaşlar.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – En sonunda Suriyeliler ile Balkanlardan gelenleri de bir araya koydunuz ya, helal olsun.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ret, arkadaşlar; Avrupa Birliğine tavize ret.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Avrupa Birliğinin çöplüğü olmaya ret.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Hiç kimse evini barkını terk etmek istemez. Tamam mı? Hiç kimse böyle bir şey yapmaz.

(Elektronik cihazla oylamaya devam edildi)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

 

“Oy sayısı                : 214

Kabul                      : 193

Ret                          : 21 (x)

Kâtip Üye

Bayram Özçelik

Burdur

Kâtip Üye

Mine Lök Beyaz

Diyarbakır”

 

Tasarı böylece kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, özel gündemde yer alan işler ile kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 26 Haziran 2014 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 19.55



(x) (10/991) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin tam metni tutanağa eklidir.

(X) 554 S. Sayılı Basmayazı 19/6/2014 tarihli 106’ncı Birleşim Tutanağı’na eklidir.

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.